KRAKEN KAPANI

A.D.A 28: MELCÉS VE MÜHÎT

⏱️ 84 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Melcés: Kendinden, geçmişinden, sorumluluklardan kaçış.

Mühît: Kaderin, bağların, seçimlerin kaçınılmaz ağı. Kuşatılma.

Bölüm Şarkıları;

Deniz Üstü Köpürür, Cem Karaca

Endymion, Ursine Vulpine

Woodkid, Iron

Forever for Now, LP

Lovers Death, Ursine Vulpine

Akdeniz Marşı, TSK Armoni Mızıkası

Dinleyiverin Gari, Moğollar

Survivor, Edda Hayes ft. 2WEI

🐙

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Kendinden kaçarsın, ama kaçtığın şey, sonunda seni bulur ve kaderin olur.

Kaçtığım, saklandığım, sığınak sandığım o uçsuz mavilik, aslında benimle birlikte büyüdü. Onun derinliğine sakladığım her sır, her korkum ve inkârım, bir tortu gibi dibe çöktü ve benim parçam oldu. İçeride, sessizliğin basıncı altında oturup yukarıyı, ışığı dinlerken, denizin sesini duymaya başladım. Benim kalp atışımla atan, benim yalnızlığımla beslenen canlı bir varlık gibiydi.

Kaçmak istediğim her şey, beni kovalayan her korku, en sonunda o suların ötesinden değil, tam da derinliklerinden fısıldamaya başladı. Dalgaların sesi, artık dışarıdan gelen bir gürültü değil, içimden yükselen bir uğultuydu. Ve anladım ki, sulara gömülmüşlüğüm beni korumuyor, beni tam da ben yapıyordu.

Kaderim, kaçtığım değil, geri dönmek zorunda kaldığımdı.

Melcés ve Mühît.

Birbirinin hem sebebi hem de sonucuydu.

Bu tekinsiz ikilemin ağırlığı, cezaevi kapılarının önünde park etmiş kirpi araçlarımızın içinde, bir sis gibi dolanıyordu. Önümüzde, cezaevi binasının yüksek, soğuk, aydınlatılmış duvarları yükseliyordu. Demir parmaklıklı kapılar kapalıydı, ardında bir labirentin bekleyişi vardı.

Sualtı Akrepleri ile sessiz ve tetikte, yarım ay şeklinde durmuş, çevreyi tarıyorduk. Her birimiz, kendi iç sesimizi ve dış tehdidi dinliyorduk. Ben, gözlerimi o kapalı kapılara dikmiştim. O kapıların ardında, üç yıldır ait olmadığı bir yerde çürümeye terk edilmiş bir kadın vardı.

Necla Parlar.

Kıdemli Üsteğmen Necla Parlar.

Ona, bir güneşin altında değil belki ama en azından, gece yıldızlarının özgürlüğünü vermek için tüm mekanizmayı harekete geçirmiştik. Bu, bir kurtarma operasyonundan çok, bir itibar iadesi, bir vicdan çığlığıydı.

Zaman, burada, bu kapının önünde, çamurlaşmış gibi akıyordu. Her saniye, içeride bir şeylerin ters gitme ihtimalinin ağırlığını taşıyordu.

"Niye bu kadar uzun sürdü?" diye sordu Lerna, sesi gergin sessizliği deldi. Sesi, kapalı alanda sıkışıp kalmış bir kuşun kanat çırpışı gibiydi; küçük, telaşlı, yankı yapmaya çalışan.

Ona baktım. Yüzündeki endişe, loş ışıkta belirgindi. Yanındaki Fırat, onun bu kırılgan anını görmezden gelmedi. Sessizce, koruyucu bir hareketle onu biraz daha kendine çekti, saçlarının arasına, sakinleştirici bir söz gibi, hafif bir öpücük bıraktı.

"Sabredin," dedi, gözleri hâlâ kapıda. "İşlemler bitmek üzeredir. Çıkarlar birazdan."

Onları izlerken, içimde buruk, hüzünlü bir sıcaklık kabardı. Bu küçük, kişisel sığınaklar, etrafımızı saran büyük tehdit denizinde birer can simidi gibiydi. Ve tam o anda, yüreğimde keskin bir sızı hissettim.

Rauf.

Keşke o da şimdi yanımda olsaydı.

Beni, tüm içindeki fırtınaya ve gözlerindeki o derin endişeye rağmen, timle birlikte gönderirken yüzündeki ifadeyi sanırım bir süre silemeyecektim. O, bir komutan olarak görevi onaylamış, ama bir eş olarak yüreği paramparça olmuştu. O an, beni gönderirken için için kanadığını, içinde devasa bir korku fırtınası koptuğunu çok iyi biliyordum. Onun o korkusu, şimdi bana, ondan kilometrelerce uzakta, yalnız hissettiriyordu.

Dün beni nefesiyle boğan Sirena, şimdi, o rüyadan sonra derin bir sessizliğe bürünmüştü. Bu sessizlik, Fırtına Timinden ayrıldığım gündekiyle aynıydı. O gün üzerimde bir tuhaf hafiflik, bir dengesizlik vardı. Yine aynı şeyi hissediyordum. Sanki dünyanın çapası yerinden oynamıştı da, ben, fark etmeden sürükleniyordum.

Gözlerim Lerna ile Fırat'ın o küçük, özel dünyasından, bekleyişin merkezine, o ağır demir kapıya çevrildi. O anda, zaman sanki bir an için gerildi, sonra yavaşça nefesini verdi. Kapı, metalik bir iniltiyle, ağır ağır aralandı. İlk önce, loş koridor ışığının soluk bir şeridi düştü geceye. Ardından, bir siluet belirdi eşikte.

Necla Parlar.

Üzerinde, koyu, neredeyse geceyle bütünleşen siyah bir kapüşonlu hırka vardı. Kumaş, hafifçe omuzlarından aşağı sarkıyor, onu hem koruyor hem de gizliyormuş gibi duruyordu. Omuzlarının hemen üzerinde kesilen, kalın ve düz siyah saçları, koridor ışığında loş bir parıltı yakalıyordu. Ama hepsinden öte, yüzündeki ifadeydi insanı etkileyen.

Yüzünde, büyük, canlı, neredeyse şaşırtıcı bir gülümseme vardı. Bu, mahkumiyetin soğuk, çaresiz ifadesi değildi. Bu, uzun süredir unutulmuş bir umudun yüzeye çıkışıydı. Gözlerinin kenarındaki kırışıklıklar bu gülümsemeyle derinleşmiş, ağzının kenarları dimdik yukarı kalkmıştı. Bu gülümseme, sadece dudaklarda değil, tüm yüzünde, hatta bedeninin duruşunda parlıyordu; hafifçe diklenmiş omuzlarında, öne atılmış çenesinde.

"Ay! Çıktı! Valla çıktı!" diyen Lerna'ya bakamadım ama dudaklarımda işlenmeye başlamış gülümsemenin varlığını fark ettim.

Necla'nın gözleri doğrudan beni buldu. Sanki tüm bu yılların, bu karanlık labirentin sonunda, ilk gördüğü tanıdık yüz, ona çıkış yolunun gerçek olduğunu haykırıyordu. O an, kapının eşiğinde duran sadece bir mahkûm değildi. O, kurtarılmış bir hayat, susturulmuş bir ses, şimdi özgürlüğe ilk adımını atan bir kadındı. Ve o ilk bakışı, tüm planların, tüm risklerin, tüm fedakarlıkların neden değerli olduğunu anlatan, sessiz ve güçlü bir teşekkürdü.

Birkaç adım öne atıp askeri duruşumu aldım. Omurgam, uzun yılların disipliniyle çelik gibi gerildi. Ellerimi arkamda, belimin hemen üzerinde kenetledim. Çenemi, dimdik, onurun ve saygının sessiz bir ifadesi olarak yukarı kaldırdım. Bu bir teşrifattı, evet. Ama ondan çok daha fazlasıydı. Onun kaybettiği rütbesini, onurunu, kimliğini o anda, o soğuk gecede, ona geri verişimdi.

Necla, dudaklarındaki o devasa, ışıltılı gülümsemeyi bir an bile soldurmadan, yavaş ve vakur adımlarla merdivenlerden indi. Her adımı, zincirlerinden kurtulmuş bir bedenin ağır ama özgür hareketiydi. Önümde durduğunda, aramızda sadece birkaç adım vardı, ama o mesafe, bir uçurumdan kurtarılıp karşı kıyıya uzatılmış bir köprü gibiydi.

Ben, ellerim arkada, açık bir konumda, onun hareketini beklerken; o, sağ elini titreyerek kaldırdı. Titreme, zayıflıktan değil, bastırılmış yılların, ansızın boşalan duyguların fiziksel taşmasıydı. Elinin kenarını, alnının hemen yanına, askeri selamın en saf, en gururlu pozisyonuna yasladı.

"Kıdemli Üsteğmen Necla Parlar," dedi. Sesinden titreme geçiyordu, kelimeler boğazında düğümleniyor, ama her biri çelik gibi keskin ve net çıkıyordu. Gözlerinden, artık engelleyemediği iki sıcak damla yanağına doğru süzülmeye başladı. Onlar, acının değil, kurtuluşun gözyaşlarıydı.

"Görüş ve emirlerinize hazırım, Miraç Yüzbaşım."

Cümlesi, havada çınladı. İçinde, kaybolmuş bir itaatin yeniden doğuşu, silinmiş bir aidiyetin yeniden ilanı vardı. O, artık bir mahkûm değildi. Kıdemli Üsteğmen Necla Parlar'dı. Ve ben, onun bu kimliğini, gecenin ortasında, tüm dünyaya ilan eden muhafızıydım.

O an, protokolü, hiyerarşiyi aşan bir şey oldu. Ben de elimi kaldırdım ve aynı şekilde, alnımın yanına yerleştirdim. Bir yüzbaşı ile bir üsteğmen arasında değil, iki denizci, iki savaşçı, iki kurtarılmış ruh arasında kurulan sessiz bir anlaşmaydı.

Gözlerimiz, selamlarımızın ardında kilitlendi. Onun gözlerinde, minnet, şok, bitmeyen bir savaşın yorgunluğu ve şimdi, taptaze bir başlangıcın kıvılcımı vardı. Benimkilerde ise, bu anın kutsal ağırlığı ve ona verdiğim sözün sarsılmaz kararlılığı.

Selamımızı indirdiğimizde, aramızdaki mesafe kalkmış gibiydi. Kollarımı açıp ona sarıldığımda Necla, titrek bir nefes bırakarak bana sarıldı. Artık sadece bir kurtarıcı ve kurtarılan değildik. Aynı mücadelenin, aynı denizin, aynı sırlar labirentinde yolunu arayan iki müttefiktik.

"Hey!"

Lerna'nın sesi, gece sessizliğini ve duygusal yoğunluğu, dostane bir mızrak darbesiyle deldi. Bakışlarımız ona çevrildi. Orada, birkaç adım ötede duruyor, iki kolunu da iki yana, davetkâr bir şekilde açmıştı. Yüzünde, hem muzip hem de içten bir gülümseme vardı. Gözleri Necla'yla benim aramda gidip geldi.

"Diğer noşova sarılmayacak mısın?" diye ekledi, sesindeki şefkatli alayla birlikte.

Ben gülerek Necla'ya bakarken Necla, dudaklarını büzerek Lerna'ya doğru adımladı ve ona sıkıca sarıldı. Lerna da onu sımsıkı kucakladı, elini hafifçe sırtında gezdirdi. Aramızda sessiz bir hoş geldin ve geçmiş olsun döngüsü vardı.

O an, cezaevi kapılarının loş ışığı altında, soğuk betonun üzerinde, küçük ama muazzam bir şey oldu. Tim, yeni bir üyesini, en insani yoluyla kabul ediyordu. Necla, artık sadece bir görev, bir dosya, bir isim değildi. O, şimdi bizdendi. Ve Lerna'nın o basit, sevecen çıkışı, onu bu aileye bağlayan ilk somut dikişti.

Sarılışları çözüldüğünde, Necla'nın gözleri bir kez daha nemliydi, ama bu seferki gözyaşları daha hafif, daha umut doluydu. Onlara doğru bir adım daha attım. Elim, yavaşça ama kararlı bir şekilde Necla'nın omzuna, siyah hırkasının kalın kumaşına değdi. Dokunuşum, bir komutanın emrinden çok, bir yoldaşın desteğiydi.

"Hadi bakalım," dedim, sesim hem sakin hem de işlerin artık hızlandığını ima eden bir tondaydı. "Araçlara. Seni üsse götüreceğiz. Orada bizimle güvende olacaksın."

Necla, başını bana çevirdi, gözlerimdeki güveni aradı. Sonra, yavaş ve anlamlı bir hareketle kafasını sallayarak onayladı. Bu, körü körüne bir itaat değil, uzun süredir kayıp olan bir güven zincirinin ilk halkasını yeniden takışıydı.

Elimi onun omzundan çekip, bekleyen iki kirpi aracından birini işaret ettim. "Sen buraya, bizimle."

Adımları, artık daha emin, daha dikti. Yılların ezilmişliğinden sıyrılmış, askeri disiplinin soluk izlerini yeniden taşır gibiydi. Kirpinin arka kapısını açtım. İçeri adımını atarken, loş kabin ışığı yüzünü aydınlattı. O an, bir mahkumiyetten bir korumaya geçişin somutlaşmış haliydi.

Ardından Lerna ve Aslı sırayla içeri girdiler. Ben de onları takip ettim, kapıyı arkamızdan kapattım. Kapının kapanışı, dışarıdaki tehditler dünyasıyla aramıza kalın bir perde çekti gibiydi. Araç, hareket etmeye hazır, sıcak ve güvenli bir kabuktu artık.

Diğer araçta ise Fırat, Pars ve Ali yerlerini almışlardı. Onlar, koruma halkasının diğer yarısı, gözleri dört bir yanda olacak öncü ve artçı kuvvetti. İki kirpi de aynı anda motorlarını hızlandırdı. Sessiz ama güçlü bir vınlama, gece sessizliğini yardı. Tekerlekler ıslak asfaltta hafifçe ses çıkararak dönmeye başladı.

Konvoy, cezaevinin loş ve tehditkâr atmosferinden uzaklaşarak, Gölcük'ün ara sokaklarına daldı. İçeride, arabanın kapalı havasında bir sessizlik vardı, ama bu, gergin bir sessizlik değildi. Daha çok, başarılmış bir görevin derin nefesi, ve yeni başlayan bir yolculuğun düşünceli dinginliğiydi.

Aslı, başını hafifçe yana eğmiş, Necla'ya doğru bakıyordu ve yüzündeki gülümseme, samimiyetin ta kendisiydi. Bu, resmi bir karşılama değil, bir eve, bir aileye davetti.

"Aramıza hoş geldin," dedi, her kelimeyi içtenlikle vurgulayarak. "Ben Aslı."

Necla, başını Aslı'ya çevirdi. Bu basit cümle, Necla için muhtemelen yıllardır duyduğu en sıcak, en insani karşılama sözleriydi. Gözleri, bu yeni, dostane yüze odaklandı. Bir an için, kelimeler boğazında düğümlendi, duyguların yoğunluğu konuşmasını engelledi. Ama sonra, dudaklarında tekrar o küçük, minnettar gülümseme belirdi. Gözlerindeki şaşkınlık ve minnet, Aslı'nın sıcaklığıyla buluştu.

"Teşekkür ederim, Aslı," dedi sonunda, sesi hâlâ biraz titrek, ama içten. "Ben, Necla."

İsmini söylerken, onu yeniden sahipleniyor gibiydi. Artık bir mahkûm numarası değildi. Necla'ydı. Ve şimdi, bu ismi yeni tanıştığı bir yoldaşa, bir dost adayına sunuyordu. Aslı, başıyla onayladı, gülümsemesi biraz daha genişledi. "Biliyorum," dedi, sesi alçak ve güven verici. "Senin hakkında çok şey duyduk. Ve şimdi, seni tanımak, dinlemek için buradayız."

Bu sözler, Necla'nın omuzlarındaki görünmez bir yükün bir kısmını daha aldı götürdü. Sadece kurtarılmakla kalmıyordu; anlaşılmayı, dinlenmeyi hak eden biri olarak görülüyordu. Aslı'nın basit tanışması, Necla'nın uzun ve yalnız yolculuğunda, güven ve insanlığa açılan ilk, sağlam kapılardan biri oldu.

"Necla."

Necla, ona seslendiğimde hızla tebessüm ederek bana döndü. Ona üsse varmadan önce bilgisini vermek istediğim şeyleri söylemek istedim.

"Bugünden itibaren sen, Gölcük Deniz Üssü'ne bağlı Sualtı Akrepleri Timinin bir parçasısın. Tim, iki komutanın idaresinde yürüyor. Biri benim, diğeri de Yüzbaşı Rauf Aslan'ın. Sualtı Akrepleri, onun himayesi altına kurulmuş bir tim."

Lerna, Necla'ya hafifçe omuz attı.

"Ayrıca kocası oluyor haspamın. Miraç Gökçe Aslan oldu."

Gözlerimi devirdim ama gülümsememi engelleyemedim. Necla, gözlerini büyüterek önce Lerna'ya sonra bana baktı.

"Evlendin mi?"

Kafamı salladım.

"Evlendim. Rauf, üs merkezinde kaldı. Oraya gidince onunla da tanışırsın."

Necla, kafasını salladığında küçük bir iç çektim. Şerefsizi özlemiştim. Yalnızca birkaç saatlik bir ayrı kalmak bile ağır gelmişti. Bakışlarım kirpinin içindeki küçük deliklere çevrildi. Konvoy, geceyi yararak, bilinmeyen tehlikelerle dolu yollarda, güvenli limana doğru ilerliyordu. Ama o an için, odak noktamız önümüzdeydi. Üsse güvenle ulaşmak ve Necla'yı, artık bir mahkûm değil, çok değerli bir tanık, bir müttefik ve belki de her şeyin anahtarı olarak korumaktı.

Kirpiler, yarım saatin sonunda üsse vardı. Kapıyı açıp soğuk gece havasına adım attım. Beton zemin, ayaklarımın altında sağlamdı. Arkamdan Necla, Lerna ve Aslı da indi. Necla'ya, onu koruyacağımız bu yeni kaleden, üssümüzden söz edecektim, belki de ilk kez gerçek bir güvenlik hissedeceği yeri gösterecektim. Elim havaya kalkmıştı, işaret edecektim.

Tam o sırada üssün içinden, kapının aydınlık ağzından, bir siluet fırladı.

Arven Doruk Aslan.

Ama bu, bildiğim Arven değildi. Bu, kontrolden çıkmış, disiplinin katı kabuğunu parçalayıp atmış, çıplak bir paniğin beden bulmuş haliydi. Koşuyordu. Arven Doruk Aslan asla koşmazdı; ya yürür ya da stratejik hareket ederdi. Bu, bir çığlıktı, sese dökülmemiş bir çığlık.

Onu görür görmez, midem bir anda boşaldı. Tüm bedenimde buz gibi bir şok dalgası yayıldı. Bakışları, etraftaki kalabalığı, Necla'yı, timi hiç mi hiç görmedi. Doğrudan, acil bir manyetik çekimle beni buldu. Buldu ve öylece mıhlandı kaldı.

O her zaman taş gibi duran, çivit mavisi gözleri, şimdi bir panik girdabıyla normalinden iki kat büyümüştü. Gözbebekleri öyle genişlemişti ki, neredeyse irislerini yutacaktı, içlerinde yalnızca karanlık bir dehşet yansıyordu. Loş ışıkta, o gözlerin etrafındaki beyazlık, bir hayvanın köşeye sıkıştığındaki vahşi parıltıyla parlıyordu.

Çenesi, öyle bir gerilmişti ki, kasları kopacak sandım. Dudakları titredi ve o, kendi dünyasının da temellerini sarsan o tek, kesin, ölümcül cümle döküldü;

"Rauf ile Demir kaçırıldı."

Ve ben, o anda, zaferimizin gölgesinde, ne kadar büyük bir yenilgi aldığımızı, ne kadar acımasız bir oyunun içinde olduğumuzu ve hayatımın merkezindeki o devasa, sarsılmaz kayayı kaybettiğimi anladım. Dünya, bir anda renksiz ve sessiz oldu.

Kaçırıldı.

Rauf.

Demir.

Kelime, aklımda yankılandıkça gerçeklik kazanıyor, ciğerlerimdeki havayı çekip alıyordu. Arven'in yüzündeki o korku, şimdi benim içimde, buz gibi bir dalgaya dönüşüp yayılıyordu. O anda, Necla'nın başarılı kurtarılmasının verdiği tüm tatmin, tüm rahatlama, toz haline gelip uçtu. Zaferimiz, bir felaketin habercisi olmuştu.

Gözlerim, Arven'in gözlerine kilitlendi. Orada, söylemek istediği daha çok şey olduğunu görüyordum. Ali, Pars ve Aslı, duydukları şokla birlikte hızla yanımıza geldi. Ali'nin yüzü, her zamanki hınzır ifadesinden sıyrılmış, yerini saf bir şaşkınlık ve öfkeye bırakmıştı. Kaşları öfkeyle çatılmış, gözleri Arven'in yüzüne mıhlanmıştı.

"Ne? Nasıl? Onlar burada değiller miydi? Nasıl kaçırıldılar?"

Soruları, havada keskin bıçaklar gibi sallanıyordu. Her biri, hepimizin zihnini kemiren aynı korkunun yankısıydı. Arven, Ali'nin bu patlayıcı sorgusuna karşı, başını hafifçe öne eğdi. Sanki taşıdığı suçluluk ve acının ağırlığı, o dik duruşunu bir an için çökertmek istiyordu.

Yavaşça, ağır ağır gözlerini kapattı. Bu, bir kaçış değil, içine döndüğü, o kararı ve ardından gelen felaketi zihninde yeniden canlandırdığı bir andı. Uzun, acılı bir saniye geçti. Sonra, göz kapaklarını, artık tüm duyguyu boşaltmış, sadece soğuk gerçekliği yansıtan iki perde gibi açtı.

"Size haberi verilmeyen bir görev vardı. Albay Sancaklı'nın amcasının mekânı. Oraya gözlem yapmaları için göndermiştim."

Orası, Köprü'nün olası bir düğüm noktasıydı. Ve şimdi, orası, iki değerli adamımızın kaybolduğu, karanlık bir tuzak alanına dönüşmüştü.

İçimdeki her şey sustu. Okyanusun derin basıncı, kulaklarımda çınlayan bir uğultuyla birlikte beni kuşattı. Sanki dalgaların altında, metrelerce derinde, ciğerlerimdeki son oksijeni tüketiyormuşum gibiydi. Yutkunmaya çalıştım. Boğazımda kuru, dikenli bir yumru vardı. Nefesimi tutmak daha beter etti; göğsümde sıkışan, zehirli bir gaz gibiydi.

Sonra sağ kulağımdan, sanki beynimin içinden geliyormuş gibi keskin, rahatsız edici bir sinyal sesi yükseldi. Bu, sadece bir ses değildi. Bu, Sirena'nın alarmıydı. İçimdeki denizkızı, bu felaketi ilk hisseden, en derinden duyandı. Bu çınlama, paniğin değil, teyakkuzun, savaşa hazırlanmanın ilk sinyaliydi.

Dişlerimi öyle bir sıktım ki, çenemde bir çatırtı hissettim. Yüzümdeki tüm ifade silindi, yerini buz gibi, keskin bir odak aldı. Arven'in önünde, hâlâ o korkunç haberi sindirmeye çalışan timin ortasında bir adım geri attım. Hareketim, ani ve keskindi. Omurgam, bir yay gibi gerildi.

"Derhal, komuta merkezine toplanın."

Arven'e bile bakmadan, onun otoritesini hiçe sayarcasına, başka bir emir daha patlattım, bu sefer sesim bir komutandan çok, fırtınanın kendisi gibi gürledi.

"Derhal!"

O an, Miraç Yüzbaşı değildim. Ben, Kraken'in dişisi, Sirena'nın kendisi ve kaybolan yarısını arayan bir kadındım. Ve kimse, ne Arven, ne tim, ne de tüm Köprü, önümde duramazdı.

Tim, o tek, gürleyen emirle birlikte donmuşluktan sarsıldı. Gözlerindeki şok, yerini anlık bir refleks disiplinine bıraktı. Lerna, Aslı, Pars, Fırat, Ali... Hepsi aynı anda hareket etti. Adımlar hızlı, ama kafalar dikti. Arven'e veya birbirlerine bakmadılar. Bakışları öne, komuta merkezinin yoluna dikilmişti. Çünkü orası artık bir toplantı odası değil, bir savaş konseyiydi.

Ben önden yürüdüm. Adımlarım betonu döverken, her vuruş bir savaş davulunun atışı gibiydi. Arkamda, timin senkronize ayak sesleri bir koronun yankısı gibi geliyordu. Arven, bir anlık tereddütle yerinde kaldı, ama sonra hızla toparlanıp adımlarımı takip etti. O da biliyordu. Burada artık rütbeler değil, aciliyet ve irade konuşuyordu.

Komuta merkezinin kapısına vardığımda, kapıyı itmek için elimi uzatmadım. Dirseğimle, tüm gücümle kapıya yaslandım. Kapı, metal bir iniltiyle ardına kadar açıldı ve duvara çarparak sert bir ses çıkardı.

İçeri adımımı attım. Oda, bir saat önce terk ettiğimizden çok farklıydı. Ekranlar hâlâ yanıyor, haritalar asılı duruyordu, ama şimdi hava elektrik doluydu. Ben, masanın başına, lider pozisyonuna geçtim. Hareketim sorgusuz, tartışmasızdı. Ellerimi, masanın soğuk yüzeyine avuç içlerim aşağı bakacak şekilde yerleştirdim. Parmak uçlarım, sanki durumu somut olarak kavrıyordu.

Tim, sessizce içeri doldu ve etrafa yerleşti. Arven, ekranın yanında durdu, kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözleri bana odaklanmıştı. Onun bakışında artık korku yoktu; yerini, karmaşık bir saygı ve derin bir gözlem almıştı. Beni, daha önce hiç görmediği bir ışıkta görüyordu.

Necla, Lerna'nın yanında, biraz kenarda duruyordu. Yeni kurtarılmış olmasına rağmen, yüzündeki ifade artık şaşkınlık değil, keskin bir farkındalıktı. O da bu fırtınanın bir parçası olduğunu anlamıştı.

"Pars," dedim, sesim odanın statik sessizliğinde net ve metalik çınladı. "Rauf ve Demir'in son bilinen koordinatlarını, Albay Sancaklı'nın amcasının mekanının uydu ve sokak görüntülerini, son bir saat içinde, o bölgedeki tüm kamera kayıtlarını, ana ekrana getir. Hepsini."

Pars, hiç tereddüt etmeden klavyenin başına geçti. Parmakları ekrana vururken, odanın ana ekranı bir anda on beş parçaya bölündü; bir yanda uydu görüntüleri, diğer yanda gri tonlamalı sokak kamerası görüntüleri belirdi. Arven, elindeki küçük not kağıdını uzattı. Kâğıdı alıp hızla göz gezdirdim. Bu arabayla, oraya gitmişlerdi.

"Lerna, Aslı," diye devam ettim, bakışım onlara kaydı. Elimdeki plaka yazan kâğıdı onlara uzattım. "Üssün tüm hareketlilik kayıtlarını kontrol edin. O araçtan çıkan her sinyali, her telsiz iletişimini tarayın. Sessizlik bile bir veridir. Onu bulun."

İkisi de başlarını sallayıp kendi ekranlarının başına geçtiler.

"Ali, Fırat." Onlara döndüğümde, gözlerimde hiçbir şüphe yoktu, sadece mutlak bir talimat vardı. "Hazırlık yapın. Beş dakika içinde tam teçhizatlı bir araç istiyorum. Hedef belli olduğu an hızla çıkacakmış gibi hazırlansın. Kurallar yok."

Ali'nin gözlerinde bir şimşek çaktı. Fırat'ın çenesi sıkılaştı. "Anlaşıldı, Komutanım," diye ağızdan cevap verdiler ve hızla odadan çıktılar.

Sonra, yavaşça başımı kaldırıp Arven'e baktım. Aramızda, artık konuşulmayan bir güç aktarımı olmuştu. O, bunu kabul etmiş görünüyordu.

"Binbaşı," dedim, sesim biraz daha yumuşamış, ama hâlâ çelik gibiydi. "Tuğgeneral Candan'a durumu bildirmek ve üst düzey yetkilendirme için gereken her türlü kapıyı açmak sende. Bizi engelleyecek hiçbir bürokratik engele tahammülüm yok."

Arven, başıyla onayladı. "Hallederim," dedi kısa ve net. "Sen operasyonu yönet."

Ona minik bir baş selamı verdim. Sonra, gözlerimi masanın üzerindeki, Rauf'un son görüldüğü sokak görüntüsüne diktim. O karanlık, ıssız sokak, şimdi tüm dünyamdı.

"Onları alacağız," diye mırıldandım, sesim sadece kendimin duyabileceği kadar alçaktı, ama odadaki herkes, her kelimeyi duyuyor gibiydi. "Köprü'yü taş taş sökecek olsak bile."

"Komutanım, bir şey buldum."

Bütün dikkatim Pars'a kilitlendi. Pars'ın parmakları klavyede bir tuşa daha bastı ve ekranın bir bölümü anında büyüdü, odaklandı. Görüntü, titrek, gri tonlamalı ve düşük çözünürlükteydi ama anlattığı hikâye kristal berraklığındaydı. Görüntüde, hasarlı aracın etrafına, içinden sis dağılıyordu. Ve sise doğru iki koyu giysili, maskeli figür duruyordu.

Aynı anda arabaya eğilip geriye çekildiklerinde gözlerim, ekrana mıhlanmış halde büyüdü. Nefesim kesildi.

Rauf'un devasa gövdesi, bir bebek gibi savunmasız ve hareketsizdi. Başı öne düşmüştü. Onu taşıyan adam, onu neredeyse saygısızca, aceleyle bir kenara çekiyordu. Demir ise, daha küçük olmasına rağmen, aynı baygın ağırlıkla, yan koltuktan çıkarılıp yere bırakılıyordu.

Tam o sırada, karenin kenarından, sivil plakalı, koyu renkli bir minibüs sessizce içeri kaydı. Motoru çalışıyor, ama farları kapalıydı. Tüm hareket, hayalet gibi bir sessizlik içinde gerçekleşiyordu. İki maskeli adam daha minibüsten indi. Sayıları artık dörttü. Hareketleri hızlı, verimli ve acımasızca profesyoneldi. Hiçbir gereksiz hareket yoktu. Sanki bu sahne defalarca prova edilmişti.

Biri, Demir'in hareketsiz gövdesini kavradı ve minibüsün açık arka kapısına doğru sürükledi. Hafif bir savurma hareketiyle, onu içeri, karanlık kabinin derinliklerine attı. Demir'in vücudu, metal zeminde boş bir çuval gibi çarparak kayboldu.

Diğeri ise, Rauf'u taşıyan adama yardım etti. İkisi birlikte, Rauf'un ağırlığını kaldırarak minibüse taşıdılar. Rauf'un kafası, bir an için sallandı, belki de bilincinin en uç sınırında bir sarsıntı oldu, ama sonra tekrar düştü. Onu da aynı şekilde, karanlığın içine, Demir'in yanına yerleştirdiler.

Minibüsün kapıları hızla ve sessizce kapandı. Maskeli adamlar, etrafı bir kez daha taradı, sonra minibüse bindiler. Araç, olduğu gibi, farlarını yakmadan, karanlık sokağın içinde sessizce kayboldu. Görüntüde geriye, sadece hasarlı, terk edilmiş bir araç ve boş bir sokak kaldı.

Oda, ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Tek ses, ekranlardan gelen hafif vızıltı ve Pars'ın hızlı nefes alışverişiydi. Herkes, gördüğümüz şeyin soğuk, acımasız gerçekliğini sindirmeye çalışıyordu.

"Minibüsün modelini," dedim, kelimeleri bir çekiçle dövercesine. "Plakasını, mümkünse şase numarasını çıkarın. Gittiği yönü takip edin. O sokaktan çıkan her aracı, her kamerayı tarayın. O minibüsü bulacağız."

Sonra, yavaşça başımı çevirip Arven'e baktım. Gözlerimde artık şok ya da korku yoktu. Sadece, buz gibi, yanıcı bir öfke ve sarsılmaz bir kararlılık vardı.

"Benim adamımı," diye devam ettim, sesim ilk kelimede bir volkanın patlaması gibiydi, ama sonrakilerde bir bıçağın soğuk keskinliğine büründü. "Benim komandomu aldılar."

Benim.

Rauf sadece bir ast, bir yoldaş değildi. O, benim savaşçımdı, benim Kraken'imdi, benim her şeyimdi.

Arven, bu sözler karşısında bile hiç kıpırdamadı, ama gözlerindeki ifade derinleşti. Orada, benim bu vahşi, kişisel çıkışımı anlayışla karşılayan bir şey vardı. Çünkü o da biliyordu. Bu artık sadece bir görev değildi.

"Onu geri alacağım," diye ekledim, sesim şimdi tehlikeli derecede alçak ve odaklanmıştı. Sanki yemin ediyordum. "Demir'i de. Onları aldıkları her taşın altına bakacağım. Köprü'nün üzerinden geçen her çiviyi sökeceğim. Ve bana bunu yapan herkesi..."

Burada duraksadım. Gözlerim, ekranda donup kalan, minibüsün kaybolduğu o karanlık sokak görüntüsüne kaydı. İçimdeki fırtına, Sirena'nın en vahşi dalgalarıyla köpürüyordu.

"...denizin dibine batıracağım."

Köprü, yanlış insanla oynamıştı.

Onlar bir yapı, bir örgüttü. Ben ise bir doğa olayıydım. Ve şimdi, en değerli varlığıma dokunmuşlardı.

Pars, beş dakikasının sonunda ilk patlamayı sağladı. Sesinde, bulmuş bir avcının heyecanı vardı.

"Minibüs. Renault Trafic. 2016 model. Plaka sahte. Ama şu köşedeki Atm kamerası, aracın arka camından yansıyan bir logosu yakalamış."

Ekrana yakınlaştırılmış, bulanık bir görüntü geldi. Minibüsün arka camında, soluk da olsa, mavi-beyaz, dalgalı bir çizgi ve altında tek bir kelime yazıyordu. M.S. PONTUS. Eski Yunanca'da, deniz anlamına geliyordu. Bu bilgiyi, Ceylin'in bulduğu dosyalardan okumuştum. Köprü'nün kullandığı nakliye şirketiydi.

Onlara denizin ne olduğunu gösterecektim.

"Pars, şirketin tüm kayıtlarını, araç filosunu, rotalarını bul. Hemen. Ceylin Savcı'nın verdiği bilgiler arasında olması gerekiyordu."

Arven'e döndüm.

"Timden şu an için kimseyi göndermiyorum, bana acil bir ekip bul. Gerekirse başlarında, senin adamını, Araf'ı gönder. Pontus şirketinin Gölcük'teki kayıtlı adresine gitsin. Çevreyi gözlemlesin, hareketleri izlesin. Konuşabilecek birini bana getirsinler."

Arven, kafasını sallayıp cep telefonuna yönelirken yeniden Pars'a döndüm.

"Pars, Lerna ve Aslı ile Pontus şirketinin finansal kayıtlarına, diğer şirketlerle bağlantılarına dal. Köprü'nün bu kanadını tamamen açığa çıkarın. Her veri, bir tuğladır. Yapıyı tuğla tuğla sökeceğiz."

Pars, hızla önüne dönerken Lerna ve Aslı, Pars'ın gönderdiği ekranlara bakıyorlardı. Arven, telefonda hızlı ve kesin talimatlar veriyordu. "Araf, seni ve ekibini Pontus adresine gönderiyorum. Gözlem, tespit, mümkünse konuşkan bir hedef. Risk yok. Anlaşıldı mı?" Cevabı duyamıyordum, ama Arven'in başıyla onaylaması yeterliydi.

Lerna, önümdeki ekrana yeni bir pencere açtı. "Bir şey buldum. Fabrikanın 1987 yılına ait bir kanalizasyon ve drenaj planı var. Ana binanın altından geçen, denize kadar uzanan eski bir atık tahliye hattı var. Giriş, kıyıdan 200 metre içeride, terk edilmiş bir pompa istasyonundan."

Gözlerim parladı. Deniz. Elbette. M.S. Pontus şirketi, kurbanlarını, denize açılan gizli bir yolla taşıyordu. Onları denize götüreceklerdi. Korktuğum şey başıma gelmişti.

"Denize açılacaklar," dedi Arven, düşüncemi açığa çıkartmak istermişçesine. Cümlesi, havada tehlikeli bir gerçek olarak asılı kaldı. Lerna'nın bulduğu plan, ekranda duruyordu. O eski atık hattı, fabrikanın bağırsaklarından geçip karanlık sularda kayboluyordu. Belki de Rauf ve Demir denize açılmak üzerelerdi.

Bir adım geriledim ve ellerimi yumruk yaptım.

"Hazırlanın, Pontus şirketine baskın yapmaya gidiyoruz." Arven'e döndüm. "Araf ve ekibi orada bizi beklesinler. Olası bir saldırıya karşı bizi karşılasınlar."

Komuta merkezinden tüm ivediliğimizle çıkarken ekipmanlarımızı kuşanmaya başlamıştık. Zaman, her saniyede daha da inceliyor, bir saatli bombanın tik takları gibi kulaklarımda çınlıyordu.

Sükunetimi uyandırmışlardı.

🔗

Gölcük Deniz Üssü'nün iskelesinde, gece ile gündüz arasında asılı kalmış bir anın tam ortasında, tek başına bir kadın duruyordu.

Miraç Gökçe Aslan.

Elleri, ıslak kamuflaj pantolonunun ceplerine gömülmüştü, parmakları görünmüyordu; sanki tüm dünyayı, tüm gerçekliği avuçlarının içinde sıkıp tutmak, ya da hiç değilse o avuçların sıcaklığına sığınmak istiyordu. Rüzgâr, üssün bayraklarını çırpınarak dalgalandırırken, Gölcük'ün hırçın nefesini yüzüne vuruyor, bardaktan boşalırcasına yağan yağmur, dağılmış bordo saçlarını alnına, gözlerine, yanaklarına yapıştırıyordu. O, yağmura aldırmıyordu bile. Islaklık, zaten içinin üşüdüğü bir soğuğu dışına da giydiriyordu.

O her zaman derin, çakmak çakmak mavi gözler, şimdi donmuş bir deniz gibiydi. Yüzeyde sakin, ama derinlerde dipsiz, karanlık ve tehlikeli bir durgunluk vardı. Ve onun altında, ağlamaktan ve geçirilmiş sinir krizinin damgası gibi işlenmiş şiş, morarmış gözaltları duruyordu.

Bakışları, önünde azgınca köpüren, gri ve siyahın tonlarında karışmış hırçın denize kilitlenmişti. Dalgalar, beton iskeleye öfkeyle çarpıyor, tuzlu serpintileri onun yüzüne kadar savuruyordu. Deniz, ona bir çağrı değil, şimdi bir meydan okumaydı. Belki de bir hapsedilişin simgesiydi.

Gökyüzü bile bu durumun farkında gibiydi. Şafağın o bildik, altın kırıcı ışıkları yoktu ufukta. Güneş, bulutların ardına saklanmış, âdeta bu ağır bekleyişe saygı duyar gibiydi. Onun yerine, alçak ve ağır yağmur bulutları, göğü kurşuni bir yorgan gibi örtüyordu. Yağmur ince ince, ısrarla yağıyor; her damla, iskeledeki betona, Miraç'ın omuzlarına, denizin hırçın yüzeyine düşerken, sanki zamanın kendisi de ıslanıyor ve ağırlaşıyordu.

Aldıkları bilgiler doğrultusunda baskınlar yapılmıştı. Operasyondan gelen bilgi ve gördükleri detaylar her şeyi değiştirmişti. Rauf ve Demir sadece kayıp değildi. Onlar, girmelerinin kesinlikle yasak olduğu bir deniz alanına götürülmüştü. Uluslararası sularda, diplomatik bir mayın tarlasının ortasında, askeri bir yasak bölgede tutuluyorlardı. Köprü, onları kasten oraya, bir kalkanın, bir hukuk duvarının ardına saklamıştı.

Onlara ulaşmak, artık sadece cesaret veya taktik meselesi değildi. Bu diplomatik bir kanaldı, kırmızı bir banttı. Ve şimdi, arka planda, sessiz ama amansız bir savaş daha veriliyordu.

Savcı Ceylin Candan, hukukun labirentlerinde koşuyor, uluslararası anlaşmaları delmeye çalışıyor, yasal bir geçit yaratmak için dosyaları didik didik ediyordu. Tuğgeneral Kemal Candan, devletin yüksek katmanlarında, telefonları ısıtıyor, görünmez bağlantıları harekete geçiriyor, o özel iznin, o lanet olası imzanın kapısını zorluyordu. Arven Doruk Aslan ise, ikisinin arasında bir operatör gibi çalışıyor, askeri istihbaratı hukuki argümanlarla harmanlıyor, her türlü engeli aşmak için alternatif yollar arıyordu.

Hepsi, o yasak sulara kaçırılan iki adamı kurtarmak için, bir saatin tik taklarına karşı, görünmez bir duvara toslamaya çalışıyordu. Kâğıt savaşı. Ve Miraç, bu savaşın dışında, somut eylemden uzak, sadece beklemekle yükümlüydü. Bu, onun için en büyük işkenceydi.

Bir dalga daha iskeleye vurdu, tuzlu su zerrecikleri yüzüne sıçradı. Gözlerini bile kırpmadı. İçinde, Sirena'nın sesi artık bir fısıltı değil, bir uğultuydu. Orada. Orada. Onlar orada. Ama elleri kolları bağlıydı. Ona verilen tek rol, bu iskelede dikilmek, şafağın gelişini izlemek ve izin gelmesini ummaktı.

Bu bekleyiş, her saniyesiyle içini kemiriyor, onu, korktuğu o denizin sadece metresler uzağında, çaresiz bir seyirci haline getiriyordu. Ve o, bir doğa olayı olarak, hareketsiz kalmaya tahammül edemezdi. Ama şu an yapabileceği tek şey, geceyi sırtında taşımak ve o kırılan şafağın, kaybının kurtuluşunu getirmesini ummaktı.

Miraç'ın arkasında, tam sağ çaprazında, iskelenin gölgeli bir köşesinde, bir heykel kadar hareketsiz bir başka siluet daha vardı: Lerna. Baştan aşağıya sırılsıklam olmuştu, ama duruşunda en ufak bir sarsıntı yoktu. Kuzgun gözleri tek bir noktaya, Miraç'ın sırtına mıhlanmıştı. Onu, bir an olsun, bir saniyeliğine bile ayırmıyordu bakışlarından.

Bir yoldaşın, bir kız kardeşin, savaşın ortasında sessizce üstlendiği en kutsal görevdi. Miraç öfkesiyle, acısıyla, içindeki fırtınayla önündeki denize bakarken; Lerna, tüm sakinliğiyle arkadaydı. Ona boşuna Karga dememişlerdi.

Karga, mitolojide bilgeliği, öngörüyü ve sadakati simgelerdi. Savaş alanlarının üzerinde dönerek, tehlikeleri önceden sezen, sürüsünü uyaran. Lerna da öyleydi. Gözleri, Miraç'ın katılaşmış omuzlarında, yumruk olmuş ellerinin ceplerindeki gerginliğinde, boynundaki her bir kasın kıvrımında geziyordu. Onun hissettiği her dalgayı, içinde kopan her kasırgayı, o koyu, sakin bakışlarla okuyor, ölçüyor ve kolluyordu.

Miraç hareket etse, dengesi sarsılsa, o öfke aniden eyleme dökülse, Lerna oradaydı. Bir dokunuşla, bir bakışla, bir kelimeyle onu bu dünyaya geri çağırmak için. Çünkü o biliyordu. Miraç şu an iki dünyanın sınırındaydı. Biri, Rauf'un kaybolduğu o hırçın, yasaklı denizdi. Diğeri ise, onu bekleyen, üzüntüden çıldırmak üzere olan bu somut, beton dünya.

Ve Lerna, o sınırın bekçisiydi.

Hiç konuşmuyordu. Konuşmasına gerek yoktu. Onun varlığı, Miraç'a sessizce haykırıyordu. "Yalnız değilsin. Düşersen, ben buradayım. Patlarsan, parçalarını toplarım."

Gece bitmişti, ama gündüz gelmemişti. Ortalık, kaybın ve belirsizliğin rengi olan griye bürünmüştü. Ve o iskelede, denizin uğultusu ve artan yağmurun altında iki kadın, biri görünmez yaralarıyla, diğeri görünmez bir kalkanıyla, sessizce savaşıyordu.

⛓️‍💥

M.S. PONTUS

İkinci Kaptan Köşkü

Dünya, titreşen, derin bir uğultu ve sürekli, ağır bir sallantıydı. Rauf ile Demir, bu gerçekdışı dünyanın tam ortasında, bilinçlerinin sisli sınırlarında sürükleniyorlardı.

Onları saran şey, uyku değil, kimyasal bir boğulmaydı. Boyunlarına saplanan iğnelerin soğuk sıvısı, damarlarında hâlâ dolaşıyor, sinirlerini ağır, kurşuni bir örtüyle kaplıyordu. Başları, göğüslerine doğru eğilmişti. Kasları, ilacın etkisiyle tamamen tepkisiz, sarkıktı. Nefes alışları düzenli ama derindi, her nefes ciğerlerine dolan hava, metal, yağ ve tuzun keskin, yabancı kokusunu taşıyordu.

Vücutları, hareket etmelerini imkânsız kılacak şekilde, oldukça sağlam demirden yapılmış iki ağır sandalyeye zincirlenmişti. Sandalyeler, geminin güvertesine mıhlanmıştı. Her zincir, gövdelerini, bileklerini ve ayak bileklerini acımasız bir sıkılıkla kavramış, metal soğukluğu tenlerine işlemişti.

Bulundukları yer, yük gemisinin ikinci kaptan köşküydü. Burası ana köprü kadar büyük olmasa da, panoramik camlarıyla geniş bir görüş alanı sunuyordu. Camların dışında, şafak öncesinin kadifemsi karanlığında, uçsuz bucaksız, hırçın bir deniz uzanıyordu. Dalgalar, geminin çelik gövdesine usul usul vuruyor, içerideki sessizliğe derin, ritmik bir uğultu katıyordu. Tuzlu nem kokusu, klimalı havanın içine sızıyordu.

Onlar, tam anlamıyla denizin ortasındaydılar.

Doğu Akdeniz'de, İsrail'in en stratejik enerji sahası Leviathan'ın hemen güneybatısında, uluslararası sularda ancak fiilen İsrail'in mutlak kontrol alanı içinde kalan bir bölgedeydiler.

Türkiye dahil hiçbir ülkenin donanma birimi, İsrail ile önceden yazılı mutabakat sağlamadan bu bölgeye giremezdi. Giriş girişimi, İsrail tarafından, silahla karşılık verilebilecek bir tehdit olarak kabul ediliyordu.

Köprü, Rauf ve Demir'i tam da bu yasak çemberin ortasına, İsrail'in resmi olarak tanıdığı ancak fiilen kontrol ettiği bir nakliye gemisine saklamıştı. Gemi, ticari kimliğiyle bölgede arıza görüntüsü veriyor, İsrail'in bazı iç bağlantıları sayesinde göz yumuluyordu. Ancak Türk özel kuvvetlerinin bölgeye doğrudan müdahalesi, İsrail ile Türkiye arasında askerî bir çatışmaya, hatta ABD'nin dahil olabileceği bir krize yol açabilirdi.

Rauf ve Demir, işte bu yüzden sadece fiziksel olarak değil, uluslararası hukuk ve siyasetin ördüğü çelik bir kafesin içinde tutuluyorlardı. Leviathan'ın soğuk, derin suları, onları koruyan değil, hapseden bir duvara dönüşmüştü.

Kara, artık bir hayal, bir hatıraydı.

Rauf ile Demir'in tam karşısında lüks, deri kaplı bir kaptan koltuğunda, sakin ve gözlemci bir şekilde oturan bir adam vardı. Rahat ama tetikte bir pozisyonda oturuyordu. Bir bacağı diğerinin üzerine atılmış, kolları koltuğun kenarlarına yaslanmıştı. Vücudu, pahalı ama sade bir siyah pamuklu tişörtün altında bile belli olan kalıplı, çelik gibi bir fiziğe sahipti. Saçları, kafatasına yapışmış gibi kısacık kestirilmişti, askeri bir disiplin ya da takıntılı bir temizlik izlenimi veriyordu.

Ama asıl çarpıcı olan yüzüydü. Özellikle de gözleri. Sağ gözü, bal renginde, sıcak bir kahverengiydi; sol gözü ise, gece gibi koyu, neredeyse ışığı yutan bir siyahtı. Bu heterokromi, bakışına rahatsız edici, hipnotik bir derinlik katıyordu. İnsan hangi gözüne bakacağını şaşırıyor, ve o da bu şaşkınlığı, soğuk bir keyifle izliyor gibiydi.

Parmaklarından başlayıp kollarına, boynuna doğru uzanan karmaşık dövmeler, cildinin üzerinde karanlık bir harita gibiydi. Gemiler, deniz canavarları, çapraz kılıçlar ve çözülmesi imkânsız semboller... Her biri, geçmişinin kirli bir sayfasını, başarısını ya da intikamını anlatıyor olmalıydı.

Bu, Selim Karadul'du.

Namı diğer, Köprü.

Arkasında, köşkün arka duvarını kaplayan büyük bir mantar pano vardı. Üzeri, fotoğraflar, uydu görüntüleri ve çizimlerle doluydu. Dikkatle bakıldığında, Sualtı Akrepleri Timi'nin bireysel fotoğrafları, operasyon yerlerinden kesitler görülebiliyordu. Ve en dikkat çekici olan, Necla Parlar'ın, Köprü'nün babasını sorgularken çekilmiş, bulanık ama anlamı net fotoğraflarıydı. Bu pano, bir zafer galerisi değil, bir düşmanlık haritasıydı.

Köprü, kiminle uğraştığını çok iyi biliyordu. O, bir sistemin yüzüydü. Ve şimdi, bu sistemin en değerli iki tutsağı, onun karşısında, demir sandalyelerde, denizin ortasında uyanmaya çalışıyordu.

Bilinç, önce Rauf'a uğradı. Kimyasal sisin içinden, ağır ve sancılı bir şekilde sıyrılmaya başladı. Geminin devasa dizel motorlarının uzak, derinden gelen homurtusunu, metalik bir çatırtıyı ve yakınlarında, düzenli, biraz hırıltılı bir nefes alıp verişi duydu. Kendi nefesleri değildi bu. Yanındaki Demir'di. Rauf, başını kaldırmaya çalıştı. Boyun kasları, kurşun gibi ağır ve isyankardı. Göz kapakları, yapışkan bir sıvıyla birbirine kenetlenmiş gibiydi. Zorlukla, gözlerini araladı.

İlk gördüğü şey, bulanık bir çift bot oldu. Sonra, yavaş yavaş, görüşü netleşti. Karşısında, deri koltuğunda, iki farklı renkteki gözüyle kendisine bakan adamı gördü. Belleği, bir elektrik şoku gibi canlandı. Sokak. Sis. İğne. Köprü. Hemen yanında, Demir'in de kıpırdandığını hissetti. Demir homurdandı, başını iki yana sallamaya çalıştı. Zincirler, bu küçük hareketle bile, metalik, soğuk bir şıkırtı çıkardı.

Altlarında, üsse ait, dayanıklı kargo pantolonları vardı. Operasyon öncesi giydikleri, pratik, bol cepli pantolonlardı. Ama üzerlerinde duran basit, beyaz pamuklu gömlekleriydi. Bu sivil gömlekler, onları şimdi tuhaf bir şekilde savunmasız gösteriyordu. Üniforma değillerdi. Ciddi, askeri bir görünümden çok, günlük, sıradan insanlar gibiydiler. Gömlekler, hafif terden ve belki de gazın etkisinden nemliydi, göğüs kısımları hafifçe kırışık ve lekeliydi.

Köprü'nün karşısında, üniformalı iki komando değil, iki esir, iki erkek oturuyordu.

Rauf, göğsünün üzerine düşen gömleğin kumaşına baktı. Beyazlık, loş köşk ışığında soluk görünüyordu. Kumaşın üzerinden geçen zincirleri fark ettikten sonra, yavaşça başını kaldırdı. Çenesi gerildi. Gözlerindeki bulanıklık, yerini hızla toparlanan, keskin ve tehlikeli bir berraklığa bıraktı. İğnenin etkisi hâlâ kaslarını ağırlaştırıyordu ama iradesi, o zehri parçalıyordu.

Demir de tamamen uyandı. Gözlerini açtı, etrafı taradı, durumu anladı. Yüzünde şok ya da korku yoktu. Sadece, derin bir odaklanma ve altında köpüren bir öfke vardı. Zincirlenmiş ellerini yumruk yaptı, kasları gerildi.

Köprü'nün o iki farklı renkteki gözü, Rauf ve Demir'in gözlerindeki bulanıklığın yerini bilinçli bir odaklanmaya bıraktığını an be an izledi. İlaçlı uykudan çıkışlarını, kasların gerilişini, bakışların keskinleşmesini, birer birer kaydetti. Bu, onun için sadece bir fizyolojik süreç değil, bir performanstı. Seyrettiği şey, avının canlanışıydı.

Onların tamamen uyandıkları, durumu idrak ettikleri o an, yüzündeki sabırlı, gözlemci ifade değişti. Dişlerini göstererek gülümsedi. Bu, samimi bir neşe gülümsemesi değildi. Bu, soğuk, keskin ve kasıtlı bir sırıtıştı. Dişleri, ağzının karanlığında, inci gibi beyaz ve tehditkâr parlıyordu. Gülümsemesi, bir kurdun, tuzağına düşen avını karşılarken ki ifadesi gibiydi; zaferle karışık, sadist bir merakla doluydu.

Sonra, sanki bir tiyatro perdesi açılıyormuş gibi, ellerini bir kez, iki kez, üç kez çırptı. Alkış sesi, geminin motor uğultusu ve denizin ritmine karıştı. Her vuruş, keskin ve alaycıydı. Bu, onların uyanışına bir kötü niyetli tebrik, bir küçümseme gösterisiydi.

"Gü nay dın!" dedi, sesi yumuşak ama her heceyi ayrı ayrı, abartılı bir şekilde vurgulayarak. Türkçe'yi aksanlı, neredeyse oynarcasına konuşuyordu. Bu kasıtlı heceleme, onların üzerinde bir güç gösterisiydi. "O kadar güzel uyuyordunuz ki uyandırmaya kıyamadım. Türkler, uyumayı seviyor neticede."

Rauf ve Demir, bu alaycı karşılama karşısında hiç kıpırdamadılar. Rauf'un yüzünde herhangi bir ifade yoktu; gözleri, Köprü'nün o iki farklı renkteki gözbebeklerine dikilmiş, onların derinliklerindeki niyeti okumaya çalışıyordu. Demir ise, çenesini daha da sıktı, zincirlenmiş ellerinin yumruğu biraz daha gerginleşti.

Köprü'nün gülümsemesi, alkışının son yankısıyla birlikte yavaş yavaş söndü. Yerini, daha derin, daha analitik bir ifade aldı. Koltuğunda hafifçe öne doğru eğildi, dirseklerini dizlerine dayadı. Hareketi rahat ve kontrollüydü, ama her santimi tehdit yüklüydü.

"Rahat olun, beyler," dedi, ifadesizce. "Siz benim misafirimsiniz. Ve bir ev sahibi olarak, sizi en iyi şekilde ağırlamak isterim." 

Gözleri, önce Rauf'a, sonra Demir'e kaydı. Ardından bakışlarını köşkün kapısına çevirdi. Kapıda bekleyen iki maskeli, koyu giysili adam içeri girdi. Ellerinde, plastik şişelerde su ve küçük, nemli havlular vardı. Yaklaştılar, şişeleri sandalyelerin yanındaki küçük sehpalara bıraktılar. Havluları da yanlarına koydular. Maskeli adamlar kaptan köşkünden çıkarken Köprü, sahte bir hayal kırıklığıyla adamlarının sırtlarına baktı.

"Çok kabasınız çocuklar. Ben size böyle mi öğrettim?" dedi, sahte bir alınganlıkla. "Elleri bağlı nasıl içeceklerini sularını!"

Cümlesini tam bitirememişken kahkahaları çoktan dökülmeye başlamıştı. Rauf ile Demir, suyu görmezden geldi, gözlerini kahkahalarla gülen Köprü'ye dikti. Köprü, alt dudağını dişleyerek gülmesini durdurmaya çalıştı. Yanındaki sehpaya uzanıp kristal bardağını aldı, içindeki viskiden bir yudum içti. Geri bıraktıktan sonra onlara döndü.

"Önce tanışalım," gözlerini devirdi. "Beni, kendi isminizden bile daha iyi biliyorsunuzdur gerçi, neyse. Nerede olduğunuzu merak ediyorsunuzdur," dedi, arkasına yaslanıp bacak bacak üstüne atarken. "Burası, M.S. Pontus. Eski bir yük gemisi. Şu anda uluslararası sulardayız. Tam olarak nerede olduğumuz, sizin için pek bir şey ifade etmeyecek. Çünkü burası, sizin ülkenizin, sizin donanmanızın, hatta sizin o çok sevdiğiniz Tuğgeneralinizin bile yetki alanının dışında."

'Dışında' kelimesini özellikle vurguladı. Ardındaki panoya, özellikle de Sualtı Akreplerinin ve Necla'nın babasını sorguladığı fotoğraflarına doğru başını çevirdi.

"Siz ve ekibiniz, benim işlerime çok fazla burnunuzu soktunuz. Necla Parlar'ı aldınız. Dosyaları karıştırdınız. Köprü'ye tırmanmaya çalıştınız. Annemi öldürdünüz ki," Tekrar onlara döndü. "Bu, kabul edilemez bir kabalıktı."

Sandalyeden doğruldu, yavaş adımlarla onlara doğru yaklaştı. Ayak sesleri, metal zeminde yankılanıyordu. Rauf ve Demir'in önünde durdu, onları yukarıdan aşağı, bir heykeltıraşın ham maddesini inceler gibi süzdü.

"Şimdi," diye fısıldadı, sesi şimdi tehlikeli derecede yumuşak, "sizden istediğim basit. Bana, Tuğgeneral Kemal Candan'ın, Savcı Ceylin Candan'ın ve hele hele o zehir gibi zekalı Arven Doruk Aslan'ın bu konuda ne bildiklerini, ne planladıklarını anlatacaksınız. Tüm operasyonel detayları. Tüm iletişim kodlarını. Tüm yedek planları."

Bir an durdu, sonra hafifçe eğilerek, sanki bir sır paylaşıyormuş gibi ekledi. "Çünkü bakın, ben sadece Köprü değilim. Ben aynı zamanda, benim dışımdaki köprüleri yıkanım. Ve sizin küçük ekibinizin inşa etmeye çalıştığı o sallantılı köprüyü, ta temelinden sökmek üzereyim. Ve siz ikiniz. Siz, işe yarar çivilersiniz. Ya yerinizi sökerim ya da çekiçle yerinize çakarım. Seçim sizin."

Odaya ağır, boğucu bir sessizlik çöktü. Sadece motorun uğultusu ve dışarıdaki denizin sesi duyuluyordu. Rauf, yavaşça başını kaldırdı. Gözlerinde, korku ya da teslimiyet değil, buz gibi, meydan okuyan bir sükûnet vardı. Boğazını temizledi. Ses, kuru ve gür çıktı.

"Su ver."

Bu, Köprü'nün beklediği türden bir cevap değildi. Bu, bir talepti. Köprü, bir an şaşırmış gibi göründü, sonra o soğuk sırıtışı yeniden yüzüne yayıldı. Su şişesini alıp Rauf'un ağzına doğru götürdü. Rauf, başını geri attı, büyük bir yudum aldı. Gözleri Köprü'den ayrılmadı. Köprü, şişeyi Rauf'un ağzından çektiğinde Rauf, hızla ağzındaki suyu ona doğru püskürttü.

Köprü, refleksle gözlerini kapadı, başı geriye gitti. Su, onun özenle kestirilmiş saçlarına, alnına, yüzünün ortasına çarptı ve damlalar halinde aşağı, pahalı tişörtünün üzerine süzüldü. An, bir saniyeden kısa sürdü, ama o saniye içinde, geminin ikinci kaptan köşkündeki tüm dengeler sarsıldı.

Gözlerini açtığında, yüzündeki ifade donmuştu. O alaycı, kontrollü maskenin yerini, katıksız, şok edilmiş bir öfke aldı. Kahverengi ve siyah gözleri, bir an için genişledi, içlerinde tehlikeli bir şimşek çaktı. Yüzündeki kaslar gerildi, çenesi kenetlendi. Su damlaları, çenesinden aşağı süzülüyordu, ama o hareket etmedi. Sadece, Rauf'a baktı.

Ve Rauf, tam da bunu izliyordu. Zincirlenmiş olmasına rağmen, vücudunda bir gevşeme, dudaklarında ise geniş, düşmanca bir sırıtış vardı. Gözleri, Köprü'nün ıslak, öfkeli yüzünde geziniyor, her bir kasılmayı, her bir öfke titremesini zevkle kaydediyor gibiydi. Bu, psikolojik bir saldırıydı. Köprü'nün kurduğu tüm üstünlük çabasını, bir yudum suyla paramparça etmişti.

"Gözündeki çapakla karşıma geçmiş laga luga yapıyordun. Müdahale etmek istedim. Neyse ki yüzünü de yıkadığımıza göre asıl sana günaydın, canım."

Sesinde alay, küçümseme ve derin, karanlık bir tatmin vardı. Köprü'yü, tehditkâr bir güç olmaktan çıkarıp, sinir bozucu bir sineğe dönüştürüyordu.

Maskeli adamlar, olanlara şaşkınlıkla bakakalmışlardı, ellerini silahlarına atmak için hamle yaptılar. Ama Köprü, aniden, keskin bir el hareketiyle onları durdurdu. Hareketi öfkeyle titriyordu. Yavaşça, ağır ağır, cebinden çıkardığı beyaz bir mendille yüzünü sildi. Her hareketi kasıtlı, tehditkâr bir yavaşlıktaydı. Mendili, su lekelerini silmek için değil, intikamını planlamak için zaman kazanmak için kullanıyor gibiydi.

Mendili katlayıp cebine soktuktan sonra, tekrar Rauf'a baktı. Şimdi yüzündeki öfke, yerini tehlikeli derecede soğuk, hesaplı bir sakinliğe bırakmıştı. Gözlerindeki o iki farklı renk, buz gibi parlıyordu. Gülümsemesi geri dönmüştü, ama bu seferki, bir bıçağın keskin kenarı kadar ince ve ölümcüldü.

"Kraken," dedi, sesindeki tüm soğukluğuyla. "Dedikleri kadar varmışsın. Alaycı, küstah ve iri. Adamlarım seni taşırken epeyce zorlanmış." Gözlerini kıstı ve panoya doğru bakıp yürümeye başladı. Miraç'ın fotoğrafını gösterdi. "Sana kişisel bir soru sormak istiyorum. Bu narin kadın, seni nasıl kaldırabiliyor? Altına aldığında ezmekten korkmuyor musun?"

Bu, sadece fiziksel bir şiddet iması değildi. Bu, onların sevişmesini, en mahrem anlarını, kirli, aşağılayıcı bir şekilde tasvir ediyordu. Miraç'ı bir eşya, bir zayıf nokta, hatta bir kurban olarak resmediyordu.

Rauf'un ciğerlerine çektiği hava, aniden yanıcı bir gaz gibi geldi. Göğüs kafesi, içinde kopan fırtınayı taşıyamayacakmış gibi genişledi, daraldı. Zincirler, bileklerinde ve ayak bileklerinde acımasızca gerildi, metal tenine batarak onu bu dünyaya, bu sandalyeye bağladı.

Ama içindeki Kraken, zincirleri kırmak, yerinden fırlamak, o panoya doğru atılmak, o fotoğrafı parçalamak ve ardından Köprü'nün boğazına, o zehirli kelimeleri çıkaran o boğazına çökmek istiyordu. Kasları, adrenalinle öyle bir gerilmişti ki, titriyordu. Gözlerinin önündeki karartı, öfkenin fiziksel bir tezahürüydü. Dişlerini öyle bir sıkmıştı ki, çenesinde bir çatırtı sesi duyulabilirdi.

Tam o kontrolünü kaybetme anında, bir ses, onu uçurumun kenarından çekip aldı. Yanındaki Demir değildi. Kendi içinden gelen, buz gibi, keskin bir mantık sesiydi. Köprü'nün tam da istediği buydu. Onu kontrolünden çıkarmak. Onu, düşünemeyecek, sadece tepki verecek bir canavara dönüştürmekti. Ve eğer o canavara dönüşürse, Miraç'ı gerçekten koruyamazdı. Sadece onun için bir yük, bir zaaf olurdu.

Nefes al. Kafasının içinde bir emir patladı. Nefes ver. Zorla, ciğerlerindeki yangını bastıran, buz gibi bir nefes çekti. Sonra, yavaşça, ağır ağır verdi. Gözlerini, Köprü'nün üzerinden, onun arkasındaki, Miraç'ın fotoğrafının olduğu panoya çevirdi. Bakışında artık kör öfke yoktu. Yerini, ölümcül bir sakinlik almıştı. Öyle bir sakinlikti ki, Köprü'yü bile rahatsız edecek türdendi.

"Korkarım," diye konuştu Rauf, sesi şaşırtıcı derecede düzgün ve alçak çıktı, önceki hırıltıdan eser yoktu. "Ama korktuğum şey, senin mercimek boyutundaki, kirli aklının hayal edebileceği gibi değil."

Gözleri, Köprü'nün gözlerine kilitlendi.

"Ben, onun gücünün farkındayken, senin onun karşısındaki acizliğinden korkuyorum, Karadul. Çünkü o ve tim gelip seni bulduğunda, senin o panondaki resimlerin, senin o köprülerin, hiçbir işe yaramayacak. Ve ben," zincirleri hafifçe şıkırdatarak, "bu sandalyede oturup, onların seni nasıl yerle bir ettiğini izlemekten büyük keyif alacağım."

Bu bir boş övünme değildi. Bu, mutlak bir inanç ilanıydı. Güven ve sadakatin gücüne dair bir inanç. Köprü, bunu anlayamazdı. Anlamadı da. Yüzündeki o soğuk ifade, hafifçe büküldü, içinde bir şüphe, bir rahatsızlık belirdi. Rauf'tan beklediği patlamayı görememişti. Onun yerine, katıksız, delice bir güvenle karşılaşmıştı.

Köprü, bir an için cevap veremedi. Sonra, yavaşça başını iki yana salladı, dudaklarında küçümseyici bir kıvrım belirdi. "İlginç," diye mırıldandı. "Delilik mi, yoksa saf bir aptallık mı, karar veremedim. Ama vaktim var. Öğreneceğim."

Döndü, kapıya doğru yürüdü. Hiçbir şey söylemeden çıktı. Kapı kapandı, kilit sesi duyuldu. Ama arkasında, bu sefer sadece fiziksel bir tehdit değil, psikolojik bir meydan okumanın ağırlığı vardı. Rauf, onun oyununu bozmuştu. Ve bir sonraki tur, çok daha acımasız olacaktı.

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

İskoçya'nın o nadir güneşli günlerinden biriydi. Gökyüzü, yumuşak mavi bir ipek gibi gerilmişti üzerimize; ama güneş, ne kadar parlasa da, Kuzey Denizi'nin ruhunu ısıtmaya yetmiyordu. Su, bakmaya doyulmaz bir turkuaz renge bürünmüş, ama dokunan her şeyi kemiklerine kadar donduran bir soğukluk taşıyordu içinde.

Kıyıda, çakıl taşlarının üzerine serdiğimiz havluda oturuyordum. Elimdeki sandviçi kemirirken Rauf'u izliyordum. Denize girmiş, su göğsüne kadar geliyordu. Islak saçları alnına yapışmış, güneşte beyaz teni ıslak parşömen gibi parlıyordu. Geniş omuzlarını, kol kaslarının suyu yarışını seyretmek, başlı başına bir keyifti. Yakışıklılığı o kadar doğal, o kadar kendinden emindi ki, insan bakmaktan usanmıyordu. Bana döndüğünde, yüzünde o bildik, baştan çıkarıcı sırıtış vardı.

"Hain seni! Bensiz mi yiyorsun? O sandviçi bırakıp buraya gel!" diye seslendi, sesi suyun üstünde yankılanarak bana ulaştı.

Gülümseyerek başımı iki yana salladım.

"Ne yapayım acıktım! Ayrıca su soğuk. Sen yüz, ben seni buradan izleyeyim. Manzara da fena değil."

Gözlerinde tanıdık bir şeytanlık parladı. Suyu avuçlayıp bana doğru sıçrattı. Ayak bileklerime iğne gibi batan sulardan ayaklarımı kaçırdığımda kahkahası sahili doldurdu.

"Gel ısıtırım ben seni!" diye bağırdı, sesinde alay ve sıcak bir çağrı vardı.

"Isıtırmış," diye mırıldandım kendi kendime, ama yerimden kalkmadım. Ben sandviçimi yemeye devam ederken Rauf bir an düşündü, sonra yüzünde daha büyük bir sırıtış belirdi. Derin bir nefes aldı ve suya dalıp gözden kayboldu.

İlk başta aldırmadım. Rauf, sonuçta bir komandoydu. Su altında nefesini tutmakta üstüne yoktu. On beş saniye, otuz saniye oldu. Dalgalar, onun kaybolduğu yerdeki halkaları usulca düzlüyordu. Altmış saniye geçti. İçimde hafif bir kuşku uyandı. Battaniyenin üzerinde doğruldum.

"Rauf?" diye seslendim, sesim rüzgârda dağıldı.

İki dakika geçti. 

Soğuk, anlamsızlaştı. Kalbim, göğüs kafesime vurmaya başladı. Hızla ayağa kalktım, üzerimdeki ince elbisemi çıkardım. Altımdaki turkuaz renkli bikiniyle, çakıllar ayaklarımın altında batarak denize doğru koşmaya başladım. Su, bileklerimi, dizlerimi, kalçalarımı yaladıkça bedenim isyan etti, ama içimdeki alarm daha gürültülüydü.

"Rauf! Rauf, neredesin? Cevap ver!"

Gözlerimi suyun yüzeyinde gezdirdim. Bir hava kabarcığı gördüm, umutla o yöne yüzdüm. Derin bir nefes alıp suya daldım. Dünya anında sessizleşti, bulanıklaştı. Soğuk, ciğerlerime çöktü. Gözlerimi yaktı, ama bakmaya devam ettim. Ve sonra onu gördüm. Dip kumlarının üzerinde, hareketsiz uzanıyordu. Saçları suda yavaşça sallanıyor, gözleri kapalıydı. Güneş ışığı, suyun derinliklerinden süzülüp vücudunu soluk altın şeritlerle çiziyordu.

Panik, boğazımı sıktı. Yanına süzüldüm, iki elimle onun göğsünden kavrayıp kendime çektim ve hızla yüzeye doğru yüzdüm. Başımız suyun üstüne çıktığında, onu kollarımda tutuyordum. Yüzü solgun, dudakları hafif morarmıştı.

"Rauf! Nefes al, Rauf!" diye sarsarak bağırdım, sesim telaşla titriyordu.

Gözleri aniden açıldı.

O sıcak kahverengi gözler, bana baktı. İçlerinde tamamen oyuna dair bir parıltı belirdi. Dudakları hafifçe öne doğru büzüldü ve ağzında biriktirdiği suyu, tam bir süs havuzundaki mermer balık heykeli gibi, zarif, ince, düzgün bir şerit halinde püskürttü. Su, tam olarak saçlarımın tepesinden başlayıp arkama doğru, tıpkı bir çeşmeden akan su gibi, kusursuz bir kavis çizerek aktı.

Bir saniye donup kaldım. Su, ensemden aşağı süzülürken, gerçek beynime indi. Onu bıraktım. Suyun içinde dengemi sağlamaya çalışırken ona baktım; yüzünde hâlâ o utanmaz, ıslak sırıtış vardı. Ellerimi kaldırıp önce omzuna, sonra yanağına, en son da ıslak saçlarına doğru savurdum. Vuruşlarım suyu yarıyor, her temas ettiğimde ses çıkarıyor, ama onu incitmekten çok, kendi çaresizliğimi yansıtıyordu.

"Geri zekalı! Seni aptal! Nesin sen? Süs havuzu mu burası?! Balık mısın sen?"

Her kelimem, vuruşlarımla birlikte çıkıyordu. Öfkem, korkunun hemen ardından gelen o keskin, kontrolsüz tepkiydi. Rauf ise, suyun içinde katıla katıla gülmeye başladı. Nefesi kesiliyor, başını çekerek vuruşlarımdan kaçmaya çalışıyor, ara sıra su yutuyor, ama gülmekten asla vazgeçmiyordu. Gözleri kısılmış, yüzü kızarmıştı; su damlacıkları kirpiklerinden süzülüyor, çenesinden aşağı kayıyordu.

"Kız dur bir vurma!"

Elini uzattı, bileğimi yakaladı. Parmakları sıcaktı, suyun soğuğuna meydan okuyordu.

"Bırak beni!" diye çekmeye çalıştım, ama yüzümdeki öfke erimeye başlamıştı bile. "Resmen kalbim duracaktı, Rauf."

"Özür dilerim," dedi, ama sesindeki eğlence hiç azalmamıştı. Diğer elini kaldırıp yanağıma dokundu. Parmak uçları, soğuk suyun üzerinde sıcak bir iz bıraktı. "Ama değdi. Yoksa suya girmeyecektin be güzelim."

Sesi ciddileşti, ama gözlerindeki sıcak parıltı duruyordu.

"Cidden, gel ısıtayım seni. Titriyorsun."

"Tabii titriyorum! Hem sudan, hem de senin yüzünden."

Rauf, kollarını belime doladı, beni soğuk suyun ortasında kendine çekti. Vücudunun sıcaklığı, suyun soğuğuna baskın geliyordu. Kollarının arasından sıyrılmaya çalıştım.

"Bırak beni ya!" diye çemkirdiğimde Rauf, kollarını sıklaştırdı.

"Şşş. Tamam, sakin ol."

Alnını benimkine dayadı, kahverengi gözleri artık dalgacılıktan arınmış, yumuşak ve ciddi bir derinlikle bana bakıyordu. Bir elini belimden çekip, ıslak saçlarımın arasına soktu. Parmakları, ensemde nazikçe gezindi. Diğer kolu ise hâlâ sırtımda, beni ona bağlayan sıcak bir kemer gibiydi.

Gözlerimi kapadım. Öfke, yerini yoğun bir duygu yumağına bırakmıştı. Onun sıcaklığı, suyun soğukluğunu yenerken, titremem de yavaş yavaş durdu.

"Beni hep böyle korkutacak mısın?" diye sordum, sesim artık daha yumuşak, daha incinmişti.

"Cidden özür dilerim. Benim için suya atladığını görmek... İçim ısındı, anlıyor musun?"

Sesi öyle içtendi ki, yumruklarım yavaş yavaş açıldı. Hâlâ titriyordum, ama artık sadece soğuktan değil, içimde biriken o karışık duygulardandı.

"Bir daha yapma," diye fısıldadım, bu sefer gözlerim dolmuştu. "Lütfen."

Gözlerinde büyük bir pişmanlık var oldu.

"Şşş, incilerini sakın dökme." Parmakları sırtımda dolaşmaya başladı, yavaş, ısıtıcı hareketlerle. "Seni korkuttuğum için özür dilerim yavrum. Bir daha yapmayacağım. Söz veriyorum."

Öfkem tamamen dağılmıştı. Yerini, soğuk suya rağmen için için yanan bir sıcaklığa bırakmıştı. Ona yaklaştım, alnımı onun ıslak göğsüne dayadım. Güçlü, düzenli ve canlı kalp atışlarını hissettim.

"Aptal," diye mırıldandım göğsüne karşı. "Kocaman, aptal bir deniz canavarı."

"Evet," dedi, dudakları saçıma değerken. "Ama senin canavarın olduğumu asla unutma."

Ve o gün, İskoçya'nın soğuk sularında, onun kolları arasında, soğuk hiç umurumda değildi. Çünkü biliyordum ki bu adam, beni korkutmak için değil, kaçtığım şeyin, aslında beni ben yapan etken olduğunu hatırlatmak için oyun oynamıştı. Ve ben o oyuna her seferinde kanacaktım. Çünkü onun için koşmaya, onun için suya atlamaya, onun için korkmaya ve onun için yeniden gülmeye her zaman hazırdım.

Bugün ise kaçtığım deniz, Rauf ile Demir'i kuşatmıştı.

Ve bu sefer onları kurtarmak için kimse o denize giremiyordu.

"M.S. Pontus adlı gemi, uluslararası sularda, tam olarak bu koordinatta duruyor. AIS sinyali kasıtlı olarak zayıf, ama Pars onu kilitledi. Bu, Rauf ve Demir'in tutulduğu yer. Bir yük gemisi. Köprü'nün mobil üssü."

Arven, ayağa kalktı ve Araf'ın ekibinin görüntüsünü işaret etti. "Karadaki Pontus adresinden ayrıldıktan sonra Araf ve ekibi orada bıraktık. Hâlâ uzaktan gözlem yapıyorlar. Neredeyse boş, kimse gelip gitmiyormuş. Ama birkaç saat önce, aynı modelde bir minibüsün oradan ayrıldığını ve liman yönüne gittiğini tespit ettiler. Bu, bağlantıyı doğruluyor. Köprü, operasyon merkezini karadan denize, o gemiye taşıdı."

Ceylin, tabletini masanın üzerine koydu.

"Hukuki durum karmaşık. O gemi, Panama bayrağı taşıyor ve şu anda uluslararası sularda. Türk yetkisi dışında. Doğrudan askeri müdahale, uluslararası bir krize yol açar. Bunu yapamayız."

Fırat, Arven'e bakıp kaşlarını büktü.

"Normal şartlarda esir alınsalar bile fotoğrafları ya da videolarını çekip göndermeleri gerekli, neden bunu yapmıyorlar?"

Arven, kafasını iki yana salladı.

"Kayıtlarda esir olarak tutulmadıkları yazıyor. İçeriden en ufak bir görüntü bile sızarsa durum tam tersine döner. Biz de zaten bunu kanıtlamaya çalışıyoruz."

Komuta merkezinin loş, elektronik uğultusu kulaklarımda silindi. Ekranların mavi ışığı, gözlerimin önünde eriyip gitti. Geriye kalan, sadece içimdeki sessizlikti. Ama o sessizlik boş değildi. Kaçtığım deniz oradaydı. İçimde, ciğerlerimde, damarlarımda dolanıyordu. Okyanus değildi bu. Daha derin, daha karanlıktı. Rauf'a olan özlemin ve Sirena'nın, Kraken için duyduğu korkunun somutlaşmış haliydi. Bir girdaptı. Beni, komuta koltuğundan alıp, dipsiz bir maviliğe çekiyordu.

Odada kimse fark etmiyordu. Arven talimatlar veriyor, Ceylin dosyaları karıştırıyor, tim ekranlara kilitlenmişti. Ben ise buradaydım, ama aynı zamanda oradaydım. Denizin dibinde, tek başıma. Suyun basıncı göğsüme çöküyor, nefes almak giderek zorlaşıyordu. İçimdeki Sirena, paniklemiyordu. Sadece izliyordu.

"Beni duyuyor musun?" diye fısıldadı Sirena. Ses, dudaklarından çıkar çıkmaz, sonsuz bir yankıya dönüştü, binlerce kez tekrarlanarak bana geri döndü. Duyuyor musun duyuyor musun duyuyor musun...

Gözlerimi sıkıca kapattım. Ellerim, sandalyenin kenarını öyle bir kavradı ki, tırnaklarım plastiğe gömüldü. İçimdeki deniz kabardı, dalgalar karanlık düşüncelerimi karaya vurdu. Çok geç. Onu kaybettin. Kraken senin yüzünden orada. Sen güçsüzsün. Sen sadece Sirena'sın, karada çırpınan bir balık.

Yankı, bir uğultuya, bir çığlığa dönüştü. Duyuyor musun?

"Duyuyorum!" diye haykırmak istedim içimden. Ama sesim çıkmadı. Boğazımda, özlemin ve suçluluktan oluşan dikenli bir yumru vardı. Gözlerimi yavaşça açtığımda, odadaki her şey aşırı keskin, aşırı parlaktı. Ekranların mavi ışığı gözlerimi acıtıyor, klima fanının sesi bir torna tezgahının gürültüsü gibi geliyordu. Ali'nin yüzü, aşırı netleşmiş, her bir göz kırpışı, ağız kenarındaki bir gerilim abartılı bir şekilde fark ediliyordu.

Kalemin masaya bırakışı, kulaklarımda bir gümleme gibi yankılandı. "Yani, onlar orada, biz burada, ve elimiz kolumuz bağlı mı?"

Soru, kafatasımın içinde yankılandı, her hecesi ayrı bir darbe gibiydi. Midem aniden bulandı. Ağzımın içinde, bakırımsı, acı bir tat yükseldi. Sanki suyun basıncı yalnızca ciğerlerimi değil, mide özsularımı da yukarı itiyordu.

"Hayır Ali," dedi Arven. Ama onun sesi daha da beter oldu. Normalde dengeli, yumuşak tonu şimdi kulak zarımı titretecek kadar kalın, metalik ve aşırı yüksekti. Sanki bir megafondan geliyor, beynimin her kıvrımına çarpıyordu. "Kolumuz bağlı değil. Sadece, düşmanın bizi çekmeye çalıştığı tuzağa düşmeyeceğiz. Köprü, bizi tahmin edilebilir sanıyor. Kaba kuvvetle, o gemiye saldıracağımızı düşünüyor. Bizi uluslararası bir suça sürükleyip, hem operasyonu bitirmek, hem de bizi itibarsızlaştırmak istiyor."

Köprü, bizi tahmin edilebilir sanıyor.

Cümle kafamda döndü, ama her dönüşte ses daha da bozuluyor, Arven'in yüzü odak dışına kayıyor gibiydi. Görüş alanımın kenarları kararıyor, sanki daralan bir tünelden bakıyordum. Nefesimi tutmaya çalıştım, ama o da işe yaramadı. İçimdeki Sirena çığlık atıyordu, ama bu çığlık, dışarıdaki bu gürültü patırtının içinde kayboluyordu.

Arven, devam etti. Sesinin her tonu, sinirlerimin üzerinde bir tırmık gibi geziniyordu. "Bu yüzden plan değişti. Doğrudan saldırı yok. Hedefli bir kurtarma operasyonu olacak. Ama bunun için, önce, o gemiye yasal bir gerekçeyle yanaşmamız, ya da en azından müdahale etmemizi sağlayacak bir kılıf yaratmamız gerekiyor. Hatta emekli Sas askeri Eamon, ondan da yardım istedik. Kayıt dışı ama en azından işe yarar."

Ceylin'in sesi, ondan da beter bir şekilde, gürültülü bir patlamayla kulaklarımda yankılandı. Tabletini masaya dokundurduğu hafif tik sesi bile, bir şimşek çakışı gibi geldi. "Ben ve Tuğgeneral, bunun üzerinde çalışıyoruz. Şirketin, kara üssündeki operasyonlarından yola çıkarak, kaçakçılık, insan ticareti şüphesi gibi gerekçelerle uluslararası bir gözaltı veya arama talebinde bulunabiliriz. Bu, bir kapı açar. Ama yavaş işler. Zaman alır."

Zaman alır.

Bu iki kelime, ağzımdaki o acı, bakırımsı tadı daha da yoğunlaştırdı. Yutkundum, ama sanki kum yutuyormuşum gibiydi. Boğazım yanıyordu.

"Zamanımız yok," diye mırıldandım. Ama sesim dışarıya, o korkunç yankılanan sesler dünyasına ulaşmadı. Sadece kendi kafamın içinde, boğuk ve çaresiz kaldı. İçimdeki Sirena, artık huzursuzca kıpırdanmıyordu. Panikle çırpınıyor, ciğerlerimi suyla dolduruyordu. Her saniyenin Rauf için ne anlama geldiğini fazlasıyla biliyordum. Ve bu bilgi, şimdi fiziksel bir acıya, her şeyi bozan bir duyusal fırtınaya dönüşmüştü.

Dünya bir anda yatay eksende kaydı. Sese, ışığa, o boğucu bilgi yüküne bir saniye daha dayanamadım. Sandalyeden, kontrolsüz bir refleksle fırladım. Ayaklarımın altındaki zemin yumuşak, sallantılı bir güverte gibiydi.

Gözlerim hemen arkamda duran boş çalışma masasının kenarındaki metal çöp kutusuna kilitlendi. Birkaç sarsak adım atıp ona doğru yığıldım. Avuçlarım parkenin soğuk laminat yüzeyine yapıştı, sırtım kamburlaştı. Midem, içindeki hiçliği bile dışarı atmak istercesine şiddetle kasıldı.

Boğazımda yükselen sadece acı, yakıcı bir asit ve o iğrenç bakır tadıydı. Gözlerimden yaşlar boşandı, burnum aktı. Bedenim, zihnimin taşıyamadığı yükü fiziksel bir tepkiyle dışarı atmaya çalışıyordu, ama içim bomboştu. Sadece kuru, acılı öğürme sesleri odada yankılanıyordu. Titriyordum.

Arven'in, "Miraç!" diyen sesi artık o korkunç yüksekliğinde değil, uzaktan, boğuk geliyordu. Lerna, hemen yanıma çöktü. Islak bir mendille alnıma, boynumun arkasına dokundu. Soğuk temas, şoka girmiş sinir sistemime küçük bir şok gibi geldi.

"Soluk al," diye fısıldadı, sesi tek duyabildiğim net şeydi, bir can simidi gibi. "Yavaş yavaş. Buradayım."

Bir el, sırtıma hafifçe, ritmik hareketlerle dokundu. Ama ben, çöp kutusunun parlak metal yüzeyindeki kendi bulanık yansımamı görüyordum. Gözlerim korkudan ve acıdan büyümüş, yüzüm bembeyaz olmuştu. O an, güçlü Kraken'in Sirena'sı değil; sadece kocasını kaybetme korkusuyla paramparça olmuş bir kadındı.

Yutkundum. Ağzımdaki korkunç tat biraz hafiflemiş, yerini tükürüğün yoğun, yapışkan hissine bırakmıştı. Lerna'nın desteğiyle doğruldum. Bacaklarım hâlâ titriyordu, ama bakışım eskisi gibi değildi. İçimdeki o duyusal fırtına dinmiş, yerini buz gibi, keskin ve tehlikeli bir berraklığa bırakmıştı. Gözlerimdeki yaşlar kurumadan, yüzümü sildim. Odadaki herkes donmuş, bana bakıyordu. Şok ve endişe okunuyordu yüzlerinde.

"Devam edin."

Sözlerim odada keskin bir bıçak gibi kesip attı tüm sesleri. Ama Arven'in gözleri, endişenin ağır yükünü taşıyordu. Rütbesinin sarsılmaz duruşunun altında, bir abinin, bir kardeşe derin kaygısı parlıyordu. Time baktı, kapıyı hafifçe işaret etti.

"İki dakika," dedi, sesi alçak ama tartışmaya kapalı bir tonla. "Bizi yalnız bırakın."

Oda boşalırken sessizlik daha da yoğunlaştı. Her adım, gerilimin tellerini biraz daha geriyordu. Kapı usulca kapandığında, Arven arkasındaki sandalyeyi kavradı. Metal ayakların betona sürtünme sesi, kulak tırmalayıcı bir tınıyla yankılandı. Sandalyeyi bana doğru, yavaş ama kararlı bir hareketle çekti.

Oturmamı sağladı. Sandalyenin soğuk, sert yüzeyi, hâlâ titreyen bedenime garip bir gerçeklik hissi verdi. Arven ise, önümde hafifçe çöktü. Dizleri betona değdi, üniformasının kumaşı gerdi. Bu pozisyon, otorite ile samimiyet arasında gergin bir köprü kuruyordu; bir üst, bir asttan ricada bulunur gibi değil, iki eşit, iki yaralı savaşçı gibiydi.

Ellerini, benim ellerimin yanındaki sandalyenin kolçaklarına yasladı. Parmakları, plastik kaplamayı sıkıca kavradı, eklem yerleri beyazlaştı. Tüm bedeninin ağırlığını o kollara vermiş gibiydi, sanki kendini de beni de yerçekimine karşı tutmaya çalışıyordu. Gözleri, benimkileri yakaladı. O derin, deniz mavisi gözlerde, okyanusun dibindeki gibi bir sakinlik ve onun altında yatan amansız bir akıntının tehdidi vardı.

"Korkunu anlayabiliyorum," diye başladı. "Ben de korkuyorum Miraç. Oradaki benim kardeşim, kardeşlerim. Ama korkuyla hareket edemeyiz. Korku, bizi her an şüpheye düşürür. Kır, dök, bağır, çağır öfkelen ama korkma. Korku, insana hata yaptırır kardeşim. Onları oradan alacağız."

Kaybetme korkusunun insanın içini nasıl oyduğunu, nasıl çelik gibi bir iradeye dönüştürebileceğini biliyordu. Benim bakışlarımda gördüğü şey, umut ya da teselli değildi. Bir yıkım kararıydı.

"Rauf, benim limanımdaki en güvenli gemimdi Arven. Onlar, o gemiye dokundular."

Gözlerimi Arven'in deniz mavisi gözlerinden ayırmadım. İçimde kopan kasırgayı, okyanusun dibindeki o sakinliğe yansıtmaya çalıştım. Boğazımdaki düğüm biraz daha gevşedi, ama yerini, daha keskin, daha yoğun bir şey aldı.

"Onlar sadece bir gemiye de dokunmadı," dedim, kafamı iki yana sallayarak. "Benim dünyamın merkezindeki sabit yıldızı söktüler. Rauf sadece benim değildi. Rauf Aslan, bu timin çimentosuydu. Hepimizin emniyet kemeriydi."

Arven'in gözlerinde bir şimşek çaktı. Anlıyordu. Bu kişisel bir kayıptan çok daha fazlasıydı; operasyonel bir felaketti. Arven, bir an bile tereddüt etmeden kalktı ve yukarıdan bana baktı. Artık Binbaşıydı.

"Sende Sualtı Akreplerinin ikinci komutanısın, Miraç Gökçe Aslan."

Soyadıma vurgu yapıp bir adım geri çekildiğinde, ayağa kalkıp çenemi dikleştirdim. Ayaklarım, hâlâ biraz sarsak olsa da, artık betona sağlam basıyordu. Arven'in gözlerindeki okyanus sakinliği, şimdi benim bakışlarımda, bir fırtına öncesi tehlikeli bir dinginliğe dönüşmüştü.

"Ve sen," dedi, devam ederek. "Rauf'un arkasında bıraktığı bu timi, en keskin şekilde yönetmek zorundasın. Dinlemen gereken bir planım var. Ve bu plan, senin deli cesaretini gerektiriyor." Detayları kısaca anlatıp kapıya doğru döndü. "Ama önce, timi geri alalım. Onlar da bunun bir parçası."

Kafamı sallayıp kapıya doğru yöneldim. Omurgam, demir bir çubuk gibi gerilmişti. Kapıyı açıp bir adım geriledim. Koridorda, bir duvar gibi dimdik bekleyen Sualtı Akrepleri vardı. Lerna'nın gözleri hemen beni buldu, içlerinde bir soru ve sarsılmaz bir sadakat vardı.

"İçeri girin."

Tim, sessizce, disiplinli adımlarla içeri doldu. Her biri yerini aldı. Necla, Lerna'nın yanına, kenarda durdu. Hepsinin gözleri bana çevrildi. Odayı dolduran, artık şok ya da belirsizlik değil, elektrik yüklü bir bekleyişti.

Arven, masanın kenarına yaslandı, liderlik pozisyonunu bana bıraktı. Ben, odanın önüne, ekranlarda hâlâ donmuş duran M.S. Pontus görüntüsünün önüne geçtim.

"Köprü, iki tutsağıyla uluslararası sularda, güvende olduğunu sanıyor," diye başladım, parmağımı ekrandaki gemi görüntüsüne doğru kaldırdım. "Beklediği şey, büyük, gürültülü bir donanma manevrası. Yasaları çiğneyebilecek bir baskın. Ona tam da bunu göstereceğiz."

Ekran değişti. Gölcük açıklarındaki Türk Donanması'na ait bir firkateynin ve hücumbotların görüntüsü belirdi.

"Tuğgeneral Candan, diplomatik kanalları zorlarken, askeri bir gösteri yapacağız. Gemi, uluslararası sularda rutin tatbikat adı altında denize açılacak. Pontus'un çok yakınından geçecek. Köprü'nün dikkati, tümüyle orada, o büyük, gösterişli tehditte olacak."

Detayları, boğazımdan çıkan her bir cümlede daha da güçlenerek anlatmaya devam ettim. Odada, artık bir şüphe yoktu. Sadece, tehlikeli sularda yapılacak bu imkânsız görevin ağırlığı ve onu başarma azmi vardı. Ve ben, limanımdan çalınan en değerli gemimi geri almak için, korkunun yerine bıçak gibi keskin bir öfkeyi kuşanıyordum.

Sirena'nın çağrısıyla, kaçtığım denize dönüyordum.

⛓️‍💥

M.S. PONTUS

İkinci Kaptan Köşkü

Köşkün panoramik camlarından içeri dolan ışık, loş gri tonlardan sıyrılıp sert ve acımasız bir altın rengine bürünmüştü. Güneş, uçsuz bucaksız denizin yüzeyini ateşten bir zırh gibi kaplıyor, her bir dalga tepesini ışıkla dövüyordu. Bu ışık huzmesi, köşkün içini acı verici bir netlikle aydınlatıyordu.

Toz tanecikleri, hareketsiz havada dans ediyor, Rauf'un beyaz gömleğinin üzerindeki en ufak kırışıklığı, ter lekelerini, Demir'in yüzündeki gergin kasların gölgelerini ortaya çıkarıyordu. Zincirler, bu keskin ışıkta daha da soğuk, daha da parlak görünüyordu. Her bir halka, her bir bağlantı, kusursuz bir şekilde görünüyordu. Gündüz, mahremiyetleri için bir örtü sağlamıyordu; onları teşhir ediyordu.

Rauf, gözlerini güneşe dikemiyordu. Işık, retinasını yakıyor gibiydi. Başını hafifçe yana çevirdi, bakışları camdan dışarı, o parıltılı, ulaşılmaz özgürlüğe kaydı. Güneşin sıcaklığı cama vuruyor, ama köşkün klimalı havası teninde titreme yaratıyordu. İçerisi ile dışarısı arasındaki bu zıtlık, tuzağın büyüklüğünü hatırlatıyordu.

Demir, gözlerini kısmıştı. Güneş, onun daha genç, daha keskin hatlara sahip yüzünde farklı oynuyordu; alnındaki ince ter damlalarını inceltiyor, sıkılı çenesinin gölgesini uzatıyordu. O da dışarı bakıyordu, ışığın aydınlattığı geminin korkuluğunun eğimini, uzaktaki bir bekçinin yürüyüşünü kaydediyor, bir harita, bir kaçış yolu için veri topluyor gibiydi.

Zaman, zincirlerin soğuk metalik teması ve geminin derinden gelen ritmik sarsıntısıyla ölçülüyordu. Dakikalar değil, nefes alışlar, kalp atışları, bakışların dilini konuştuğu sessiz anlar birikiyordu köşkün ağır havasında.

Rauf'un Demir'e doğru kaydırdığı bakışlarında, bir sorgulama, bir durum değerlendirmesi, bir "iyi misin?" sorusu vardı. Demir, başını milimetrik bir hareketle salladı. Gözlerini kırptı.

"İyiyim."

Demir'in bakışları, Rauf'un bileklerindeki zincirlere, oradan kendi zincirlerine kaydı. Kaşlarını hafifçe çattı.

"Çıkış yok gibi?"

Rauf, gözlerini yavaşça kapadı, açtı.

"Henüz değil."

Bu sessiz iletişim, köşkün panoramik camlarından sızan şafak öncesi loş ışıkta, görünmez ipliklerle örülüyordu. Her biri, diğerinin moralini, fiziksel durumunu kontrol ediyor, tek kelime etmeden bir planın, bir direnişin temellerini atıyordu. Konuşmak tehlikeli olabilirdi. Ama bakışlar, düşmanın bile ele geçiremeyeceği bir kale inşa ediyordu.

Sonra, kapının kilidi döndü. Sessiz iletişim anında koptu. İki çift göz, aynı anda, aynı tehdide kitlendi. Bakışlar, anında maske giydi. Rauf'un yüzündeki her ifade silindi, yerini granit bir sükûnet aldı. Demir'in gözlerindeki değerlendirici ışık söndü, donuk, tepkisiz bir perde indi.

Köprü içeri girdi. Bu sefer, yalnız değildi. Yanında, elinde küçük, madeni bir kutu tutan, yüz ifadesi görünmeyen maskeli bir adam daha vardı. Köprü'nün yüzünde, önceki öfkenin yerini almış, soğuk ve hesaplı bir keyif vardı. Farklı renkteki gözleri, önce Rauf'a, sonra Demir'e kaydı, onların kasıtlı donukluğunu bir anlam çıkarmaya çalışır gibi süzdü.

"Beni özlediniz mi beyler?" dedi, sesi yapay bir neşeyle doluydu. Yanındaki adama işaret etti. Köprü, panonun önündeki sandalyeye oturup yayılırken adam, madeni kutuyu açtı. İçinde, steril ambalajında duran, şeffaf plastikten yapılma, basit ama iğrenç bir alet duruyordu. Bir damar yolu setiydi. İğne, uzun bir plastik tüp ve bağlantı parçaları vardı. Hemen yanında ise iki şırınga vardı.

Kutuyu Rauf ile Demir'in ortasındaki küçük sehpaya bıraktı.

"Sizin için küçük bir aperatif hazırladım. Yalnız yemek yemeği sevmiyorum," dedi Köprü ve yanındaki sehpayı önüne çekti. Cebinden çıkarttığı küçük paketin içindeki tozu hafifçe sehpanın üzerine döktü ve sehpanın üzerinde duran kredi kartıyla tozu düzeltti. Sağ burnunu başparmağıyla kapatıp sehpaya eğildi ve hızla açıkta kalan sol burnuyla tozu içine çekti.

Rauf'un gözleri, Köprü'den sehpadaki damar yoluna kaydı. İçinde bir şey soğudu. Bu, sadece işkence değildi. Tıbbi bir müdahalenin kirli bir taklidiydi. Vücut bütünlüğüne yapılan, aşağılayıcı bir saldırıydı.

Gözlerini tozdan kaldıran Köprü, hafif bir titreme ve gözlerinde ani, keskin bir parıltıyla geriye yaslandı. Burun deliklerini hafifçe sildi. Yapay neşesi, şimdi gerilmiş sinirler ve artan bir enerjiyle keskinleşmişti. Bakışları, sehpadaki damar yoluna, sonra da Rauf'a kaydı.

"Damar yolu, çok yönlü bir araç, değil mi? İster hayat verici sıvılar, ister samimiyeti teşvik edici kimyasallar." Tozun etkisiyle, kelimeleri daha vurgulu çıkıyordu. "Siz ikiniz, birer bilgi hazinesisiniz. Ama şifreli bir kasanın içindesiniz. Benim ihtiyacım olan şifreler," diyerek parmağıyla kendi şakağına hafifçe vurdu, "burada. Ve bazen, kasa o kadar sağlamdır ki, içindekilere zarar vermeden açmanın tek yolu, ona kendi dilinde, yani kimyasal bir dilde konuşmaktır."

Rauf, kaşlarını kaldırdı.

"Yani diyorsun ki benim az hücreli beynim, sizin gibileri anlamakta kıtlık çekiyor. Seviyeme inmenize ihtiyacım var?"

Köprü'nün yüzündeki o yapay, kimyasalla keskinleşmiş ifade bir an dondu. Gözlerindeki keskin parıltı, bir şaşkınlık ve ardından gelen derin, kişisel bir öfke ile bulandı. Rauf, sadece direnmiyordu; onun zekâsına, yöntemine saldırıyordu. Onu, basit, ilkel bir uyuşturucu bağımlısı seviyesine indirgiyordu.

Gözlerinin siyah olanı derinleşirken, kahverengi olanı tehlikeli bir şekilde parladı. Dudakları, önce bir gülümseme gibi gerildi, ama bu gerilme çabuk çatlayarak, altındaki öfkeyi ortaya çıkardı.

"Çok komiksin, Kraken," dedi, sesi şimdi buz gibi ve keskindi. 

Yavaşça ayağa kalktı. Rauf'un önüne kadar yürüdü. Eğildi, yüzü Rauf'un yüzüne bir karış kadar yaklaştı. Nefesi, tozun keskin kokusu ve pahalı bir naneli sakızın sentetik ferahlığıyla karışıktı. Öfkesi, kimyasalın da etkisiyle kontrolünü zorluyordu. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu.

"Zincirlerle bağlı olmana rağmen, ikidir benimle oynamaya çalışıyorsun. Peki, oynayalım. Ama kuralları ben koyarım. Ve ilk kural şu: Kimse, benimle alay edemez."

Doğruldu, arkasını döndü ve panonun önüne, özellikle Miraç'ın fotoğrafının olduğu kısma yürüdü. Parmak ucuyla, fotoğraftaki Miraç'ın yüzüne hafifçe dokundu, ardından sanki bir tozu silkelermiş gibi parmaklarını birbirine sürttü. Panodan, Miraç'ın başka bir fotoğrafını, belki bir sokak gözetlemesinden, daha savunmasız, habersiz bir anını gösteren bir fotoğrafı dikkatle çekip aldı. Fotoğrafı, Rauf ile Demir'in ortasındaki sehpanın üzerine, damar yolunun yanına bıraktı.

"İkinci kural," diye devam etti. "Her alay, bir bedel ödetir. Sen, zekanla beni aşağı çekmeye çalıştın. Bu bedel..." Parmaklarıyla fotoğrafı hafifçe tıklattı. "... o olacak. Senin yerine, onun üzerinden konuşacağız."

Rauf'un granit gibi yüzünde ilk defa, gerçek bir çatlak belirdi. Çenesi sıkılaştı, boynundaki kaslar ip gibi gerildi. Köprü'nün oyunu değişmişti. Artık sadece fiziksel acı ya da kimyasal tehdit değildi. Doğrudan, onun en zayıf noktasına, korumak için yemin ettiği kişiye, Miraç'a saldırıyordu. Ve bu, zincirlerinden daha güçlü bir prangaydı.

Rauf'un gözleri, sehpaya bırakılan fotoğrafa kaydı. Miraç'ın kahkahasını yakalayan, uzaktan çekilmiş bu fotoğraf; bu kirli ortamda, bu aşağılayıcı nesnelerin yanında ihanete uğramış gibi duruyordu. Köprü'nün parmağının fotoğrafa dokunuşu, Rauf'un midesine saplanan bir bıçak gibiydi.

Rauf, boğazındaki düğümü yutkunmaya çalıştı. Yutkunması kuru, gürültülü bir ses çıkardı. Bakışlarını fotoğraftan, yavaş yavaş Köprü'nün gözlerine çevirdi. Ama artık orada sadece granit bir sükûnet yoktu. Buz gibi, ölümcül bir parıltı vardı. Öfke donmuş, keskin bir silaha dönüşmüştü.

"Beni kışkırtmak gibi bir hataya düşme Köprü," dedi Rauf. Ses o kadar alçak ve o kadar yoğundu ki, odanın havasını titreştirdi. Bu bir yalvarış değil, bir uyarıydı. Bir yırtıcının, avının üzerine basmadan önce çıkardığı son uyarı sesi gibi. "Buranın çıkışı var."

Köprü, bu ses tonundan zevk almış gibi geriye doğruldu.

"Sen hâlâ buradan kurtulabileceğinizi mi düşünüyorsun, Krakencik?"

Gülerek kafasını iki yana salladı ve sandalyesine ilerleyip onların önüne doğru çekiştirdi ve oturdu. Bacak bacak üstüne atıp ellerini sağ dizinin üstünde kenetledi.

"Daha önce dediğim gibi. Uluslararası bir noktadayız ve sizin ekibiniz buraya ayak bile basamaz," dedi, yalancı bir ciddiyetle. Ardından Rauf'a bakıp sırıttı. "Ama ben ve benim adamlarım sizin topraklarınızda fink atarız. Belki size sizin yokluğunuzda ne yaptıkları hakkında bilgiler getiririm."

Rauf, kaşlarını çattığında Köprü, kaşlarını kaldırdı.

"Mesela Yüzbaşı Miraç Gökçe Aslan'ın yalnız yürürken saçını kulak arkasına nasıl attığını çekeriz? Askeriye de sayılı dostlarımız var sonuçta. Belki biri bir çay getirir, şekerli olur. İki şeker. Hadi bir tane de benden olsun. Üç şekerli, nasıl? Ağır mı kaçar?"

"Ona bir şey yaparsan..." diye başladı Rauf, ama sesi boğazında düğümlendi. Tehdit bile etmek, o ihtimali ağzına almak, ona ihanet gibi geliyordu.

"Evet?" diye heyecanla üsteledi Köprü, gözleri parıldayarak. "Ne yaparsın? Burada, o sandalyede, zincirlenmiş haldeyken? Söylesene, kadınını nasıl koruyacaksın? Hoş, korkmakta haklısın," gözlerini fotoğrafa indirdi ve dudaklarını yaladı. "Böyle güzel bir kadın benim olsaydı gözümün önünden bir an olsun ayırmazdım."

Rauf, alt dudağını dişlerinin arasına alıp sertçe ısırdı ve gülmeye başladı. Sonra yükseldi, odanın ağır havasını dolduran, boğuk ama gerçek bir kahkahaya dönüştü. Bu, bir çıldırış ya da çaresizlik gülüşü değildi. İçinde saf, katıksız bir küçümseme ve acımasız bir alay vardı.

Köprü'nün yüzündeki zafer ifadesi, anında dondu. Gözlerindeki parıltı söndü, yerini şaşkınlık ve derin bir rahatsızlık aldı. Bu, onun senaryosunda yoktu. Kurban, korkmak ya da öfkelenmek yerine gülüyordu.

"Ne? Ne gülüyorsun?" diye kekeledi Köprü, kontrolü elinden kaçırdığını hissetmişti.

Rauf, gülüşünü yavaş yavaş keserek, başını kaldırdı. Alt dudağından, dişlerinin izi ve küçük bir kırmızı leke görünüyordu. Ama gözlerinde, zaferin değil, zaferin kesinliğinin soğuk ışığı parlıyordu.

"Senin ananı sikerdim de dua et ölü sikici değilim! Hele ki leşlerle hiç işim olmaz."

Köprü'nün yüzündeki yapay neşe, Rauf'un sözleriyle birlikte bir bıçak darbesiyle yarıldı. Yerine, çirkin, çarpık bir öfke oturdu. Dudakları gerildi, dişleri göründü. O iki renkli gözdeki parıltı, bir lağım suyunun yüzeyindeki yağ gibi kaygan ve iğrenç bir hal aldı.

"Gül, gül, iri öküz," diye tısladı Köprü, sesi yapışkan ve alçaktı. "Bu kadar komik olmaya kendini zorladığın için beynin o ince espriyi kaldıramamış olabilir. Ben söyleyeyim. Askeriyeye yerleştirdiğim bir adamım, karına, senin kadınına yaklaşacak Rauf Aslan."

Rauf'un gülüşü kesildi. Yerini, gözlerinde patlamaya hazır, karanlık bir fırtına aldı. Köprü'nün ağzından dökülen her kelime, Miraç'ın mahremiyetine atılan bir tükürüktü.

"Senin o kocaman, işe yaramaz bedenin burada çürürken," diye sürdürdü Köprü, her kelimeyi zehirli bir bal gibi sıralayarak, "benim parmağımın ucundaki adamım, ona gülümseyerek çay ikram edecek. Belki yanlışlıkla eli değecek o ince bileğine. Senin asla bir daha dokunamayacağın o bileğe."

Rauf'un nefesi, ciğerlerinde kırık cam gibi kesilmeye başladı. Zincirler, kemiklerine değecek kadar sıkılmıştı. Gözlerindeki fırtına, artık bir kasırganın gözü gibi, tehlikeli bir durgunluğa bürünmüştü.

"O kişi her kimse," diye konuştu Rauf, sesi şimdi tehlikeli derecede düz ve alçaktı, bir bıçağın metal soğukluğundaydı, "elini ona değdirmeden önce, kolunun her kemiğini teker teker kıracak adamlarım var benim karımın yanında."

Köprü, kollarını göğsünde bağlayıp gözünün ucuyla Rauf'u süzdü. Gözlerinde şeytani bir parıltı çaktı. Yanında duran adamına baktı.

"Yüzbaşı Miraç Gökçe Aslan'ın ve Rauf Aslan'ın, kapısının önündeki nöbetçi Hüseyin Şahin'i ara. Miraç'ın yanına gitsin."

Bu, son damlaydı. Rauf'un içindeki tüm kontrol, tüm disiplin parçalandı. Zincirleri öyle bir savurdu ki, sandalye yerinden oynadı. Boğazından hayvanımsı, boğuk bir kükreme yükseldi.

"Seni ananın amına geri sokmazsam bana da Rauf demesinler! Kendi ellerimle geberteceğim oğlum seni! O iki renkli gözünü de götüne pamuk niyetine sokacağım! Bu da yeminim olsun!"

Odada çınlayan bu öfke patlamasından sonra, ölü bir sessizlik çöktü. Rauf, nefes nefese, gözleri kan çanağına dönmüş, Köprü'ye bakıyordu.

Köprü ise, büyülenmiş gibiydi. Dudakları hafifçe aralanmış, gözleri parlıyordu. Bu patlama, beklediğinden de güzeldi. Yavaşça alkışlamaya başladı. Tek tek, yavaş tempo, metalik sesler doldu köşkün içerisine.

"Bravo," diye fısıldadı. "İşte bu. İşte gerçek Kraken. Çaresiz. Kızgın. Korkmuş." Alkışını kesti. "Bu çok değerli. Bunu saklayacağım. Belki karına dinletiriz. Sesinin ne kadar çirkin olabileceğini duysun."

Rauf'un tüm enerjisi, o patlamayla birlikte boşalmış gibiydi. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Yaptığı hatanın farkındaydı. Köprü'ye, tam istediği tepkiyi vermişti.

Köprü, memnun bir şekilde arkasını döndü. "Çok eğlenceliydi. Ama şimdi, söz verdiğim küçük sürprizi ayarlamalıyım. Bir süre beni beklemeyin, yalnız takılın. İyi eğlenceler, beyler. Umarım hayalleriniz renklidir."

Kapıyı açıp çıktı. Kapının kapanışı, bu sefer bir mezarlık kapısı gibi tok ve nihai geldi.

"O renkleri senin götüne sokacağım, bekle. Bekle orospu çocuğu. Bekle sen," diye fısıldadı Rauf, kapanmış kapıya bakarken.

Köşkte, geriye sadece Rauf'un ağır, hırıltılı nefesleri ve işe yaramaz öfkesinin ağır kokusu kaldı. Köprü, sadece fiziksel değil, duygusal olarak da onu zincirlemişti. Ve şimdi, dışarıda, Miraç'ın etrafında dolaşan görünmez bir tehdidin varlığını bilmek, bilmekten daha beter, hayal etmek zorundaydı. Bu, onun için yeni bir cehennem katıydı.

Demir, Rauf'un üzerindeki zincirlere baktı.

"Fazla hareket etme, kanatmışsın kendini."

Rauf, Demir'in sözlerini duymadı bile. Bakışları, kapıda, Köprü'nün kaybolduğu noktada kilitli kalmıştı. Nefes alışverişi hâlâ düzensizdi, göğsü hızla inip kalkıyordu. Zincirlerin metal halkaları, derisini tahriş etmiş, kızarıklıkların üzerinden küçük kırmızı çizgiler sızıyordu. Beyaz gömleğe yayılan bu leke, yavaş yavaş büyüyordu.

"Rauf," diye tekrarladı Demir, sesini biraz daha yükselterek. Sesi, odadaki öfkeli sessizliği delmeye çalışan sakin, sağlam bir çekiç gibiydi. "Dinle beni. Onun seni kışkırtmasına izin veriyorsun. Yapma."

Rauf, yavaşça başını çevirdi. Gözleri, Demir'in yüzüne odaklanmakta zorlanıyor gibiydi; hâlâ içinde dönen karanlık fırtınanın izleri vardı. "Ne yapayım, Demir?" diye sordu, sesi içi boşalmış, bitkin bir hışırtıydı. "Orada dışarıda ona dokunabileceklerini söylüyor. Sadece söylemekle kalmıyor, emir veriyor."

"Biliyorum," dedi Demir, hiç tereddüt etmeden. "Ve sen ona küfrettikçe, bağırdıkça, zehri kendi içine çekiyorsun. O, senin öfkenle besleniyor, Rauf. Seni kontrol edilebilir hâle getiriyor. Şu an burada, senin tek silahın ağzın. Onu da kullanamazsan..."

"Ne!" diye patladı Rauf, ama bu seferki patlama öncekine göre daha zayıf, daha çaresizdi. "Susup oturayım mı? Onun Miraç'la ilgili o... o pis hayallerini dinleyip, gülümseyeyim mi?"

"Hayır," dedi Demir, kesin bir tonla. "Dinleme onu. Duyma onu. O senin kafanın içine girmeye çalışıyor. Senin zihnini, senin en karanlık korkularınla kirletmeye uğraşıyor. Eğer sen ona izin verirsen, o zaman gerçekten kazanır. Ayrıca Miraç'tan bahsediyoruz ya," diye vurguladı, "Bizimkiler sence, senin yokluğunda onu yalnız bırakırlar mı? Arven lan, abin. İlk başta o yanından ayrılmaz. Sonuçta kardeşinin eşi, Rauf Aslan'ın eşi, Miraç Gökçe Aslan. Ve asıl önemli konu Miraç, senin burada çıldırdığını görseydi, ne derdi? Senin onun için bu kadar zayıf düşmene izin verir miydi?"

Rauf, irkildi. Demir'in sözleri, soğuk bir duş gibi geldi.

Miraç.

Onun gözlerinde çaresizlik görmek.

Bu düşünce, Köprü'nün tüm pis sözlerinden daha acıtıcıydı.

Demir, bu etkiyi görünce devam etti, sesi biraz daha yumuşadı. "Sualtı Akrepleri dışarıda. Ve biz biliyoruz ki onlar, şu an bizi buradan almanın bir yolunu arıyorlar. Köprü'nün oyununa gelirsek, bu şansı azaltırız. Çünkü kör öfke, stratejiyi öldürür. Sen bana bunu öğrettin. Ayrıca," dedi ve dudaklarını oynatarak devam etti.

Hüseyin'i dert etme. Bileti kesildi onun, evvelsi gün. Ayrıntıları sonra konuşuruz.

Rauf, derin bir nefes aldı. Ciğerlerine çektiği hava, bu sefer biraz daha temiz, biraz daha net geldi. Gözlerini kapattı.

"Peki ne yapacağız?" diye sordu Rauf, sesi artık daha kontrollü, daha odaklanmıştı. Kanayan bileğine baktı. Acı, onu burada, şu ana bağlıyordu.

"Önce şunu durdur," dedi Demir, başıyla Rauf'un yaralarını işaret ederek. "Gücünü koru. Sonra düşün. O burada değil. Ama biz, onun zihnini biliyoruz artık. Onun zaaflarını. Annesi. Gururu. Kontrol manyağı oluşu." Demir'in gözlerinde, avcılık ışıltısı belirdi. "Bağımlı. Onu kışkırtmak, onun seviyesine inmektir. Onun zaaflarını kullanmak, bizim seviyemize çıkartır."

Rauf, yavaşça başıyla onayladı. Köprü'nün bıraktığı zehirli havayı ciğerlerinden atmaya çalışıyordu. Demir, bir denge noktası sağlamıştı. Onu, çıldırmanın eşiğinden geri çekmişti.

"Haklısın," diye mırıldandı Rauf.

Demir, parlayan gözlerle Rauf'a baktı.

"Neden benimle hiç konuşmadı sanıyorsun?" diye sordu Demir, başını hafifçe yana eğerek. "Üzerinde bırakacağım etkileri biliyor. Senin tepkilerini, senin zayıf noktalarını haritalandırıyor. Bunu en iyi sen biliyorsun. Ters psikoloji, provokasyon, bunlar senin de bildiğin silahlar."

Rauf, bu sefer başıyla onayladı. Demir haklıydı. Köprü bir psikolog gibi çalışıyordu. Ve onu en iyi anlayacak kişi, kendisi gibi psikolojik savaşın inceliklerini bilen biriydi. Belki de Demir ile hiç konuşmamasının bir nedeni de buydu; onun da aynı dili konuşabileceğini, Köprü'nün oyununu daha erken bozabileceğini biliyordu.

Demir, rahatlamış bir nefes verdi. Bakışları, ikisinin arasında duran, terk edilmiş damar yolu setine kaydı. Kutunun içindeki plastik tüp, şeffaf sıvı ile dolu şırıngalar loş ışıkta sinsi bir şekilde parlıyordu.

"Sence içinde gerçekten var mı?" diye sordu Demir, sesi alçak ve meraklıydı. Gözlerini, Rauf'a çıkartarak gözleriyle kutuyu işaret etti. Rauf, bir an düşündü. Sonra, dudaklarının kenarında küçük, acı bir kıvrım oluştu.

"Su olmadığı kesin."

Demir, bir an düşündü.

"Korkutmak için yeterli. Öldürmek için olduğunu sanmıyorum. Bizi konuşturmak istiyor. Ölü bir tutsak, değersiz bir tutsaktır."

Rauf, düşünceli bir şekilde kutuya baktı.

"Sence salin olabilir mi?"

Demir, gözlerini kutuya çevirdi.

"Sanmam. Piç kurusu, gözümüzün önünde uyuşturucu kullandı. Burnuna çektiği şeyin de pudra şekeri olduğunu da düşünmüyorum. Bize de onu zorla çektiremeyeceklerine göre, sulu çözelti yapmış olabilirler."

Rauf, kaşlarını kaldırıp Demir'e baktı.

"Pudra şekeri mi?"

"Ne diyecektim, un mu?"

İkisi de bu soğuk, mantıklı analizi sindirirken, aynı anda bir şey fark ettiler.

Absürtlük.

Burada, zincirlenmiş, bir psikopatın oyuncağı haline gelmiş, bir damar yolunun içeriğini tartışıyorlardı.

Önce Demir'in dudakları titredi. Sonra Rauf'un omuzları hafifçe oynadı. Birbirlerinin gözlerine baktılar ve kontrolsüz, boğuk bir kahkaha patladı. Bu, önceki öfke kahkahası gibi değildi. Bu, gerilimin, korkunun ve saçmalığın bir anda boşalmasıydı. Demir, başını öne eğdi, sessizce titrerken; Rauf, kafasını arkaya atıp gülmeye çalıştı.

Ancak Rauf'un kahkahası, omzundan gelen keskin, kemik gibi bir sızıyla anında kesildi. Yüzü buruştu, nefesi tutuldu. Gülmesi, omzundaki zaten gergin olan bağları son bir darbe ile koparmıştı.

"Ah, kahretsin," diye homurdandı, dişlerini sıkarak. Sol omzuna doğru eğilemedi bile. O tarafı tamamen dondurulmuş, deforme olmuş gibi hissediyordu. Kolunun normal duruşu bozulmuştu. "Sanırım... sanırım omzumu çıkartmış olabilirim."

Demir'in gülüşü anında söndü. Yerini, anlık bir profesyonel tetikte olma hali aldı. Gözleri, Rauf'un omzunu taradı. "Evet," diye doğruladı, sesi şimdi tamamen iş modundaydı. "Çıkmış. Köprücük kemiğin öne doğru çıkmış gibi görünüyor. Zincirleri zorlarken olmuştur."

Rauf, gözlerini kapattı. Acı, şimdi tam anlamıyla beyne ulaşmıştı; zonklayan, keskin bir acı. "Harika," diye mırıldandı, ironi ve acının karışımı bir tonla. "Bir psikopat, bir çıkmış omuz ve bir de psikoloğum var. Durumumuz gerçekten parlak."

Demir, dudağını ısırarak kutuya bakış attı.

"İçinde inşallah morfin vardır."

Rauf, inleyerek gülmesini engellemeye çalıştı.

"Sus artık!"

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Yüz yirmi saat.

Bu bir sayı değildi. Ciğerlerimde yanan, kulaklarımda çınlayan, göz kapaklarımın arkasına kazınmış bir gerçeklikti. Yüz yirmi saattir nefes alıyordum. Yüz yirmi saattir yürüyordum, konuşuyordum, planlıyordum. Ama yüz yirmi saattir yaşamıyordum. Çünkü yaşamak, onun nefes alışını duymak, onun gözlerindeki o sabit, güven verici ışığı görmekti. Ve o ışık, beş gündür sönüktü.

Komuta merkezinin yapay ışığı altında her şey fazla keskindi. Ekranların mavi parıltısı, yorgun gözlerimi acıtıyordu. Beton zemin, saatlerdir dikildiğim yerde, ayaklarımın altında taş gibi sertleşmişti. Yüz yirmi saat. Bu sürenin yarısını burada, bu odada, veri akışını izleyerek, haritalara bakarak, o hiç değişmeyen gri noktaya bakarak geçirmiştim. Diğer yarısını ise iskelede, denize bakarak yok etmiştim. O hırçın, öfkeli, sahip olduğum her şeyi benden saklayan denize.

Pars'ın klavyede yazma sesi, ritmik bir işkence aleti gibiydi. Tık tık tık... duraksama... tık tık... Her tık, geçen bir saniyeydi. Rauf ve Demir'den çalınan bir saniye.

Arven, ağır adımlarla yanıma geldi. Koyu renk gölgesi, ekranın ışığını kesti. "Miraç," dedi, sesi yorgunluktan ve gerilimden kalınlaşmıştı. "Gölcük'ten ayrılan ve bölgede dolaşan tüm sivil tekne trafiğini taradık. Köprü'nün gözü olabilecek birkaç şüpheli var. Ama hiçbiri doğrudan Pontus'a yaklaşmadı."

"Demek ki gözü, karada," diye mırıldandım, sesim kendiliğinden çıkmıştı. Ensemde bir karıncalanma hissettim. Paranoya değildi bu. İhtiyatlılıktı.

"Evet," diye onayladı Arven, çenesi sıkılı. "Ve onu tespit etmek, uluslararası sulardaki bir gemiye ulaşmaktan daha zor. Ama Ceylin, askeri savcılıkla koordineli bir arka plan taraması başlattı. Son zamanlarda şüpheli temasları veya finansal hareketleri olan herkesi didik didik ediyorlar."

Başımı salladım. Mantıklıydı. Ama zaman alıcıydı. Ve zaman, kanımızla ölçülüyordu.

Tam o sırada, Lerna içeri girdi. Yüzü solgundu, ama gözleri bir şey bulmuş bir avcı gibi parlıyordu. Elinde bir tablet vardı. Doğrudan yanıma geldi.

"Miraç, Arven Binbaşım," dedi, sesi alçak ve acil. "Pontus'un eski mühendislik planlarına daha derin baktım. 1987'deki o atık hattı aktif kullanımda değil. Ama." Tableti önüme uzattı. Ekranda, geminin karinasının altını gösteren karmaşık bir kesit vardı. Kırmızı bir daire içine alınmış küçük, düzensiz bir boşluk. "Burası, geminin inşası sırasında bir hata veya sonradan yapılmış yetkisiz bir modifikasyon gibi duruyor. Planlarda resmi olarak yok. Ama eski bir mühendisin günlüğündeki notlarda 'K.' harfi ve bir ölçü belirtilmiş. Burası, güverteden değil, doğrudan denizden, karinanın bu zayıf noktasından, kesici bir araçla içeri sızılabilecek bir yer olabilir."

Gözlerimi ekrana diktim. O kırmızı daire, bir yara gibiydi. Geminin zırhındaki bir çatlak. İçimdeki durgun sular, ilk kez hafif bir dalgalanmayla karıştı. Bu bir şanstı. Küçük, tehlikeli, belirsiz bir şans. Ama şimdiye kadarki tek somut zayıflıktı.

"Operasyon planını buna göre değiştir," dedim, tableti Lerna'ya geri verirken. "Hedef, ikinci kaptan köşkü değil, mümkün olan en gizli giriş noktası."

Lerna'nın gözlerindeki parıltı daha da arttı. "Riskli. O zayıf noktanın hâlâ sağlam olduğundan emin olamayız. Ya bir tuzaksa?"

"Her şey bir tuzak olabilir," diye karşılık verdim, gözlerimi ekrandaki gemi görüntüsüne diktim. "Ama bu, onun kurduğu tuzaklardan biri değil. Bu, bizim bulduğumuz bir çatlak. Ve biz, o çatlaktan içeri sızacağız."

Yüz yirmi saatin bana öğrettiği bir şey daha vardı. Köprü gibi düşünmek zorundaydık. Ama ondan daha yaratıcı, ondan daha umutsuz olmak zorundaydık.

Arven, derin bir nefes aldı. "Bu, onaylanmış planı değiştirmek demek Miraç. Tuğgenerale bildirmemiz gerek."

"Bildir," dedim, hâlâ ekrana bakarken. "Ama benim naçizane bir planım daha var, ekleme yapmanı istiyorum."

Odaya bir sessizlik çöktüğünde onlara döndüm. Arven'in kaşları hafifçe kalktı. Lerna'nın gözleri, benim gözlerime kaydı. Ona baktım. Sadece baktım. Yüzümde herhangi bir ifade yoktu. Sadece saf, odaklanmış bir dikkat vardı. Gözlerimde, ekrandaki o kırmızı daireyi görür gibi bir niyet okunuyor olmalıydı.

Lerna'nın gözleri kısıldı. Bu, şaşkınlık ya da sorgulama değildi. Daha çok, bir merceğin odak noktasını bulmaya çalışması gibiydi. Bakışları, benim gözlerimin derinliklerinde bir şey arıyor, söylenmeyeni okumaya çalışıyordu. Bir saniye, iki saniye... Sonra, gözlerindeki o keskin odak, anlayışla yumuşadı. Hafifçe, milimetrik bir hareketle başını salladı.

"Bravo çıkış?" dedi, sorarcasına.

Ben, Lerna'ya bakmaya devam ettim. Sonra, gözlerimi yavaşça tablet ekranındaki o kırmızı daireye çevirdim. Sadece bir anlığına. Sonra tekrar Lerna'ya baktım.

"Bravo, çıkış."

Sonra, Arven'e döndüm. Sesim artık tüm yumuşaklığını kaybetmiş, komuta tonuna bürünmüştü. "Tuğgenerali bilgilendir lütfen. Planın ana hatları aynı. Ancak giriş noktasında son dakika değişikliği olabilir. Buna hazırlıklı olsun."

Arven, kafasıyla onaylayıp bizi Lerna ile bıraktığında Lerna, derin bir nefes bıraktı ve arkasını dönüp masaya yaklaştı. Onlara arkama dönüp çenemi dikleştirdim. Gözlerimi ekrandaki, uydu görüntüsündeki o küçük, gri gemi noktasına diktim.

Yüz yirmi saat, Rauf. Dayan. Sadece on iki saat daha dayan. Ve sonra gelip seni alacağım. Ve eğer sana bir şey yapmışlarsa o gemiyi ve içindeki her canlıyı, senin adına denizin dibine batıracağım.

🔗

Altıncı günün şafağı, Gölcük Deniz Üssü'nü bir yaldız fırçasıyla boyamıştı. Güneş, ufkun küllerinden doğarken, yalnızca ışık değil, bir vaat getirmişti. İlk ışınlar, hırçın denizin yüzeyini ateşten bir zırh gibi kapladı; her bir dalga tepesi, altın suyuyla parıldayıp kırıldı. Bu, savaş için değil, görünmek için mükemmel bir gündü.

Üssün ana iskelesinde, TCG 490 Gaziantep firkateyni, gri çelik gövdesiyle devasa ve heybetli bir şekilde uzanıyordu. Güvertesinde, bir karınca yuvası gibi hareket vardı. Üniformalı denizciler, son hazırlıkları yapıyor, halatlar kontrol ediliyor, radar kubbelerinin altında teknisyenler son testleri gerçekleştiriyordu. Havanın içi, dizel yakıtın keskin kokusu ve telaşın elektrik yüklü hummasıyla doluydu. Yanında, daha küçük, daha çevik iki hücumbot bekliyordu; yırtıcı köpekbalıkları gibi sakin ve ölümcüldü.

Firkateyne binen son ekip sessizdi. İçlerinde, üniformalarının altında neopren giysilerin sert hatları belli olan Sualtı Akrepleri Timiydi. Hiçbiri binerken geriye, iskeleye bakmadı.

İskelede, iki siluet onların gidişini izliyordu. Biri, üniformasının üzerine bindirdiği tüm yüküyle, duruşu bir dağ kadar sağlam Binbaşı Arven Doruk Aslan'dı. Diğeri ise, ceketinin yakası rüzgârda savrulan, yüzünde hukukun ağır yükü ve kişisel bir endişe olan Savcı Ceylin Candan'dı. İkisi de konuşmuyordu. Sadece, bu görüntünün bir daha asla tekrarlanmaması için dua ediyor gibiydiler.

Motorlar kükredi. Devasa firkateyn, suyu yararak usulca iskeleden ayrıldı. Arkasından hücumbotlar, bekçi köpekleri gibi takip etti. Konvoy, altın renkli denize açıldı ve kıyıdaki dünya, gri bir hayalete dönüşüp gözden kaybolana kadar ilerledi.

Güneş, tepeye doğru yükselirken ikinci kaptan köşkünde büyük bir sessizlik vardı. Köşkün panoramik camlarından içeri dolan ışık, artık nazik bir altın değil, dik, sorgulayıcı, acımasız bir beyazlıktı. Her toz zerresini, her lekeyi, her yorgunluğu ortaya çıkarıyordu.

Rauf ile Demir, aynı pozisyonda, aynı sandalyelerdeydi. Ama zaman, onların üzerinde acımasız bir heykeltıraş gibi çalışmıştı. Rauf'un devasa gövdesi, artık bir kaya gibi değil, aşınmış bir dağ gibiydi. Sol omzu, doğal olmayan bir açıyla çökük ve şişmişti. Beyaz gömleği, ter, eski kan ve yeni, hafif pembe sızıntılarla lekelenmişti.

Yüzü, güneş yanığı ve uykusuzluğun soluk gri tonlarıyla kaplıydı. Gözlerinin altındaki mor halkalar, derin çukurlara dönüşmüştü. Nefes alışı sığ ve düzensizdi; her nefes, omzunda bir bıçak darbesi gibiydi. Bilinci, ağrı ve yorgunluğun sisli sınırlarında dalgalanıyordu.

Demir, onun yanında daha dik duruyordu, ama o da tükenmişti. Dikkati, Rauf'un her nefes alışına, her istemsiz kasılmasına kilitlenmişti. Kendi bileklerindeki zincirlerin açtığı yaralar kurumuş, siyahımsı kabuklara dönüşmüştü. Susuzluk, dudaklarını çatlatmış, gözlerinde donuk bir odak vardı.

Sessizlik, artık bir strateji değil, bitkinliğin sonucuydu. Konuşacak enerji yoktu. Köprü'nün bir sonraki ziyaretini beklemek, pasif bir kabullenişe dönüşmüştü. Rauf, bazen başını hafifçe sallayarak acıyı uzaklaştırmaya çalışıyor, bazen de gözlerini sıkıca kapatıp, muhtemelen çok uzaktaki bir yeri, bir sesi, bir yüzü hatırlamaya uğraşıyordu.

Tam bu ağır, uyuşuk bekleyişin tam ortasında, dışarıdan bir ses köşkün camlarını titreyen bir mızrak gibi deldi.

Başta uzaktan, boğuk bir gürültüydü. Sonra yaklaştı, şekillendi, güçlendi. Çelik davulların tok vuruşları, nefesli çalgıların keskin nağmeleri ve yüzlerce ağzın gür sesiyle birleşiyordu.

"Yaslı gittim şen geldim"

Denizin ve vatanın ruhunu taşıyan, gururla meydan okuyan, yüreklere işleyen tanıdık bir milli marştı.

Akdeniz Marşı.

İlk mısra, camları aşıp içeri dolduğunda, Rauf'un kupkuru yüzünde bir deprem oldu. Gözlerinde saatlerdir sönük duran ışık, bir kıvılcım fırtınasına dönüştü, aniden alev alıp parladı. Soluk dudakları kıpırdadı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar zayıf bir fısıltıydı.

"Miraç'ın sesi."

"Aç koynunu ben geldim..."

Bu sefer, marşın gür sesi arasından başka bir ton süzüldü. Daha genç, pervasız, tanıdık... Demir'in gözleri irkildi. Başını hızla Rauf'a çevirdi, şaşkınlık ve inançsızlıkla doluydu.

"Ali?" diye soluksuz fısıldadı.

Ve sonra, mucize tamamlandı. Marşın devamı, megafonlarla güçlendirilmiş, birbirine kenetlenmiş birkaç sesin uyumundan oluşan gür bir koroyla yükseldi. Artık sadece Ali değildi. Bir kadın sesi, tüm diğerlerinin önünde, net ve çelik gibi keskin, öncülük ediyordu.

"Bana bir yudum su ver!"

Bu, Miraç'ın sesiydi. Tüm yorgunluğuna, tüm mesafeye rağmen, oradaydı. Sadece bedeniyle değil, sesiyle, varlığıyla. Ardından, diğer sesler ona katıldı, tek yürek olmuş bir çığlık gibi gürlediler: "ÇOK UZAK YOLDAN GELDİM!"

Rauf, nefesini tutmuştu. Gözleri, camlara mıhlanmış, seslerin ardındaki görüntüyü yakalamaya çalışıyordu. Firkateyni gördü. Hepsi oradaydı. Firkateynin mürettebatı. Tüm tim. Ailesi. Demir'in yüzünde, ilk kez gerçek, dürüst bir gülümseme belirdi.

"Hepsi," diye boğuk bir kahkahayla karışık mırıldandı. "Hepsi orada. Bize... bize sesleniyorlar, Rauf!"

Rauf cevap veremedi. Boğazında bir yumru vardı. İçinde bir kasırga kopuyordu. Miraç'ın sesinin her hecesi, Köprü'nün tüm kirli oyunlarından daha güçlüydü. Bu, psikolojik savaşın en saf, en güçlü cevabıydı.

Rauf'un gözlerinden, yorgunluktan, acıdan, ama hepsinden öte katıksız bir özlem ve minnetten oluşan sıcak damlalar süzülmeye başladı. Bunlar, zincirlerin soğuk metaline değil, yüreğinin sıcaklığına tanıklık eden gözyaşlarıydı. Başını öne eğdi, gözlerini sıkıca kapattı. Omuzları, bastırmaya çalıştığı bir hıçkırıkla sarsıldı. Bu, bir zayıflık değil, duygunun taşmasıydı. Köprü'nün ona vermeye çalıştığı tüm o korku ve çaresizlik, şimdi bu saf, güçlü duygu seliyle yıkanıp gidiyordu.

Ve tam o anda, dışarıdaki koronun sesi yükseldi, marşın en hüzünlü, en dokunaklı kıtasını taşıyarak içeri doldu;

"Deniz, deniz Akdeniz..."

Sözler, Rauf'un içindeki fırtınaya bir ahenk, bir melodi kattı. Gözyaşları daha hızlı akmaya başladı.

"Suları berrak deniz..."

Her kelime, Gölcük'ün mavi sularını, üssün iskelesini, Miraç'la yan yana yürüdüğü o kıyıyı gözlerinin önüne getirdi. Ait olduğu yerdi.

"Karşımda yar ağlıyor..."

Bu mısra çarptığında, Rauf'un içi burkuldu. O yar, şu an o firkateynin güvertesinde, megafonuyla onun için bu marşı söyleyen, belki de içten içe ağlayandı. Onun acısını, onun özlemini biliyordu.

Demir, Rauf'un bu halini görünce, kendi gözleri de buğulandı. Ama sesi, gururla titreye titreye, marşa katıldı, fısıltıyla;

"Gideyim bırak deniz..."

İkisi de bu mısrayı mırıldandı. Bu bir veda değildi. Bir sözdü. "Bırak beni gideyim, çünkü ait olduğum yer orası."

Marş, tüm ihtişamıyla devam ederken, köşkteki hava kökten değişmişti. Umutsuzluk ve tükenmişlik, yerini derin, sarsılmaz bir bağlılığa ve bilenmiş bir kararlılığa bırakmıştı. Rauf, gözlerini açtığında, artık ıslak ve kırmızıydılar, ama içlerinde çelik gibi bir parıltı vardı. Demir'e baktı. Artık kelimelere gerek yoktu. Marş, her şeyi söylemişti.

Dışarıda, muazzam bir güç vardı. Ve onlar, bu küçük çelik hücrede, o gücün en kişisel, en yürekten çağrısını duymuşlardı. Artık yalnız değillerdi. Sesleri, onlara ulaşmıştı.

Güneş, firkateynin gri çelik güvertesini ısıtıyordu, ama Sualtı Akreplerinin etrafındaki hava elektrik yüklü bir soğuklukla doluydu. Hepsi, güvertenin korkuluklarına dizilmiş, yüzleri M.S. Pontus'a dönüktü. Ellerindeki megafonlar artık sessizdi, ama marşın yankıları hâlâ denizin üzerinde, görünmez bir köprü gibi asılı duruyordu.

Başlarında duran Miraç, gözlerini kısarak uzaktaki yük gemisine bakıyordu. Yüzünde bir zafer ifadesi yoktu. Sadece mutlak, buz gibi bir odaklanma vardı. Marş, bir mesajdı. Bir psikolojik bombardımandı. Ve şimdi, hedefini vurup vurmadığını gözlemleme zamanıydı.

Onlar için bu an sadece bir gösteri değildi. Bir niyet bildirimiydi. Her birinin yüreği, o uzak geminin içindeki iki adam için atıyordu. Seslerinin onlara ulaştığına, umutlarını yeniden alevlendirdiğine dair sessiz bir inançları vardı.

Köprü, geminin ana köprü üstünden, buz gibi bir öfkeyle sahneyi izliyordu. Panoramik camların ardında, elleri sımsıkı kenetlenmiş, tırnakları avuçlarının etine batmıştı. Yüzünde, o her zamanki alaycı, kontrollü ifadeden eser yoktu. Yerini, çirkin, kontrolsüz bir öfke almıştı. Farklı renkteki gözleri Türk firkateyninin görkemli siluetinde, özellikle de güvertede görünen o küçük, meydan okuyan gruba odaklanmıştı.

"Megafon," diye tısladı, sesi boğuk ve zehirliydi. Yanına öfkeyle gelen maskeli yardımcısına döndü. "Megafonla marş söylüyorlar. Benim esirlerime. Benim gemimde yankılanıyor!" Her kelime, öfkeden titriyordu.

Bu, planladığı bir hamle değildi. Beklediği, sessiz bir tehdit, hukuki bir gösteriydi. Bu, ona göre küstah bir şovdu. Bir aşağılamaydı. Ve en kötüsü, etkiliydi. İkinci Kaptan Köşkü'ndeki iki tutsağın moralini yerine getireceğini, onları dirençli kılacağını biliyordu. Rauf'un o çelik iradesini kırmak için harcadığı tüm çaba, bu aptalca, gürültülü müzikle sıfırlanabilirdi.

Yardımcısı, tedirginlikle adımını geri attı. "Efendim, prosedür gereği yanıt vermeli miyiz? Sirenlerle, uyarılarla-"

"SUS!" Köprü'nün çığlığı, köprü üstündeki tüm elektronik aletlerin vızıltısını bastırdı. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Gözleri, firkateynin güvertesindeki, başında bordo saçlı kadının olduğu gruba kilitlendi. O oradaydı. Yüzbaşı Miraç Gökçe Aslan. Ona göre, annesinin, Nergis Karadul'un mirasını lekeleyen bir komandoydu. Ve şimdi onun gemisine meydan okuyordu.

"Yetkimiz yok. Bastıramayız. Tatbikat yapıyor olarak görünüyorlar. Ama onlar sadece bir gösteri yapmıyor. Bir mesaj veriyorlar. Bana değil. İçeridekilere."

Yardımcısına döndü, sesi aniden buz gibi ve keskinleşti, tüm öfke kontrol altına alınmış gibiydi. Bu, onun en tehlikeli haliydi. 

"Hazırlık emrini verin. Tüm personel, Delta konumuna geçsin. İkinci köşkün dışındaki muhafız sayısı iki katına çıkarılsın. O firkateynle hiçbir temas kurulmayacak. Bizim en ufak bir müdahalemiz onları kışkırttığımız algısına yol açar. Bunu asla istemiyorum. Anlaşıldı mı?"

"Anlaşıldı, efendim."

Köprü, tekrar panoramik camlara döndü. Gözleri, ufuk çizgisinde asılı duran TCG Gaziantep'in güvertesindeki o küçük, dimdik duran gruba kilitlendi. Miraç'ın silueti, güneşin altında adeta bir heykel gibi parlıyordu. Elindeki megafonu sessizce kavradı, dudakları hafifçe hareket etti. Köprü'nün çenesi istemsizce sıkılaştı. Yeni bir marş mı söyleyecekti? Yoksa bu kez daha keskin, daha kişisel bir tehdit mi savuracaktı?

Miraç'ın sesi, megafonun metalik tınısıyla birlikte denizin üzerinde yankılandı; net, tok, komuta eden bir tondaydı;

"TCG 490 Gaziantep'ten uluslararası sulara sesleniyoruz. Bölgede rutin deniz tatbikatı icra edilmektedir. Türk Deniz Kuvvetleri, Akdeniz'in bu sularında egemenliğini, şerefi ve görevi gereği savunmaya devam edecektir."

Sözler, tam bir askerî bildirimin soğuk ve resmî tonundaydı. Köprü'nün yüzündeki o alaycı, kendinden emin ifade, bu beklenmedik resmiyet karşısında buz gibi çatladı. Ama Miraç bitirmemişti. Sesi, birden ton değiştirdi; hâlâ megafonun yapay tınısını taşıyordu, ama altında ince, keskin bir ironi saklıydı;

"Köprü... Duyarım paraların çokmuş. Ama unutma. Denizlerde gerçek zenginlik, bayrağının gölgesinde yürüyenlerindir. Senin o yüzen çelik kutunda ise bayrak yok. Sadece gölgeler var. Ve gölgeler, gerçek güneş doğunca kaybolur."

Köprü'nün yüzü önce dondu, sonra öfkeden gerildi. Gözlerindeki iki renk, bir anlık şaşkınlıkla genişledi, ardından öfkeyle küçüldü. Refleksle önündeki dahili mikrofonun düğmesine bastı, sesi tıslayan bir yılan gibi patladı.

"Ne saçmalıyorsun sen! Burası uluslararası sular! Benim gemim, benim kurallarım!"

Ama karşılık, daha da beklenmedikti. Miraç, megafonu yeniden dudaklarına götürdü.

"Anlaşıldı, Köprü. Kuralların geçerli. Ama bizde burada bir tatbikat yapıyoruz. Tatbikat kuralları gereği, son aşama olan sesli ikaz ve caydırma protokolünü uyguluyoruz. Bu bir eğitim kaydıdır."

Köprü'nün yüzündeki öfke, bu beklenmedik resmiyet karşısında bir an dondu. Eğitim kaydı mı? Merak, öfkesinin önüne geçti. Bekledi. Gözleri, o uzak güvertedeki figürlere mıhlanmıştı.

Sualtı Akrepleri, megafonları aynı anda kavradılar. Ağızları, geniş, meydan okuyan gülümsemelerle aralandı. Ve megafonlardan, marşın görkemli havasıyla en ufak bir ilgisi olmayan, sokakların, pazar yerlerinin, Anadolu'nun taşra kahkahasının müziği fışkırdı. Tüm TCG 490 Gaziantep mürettebatı, komutaymışçasına aynı anda yerlerinde zıpladı, ayakları güverteye düştüğünde ağızlarından o alaycı, oyunbaz nakarat döküldü;

"Kıl olmadan dinleyiverin gari

Gari de gari

Hayret bi' şey oluve'meyin gari

Gari de gari"

Köprü, olduğu yerde bir anda zıplamaya başladı. Köprü'nün bu şarkıya tiki vardı. Bunu bilerek söylemişlerdi. Yüzü önce şaşkınlıktan bembeyaz oldu, sonra öfkeden alev kırmızısına döndü. Kulaklarına, beynine işleyen bu küstah ezgiden kurtulmak, onu dışarıda bırakmak için ellerini aniden, şiddetle kulaklarına yapıştırdı. Ama ses, kemiklerinden içeri sızıyor gibiydi.

"AH!"

Bu, acıdan çok, delirmenin eşiğindeki saf bir tepkiydi. Kontrolü, o an, tamamen kaybetmişti. Adamları onun bu haline şaşkınlık ve korkuyla bakakalmışlardı. Köprü, olduğu yerde zıplamaya devam ederken öfkeyle kulaklarına bastırmaya devam ediyordu.

"SUSUN!"

"Zilleri takıverip oynayıverin gari

Gari de gari

Şıkıdım da mıkıdım, şıkıdım, mıkıdım gari

Gari de gari"

Firkateynin güvertesindeki koro, şarkının son nakaratını bir zafer çığlığı gibi haykırdı. Ardından, aniden, tam bir sessizlik çöktü. Megafonlar indirildi. Zıplayan figürler, bir anda donmuş gibiydi. Denizdeki yankılar sönüp gitti. Firkateyn uzaklaşmaya başladığında Köprü, ellerini kulaklarından çekti. Avuçları ter içindeydi ve titriyordu. Köprü'nün bakışları, uzaktaki firkateynde, o küçük gruba kilitlenmişti. Yüzünde öfke ve şaşkınlığın yanı sıra, derin, rahatsız edici bir şüphe belirmişti.

"Niye gidiyor bunlar?"

Sorusu, köprü üstünün gergin sessizliğinde tek başına asılı kaldı. Yardımcısı, cevap veremedi. Mantık, bu ani geri çekilişi açıklayamazdı. Bu kadar meydan okuduktan, bu kadar alay ettikten sonra sadece dönüp gitmek mi?

Köprü'nün şüphesi, anında keskin bir paranoyaya dönüştü. Gözleri, firkateynin suyun üzerinde bıraktığı köpüklü izi takip etti. "Bu bir oyalama," diye homurdandı, sesi hâlâ titrek, ama artık buz gibi ve analitikti. "Bütün bu şov, gürültü. Tüm dikkatimizi, tüm öfkemizi oraya çekmek içindi."

Aniden başını çevirdi, gözleri kendi gemisinin karanlık, hareketsiz güvertesinin altına, su kesimine kaydı. "Gittiler çünkü işleri bitti!" diye tısladı, kendi kendine.

"Karina gözetleme!" diye bağırdı, yardımcısına dönerek, sesi şimdi tamamen kontrollü ve ölümcüldü. "Tüm ışıklar! Suyu tarayın! B-7 ve C-3 bölgeleri öncelikli! Bir dalgıç, bir minik denizaltı, bir şey arıyoruz! Hemen!"

Panik, köprü üstüne yayıldı. Köprü ise, firkateynin uzaklaşan siluetine bakarken, dudaklarında zehirli, soğuk bir gülümseme belirdi.

"Çok akıllısınız," diye fısıldadı, sadece kendinin duyabileceği kadar alçak. "Ama oyunu ben icat ettim. Ve siz, şimdi benim sahamda oynuyorsunuz."

Sonra, ani bir kararla arkasını döndü. "İkinci köşk! Tutsakların yerini değiştireceğiz. Hemen. Karanlık koridoru kullanın. Onları ana havalandırma odasına götürün. Daha güvenli."

İçinde bir zafer hissi vardı. Onların hamlesini öngörmüştü. Gürültü perdesinin ardındaki sessiz sızmayı. Şimdi, onları boş bir kafeste bekleyecekti. Ve Rauf ile Demir'i ise, daha da derin, daha da ulaşılmaz bir yere götürecekti.

Firkateyn ufukta küçülürken, M.S. Pontus'ta iki farklı savaş hazırlığı aynı anda başladı. Biri suyun altındaki görünmez bir tehdide karşı, diğeri ise geminin içindeki iki değerli tutsağı daha da gizlemek içindi. Köprü, sandalyesine yaslandı. Şimdi, avını bekleyen örümcek gibiydi. Onlar gelmeye cesaret ederse, tuzağa düşmüş olacaklardı.

Köprü'nün emri, geminin sessiz haberleşme ağında bir zehir gibi yayıldı. Dakikalar içinde, ikinci kaptan köşkünün dışındaki koridorda ağır, aceleci ayak sesleri yankılandı. Kapının kilidi hızla döndü.

İçeri, bu sefer sadece bir değil, beş maskeli, koyu giysili adam girdi. Hareketleri hızlı ve işlevseldi, tek bir kelime etmeden. Üçü doğrudan Rauf'un, diğer ikisi Demir'in sandalyesine yöneldi. Ellerinde, sandalyelerin arkasındaki duvara mıhlı mekanizmaları açmak için kalın, somun anahtarları vardı.

Rauf, başını kaldırdı. Gözleri, marşın ve türkünün bıraktığı umut ışıltısını hâlâ taşıyordu, ama şimdi üzerine derin bir alarm çökmüştü. Yer değiştirme, iyiye işaret değildi. Demir'le göz göze geldiler. Köprü, onları saklamaya çalışıyordu.

"Ne oluyor?" diye gürledi Rauf, sesi boğuk ama meydan okurdu.

Yanıt yoktu.

Bir adam, Demir'in sağ bileğindeki zincirin somununu sökmeye başladı. Metalik cızırtı sesi, odada tırmalayıcı bir gürültü çıkardı. Diğeri, Rauf'un sol bileğindekine yöneldi. Çalışma hızlıydı, ama titiz değildi. Metal halkalar, Rauf'un zaten yaralı ve şişmiş bileğini kaba bir şekilde sıyırdığında, Rauf dişlerini sıkarak bir iniltiyi bastırdı. Açık yaralardan taze kan sızmaya başladı.

Zincirler birer birer çözüldü. Ama özgürlük değildi bu. Bir hapishaneden diğerine nakil idi. Ayak bileklerindeki prangalar da açıldığında, Rauf ve Demir'in uzuvları, saatlerdir hareketsiz kalmaktan ağır, uyuşuk ve karıncalanıyordu. Rauf, sol kolunu hareket ettirmeye çalıştığında, omzundan gelen bıçak saplanır gibi bir acı yüzünü buruşturdu. Kolunu kullanması neredeyse imkansızdı.

Maskeli adamlardan biri, Rauf'un sağlam kolundan sertçe tutup ayağa kaldırdı. Rauf, bir an sendeleyerek dengede kalmaya çalıştı. Başı dönüyor, bacakları taş gibi ağırdı. Demir de aynı şekilde diğer ikisi tarafından kaldırıldı.

"Yürü," diye kısa bir emir geldi, ses mekanik ve duygusuzdu.

Köşkün kapısından, loş, dar bir koridora çıkarıldılar. Koridorun aydınlatması aralıklı ve soluktu. Duvarlardan, geminin derinlerinden gelen düzenli, boğuk bir uğultu ve yağ, metal, küf kokusu geliyordu. Burası, geminin iç organlarıydı. Güneş ışığının ulaşamayacağı, temiz havanın dolmadığı bir yerdi.

Rauf, adım atmakta zorlanıyordu. Her adım, omzuna vuran bir darbe gibiydi. Sol kolu, işlevsiz bir şekilde yanında sallanıyordu. Demir, onun yanında, mümkün olduğunca yakın yürümeye çalışıyor, dengesini kaybetmesin diye göz ucuyla onu izliyordu.

Koridor birkaç kez döndü, dar merdivenlerden aşağı indiler. Hava giderek daha ağır, daha bayat bir hal alıyordu. Sonunda, büyük, paslı bir havalandırma kanalının yanındaki küçük, demir bir kapının önünde durdular. Kapı, gıcırtıyla açıldı. İçerisi, köşkten bile daha karanlık ve daha klostrofobikti. Tek bir sarı ampul, duvarda paslı bir kafesin ardından sızan ışıkla, odanın ortasındaki iki yeni, daha ağır görünümlü sandalyeyi aydınlatıyordu. Bu sandalyeler, duvara değil, doğrudan dökme demir zemine cıvatalanmıştı.

Rauf, içeri itildi. Demir de ardından. Kapı, arkalarından güçlü bir gıcırtıyla kapandı. Kilit sesi, bu sefer daha kalın, daha emin bir şekilde geldi.

Yeni hapishanelerindeydiler. Daha derinde, daha karanlıktaydılar. Ama Rauf'un yüzündeki ifade, artık sadece acı ve yorgunluk değildi. İçinde, sönmeyen bir kömür parçası gibi hâlâ yanan bir öfke ve kararlılık vardı. Nakil, onları saklamak için yapılmıştı. Ama aynı zamanda, Köprü'nün korktuğunun da kanıtıydı. Dışarıda bir şeyler oluyordu. Ve o bir şeyler, onlara çoktan ulaşmıştı. Megafonlarla, marşla, türküyle.

Şimdi sıra, sessiz olanın gelişiydi.

Köprü, ana köşkte otururken içeriye giren maskeli adamını gördü. Hızla ayağa kalktığında siyah ve kahverengi gözlerini ona dikti.

"Son durum ne Necip?"

Necip, çenesini kaldırdı.

"Karina temiz. Tutsaklar, ana havalandırma odasına götürüldü."

Köprü, sıkıntılı bir nefes aldı.

"Güverte altı sensörleri? Ses izolasyon sistemleri? Hiçbir şey mi?"

Necip, başını iki yana salladı, hareketi kesin ve endişeliydi.

"Hiçbir şey, efendim."

"Güvertedeki gözlem noktaları?" diye üsteledi, sesi biraz daha tizleşmişti.

"Firkateyn uzaklaştıktan sonra her şey sakin. Hiçbir hareket yok."

Bu, onu daha da huzursuz etti. Beklendiği gibi bir kargaşa, bir arama hazırlığı değil, ölü bir sessizlik vardı. Bu, profesyonellerin işiydi.

"Ana havalandırma odasının güvenliği?" diye sordu, artık ayakta, masasının kenarında parmaklarını hızlı hızlı tıklatıyordu.

"İki adam dış kapıda. Hepsi silahlı ve tetikte."

Köprü, bir an düşündü.

"Adamları hazırla, karaya çıkacağım."

Necip, kafasını eğip kaldırdı. Köprü, ana köşkten çıkarken adımları hızlı ve kararlıydı. Merdivenlerden aşağı, geminin daha az kullanılan, nakliye ve personel botlarının olduğu alt güverteye indiler.

"Pontus şirketinin kıyıdaki boş deposu değil," diye devam etti Köprü, sanki kendi stratejisini yüksek sesle düşünüyormuş gibi. "Orayı çoktan terk ettik. Ama biliyorsunuz, her limanın görünmeyen bir arka kapısı vardır."

Küçük, hızlı bir motorlu botun yanında durdu. Mürettebat, Köprü'yü görünce hazır duruma geçti.

"Necip," dedi, sesinde nadir görülen bir resmiyet vardı. "Burası sende. Ben Murat Sancaklı'nın yanına gidiyorum. Acil durum olursa, ne yapman gerektiğini biliyorsun." Motor çalıştı, boğuk bir homurtuyla. Köprü, botun kenarına yaslandı, son bir kez yukarı, geminin karanlık gövdesine baktı. "Tutsaklara ilk dozu verin."

Bot, suda süzülerek M.S. Pontus'tan uzaklaşmaya başladı. Köprü, arkasında bıraktığı devasa gemiyi ve içindeki tuzağı izlerken, planı zihninde netleşiyordu. Sualtı Akreplerini tuzağa düşürmekle kalmayacak, onların sığınağına, onların güvenli limanına sızacaktı. Orada, en değerli varlıklarını, Miraç'ı ve belki de diğerlerini, en savunmasız anlarında bulacaktı.

Necip, arkasını döndü ve Rauf ile Demir'in alındığı ikinci kaptan köşküne gitti. Oradaki kutuyu alıp ana havalandırma odasına doğru ilerledi. Kapının önündeki adamlar, onun geldiğini gördüklerinde hızla kapıyı açtılar. Necip, onlara baktı.

"Köprü karaya iniyor, aşağıya inip beni bekleyin. Dozlarını verip geliyorum."

Köprü'nün ikinci adamının sözü, onun kadar kesin ve tartışmasız bir emirdi. İki maskeli muhafız, hiç tereddüt etmeden, başlarını selam verir gibi eğip koridorda hızla kayboldular. Kapı, onların ardından yalnızlığın ağır tokmağı gibi kapandı.

İçeride, sessizlik çöktü. Necip, şırıngaların olduğu madeni kutuyu açtı. Açarken çıkardığı hafif metalik tık sesi, odada bir saatli bombanın tik takı gibi yankılandı. Kutudan, içi berrak, şüphe götürmez bir sıvıyla dolu iki şırınga çıktı. Soğuk, silindirik camlar parmaklarının arasında duruyor, loş ışıkta ölümcül bir parıltı yakalıyordu.

Yavaşça odaya döndü. Rauf ile Demir'in bakışları, anında üzerine kilitlendi. İkisinin de gözlerinde, saatlerin biriktirdiği yorgunluk ve fiziksel acının üzerinde, şimdi derin, donmuş bir alarm parlıyordu. Bu sahne daha önce yaşanmıştı. İğne, ilaç, bilinmezlik... Bir kâbusun tekrarı.

Necip, elindeki şırıngaları hafifçe, alaycı bir rahatlıkla salladı, onlara gösterdi.

Tam o anda, dünya paramparça oldu.

Geminin derinliklerinden, metalik bir canavarın iç organlarında kopmuş gibi, muazzam, boğuk bir patlamanın gümbürtüsü geldi. Tüm gemi şiddetle titredi, çelik iskeleti acı bir iniltiyle sarsıldı. Tavandaki tek sarı ampul, çılgınca sallanıp titreyerek odada dans eden, uzayan, kısalan çılgın gölgeler yarattı. Uzaktan, bastırılmış alarm sirenleri ve insanı tüyler ürperten, boğuk acı haykırışları duyulmaya başladı.

Suyun üzerinde, köpüklü bir iz bırakarak ilerleyen küçük motorlu botta, Köprü giderek küçükleşen M.S. Pontus'un siluetini izliyordu. Ta ki patlamanın sesi ve ardından yükselen duman bulutu her şeyi değiştirene kadar.

Yüzündeki planlı ifade anında silindi. Gözlerinin biri kahverengi, diğeri siyah olan o çift, şokla genişledi. Bu onun senaryosunda yoktu. Hiçbir senaryosunda bu yoktu.

"Derhal, oraya geri dönün!" diye bağırdı, sesi kontrolünü kaybetmiş, tiz ve çatallı bir haykırışa dönüşmüştü. Emir havada asılı kaldı.

Mürettebat hareket etmedi. Dümendeki ve yanındaki iki maskeli adam, donmuş heykeller gibiydi. Köprü, bir an şaşkınlıkla onlara baktı. Sonra, yavaş yavaş, gerçek beynine bir buz baltası gibi indi.

Refleksle belindeki tabancaya uzandı. Ama hamlesi, arkasında oturan maskeli adamın yılan hızındaki müdahalesiyle yarıda kesildi. Adam, bir yandan Köprü'nün silah tutan bileğini çelik kelepçe gibi bir kavrayışla kıstırıp savururken, diğer koluyla onun boynuna dolanıp sert, acımasız bir boyun kilidine aldı. Köprü, boğuk, hayvanımsı bir ses çıkararak botun dar, ıslak zeminine, dizlerinin üzerine çöktü. Nefesi kesilmiş, yüzü morarmaya başlamıştı.

"Kimsiniz bilmiyorum ama bana dokunamazsınız!" diye tısladı, sesi nefessizlikten boğuk ve çatallıydı. Panik, mantığının yerini çoktan almıştı. "Uluslararası sulardayız, bana kimse dokunamaz! Yetkiniz yok! Bu bir savaş suçudur!"

Diğer maskeli adam, bu çığlıklara hiç aldırmadı. Sakin, neredeyse zarif bir hareketle, önüne geçti ve sağ elini yüzündeki maskeye götürdü. Maskeyi usulca, bir perdeyi kaldırır gibi yüzünden çekip aldı.

Köprü, zorlukla, acı içinde başını kaldırdı. Gözleri, önüne çökmüş olan adamın yüzüne kaydı.

Karşısındaki yüz, Kuzey'in soğuk, keskin rüzgarlarında yontulmuş gibiydi. Belirgin elmacık kemikleri, çıkık bir alın, sert bir çene hattı. Slav kökenini açıkça ele veriyordu. Ama asıl çarpıcı olan gözleriydi. Buzul yeşili. Tıpkı, bir buzdağının derinliklerinde hapsolmuş, donmuş bir denizin rengi. Köprü'nün kendi iki renkli, deli parıltılı gözlerinin aksine, bu gözlerde tehlikeli bir durgunluk, ölçülemez bir derinlik ve mutlak, soğuk bir kontrol vardı.

"Yetki mi? Benim yetkim, uluslararası sularda korsanlık, adam kaçırma ve terör şüphesi ile acilen gözaltına alınmasından geliyor. Gayri resmî bir mutabakat, elbette. Moskova ile Gölcük arasında." Buz yeşili gözler, Köprü'nün şaşkın ve öfkeli yüzünde gezindi. Dudaklarında, sıfır dereceyi gösteren bir termometre gibi hiçbir sıcaklık taşımayan ince bir kıvrım belirdi.

"Merhaba, Köprü. Ben, Kıdemli Üsteğmen Araf Arsenyev. Ve sen, an itibariyle Türkiye sularındasın."

Köprü, kulaklarını neredeyse sağır edecek bir geminin uyarı düdüğünü duydu. Başını arkasına çevirdiğinde gerçeği gördü. TCG 490 Gaziantep, onu almak için buradaydı.

Ana havalandırma odasında Necip, Rauf ile Demir'e baktı.

"Are you get deja vu?" Daha önce yaşamış gibi mi hissediyorsunuz?

Necip, hiç tereddüt etmeden, elindeki şırıngaları yere fırlattı. Camlar parçalanıp etrafa saçıldı. Sonra, ani bir hareketle yüzündeki maskeyi çekip aldı.

Aydınlığa çıkan yüz, keskin hatlı, genç ve şu anda kocaman, zafer dolu bir sırıtışla parlıyordu. Kumral saçları darmadağın, gözlerinde hem deli bir enerji hem de derin bir rahatlama vardı. Rauf ve Demir, gözleri fal taşı gibi açılmış, nefesleri tutulmuş, karşılarında duran adama baktılar.

"Fırat!"


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!