Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Indigo Night, Tamino
Your Blood, Nothing But Thieves (Kitabın ikinci pik şarkısıdır!)
Sana Ait, Madrigal
ITIIITIATIIHYLIHYL, Blackshape
🐙
Ceylin Candan, Ağzından
Adalet, geçmişin yarasından sızan ışıktır.
Onu taşıyan, o ışığı görmek için değil, başkaları karanlıkta kalmasın diye yürür.
Yıllar önce bu mottoyla gönül verdiğim meslek aşkının verdiği anlam, bu kez daha keskin, daha kişisel bir bıçak gibi saplanıyordu içime. Hastane koridorunun soğuk, steril havasını ciğerlerime çekerken, annemin yüzünü düşündüm. O asla böyle bir koridorda, çaresiz ve bekleyen taraf olmamıştı. Hep yürüyen, hep ışığı taşıyan taraf olmuştu. Ta ki o ışık, bir kurşunla sönene kadar.
Bugün, bu hastane koridorunda, Arven'in omzundaki ağırlığı, Miraç'ın gözlerindeki fırtınayı, Rauf'un soluk yüzünü görünce, annemin sözleri yeniden canlandı içimde. "Geçmiş," derdi annem, "toprağa gömülmüş bir tohum değil, kemiklerine işlemiş bir köktür. Susarsın, unutmaya çalışırsın, ama o bir gün mutlaka filizlenir ve sen, onun meyvesini ya zehir, ya da ilaç olarak toplarsın."
İşte o filiz, bugün karşımıza Köprü ve Ava olarak çıkmıştı. Geçmişin kirli kökleri, şimdinin toprağından yeniden fışkırıyor, zehirli yapraklarını uzatıyordu. Zamanında Arven'in geleceğini kaybetmesine neden olan o karanlık ağ, şimdi Köprü'nün kişiliğinde elimizdeydi. Ama ondan çalınan on senenin bütün finansal ağını koparmak yetmiyordu. Hesap sadece rakamlarla, para trafiğiyle kapatılamazdı. Altındaki kalıntıların, ihanetin, kaybedilen güvenin ve gözyaşının o ağır, kirli kokusunu hâlâ alabiliyordum.
Elimdeki karton bardağın içinde duran, artık soğumuş kahveden bakışlarımı yavaşça kaldırıp Arven'e çevirdim. Hastane kantininin loş ışığında, alnına dökülen koyu renk saçları geriye doğru atmaya bile hali yokmuş gibi görünüyordu. Omurgası hâlâ dimdikti, ama o dik duruşun altında, bir dağın yükünü taşıyan bir insanın sessiz kırılganlığı vardı. O her zaman berrak, stratejik zekayla parlayan çivit mavisi gözleri şimdi önündeki kahve bardağına takılı kalmıştı. Bardak boş değildi, ama sanki içindeki sıvıdan çok daha derin bir şeylere, belki de suyun yansıttığı geçmiş hayallere veya gelecek kaygılarına bakıyor gibiydi.
İçimi kemiren o bilgiyi ona söylemeli miydim? Sessizliği bozmalı mıydım? Yoksa o da, benim gibi, zihninde aynı senaryoları mı yaşıyordu? Köprü'nün sorguda bahsettiği, Ava'nın dışarıdaki uzantıları... Arven'in geçmişte onları hedef haline getiren o sebep... Annem gibi, onun da bir nedeni vardı. Ve o neden, asla geçmişte kalmıyordu. Sadece derinlere gömülüyor, daha güçlü, daha öfkeli bir şekilde geri dönüyordu.
Bardaktaki soğuk kahvenin yüzeyinde, floresan ışığın soluk bir yansıması titriyordu. Sanki orada, o koyu sıvının içinde, cevaplar değil, daha fazla soru yüzüyordu. Arven, bardağı avuçlarının arasında döndürdü, parmakları karton yüzeyde hafif bir çıtırtı sesi çıkardı. Bir karar vermek üzereydi. Sadece bir sonraki hamleye dair değil, geçmişle nasıl hesaplaşacağına, o zehirli kökü nasıl söküp atacağına dair.
Gözlerimi masanın etrafında oturan Lerna, Aslı ve Necla'ya çevirdim. Üçü de, tüm yorgunluklarını ve yaşadıkları gerginliği bedenlerine yük etmişçesine, sandalyelerinde hafifçe çökmüş duruyorlardı. Yüzlerinde operasyonun sona ermesinin getirdiği geçici bir rahatlama vardı, ama gözlerinin derinliklerinde, henüz dağılmamış bir alarmın titrek izleri seçilebiliyordu.
Bir ara odaya geri döndüğümüzde Miraç'ın, Rauf'un odasında, onun yanı başında uykuya daldığını gördük. Bu yüzden hepimiz odaya geri dönmek yerine, kimsenin olmadığı kantin köşesinde, yeniden toplanmıştık. Fırat, Pars, Ali ve Demir ise, içgüdüsel bir koruma refleksiyle, Rauf'un odasının önünde nöbet tutmak için kalmışlardı.
Masadaki ağır, düşünceli sessizliği, cebimde ritmik ve ısrarlı bir şekilde çalan telefonum bozdu. Elimde tuttuğum, içi soğumuş kahve dolu karton bardağı masanın üzerine bıraktım. Cebimden telefonu çıkardığımda ekranı parlak bir şekilde yanıp sönüyordu.
Babam.
Parmak ucum, ekrana kayarak aramayı cevaplandırdı. Telefonu kulağıma götürürken, masanın diğer ucundan gelen bakışları yüzümde hissettim. Telefonu kulağıma yasladım, ama tüm dikkatim o noktaya kilitlenmişti. Onun bakışlarını, adeta fiziksel bir temas gibi, yanaklarımda, alnımda hissediyordum. Gözlerimi kaldırıp ona baktım. Çivit mavisi gözleri, artık bardakta değil, bana dikilmişti. İçlerinde, derin bir gözlemin yanı sıra, hızlıca değerlendiren bir soru vardı. Bakışlarımı kaçırdım.
"Efendim baba?"
"Köprü'nün sorgu kayıtları bana ulaştı. Bu gece şafağı görmeden, geri kalan tüm sorgunun bitmesi için bir emir geldi."
Nefesimi tuttum. Gözlerim, istemsizce Arven'e kaydı. O, hâlâ aynı pozisyonda oturuyor, ama tüm dikkati bana ve telefon konuşmama odaklanmıştı. Lerna, Aslı ve Necla da sessizce dinliyorlardı. Kantinin havası, birden daha da elektrikli bir hal aldı.
"Nereden emir gelmiş?" diye sorguladım.
"Murat Sancaklı'nın bağlı olduğu üs merkezinden."
Arven'in gözleri, bir anda karanlık ve tehlikeli bir parıltıyla doldu. Soru soran gözlerle bana bakarken telefonu kulağımdan çektim ve hoparlöre alıp masanın üzerine bıraktım.
"Baba, an itibariyle hoparlördesin. Arven, Lerna, Aslı ve Necla'da burada."
"Merhaba evlatlar," dedi babam, telefonun içindeki sesi metalik bir tonla çınladı. "Murat Sancaklı'nın bağlı olduğu üssün Askeri Savcılık bölümünden bir emir geldi. Bu gece Köprü'ye şafağı göstermemize izin vermiyorlar. Derhal, sorgusunun bitmesi için emir yazısı gönderdiler. Hızlandırmamız gerekiyor. Sancaklı, Köprü'nün daha fazla konuşmasından korkuyor olmalı ki bağlantılarını kullanmaya başladı. Demek ki Köprü, ona dair çok şey biliyor. Belki de o yukarıdaki isim, Sancaklı'nın kendisidir. Ya da Sancaklı, onu korumak zorunda."
Arven, dirseklerini masaya yaslayıp telefona doğru eğildi.
"Kemal amca, Arven ben. Köprü'ye bu emri gösterip, Sancaklı'nın onu harcamak istediğini anlatsak? Onu, korunmak için değil, ifşa etmek için konuşturmaya çalışsak, olmaz mı?"
"Riskli," diye uyardı babamın sesi. "Köprü paniğe kapılabilir, tamamen kapanabilir. Ya da Sancaklı, daha agresif bir hamle yapabilir."
"Risk zaten burada, Kemal amca," diye karşılık verdi Arven. "Rauf'un odasının önünde nöbet tutan akrepler var. Miraç içeride. Sancaklı'nın emri, bize açık bir savaş ilanıdır. Ya Köprü'den istediğimizi alırız, ya da Sancaklı'nın bir sonraki hamlesini beklemek zorunda kalırız. Ve ben," sesi alçaldı, buz gibi bir keskinlik kazandı, "beklemeyi tercih etmiyorum."
Telefondan, babamın derin, onaylayıcı bir nefes sesi geldi. "Öyleyse hareket zamanı. Ceylin ile buraya gelin. Ben, bu emrin yasal dayanağını çürütmek ve Sancaklı'nın üzerindeki baskıyı artırmak için çalışacağım. Siz de Ceylin ile sorguya girin."
"Tamam," diye cevapladı Arven. "İletişimde kalalım."
Hat koptu. Arven, masanın etrafındaki herkese baktı. Yüzünde artık yorgunluk yoktu. Sadece, fırtına öncesi tehlikeli bir netlik vardı.
"Lerna, Aslı, Necla," dedi, sesi komuta tonuna bürünmüştü. "Siz odaya geri dönün. Rauf'un odasının güvenliğini arttıracağız. Miraç uyanırsa, durumu anlatın. Dışarıdan gelecek herhangi bir resmi ziyaretçiye karşı tetikte olun. Kimseyi içeri almayın. Anlaşıldı mı?"
Üçü de aynı anda, kesin bir baş hareketiyle onayladı. Hastanenin kantininden çıktığımızda Lerna, Aslı ve Necla, sağa doğru gittiler. Arven ile sola dönüp çıkışa doğru yürümeye başladık. Ayak seslerimiz, gece sessizliğinde acil bir davul sesi gibi yankılanıyordu. Aracın yanına vardığımızda hızla kilidi açıp direksiyon başına geçtim. Arven'de yanımdaki koltuğa oturduğunda emniyet kemerlerimizi bağladık.
"Köprü'ye emri ona göstereceğiz ve Sancaklı'nın onu nasıl harcadığını anlatacağız." Omzumun üzerinden ona baktım. Gözlerinde, acımasız bir stratejinin soğuk ışığı parlıyordu. "Köprü'yü koruyacak tek şeyin, bize doğruyu anlatmak olduğuna ikna edeceğiz."
"Ya ikna olmazsa?" diye sordum, toparlanmaya çalışarak.
Arven'in dudaklarında, hiç de sıcak olmayan bir gülümseme belirdi. "O zaman, Sancaklı'nın onu susturmak için gönderebileceği ekibin, bizim timimizden önce ulaşamayacağını umarak bekleriz. Ama ben," diye ekledi, bakışlarını yola doğru çevirirken, "şansıma pek güvenmem."
Motorun çalışmasıyla içeriyi dolduran sessiz vınlama, Arven'in son sözlerinin ağırlığını biraz olsun dağıttı. Işıkları yakıp arabanın içini loş bir aydınlığa boğdum. Geri vitese takıp otoparktan çıkarken, göz ucuyla Arven'e baktım. Profili, pencereden süzülen sokak ışıklarında keskin ve kararlı görünüyordu. Elleri dizlerinin üzerinde, parmak uçları hafifçe oynuyor, zihninde oynayacağımız oyunun hamlelerini planlıyor gibiydi.
"İkna etmek için ne kullanacağız?" diye sordum, sesim arabadaki gergin sessizliği delmeye çalışıyordu. "Sadece bir emir kâğıdı ve tehdit yeterli mi olur? Köprü, Sancaklı'nın gücünü de biliyor olmalı."
Arven, başını yavaşça bana çevirdi. Gözlerindeki o soğuk ışık hâlâ parlıyordu.
"Köprü'nün en büyük korkusu, değersizleştirilmek. Bir piyon olarak kullanılıp, işi bittiğinde atılmak. Bugüne kadar kendini ağın bir parçası, hatta belki annesinden sonraki mimarı olarak gördü. Ama Sancaklı'nın bu hamlesi, onun sadece harcanabilir bir araç olduğunu gösteriyor. Ona, kendisini kurtaracak tek şeyin, Sancaklı'yı bize anlatmak olduğunu göstereceğiz. Çünkü Sancaklı, Köprü'yü korumak yerine onu susturmayı tercih ediyor. Bu, onun gözünde en büyük ihanettir."
"Peki ya Ava?" diye üsteledim, direksiyonu bir dönemece doğru kırarken. "Köprü, Ava'yı bir kalkan olarak kullanmıştı. Ava'nın dışarıdaki bağlantıları, Sancaklı'nın emrinden daha mı tehlikeli onun için?"
"Ava, Köprü için bir kalkan değil, bir ortak," diye düzeltti Arven, düşünceli bir tonla. Direksiyonu kırmamla birlikte arabanın far ışıkları, yol kenarındaki ağaç gövdelerini bir anlığına aydınlattı. "Köprü, Ava'nın sağ kolu. Ondan korkmak bir yana, birbirlerine çok güveniyor. Ama güven, Sancaklı'nın imha emri karşısında pek bir anlam ifade etmez." Gözleri, önümüzde uzanan karanlık yola dikilmişti. "Şu anda, bu gece başına gelecek somut bir tehlike söz konusu. İkisini teraziye koyduğunda, acil olan her zaman ağır basar. Önce hayatta kalmaya çalışır. Ve hayatta kalmanın yolunu," diye vurguladı, sesi tehlikeli bir alçaklıkla, "ona biz göstereceğiz."
Şehrin ıssız caddelerinden çıkıp, Gölcük Deniz Üssü'nün aydınlatılmış, devasa giriş kapısına yaklaştığımızda içimde bir gerilim daha yükseldi. Nöbetçi kulübesinde kimlik kontrolümüz yapıldı, bizi tanıyan askerler hızlıca selam verip geçmemize izin verdiler. Aracı, loş ışıklı bir otopark alanına park ettim.
Motor sustuğunda, arabadaki sessizlik aniden daha belirgin hale geldi. Aramızdaki mesafe, fiziksel olarak yakın olmasına rağmen, içimde dolanan karışık duygularla daha da karmaşıklaşıyordu. Ondan hoşlanıyordum, evet. Ama bu his, şu anki tehlikeli oyunun içinde, savunmasız bir noktam gibiydi.
Araçtan indik. Gece havası serindi, üssün tanıdık kokuları ciğerlerime doldu. Arven, adımlarını hızlı ve kararlı atarak, loş aydınlatmalı yollardan geçip ana binalardan birine yöneldi. Ben peşinden giderken, onun omuzlarının genişliğine, kabanının sırtındaki kumaşın nasıl gerildiğine takılıp kalmamak için kendimi zor tuttum.
"Askeriyenin içindeki düzensizliğin," dedi, aniden durup bana baktı, sesi alçak ve güvenilirdi, "ikimiz de fazlasıyla farkındayız. Seni yalnız bırakamam, Ceylin. Benimle gel."
Cümlesi bir emirden çok, koruyucu bir içgüdüyle söylenmiş, katıksız bir davetti. İçim titredi. Başımı, onaylar şekilde hafifçe salladım. Birlikte onun odasının önüne geldiğimizde cebinden anahtarını çıkardı, kilidi açtı. Kapıyı itip içeri girdi ve benim için yol gösterdi.
"Geç."
İçeri adım attığımda Arven, kapıyı arkamızdan kapattı. Üniformasının bulunduğu askılığa doğru sırtını dönerek ilerlerken, "Üzerimi değiştireceğim," dedi. Sözleri beni hazırlıksız yakaladı. Gözlerim aniden irileşti. Kendimi arkamda duran kapının önünde, hareket edemez halde buldum. Bedenimi hemen kapıya çevirdim, sanki ahşap kaplamanın desenlerini incelemek hayati önem taşıyormuş gibi kapıya baktım.
Ama gözlerim kapıya bakarken, tüm diğer duyularım ona kilitlenmişti. Kumaşın hafif hışırtısını, kemerin açılışını, kabanının omuzlarından çıkarken çıkardığı sessiz sürtünme sesini duyabiliyordum. Odada onun varlığı, fiziksel olarak daha da yoğunlaşmıştı. Yanaklarıma sıcak bir dalga yayıldı, enseme kadar ilerledi. Nefes alışımı yavaş ve kontrollü tutmaya çalışıyordum, ama kalbimin gürültüsünü bastıramıyordum.
Sessizliği kırmak adına dudaklarımı araladım.
"Beni ne zamana kadar korumaya devam edeceksin?"
Bilinçsizce sorduğum bu soru dudaklarımdan döküldüğü an pişman olmuştum. Alt dudağımı kendime ceza verircesine ısırdım. Ardımdaki hareketler bir an için durdu. Sanki zaman, o kumaş hışırtıları arasında donmuştu. Sonra, dikkatle katlanan bir kumaşın sesini ve askıya asılışının hafif sesi geldi.
"Görev bitene kadar, Savcı Candan."
Savcı Candan.
Soğuk, mesafeli, resmi. İçimde, aptalca bir hayal kırıklığına uğramış gibi buruk bir şey hissederek, kendimi azarladım. Tabii ki öyle diyecekti. Ne bekliyordum ki? Bu, onun için bir görevdi. Ben de o görevin bir parçasıydım. Hepsi buydu.
"Tabii," diye mırıldandım, sesim biraz boğuk çıktı. "Elbette."
Ardından, onun yeniden hareket ettiğini duydum. Hafif ayak sesleri odanın içinde ilerledi, muhtemelen dolaba veya masaya doğru. Ben hâlâ kapıya bakıyordum, yüzüm sıcak, zihnim karışıktı. Onun ne düşündüğünü, o sırtını dönmüş haldeyken yüzünde nasıl bir ifade olduğunu hayal etmeye çalıştım. Belki de hiçbir şey düşünmüyordu. Belki de bu tür kişisel, saçma sorular onun için sadece bir dikkat dağınıklığıydı.
"Çıkalım."
Sesi, beklediğim yerden değil, tam arkamdan geldi. Hafifçe irkildim. O kadar sessizce yaklaşmıştı ki. Hâlâ ona bakmadan, sadece başımı onaylar şekilde salladım. Kapı kolunu çevirdim, koridora çıktım. Koridorun soğuk, nötr havası, yanaklarımdaki sıcaklığı biraz olsun dağıttı. Arven arkamdan gelirken hiç olmadığım kadar hızlı yürüyordum. İçimdeki o küçük buruklukla baş başa kalmıştım.
Onun için sadece bir görev olduğumu kabullenmek zorundaydım. Ve ben de öyle olmalıydım. Duyguların, özellikle de bu tür kırılgan, anlamsız duyguların, bu tehlikeli oyunda yeri yoktu. Adaletin ışığını taşımak varken, bir erkeğin bana nasıl baktığını düşünmekle vakit kaybedemezdim.
Ama yine de o kapalı kapının ardındaki sessizlik anında, onun duraksamasında sanki sözcüklerin ötesinde küçük bir şey, bir titreme, bir nefes tutma olmuş gibi gelmişti. Belki de sadece hayal gücümdü. Belki de istediğimi görmekti.
Sorgu odasının ağır çelik kapısının önünde duraksadım. Soğuk metal tokmağa uzanan elim bir an havada asılı kaldı. Arven'in arkamda durduğunu, nefesinin saç tellerimi hafifçe hareketlendirdiğini hissediyordum. Onun varlığı, sırtımda dayanak gibiydi, ama aynı zamanda içimi kemiren o kişisel karışıklığı da hatırlatıyordu.
Kapıyı ittim. Metal menteşeler hafif bir gıcırtı çıkardı. İçeri adım attığımda, odanın havası yüzüme çarptı. Kapıyı ardıma kadar açık bırakıp ilerledim. Arven'in arkamdan gelen ağır, kararlı bir adım sesinin ardından kapının kesin bir şekilde kapanışını işittim.
Köprü'nün tutulduğu cam bölmenin hemen önündeki nöbetçi masasında, iki asker dikiliyordu. Üniformaları ütülü, bakışları önlerindeki monitörlere kilitliydi. Bizi gördüklerinde, aynı anda başlarını kaldırıp hızlı ve sessiz bir selam verdiler. Başları yeniden ekranlara dönerken, yüzlerinde profesyonel bir kayıtsızlık vardı; bu sahnenin sadece dış koruyucuları olduklarını her hareketleriyle belli ediyorlardı.
Derin, sakin bir nefes aldım. Nefesim, göğsümdeki gerginliği biraz olsun dağıtmaya yetmedi. Sonra, yavaşça bakışlarımı cam bölmenin ötesine, içerideki tek sandalyeye, orada oturan tek kişiye çevirdim.
Köprü.
Işık, tavandan düşen tek bir parlak panelden geliyordu ve onu tamamen aydınlatıyordu. Kelepçeleri, masanın metal halkasına bağlıydı. Yüzü keskin çizgilere, çıkık elmacık kemiklerine ve o iki farklı renkteki göze sahipti. Masaya doğru bakıyordu. Camın arkasında, adeta bir akvaryumun içinde hapsolmuş, tehlikeli bir yırtıcı gibi duruyordu. Ve biz, onun dünyasına yeniden adım atmak üzereydik.
Odayı ayıran kapıya doğru adımladım. Tokmağı çevirdim, ikinci bir metal gıcırtı, bu sefer daha yumuşak bir sesle içeri açıldı. Soğuk hava ve daha yoğun bir elektrikli sessizlik yüzüme vurdu.
Köprü, başı hâlâ hafifçe öne eğikti. Ben içeri adım atarken, kaşlarının altından, o iki farklı renkteki gözüyle bir anlık süzdü. İlgisiz, hatta bıkkın görünüyordu. Ta ki arkamdan ikinci bir gölge, daha büyük, daha ağır bir varlık içeri girip kapıyı arkasından kesin bir sesle kapayana kadar.
Köprü'nün tüm bedeni, görünmez bir iğne batmış gibi hafifçe gerildi. Yavaşça, neredeyse törensel bir ciddiyetle başını kaldırdı. Bakışları, benden kayarak, omzumun üzerinden, arkamda duran Arven'e kenetlendi.
Ve o an yüzü değişti.
Tüm küçümseme, tüm yorgunluk, bir anda eriyip gitti. Yerini, saf, katıksız ve ürkütücü derecede yoğun bir hayranlık aldı. Hem o koyu kahverengi olan, hem de neredeyse siyah olan gözleri büyüdü, parladı. Sanki uzun yıllardır kayıp bir hazineyi nihayet karşısında bulmuş, ama bu hazine aynı zamanda onun sonunu getirecek bir kılıçmış gibi bakıyordu.
Dudakları, zoraki değil, gerçek bir heyecanla titreyerek aralandı. Ses çıkarmadan önce dilinin ucunu ıslattı.
"Her insanın ölmeden önce bir kez gördüğü kişinin Arven Doruk Aslan olduğunu söylerlerdi de inanmazdım."
Sesi, odanın tüm yalıtımına rağmen, tıslayan, zehirli bir şarap gibi doldu. Her kelimesi, kirli bir hayranlıkla yüklüydü. Arven'e baktığı şekil, bir mahkûmun gardiyanına değil, bir sanat koleksiyoncusunun nadide, tehlikeli bir esere baktığı gibiydi.
"Gerçekten," diye devam etti, başı hafifçe yana eğik, "efsaneler eksik anlatıyormuş. Fotoğraflar, dosyalar. Hiçbiri karşımda duran bu varlığı yakalayamazmış."
Arven, bir adım öne attı. Hareketi yavaş, ağırbaşlı ve tamamen kontrol altındaydı. Benim yanıma, masaya doğru geldi. Köprü'nün o iki renkli bakışı, onun her hareketini, her kasılmasını aç gözlülükle takip ediyordu.
"Efsaneler genelde abartır, Selim," dedi Arven. Sesi Köprü'nünkinden çok farklıydı. Buz gibi, düz, hiçbir duygu taşımıyordu. Taş bir heykelin konuşması gibiydi. "Ben sadece hesap sormaya gelen bir adamım."
Arven, masanın kenarına, Köprü'ye en yakın noktaya yaslandı. Ona tepeden bakıyordu şimdi. Köprü, bu fiziksel üstünlük gösterisine karşı, boynunu daha da geriye attı, bakışını daha da dikti. Sanki bir lütufmuş gibi karşılıyordu.
"Hesap mı?" diye tekrarladı Köprü, dudaklarında zehirli bir gülümsemeyle. "Ne güzel. Ben de tam olarak bunu bekliyordum. Ama," gözleri aniden bana kaydı, sonra tekrar Arven'e döndü, "hesabı getiren kişi, genelde borçludan daha çok şey öder, Binbaşım. Siz hiç kendi defterinize baktınız mı? Annenizin, kardeşinizin... Ve şimdi de," burada sesini tehlikeli bir fısıltıya düşürdü, "burada, benim karşımda olmanızın gerçek bedelini?"
Arven, hiç kıpırdamadı. Sadece, buzul mavi gözleriyle Köprü'nün yüzündeki her kas oynatışını, her ifade değişimini soğukkanlılıkla izliyordu. Köprü'nün oyunu başlamıştı. Ve ilk hamlesi, kişisel, acı verici bir saldırıydı.
Arven, Köprü'nün kelimelerinin zehirli dikenlerini hiç oralı olmadan tokatladı. Bakışı, bir laboratuvar teknisyeninin deney tüpündeki agresif bir kültüre baktığı gibi, sadece analitik ve mesafeliydi.
"Defterlerim konusunda endişelenme, Selim," dedi. "Onların her bir sayfası, senin gibi insanların yazdığı yalanlar ve ihanetlerle dolu. Ama bugün," masanın üzerine, bir önceki sorgudan kalan tek bir dosya kâğıdını iterek, "senin defterinin bir sayfası daha yazılıyor. Ve yazan, sen olmayacaksın."
Köprü, kâğıda şöyle bir baktı, alaycı bir küçümsemeyle burun kıvırdı. "Resmi kayıtlar. Ne kadar sıkıcı. Oysa ben," gözlerini tekrar Arven'e dikti, içlerinde karanlık bir parıltıyla, "çok daha ilginç şeylerden bahsediyordum. Mesela, Murat Amca'nın şu an ne kadar endişeli olduğundan."
Murat Amca?
Albay Murat Sancaklı. İsmi, odanın havasını aniden keskinleştirdi, elektrik yüklü hale getirdi. Köprü, doğrudan Arven'in zihnindeki şüpheyi hedef almıştı. Arven, bu kez hafifçe başını yana eğdi. Hareket, bir kedi yavrusunun meraklı tavrı kadar masum, ama içerdiği ölümcül keskinlikle bir avcınınki kadar tehlikeliydi.
"Murat Albay'ın endişesini anlıyorum," diye karşılık verdi, sesinde ilk kez, buz gibi bir ilgi tonu belirdi. "Sadık bir köpeğin, sahibinin kapısının önünde başkaları tarafından tasmalanması, her efendiyi üzer. Ama asıl üzücü olan," burada bir adım daha yaklaştı, Köprü'nün kişisel alanına tehditkâr bir şekilde girdi, "o köpeğin, tasmayı çekenlerin, aslında onu sokağa atacak olan aynı efendisi tarafından gönderilmiş olabileceğini henüz anlamamış olması."
Köprü'nün yüzündeki o zehirli gülümseme, bir an için dondu. Gözlerinde, hızlı bir hesaplama, bir şaşkınlık parıltısı çaktı. Arven, Sancaklı'nın sorguyu hızlandırma emrinden haberdardı. Ve bunu, ona karşı kullanıyordu.
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu Köprü.
Arven, cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı. Resmi bir antetli başlık ve birkaç damga vardı üzerinde. Onu, Köprü'nün kelepçeli elleriyle zar zor erişebileceği bir mesafeye, masanın üzerine bıraktı. Kâğıt, floresan ışıkta beyaz ve ölümcül görünüyordu.
"Bu," dedi Arven, her heceyi bir çekiç darbesi gibi indirerek, "Murat Albay'ın bağlı olduğu üs savcılığından gelen bir emir. İmzası, mührü, her şeyiyle resmi. İçeriği ise çok basit. Savcılık Makamınca, Selim Karadul ile ilgili sorgu işlemlerinin, gece yarısına kadar tamamlanarak dosyanın derhal kapatılması talep edilmektedir." Bir an duraksadı, Köprü'nün yüzündeki rengin solduğunu, gözlerinin genişlediğini izleyerek. "Gece yarısına kadar, Selim. Şafağı bile göremeyeceksin. Sorgun bitirilecek. Anlıyor musun? Sana söz verdiği koruma değil. Senin sesini susturma emri bu."
Köprü, kâğıda mıhlanmış gibi bakıyordu. Boğazından gergin bir yutkunma sesi geldi. Alnında ince bir ter tabakası belirmişti. Zehirli özgüveni, yerini ilkel bir korkuya bırakmaya başlıyordu. Kendini değerli bir ortak değil, harcanabilir bir piyon olarak görmenin soğuk gerçeğiyle yüzleşiyordu.
"Bu. Bu bir blöf," diye tısladı, ama sesindeki titreşim onu ele veriyordu. "O beni asla..."
"Asla susturmaz mı?" diye sözünü kesti Arven. "Sen onun için neydin, Selim? Güvenilir bir ortak mı? Yoksa sadece, annenin bıraktığı karanlık mirasın başına musallat olmuş, idare edilmesi gereken bir sorun mu? Şimdi sorun kontrolden çıkıyor. Ve Murat Amcan, sorunları temizlemekte oldukça mahirdir. Tıpkı geçmişte yaptığı gibi."
Geçmişte.
Kelime, odada bir hayalet gibi dolandı. Arven'in kendi geçmişine, kaybettiği on yıla göndermeydi bu. Köprü, bunu anladı. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Artık sadece Sancaklı'nın ihanetinden değil, aynı zamanda karşısındaki adamın, bu ihanet yüzünden kaybettiklerinin bedelini kendisinden çıkarmaya hazır olduğundan da korkuyordu.
Arven, son darbeyi indirmek için eğildi, sesini tehlikeli bir fısıltıya düşürdü.
"Senin için iki seçenek var. Bir, bu emri ciddiye alırsın, susarsın, dosyan kapanır. Ve Murat Amca, senin hücrene girecek ilk intihar notunu veya kalp krizini düzenlemek için gerekli adamlarını çoktan yollamıştır bile. İki, sana gerçek bir hayatta kalma şansı sunuyorum. Bana, Murat Sancaklı'nın her şeyini anlatırsın. Onun senin üzerinden yürüttüğü her işi, koruduğu her ismi, örttüğü her cinayeti. Seni değil, onu bitirmeme yardım edersin. O zaman," Arven, geri çekilirken, bakışlarını Köprü'nün gözlerine dikti, "belki, sadece belki, o senin hücrene değil, sen onunkine bakarsın."
Köprü, nefes almıyor gibiydi. Yüzü kül rengine dönmüştü. İki renkli gözleri, Arven'in yüzü ile masadaki ölüm emri arasında gidip geliyor, iç savaşın tüm izleri yüzüne kazınıyordu.
Gergin havayı kırmak, kontrolü yeniden ele almak için sandalyeyi masadan uzaklaştırdım ve oturdum. Hareketim kasıtlı olarak sakin ve metodikti. Arven de, Köprü'nün yanındaki tehditkâr pozisyonundan yavaşça çekildi. Omuzları hâlâ gergin, ama artık bir avcıdan çok, gözlemci bir ortağa dönüşmüştü. Benim yanıma, masanın diğer tarafına oturdu. İkimiz, şimdi Köprü'nün karşısında, tek bir cephe oluşturmuştuk.
Köprü, bu sessizliği bozmak için birkaç saniye bekledi. Yüzündeki panik, yavaş yavaş alışık olduğumuz o zehirli, kendini beğenmiş maskenin altına geri çekildi. Sancaklı'nın emri hâlâ masada duruyordu, ama şok etkisi geçmişti. Gözleri önce bana, sonra Arven'e kaydı. Dudaklarında, hasta bir çocuğun oyuncağıyla oynuyormuş gibi bir ifade belirdi.
"İki kurt, bir kuzuyu göz hapsine almış," diye söze başladı, sesi hâlâ biraz gergindi, ama tonu alaycılığa bürünmüştü. "Peki hanginiz ısıracak? Yoksa önce birbirinizi mi yiyeceksiniz?" Bakışlarını Arven'e çevirdi. "Senin için zor olmalı, değil mi Binbaşım? Yanında, hukuk adına konuşan bir güzel otururken, içindeki o canavarı dizginlemeye çalışmak?"
Arven'in yüzünde en ufak bir kıpırdanma olmadı. Sadece gözleri, Köprü'nün her kelimesini, her mimik hareketini kaydeden iki buzul gibi parlıyordu. Ama ben, onun masanın altında, dizinin üzerinde sıktığı yumruğu hayal edebiliyordum.
Köprü, Arven'den tepki alamayınca, oyununu bana çevirdi. Gözlerini üzerimde gezdirdi, ince, hesapçı bir bakışla.
"Savcı Ceylin Candan... Kemal Bey'in kızı. Babana çok benziyorsun. Aynı düzgün cümleler, aynı kusursuz dosyalar. Ama Nurgül Hanım. Annen çok farklıydı."
Dudaklarında acıyan, neredeyse saygı dolu bir gülümseme belirdi.
"O, kuralları anlardı, ama onların ötesini de görürdü. Bazen, onunla aynı odada olmak bir volkanın yanında durmaya benzerdi. Tehlikeli, ama nefes kesiciydi. Sende o ateşten bir kıvılcım var mı, acaba? Yoksa sadece babanın bariton titrek sesi mi?"
Amacı açıktı.
Beni kişisel olarak provoke etmek, profesyonel duruşumu sarsmak ve kontrolden çıkarmaktı. Nefesimi sakin tutmaya çalıştım.
"Sorularımız, şehit ettiğiniz Cumhuriyet Savcısı Nurgül Candan veya Binbaşı Arven Doruk Aslan'ın ailesiyle ilgili değil, Selim Karadul," dedim, sesimi olabildiğince nötr ve işime odaklı tutarak. "Seninle, Albay Murat Sancaklı'nın size sağladığı lojistik destek, para trafiği ve askeri istihbaratın sızması konusunda konuşacağız. Emirde yazdığı gibi, vaktimiz sınırlı."
Köprü, gözlerini devirdi, abartılı bir can sıkıntısıyla. "Ah, evet. Para trafiği. Çok sıkıcı. Rakamlar, hesaplar. Ben insanlarla ilgileniyorum, Savcı. Motivasyonlarla. Korkularla. Arzularla." Tekrar Arven'e baktı, bakışları kasıtlı olarak benden ona kaydı. "Mesela senin motivasyonun çok açık, değil mi? Adalet? Vatan? Hayır. Buradaki tek motivasyonun," başıyla bana işaret etti, "şu anda yanında oturan, babasının gölgesinden kurtulmaya çalışan savcı. Onu etkilemek. Ona, babasının asla yapamayacağı şeyleri yapabileceğini göstermek. Onu, korumak."
Arven'in çenesi, neredeyse fark edilmeyecek kadar hafifçe gerildi. Köprü, tam da istediği çatlağı bulmuştu.
"Tıpkı geçmişte başka birini korumaya çalıştığın gibi," diye zehirli bir fısıltıyla ekledi Köprü. "Okyanus Gökçe'yi, Taçsız Kral'dan, kendi öz abisinden koruyabildin. Ama anneni ne yazık ki kendinden koruyamadın. Peki, Ceylin Candan'ı koruyabilecek misin, geçmişinden?"
O an, odadaki hava değişti. Arven'in gözlerindeki o kırılma anı, yerini tehlikeli bir dinginliğe bıraktı. Öyle bir sessizlik çöktü ki, floresanın vızıltısı bile bir uğultuya dönüştü. Köprü'nün içgüdüsel geri çekilişi, yüzündeki zafer ifadesini silecek kadar güçlüydü. Yaptığı hatanın farkına varmıştı. Kışkırtmada başarılı olmuştu, ama karşısındaki canavarın sınırlarını zorlamıştı.
Arven yavaşça ayağa kalktı. Sandalyesi beton zeminde hafif bir gıcırtı çıkardı. Hareketi, bir dağın yerinden oynayışı kadar ağır ve kaçınılmazdı. Köprü, gözlerini ondan alamıyordu, bir fare yılanın hipnotik bakışına yakalanmış gibiydi.
Arven masanın etrafında dolanmadı, kendi oturduğu sandalyenin arkasına geçip ellerini soğuk metale dayadı. Köprü'ye doğru eğildi. Mesafe fiziksel olarak daha uzaktı, ama psikolojik baskı katlanarak artmıştı.
"Köprü," diye konuştu Arven. Sesindeki ton öyle bir şeydi ki, odanın sıcaklığı bile düşmüş gibi hissedildi. Öfke yoktu. Acı yoktu. Sadece mutlak, kesin bir gerçeklik vardı.
"Geçmişim, senin gibi pisliklerin ayak izleriyle kirletilmiş bir bataklık. Annemi koruyamadığım doğru. Onu Taçsız Kral'dan, hatta kendi yaptıklarım yüzünden koruyamadım. Bu, kemiklerime kazınmış bir yük. Ama bu yük," burada gözlerini Köprü'nün iki renkli gözlerine dikti, "senin gibileri ezmek için bana bir örs oldu. Onunla dövdüm kendimi. Onunla şekillendim. Ve şimdi, o örsün üzerinde döveceğim tek şey, senin gibi bir böceğin kabuğu değil."
Bir an duraksadı, her kelimenin ağırlığının Köprü'nün üzerine çökmesini sağladı.
"O örsün üzerinde," diye devam etti, sesi biraz daha alçalarak, daha kişisel hale gelerek, "döveceğim şey, senin tüm umutların, tüm planların, tüm o küçük, kirli gururun olacak. Ve sen, izleyeceksin. Tıpkı benim, geçmişimdeki kayıpları izlemek zorunda kaldığım gibi. Ama bir farkla. Benim kayıplarım onurlu insanlardı. Senin kaybedeceğin her şey, sadece çürümüşlüğün ve ihanetin çirkin yansımaları."
Köprü, boğazını temizledi. Sesinde artık alay yoktu, sadece zoraki bir meydan okuma vardı. "Büyük laflar, Binbaşım. Ama beni kıramazsın. Ava–"
"Ava, senin sonun olacak," diye kesip attı Arven, keskin bir bıçak gibi. "Onu uyandırmakla tehdit ediyorsun. Harika. Onu uyandır. Çağır onu. Çünkü Ava Miraç'ın geçmişinden gelse de, senin şimdin. Ve ben," burada ilk kez, dudaklarında buz gibi, acımasız bir kırık belirdi, "geçmişle hesaplaşmayı çoktan öğrendim. Ama sen, şimdinin yükünü taşımaya hazır mısın? Hem benim öfkemle, hem de uyandırdığın o canavarın aç gözlülüğüyle başa çıkmaya?"
Arven, sonunda bana döndü. Gözlerindeki fırtına biraz sakinleşmiş, yerini demir bir kararlılığa bırakmıştı. "Savcım," dedi, sesi artık tamamen profesyonel, ama altında benim için ördüğü bir koruma duvarıyla. "Sanırım Selim Karadul, resmi sorularımıza cevap vermeye hazır. Para trafiği, lojistik, istihbarat sızıntıları... Hepsini detaylı olarak alabilirsiniz. Zamanımız," tekrar Köprü'ye baktı, "onun için azalıyor. Ama bizim için değil."
Mesaj açıktı. Köprü, Arven'i kişisel olarak kışkırtarak bir hata yapmasını ummuştu. Bunun yerine, kendisini, geçmişin ve şimdinin öfkesi arasında sıkışmış halde buldu. Arven, kontrolü bana, kurallara ve hukuka devrederek, Köprü'nün son kaçış yolunu da kesmiş oldu. Şimdi, konuşmaktan başka seçeneği kalmamıştı. Ya Sancaklı'nın emriyle sessizce yok olacaktı, ya da konuşarak belki, sadece belki, hayatta kalma şansı bulacaktı.
Ve ben, sorularıma başlamak için kalemimi elimde tutarken, Köprü'nün gözlerindeki o yenilmiş, ama hâlâ tehlikeli parıltıyı görüyordum. Oyun bitmemişti. Sadece kuralları değişmişti.
Köprü, Arven'in sözlerinin keskin darbeleri altında bir an için küçülmüş, ezilmiş gibi göründü. Gözleri masanın üzerinde, Sancaklı'nın o ölümcül emriyle kendi kelepçeli elleri arasında gidip geliyordu. Yutkundu, boğazındaki âdem elması telaşlı bir hareketle yukarı aşağı oynadı.
Sonra, yavaşça başını kaldırdı. Yüzündeki ezilmişlik, yerini tuhaf, çarpık bir sakinliğe bıraktı. İki renkli gözlerinde, bir kararın verildiği, bir hesaplamanın tamamlandığı soğuk bir ışık yandı. Dudaklarının kenarında, bu sefer alay değil, acı bir ironiyle bükülmüş bir gülümseme belirdi.
"Pekâlâ," diye söze başladı. "Oyunu kabul ediyorum. Her şeyi anlatacağım. Ama sadece sana, Savcı Candan. Onun," başıyla Arven'i işaret etti, "bu odadan çıkmasını istiyorum."
Arven, hiç kıpırdamadı. Sadece kaşları, milimetrik bir hareketle çatıldı.
"Neden?" diye sordum, kalemimi tutuşumu sıkılaştırarak. "Binbaşı Aslan, bu soruşturmanın bir parçası."
"Oh, o çok daha fazlasının parçası, biliyorum," diye karşılık verdi Köprü, o acı gülümsemesi hâlâ yüzünde. "Ama bu, bir pazarlık. Benim tek kozum, bildiklerim. Onları, sadece hukukun temsilcisine vermeyi tercih ederim. Çünkü hukuk," burada sesi alaycı bir tona büründü, "en azından kâğıt üzerinde, bazı kurallara saygı duyar. Onun gözlerindeki o şey ise kuralları tanımıyor."
Arven ile göz göze geldim. Onun gözlerinde bir direniş, bir koruma içgüdüsü vardı. Beni bu zehirli yılanla yalnız bırakmak istemiyordu. Ama Köprü'nün dediği gibi, bu bir pazarlıktı. Ve şu anda, onun ağzından çıkacak her kelime, Sancaklı'ya ve belki de daha yukarıdakilere ulaşmamız için hayati önemdeydi.
Yavaşça başımla Arven'e bir işaret verdim. "Bırak, hallederim." der gibiydi. Bir an tereddüt etti, sonra çenesi sıkılaşarak sandalyesinin arkasından yana doğru yürüdü. Hareketi yavaş, tehditkâr bir sessizlikle doluydu. Köprü'nün üzerine doğru bir adım attı, ona son bir kez baktı.
"Eğer," diye fısıldadı, sesi tehlikeli derecede alçaktı, "ona karşı en ufak bir yanlış ton, en küçük bir tehdit duyarsam, o zaman o kuralları tanımayan şey, sadece gözlerimde kalmaz, Selim. Kapıyı kendi ellerimle açıp geri gelirim. Anladın mı?"
Köprü, yutkundu ama bakışlarını kaçırmadı. Başıyla, kısacık, onaylar bir hareket yaptı.
Arven, bana döndü. Gözlerinde bir uyarı, bir endişe vardı. Kapıyı açıp çıktı. Metal kapının kapanışı, bu sefer daha yumuşak bir sesle, odada yalnız kaldığımızı ilan etti. Kayıt cihazının kırmızı ışığı, kapının üzerinde sessizce yanıp sönüyordu.
Köprü, Arven gidince rahatlamış gibi göründü. Sırtını sandalyesine yasladı, kelepçeli ellerini masanın üzerindeki kesişim halkasında birleştirdi.
"Çok koruyucu," diye mırıldandı, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi. Sonra bana baktı. "Peki, nereden başlamak istersiniz, Savcı? Parayla mı? Kanla mı? Yoksa ihanetin en tatlı şekli olan, sırlarla mı?"
"Albay Murat Sancaklı ile olan tüm ilişkiniz," dedim, defterimi açarak. Sesim sakin ve profesyoneldi, ama kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyordu. "İlk temas ne zaman, nasıl kuruldu? Size sağladığı lojistik desteğin detayları neler? Askeri istihbaratı size nasıl, hangi kanallarla sızdırıyordu?"
Köprü, derin bir nefes aldı. Gözleri, odanın köşesindeki gözetim kamerasına kaydı, sonra tekrar bana döndü. O iki farklı renk, şimdi geçmişin karanlık dehlizlerinde geziniyor gibiydi.
"Murat Amca ile tanışmamız annem sayesinde oldu," diye başladı, sesi düşünceli, neredeyse nostaljik bir tondaydı. "O zamanlar o henüz bir yüzbaşıydı. Annem, onun potansiyelini fark etmişti. Açgözlülüğünü. İktidar arzusunu. Ve en önemlisi, kaybedecek çok şeyi olan bir aileye mensup olmasını." Dudaklarında o acı gülümseme yeniden belirdi. "Mükemmel bir adaydı. Biz ona para, koruma, kariyerinde şanslı sıçrayışlar sağladık. O da bize, donanmanın içinden, duvarların arkasından geçen fısıltıları ve bazen, kapıların anahtarlarını verdi."
"Somut örnekler," diye ısrar ettim, kalemim hazırdı. "İsimler, tarihler, yerler."
Köprü, bana uzun uzun baktı.
"Pekâlâ," dedi, nihayet. "İşte size ilk isim. Ve bu isim, her şeyin başlangıcıydı. Arven Doruk Aslan'ın kendi elleriyle öldürdüğü, Okyanus Gökçe'nin abisi Taygun Kılıç Yıldız. Namı diğer Taçsız Kral. Her şey onunla başladı."
Köprü'nün sözleri odada çınladı. Taçsız Kral. İsim, geçmişin tozlu raflarından kopup gelmiş bir hayalet gibiydi. Gözlerimi kısarak ona baktım. Bu, bir itiraf değil, bir manevraydı. Bizi bildiğimiz, kapalı bir dosyaya çekmeye, zamanımızı ve dikkatimizi dağıtmaya çalışıyordu.
"Köprü," dedim, sesimde hiç tereddüt yoktu. "Taygun Kılıç Yıldız dosyası kapandı. Kaderiyle yargılandı, hükmü verildi. Bizi geçmişin labirentlerine sokarak vakit kaybettirme. Şu anki odak noktamız Albay Murat Sancaklı. Onunla olan ilişkiniz, onun size sağladıkları ve sizin ona sağladıklarınız. Lütfen konuyu dağıtmayın."
Köprü, beklediği etkiyi yaratamadığı için hafifçe sırıttı, ama gözlerindeki hayal kırıklığı belli oluyordu. Beni kolayca saptıramayacağını anlamıştı.
"Annen gibisin," diye mırıldandı. "Hiç beklemeyi bilmiyorsun. Pekâlâ, Sancaklı'ya dönelim. İlk somut para transferi, 2018 yılının Eylül ayında, İsviçre'deki Phoenix Trust aracılığıyla oldu. Miktar, iki buçuk milyon euroydu. Karşılığında, Sancaklı, Doğu Akdeniz'deki bir NATO tatbikatının iletişim frekanslarını ve gemi hareketlilik çizelgelerini sızdırdı. Bu bilgi, bizim iş ortaklarımızın bir Yunan şilebini şaşırtmalı olarak ele geçirmesini sağladı. Kargonun içindeki silah parçaları, Suriye'de çok işe yaradı."
Kalemim hızla not alıyordu. Tarih, yer, miktar, karşılığındaki hizmet... Mükemmeldi.
"İsmi?" diye üsteledim. "Phoenix Trust'deki aracı kimdi? Transferi kim onayladı?"
"Aracı, Sancaklı'nın eniştesi, Mehmet Rıza Özkan'ın bir offshore şirketiydi. Mare Nostrum Shipping. Onay ise," Köprü, burada anlamlı bir duraksama yaptı, "doğrudan Sancaklı'nın kendi kişisel şifresiyle, üssünün güvenli bir terminalinden verildi. Kanıt olarak, o tarihli iletişim loglarını ve şifreli mesajları Murat Amca'nın kişisel dosyalarında bulabilirsiniz. Tabii, eğer o dosyalara ulaşabilirseniz."
Bu bir meydan okumaydı. Sancaklı'nın kişisel dosyalarına ulaşmanın zor, hatta imkânsız olduğunu ima ediyordu.
"Devam edin," dedim, not almaya devam ederek. "Lojistik destek. Askeri malzeme, personel nakliyesi? Bunları nasıl sağlıyordu?"
"Pontus Şirketi," diye cevap verdi Köprü, artık daha rahat konuşuyor gibiydi. İhanet batağına batmıştı ve şimdi batarken başkalarını da çekmek istiyordu. "Görünüşte uluslararası bir nakliye firması. Ama gemilerinin yarısı, Sancaklı'nın denetimindeki limanlardan özellikli yükler alıp boşaltıyordu. Silahlar, mühimmat, hatta bazen uzman personel. Askeri kamyon konvoyları, gece yarısı, Pontus'un depolarına giriyor, sabaha karşı sivil plakalı tırlara yüklenip kayboluyordu. İçlerinde, Sancaklı'nın birliğinden kayıp bildirilen bazı sevkiyatlar vardı. Hiçbir zaman kayıp değillerdi. Sadece varış yerleri değişmişti."
M.S. Pontus.
Murat Sancaklı'nındı.
"İstihbarat sızıntısı," diye bir sonraki maddeye geçtim, içim bir yandan bulantıyla doluyordu. "En kritik sızıntı neydi?"
Köprü, bu sefer gerçekten duraksadı. Bu, onun da güvenliğini tehlikeye atabilecek bir bilgi olmalıydı. Sonra, omuzlarını silkti, sonunda pes etmiş gibiydi.
"En kritiği, üç sene önceki operasyonunun ön hazırlık raporlarıydı. Miraç Gökçe'nin Fırtına Timi ile İzmir'de yaptığı kaçakçılık operasyonu. Hani bu Helen Kefr-i'nin içeriye girdiği ve benim Necla Parlar yüzünden kaçtığım gün. Hepsi, operasyondan üç gün önce Sancaklı tarafından bize iletildi. Bu sayede, gemimiz M.S. Pontus, bölgeden tesadüfen uzaklaştırılabildi ve onların dikkati başka yöne çekilebildi. O operasyon, onlar için neredeyse bir felaketle sonuçlanacaktı, belki bilirsiniz. Siz o zamanlar bir avukattınız, hatırlarsanız. Bir Türk firkateyni, bir Yunan destroyeri ile burun buruna geldi. Uluslararası bir krizin eşiğinden dönüldü. Tüm bunlar," diye vurguladı, "Sancaklı'nın sızdırdığı bir paragraf yüzündendi. Sırf, beni oradan kaçırabilmek için."
İçimde öfke kaynıyordu. O operasyonu hatırlıyordum. Basında neredeyse bir savaş haberi olarak yer almış, diplomatik kulislerde haftalarca gerilim yaşanmıştı. Ve bunun arkasında, rütbeli bir hain vardı.
"Bunları neden yaptı?" diye sordum, sesim titrememeye çalışarak. "Para için mi? Yoksa başka bir nedeni mi vardı?"
Köprü, tuhaf bir şekilde hüzünlü bir ifadeyle baktı bana.
"Murat Amca'nın da kaybedecek bir ailesi vardı, Savcı Candan. Bir kızı... Londra'da, çok pahalı bir tedavi görüyor. Tedavinin adı ve hastanenin ismi, size başka bir dosyada çıkacaktır. Para, evet. Ama asıl neden, her zaman olduğu gibi, korkuydu. Bir kez batağa ayak bastınız mı, çıkamazsınız. Ya bizimle yürürsünüz, ya da sizi bataklığın dibine gömeriz. O, yürümeyi seçti. Ve şimdi," diye ekledi, masadaki emre işaret ederek, "bataklık, onu da yutmaya hazırlanıyor. İşte size pazarlığım. Ben size onu anlattım. Şimdi siz, onun beni yutmasına engel olun."
Not defterime baktım. Sayfa, isimler, tarihler, suçlamalarla doluydu. Köprü konuşmuştu. Şimdi sıra, bu bilgileri bir silaha dönüştürmekte ve Sancaklı'nın kapısını çalmaktaydı. Ama önce, bu odadan, Arven'in koruması altında çıkmam gerekiyordu. Evet, Arven bizi görebiliyordu ama konuştuklarımızı duyamıyordu. Yalnızca kayıtları dinleyebilirse duyacaktı.
Kalemimi bıraktım ve defterimin sayfalarını yavaşça kapattım. Köprü'nün anlattıkları, zihnimde bir ağırlık gibi çökmüştü. Bu kadar açık, bu kadar detaylı bir ihanetin boyutlarını duymak mide bulandırıcıydı. Ama aynı zamanda, elimizde artık somut bir harita vardı.
Köprü, sözlerinin ardından öylece oturuyor, bakışlarını bana dikmişti. Yüzündeki ifade, pazarlığını yapmış ve sonucu bekleyen bir kumarbazınki gibiydi. Korku ve umut, o iki farklı renkli gözünde garip bir şekilde iç içe geçmişti.
"Verdiğiniz bilgiler kayıt altına alındı, Selim Karadul," dedim. "Bunların doğruluğu derhal araştırılacak ve teyit edilecek. Verdiğiniz iş birliği, yargılama sürecinizde dikkate alınacaktır. Ancak," burada biraz daha eğildim, onun gözlerinin içine baktım, "bu iş birliğinin samimiyeti, verdiğiniz her detayın doğrulanmasına bağlı. Eksik, yanıltıcı veya yanlış bir bilgi, anlaşmamızı geçersiz kılar. Anlaşıldı mı?"
Köprü, başıyla onayladı. Hareketi küçük ama kesindi. "Hepsi doğru. Kanıtları da var. Sancaklı'nın kişisel bilgisayarının sabit diskinde, Aile Arşivi adlı şifreli bir klasörde. Şifre, kızının doğum günü ve ilk evlilik yıldönümlerinin ters çevrilmiş hali. Size söylediğim her transfer, her iletişim, orada kayıtlı. O klasör, onun sigorta poliçesiydi. Şimdi benim oldu."
Bu son bilgi çarpıcıydı. Sancaklı, kendi ihanetinin kanıtlarını saklamış, belki de bir gün kendisine karşı kullanılmak üzere. Bu, onun ne kadar paranoyak ve güvensiz olduğunu gösteriyordu.
Ayağa kalktım ve defterimi topladım. Köprü'nün bakışları, her hareketimi takip ediyordu.
"Savcı Ceylin Candan," diye seslendi. "Ava'ya dikkat edin. O, en az benim kadar, hatta daha fazla intikam peşinde olan bir silahtır. Ve büyük ihtimalle şu an, onu uyandırdığımı biliyor."
"Ava ile ilgili bildiklerin sende kalsın Köprü," dedim, kapıya doğru ilerlerken. "Bizde deriniz, unutma."
"Güzel," diye mırıldandı Köprü, sesi tekrar alaycı bir tona bürünmüştü. "Umarım o derinlik boyunuzu aşmaz. Özellikle de sizin, sayın savcım."
Köprü'nün sözleri, kapının eşiğinde bir anlık duraksamama neden oldu. Sadece bir tehdit değil, kişisel, kemiklerime işleyen bir hakaretti. Annemin mirasına, mesleğime, tüm var oluşuma dair bir küçümsemeydi.
Yavaşça arkamı döndüm. Masada kelepçeli olmasına rağmen o iki farklı renkteki gözü, beni avlamışçasına parlıyordu. O zehirli özgüven geri dönmüştü. Ona son bir kez baktım. Bu sefer, profesyonel maskemi bir an için kenara bıraktım. İçimdeki annemin ateşinden bir kıvılcımı gözlerime taşıdım.
"Ben, Cumhuriyet Savcısı Nurgül Candan'ın kızıyım, Selim," dedim, sesim keskin ve tıpkı annemin o ünlü duruşmalardaki tonu gibi net çıktı. "O, dağları yerinden oynatacak fırtınaların bile boyunu aşmıştı. Ve onun sesi, senin gibi bir bataklık sineğinin vızıltısı değildi. O yüzden susturdular, sesini."
Köprü'nün yüzündeki o küçümseyen gülümseme dondu. Annemin ismi, onun kirli dünyasında bile saygı uyandıran, hatta korkulan bir efsaneydi. O an, onun gözlerinde, küçümsemenin yerini derin, ilkel bir tedirginlik aldı. Beni sadece Kemal Bey'in kızı olarak görmüştü. Annemin mirasını hafife almıştı.
Başımı iki yana salladım, artık ona bakmaya bile değmezmiş gibi.
"Derinlik korkusu olan sensin. Çünkü battığın o çamurda, senden daha büyük canavarlar yüzüyor. Ve onlardan biri olan Ava'yı uyandırdın. Şimdi," kapı tokmağına elimi uzandım, "iyi uykular dilerim. Umarım rüyaların, seni bekleyen gerçeklikten daha hafiftir."
Kapıyı açtım ve çıktım. Arkamdan, Köprü'nün boğuk, öfkeli bir nefes sesinden başka bir şey gelmedi. Onunla olan psikolojik savaşı bitirmiştim. Sorgu odasının diğer bölmesinde, camın önünde Arven bekliyordu. Kapıyı kapatıp ona doğru adımladım.
"Her şey yolunda mı?" diye sordu.
"Her şey yolunda," diye onayladım, defteri sıkıca tutarak. "Sancaklı'nın bilgisayarındaki kanıt klasörünün şifresini de aldık. Aile Arşivi. Şifre, kızının doğum günü ve ilk evlilik yıldönümünün tersi."
Arven'in gözlerinde stratejik bir şimşek çaktı. "Bu, bize onun kişisel bilgisayarına yasal olmayan yollardan erişim için değil, bir arama emri çıkartmak için yeterli gerekçe olur."
"Ava konusunda da uyardı," diye ekledim, sorgu odasından çıkıp koridorda yürümeye başlarken. "Onu uyandırdığını biliyor. Sanırım biri Ava ile dışarıdan bir bağlantı kurabilir."
Arven, adımlarını yavaşlattı. Yüzünde derin bir düşüncelilik vardı. "Ava'nın dış bağlantıları? Köprü yakalandı, Sancaklı panikte. Eğer Ava gerçekten hareket halindeyse, ilk hedefi Köprü'yü susturmak veya ondan intikam almak olabilir. Ya da..." Gözlerini bana çevirdi, içlerinde koruyucu bir endişe vardı, "Miraç dahil olmak üzere, onunla bağlantılı olduğunu düşündüğü herkesi. Seni de içine alan bir listeyi."
Soğuk bir ürperti omurgamda gezindi. "Önce Sancaklı. Onu etkisiz hale getirirsek, hem Köprü'yü korumuş, hem de Ava'nın olası bir dış destekçisini devre dışı bırakmış oluruz."
Arven, adımlarını artık tamamen durdurduğunda önüme geçti. Üssün koridor ışıkları, onun omuzlarının geniş siluetini arkadan aydınlatıyor, yüzünü ise gölgelere bırakıyordu. Ama gözlerindeki o koruyucu endişe, karanlıkta bile parlıyordu.
"Önce can, Ceylin. Önce koruma."
Sözleri, koridorun soğuk, durağan havasında somut bir şey gibi asılı kaldı. Koruma? Annemin son anlarında duyduğu, ama bulamadığı şeydi bu. Bir koruma perdesi yoktu onun için. Sadece camların kırılma sesi ve silahların arkasında bıraktığı sessizlik vardı.
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. Soğuk metalik ışık, gözlerimin üzerine düşüyordu. Ona, annemin bana miras bıraktığı o tuhaf sakinlikle baktım. Cam kırıkları üzerinde yatmaya alışmış birinin sakinliğiyle. Babamın ona annemi anlattığını biliyordum. Onun benim yanımda oluşu hem göreviydi hem de borcu.
Bunu istemiyordum.
"Koruma, Arven," dedim, sesim beklenenden daha yumuşak, ama altında çelik bir tel gibi gergin çıktı. "Annem için de vardı, teoride. Protokollerde, prosedürlerde yazıyordu. Ama o camlar kırıldığında, o prosedürlerin hiçbiri onun üzerine düşen parçaları tutmadı. Onları, biz tuttuk. Babamın elini, benim bedenimi yaralayan, üzerimize yığılan o cam parçalarını."
Bakışlarının ilk defa donuklaştığını gördüm. Bir adım daha yaklaştım, onun koruyucu duruşunun yarattığı mesafeyi delmek için.
"Ben o kırıklardan korkmuyorum. Onlarla büyüdüm. Onlar, benim derimin bir parçası oldu. Sancaklı'yı durdurmak, Ava'yı durdurmaktan daha önemli. Çünkü Sancaklı, hâlâ nefes alan, hâlâ emir verebilen, hâlâ yeni camlar kırabilecek bir güce sahip. Ava ise bir hayalet. Geçmişin intikamı. Onunla savaşmak için önce şimdiyi güvence altına almalıyız."
Arven'in gözleri, yüzümde geziniyordu. Profesyonel komutanın maskesinin ardına o kadar iyi saklanıyordu ki onu okuyamıyordum. Arven, benim için kapalı bir kitap gibiydi. Açmaya cesaretim vardı ama yazıları okunaksızdı. Benim, anlamadığım bir dildeydi.
"Peki ya Rauf?" diye sordu, son savunma hattını kurarak. "Miraç? Tim? Onlar da kendini korumak zorunda değil mi? Bir anda her şeyi çözemeyiz. Onların da bu durumu bilmesi gerekli."
"Onlar bir asker Arven," diye cevapladım, hiç tereddüt etmeden. "Onların sırtlarındaki yük farklı. Benim yüküm adalet. Onlarınki vatanı korumak. Ve korumak için, Sancaklı gibi bir kanseri temizlemek, Ava gibi bir hayaletten daha acildir. Ava'yı durduramayız, eğer Sancaklı arkasındaysa. Ama Sancaklı'yı durdurursak, Ava'yı durdurmak için gereken zemini yaratırız."
Bir an sessizlik oldu. Benim sözlerim, onun profesyonel maskesinde bir çatlak mı açmıştı, yoksa sadece daha derine mi gömmüştü, anlamak imkânsızdı. Gözleri, yüzümden ayrılmıyordu, ama içlerinden ne geçtiğini deşifre edemiyordum. O dil, o kodlar bana kapalıydı.
"İki cephede aynı anda savaşıyoruz Ceylin. Ama sen cephenin hep en önündesin. Bunu istemiyorum. Kanıtların ve yasaların olduğu yerde, tek başına olmanı istemiyorum, anladın mı? Benim korumam altında olmanı istiyorum."
Dişlerimi sıktım.
"Korumak, sadece fiziksel değildir, Arven. Bazen, birinin geçmişinin cam kırıklarını hatırlamasına izin vermemek de korumaktır. Annemin bana öğrettiği buydu. Bazen, korunacak en önemli şey, bir insanın o kırıklara rağmen ayakta durma iradesine izin vermektir."
Sözlerim, onun sert kabuğuna değil, altındaki yumuşakçaya ulaşmış gibiydi. Arven, gözlerini bir an kapadı. Sanki içinde eski bir savaşın yankılarını susturmaya, bir kararın ağırlığını tartmaya çalışıyordu. Göz kapakları kapalıyken yüzü, tüm o askerî disiplin ve kontrolden sıyrılmış, saf bir insanlıkla doluydu. Görünmez bir yükü omuzlarından atmaya çalışıyor gibiydi.
Gözlerini açtığında bana doğru bir adım attı. Mesafe, bir nefes alacak kadar azaldı. Artık onun nefesinin sıcaklığını, üniformasının kumaşının hafif kokusunu hissedebiliyordum. Gözleri artık buzul değil, derin, dalgalı, tehlikeli bir okyanusa dönüşmüş olan çivit mavisiydi. İçlerinde bir fırtına değil, bir iç hesaplaşmanın sonucu olan sarsılmaz bir karar vardı.
"O irade," diye konuştu, sesi bir fısıltıdan biraz daha yüksek, ama yine de sadece ikimizin duyabileceği kadar alçaktı, "senin en güçlü silahın. Ve ben onu, düşmanların saldırması için ortada bırakmayacağım. Anlamıyorsun, Ceylin."
İsmimi tekrar söylediğinde, bu sefer bir yalvarış, bir itiraf gibi geliyordu.
"Cephenin en öndesin, evet. Ama bu, benim arkanda olamayacağım anlamına gelmiyor. Tam tersine. En önde olan, en çok korunmayı hak eder. Çünkü düşen ilk o olur." Gözleri, yüzümdeki her bir çizgiye, her bir ifadeye kilitlendi. "Senin iradeni korumak istiyorum. Ama bunun yolu, onu karanlığa salmak değil. Ona, güvende olduğunu bilerek, arkasının sağlam olduğunu hissederek savaşma şansı vermek. Ben," burada duraksadı, sanki söyleyeceği şeyin ağırlığı dilini taşıyamıyormuş gibi, "geçmişte, birinin arkasını sağlam tutamadım. Ve o kayıp, sadece onun değil, hepimizin oldu. Bu sefer aynı hatayı yapmayacağım. Seninle yapmayacağım."
Sözleri, koridorun sessizliğinde çınladı. Bu bir emir, bir strateji veya bir pazarlık değildi. Bu, kemiklerine işlemiş bir yaranın getirdiği, saf bir yemin gibiydi. Benim cam kırıklarına duyduğum sıradanlığa, onun arkayı sağlam tutamama korkusu karşılık veriyordu.
Dişlerimi sıkmıştım, ama şimdi yavaş yavaş gevşettim. Onu anlamaya çalışıyordum. O kapalı kitabın sayfaları, zor da olsa, nihayet açılıyordu. Ve yazılanlar, beklediğimden daha ağırdı.
"Öyleyse," dedim, sesim de ona yakın, ama daha yumuşak bir tondaydı, "ben irademi kullanacağım. Sen de benim arkamı sağlam tutacaksın. Ama bu, benim senden önde yürüyeceğim anlamına gelmez, Arven. Bu, yan yana, aynı hizada yürüyeceğimiz anlamına gelir. Biri kanunları savunurken, diğeri onu savunanı. Anlaştık mı?"
Aramızdaki o nefeslik mesafede, zaman donmuş gibiydi. Onun okyanus gözleri, benimkilerinin içinde, bir anlaşma arıyor, bir güven test ediyordu. Sonra, başıyla, neredeyse hissedilmeyecek kadar hafif bir onay işareti verdi.
"Anlaştık," diye fısıldadı. "Yan yana."
Bir adım geri attı, mesafeyi yeniden çalışabilir bir noktaya getirdi. Ama aramızdaki bağ, o kısa, yoğun alışverişle artık farklıydı. Daha derin, daha kişisel, daha tehlikeliydi.
"Şimdi," dedi, sesi tekrar komuta tonuna bürünürken, ama artık daha az sertti, "hareket zamanı. Sen babana bilgiyi aktar, yasal süreci başlat. Bende hastaneyi arayıp durumu kontrol edeyim ve Sancaklı'nın olası hamlelerine karşı önlem alalım."
İki farklı dünyanın, iki farklı dilin temsilcileri, aynı hedefe doğru ilerliyordu. Biri adaletin soğuk, yazılı kurallarını, diğeri onu uygulayacak olanların sıcak nefesini koruyacaktı. İçeride, bir hain kendi kaderiyle baş başaydı. Dışarıda ise, onun açtığı yaraları sarmak ve daha büyük felaketleri önlemek için bir savaş daha yeni başlıyordu.
🔗
Your Blood, Nothing But Thieves
Şafak, gecenin rahmine düşmemiş bir tohumdu.
Gecenin koyu, sıvı karanlığı, her şeyi yutmuş, sindirmiş ve şimdi en ağır, en dingin uykusuna dalmıştı. Yıldızlar bile bu yoğunluğa yenik düşmüş, soluk ışıklarını içlerine çekmişlerdi. Ufuk, dipsiz bir siyahla, gözle görünmez bir duvarla kapatılmış gibiydi. Ne bir ışık sızıntısı, ne bir renk belirtisi. Sadece mutlak, ham bir geceydi.
Arven Doruk Aslan, ofisinin penceresinde, bu mutlak karanlığa karşı dikilmiş bir siluetti. Odada ışık yoktu. Sadece koridordan sızan, kapının altındaki ince bir çizgi halindeki soluk aydınlatma, onun ayaklarının çevresini belirsizce aydınlatıyordu. Üniformasının ceketi tekli koltuğun üzerine atılmıştı. Üzerinde kalan siyah kısa kollu tişörtü, üzerindeki gerilimin ağırlığıyla omuzlarına yapışmış gibi duruyordu.
Elleri, cebindeydi. Ama bu bir rahatlama pozisyonu değildi. Omuzları, çenesi, çene kasları öyle bir gerginlikle kilitlenmişti ki, sanki tek bir yanlış hareket, tek bir gevşeme, onu parçalayacakmış gibiydi. Pencerenin camına değil, camın ötesindeki o hiçliğe bakıyordu. Gözleri, o koyu lacivert çukurda, henüz doğmamış günün hayalini, ya da belki geçmiş gecelerin hayaletlerini arıyordu.
On senenin kaybı, sırtında taşıdığı bir çuval değil, içinde yaşadığı bir mezardı. Annesi, o mezara ilk kazmayı vurmuştu. Oğlunun şehit olduğuna inanarak, kalbi kırılarak ölmüştü. Arven'in geri döndüğü, zaferler kazandığı, hayatta kaldığı her an, o mezarın üzerine düşen bir kürek topraktı. Onu çıkarmak için değil, daha derine gömmek için.
Ceylin'in sözleri, bu gece sessizliğinde kemirici bir böcek gibiydi. "O kırıklardan korkmuyorum." Ama o, korkuyordu. Korkunun her türlüsünden. Kaybetmekten. Arkayı sağlayamamaktan. Birini bir kez daha o karanlık rahme, geri dönüşü olmayan bir geceye bırakmaktan.
Nefesi, cama buğu yapmadı çünkü nefesi neredeyse yoktu. Sıkışmış, tutulmuş, bir tetikte bekleyişin nefesiydi bu. Parmakları, cebinde, soğuk metalik bir nesneye defalarca dokunup çekiliyordu. Ritmik, takıntılı, bir tür dua ya da lanet gibiydi. Dışarıda, üssün devasa gölgeleri, geceye karışıp kaybolmuştu. Hiçbir hareket yoktu. Hiçbir ses. Sadece, zamanın kendi ekseninde dönerken çıkardığı, insan kulağının duyamayacağı o derin uğultu vardı.
Pencere kenarından ayrıldı. Hareketi, bir gölgenin kayması gibi sessiz ve ağırdı. Masasının başına, karanlığın tam ortasına geçti. Ofisin loşluğunda, masanın üzerinde duran tek bir nesne, dış dünyayla bağını sağlayan tek şey vardı. Eğildi, çerçevenin camına değil, içindeki aile tablosuna baktı. Zamanın donduğu, renklerin solmadığı bir anın yakalanmış hali.
Annesi gülümsüyordu. Gözlerinin kenarındaki kırışıklıklar, gurur ve şefkatin izleri gibiydi. Yanında, daha genç, omuzları henüz bu kadar ağır yüklerle tanışmamış bir Arven vardı. Dudaklarında, samimi, kaygısız bir gülümseme. O gülümseme şimdi yüzünde unutulmuş bir yabancıydı. Biraz ötede, Rauf, koca kafasıyla kameraya sırıtıyor, tüm dünyayla dalga geçer gibiydi. Ve babası, arkalarında dimdik duruyor, eli Arven'in omzundaydı. Koruyucu, güven veren.
Arven, parmağını çerçevenin camına, annesinin yüzünün üzerine koydu. Soğuktu.
Arven Doruk Aslan, Bursa'daki saklandıkları evin loş çalışma odasında, Taçsız Kral'ın dosyalarından yükselen tozlu belgelerin arasında kaybolmuştu. Burun deliklerine, eski kâğıt, nem ve gizliliğin keskin kokusu doluyordu. Kapı gıcırdadığında başını kaldırdı.
Okyanus Gökçe, kapı eşiğinde, elinde bir tabletle duruyordu. Yüzü, her zamanki sakin, bilge ifadesinden sıyrılmış, kül rengine dönmüştü. Gözleri, odanın karanlığında büyümüş, içlerinde Arven'in o ana kadar hiç görmediği bir telaş, katıksız bir korku parlıyordu. Nefesi, odaya girmeden önce tutulmuş gibi kesik kesikti.
Arven, içgüdüsel olarak ayağa fırladı. Sandalyesi arkaya doğru gıcırdayarak süründü.
"Okyanus Teyze, bir sorun mu var?"
Okyanus Gökçe, cevap vermedi. Sadece, sanki tableti taşımak tüm gücünü tüketmiş gibi, adımlarını sürükleyerek içeri girdi. Gözleri Arven'inkilerine kenetlendi, içlerinde bir özür, bir acı vardı. Sertçe yutkundu, söylemeye dili varmıyordu. Sonunda, tableti, bir suçlunun silahını teslim eder gibi, Arven'e doğru uzattı.
Arven, kaşlarını alnına doğru çekti. Okyanus'un yüzündeki ifade, midesine inmiş bir yumruk gibiydi. Yavaşça tableti aldı. Parmak ucu, ekranı açtı. Yabancı bir haber sitesinin başlığı, siyah, yağmur damlaları gibi süzülen harflerle oradaydı.
"Emekli SAS Komandosu MacNeill Eamon'un Kızı Nilüfer Aslan; Geçirdiği Kalp Krizi Nedeniyle Bugün Son Yolculuğuna Uğurlandı."
Altında, annesinin bir fotoğrafı vardı. Daha genç, gülümsüyordu. Arven'in gözleri, başlıktan fotoğrafa, fotoğraftan Okyanus'un çökmüş yüzüne kaydı. Zihninde bir şeyler kırılıyor, parçalanıyor, yerine buz gibi, anlamsız bir boşluk doluyordu. Kalp krizi? Annesi? Son yolculuk? Kelimeler, birer kurşun gibi beynine saplanıyor, ama anlam veremiyordu. O sırada saklanıyordu. Ölü sayılıyordu. Ve annesi... annesi onun öldüğünü sanarak...
Tablet, parmaklarından kayıp masanın üzerine, Taçsız Kral'ın kirli sırlarının üzerine düştü. Bir çatlak sesi geldi. Arven, hiçbir şey duymadı. Sadece Okyanus'un gözlerindeki o sonsuz acıyı gördü. Ve o an, kendi kalbinin de durduğunu hissetti.
Şimdi, ofisinin karanlığında, Arven'in parmağı hâlâ annesinin fotoğrafının üzerindeydi. O gün Bursa'da hissettiği o ilk, şok edici acı, yerini on yıllık, kemikleşmiş, sessiz bir yasına bırakmıştı. O tabletin ekranındaki haber, onun için sadece bir ölüm haberi değil, bir kopuşun, bir ihanetin ve geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcı olmuştu.
"İşte size ilk isim. Ve bu isim, her şeyin başlangıcıydı. Arven Doruk Aslan'ın kendi elleriyle öldürdüğü, Okyanus Gökçe'nin abisi Taygun Kılıç Yıldız. Namı diğer Taçsız Kral. Her şey onunla başladı."
Köprü'nün o zehirli, alaycı sesi, şimdi bu sessiz odada yankılandı. Arven, cam bölmenin arkasında olmasına rağmen, o iki farklı renkteki gözlerin arkasındaki nefreti ve o ince dudakların şekillendirdiği her heceyi, dudak okur gibi anlamıştı.
Her şeyin başlangıcı bir madalyon gibiydi. Bir yüzü, Taçsız Kral'ın ihanetiyle başlayan, annesinin kalp kriziyle derinleşen ve onu bu ofiste, bu karanlıkta bir hayalet yapan kayıptı. Diğer yüzü ise, o ihaneti sonlandıran, Taçsız Kral'ı kendi elleriyle cehenneme yollayan ve şimdi, onun zehirli kalıntılarını temizlemeye çalışan sondu.
İki taraf. Başlangıç ve bitiş. Aynı madalyon. Ve Arven, o madalyonu elinde tutan, onun her iki yüzünü de kanıyla, teriyle ve kayıplarıyla parlatan adamdı.
Dişlerini öyle bir sıktı ki, çene kasları taş gibi sertleşti. Bakışlarını, masasının üzerine, Köprü'nün dosyasına çevirdi. Dosya kapağı, loş ışıkta mat bir griydi. İçinde, bir piçin tüm kirli hayatı, ihanetleri, finansal damarları vardı. Köprü, o madalyonun şimdiki, çürümüş yüzüydü. Sancaklı, onu tutan sapıydı. Ava ise, madalyonun kenarına kazınmış, eski ama hâlâ keskin bir çentikti.
Arven, dosyaya uzandı. Ama dokunmak yerine, yumruğunu dosyanın tam ortasına, Köprü'nün fotoğrafının üzerine indirdi. Tok, içi boş bir ses çıktı.
"Benden," diye tısladı, dişlerinin arasından. Bir kez daha vurdu. "Senelerimi," bir kez daha vurdu, "Çaldınız."
Üçüncü darbe, artık kontrolden tamamen çıkmış bir öfkenin patlamasıydı. Yumruğu, dosyanın tamamını delip geçecekmiş gibi indi. Masanın ahşabı gıcırdadı. Yumruğunu açtı. Avcunun kenarı, kartonun keskin kenarlarıyla çizilmiş, kızarıyordu. Ama acıyı hissetmiyordu. Sadece, on yıllık bir karanlığın, on yıllık bir yalanın, on yıllık bir kaybın içinde kaynayan lavı hissediyordu.
Sağ elini, dosyanın buruşmuş, yırtılmış gövdesine daldırdı. Tek eliyle, tüm dosyayı, tüm kâğıt yığınını kavradı ve avuçlarının içinde, bir can düşmanının boğazını sıkar gibi sıkmaya başladı. Kasları, kollarında, boynunda, çenesinde seğiriyordu. Nefesi, odanın sessizliğinde bir demirci körüğü gibi hırıltılı çıkıyordu.
"Benden senelerimi çaldınız," diye tısladı, yeniden sesi parçalanmış, boğuk, dişlerinin arasından sızan bir zehir gibiydi. Her kelime, bir yumrukla birlikte geliyordu. Dosya, onun ellerinde çıtırdıyor, yırtılıyordu. "Benden annemi çaldınız!"
Son söz, bir çığlık değil, içi boşalmış, kısık, yırtıcı bir haykırıştı. 'Annemi' kelimesi, odanın duvarlarına çarpıp geri döndü, onu tekrar tekrar bıçakladı. Dosyayı savurdu. Buruşuk kâğıt yığını, odanın karşısına, duvara çarptı ve parçalanmış bir kuş gibi yere düştü. Ama öfkesi dinmedi. Dönüp masaya vurdu. Avuçlarının içi bu sefer tahtaya değdi. Her vuruş, geçmişten gelen bir lanetin, bir acının, bir çaresizliğin dışavurumuydu.
Arkasındaki sandalyeyi kaldırıp karşısındaki duvara fırlattı.
"Benim hayatımı siktiniz lan!"
Masanın üzerindeki her şeyi, aile fotoğrafı haricindeki her şeyi bir çırpıda yere fırlattı.
"Benim hayatımı siktiniz!"
Gözleri, odada çılgınca geziniyordu. Annesinin fotoğrafına takıldı. O sakin gülümseme... O gülümsemenin ardında, onun öldüğünü sanan bir kalbin kırıklığı vardı. O an, o fotoğraf bile dayanılmaz geldi.
Bir anlık sapkın bir dürtüyle, fotoğraf çerçevesine uzandı... Ama dokunamadı. Dokunamazdı. Bunun yerine, kendini geri çekti, sanki onunla aynı havayı solumak bile ihanetmiş gibi.
Ciğerlerine hava çekmekte zorlanıyordu. Göğsünde bir mengene sıkışıyor gibiydi. Boğazında devasa, dikenli bir yumruk vardı. Sırtını duvara dayadı ve yavaşça, ağır ağır aşağıya, yere kaydı. Dizlerini göğsüne çekti, kollarıyla sardı.
Başı, dizlerine gömüldü. Artık yumruklar, sesler yoktu. Sadece, titreyen bir omuz, boğuk, hıçkırıklara karışık nefes alışverişler ve sessizce, kontrol edilemez bir şekilde akan, yıllardır tutulmuş gözyaşları vardı.
O bir komutandı. Askeriyenin dehasıydı. Bir efsaneydi. Ama şimdi bu odada, bu karanlıkta, sadece annesini kaybetmiş, on yıl boyunca onun yasını bile doğru düzgün tutamamış, ve şimdi o kaybın sorumlularından birinin suratına bakmak zorunda kalan bir oğuldu.
Gözyaşları, yanaklarından süzülüp pantolonun kumaşına aktı. İçinde kopan fırtına, yavaş yavaş, yıkıcı bir dalgadan, derin, kemiren bir acıya dönüşüyordu. Köprü'nün sözleri, Sancaklı'nın ihaneti, Ava'nın tehdidi... Hepsi, bu temel, ilkel acının üzerine bina edilmiş şeylerdi. Annesini koruyamamıştı. Ve onun, onun için üzüldüğünü bile bilemeden kaybetmişti.
Orada, duvarın dibinde, kendi karanlığının içinde, saatler geçmiş gibiydi. Ama belki de sadece birkaç dakika olmuştu.
Nihayet, nefesi düzeldi. Titremeleri azaldı. Gözlerini, ıslak kirpiklerle kaldırdı. Odada, dağılmış kağıtlar, buruşuk dosya, kırılmış sandalye ve kendi içindeki enkaz vardı.
Yavaşça ayağa kalktı. Bacakları hâlâ güçsüzdü. Gözleri kırmızı, şişmişti. Ama içlerinde, fırtınanın ardından gelen, tehlikeli bir netlik vardı. Derin, sarsıcı bir nefes aldı ve bıraktı. Ciğerlerindeki sıkışıklık dağılmıyordu, dönüşüyordu.
Adımları kendiliğinden kapıya doğru ilerledi. Hareketi artık bir gölgenin kayması değil, bir bıçağın kınından çıkışı gibiydi. Kapıyı açıp çıktı. Koridorda, nöbet yerlerinde dikilen iki asker, onun çıkışıyla irkildi. Üniformaları düzgün, yüzleri profesyonel bir kayıtsızlıkla örtülmüştü, ama Arven'in yüzündeki ifadeyi görünce, donup kaldılar. Selam vermeye bile cesaret edemediler.
Arven, onları görmezden geldi. Sanki orada değillermiş, sadece duvardaki birer lekeymişler gibi. Kapıyı arkadan kapattı. Tok ses, koridorda yankılandı. Yürümeye başladı. Her adımı, çelik zemin üzerinde tok, ağır bir tempo tutturuyordu. Bu, bir komutanın yürüyüşü değildi. Bu, bir celladın infaz sehpasına yürüyüşüydü.
Koridorun sonuna geldi. Sağa değil, sola döndü. Bu yön, ofislerden veya çıkıştan uzaklaştırıyordu. Daha derinlere, üssün bağırsaklarına götürüyordu. Merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Demir basamaklar, ayakkabılarının altında gıcırdamıyordu; inliyordu. Her iniş, hava biraz daha soğuyor, biraz daha basık, biraz daha metalik kokuyordu. Işıklar daha seyrek, daha soluktu.
İkinci katın sonuna geldi. Önünde, ağır, çelik bir kapı vardı. Kapının üzerinde, soluk harflerle "Gözaltı ve İşlem - Yetkisiz Giriş Yasak" yazıyordu. Yanında bir dijital panel vardı.
Arven, panele yaklaştı. Parmak izini okuttu. Sistem bir bip sesi çıkardı ve yeşil bir ışık yandı. Ağır kapının sürgüleri, metalik bir gürültüyle içeri çekildi. İçeri adım attı. Burası, ana binanın steril koridorlarından farklıydı. Hava nemli, ağır, temizlik malzemesi, ter ve pas karışımı bir kokuyla doluydu. Dar bir koridor, her iki yanında ağır çelik kapılar olan hücrelere açılıyordu. Işık, tavandan sarkan korumalı ampullerden geliyordu ve her şeyi sarı, hasta bir renge boyuyordu.
Kapıyı arkadan kapattı. Koridorda şimdi sadece o ve uzaklardan gelen, boğuk bir elektrik transformatörü vızıltısı vardı. Adımlarını, koridorun en sonundaki, en ağır kapıya doğru yöneltti. Diğerlerinden farklıydı bu kapı. Daha kalın, üzerinde ek bir gözetim penceresi vardı. Köprü'nün hücresiydi bu.
Kapının önünde durdu. Gözetim penceresinden içeri bakmadı. Sadece, kapı kolunu kavramak için elini uzattı.
Parmağı, soğuk metale değdiğinde, içindeki buz gibi öfke, bir an için yeniden kaynayan lav halini aldı. Gözlerinin önüne, annesinin fotoğrafı, sonra Köprü'nün o zehirli, kendini beğenmiş gülümsemesi geldi. "Her şey onunla başladı."
Eli, kapı kolunu çevirdi.
Kilit açıldı.
Ve Arven Doruk Aslan, hücreye girdi.
Kapı, Arven'in arkasından ağırca kapandı. Ses, hücrenin yalıtımlı duvarlarında boğuk bir gümlemeye dönüştü. İçerisi, koridordan bile daha yoğun bir sessizlikle doluydu. Tek ışık, tavandaki tel kafesli tek ampulden sızan, Köprü'nün oturduğu sandalyeyi ve masayı aydınlatan soluk, sarı bir lekeydi.
Köprü, hücrenin içindeki masanın arkasında oturuyordu. Elleri kelepçeliydi ama masaya başlı değildi. Başı hafifçe öne eğik, yorgunluktan ya da uyuklamaktan kestiriyor gibiydi. Kapının açılış sesiyle irkildi, başını kaldırdı. O iki farklı renkteki göz, kapıda duran silueti gördüğünde önce şaşkınlıkla açıldı. Sonra, yüzüne o tanıdık, zehirli hayranlık ve alay karışımı ifade yayıldı.
Arven, hiçbir şey söylemedi.
Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Hareketleri yavaş, ölçülü, ama her biri yere mıhlanmış gibi ağırdı. Gözleri, Köprü'nün yüzüne değil, onun kelepçeli bileklerine, masaya vuran o çelik halkalara dikilmişti.
Köprü, konuşmaya çalıştı. "Binbaşım! Bu ne sürpri-"
Sözü, Arven'in ani hareketiyle boğazında kaldı. Arven, masanın yanına geldi, sandalyeyi kavradı ve Köprü'yle birlikte, sandalyenin arka ayakları yerden kesilene kadar geriye doğru çekti. Metal ayaklar, beton zeminde acı bir çığlık attı.
Köprü, dengelenmeye çalışarak sendeleyip durdu, kelepçeleri masaya çarptı. Gözlerindeki alay, yerini anlık bir paniğe bırakmıştı. "Ne yapıyorsun? Burası–"
Arven, sandalyeyi bıraktı. Sandalye, dört ayağı üzerine sertçe oturdu. Köprü'nün sözleri, Arven'in ona baktığında kesildi. O bakışta hiçbir şey yoktu. Ne öfke, ne nefret, ne intikam arzusu. Sadece mutlak, buzul bir boşluk. Bir makinenin, bir görevi yerine getirmek üzere programlanmış soğukluğu.
Arven, masanın kenarına oturdu. Köprü'ye çok yakındı. Onun nefesinin kokusunu, terinin keskin kokusunu alabiliyordu.
"Seneler," diye konuştu Arven. Sesi o kadar alçak ve düzdü ki, Köprü onu duymak için öne eğilmek zorunda kaldı. "On senelik bir yalan. On senelik bir ölüm. Annem, benim öldüğümü sandı. Kalbi kırıldı. Ve o kırık kalp, onu götürdü."
Köprü, yutkundu. "Benimle ilgisi yok, o bir-"
Arven'in eli, masanın üzerinde hızla hareket etti. Köprü'nün kelepçeli bileklerinden birini, başparmağı bileğin iç kısmındaki hassas noktaya basacak şekilde kavradı. Baskı hafif ama son derece kesin ve acı vericiydi. Köprü'nün yüzü buruştu, bir inilti boğazında kaldı.
"Kes sesini," diye fısıldadı Arven, gözleri hâlâ Köprü'nün gözlerine dikilmiş. "Konuşma hakkın yok. Sadece dinle. Sen, o yalanın bir parçasısın. Sen, o ihanetin bir devamısın. Sen, onun kanının üzerinde yükselen kirli mirasın bir temsilcisisin."
Baskıyı biraz daha artırdı. Köprü'nün nefesi hırıltılı çıkmaya başladı.
"Bugün, bana pazarlık yapmaya, tehditler savurmaya çalıştın. Geçmişimi, kayıplarımı, korumak istediklerimi bana karşı kullanmaya çalıştın." Arven'in sesi, ilk kez bir titreşim, tehlikeli bir titreme aldı, ama hemen sönükleşti. "Ama sen anlamıyorsun. Ben, o kayıpların içinde yaşadım. Onlar benim derim, kemiğim, gecem oldu. Ve sen," burada eğildi, dudakları neredeyse Köprü'nün kulağına değecek kadar yaklaştı, "sen sadece o gecenin içinde sürünen bir böceksin. Ve ben, böcekleri ezerim."
Köprü'nün yüzü bembeyaz olmuştu. Acıdan ve saf korkudan. Arven'in gözlerindeki o boşluk, alay edilecek veya manipüle edilecek bir şey değildi. Bu, bir uçurumun dibiydi.
Arven, elini çekti. Köprü, bileğini hemen ovuşturdu, nefes nefese kaldı.
"Seni dövmeyeceğim," diye devam etti Arven, masadan kalkıp tekrar ayakta durdu. Sesindeki o buzul netlik geri dönmüştü. "Seni parçalara ayırmayacağım. Çünkü sen, buna değmezsin. Ve ben, senin pis kanınla annemin anısını kirletmem."
Köprü, şaşkınlıkla ona baktı. Bu bir rahatlama mıydı?
Arven, onun yanına, arkasına geçti. Köprü, korkuyla kafasını çevirmeye çalıştı, ama göremiyordu. Arven'in elleri, sandalyenin arka dayanağına yerleşti.
"Ama sana bir şey hatırlatacağım," dedi Arven, sesi artık tamamen Köprü'nün ensesinin arkasından geliyordu. "Sana, güçsüzlüğünü hatırlatacağım. Sana, bu kelepçelerin, o masanın, bu duvarların ötesinde hiçbir gücün olmadığını hatırlatacağım. Ve sana, benim sabrımın sınırlarını hatırlatacağım."
Arven, sandalyeyi, Köprü hâlâ üzerindeyken, hafifçe öne, masaya doğru itti. Hareket ani ve şiddetli değildi, ama kontrolü tamamen elinden aldığı için ürkütücüydü. Köprü, çaresizce masaya doğru savruldu, göğsü soğuk metale çarptı.
"Bak," diye fısıldadı Arven, sandalyeyi sabit tutarak, Köprü'nün kulağının hemen yanından. "Bak dışarı. Pencereden. Şafağı görebiliyor musun?"
Hücrede pencere yoktu. Sadece beton duvarlar vardı.
"Göremiyorsun. Çünkü senin için şafak yok. Senin için sadece bu duvarlar var. Ve ben. Ben, senin geceni bitirene kadar buradayım. Ve sonra, seni Sancaklı'nın veya Ava'nın değil, adaletin karanlığına teslim edeceğim. Orada, annemin ruhunun huzur bulduğu yerde, sen çürüyeceksin. Ve bu, senden aldığım tek intikam olacak."
Sandalyeyi bıraktı. Köprü, öne doğru sarktı, nefesi hızlı ve düzensizdi. Tüm küstah güveni, tüm pazarlık kozları, o soğuk, mutlak tehdit karşısında eriyip gitmişti.
Arven geri çekilmedi. Onun yerine, Köprü'nün arkasında durmaya devam etti. İki elini, yavaşça, Köprü'nün gergin omuzlarına koydu. Dokunuş başlangıçta hafifti, neredeyse düşünceliydi. Köprü, temasla irkildi. Arven'in parmakları kemikleşti. Yavaş yavaş, amansız bir baskıyla, Köprü'nün omuz kaslarının, kemiklerinin içine doğru gömdü. Bu, bir dövüş tekniği değildi. Bu, saf, kişisel bir ezme isteğiydi.
Köprü, boğuk bir inilti çıkardı. Kelepçeleri masaya vurmaya çalıştı, ama hareket edemiyordu. Arven'in elleri onu yerine mıhlıyordu.
"Bu baskıyı hissediyor musun?" diye fısıldadı Arven, sesi Köprü'nün saçlarının arasından geliyordu. "Bu, Rauf'un omzunda hissettiği acının yüzde biri bile değil. O, senin kirli ağzından çıkan her kelime yüzünden omzunu çıkarttı. Sen," baskıyı bir an için şiddetlendirdi, Köprü'nün dişlerinin gıcırdamasına neden oldu, "benim kardeşimin kadınına dil uzattın. Onun adını, onun güvenliğini, onun varlığını kirli şakalarına malzeme yaptın."
Her kelime, omuzlardaki baskıyla birlikte iniyordu. Köprü, acıdan nefes alamıyor gibiydi.
"Rauf, orada, o sandalyede, senin yüzünden bir omzunu feda etti. Çünkü sen, onun en değerli şeyiyle, Miraç'la oynayabileceğini sandın. Ama bilmiyordun, değil mi?" Arven, eğildi, sesi artık daha yakın, daha kişisel bir nefretle doluydu. "Bilmiyordun ki, o kadın sadece Rauf'un değil, benim ailemin bir parçası. Okyanus'un kızı. Benim korumam altında. Ve sen," burada ellerini aniden çekti, ama hemen sonra Köprü'nün ensesini kavrayarak başını geriye, kendine doğru çekti, "sen, benim aileme dokunmaya cüret ettin. Yine."
Köprü, zorla geriye atılmış başıyla, tavandaki ampulün soluk ışığını ve Arven'in, karanlıkta parlayan çivit mavisi gözlerini gördü. İçlerinde, buz değil, öfkeli bir okyanusun girdabı vardı.
"Bugün burada, Rauf'un hakkını da alıyorum," diye tısladı Arven. "Onun omzundaki her bir lifin acısını, senin omuzlarına işliyorum. Ve bunu asla unutma. Hapishanede her sabah uyandığında, omuzların ağrıyacak. Ve o ağrı, senin, benim kardeşimin kadınına ettiğin her lafı, ona yaşattığın her anı hatırlatacak."
Köprü'nün gözlerinden, acı ve korkudan yaşlar süzülmeye başladı. Konuşamıyordu. Sadece, Arven'in elinde bir kukla gibi sallanıyordu.
Arven, onu bir an daha öyle tuttu. Sonra, sertçe iterek sandalyeye yeniden oturttu. Köprü, öne doğru sendeledi, öksürmeye başladı, omuzlarındaki derin, kemikleri ezen ağrıyla kıvranıyordu. Her nefes alışında, sırtına mıhlanmış gibi duran o acı, Arven'in sözlerini ve parmaklarının izini hatırlatıyordu.
Arven, bir adım geri attı. Nefes alışı hâlâ kontrollüydü, ama geniş göğsü, az önceki fiziksel eforun ve içinden geçen fırtınaların ağırlığıyla daha belirgin inip kalkıyordu. Tişörtü, omuz ve sırt kaslarına gerilmişti. İçindeki öfke, bir nebze olsun boşalmış, yerini tehlikeli bir odaklanmaya bırakmıştı. Rauf'un hesabını görmüştü. Şimdi sıra, daha büyük tehditteydi.
"Şimdi," dedi, sesi tekrar o tehlikeli düzlüğe dönmüştü, "Konuş Köprü. Bana Ava'nın tüm pisliklerini anlatmaya başla. Karşılığında sana bir ödülüm olacak."
Işığın soluk huzmesi, onu yarı aydınlık yarı karanlıkta bırakıyordu. Yüzünün bir yarısı, göz çukurları derin gölgelerle dolmuş halde karanlıktaydı. Diğer yarısındaysa, çivit mavisi gözler, ampulün sarı ışığında, puslu bir camın ardından yanan iki kor gibi parlıyordu. Dudakları ince, gergin bir çizgi halindeydi.
"Şimdi bir güne takılıp kaldım
Now I'm stuck on one day
Hayatımın geri kalanı boyunca
For the rest of my life"
"Başla," dedi, Arven Doruk Aslan. Sanki zamanın akışını kendi isteğiyle büküyor, her saniyeyi bir sorgu çekici haline getiriyordu. Hücrenin havası, ter, korku ve şimdi de bekleyişin keskin elektriğiyle doluydu. Köprü'nün hırıltılı nefesleri, duvarlardan sekerek geri dönüyor, odadaki tek diğer ses olan uzaktaki mekanik uğultuya karışıyordu.
Arven, hareket etmedi. Sadece bekledi. Bekleyişi, köprüyü yavaş yavaş ezen, üzerine çöken görünmez bir ağırlıktı. Çünkü Arven Doruk Aslan, geceydi. Hücrenin dört duvarı ve o soluk ampul onun krallığıydı. Ve şafak, onun izni olmadan giremezdi.
Gelmeye de niyeti yok gibiydi.
"Kanadığım şeyin senin kanın olduğunu biliyorsun
You know it's your blood that I bleed
Bana geceyi atlatabilmemin bir yolu olduğunu söyle
Tell me that there's some way that I'll get through the night"
Miraç Gökçe Aslan, Ağzından
Uykunun kadifesinden sızan bir bilinçaltı nehri, beni alıp götürmüştü. Kendimi, evrenin ilk sessizliğinin hüküm sürdüğü, amniyotik bir karanlığın içinde buldum. Bu, bildiğim hiçbir suya benzemiyordu; daha yoğun, daha şeffaf, her damlasında yıldız tozu ve kadim fısıltılar taşıyan bir özsu gibiydi. Varlığım, bu kutsal sıvının içinde çözülüyor, onunla bir oluyor gibiydim.
Orada, bu ilkel denizin ortasında, bir gerçeklik kristalleşti.
"Yaşam, bir kadının ana rahmine düşmüş tohumdan başlar."
Bu bir cümle değil, evrenin temel titreyişiydi. O kadın, yeryüzünde nefes aldıkça, attıkça, sevdiğince ve acı çektikçe, rahmindeki tohum da büyüyor, besleniyor, kendini yazılmış olan geleceğe hazırlıyordu. Rahimdeki yaşam, kör ve korkusuz, o karanlık limana sığınıyor, annesinin nabzının davul sesine tutunuyordu. Herkesin destanı, bu küçük, ısrarlı tutunuşla başlardı. Ama o destanın sonunu yazmak, ona hayat verenin, onu taşıyanın omuzlarındaydı.
Yaşamın kaideleri ve ezeli kuramı, görünmez bir divanda toplanmıştı. Rahmin genişleyeceğini, gerileceğini, o mükemmel kozayı öreceğini biliyorlardı. Ve bu bilgiyle, daha ilk bölünmeden, daha ilk kalp atışından önce, o küçük varlığın kaderini yazmaya koyuldular. Zamanın dışından gelen sesler, minik yaşama, dünyada başına gelecekleri fısıldadılar. Sevinç ışıltılarını, gölgelerin soğukluğunu, aşkın yakıcılığını, ihanetin keskinliğini. Fakat yaşam, inatçı ve saf, bunları asla unutmayacağına dair yeminler ediyordu. "Hatırlayacağım! Her acıyı, her gülüşü hatırlayacağım!" diye diretiyordu.
Kaideler, bu ısrarlı fısıltıya tahammül edemedi. Sessiz, görkemli bir hareketle, susmamakta direnen yaşamın henüz şekillenmemiş dudağına, soğuk ve kesin bir işaret parmağını bastırdılar.
"Sus."
Ve yaşam sustu.
Tüm direnci, tüm sözleri boğazında düğümlendi. Ama kader aynası, perdenin ardında, zaten neyin olacağını biliyordu. Onun yüzeyinde, geleceğin görüntüleri dalgalanıyor, henüz yaşanmamış anlar parlıyordu. Sırların kadifesi, bir dejavu gibi ağır ağır açılıyor, yaşama, kendi hayatının filminin sessiz gösterimini sunmakla yükümlüydü.
Geleceğe yazılmış her bir satır, şimdi, somutlaşmak, hayat nefesiyle buluşmak üzere sabırsızlanıyordu. Ve kadın yaşamı hayata getirmek için tüm benliğiyle çabalıyor, kasılıyor, ruhundan bir parça koparıp onu bir ilk nefes olarak vermeye hazırlanıyordu. Bu, bir hediyeden çok bir emanetti.
Her çocuk, annesinden bir ruh taşır.
Bu hakikat, rüya denizimin tam merkezinde, bir inci gibi parlıyordu. Ve benim ruhumun dipsiz mağaralarında yaşayan Sirena, şimdi ayaktaydı. Bedeni, bu ölümsüz suların bir uzantısıydı; belinden aşağısı, koyu yeşil ve gümüşi pullarla kaplı bir kuyruk olarak dalgalanıyordu. Saçları, etrafında karanlık bir hale, canlı yosunlar gibi yüzüyordu.
Onun karşısında Kraken vardı.
O devasa, efsanevi yaratık, okyanusların efendisi, fırtınaların mimarı, şimdi Sirena'nın önünde, tüm heybetiyle, tüm gücüyle boyun eğmişti. Su onun omuzlarından aşağı süzülüyor, dokunaçları hüzünlü bir ağırlıkla kumlara değiyordu. Ve o kocaman, gemileri parçalayan, düşmanları ezen elleri şimdi, benim karnımın üzerinde, hafifçe titriyorlardı.
Bu bir fiziksel temas değildi. Ruhun dokusuyla, kaderin ipliğiyle örülmüş bir temastı. Ama hissediliyordu. Her izi, tenimde bir ısı dalgası, bir elektrik şoku bırakıyordu. Dokunaçlarının uçları, yanaklarıma, göğsüme değdiğinde, tuzlu denizin serinliği ve derinlerin gizemli ısısı karışımı bir ürperti yayılıyordu içime.
Kraken yavaşça eğildi. O an formumuz değişti. Dizlerinin üzerine çöken Rauf'tu ve ikimizin de üzerinde üniformalarımız vardı. Alnını, karnıma, o en savunmasız, en kutsal noktama yasladı. Saçları, rüya suyunda ıslak değildi, ama deniz suyu ve tuz kokuyordu. Düşmanları bir bakışta donduran, timine bir bakışta emir yağdıran, en zifiri karanlıkta bile keskin ve parlayan o kahverengi yıldızlar kapalıydı. Sıkıca kapalı. Tüm o koruyucu sertlik, tüm o komuta eden irade, eriyip gitmiş, yerini saf, çıplak, içe dönmüş bir hassasiyete bırakmıştı.
"Seninle," diye mırıldandı Kraken. Sesi, okyanusun dibinden, yer kabuğunun çatlaklarından süzülen bir uğultu gibi boğuk ve derindi. "O da seninle birlikte denizi duyacak mı?"
Soru, rüya sularında bir taş gibi düştü ve geniş halkalar halinde yayıldı. Seninle dediği kimdi? Cevap, göğsümde somut bir sıkışma, karnımın derinliklerinde ansızın beliren titreşimli, ılık bir varlık olarak yankılandı.
Ve Sirena konuştu. Benim sesimdi, ama bin yıllık medcezirlerle yıkanmış, incilerle süslenmiş, daha kadim, daha şarkılı bir tondaydı. Bir ninninin, dalgaların kıyıyı okşayışının sesiydi.
"Duymaz olur mu?" dedi, sakin ve emin. "O, senin karanlık sularından ve benim şarkımdan yapılacak. Hem Kraken'in, hem Sirena'nın çocuğu olacak."
Çocuk.
Kelime, rüyamın göbeğinde bir yıldız patlaması gibi çaktı. İçimdeki kan, anında buz kütleleri halinde dondu. Bu, soğuk bir korku değil, ezici, kutsal, ürpertici bir gerçekliğin yarattığı sarsıntıydı. Bir şeyin başlangıcıydı. Bir mirasın aktarımı. Bir efsanenin devamı.
Kraken, karnıma daha da sıkı sarıldı. Hayali ama gerçekliğinden şüphe edilmeyecek kolları, beni ve içimdeki o yeni varlığı kuşattı. Sıkmadı, ezmedi. Sadece tuttu. Ve o anda, o devasa, okyanusların bile hükmünü tanıdığı canavarın, gözyaşlarını belli etmemek için yaptığı o hafif, kahredici titreyişini hissettim.
O titreme, tüm fırtınalardan, tüm savaşlardan daha güçlüydü. Bir dağın, köklerinde bir tohumun filizlendiğini hissetmesi gibiydi.
Rüya, bu dokunuşla birlikte yavaş yavaş çözülmeye, dağılmaya başladı. Sular sakinleşti, Sirena ve Kraken'in siluetleri ışığa karışıp soluklaştı. Ama karnımdaki o sıcak, koruyucu ağırlık ve içimi kaplayan o buzul şaşkınlık, uyanışıma kadar benimle kaldı; bir sır gibi, bir vaat gibi.
Tam o sırada, yüzümdeki sıcak nefesin ritmi değişti. Daha bilinçli, daha hızlı bir hal aldı.
"Merhaba, bandajınızı değiştirmek için gelmiştim ama?"
"Eşim uyuyor, uyandığında değiştirsek olmaz mı? Onu uyandırmak istemiyorum."
Gerçeklik, Rauf'un sesiyle kapıyı çalıp içeri girmişti.
Gözlerimi açtığımda, ilk gördüğüm şey, yastıkta, bana dönük olan onun yüzüydü. Gözleri açıktı. O sıcak, derin kahverengi, uykudan değil, uzun bir sessiz izlemeden geliyor gibi berraktı. Beni izliyordu. Bulanıklık hızla geçti ve onun yüzündeki ifadeyi net olarak gördüm. Yorgunluk, ağrı, ama hepsinden öte, bana dair derin, sakin bir farkındalık vardı. Nefesinin yanağımda bıraktığı o ılık esinti, şimdi bilinçli bir varlığın işaretiydi.
Gözlerimi kırpıştırarak, sesin geldiği yöne, yatağın ayak ucuna doğru baktım. Orada, beyaz üniforması içinde genç bir hemşire duruyordu. Elinde temiz bandajlar ve bir tepsi vardı. Yüzünde, rahatsız ettiği için içten bir mahcubiyet vardı. Hafifçe kızarmış, büyümüş gözlerle beni izliyordu. Mahcup bir gülümsemeyle,
"Kusura bakmayın, uyandırdım sanırım?" dedi.
Kafamı iki yana salladım.
"Uyanmıştım zaten," diye mırıldandım, sesim rüyanın son kalıntılarıyla biraz pürüzlüydü. Cevabım hem hemşireye, hem de ona yönelikti. Rauf, başını yastığından hafifçe kaldırdı. Hareketi ağrılıydı, ama sesi kontrollüydü. "Şimdi olabilir. O da uyandı."
Yavaşça uzandığım yerden, Rauf'un sıcaklığını ve ağırlığını geride bırakarak kalktım. Yatağın kenarında durup gerinirken, kapı eşiğinde sessizce nöbet tutan Lerna ile Fırat'ı gördüm. Yüzlerinde, hâlâ olayların yorgunluğu vardı, ama aynı zamanda Rauf'u güvende ve uyanık görünce gelen derin bir rahatlamada okunuyordu. Onlara küçük, minnettar bir göz kırptım. Lerna, hafif bir gülümsemeyle karşılık verdi. Fırat ise, her zamanki gibi, olan biteni gözleriyle tiye alır bir ifade takınmıştı.
Hemşire, tepsisini alıp Rauf'un bandajlı tarafına yöneldi. Ayakta durmak, rüyadan tamamen kopmama yardım etti. Lerna bana doğru yaklaşırken Fırat, odanın içine süzüldü. Bana doğru şakacı bir kaş kaldırış yapıp doğrudan yatağa yöneldi. Yatağın kenarına oturdu ve Rauf'a, abartılı bir şefkatle açtığı kollarına bakarak, "Gel, kollarıma gel," dedi, yüzünde o bildik, muzip sırıtışıyla.
Rauf, gözlerini, tüm ciddiyetiyle tavana doğru devirdi. Yüzünde, acıyla karışık, gerçek bir bezginlik ifadesi vardı.
"Daha karıma bile adam akıllı sarılamadan herkese sarıldım anasını satayım ya," diye mırıldandı, sesi çatlak ama içten gelen bir sitemle doluydu.
Fırat, ona arkasından destek olmak için yatakta yer değiştirirken, gözlerini komik bir şekilde büyüttü. Trabzon şivesi, samimiyetiyle odanın havasını yumuşattı. "Ula, karunla uyudun daa ne istiysın?" Hafifçe Rauf'u kaldırmaya çalışırken devam etti, "Bilema biz bile cözümüzü kapadamaduk. Sen yat, biz bekle. Adalet bu mu da?"
Bu arada hemşire, arka plandaki bu askerî mizahı hiç umursamıyor gibiydi. Tüm dikkati, elindeki işteydi. Profesyonel ve nazik hareketlerle eski, kan ve antiseptik lekeli bandajı çözdü. Altından, ameliyatın dikili izi ve omzu sabitleyen metal apareyler göründüğünde içim bir an için sıkıştı, burkuldu. O kesik, o metal, onun yaşadığı acının ve tehlikenin somut kanıtıydı. Ama hemen ardından, derin bir rahatlama dalgası geldi. Çünkü o yara temizdi, düzgündü ve en önemlisi, iyileşiyordu.
Hemşire, yeni, bembeyaz bandajı hızlı ve beceriklice sardı. Hareketleri öyle ustacaydı ki, Rauf en ufak bir rahatsızlık bile duymadı. Fırat, onu dengede tutmaya devam ederken, hemşire işini bitirip malzemeleri topladı. Bana döndü, yüzünde mesleki bir sakinlik ve insani bir sıcaklıkla gülümsedi.
"Geçmiş olsun. Ağrı kesici enjeksiyon periyodu bitti. Artık sadece ağrısı oldukça alacak. Bilginiz olsun."
Bu, iyileşme yolunda önemli bir adımdı. Başımı, hem minnettarlık hem de onayla salladım.
"Teşekkür ederiz."
Hemşire, bir kez daha gülümseyerek odadan çıktı. Kapı kapandığında, oda yeniden bize kaldı. Şimdi içeride, Fırat'ın desteğiyle yatağa oturmuş, yorgun ama komutan otoritesini kaybetmemiş bir Rauf, ayakta bekleyen ben ve Lerna vardık. Fırat, Rauf'u yastıklara yasladıktan sonra yerinden kalktı. Rauf ona baktı, bu sefer alaycılık değil, sadık bir yoldaşa duyulan minnetle karışık bir ifade vardı yüzünde.
"Teşekkür ederim."
Fırat, göz ucuyla ona bakarak "Duymamış olayım," dedi. Lerna'nın yanına doğru hareketlendi. Rauf, Fırat'ın uzaklaşmasıyla başını hafifçe çevirdi. Önce sol omzuna, gövdesine sıkıca sarılmış beyaz sargılara baktı. Yüzünde, ağrının ve hareketsizliğin getirdiği bir burukluk vardı. Sonra, yavaşça bana döndü.
Yorgunlukla dolu, ama katıksız bir sıcaklık taşıyan bir tebessüm yüzüne yayıldı. Gözlerinin kenarları kırıştı. Sağ kolunu, bandajsız, sağlam olan kolunu, zorlanmadan havaya kaldırdı. Hareketi bir davetti. Daha fazlasıydı. Bir ihtiyaçtı.
"Gel."
Tek kelimeydi ama içinde altı günlük ayrılığın, karanlıkta geçen zamanın, kurtuluşun ve şimdi, güvenli bir limanda olmanın tüm yoğunluğu vardı.
Gülümsemem daha da genişledi. Yatağın kenarına, ona doğru yaklaştım. Sol omzundaki sargılara ve sabitleyicilere dikkat ederek, kendimi yavaşça onun sağlam tarafına, kaldırdığı kolunun altına bıraktım. Kollarımı, mümkün olduğunca nazikçe, beline doladım.
O an, Rauf başını eğdi. Burnunu, dağınık saçlarımın arasına gömdü. Derin, hızlı bir nefes aldı. Ciğerlerine çekişi, kayıp bir hazineyi bulmuş gibiydi. Ardından, birkaç kez daha, daha kısa, daha koklayıcı nefesler aldı. Sanki benim kokumda, kayıp geçmiş günleri, denizi, evimizi arıyordu. Sonra hafifçe geri çekildi, yüzüme baktı. Kaşları, komik bir şekilde çatılmıştı. Yüzünde saf, şaşkın bir ifade vardı.
"Sen denize mi girdin?" diye sordu, sesinde samimi bir merakla.
Arkamızdan, Fırat'ın boğuk, sabırsız bir homurtusu duyuldu.
"Ula, sen hiçbir şey hatırlamıyor musun?"
Rauf, başımın üzerinden, Fırat'ın olduğu yöne baktı. Yüzünde "ciddi misin?" der gibi bir ifade vardı. Tabii ki de her şeyi hatırlıyordu. Sonra bana döndü, omuz silkme hareketini yarıda kesip acıyla yüzünü buruşturdu. Tekrar Fırat'a bakıp saniyelik bir göz kırptı.
"Valla en son hatırladığım omzumun kafam kadar büyüdüğüydü. Sonra bir hatun geldi. Ama nasıl güzel. Dedim Rauf gidiyoruz oğlum. Cennetten huri de gönderdiler sana. Buradan dönüş yok."
Oda bir anlığına sessizliğe gömüldü. Sonra, Lerna'nın boğuk bir kahkahası geldi. Ben ise, Rauf'un kollarına gömülmüş halde, omuzlarımdan başlayan bir titremeyle gülmeye başladım. Gözlerim dolmuştu, ama bu sefer acıdan değil, saf, katıksız bir rahatlamadan ve onun bu absürt, Rauf'a özgü mizah anlayışından.
"O huri benim sanırım," diye fısıldadım, sağlam omzunu öperek.
Dudaklarında o bildik, kendinden emin, biraz da sinsi gülümseme belirdi.
"Tüh ya," diye mırıldandı, sağlam eliyle sırtımı okşayarak. "Öyle miymiş?"
Gözlerinde, acı ve yorgunluğun ötesinde, tanıdık bir şeytanlık parlıyordu. O ifade, beni her zaman hem çıldırtmış hem de kendime getirmişti. Denizin ortasında, en umutsuz anlarda bile, bir bakışıyla her şeyi basitleştirebilirdi. Şimdi bu hastane yatağında, aynı güce sahipti.
"Bir daha omzun çıkarsa, seni o haliyle bırakacağım," diye karşılık verdim, sesimde yalancı bir tehdit saklıydı. Burnumu, onun göğsüne, kalbinin hızlı ama güçlü attığı yere gömdüm. "Hem de zincirlerini kırmadan."
Göğsünden, boğuk, acılı ama gerçek bir kahkaha titreyişi geldi. Omuzunu oynatmamaya çalışarak gülmüştü. Fırat, bu sefer yüksek sesle, "Tamam, ben çıkıyorum. Buralar çok sulandı," diye şakayla karışık söylenip, Lerna'ya işaret ederek koridora doğru yöneldi. Lerna, son bir anlayışlı gülümsemeyle bize baktı ve kapıyı arkalarından hafifçe kapattı.
Rauf'a doğru döndüğümde gözlerindeki o şeytani parıltı sönmemiş, ama derinleşmiş, daha yoğun bir hal almıştı. İçinde artık sadece şaka yoktu. Gözlerinin kahverengi derinliklerinde, geminin loş koridorları, köprübaşının soğuk metali, onu bulduğum o an ve şimdi, burada, ben yansıyordu. O bakış, bir özlem, bir minnet ve bastırılmış bir öfkenin karışımıydı. Köprü'ye, Sancaklı'ya, yaşadığı her şeye karşı öfke. Ama hepsinden öte, o bakış, benim içindi.
"Korktum," dedim yutkunarak. "Sana, size bir şey olacak diye çok korktum."
Yüzünde derin bir minnet ve paylaşılmış bir acının ağırlığı vardı.
"Bende korktum ama korktuğum şey aklımın başından gitmesiydi. Beni yerimde tutan, aklımı başımdan almayan tek şey, senin sesindi Miraç. Orada, o pislikte tek duyduğum şey buydu. Senin sesin. Bir fısıltıydı, ama vardı."
Sözleri, göğsümde sıcak ve ağır bir yumruk gibi oturdu. Gözlerim yeniden buğulandı. Onu orada, o karanlıkta, benim sesimin hayaletiyle ayakta durmaya çalışırken hayal ettim.
"Ben de seninkini duyuyordum," diye itiraf ettim, sesim boğuk. "Her gece."
Rauf, başını hafifçe eğerek alnıma yaslandı. Gözlerini kapadı. Kaşları hafifçe çatılmıştı.
"İlk başta gerçekten," dedi, gözlerini açıp tekrar bana baktığında, bakışları artık oyun oynamıyordu, "seni görünce halüsinasyon görüyorum sanmıştım. Zincirlerimiz kırılıp ayağa kalktığımda, beni taşımaya çalıştığında gerçek olduğunu anladım. Aslında çok daha fazlasıymış. Sen, tüm her şeyin içinde yine benim limanımdın. Ve ben," burada duraksadı, biraz geri çekilip serbest eliyle yüzümü tutup gözlerimin içine baktı, parmakları yanaklarıma hafifçe değiyordu, "o limana bir daha yeltenen olursa, onu önceden parçalara ayıracağım. Omzum çıkmış, kolum kırılmış, ne halt olursa olsun. Anladın mı?"
"Anladım," diye fısıldadım, gözlerimdeki yaşlar süzülürken. "Ama önce sen iyileşeceksin. Yoksa ben seni parçalara ayırırım. Söz?"
Bu sefer, dudaklarında gerçek, yumuşak bir gülümseme belirdi.
"Söz."
Dudaklarını hafifçe göz kapaklarıma, kirpiklerimin ıslak uçlarına götürdü. Tuzlu yaşlarımı, nazikçe öperek sildi. Hareketi o kadar beklenmedik ve içten geldi ki, gözlerim bir an daha fazla doldu. Sonra, aynı dudaklar, yanaklarımdan aşağı süzülen izleri takip etti, her birini sabırla silerek.
İçimde bir şey eridi. Dudaklarını öpmek için ona uzandım. Ama tam yaklaştığım sırada, sağlam eliyle hafifçe çenemi tutup beni durdurdu. Kaşlarını, komik bir endişeyle kaldırdı.
"Dur, dur, dur," dedi, sesi ciddi ama gözlerinde bir şimşek çakıyordu. "Öpme şimdi. Ağzımın nasıl koktuğu hakkında en ufak fikrim bile yok. Altı gündür diş fırçası görmemiş adamla öpüşmek pek iyi bir fikir değil."
Donup kaldım. Sonra kaşlarımı çattım, ona daha da yaklaştım.
"Bunu beni her fırsatta yalayan adam mı söylüyor?" diye sordum, sesimde sahte bir öfkeyle. "Standartların aniden mi yükseldi?"
Rauf, gözlerini yerinden fırlayacakmış gibi feci şekilde büyüttü. Boğazını temizledi, ama boğuk, tıkanmış bir kahkaha patladı.
"Yavrum," dedi, acıdan yüzünü buruşturarak ama gülmeye devam ederek. "Aşkım, sevgilim, hayatımın anlamı... İkisi aynı şey mi? O, tutkulu bir anın doğal yan ürünü. Bu ise," eliyle kendi ağzını işaret etti, "altı günlük işkence, açlık ve muhtemelen bayat sudan oluşan biyolojik bir silah. Seni zehirlemeye hakkım yok."
Şaşkınlıktan kısa bir kahkaha attım. "Biyolojik silah, ha?"
"Kimyasal, biyolojik, radyoaktif. Ne dersen." Gözlerini kısıp bana baktı. "Ciddiyim. Git, bana bir diş fırçası bul. Ondan sonra istediğin yeri öp."
"Hmm," diye düşünceli bir tonla mırıldandım, parmağımla çenesini okşayarak. "Peki ya sen beni öpersen? Benim ağzım da hastane havası, endişe ve soğuk kahve kokuyor olabilir."
Rauf, bu sefer tamamen gülümsedi, o bildik, kendini beğenmiş ifadeyle.
"O kokuyu ben yarattım. Sahibiyim. Sorun yok."
Bu kadar küstah bir cevap ancak ondan gelirdi. Gülerek başımı salladım.
"Adil değil."
"Hayat da adil değil, canım. Hadi, diş fırçası. Pazarlık kapandı." Alnıma bir öpücük kondurdu. "Bu, kaporan."
Gözlerimi devirdim.
"Faizle geri alacağım."
Kapıya yönelirken arkamdan homurtularını duyabiliyordum. Odadan çıktığımda Sualtı Akrepleri eksiksiz olarak buradaydı. Bana baktıklarında, yüzümdeki gülümsemeyi görüp rahatlamış gibiydiler. Başımla içeriyi gösterdim.
"Siz onu yalnız bırakmayın, hemen geliyoruz biz. Lerna."
Lerna'nın koluna girip sürüklemeye başladım.
"Ula paçi!" dediğini duydum, Fırat'ın. "Nere cötüreysun benum kizu?"
Sevdiğim adam için bir diş fırçası bulmaya gidiyordum. Lerna, benim için farklı bir konuda yardım için sürükleniyordu.
Fırat'ın koruyucu homurtusu arkamızda kaybolurken, Lerna kendi isteğiyle koluma girerek yaklaştı.
"Nereye gidiyoruz, Miraç?" diye sordu.
"Önce kantine gideceğiz," dedim, adımlarımı hızlandırarak. "Acil bir diş fırçası ve macuna ihtiyacımız var. Sonra," adımlarımı durdurup Lerna'nın gözlerinin içine baktım. O benim sırdaşım, kız kardeşimdi. Ondan hiçbir kararımı saklayamazdım. "Sonra seninle konuşmam gereken bir şey var."
Lerna'nın gözlerinde bir an için bir soru işareti belirdi, ama hemen anlayışlı bir onayla karşılık verdi.
"Tamam, hadi gidelim."
Kantine girdiğimizde, içerisi o tenha, bekleme havasıyla doluydu. Tek tük gece personeli, kahve makinesinin başında ya da masalarda, uykulu gözlerle oturuyordu. Bakışlarım, kasanın yanındaki küçük, plastik raflarda sıralanmış kişisel bakım ürünlerinde gezindi. Oradaki seçenekler acınasıydı. Ucuz tıraş bıçakları, tek kullanımlık tıraş köpükleri, yumuşacık olmaktan çok uzak, sert kıllı birkaç diş fırçası ve nane kokulu mini diş macunları vardı.
İçlerinden en az zararlı görünen bir diş fırçası ile bir mini macunu seçip kasaya götürdüm. Parasını ödedikten sonra diş macunu ve fırçayı cebime koydum. Lerna'ya dönüp masaları gösterdim.
"İki dakika oturalım," dedim, sesim düşünceli bir tonla. Onu, kolundan hafifçe çekiştirerek kantinin en tenha köşesindeki boş bir masaya yönlendirdim. Plastik sandalyelerden birine oturdum, Lerna da karşıma, gözleri hâlâ tetikte, ama bana odaklanmış bir şekilde yerleşti.
Masamızın üzeri temizdi, ama yüzeyinde kahve halkaları ve zamanın aşındırdığı çizikler vardı. Ortamın soğuk, yapay ışığı, her şeyi soluk ve cansız gösteriyordu. Rauf'un odasındaki o sıcak, canlı samimiyetten sonra buraya gelmek, gerçek dünyanın sert yüzüne dönmek gibiydi.
Lerna, bana baktı. Sessizce, sabırla bekliyordu. Yüzünde, her zaman olduğu gibi, sakin bir güven vardı. Derin bir nefes aldım. Rüyayı, o muazzam, ürkütücü hissi kelimelere dökmek zordu. Lerna, kaşlarını çok hafifçe çatarak dikkatini bana verdi.
"Rauf'la benim olduğum bir rüya gördüm," diye başladım, sesimi iyice alçaltarak. "Tuhaf ama çok net bir rüyaydı." Duraksadım, avuçlarımı masanın üzerinde birleştirdim. "Lerna rüyada, benden bir parça, içimde bir şey vardı. Kraken onu sordu. 'O da denizi duyacak mı?' diye."
Lerna, bir an için Rauf'un lakabını duyunca sorgularcasına baktı ama sonradan gözleri, anlamın ağırlığını taşıyarak büyüdü. Zeki, keskin bakışları, söylediğim her şeyi hızla işliyordu. Bir an için hiç konuşmadı, sadece beni dinledi.
"Ve Sirena cevap verdi," diye devam ettim, boğazımda bir düğümlenmeyle. "'O, senin karanlık sularından ve benim şarkımdan yapılacak,' dedi. 'Hem Kraken'in, hem Sirena'nın çocuğu olacak.'"
Lerna, bir an nefesini tuttu.
"Hiç test yaptın mı? Rüyadan önce falan?" bir an için durdu, "Lan!" sesi aniden yükseldiğinde susup etrafına baktı. Bize bakan bakışlar, umursamadan önlerine döndüklerinde bana doğru eğildi, "Sen komuta merkezinde kustun?"
Kafamı iki yana salladım.
"Doğum kontrol hapı kullanıyorum, Lerna. Düzenli olarak, kendin biliyorsun. Tamam eskiden ara vermiştim ama ilişkimden sonra devam ettim. Biliyorsun işte, uzatma."
Lerna, öne doğru eğildi. Masanın üzerinden elini uzatıp, benim gergin yumruğumu nazikçe örttü. Dokunuşu sıcak ve sağlamdı.
"O zaman neden şüpheleniyorsun? Aklını karıştıran ne?"
Gözlerimi siyahlarından ayırmadan kaşlarımı kaldırdım.
"Ben o haplara rağmen, hamile kalmış olabilir miyim?"
Lerna, gözlerini bir an kapadı, sanki bu bilgiyi içinde tartıyordu. Açtığında, bakışları daha da kararlıydı.
"Önce bir test yaptır," dedi, sesi mantıklı ve sakin, ama altında derin bir anlayış taşıyordu. "Kesin olmadan hiçbir şey yok. Hazır hastanedeyken bir kan testi ver. Ben bizimkileri oyalarım. Kimse bilmez." Sonra, gözlerimin içine baktı. "Ve eğer doğruysa, o zaman ne yapmayı düşünüyorsun?"
Kafamı iki yana salladım.
"Bilmiyorum Lerna. Bu konuyu daha önceden Rauf ile konuşmuştuk. Rauf ve ben, henüz hazır değiliz. Şayet içimde bir şey varsa, bu olabilecek en kötü zaman. Rauf yaralı, Köprü yakalandı, Sancaklı ve Ava tehdidi var... Ve ben..." Sesim titredi. "Böyle bir şeyi nasıl söylerim? Nasıl taşırım şimdi?"
Lerna, oturduğu sandalyeden kalktı ama elimi bırakmadı. Yanımdaki sandalyeye çöktüğünde ona doğru döndüm.
"Korkma. Önce testini yaptır. Eğer bir şey varsa, ona göre plan yaparız. Her zaman yaptığımız gibi. Ama daha güçlü. Miraç, bu bir yük değil. Bu, senin ve Rauf'un her şeye rağmen kazandığınızın en büyük kanıtı olur. Bir zafer. Ve sen yalnız değilsin. Timin, ailen, hepimiz yanındayız."
Onun sözleri, içimdeki buz gibi korkunun bir kısmını eritti. Gözlerim doldu, ama bu sefer boğulmuyordum. Başımı onaylayarak salladım. Mantıklıydı. Kontrol edilebilirdi. Lerna'nın varlığı ve pratik zekâsı, dağınık duygularımı bir kalıba sokmama yardım etti. Ellerimin üzerindeki ellerini kavradım.
"İyi ki varsın Lerna."
Lerna, burnunu kıvırdı.
"Hadi oradan, salak seni. Daha ben düğün yapmadan, aklınca beni teyze yapmaya çalışıyorsun. Yemezler," ikimizde aynı anda gülmeye başladık. "Hadi, hadi kalk. Gidip kan ver."
Ceylin Candan, Ağzından
Şafak, bir alacakaranlıktı.
Dışarıda, Gölcük Deniz Üssü'nün dikenli tellerle çevrili ufkunda, gece o kadar yoğun, o kadar kemikleşmişti ki, ışığın onu yarabileceğine dair en ufak bir ihtimal yoktu gibiydi. Sanki zaman, bu lanetli gecede kilitlenmiş, karanlığın ağır ziftinde donup kalmıştı.
Pencereden baktığımda gördüğüm, yıldızların bile pırıltısını emen, dipsiz bir siyah çukurdu. Şafağın gelişi değil, gecenin daha da derinleştiği, ciğerlerimize çektiğimiz her nefeste için için büyüyen bir karanlık vardı sanki. Bu gece bitmeyecekmiş, sonsuza kadar böyle sürüp gidecekmiş gibi geliyordu. Bir kabustan uyanıp, daha derin bir kâbusun içine düşmüştük.
"Gece en koyu halini, şafaktan hemen önce alır, Ceylin. İşte o an, ışığı taşıyanın kemikleri sızlar. Çünkü o karanlık, sadece dışarıda değil, taşıyanın da içindedir."
Annemin sözleri aklıma geldiğinde, babamın, Tuğgeneral Kemal Candan'ın loş aydınlatılmış ofisinde, tam da o kemik sızısını hissediyordum. Babam, masasının ardında, üniformasının omuzlarındaki yıldızlar loşlukta solukça parlayarak oturuyordu. Yüzü, her zamanki gibi dümdüz bir çizgiydi; yılların yükü, kararların ağırlığı, alnındaki her kırışıkta, gözlerinin etrafındaki her çizgide mühürlenmişti. Ama bu gece, o çelik maskenin altında, fırtına öncesi tehlikeli bir sessizlik, elektrik yüklü bir durgunluk vardı.
Önümüzde, Köprü'nün itiraflarının döküldüğü not defterim ve dijital kayıt cihazı vardı. Babamın parmak uçları, masanın cilalı yüzeyinde neredeyse duyulmayacak bir ritimle hafifçe tıklatıyordu. Her tık, bir saniyenin geçişini, bir fırsat penceresinin biraz daha daralışını anlatıyordu.
"Murat Sancaklı'nın bilgisayarına erişim," diye başladı babam, sesi ofisin ağır sessizliğini yaran, düşük ama keskin bir bıçak gibiydi. "Köprü'nün verdiği şifre, Aile Arşivi. Şifre kombinasyonu kızının doğum günü, ilk evlilik yıldönümünün ters çevrilmiş hali."
Gözlerini bana dikti. O gözler, binlerce sorgu odası, sayısız karanlık sırrı görmüştü. Şimdi içlerinde, yeni bir avın kokusunu alan bir kartalın soğuk parıltısı vardı.
"Bu, bir arama ve el koyma emri için yeterli. Ama sıradan bir emir değil. Albay rütbeli, üs komutanına bağlı, özellikle istihbarat ve lojistikten sorumlu bir subayın kişisel eşyasına el koymak... Bu, bir depremin ilk sarsıntısı gibidir Ceylin. Tüm bina haberdar olur."
"Bina zaten çürümüş, baba," dedim, sesim belgelerin soğukluğunu yansıtıyordu. "Köprü'nün anlattıkları, para trafiği, Murat Sancaklı'ya ait M.S Pontus Şirketi, sızdırılan NATO tatbikat bilgileri, Fırtına Timi'nin operasyonunun sabote edilmesi... Bunlar sadece Sancaklı'nın değil, etrafındaki tüm koruma ağının, belki de daha yukarıdaki isimlerin de çürüdüğünün kanıtı. Şafak gelmeden, o ilk sarsıntıyı biz yaratmalıyız. Onları, gecenin içinde, hazırlıksız yakalamalıyız."
Babam, derin, yavaş bir nefes aldı. Göğsü, üniformasının sıkı düğmeleri altında hafifçe kabardı. Pencereden, o dipsiz karanlığa doğru baktı. "Şafak," diye mırıldandı, sanki kelimenin kendisi acı veriyormuş gibi. "Bu gece için bir şafak yok, kızım. Sancaklı'nın emri, Köprü'ye şafağı göstermememiz içindi. Çünkü şafak, aydınlatır. Oysa onlar, karanlıkta iş görürler. Bizim yapacağımız hareket, onların gecesini patlatmak gibi olacak. Bir el feneri değil, bir şimşek olmalı. Öyle ani, öyle yakıcı olmalı ki, gölgeler kaçacak yer bulamasın."
Arven'in sözleri aklıma geldi. 'Ben beklemeyi tercih etmiyorum.' Şimdi babamın stratejisinde aynı hız, aynı yıkıcı keskinlik vardı.
"Nasıl?" diye sordum.
Babam, masanın çekmecesini açtı. İçinden, üzerinde çok resmi, çok kırmızı damgalar bulunan bir dosya çıkardı. "Askerî Savcılıkla, doğrudan Ankara'daki birkaç isimle, şu anda, bu saatte temas halindeyim." Saatine baktı. Gece yarısını çoktan geçmişti. "Onlara Köprü'nün kayıtlarının bir kısmını ilettim. Sancaklı'nın üssünden gelen, sorguyu durdurma emri zaten onlarda. Bu, kendi kurduğu tuzağa düşmesi için ilk adım. Şimdi," dedi, dosyayı önüme doğru iterek, "seninle birlikte hazırlayacağımız arama ve el koyma emrini yazacağız. İmzalar, mührümüz. Ama bu kâğıt, bu ofisten çıktığı anda, bir savaş ilanıdır. Sancaklı'nın, belki de korumak zorunda olduğu daha yüksek isimlerin savaş ilanı."
Ofisin havası aniden daha da yoğunlaştı. Floresanın ince vızıltısı, kulaklarımda bir uğultuya dönüştü. Dışarıdaki karanlık, pencereden içeri sızmaya, köşeleri doldurmaya başlamış gibiydi. Masanın üzerindeki tek ışık huzmesi, babamın ellerinin, not defterimin sayfalarının ve o ölümcül dosyanın üzerine düşüyordu.
Bu ışık, bir ada gibiydi.
Etrafımızı saran, boğucu, şafağı inkâr eden bir gece okyanusunun ortasında, son derece kırılgan bir ada.
"Ava'yı unutma," diye ekledim, sesim biraz daha alçalarak. "Köprü onu uyandırdığını söyledi. Sancaklı devre dışı kalırsa, Ava'nın dış bağlantıları tek başına hareket edebilir. Miraç'ı, Rauf'u, hepimizi hedef alabilir."
Babamın gözleri, anlık bir koruyucu sertlikle bulandı. Annemin yokluğu, masanın üzerinde, duvarlarda asılı olmayan, ama her kelimenin arasına sinmiş bir gölgeydi.
"Önce kanseri temizleyeceğiz," dedi. "Ava bir hayaletse, onu besleyen toprağı kurutacağız. Sancaklı o toprak." Kalemi eline aldı. "Şimdi, yaz. Madde 1: Şüpheli Albay Murat Sancaklı'nın, Gölcük Deniz Üssü'ndeki kişisel çalışma ofisi, ikametgâhı ve elektronik iletişim araçlarının tamamında..."
Kalemimin ucu kâğıda değdiği an, dışarıdaki karanlık sanki bir adım daha yaklaştı. Gecenin nefesi, camlara vuruyordu. Şafak bir yalandı, evet. Belki de bu gece hiç bitmeyecekti. Ama biz, bitmeyen gecenin tam ortasında, kendi ışığımızı yaratacaktık. Bir şimşek. Öyle yakıcı, öyle ani olacaktı ki, tüm karanlık, onun karşısında sadece geçici bir gölge gibi kalacaktı.
Ve o şimşeği çakmak için, ilk kıvılcım, şu anda babamın ofisinde, bu donmuş zamanın içinde, sessizce yanıp sönmeye başlıyordu.
Kalemimin kâğıt üzerinde çıkardığı ses, ofisin tabut sessizliğinde bir sızlanmaya dönüştü. Her harf, her virgül, kurşundan daha ağır, zehirden daha keskin bir şekilde dökülüyordu satırlara. Babamın dikte ettiği hukukî formüller, duvarlarda yankılanmıyor, doğrudan beton zeminin altına, üssün karanlık bağırsaklarına gömülüyor gibiydi.
Sancaklı'nın gölgesi, daha emri yazarken odanın içinde dolanmaya başlamıştı. Onun ofisinde, belki de şu anda, bu geceyi nasıl idare edeceğini düşünüyordu. Ya da Köprü'nün sessizliğini satın almak için yeni bir plan kuruyordu. Bilmiyordu ki, onun gecesi, bu mürekkep kurumadan paramparça olacaktı.
Babam cümleyi bitirdiğinde, kalemimi bıraktım. Parmak uçlarım uyuşmuş, bileğimde bir ağrı başlamıştı. Süreç, mekanikti. Ama her kelimenin altında yatan ihanetin büyüklüğü, midemi bulandırıyordu. Bu sadece bir emir değildi; ordunun kalbine saplanmış, paslı bir hançerin röntgeniydi. Ve biz, o hançeri, en az kan akıtacak şekilde çıkarmaya çalışıyorduk. İmkânsız bir ameliyattı.
"Ankara'dan onay geldi," dedi babam, masasındaki bilgisayar ekranında titreyen bir ışığa bakarak. Yüzündeki ifade, zaferden çok, ağır bir sorumluluk duygusuyla kararmıştı. "Üç imza daha. Şimdi bu kâğıt, bir yargı sürecinin değil, bir çatışmanın başlangıç ateşi. Sancaklı'ya ulaşmadan önce, onun koruma kalkanlarını kırmamız lazım. Üssün kendi güvenliği."
"Arven," diye mırıldandım, ismi ağzımdan çıkar çıkmaz, odanın sıcaklığı bir derece daha düşmüş gibi oldu. "Onun timi, işe yarar. Sualtı Akreplerinden bahsetmiyorum, Arsenyev Ekibi. Üs içinde, usulüne uygun, en hızlı ve en temiz müdahaleyi onlar yapabilir."
Babamın kaşları, milimetrik bir hareketle çatıldı. Arven Doruk Aslan ismi, onun için de karmaşıktı.
"Binbaşı Aslan operasyonel durumda, Ceylin. Ama bu, onun kişisel bir meselesi haline geldi. Sınırları zorlayabilir."
"Tam da bu yüzden," diye karşı çıktım, sesimde bir aciliyet vardı, "sınırların ötesine geçmemesi için, bu işi resmi bir çerçeveye oturtmalıyız. Ona bu emri verin. Görevi, sadece Sancaklı'nın ofisini ve evini güvenli hale getirmek, delillere el koymak olsun. İntikam değil, adalet olsun."
Kendi sözlerimin ne kadar naif olduğunu biliyordum. Arven için ikisi arasındaki çizgi, bu gece bulanıklaşmıştı. Belki de hiç yoktu. Babam, uzun, ağır bir bakışla yüzümü taradı. Annemin bana baktığı gibi bakıyordu. Bazen hem gurur duyarak, hem de içindeki ateşten endişelenerek.
"Sen onunla konuş," dedi nihayet, sesi yorgunluk ve bir tür teslimiyetle doluydu. "Bu emri götür. Arven'in karanlığa çekilmesine izin verme, Ceylin."
Bu, ona yapılabilecek en büyük güven ve aynı zamanda en keskin uyarıydı. Başımı salladım. Kalbim, göğüs kafesime vuruyordu. Emir kâğıdını katlayıp üniformamın iç cebine, kalbimin tam üstüne yerleştirdim. Kâğıdın soğukluğu, tenime işliyordu. Babam ayağa kalktı. O dev gibi silueti, arkasındaki Türk bayrağının önüne düştü. Bana doğru geldi, iki elini omuzlarıma koydu. Dokunuşu, bir tuğgeneralin değil, bir babanın dokunuşuydu. Sert, ama altında derin bir titreşim vardı.
"İçindeki ışığı taşı, kızım," dedi, sesi boğuk çıktı. "Ama karanlıkla dövüşürken, onun seni içine çekmesine izin verme. Annen, ışığın sadece yolları aydınlattığını değil, aynı zamanda derin gölgeler de yarattığını bilirdi. O gölgelere dikkat et. Özellikle de, seni korumak için orada duranların gölgelerine."
Gözlerim doldu. Annem, hep böyle konuşurdu. Onun dilinden düşmeyen kelimeler, şimdi babamın ağzından, bu beton odada, bir vasiyet gibi dökülüyordu.
"Anladım, baba."
Omuzlarımdaki ellerini çekti.
"Git. Şafağı bekleme. Onu kendin getir."
Kapıyı açıp koridora çıktığımda, üssün gece sessizliği bir canavarın nefes alışı gibiydi. Uzun, loş koridor, her iki yanındaki kapalı kapılarla birlikte, bir mezarlık sakinliğine bürünmüştü. İlk defa ayak seslerim, yankı yapmıyor, sessizce betona emiliyordu. Her adımda, cebimdeki emir kâğıdının varlığını daha çok hissediyordum. Sadece bir kâğıt parçası değildi bu. Bir sancaktı. Bir meydan okumaydı. Ve belki de, Arven Doruk Aslan'ı, kendi gecesinin eşiğinden geri döndürebilecek son şanstı.
Arven'in odasının önüne geldiğimde kapısının önünde bekleyen iki nöbetçi beni durdurdu.
"Arven Binbaşım burada değil, sayın savcım."
Kaşlarımı çattım.
"Nerede?"
"Sanırım, gözaltı bölümüne indi. Bayağı sinirli görünüyordu."
Kalp atışım, kulaklarımda yüksek sesli bir davula dönüştü. Boğazımda ani, keskin bir düğüm hissettim. Gözaltı bölümüne indi. Sözcükler, midemin dibinde donmuş bir taş gibi oturdu.
Nöbetçilerin önünde bir an donakaldım, zihnim alev alev yanıyordu. Babamın sözleri, annemin imgeleri, Arven'in Köprü'ye bakarken ki o tehlikeli, buzul bakışın hepsi bir kâbustan fışkırır gibi zihnime akın etti. Onun sinirli olması değildi mesele. O, Arven Doruk Aslan'dı. Sinir, onun için fazla insani, fazla sıradan bir duyguydu. Onun taşıdığı şey, saf, damıtılmış bir öfkenin, on yıllık bir yalanın ve kaybın, soğuk bir intikam arzusuna dönüşmüş halineydi.
Ve o şimdi, o intikamla baş başa, Köprü'nün hücresine inmişti.
Cebimdeki emir kâğıdı anlamsızlaştı. O kâğıt, adaletin yavaş, metodik dişlilerini temsil ediyordu. Ama Arven'in orada, o hücrede başlattığı şey, bir dişli mekanizma değil, bir fırtınanın gözüydü. Kontrol edilemezdi. Öngörülemezdi. Ve eğer orada olanı durduramazsak, Sancaklı'ya karşı kurduğumuz tüm yasal tuzağın üzerine bir bardak mürekkep dökmüş gibi olacaktı. Her şey, Arven'in öfkesinin karanlık lekeleriyle kaplanacaktı.
İçimde bir fırtına koptu, ama dışımda buz gibi bir sakinlik indi. Adeta annemin, en kritik duruşma anlarındaki duruşu üzerime sinmişti. Gözlerimi, bana haber veren nöbetçinin üzerine diktim.
"Ne kadar zaman oldu?"
Nöbetçi, irkilmişti. Omurgası biraz daha dikleşti.
"Yirmi... yirmi dakika kadar, sayın savcım. Belki biraz daha fazla."
Bir insanın kemiklerini kırmaya, ruhunu parçalamaya yetecek bir süreydi. Hiç zaman kaybetmeden, geldiğim yolu değil, merdivenlerin olduğu, üssün bağırsaklarına inen yolu seçtim. Ayaklarım, demir basamaklarda yankılanırken, kalbimin gürültüsüyle yarışıyordu. Her iniş, havanın biraz daha soğumasına, biraz daha yoğun bir metal, ter ve umutsuzluk kokusuna batmama neden oluyordu. Floresanlar seyrekleşiyor, her şey sarımtırak, hasta bir loşluğa gömülüyordu. Burası, gündüzün hiç uğramadığı, gecenin kalıcı olduğu bir yerdi.
Sonunda, ağır çelik kapıyı buldum. Üzerindeki yazılar soluktu. O kapı açıldığında Arven dışarıya çıktı. Kapı, Arven'in arkasından ağır, nihai bir sesle kapandı. O metalik gümbürtü, dar koridorda çınlayıp sönümlendi ve yerini daha da yoğun bir sessizliğe bıraktı. Ben, nefes nefese, öfke ve endişeyle göğsüm kabarıp inerken, o, karşımda bir heykel gibi duruyordu. Hiç kıpırdamıyordu.
İlk bakışım, ister istemez ellerine kaydı. Onları görmekten korkuyordum. Korkunç bir şeyi doğrulayacak bir iz, bir çizik, bir kızarıklık, Köprü'nün teninin ya da kemiklerinin bırakmış olabileceği en ufak bir işaret. Ama ellerinde hiçbir şey yoktu. Temizdi. Bu kusursuzluk, içimi daha da ürpertti. Çünkü bu, yapılan şeyin kontrollü ve bilinçli olduğu anlamına geliyordu. Öfkenin kontrolsüz patlaması değil, soğuk bir infazın araçlarıydı o eller.
Sonra gözlerine baktım. Ve orada, tüm korkunç gerçeği gördüm.
O efsanevi çivit mavisi, artık buzul mavisi değildi. Bir fırtına sonrası gökyüzü gibiydi; hâlâ kasvetli, hâlâ tehlikeli, ama içinden geçen şimşeklerin yakıcı izleriyle harap olmuştu. Gözlerinin beyazları, ince, kırmızı damar ağlarıyla kaplanmıştı. Ağlamaktan değil, ağlamamak için göz kaslarını, nefesini, tüm varlığını öyle bir germekten, öyle bir sıkmaktan kaynaklanan bir kızarıklıktı bu. Öfkenin, acının ve muhtemelen pişmanlığın, dışarı sızmasına izin verilmeyen, içeride kaynayıp duran bir volkanın lav izleriydi.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen?" diye gürledim. Sesim, koridorun boğuk akustiğinde keskin bir bıçak gibi patladı, duvarlara çarpıp geri döndü. Öfkem, endişemden daha ağırdı şu an. Bu öfke, sadece onun yaptıklarına değil, o kırmızılığın ardında saklı kırılganlığı görüp, ona acımak istememe rağmen, bunu yapamayacak olmama da yönelikti.
Arven, yüzünde hiçbir dalgalanma olmadan, dümdüz bakışlarını üzerimde tuttu. Sanki söylediğim kelimeler, ona ulaşmak için görünmez bir engeli aşmak zorundaydı. Yavaşça, neredeyse mekanik bir hareketle, gözlerini kapattı. Bir saniyeliğine. Sonra açtı.
"Ne yapmışım ben?" diye sordu. Sesi, benimkinden tamamen farklıydı. Düzdü. Cansızdı. Sanki bir kayıt cihazı konuşuyordu. Ama o iki kelimenin arasında, buz gibi bir sakinliğin altında, tehlikeli bir meydan okuma vardı. Bu bir soru değildi. Bu, bir savunmaydı. Daha doğrusu, bir savunmaya bile gerek olmadığının ilanıydı. Yaptığı şeyin, sorgulanamaz, tartışılamaz olduğunu ima eden bir tondu.
O an, kapalı kapının ardındaki Köprü'den hiçbir ses gelmemesi, her şeyden daha yüksek bir çığlıktı.
Kapıya doğru ilerlemeye başladım.
"Burada olmaman gerekirdi, Arven!"
Kapıdaki küçük, kalın camlı pencereden içeri baktığımda gördüğüm manzara, beklediğim her şeyden daha rahatsız ediciydi.
Köprü, masanın başındaki sandalyesinde oturuyordu. Pozisyonu, sorgu sırasındaki dik, küstah duruşundan tamamen farklıydı. Omuzları içe çökük, sırtı kamburlaşmıştı. Kelepçeli elleri, kucağında değil, önündeki masanın üzerinde duruyordu, ama gergin değillerdi. Adeta tüm direnci, tüm zehirli özgüveni, o odadan boşaltılmış, geriye sadece insani bir kabuk kalmıştı.
O iki farklı renkli göz, artık alay, öfke ya da hesaplama ile parlamıyordu. Donuktu. Boşluğa dikilmiş gibiydiler. Ama sürekli, sessiz, amansız bir şekilde, yanaklarından aşağıya yaşlar süzülüyordu. Arada bir, kelepçeli ellerini zorlukla kaldırıp yüzünü siliyordu. Hareketi mekanik, umutsuzdu. Silinen yaşların yerini hemen yenileri alıyordu. Bu, bir oyun değildi. Rol yapmak değildi. Bu, bir insanın ruhsal direncinin, sistematik bir şekilde paramparça edilişinin sessiz, sarsıcı sahnesiydi.
Parmağımı pencereden çekip Arven'e döndüm. Yüzüm, gördüğüm manzaranın soğukluğuyla donmuştu.
"Ne yaptın içeride?"
Arven, bakışlarını bana çevirdi.
"Ona gerçek korkunun ne olduğunu gösterdim."
"Gerçek korku mu?" diye tekrarladım, sesim tıpkı onunki gibi düz, ama altında kaynayan bir lava dönüşmüş bir öfke taşıyordu. "Sen ona gerçek güçsüzlüğü gösterdin, Arven. Sen, onun gibi bir pisliğin bile seni kontrol edebileceğini, seni buraya, onun seviyesine indirebileceğini gösterdin. Onun oyununu kazandın, farkında mısın? Seni kışkırttı ve sen tam da istediği hamleyi yaptın."
Arven'in çenesi, neredeyse fark edilmeyecek kadar hafifçe gerildi. Gözlerindeki yorgunluk, bir an için yeniden o tehlikeli parıltıya yenik düştü.
"O benim anneme dil uzattı," diye tısladı, sesi alçak ama keskin bir bıçak gibiydi. "Rauf'un kadınına, benim korumam altındakine-"
"Ve sen ona, onun sözlerinin ne kadar güçlü olduğunu kanıtladın!" diye kesip attım, bir adım daha yaklaştım. Aramızdaki mesafe artık tehlikeli derecede azdı. "O seni, efsane Arven Doruk Aslan'ı, gece yarısı bir hücreye, bir mahkûmun üzerine eğilmiş halde gördü. Senin gücünü değil, zaafını gördü. Senin kontrolden çıkabileceğini gördü. Ve şu an orada ağlıyor, evet. Ama korkusunun yarısı senden, diğer yarıysa artık sana güvenemeyeceğinden. Seni bir tehdit olarak görmüyor, bir değişken olarak görüyor. Öngörülemez, kontrol edilemez bir değişken. Bu, onu daha da tehlikeli yapar. Sana değil, belki. Ama bize. Davaya."
Cebimden, hâlâ tenimin üzerinde soğuk duran emir kâğıdını çıkardım. Onu, neredeyse yüzüne değecek kadar yaklaştırdım.
"Bu kâğıt, senin yerine konuşacaktı. Bu kâğıt, annenin adına konuşacaktı. Senin yaptığın şeyse," başımı, kapının penceresine doğru çevirdim, "sadece kendi öfken adına konuştu. Ve öfke, adaletin en zayıf savunucusudur. Çünkü kör eder. Tıpkı seni kör ettiği gibi."
Başımı ona çevirdiğimde Arven, uzattığım kâğıda değil, doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. O çivit mavisi, içindeki fırtınayla birlikte, adeta beni içine çekmeye çalışıyordu.
"Zaafım mı?" diye tekrarladı, sesi tehlikeli bir alçaklıkla. "Kontrol edilemez bir değişken mi? Belki de öyleyim, Ceylin. Belki de on yıl önce, o denizaltından kurtulmaya çalıştığım gün, bu değişkenin içine hapsoldum. Ve belki de sen," bir adım daha yaklaştı, nefesi yüzüme değdi, sıcak ve gergin, "bu değişkenin etki alanına bilerek adım attın. Onu uyandırdın."
"Uyandıran ben değilim," diye karşılık verdim, sesim sarsılmıyordu ama kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. "Gerçekler uyandırdı. Adalet uyandırdı. Ve sen, bu yolda benim müttefikimsin, engelim değil. Eğer engelleyeceksen beni koruma o zaman. Bırak beni korumayı, Arven. Ben sana bir sorumluluk olmak istemiyorum. Ben bir görev değilim! Ben... ben..."
Sözlerim boğazımda düğümlendi. O beni tamamlayacak kelimeyi söyleyemiyordum. Söyleyemezdim. Arven'in gözlerindeki o tehlikeli parıltı, sözlerimi duydukça büyüyor, genişliyor, tüm gözbebeklerini ele geçiriyordu.
"Sen?" diye tekrarladı bana cümlemi, başı hafifçe yana eğik, gözleri dudaklarıma, sonra yeniden gözlerime kayarak. "Sen ne?"
"Beni koruma çünkü ben," diye mırıldandım, gözlerimi kapayarak. "senin korumana ihtiyacım olduğunu hissetmeye başlıyorum. Ve bu, içinde bulunduğum her şeyden daha tehlikeli."
Bu cümle, içimdeki tüm barajları yıkmıştı. Kendime bile itiraf etmekten korktuğum bir zayıflığı, ona teslim etmiştim.
Teslimiyetimin cevabı, bir kasırga oldu.
Bir anda, belimde demir gibi bir kavrayış hissettim. Arven'in eli, kemerimin üzerinden sırtıma kaydı, beni kendine doğru çekti. Bu, nazik veya sorgulayıcı bir hareket değildi. Sahipleniciydi. Kaçınılmazdı. Çarpışmamız, iki bedenin değil, iki iradenin, iki zıt kutbun çarpışması gibiydi. Nefesim, göğsümde sıkışıp kaldı.
"O zaman bunu bana zorla yaptır," diye tısladı. Dudakları, benimkilerin üzerinde geziniyor, her heceyi sıcak, umutsuz bir nefesle damgalıyordu. Sesi, içinde kopan bir fırtınanın boğuk yankısı gibiydi; kırık, paramparça, kontrolünü tamamen yitirmiş bir erkeğin çığlığı. "Zira artık ben seni, kendimden bile uzak tutamayacak güçteyim."
Dudakları benimkileri ele geçirdi.
Bu bir sınır ihlaliydi. Kendi içindeki yasağı, benim ağzımda parçalıyordu. Sertti, evet. Ama sertliğinin altında, sarsıcı bir yoğunluk, derin bir arayış vardı. Sanki cevapları, benim nefesimde, dudaklarımın şeklinde arıyordu. Baskındı, ama bu baskınlık, bir güç gösterisinden çok, bir çaresizliğin dışavurumuydu.
Tutunacak bir dal arıyordu ve o dal, şu an, bendim.
"Çok geç," diye inledi dudaklarıma, bir çaresizlik çığlığıydı bu. "Artık seni, bu hissettiklerimden, benden koruyamıyorum. Kendimi durduramıyorum."
Ellerim, önce bir direniş refleksiyle onun göğsüne yapıştı. Tişörtünün yumuşak kumaşının altındaki katı kasları, hızlı atan kalbini hissedebiliyordum. Sonra, parmaklarım kumaşta gevşedi, belki de tutundu. İtmem mi gerekiyordu, çekmem mi? İkisi de aynı kapıya çıkıyordu artık. Çünkü bu öpüş, bir savaşın son mermisiydi.
Ve her ikimiz de, o mermiyle vurulmuştuk.
Karşılık vermeye başladığımda nefesimiz karıştı. Onun nefesi sıcak, telaşlıydı. Benimki, boğuluyormuşum gibi kesik kesik. Dudaklarımın arasına, acı bir tuzluluk sinmişti. Gözyaşlarım mıydı? Yoksa onun göz yaşları mıydı? Bilmiyordum. Sadece, o tuzlu tadın, bu yasak birleşmenin damgası olduğunu biliyordum.
Zaman, o loş, sarı ışıklı koridorda dondu. Duvarlar, kapı, kapının ardındaki ağlayan adamın hepsi silinip gitti. Geriye kalan, sadece bu amansız temasın fiziksel gerçekliğiydi. Ben, kendi yıkılışıma şahitlik ediyordum. Bununla da kalmıyordum. Kendi yıkılışımı, onunkinin üzerine inşa ediyordum.
İlhak.
Yıkılış, geceyi yırtan alacakaranlıktan doğuyordu.
Bu doğuş, bir daha asla ağarmayacak bir şafağın doğuşuydu.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!