Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Kalbimde Dikenli Teller, Yasir Miy & Halil Sezai
Yara, Kalben
Toz Taneleri, Sapoga Kajmer
Ben Böyleyim, Athena
Acının İlacı, Adamlar
To The Child Drifting Out At Sea, Owsey
🐙
Ceylin Candan, Ağzından
Ayaklarımın altında hep cam kırıkları vardı.
Her biri, geçmişten düşmüş keskin bir anı, bir haykırışın donmuş parçası gibiydi. Ama ben, ayaklarıma geçirdiğim topuklu ayakkabılarımla onların üzerinden yürümeyi öğrenmiştim.
Öğrenmiştim, çünkü hayat bana cam kırıklarının üzerinde sürünmeyi değil, onları çiğneyerek ilerlemeyi dayatmıştı.
Babamın üniformasının disipliniyle annemin cüppesinin adalet arayışı arasında geçen çocukluğum, bir gece yarısı kurşun yağmuruyla paramparça olmuştu. Evimiz, sıradan bir yuva olmaktan çıkıp bir siper, sonra da bir morga dönüşmüştü. Ve o siperin, o morgun zeminini kaplayan şey, annemin bir daha asla dolduramayacağı kristal bardakların enkazıydı.
O mutfak, hayatımın arka planına kazınmış bir tabloya dönüştü. Buzdolabının homurtusu yerine, otomatik silahların tekdüze, canavarca öksürüğü vardı. Annemin "Ceylin, sen de çay içmek ister misin kızım? Açık koyayım mı sana da?" sesi yerine, camların paramparça olurken çıkardığı o tiz, kulakları yırtan çığlık. Ve sonra, o çığlığın üzerine çöken, her şeyi boğan, metalik ve sıcak bir sessizlik...
Avuçlarım, ayaklarım, dizlerim... Her yerim o kırık cam taneciklerine batmıştı. Onlar, o anın keskin, soğuk ve acıtan hafızasıydı. Her bir parça, o gece kaybettiklerimin somut bir kanıtı gibi, tenime saplanıyordu. Ama en derin yara, bedenime değil, belleğime açılmıştı.
Annem benim üzerime siper olduğu için onun ağırlığı altında ezilirken, yüzüme damlayan kanlarının sıcaklığı, gözlerimden yakan her yaşta keskin bir koku bırakırdı bende. Ben, nefes aldıkça o kanı solurdum.
İşte bu yüzden, aynaya bakıp yetişkin bir kadın silüetini gördüğümde, ayaklarıma hep topukluları geçirdim. Çıplak ayakla hissedilen o ilk dehşeti, o çaresiz acıyı bir daha asla yaşamamak için değil. Tam tersine, onu hatırlamak ve onun karşısında dimdik durabilmek için.
Her adım attığımda, camın kırılma sesini zihnimde yeniden canlandırıyor, ama bu sefer kontrol bende oluyordu. Topuğumun zemine her vuruşu, o geceyi ezip geçen küçük, sert bir intikam çığlığıydı. Ayakkabılarım, beni yere çivileyen o anın üzerine inşa ettiğim kulelerdi. Zarafetim, kırılganlığıma karşı kuşandığım zırhtı. Ve cam kırıkları... Artık beni incitemezlerdi.
Onlar, geçmişin enkazıydı; ben ise, o enkazın üzerinde yürümeyi öğrenmiş, onu kendi yoluma döşeyen bir kadındım.
Bununla yetinmedim.
Annemden çıkarttıkları cüppeyi, kendi omuzlarıma astım.
O siyah, ağır kumaş, kurşun gibi çöktü omuzlarıma. Daha önce hiç bu kadar ağır bir şey taşımamıştım. Kokusu, annemin parfümünün soluk izleriyle, adliyenin tozlu dosya kokusunu, yağlı barut ve demir isi kokusunu barındırıyordu. Cübbenin kolları, annemin kollarından çok daha uzundu; parmak uçlarım kayboluyordu onun içinde.
Ama içine sığdım, fikirlerimle taştım.
Onu, bir çocuğun annesinin pahalı bir eşarbını gizlice sırtına dolaması gibi değil, bir neferin miğferini giyer gibi, bir melikin taç takması gibi giydim.
O kumaş, artık sadece bir adalet simgesi değil, bir yas elbisesi, bir savaş zırhıydı. Omuzlarımdaki ağırlık, bana sürekli dik durmayı, eğilmemeyi hatırlatıyordu. Eğilirsem, o ağırlık beni ezerdi. Yalnızca dimdik durduğumda, onunla birlikte taşınabilir bir hale geliyordu. Adımlarımı yavaşlattı, sesimi kalınlaştırdı, bakışlarımı keskinleştirdi.
Cüppe, bir emanetti.
İçinde hem bir kaybın hüznü, hem de bitmemiş bir hesabın ağır sorumluluğu vardı. Onu her astığımda, omuzlarım biraz daha güçleniyor, sırtım biraz daha dikleşiyordu. Artık ben, sadece Ceylin değildim; üzerinde yürüdüğüm cam kırıkları ile omuzlarımdaki siyah cüppenin ağır adaleti arasında var olan, kendi kanunlarını yazmaya ant içmiş bir kadındım.
Peki ya şimdi?
Şimdi, emanet alınmıştı.
Omuzlarımdaki ağır adalet, yerini başka bir sıcaklığa bırakmıştı. Üzerimde bir cüppe yoktu. Zihnimde patlamış bir silahın, ardında bıraktığı cam kırıklarından kaynaklanan kesikler de yoktu. Bunlar, düşmanın kanıydı. Zihnimdeki yara izlerinin yerini, ellerimde ve ruhumda kurumuş, yabancı bir hayatın tortusu almıştı.
Ama her şeyin üzerinde, tüm bu katmanların, bu geçmişin ve şimdinin ağırlığını örten lacivert bir polar vardı. Kaba, sade, anonim bir kumaş. Altında, kan lekelerini ve beni ben yapan tüm savaş izlerini saklıyordu. O polar, bir zırh değil, bir örtüydü. Suçu değil, sığınağı gizliyordu. Kokusu, barut ve demirden değil, sigara, rüzgâr ve denizin sıcaklığından geliyordu.
Arven Doruk Aslan, beni öpmüş ve ben, ona karşılık vermiştim.
O lacivert poların altında, Ceylin yoktu. Sadece, bir an için, savaşmayı bırakmış, neler olduğunu babası öğrenmesin diye saklayan, elleri kan kokan bir kadın vardı. Ve o kadın, kendisine sığınak olan bu adamda, belki de hayatta kaldığı için duyduğu suçluluğun, ya da hayatta kalmak için ödediği bedelin ağırlığından bir anlık bir kurtuluş arıyordu.
Bu öpüş, bir zafer değildi. Çünkü bedenime batan cam kırıklarından daha yaralayıcıydı.
Arven Doruk Aslan'ın dudakları, kalbime bir cam kırığı gibi batıyordu.
Ruhuma, canımın kırıkları sızıyordu.
"Burada neler oluyor!"
Babamın sesi, o lacivert poların sığınağını paramparça etti. Cümlesi, odanın havasını anında dondurdu, her şeyi yeniden gerçeğin acımasız ışığına çekti. O ses, sadece şok edici bir manzaraya tepki değildi; bir babanın, bir komutanın, tüm otoritesiyle inen keskin bir kılıçtı.
Gözlerimi açtığımda, Arven, hızla gözlerini açtı. Göz bebekleri, çivit mavisi gözlerini, bir girdap misali etrafına sarılarak yok ederken dudaklarını, benimkilerden yavaşça ayırdı. Göz bebekleri, o kadar genişti ki içine düşeceğimi sanmıştım. Gözleri, sanki düşmemi istemiyormuşçasına babamın gözlerine kilitlendi. O boşluğun ardında, hesap verilecek bir planın soğuk çelik parıltısı vardı. Elleri hâlâ yanaklarımdaydı, ama artık bir tutuş değil, bir pozisyondu bu. Bırakmıyordu. Poların altında, kanlı bluzuma yapışan soğuk ter, sırtımdan süzülüyordu.
Arkama dönmeye açıkçası korkuyordum.
Geri dönmek, babamın bakışlarıyla, o öfke ve hayal kırıklığı karışımı ifadeyle yüzleşmek demekti. Geri dönmek, ona morarmış, şişmiş burnumu, şokun ve mücadelenin tüm izlerini göstermek demekti. Ve en kötüsü, geri dönmek, ne söyleyeceğimi bilemediğim, dilimin tutulduğu bir anda, onun sorgulayıcı bakışlarına cevap vermek zorunda kalmak demekti. Bu yüzden donup kaldım, Arven'in ellerinin ve poların ağırlığının arasında sıkışmış halde. Ama babamın bakışlarını, sırtımda, ensemde, sanki fiziksel bir baskı gibi hissediyordum. Odaklandıkları her noktayı yakıyor gibiydiler.
Gözlerimde, bir an önceki zoraki öpüşün yarattığı bulanıklık dağılmış, yerini buz gibi, acı bir netliğe bırakmıştı. Burnumun zonklayan ağrısı, başımın hafif dönmesi, hepsi uzaklaşmıştı. Tek hissettiğim, o ağır, yargılayıcı bakışın altında eriyip gitmemek, dik durabilmek için içimde kabaran ilkel bir dürtüydü.
"Tuğgeneralim."
Arven'in sesi, gergin sessizliği yardı. Sesi, yüzeyde alışılmadık derecede sakin, profesyonel bir ton taşıyordu. Ama alttan alta, ince bir tel gibi gerilmiş, meydan okuyan bir gerginlik vardı. Ellerini yanaklarımdan çekti, ama önümden çekilmedi, aksine omuzlarımdan tuttu, beni yerimde, sırtım dönük halde tutmak için. "Özür dileriz. Durum beklediğimiz gibi gelişmedi."
"Beklediğiniz gibi gelişmedi mi?" Babam, kelimeleri, ağzında buz parçalarını ezercesine, tükürerek tekrarladı. "Bir Savcının odasında, üniformanla, bir savcıyla böyle bir şey beklediğiniz bir durum mu, Binbaşı?"
'Binbaşı' kelimesini, bir küfür gibi vurguladı.
"Şu an için, o benim savcım değil," diye düzeltti Arven, sesi bir ton daha yükselerek, daha keskinleşerek. Ama omzumdaki eli, poların kalın kumaşı üzerinden daha da sıkılaştı, beni sabitleyen, belki de kendine çeken bir kavrayışa dönüştü. "Ceylin, benim için... farklı bir konumda. Size bunun izahını, baş başa yapmayı tercih ederim."
"Görüyorum!" diye gürledi babam. Kapının kapandığını ve ağır adımlarının içeriye, odaya doğru ilerlediğini duydum. "Görüyorum ki disiplin, saygı, hiyerarşi... Hepsi ayaklar altında! Ve sen," bu sefer, gözlerinin tamamen bana döndüğünü, ensemden geçip sanki beynime işleyen o lazer gibi bakışları hissettim. Baktığı her yer yanıyordu. "Sen ne halt ettiğini sanıyorsun, Ceylin? Üzerindeki o şey ne? Neden böyle görünüyorsun? Ayrıca, utanmayı bırak ve bana dön!"
Poların altındaki kan lekeleri, artık sadece ıslak izler değildi. Babamın bakışlarının odaklandığı her nokta, tenimde bir köz parçası gibi yanıyordu. Sanki o keskin, sorgulayıcı gözler, kumaşın liflerini aşıp altındaki suçu, şiddeti, ölümü doğrudan görüyordu. Dilim, damağıma kurşun gibi ağır ve hareketsiz yapışmıştı. Boğazımda, gerçeği boğan görünmez bir el vardı, nefes borumu sıkıyor, her bir kelimeyi içeride hapsediyordu.
Ne söyleyebilirdim ki? Zihnimde dönen korkunç cümle, bir uçurumun kenarından aşağı yuvarlanan bir kaya gibiydi. Babacığım, az önce bana ihanet eden asistanım beni öldürmeye çalıştı, onunla yerde boğuştuk, silahlar patladı, onu ben öldürdüm ve Arven de tüm bu kan ve ölümün izlerini senden saklamak, beni korumak için beni öptü.
Korkunçtu.
Bu düşünce bile, içimi kemiren asit gibiydi. Yalan söylemek zorunda kalmak... Gerçeği, özellikle de babamdan saklamak... Bu, annemin ağır, siyah cüppesini ilk omuzlarıma aldığım günden beri kaçındığım, tiksindiğim bir şeydi. O cüppe, kirli olandan arınmış, sadece gerçeğin ve kanunun ağırlığını taşımak içindi. Adalet, çürümüş bir temel üzerine, yalanların kumuna inşa edilemezdi. Ama şimdi, o temeli kendi ellerimle çürütüyordum.
Çaresizlikle, bir çıkış yolu, bir işaret ararcasına gözlerimi Arven'e kaldırdım. Onun yüzünde, taştan bir heykelin soğuk kararlılığı vardı. Çenesi, gergin kaslarla belirginleşmiş, hafifçe yukarı kalkmıştı. Dudakları, az önce benimkilerle birleşen o dudaklar, şimdi gerilmiş, soluklarını kontrollü bir şekilde verirken hafifçe aralanmıştı.
Biçimli dudaklarında, öpüşün şiddetiyle mi yoksa içsel bir gerginlikle mi kızarmış ince çizgiler vardı. O kızarmışlığı görünce, yüzüm aniden ateş gibi yandı. Gözlerimi, utancın alevinden kaçırırcasına, hemen aşağı, onun üniformasının mükemmel dikilmiş yakalarına, brövelerinin düzenli sıralarına kaçırdım. Orada, disiplin ve düzen vardı; şu an içinde bulunduğumuz kaosun tam zıttı.
Ve tam o anda, Arven konuştu.
"Ceylin'in odasında bir arbede yaşandı Tuğgeneralim."
Sesi, odanın ağır havasında net ve tok çınladı. Bir an için gözlerimi yeniden ona çevirdim, şaşkınlıkla. Arbede? Ölümü, ihaneti, silah seslerini bu kadar sıradan, bu kadar bürokratik bir kelimeye sığdırmak...
"Asistanını öldürdüler."
Onlar. Belirsiz, tekinsiz, uzaktaki bir onlar. Suçu, odanın dışına, görünmez düşmanlara attı. Bu, dikkati bizden uzaklaştıran ustaca bir hamleydi.
"O sırada bende odadaydım. Hızla müdahale ettik."
Biz.
Kendini olayın merkezine yerleştiriyor, sorumluluğu paylaşıyor, ama aynı zamanda bir kahramanlık iması da taşıyordu. Hızla müdahale, kontrolün elden bırakılmadığının sinyaliydi. Sonra, beklenmedik ve riskli bir viraja döndü.
"Ve... evet, aramızdaki durum profesyonel sınırları aştı. Bu benim hatam. Onu rahatlatmaya çalışıyordum."
Bu cümle, havada çınladıktan sonra, kristal bir fanus gibi asılı kaldı. O kadar ince, o kadar kırılgandı ki, babamın şüphesinin ve öfkesinin basıncı altında anında parçalanabilirdi. Tek bir çatlak, tek bir tutarsızlık, her şeyi dökebilirdi.
Ama Arven, bu yalanı öyle bir mutlak inançla, öyle bir duruş sıkılığıyla söyledi ki, ben bile bir an için şaşırıp kaldım. Sanki gerçekten, olanların tek açıklaması buydu. Sanki gerçekten, kan ve ölümün ortasında, profesyonel sınırlar erimiş, yerini insani, korumacı bir duyguya bırakmıştı. Yüzünde pişmanlık yoktu, sadece olanı kabul eden, üstlenen bir ciddiyet vardı. Gözleri babamın gözlerine kilitlenmişti, kaçmıyor, saklanmıyordu.
Bu korkusuzca ikna edici performans karşısında, için için bir ürperti geçirdim. O, sadece yalan söylemiyordu. O, yeni bir gerçeklik yaratıyordu. Ve ben, bu yaratılan gerçekliğin tam ortasında, poların altında donup kalmış, onun bu tehlikeli sihrine ister istemez kapılıyordum.
Arven Doruk Aslan, yıllardan beri zekasıyla beni büyülüyordu ve hiç değişmediğini, bir kez daha anlamıştım.
Elimi, poların yakasından yukarı, yüzüme doğru kaldırdım. Parmak uçlarım ve avucumun içiyle, yüzümün alt kısmını, morarmış burnumu ve öpüşün izlerini taşıyan dudaklarımı ustaca kapattım. Bu, hem fiziksel bir saklama, hem de duygusal bir kalkan gibiydi. Gözlerim, parmaklarımın arasından, Arven'in omzunun üzerinden babama doğru kaydı. Babam çatık kaşlarıyla bana bakarken gözlerindeki telaşı okuyabilmiştim.
"Bu doğru mu, Ceylin? Asistanını mı öldürdüler?"
Ama Arven'in omzumdaki eli, hafifçe sıktı. Dayan. İçimdeki adalet terazisi allak bullak olmuştu. Bir yanda, babama yalan söylemenin yarattığı iğrenç his, diğer yanda, gerçeği söylemenin getireceği kaos, soruşturmanın sekteye uğraması, Arven'in ve belki de Rauf'un zor durumda kalması...
Başımı hafifçe salladım, sesim kısık ve boğuk çıktı. "Evet. Öyle oldu." Her kelime, ağzımda zehir gibiydi. "Arven yetişti."
Bu onay, babamın yüzündeki ifadeyi bir an için yumuşattı, ama şüphe tamamen gitmedi.
"Neden resmi bir rapor yok? Neden ilk beni haberdar etmediniz?"
"Olay anında kargaşa hakimdi, Tuğgeneralim," diye cevapladı Arven. "Önceliğimiz, Savcı Candan'ın güvenliğini sağlamak ve olay yerini kontrol altına almaktı. Resmi rapor, şok atlatıldıktan ve ifadeler toplandıktan sonra hazırlanacaktı."
Babam, derin bir nefes aldı. Göğsü, üniformasının altında şişip indi. Odanın içinde bir tur attı, temizlenmiş zemine, toparlanmış masalara baktı. Her şey fazla temiz, fazla düzenli görünüyordu.
"Pekâlâ," dedi sonunda, sesi yorulmuş ama hâlâ sertti. "Arven, seni ofisimde bekliyorum. Ceylin," bana döndü, "seninle de sonra ayrıca konuşacağım, küçük hanım."
Gözlerimi kaçırmadan ona baktım. Babam, son bir anlamlı bakış attı, sonra dönüp odadan çıktı. Kapının kapanışı, odada derin bir sessizlik bıraktı. Kapının tok sesiyle, Arven'in elleri gevşedi. Biraz geri çekildi, ama gözleri bana dikili kaldı. "İyi misin?" diye sordu, sesi şimdi daha yumuşak, daha kişiseldi.
Başımı salladım, konuşamadım.
"Rauf," diye seslendi Arven, arkasına bakmadan. "Çıkın."
Rauf ve ekibi saklandığı yerden çıktı. Rauf'un yüzü solgundu, gözleri büyümüştü. Bana, sonra Arven'e baktı.
"Ne yapıyoruz, Binbaşım?"
Arven, omuzlarımdaki ellerini çekti ama izi, babamın bakışları kadar kalıcıydı. Rauf'a doğru döndü.
"Ceylin'i komuta merkezine indir. Kızlar yanında kalsın. Üzerini falan değişmesine yardım etsinler. Hemen." Her talimat, keskin ve net, bir mermi gibi havayı deliyordu. "Ben Tuğgeneralin ofisine gideceğim. Söylediğim cümleleri de uygulat. Asistanı öldürülmüş gibi göstereceğiz."
Bu son cümle, bir planın özeti değil, yeni bir gerçekliğin kuruluş manifestosuydu. Göstereceğiz. Hep birlikte, bu yalanı sahneleyecek, ona kan, doku, inandırıcılık katacaktık.
Rauf, başıyla onayladı, askeri bir refleksle. Ama bana doğru bir adım atıp, içgüdüsel bir samimiyetle "Buyurun ye-" diye başladığında, Arven anında müdahale etti. Boğazını, gürültülü ve kasıtlı bir şekilde temizledi. Ses, odada bir uyarı işareti gibi çınladı.
Rauf, sözünü yarıda kesip hafifçe irkildi. Göz ucuyla Arven'in yüzüne baktı. Orada, tartışmaya yer bırakmayan bir uyarı, bir "şimdi ve burada değil" işareti okudu. Hızla toparlandı ve sözünü, resmiyet perdesini hemen indirerek tamamladı, "Yeni savcımız. Çok mutlu olduk gerçekten. Ailemiz tüm hızıyla büyüyor."
Bu düzeltme, durumu kurtarmaya yetmişti, ama Rauf'un samimi sözcükleri, yeni, tehlikeli bir gerçekliğe de işaret ediyordu. Arven ve benim aramdaki bu sahte yakınlık, ekibin gözünde bambaşka bir anlam kazanmış, onları bir aile genişlemesi olarak umutlandırmıştı. Bu, Arven'in planladığından çok daha kişisel, çok daha karmaşık bir boyuttu.
Arven, gözlerini tavana doğru devirircesine, bu duygusal patlamaya karşı sessiz bir sabırsızlıkla tepki verdi. Sonra gözlerini bana çevirdi. Yüzündeki ifade, o anlık rahatsızlıktan sıyrılmış, yeniden yumuşamıştı. Ama o yumuşaklığın altında, daha derin bir şey, bir aciliyet ve güçlü bir koruma içgüdüsü vardı.
"Git," dedi, sesi benimle konuşurken daha alçak, daha kişiseldi. "Onlar seninle kalacak. Hiç yalnız kalmayacaksın. Ben babanla konuşup geleceğim."
Bu kelime seçimi kasıtlıydı. Artık sadece bir hiyerarşik rapor değil, aynı zamanda kişisel, belki de çetin bir diyalog olacaktı. Arven, bu diyaloğa, sadece bir Binbaşı olarak değil, benimle kurduğu, gerçek ya da değil bağın temsilcisi olarak girecekti.
Sonra döndü ve kapıya yöneldi. Adımları, üzerine aldığı yükün ağırlığını taşıyor gibiydi, ama sırtı dimdikti. Ben, Rauf'un işaretiyle odadan çıktım. Arven'in poları üzerimde, bir yalanın ve geçici bir sığınağın sessiz tanığı olarak kaldı.
Yeni savcı olarak ilk görevim, kendi asistanımın ölümünü, bize uygun gelen bir şekilde ayarlamak olacaktı. Adalet cüppesi, ilk kez bu kadar ağır, bu kadar yabancı geliyordu. Çünkü altında, artık sadece gerçeğin peşinde koşan bir savcı değil, bir yalanın mimarı ve koruyucusu da vardı.
Miraç Gökçe Aslan, Ağzından
Sirena'nın nefesini, kulağımın hemen arkasında hissediyordum.
O nefes, serin bir okyanus akıntısı gibiydi. Kulağımın arkasındaki en hassas deriye değdiği an, tüm bedenimde bir ürperti dalgası yayılırdı. Ciğerlerim, sanki ilk kez sualtında nefes alacakmışım gibi derin bir nefesle dolardı. Ciğerlerimdeki hava, aniden daha ağır, daha ıslak gelirdi. Tenimde, tuzlu suyun buharlaşmış izlerini hatırlatan bir gerginlik olurdu.
Bu nefes, sadece bir soluk değildi. İçinde, dalgaların uğultusunu, derinliklerin sessiz basıncını, akıntıların gizli melodisini taşırdı. Her nefes verişinde, kulak zarımda, uzak bir deniz fenerinin sis düdüğü gibi, loş ve sürekli bir uğultu başlardı.
Sirena'nın nefesi.
Benim denizkızımın, sulara dönüş çağrısıydı.
Sirena nefes alıp verdikçe, kara parçasındaki tüm bağlarım birer birer erir gibi olurdu. Geriye, sadece suyun çağrısı ve onun peşinden gitme dürtüsü kalırdı. Gözlerim, loş koridoru, beton duvarları, görevin kâğıt üzerindeki detaylarını görürdü. Ama zihnimin bir köşesi, artık başka bir yere, suların altına kaymış olurdu. Parmak uçlarımda, suyun direncini, avucumun içinde bir balığın kaygan kıvraklığını hissediyormuşum gibi olurdum. Ayaklarımın yere basışı daha hafifler, sanki yerçekimi azalmış, yerini suyun kaldırma kuvveti almış gibi hissederdim.
Ben, henüz girmediğim o suların, çözmediğim o gizemin, alt edeceğim o tehlikenin bir parçası olurdum.
Nefesi, beni hazırlardı.
Beni, kendime döndürürdü.
Ama bu kez, o nefesin ritmi, normalden biraz daha hızlıydı. Göğsünün, sırtıma değdiğini hissettiğim kısmının her kalkışında, hafif bir titreme, bir gerginlik vardı. İncecik bir tel gibi gergin. Endişeliydi. Ya da tetikte. Belki de ikisi birden. Bu titreme, benim sessizliğimden değildi, benim korkularımdan da kaynaklı değildi. Kaynağı, yukarıdaydı.
Kraken, yukarıdaydı ve silah ikinci bir kez daha patladığında, o sarsıntı sadece betonarme duvarları değil, Sirena'nın okyanus sakinliğini de parçalamıştı.
Şimdi onun nefesinde, çağrıdan ziyade bir uyarı vardı. Suyun derinliklerinden gelen bir alarm çanı gibiydi. O ritim bozukluğunun her vuruşu, "Orada. Yukarıda. Bilinmeyende." Diye atıyordu. Ve ben biliyordum, korkusunun kaynağı benim sessiz bekleyişim değil, benim yukarı çıkma ihtimalimdi. Beni suyun güvenli derinliklerine çağıran o çağrı, şimdi beni yüzeye, tehlikenin göbeğine çekileceğim için paniğe kapılıyordu.
Komuta merkezindeki hava, sanki barut kokuyordu. Tüm soluklarım bu kokuyu soluyor, bilinçsizce kan kokusu arıyordu. Aldığı an delirecek ve hiçbir şeyi düşünmeden harekete geçecektim.
Lerna'nın bana yaklaştığını fark ettiğimde elindeki bardağı bana uzattı.
"Miraç, yüzün solmuş. Biraz sakin olur musun?"
Elimi bardağa uzattığımda titrediği için bir an tutamayacağımı sandım. Oysaki ben güçlü bir kadındım. Ben, denizlerin kızıydım. Bir sudan korkmazdım. Suya uzanırken ellerim titremezdi. Peki şimdi neden titriyordu? Karada, kapalı bir kutunun içinde sıkışıp kalmış deniz gibi, kendi dalgalarımla boğuşuyordum. Her bir titreşim, yukarıdaki o sessizlik denizinde kaybolmuş, bir daha yüzeye çıkamayacakmışçasına panikleyen bir balık sürüsü gibiydi.
"Yukarıdan bir haber var mı?" diye sordum, bardağı kavrarken. Suyu değil, cevabı içmek istiyordum. İçmeden, masaya geri bıraktım. Camın soğukluğu, avuç içimdeki terle karışıp iğneli bir his bırakmıştı. Gözlerimi sorarcasına Lerna'ya geri çevirdim. Bakışları, içmediğim bardağa çevrilmişti. İhtiyacımın su olmadığını biliyordu. İhtiyacım olan, karanlıkta parlayan bir fenerdi.
"En son Pars gitti işte, bir daha da gelen olmadı. Fırat ile Demir'de yukarıda. Ses seda yok."
Sirena'nın nefesini, bu kez sızlanan bir ninni misali kulaklarımda hissettiğimde, bakışlarımız Lerna ile buluştu. O nefes artık çağrı değil, bir ağıttı. Kulağımın arkasında, bir dalganın çekilirken kumda bıraktığı hüzünlü fısıltı gibi dolanıyordu. Lerna'nın dudaklarının kenarı usulca kıvrıldı. O kıvrımda ne vardı? Teselli mi, yoksa paylaşılan bir endişenin sessiz itirafı mı? Elleri, yanaklarıma yaslandığında parmak uçlarıyla yüzümü okşadı. Dokunuşu, sakin bir limanı izleyen Karga gibiydi; beni gözleriyle takip ediyordu ama tetikte bekliyordu.
"Korkma. Kimseye bir şey olmamıştır, korkma. Yoksa çoktan alarma geçerdik."
Sertçe yutkundum. Boğazımdan geçen, su değil, korkunun kendisiydi; tıknaz, dikenli bir yumru. Onun sözleri yüzeyde süzülen köpüklerdi. Ben ise dibe çöken, buz gibi bir gerçeği biliyordum. Alarm sesleri duyulana kadar geçen her saniye, bir umut değil, bir ihtimalin mezara kazınması demekti.
Korkuyordum.
Rauf'a bir şey olmasından korkuyordum. Ama daha çok, o sessizliğin içinde bana ulaşamayacak olmasından. Onun sesini bir daha duyamamaktan. O koca, korkutucu, yumuşak kalpli devin, yukarıdaki bilinmez karanlıkta tek başına kalmasından. Kraken avlanmak için değil, korumak için çıkmıştı suların yüzeyine. Peki ya ona bir şey olursa, onu kim koruyacaktı?
Lerna'nın avuçları yanaklarımda duruyordu ama benim tenim, kilometrelerce ötedeymiş gibiydi. Tüm hislerim, merdivenlerin sonundaki o kapıya kilitlenmişti. Sirena'nın nefesi kulaklarımda çekilirken, yerini, yüreğimin her atışında biraz daha yükselen, okyanus ötesi fırtına öncesi sessizliği almıştı.
Komuta merkezinin kapısı açıldığında Ceylin'i gördüm. Üzerindeki bol, üssün lacivert poları, sanki dışarıdaki tüm karanlığı ve soğuğu içine hapsetmiş, onunla birlikte getirmişti. Onu görür görmez, oturduğum sandalyeden bir yay gibi fırladım. Lerna'nın elleri çoktan yanaklarımdan sıyrılmış, şaşkınlıkla havada asılı kalmıştı.
Ceylin, arkasından giren Pars ile merkezin ortasına doğru ilerlerken, kapının tam eşiğinde, devasa bir gölge belirdi. Rauf. Yüzünde olağan ağırbaşlı ifadesi, ama gözlerinde derinlerde bir yorgunluk vardı. Ve işte o an, Sirena'nın içimde biriktirdiği tüm hıçkırıklar, patlayan bir baraj gibi kulağımın içine, boğazıma, ciğerlerime doluverdi. Gözyaşları, düşüncenin önüne geçti. Mantık, endişe, gurur... Hepsi, o koca vücudu sağ salim karşımda görünce eriyip giden kar taneleri gibiydi.
Hiç düşünmedim. Düşünemezdim zaten. Rauf, komuta merkezinin ağır kapısını arkasından itip kaparken, ben zaten harekete geçmiştim. Ayaklarım yere değmiyor, kalbimin attığı her yere süzülüyordum. Ona doğru koştum. Tüm o sofistike denge, o sualtı avcısının kedi gibi sessizliği, yerini çaresiz, acil bir ihtiyaca bırakmıştı.
Benim ona doğru çılgınca koştuğumu görünce, kaşları şaşkınlıkla havalandı. O devasa, savaşmaya alışkın bedeni, bu ani, duygusal saldırı karşısında bir anlığına donakaldı. Ama ben zaten varmıştım. Kollarım, bir deniz anası gibi değil, bir gemi halatı gibi sıkıca onun beline sarıldı. Yanağımı, üniformasının sert kumaşına, altındaki sıcak, sağlam göğsüne yasladım. O tanıdık, güven verici Rauf kokusunu ciğerlerime çektim.
"Yavrum?"
Sesi, göğsünde bir uğultu olarak duydum. Kaba, şaşkın, ama içten gelen bir sıcaklıkla doluydu. Kocaman elleri, bir an havada kaldı, sonra yavaşça, neredeyse tedirgin bir hassasiyetle sırtıma, saçlarıma değdi. Sanki kırılacak bir şeyi tutuyor gibiydi. Ben ise, tutunacak tek şeyi bulmuştum.
Yüzümü göğsüne daha da gömdüm. Üniformasının kumaşı, göz kapaklarıma batıyor, acıtıyordu. Ama bu acı, gerçekti. Onun canlı, nefes alan, ısı yayan varlığının kanıtıydı. Kulak verdiğimde, kalbinin güçlü, düzenli atışlarını duydum. Her güm sesi, içimdeki fırtınayı biraz daha dindiriyor, yerine yoğun, sakin bir sersemlik bırakıyordu.
O anda, arka planda Pars ile Ceylin'in herkese, alçak ve resmi bir sesle bir şeyler anlattığını duydum. İşler yeniden dönmeye başlıyordu. Gerçeklik, kişisel felaketimizin etrafını sarmaya geri dönüyordu. Ama Rauf'un kolları, beni o gerçekliğin en sert çarpmalarından koruyan bir dalgakıran gibiydi.
Yavaşça, isteksizce başımı kaldırdım. Gözlerim, sanki uzun zamandan beri görmüyormuşçasına yüzünde takılı kaldı. Gözleri, her zamanki gibi derin ve koyuydu, ama şimdi alışılmadık bir yumuşaklık, bir anlayışla parlıyorlardı. Sağ elini saçımdan çekip yanağımdan süzülen bir gözyaşının izini silmek için uzattı. Dokunuşu, bir yaprağın düşüşü kadar hafifti.
"Kraken," diye mırıldandım, kelime dudaklarımdan bir özür, bir lâkap, bir sevgi sözcüğü olarak dökülürken. "Sirena'yı korkuttun."
Gülümsedi. O nadide, gözlerinin kenarında kırışıklıkları hareketlendiren, yüzünü anında dönüştüren gülümseme. "İyi," dedi. "Demek ki hâlâ işe yarıyorum. Korkutabildiğim sürece, koruyabildiğim sürece varım."
Kafamı iki yana salladım.
"Sessizlik..." diye fısıldadım, sesim hâlâ göğsüne gömülü, boğuk ve ıslaktı. "Öyle uzun bir sessizlikti ki..."
Bir daha sesini duyamayacağımı sandım, diyemedim.
Ama o anladı.
Biraz daha gülümsedi, sonra ciddileşti. Gözlerinde bana söz veren, güven veren bir ifadeyle, beni sarmayı bıraktı. Kollarından ayrıldım. Tenim, onun sıcaklığını ve gücünü hâlâ taşıyordu. Birlikte masaya döndüğümüzde Ceylin'e baktım. O lacivert poların altında, daha kırılgan görünüyordu ama dik duruşundan ve gözlerindeki o soğuk parıltıdan hiçbir şey kaybetmemişti.
Yanaklarında hafif bir kızarıklık vardı. Burukça bana gülümsedi. O gülümseme, zaferin değil, ağır bir işin halledilmiş olmasının yorgun ifadesiydi. Ellerimi ona doğru uzattığımda hiç beklemedi, bir an şaşkınlıkla bakakaldı, sonra usulca bana yaklaştı. Parmak uçlarım bileklerini, avuçlarım ellerini sardı. Soğuktu. Korkunç derecede soğuk.
"İyi misin Ceylin?" diye sorguladım.
Kafasını salladı.
"Küçük bir pürüz oldu, diyelim. Tam zamanında yetiştiler."
Rauf, ellerini havaya kaldırarak sanki suçsuzluğunu ilan edercesine araya girdi. Sesi, odağı dağıtmak ister gibi hafifçe şakacı bir tondaydı. "Valla biz bir şey yapmadık. Kendisi halletmiş her şeyi." Ama gözleri Ceylin'e döndüğünde, içlerinde bir saygı, belki de hayret parlıyordu.
Gözlerim, Ceylin'in yüzünde gezindi. Yanaklarındaki kızarıklığın yanı sıra, burnunun üstünde, görünen bir şişlik vardı. Kırmızımsı bir leke değil, daha çok derinin altındaki bir zorlanmanın izi gibiydi.
"Burnun?" diye sordum, işaret parmağımla kendi burnuma dokunarak.
Ceylin, gözlerini burnuna çevirdiğinde kaşlarını alayla kaldırıp gözlerini düzeltti.
"Size detayları anlatacağız ama durum biraz karışık." Duraksadı, poların uçlarından tutup biraz yukarıya çekti. Altından, koyu renkli, lekeli bir kumaş parçası göründü. "Önce, bana bir çift kıyafet verebilir misin, Miraç? Üzerimdekiler... biraz kullanışsız."
İsteği, sadece pratik bir ihtiyaçtan çok daha fazlasını ima ediyordu. "Kullanışsız" kelimesi, havada ağır bir şekilde asılı kaldı. Gözlerim, onun gözlerine kilitlendi ve anladım. Altındaki kıyafetler, kandan kullanışsız hale gelmişti.
Kafamı hızla salladım. "Tabii ki," diye mırıldandım, hemen Lerna'ya baktım. Lerna, zaten durumu çözmüştü. Çoktan kapıya doğru yürümeye başlamıştı bile, bize geriye dönüp hafif bir baş işareti yaparak.
"O iş bende, siz ayrıntıları konuşmaya başlayın, hemen geliyorum."
Kapı ardından kapandığında, komuta merkezindeki atmosfer değişti. Aciliyet ve merak geri dönmüştü. Rauf, Pars'a yaklaştı, onunla özel olarak konuştu. Ceylin ise poların içinde biraz daha küçülmüş gibiydi, ama gözleri bana odaklanırken yeniden o keskin, analitik ifadeyi almıştı.
Onu bir sandalyeye yönelttim. Otururken, sanki her kası ağrıyormuş gibi hafif bir inilti duyulur gibi oldu. Ben de yanına geçtim, ellerimi bacaklarının üzerine koydum.
"Gerçekten iyi misin?" Sorumu, sadece fiziksel durumu için değil, onun o taşlaşmış dünyasının derinlikleri için de soruyordum.
Ceylin, gözlerini gözlerimden ayırmadan, dudaklarını hafifçe büktü. O an, poların altındaki kadın, hem çok genç hem de omuzlarına yüklenmiş on yılların ağırlığını taşıyan biri gibi göründü bana. Bakışı, zihninin perdesini aralıyor, ardındaki fırtınayı görüp de hemen ardından onu kapatıyordu. Bir şey demeden bakmaya devam ettim. Kendini toparlaması, kelimeleri zırhından geçirip güvenli bir şekilde dışarı salması için bekledim.
Tam o sırada, Rauf, Pars'ın bulunduğu konumdan doğruldu. Devasa gölgesi duvara düşerken, bakışlarını bize çevirdi. Gözleri, bana odaklandı. İçlerinde, konuşmamız gereken bir şey olduğunu ileten ciddi, davetkâr bir ifade vardı.
"Miraç," diye seslendi. "Benimle bir gelir misin?"
Kafamı sallayıp, Ceylin'in soğuk elini avuçlarımın arasına alıp bir an daha sıkıp bıraktım. Dokunuşum, "Hemen döneceğim," diyordu. Sonra Rauf'un peşinden, komuta merkezinin görece tenha bir köşesine, eski harita dolabının arkasındaki boşluğa geçtik.
Küçük, tozlu pencereden görünen Gölcük Üssü, alacakaranlığın mor-mavi tonlarına bürünmüştü. Liman, bomboş ve huzurlu görünüyordu, ama bu huzur aldatıcıydı. Devriye atan gemiler, birer birer karanlık silüetler halinde limana bağlanmaya, gece nöbeti için yerlerini almaya başlamıştı. Dışarıdaki dingin manzara, içerideki gerilimle tezat oluşturuyordu.
Rauf'a döndüğümde, onun yüzünün gergin çizgilerini gördüm. Alt dudağını, içinde bir sıkıntıyı bastırır gibi dişlerinin arasına alıp bıraktı. O hareket, onun için nadir bir endişe işaretiydi.
"Dinle," diye başladı, sesini iyice alçaltarak. Pencereden sızan loş ışık, gözlerindeki ağırlığı vurguluyordu. "Olanlar temiz değil. Ceylin'in yanındaki asistanı, hain çıktı."
Kelimeler havada keskin bir bıçak gibi sallandı. Hain. Üssün içinde, güvenin en temel katmanında bir çatlak daha.
"Arven," diye devam etti Rauf, ağabeyinin adını saygıyla, ama sesinde bir gerginlikle anarak, "kesin talimat verdi. Hiçbir şey, olduğu gibi yansıtılmayacak. Kayıtlara, raporlara, hiçbir yere. Sıfır iz."
"Neden?" diye fısıldadım, içimde bir şeylerin karardığını hissederek.
Rauf'un gözleri, gözlerimde dolandı. "Çünkü Ceylin," dedi yavaşça, her kelimeyi tartarak, "daha bugün, Savcı rütbesine yükseldi. Babasından ve herkesten saklamak için yalana başvurdular. Resmi kayıtlarda, bugün asistanın ihaneti değil, asistanına olan saldırı yazılacak."
Başımı iki yana salladım, anlamaya çalıştım. "Ama bu... bu onun için çok ağır. İlk gününde böyle bir şey?"
"Abim," diye iç geçirdi Rauf, sesinde hem hayranlık hem de bir bezginlik vardı, "beni bile sollayan bir hamle yaptı. Gerçeği gizlemekle kalmadı, tüm senaryoyu yeniden yazdırdı. Amacı Ceylin'i korumak. Hem babasından, hem de bu pisliğin geri kalanından." Gözlerini bana çevirdi. "Ayrıntıları zaten birazdan hep birlikte konuşacağız. Sana şimdi söylememin sebebi senin de bir şey söylememen, bir yerde görmemiş olman gerekecek. Gerçekler, sadece bu odadaki birkaç kişi için var olacak. Dışarıda, onlar zaten hiç yaşanmadı."
Sessizliğim, onaylamaktan çok, içime çöken ağır bir anlayıştı. Bu, sadece bir operasyonel örtbas değildi. Bu, Ceylin'in yeni kimliğini, geçmişinin gölgelerinden ve bugününün zehirli dikenlerinden korumak için örülen karmaşık, tehlikeli bir ağdı. Ve Rauf, beni bu ağın bir parçası, bir sırdaşı yapıyordu.
Nefesimi verdim. "Anladım," dedim, sesim sadece bir nefes kadar hafifti. "Gerçekler saklanacak."
Rauf başıyla onayladı, yüzündeki gerginlik biraz olsun azalmıştı. "Şimdi," diye mırıldandı, "geri dönelim. Ve unutma, bugün hiçbir şey olmadı. Sadece küçük bir arbede vardı, o kadar."
Ona baktım, alacakaranlıkta gözlerinin içindeki kararlılığı gördüm. Denizkızı sezgilerim, suların altında dolaşan daha büyük, daha karanlık akıntıları hissediyordu. Ama şimdilik, bize söylenen role uymak zorundaydık. Ben de başımı salladım, onunla birlikte gerçekliğin yeniden yazıldığı masaya, ve gerçeğin tüm ağırlığıyla oturduğu sandalyedeki kadına doğru yürüdüm.
Rauf, son bir kez daha Ceylin'e baktığında gözlerindeki saygıyı okuyabiliyordum.
"Arven geldiğinde konuşsak daha iyi olur. En azından hem kendini toparlamış olursun, hem de ne konuşacağımıza daha mantıklı kararlar veririz."
Cümle, bir öneriden çok, bir stratejik karardı. İçinde hem koruma içgüdüsü hem de olayın büyüklüğünün farkındalığı vardı. Arven Doruk Aslan'ın varlığı, sadece yetkiyi değil, aynı zamanda Ceylin için bir tür siyasi ve duygusal kalkanı da temsil ediyordu. Rauf, ağabeyinin gelişini bir tampon, bir soluklanma anı olarak görüyordu.
Ceylin, bu sözler üzerine poların yakasını biraz daha sıkıca çekti. Gözlerinde, yorgunluğun ötesinde, keskin bir zekâ parlıyordu. Rauf'un haklı olduğunu biliyordu. Şu anki haliyle, titreyen elleri ve yorgun zihniyle, bir savcı olarak değil, bir mağdur olarak konuşabilirdi. Oysa Arven'in huzurunda, rütbesinin ve iradesinin ağırlığını tam olarak taşıması gerekecekti.
"Kabul," diye fısıldadı, sesi poların kumaşına gömülmüş gibi çıktı. Başıyla onayladı. "O sırada da kıyafetlerimi değiştiririm." İhtiyacını vurguladı, fiziksel rahatsızlığının, zihnini toplamasının önündeki somut bir engel olduğunu ima ederek.
Tam o sırada, kapı açıldı ve Lerna, kolunun üzerinde temiz, katlı kazak ve pantolon parçalarıyla içeri girdi. "Bulabildiğim en küçük beden," dedi, hafifçe gülümseyerek. "Ama seni sıkar mı bilmem."
Ceylin, ayağa kalktı. Hareketi hâlâ biraz tutuktu, ama dikti. Lerna'ya minnettar bir bakış attı. "Mükemmel. Teşekkür ederim." Sonra bana, sonra da Lerna'ya baktı. "Bana bir odanız var mı? Beş dakika..."
"Tabii," diye atıldım hemen. "Hemen yan taraftaki dinlenme odası. Kilidi de var içeriden."
Ceylin, Lerna'nın uzattığı kıyafetleri aldı. Yükünü omuzlarından biraz olsun indirmiş gibi görünüyordu. Basit bir eylem, kendini yeniden kontrol etme yolunda atılmış ilk adımdı. Kapı arkasından kapandığında, Rauf derin bir nefes verdi. Gözlerini, laptop ekranında gezinen Pars'a çevirdi.
"Pars," diye seslendi, sesi artık tamamen iş modundaydı. "Topladığın tüm ham verileri, Arven gelene kadar sadece senin ekranında tut. Kimse dokunmasın."
Pars, başıyla onayladı, parmakları klavyede hızla hareket etti.
"Anlaşıldı."
Lerna ile göz göze geldik. İkiz gibi aynı şeyi düşünüyorduk: Küçük bir pürüz. Evet. Ve şimdi, o pürüzü, hiç var olmamış gibi yapmak için tüm bir mekanizmayı sessizce çalıştırmamız gerekiyordu. Arven gelene ve gerçek, yalnızca bu dört duvar arasında konuşulacak kadar güvenli bir forma bürünene kadar.
Komuta merkezi, yeni bir tür sessizliğe büründü; gerçeğin üzerine örtülen bir battaniyenin ağır, hışırtılı sessizliği.
🔗
Gölcük Deniz Üssü, alacakaranlığın geçici yasını tutmayı bırakmış, şimdi tam ve mutlak bir karanlığa teslim olmuştu.
Deniz, üssün beton kıyılarını yalayan kadifemsi, ışıksız bir mürekkep lekesi gibiydi. Gökyüzündeki yıldızlar, üssün keskin ışıkları tarafından utandırılmış, soluk ve uzaktılar. Sadece devriye gemilerinin seyir fenerleri, karanlığın koyu kumaşını belli belirsiz yırtan, kırmızı ve yeşil sızıntılar halinde süzülüyordu. Hava, artık sadece görsel değil, hissedilen bir ağırlığa bürünmüştü; tuz, yağ, soğuk metal ve derinlerden gelen gizli bir gerginliğin keskin kokusuyla yüklü, nemli bir yorgan gibi çöküyordu her şeyin üzerine.
Bu karanlığın kalbinde, Tuğgeneral Kemal Candan'ın sade, işlevsel ofisinde, iki siluet bir gerginlik dansına hazırlanıyordu. Arven Doruk Aslan, odanın hemen merkezinde, neredeyse bir heykel kadar hareketsiz duruyordu. Üniformasının her kıvrımı, disiplinle şekillendirilmişti; omuzları, taşıdığı rütbeden çok daha ağır bir yükün ağırlığıyla gerilmişti. Karşısında, masanın arkasında, Tuğgeneral Kemal Candan oturuyordu.
Kemal Candan, masasına yaslanmıştı. Kolları, sanki taşıdıkları on yılların ağırlığıyla dirseklerinden kırılmışçasına, masanın sert yüzeyine dayanmıştı. Elleri, önünde açılmış bir dosyanın sayfalarına değil, adeta onların altındaki gerçeğe gömülmüş gibiydi. Başı öne eğikti; bu, bir okuma pozundan ziyade, bir yas duruşunu andırıyordu. Alnının ortasındaki derin çizgi, loş ışıkta daha da belirginleşmiş, bir kaygı oyuğuna dönüşmüştü. Oda, onun konsantrasyonunun ağırlığıyla doluydu; hava, sayfaların çevrilmeyen sessizliğinde bile duyulan bir uğultuyla titreşiyor gibiydi.
Kafasını kaldırmadan, sesi odanın statik elektriğini yırtarcasına çıktı.
"Otur."
Emir, keskin ve yalındı, bir kılıç darbesi gibi havayı böldü. Ancak karşılık gelmeyen bir hareketle karşılaştı. Arven yerinden kıpırdamadı; sadece bakışları, generalin yüzündeki gergin kaslara kilitlendi. Bu sessiz direniş, saniyeler içinde hissedilir bir gerilime dönüştü.
Tuğgeneral, hareketin gelmediğini fark ettiğinde, başını ağır ağır, bir dağın kayası yerinden oynuyormuşçasına kaldırdı. Gözleri, Arven'e yöneldi. O gözler, gece denizi gibiydi; yüzeyde sakin, ama derinlerde gizli akıntıların, batık gemilerin ve bilinmeyen tehlikelerin barınağı. Şimdi o derinliklerde, bir sorgulama, bir uyarı parlıyordu.
Çenesini, yavaş ve kasıtlı bir hareketle, masasının sağ tarafında duran boş koltuğa doğru uzattı. Bu bir işaretten çok, bir yönlendirmeydi; çeliğe bulanmış bir buyruktu. Konuşmaya değer, ama ancak ve ancak onun belirlediği zeminde, onun izin verdiği mesafede.
Arven, bu sessiz çekişmeyi bir saniye daha sürdürdü. Sonra, bir savaş alanında stratejik bir geri çekilişin ilk adımı gibi, küçük, hesaplı bir adımla ilerledi. Üniformasının kumaşı hafifçe hışırdadı. Koltuğa oturuşu, bir teslimiyet değil, bir pozisyon alıştı; sırtı dik, bacakları disiplinli bir açıyla.
Tuğgeneral Candan, Arven oturur oturmaz, çenesini bu kez daha da ağırca kaldırdı. Boynundaki tendonlar gergin bir halat gibi belirdi. Bu hareket, artık konuşmanın başlayacağına dair nihai, sessiz bir onay işaretiydi. İki güçlü iradenin, karanlığın ortasında, kelimelerin keskin bıçaklarını bilemeye hazırlandığı bir andı.
Odanın sessizliğini, Kemal Candan'ın sesi değil de, sesinin gölgesi yırttı. Gözleri, Arven'in yüzüne değil, sanki onun ardındaki geçmişe, kendi hizmet yıllarının tozlu arşivlerine dikilmişti.
"Sence," diye başladı, her heceyi bir kurşun döküm kalıbına döker gibi ağır ağır dökerek, "ben, kaç seneden beri askerim evlat?"
Soruyu sorarken "evlat" kelimesini kullanışı, bir hitap şekli olmanın çok ötesine geçiyordu. O kelimede, hem baba yarısından gelen bir yorgunluk, hem de üst rütbeden gelen ezici bir otorite vardı. Sanki soruyu soran, sadece Kemal Candan değil, onun şahsında vücut bulmuş Türk Deniz Kuvvetleri'nin kendisiydi.
Sesi, odanın duvarlarında yankılanmadı; aksine, havadaki tüm oksijeni çekip alarak boşluğa gömdü. O sesle birlikte, masanın üzerindeki pirinç külçenin daha da ağırlaştığı, duvardaki bayrağın kırmızısının biraz daha koyulaştığı hissedilebilirdi. Bu, basit bir soru değil, bir ölçümdü. Karşısındaki adamın, sadece bugünü değil, geçmişin o koca, ağır yükünü de tartıp tartamayacağının sınavıydı.
Arven, bu soruya sessiz kaldı.
Bu sessizlik, bir cevapsızlık değil, kendi içinde katmanlı bir yanıttı. Boş bir sayfa değil, üzerine görünmez mürekkeple yazılmış bir manifesto gibiydi. Tuğgeneralin sorusu, odanın ortasına devasa, görünmez bir anıt dikmişti; yılların, hizmetin, kayıpların ve bitmeyen nöbetin anıtını. Arven ise o anıtın karşısında, ne saygısızlık ederek üzerine tırmanan, ne de boyun eğerek önünde eğilen biri gibi durdu. Sadece durdu. Ve bekledi.
Gözleri, generalin gözlerinin içine dikilmişti, ancak meydan okurcasına değil. Daha çok, bir dağcının karşısına çıkan devasa bir uçurumu ölçerken ki gibi, tamamen farkındalık ve saygı dolu bir bakıştı. O bakışta şu yatıyordu: Bu sorunun basit bir rakamla cevabı yok. Ve ben, o rakamın hafifliğine sığınarak senin karşına çıkmam.
Arven'in sessizliği, aynı zamanda bir stratejiydi. Konuşarak, kendini savunarak, generalin açtığı bu devasa, tarihsel sahaya girmekten kaçınıyordu. O sahada, Kemal Candan'ın yıllarının tecrübesiyle baş etmek mümkün değildi. Onun yerine, kendi zeminini yaratıyordu. Şimdiki zamanın, acil tehlikenin ve yapılması gerekenin zeminini. Generalin geçmişine saygı duyarak, ama kendi geleceğini kurmak için onun gölgesinde kalmayı reddederek.
Ve Arven, o sessizliği, nihayet kırmak için değil, ama generalin bir sonraki hamlesi için zemin hazırlamak adına, yavaşça, neredeyse hissedilmeyecek şekilde nefesini verdi. Cevap, hâlâ dudaklarında değildi. Ama sorunun ağırlığını kabul edişi, tüm beden diliyle, zaten ilk perdenin sonuydu. Sırada, generalin bu sessizliği nasıl yorumlayacağı ve ikinci darbeyi nereye indireceği vardı.
Tuğgeneral Kemal Candan'ın sağ dudağının kenarında, buzul bir kaya yüzeyindeki ince çatlak misali, küçük bir tebessüm kıvrımı oluştu. Bu, neşeden ziyade, derin bir bilginin, kaçınılmaz bir sonucun kabulünün ifadesiydi. Yılların yükünü taşıyan yüzünde, o kırışıklıklar arasında beliren bu silik iz, bir zafer işareti değil, bir hesap sonucuydu.
"Seni severim Arven," diye başladı yavaşça. Sesindeki o tunç sertliği, şimdi biraz yumuşamış, ama bu yumuşama tehlikenin azaldığı anlamına gelmiyordu; sadece bıçağın farklı bir açıyla bilendiğini gösteriyordu. Her kelime, odanın ağır havasına ölçülü biçilmiş bir mermi gibi düşüyordu. "Bu zamana kadar yaptıkların, operasyonların, operasyonlarda gösterdiğin hünerlerin, herkesin hayran olduğu sivri zekân ile..."
Burada bir duraksadı. Gözleri, Arven'in yüzünde gezindi; o ifadesiz, kayadan oyulmuş gibi duran maskenin üzerinde, kendi sözlerinin yankısını arar gibiydi. Ardından, son kelimeyi, bir yargıyı mühürlercesine, hafifçe vurgulayarak ekledi;
"...belki de benden bile akıllısın."
"Belki de" sözü, havada sinsi bir sarmal gibi döndü. Bir övgü gibi görünen bu cümle, aslında zehri kenarda gezinen keskin bir kılıçtı. General Candan, Arven'in dehasını ve başarılarını tüm çıplaklığıyla kabul ediyor, hatta onu kendi seviyesine, belki de üstüne çıkarıyordu. Ancak bu yükseltişin altında, amansız bir uyarı yatıyordu: Akıl, her şey değildir. Benim önümde duran, sadece zekân değil, onunla ne yaptığın, onu nereye koyduğundur. Ve sen, şu an, benim kızımla, benim evladımla ilgili bir oyunun içindesin.
Övgü, aynı zamanda bir tecritti. Onu yalnızlaştırıyor, herkesin hayran olduğu o sivri zekâyı, şimdi bu loş odada, sadece iki kişi arasında bir sorun haline getiriyordu. General, Arven'in gücünü kabul ederek, onu bir numaralı muhatap, hatta muhtemel rakip ilan ediyordu. Bu, bir şövalyelik tokası değil, bir gladyatörü arenaya çağrıydı.
Arven, bu ağır övgü yağmuruna hiç kıpırdamadan, gözlerini kırpmadan katlandı. Yüzünde en ufak bir gurur, bir gevşeme belirtisi yoktu. Çünkü o da biliyordu. Tuğgeneral Candan'dan gelen "belki de benden akıllısın" sözü, bir madalya değil, üzerine hedef işareti konmuş bir plakaydı. Sırada, mutlaka bir "ama" gelecekti. Ve o ama, tüm bu övgülerin üzerine kurulduğu zemini yerle bir edebilirdi.
"Ama," dedi Tuğgeneral, o tek kelimeyle havadaki tüm övgü bulutlarını dağıtırcasına. Sesinin tonu, bir önceki yumuşaklığı anında dondurdu; yeniden tunca, çeliğe büründü. "Benim de kim olduğumu unutma."
O kelimelerde, bir kurumun çelik iskeleti, bir tarihin yükü, bir babanın küller üzerine inşa ettiği merhametsiz diyar vardı. Gözleri, Arven'in gözlerinin derinliklerine, orada bir iz, bir korku, bir saygı aramak için değil; oraya kendi varlığının damgasını vurmak için dikilmişti.
"Senin yaptığın çalışmalar benim yaşımı geçer. Hızın, teknik becerin, modern savaşın gerektirdiği o sivri uçlarda yürüme kabiliyetin. Evet. Ama benim tecrübem," burada sesi biraz daha alçaldı, ama bu alçalma bir zayıflık değil, yeraltından gelen bir uğultunun habercisiydi, "seninkilerin yanında baskın kalır."
Baskın kalır.
Bu bir tahmin değil, bir doğa yasasıydı. Onun tecrübesi, sadece katlanılan operasyonların sayısı değil, görülen ihanetlerin, kaybedilen insanların, verilen imkânsız kararların, yılların biriktirdiği zehirli bilgeliğin tortusuydu. Arven'in zekâsı bir lazer kesimiydi; temiz, hassas, derin. Kemal Candan'ın tecrübesi ise okyanus basıncıydı; her yönden, sessizce, kemiklere işleyen bir güç.
"Evet," diye kabul etti, başıyla hafif bir sallama hareketi yaparak. "Kızımı korumaya çalışman takdire şayan."
"Kızım" kelimesi, odanın sıcaklığını bir anda düşürdü. Artık konu, bir operasyon değil, bir evlattı.
"Ama," diye vurguladı, ikinci kez bu bağlayıcıyı kullanarak, "gerçekleri çarpıtarak değil, bana onları göstererek yapman daha doğru olurdu."
Bir babanın, evladının başına gelen belayı, tüm çıplaklığı ve çirkinliğiyle görmek, onunla yüzleşmek, onu kendi elleriyle temizlemek hakkıydı. Arven'in ve Arven'in temsil ettiği sistemin yaptığı örtbas, bu hakkın elinden alınmasıydı. Bir koruma değil, bir mahrumiyetti.
"O yüzden," diye sonlandırdı, son cümlesini bir yargıç kararı gibi kesip atarak. Bedeni hafifçe öne eğildi, masanın üzerindeki loş ışık yüzünün yarısını aydınlatırken, diğer yarısını daha derin bir gölgeye gömdü. "O, temizlediğiniz ve üzerini kapatmaya çalıştığınız odada sizi zorlamadım."
Zorlamadım.
Bu, en ağır ithamdı. Onun her şeyi bildiğini, o kirli odada neler döndüğünü, hangi kararların alındığını, hangi kanların silinmeye çalışıldığını bildiğini itiraf ediyordu. Ve bilerek, isteyerek, müdahale etmemişti. Bu, bir güç gösterisiydi. Onlara bir alan, bir zaman vermiş, kendi kurgularını kurmalarına izin vermişti. Tıpkı bir deney tüpünün içindeki mikropları izleyen bir bilim insanı gibi. Şimdi ise, gözlem süresi bitmişti.
Mikroskobunun karşısına, en büyük mikrobu, Arven'i almıştı.
Bu cümleyle birlikte, Arven'in tüm operasyonel örtbası, tüm titiz temizlik çalışması, bir çocuğun kumdan kalesi gibi yıkılıverdi. General, hiçbir yere gitmemiş, sadece bekleyerek, onların tüm çabalarını gözlemleyerek, en güçlü silahını elinde tutmuştu.
Sabır ve Bilgi.
Ve şimdi, o silahı, masanın üzerine, sessizce bırakıyordu. Sıra, Arven'in bu yeni, çok daha tehlikeli sahada nasıl hareket edeceğine kalmıştı.
"Ceylin kendini korumuş," diye başladı, Arven. "Asistanının hain olduğunu anladığı anda zaten kendi silahına davranmış. Biz odasına vardığımızda ikisi de yerdeydi."
Bu basit cümle, Kemal Candan'ın zihninde canlanan tablonun çerçevesini çizdi. Kızı. Yerde. Bir hainle birlikte. O anda, Kemal'in askeri disiplini ile baba yüreği arasında görünmez bir çatlak oluştu; belki de yumrukları sıkıldı, belki de çenesi bir milimetre daha gerildi, ama hiçbiri dışarı yansımadı. Sadece nefes alışı, bir an için hissedilir şekilde durdu.
"Ben asistanını sırtından vurdum," diye devam etti Arven, sesinde bir pişmanlık ya da tereddüt yoktu. Bu, bir görevin tamamlanışıydı. "Ama o çoktan, Ceylin tarafından vurulmuştu."
Burada, Arven'in yaptığı ince bir vurgu vardı. Sırtından. Asil bir düello değildi yaşanan. Ve daha da önemlisi, Ceylin tarafından vurulmuştu. Bu, babasına iletilen en güçlü mesajdı: Kızın kurban değil, galip geldi. Tetiği çekti. Hayatta kalmak için gerekeni yaptı.
Arven, ardından gelen cümle için derin, görünür bir soluk aldı. Bu nefes, fiziksel bir ihtiyaçtan çok, aktaracağı bir sonraki bilginin ağırlığını taşımak içindi. Artık silahlar ve kan değil, sonrasının kırılganlığı söz konusuydu.
"Şoktaydı."
Tek kelime. Ceylin'in fiziksel zaferi, zihinsel bir çöküşle taçlanmıştı. O güçlü, dimdik duran kız, şoktaydı. O an, belki de Tuğgeneralin zihninden, yıllar önce kaybettiği eşinin yüzü, ardından cam kırıkları üzerinde çıplak ayakla duran küçük Ceylin'in hayaleti geçti. Tarih, korkunç bir şekilde tekerrür etmek üzereydi, ama bu sefer kızı hayattaydı, parçalanmış olsa da.
"Revirden ekip çağırttık, sakinleştirici verildi."
Arven'in bu ifadesi, artık bir askeri raporun soğuk diliydi. 'Biz' diyerek sorumluluğu paylaşıyor, sistemi devreye soktuğunu gösteriyordu. 'Sakinleştirici' kelimesi ise, o şok halinin ne kadar derin olduğunun itirafıydı. Bu, bir baş ağrısı için verilen bir hap değildi. Bu, bir travmanın acısını bastırmak için damardan verilen kimyasal bir mendildi.
Tuğgeneral Candan, bu noktada artık sadece bir üst, bir tecrübe abidesi değildi. O, kızının ruhuna enjekte edilen yabancı kimyasalları düşünen, onun gözlerinin arkasındaki boşluğu hayal eden bir babaydı. Arven'in tüm bu anlatımı, onun için örtbas edilen bir olayın deşifresi değil, kızının yaşadığı şiddetin, saniye saniye, acımasız bir yeniden canlandırmasıydı.
Ve bu canlandırma karşısında, Tuğgeneral Kemal Candan'ın yüzünde artık hiçbir ifade yoktu. Donmuştu. Çünkü en büyük öfke, en derin acı, bazen sessizliğin taşlaşmış halinde gizlenirdi. Sırada, bu taşın kırılıp kırılmayacağı, ya da Arven'in üzerine bütün ağırlığıyla çöküp çökmeyeceği vardı.
Boş gözlerle Arven'i süzdü.
O boşluk, bir bilgisizlik ya da ilgisizlik değildi. Tersine, o kadar doluydu ki, her şeyi dışarı atıp saf, katıksız bir hiçliğe bürünmüştü. İçinde kayıpların, intikamların, bitmeyen nöbetlerin ve şimdi de kızının gözlerindeki o aynı boşluğun hayaleti vardı. O boş bakışların arkasında, bir babanın çektiği sessiz çığlığın yankısı duyulabilirdi.
"Ceylin on yaşındayken, annesinin gözlerinin önünde öldürülüşünü izledi."
Her kelime, odanın duvarlarına çivi gibi çakılıyordu. On yaşında. Annesi. Gözlerinin önünde. Öldürüldü. Bunlar, bir biyografi bilgisi değil, ruhun üzerine kazınmış bir damgaydı. Bu cümleyle birlikte küçük bir kızın hayaleti belirdi; bugünün savcısı değil, geçmişin travmatize olmuş çocuğu.
"Annesi bir savcıydı." Burada sesinde bir gurur, ama o gururun üzerine dökülmüş sonsuz bir hüzün vardı. "Cumhuriyet savcısı."
Bir an için sustu, sanki o anı yeniden yaşamak, o acıyı tekrar hissetmek zorundaymış gibi. Sonra, nihai gerçeği, bir mezar taşına yazılmış yazı gibi, son derece yalın ve keskin bir tonda ekledi;
"Annesi, ilk kurşunla şehit olurken, onu korumak için üstüne yatmış."
Sıcak, canlı bir bedenin, sevgisinin bedenini kurşunlardan korumak için üzerine kapanışının somut, fiziksel gerçeğiydi. Bir annenin son nefesini, kızının saçlarına karışmış kokusuyla vermesiydi. Ceylin'in bugün şokta olmasının, belki de sadece bugünkü olaylar yüzünden değil, yıllar önce donmuş o anın, buzlarının kırılması yüzünden olduğunu anlatan korkunç bir anahtardı.
"Ama bugün bir hain, onu öldürmek için, üstüne çullanmış."
Arven'in bakışları donmuştu.
Bu donma, bir şaşkınlık ya da korkudan değildi. Daha ziyade, zihnindeki tüm parçaların aniden, acımasız bir netlikle yerine oturuşuydu. Ceylin'in o koridordaki soğukluğunun, poların altındaki titreyişin, babasından saklama isteğinin, ve belki de en önemlisi, o odada tetiği çekmiş olmasının altında yatan derin, karanlık kaynağı anlamıştı. Bu sadece bir suikast girişimi değildi. Bu, bir hayaletin yeniden dirilişi, bir kâbusun tekerrürüydü.
Arven'in yüzündeki o taşlaşmış ifade, belki de ilk kez, görünmez bir çatlakla sarsıldı. Bu, pişmanlık değil, derin bir anlayış çatlağıydı.
Tuğgeneral Kemal Candan, Arven'in gözlerindeki çatlağı gördü. Küçük bir nefes alıp boğazını temizledi. Hafifçe yerinde doğruldu ama bakışlarını Arven'den kaçırmadı.
"Bugün Ceylin bana savcı dilekçesiyle geldiğinde kesinlikle bunu istemiyordum. Ama şu an uğraştığınız dosya, çok güçlü bir ihanetin gölgesini aydınlatacak bir nişandı. Ben, bilerek kızımın bu nişana ulaşmasına izin verdim."
Bu, her şeyi değiştiren bir itiraftı. General Candan, pasif bir baba, habersiz bir üst değildi. O, satranç tahtasının başındaki oyuncuydu. Kızını, bilerek, gözünü kırpmadan, en tehlikeli kareye sürmüştü. Neden? Çünkü o nişanı sallayacak, o tuzağa yaklaşacak kadar cesur, kadar yetkin ve kadar kurban olmaya yakın başka kimse yoktu.
Derin, hışırtılı bir nefes verdi.
"Arven, on seneden beri, kağıtların üzerinde şehit olduğun o satırlar, kızımın çözmeye çalıştığı bir adaletin arayışıydı. Ceylin, senin şehit olduğunu öğrendiği andan itibaren, Rauf'a bile belli etmeden onun yolunu açmaya çalıştı. Size neler olduğunu öğrenmek için kollarını sıvadı ama elleri hep boş kaldı. Geri döndüğünde ise Taçsız Kral'ı kendi ellerinle vurmandan dolayı, içeriye girecektin. On senelik saklanışın, bir anda bir hapishaneye daha çevrilecekti. Ceylin, bunu engelledi. Bunu kendin de biliyorsun."
Arven'in kaşları hafifçe havalandı. Anladığı tek şey, Ceylin'in sadece biri olduğu değil, onun da bir koruyucu olduğuydu. Bu, Arven için ezber bozan bir gerçekti. Kendini her zaman kalkan olarak gören bir adam için, başka birinin kendi kalkanı haline gelmesi, hem derin bir minnettarlık, hem de kontrolü kaybetme hissi uyandırıyordu. Ceylin artık pasif bir nesne değil, aktif, güçlü ve risk alan bir özneydi. Ve bu özne, onun kaderine müdahale etmişti.
Arven, artık sadece bir borçlu değildi. Bir ortaklığın, karşılıklı bir kader birliğinin parçası haline gelmişti. Ve bu ortaklığın merkezinde, hem en kırılgan, hem en güçlü halka olan Ceylin duruyordu. Arven'in o hafif kalkan kaşları, şimdi bu yeni, karmaşık gerçekliği sindirmeye çalışıyordu. Sessizliği, artık bir direniş değil, bir kabulün sessizliğiydi.
Sessizlik, bu kez boşluk değil, yeni bilginin ağırlığıyla doluydu. Arven, kaşlarının o hafif seğirmesinden sonra gözlerini kısarak, masanın üzerindeki hayali bir noktaya dikti. Zihni, bir savaş alanı gibiydi; yeni keşfedilmiş bu gerçek, savunma hatlarını altüst ediyor, tüm taktikleri yeniden yazdırıyordu.
Tuğgeneral Candan, Arven'in içindeki bu sessiz hesaplaşmayı görüyordu. Kendi yıllarının tecrübesi, karşısındaki adamın yüzündeki en ufak bir kasılmayı, bir bakıştaki kaymayı bile okuyabiliyordu. Bu sessizliği bozmadı. Bıraktı ki, Arven, bu acı gerçeğin tüm ağırlığını omuzlarında, ciğerlerinde hissetsin. Bıraktı ki, kızının onun için yaptıklarının büyüklüğü, onun titiz, kontrolcü dünyasında tam olarak yerini bulsun.
Sonunda, Arven'in gözleri yeniden generalin gözlerine kilitlendi. Ama bu sefer bakışında, daha önceki taş gibi katılık ya da raporlama soğukluğu yoktu. İçinde, karmaşık bir şeyler vardı. Tanınma, saygı ve derinlerde, belki de ilk kez, Ceylin'e dair hissettiği koruma içgüdüsünün ötesinde bir şeyin kıvılcımıydı.
"Anlıyorum," dedi Arven. Ses, bu kez daha alçak, daha insani bir tondaydı. Bir üstüne rapor vermiyordu; bir babanın, kızının fedakarlığını anlattığı hikâyeye karşılık veriyordu. "Bu, benim farkındalığımın ötesindeydi."
İtirafı, gurur kırıcı değil, dürüsttü. O, savaşın gölgelerinde, tek başına hareket eden bir operatördü. Ceylin'in hukuk koridorlarındaki sessiz savaşını, arka plandaki ısrarlı arayışını görememişti. Onun için o, sadece Kemal Candan'ın korunması gereken kızı, sonrasında ise görevin bir parçası olan hassas bir varlıktı.
Kemal Candan, başıyla onayladı.
"O, bunu kimseye belli etmez. Babasına bile." Sözlerinde hem bir gurur, hem de bu gizliliğin yarattığı burukluk vardı. "Ama şimdi biliyorsun."
"Evet," diye karşılık verdi Arven. "Şimdi biliyorum." Bu bilgi, onun için sadece geçmişi aydınlatan bir ışık değil, geleceğe dair bir yükümlülüktü. Artık Ceylin'i korumak, sadece bir görev ya da babasına verilen bir söz değildi. Bu, bir hediyeye karşılık vermek, bir emaneti hak etmek demekti.
Tuğgeneral Candan, bu sessiz anlaşmanın kurulduğunu hissetti. Arven'in gözlerindeki o değişim, sözlerden daha güçlü bir taahhüttü. Yerinden kalktı, pencereye doğru yürüdü. Dışarıda, üssün ışıkları karanlık denize karşı pırıl pırıl yanıyordu.
"O zaman," dedi sırtı dönük, sesi artık yorgun ama kararlı, "bundan sonraki hamlelerinizi biliyorsunuz. O nişan hâlâ orada. Ve Ceylin, ona doğru ilerlemeye devam edecek." Arven'e döndü. Gözlerinde, okyanus derinliğindeki bilgeliğin yanı sıra, artık pratik, acımasız bir iş bölümünün soğuk ışığı da parlıyordu. "Bugün olanları temizlemek benim görevim, siz karışmayın."
Bu, bir emir değil, bir sınır çizgisiydi. Tuğgeneral, baba olmanın ve üst olmanın getirdiği ikili yükümlülükle, en kirli işi kendi omuzlarına alıyordu. O, devletin karanlık makinesinin dişlilerini çevirebilecek rütbeye ve bağlantılara sahipti. Arven'in ve ekibinin yaptığı fiziksel temizlik, yüzeyseldi. Bunları silmek ya da yeniden yazdırmak, ancak onun seviyesindeki bir otoritenin işi olabilirdi.
"Asistanını öldürüldü olarak göstereceğim," diye devam etti, her kelime bir operasyon talimatı kadar net, "senin planına sadık kalarak."
Bu, ilginç bir teslimiyetti. Arven'in kurduğu örtbas senaryosunu, bir çocuğun yaptığı derme çatma bir şey olarak görüp reddetmiyor, aksine, onu temel alıyor, üzerine kendi gücünün ve kaynaklarının çimentosunu döküp sağlamlaştıracaktı. Bu, aynı zamanda bir güven işaretiydi. "Planın işe yarar, ben onu sadece resmileştireceğim," diyordu adeta.
Ancak her hizmetin bir bedeli vardı.
"Ama sende," dedi, sesini bir ton daha alçaltarak, onunla paylaşılan bir sırrın ağırlığını vererek, "benim anlattığım bir plana uyacaksın."
Bu, Arven'e verilecek yeni bir görev tanımıydı. Artık sadece fiziksel bir koruma değil, stratejik bir piyondu. Babasının kurguladığı büyük satranç oyununda, Ceylin'in yanındaki at, fil ya da kale olacaktı.
Arven, koltuğunda dikleşti. Gözleri, generalin gözlerine kilitlendi, kaçamak yoktu, tereddüt yoktu.
"Kabul ediyorum."
Bu, bir adamın, karmaşık bir borcun, ortak bir amacın ve artık değişmiş bir ilişkinin gerektirdiği yeni kuralları onaylamasıydı.
🔗
Miraç Gökçe Aslan, Ağzından
Arven'in komuta merkezine gelmesini beklerken, Ceylin, çoktan üzerini değiştirmişti. Lerna'nın getirdiği giysiler, onun üzerinde beklenmedik bir dönüşüm yaratmıştı. Üzerindeki siyah, sade bir boğazlı kazak ve aynı tonlardaki düz bir pantolon, artık onun ikinci derisi olmuştu. O lacivert poların altında saklanan, kanı ve korkuyu emmiş kıyafetlerin yerini, bu yeni siyahlar almıştı.
Bu kıyafetler, bir temizlenme değil, bir örtme eylemiydi. Dışarıdan bakan, sadece sade, neredeyse rahibevi bir ciddiyet görürdü. Ama ben, Sirena'nın sezgileriyle, o siyahın altında hâlâ nabız gibi atan şokun, kemiklerine işlemiş soğukluğun ve zihninde yeniden canlanan eski korkuların gölgelerini seçebiliyordum.
Oturuyordu, ama sırtı, sandalyenin arkalığına değmiyordu. Elleri, dizlerinin üzerinde, avuç içleri aşağı bakacak şekilde duruyordu. Parmak uçları, kumaşa hafifçe gömülmüştü, sanki yere sabitlenmeye, bu yeni, temiz kimliğin içinde kök salmaya çalışıyordu. Yüzü, komuta merkezinin soluk ışığında daha da beyazdı.
Gözleri artık boş değildi. İçlerinde, o şok bulutunun dağılmasıyla ortaya çıkan, keskin, analitik ve tehlikeli derecede sakin bir parıltı vardı. O siyah giysilerin içinde, bir savcı yeniden doğuyordu. O siyah kumaş, onun için bir zırh değil, bir kamuflajdı. Ve şu an, o kamufle olmuş halde, Arven'i ve babasından gelecek sözleri bekliyordu. Her an, tetikte. Ama artık titremiyordu. Sadece, bekliyordu.
Komuta merkezinin kapısı aralandığında, odadaki tüm elektrik sanki tek bir noktaya yöneldi. Hepimizin bakışları, o aralıktan sızan koridor ışığına ve içeri süzülen siluete kilitlendi. Arven içeri adımını attı. Kapının ağırlığı arkadan kapanırken, üzerindeki ağırlık neredeyse hissedilebilirdi; Tuğgeneralin ofisinin loş, basınçlı havasını üzerinde taşıyordu.
Önce, yere dikilmiş bakışlarını yavaşça kaldırdı. Gözleri, önce odanın içinde, sanki bir pusula ibresi gibi, Ceylin'in tam olması gereken noktaya yöneldi. Orada, siyah giysileri içinde, sessiz ve dik oturduğunu gördü. Bakışları bir an için buluştu. Arven'in bakışında, artık sadece bir rapor ya da görev duygusu yoktu. Daha derin, daha karmaşık bir şey vardı.
Sonra, Arven'in dikkati Rauf'a kaydı. O devasa figür, masanın diğer ucunda, adeta bir kaya gibi bekliyordu. Arven, masaya doğru ağır adımlarla yaklaştı, Rauf'un tam karşısında durdu. İki güçlü irade, aralarında duran haritalar ve ekranlar üzerinden yeniden karşı karşıya gelmişti. Rauf, kaşlarını hafifçe kaldırarak, alnındaki kırışıklıkları derinleştirdi.
"Sonuç? Ne yapıyoruz?"
Arven, çenesiyle Pars'ı işaret etti.
"Ham kayıtları bana gönderip her yerden kaldırın, plana sadığız. Bugün hiç yaşanmadı, üs açısından. Ama biz, kendi planımızı değiştiriyoruz."
Önünden çekilip, doğrudan masanın başına, lider pozisyonuna geçti. Hareketi doğal ve iddialıydı. Eliyle oturun işareti verdi. Herkes yerine geçerken, o da oturdu. Ellerini, masanın soğuk yüzeyine avuçları aşağı bakacak şekilde yerleştirdi. Parmak uçları hafifçe yayılmıştı, adeta durumu kavrıyor, kontrolü ele alıyordu.
Konuşmaya başlamak yerine, bir süre, sadece Rauf'a baktı. Yüzü, o her zamanki taş gibi ifadesizliğini koruyordu. Ama gözlerinde, sessiz bir diyalog başlıyordu. Rauf'un gözlerindeki sorgulayıcı ifade, yavaş yavaş derin bir odaklanmaya, anlamaya çalışan bir keskinliğe dönüşüyordu. Hiç kelime dökülmeden, masanın üzerinde, stratejiler ve yeni ittifaklar yeniden şekilleniyordu. O anda, komuta merkezindeki en yüksek voltaj, iki adamın birbirine kilitlenmiş gözlerinin arasında atıyordu.
Arven, gözlerini sanki derin bir trans halinden çıkıyormuşçasına ağır ağır kırpıştırdı. O anlık, yoğun sessiz diyaloğun etkisini üzerinden atıyor, şimdiki ana, söze ve eyleme dönüyordu. Çenesindeki kaslar gerildi, o kare çene hattı biraz daha dikleşerek kararlılığını vurguladı. Ellerini masanın üzerinde birleştirdi, parmakları birbirine kenetlendi. Bakışlarını timin üzerinde, her birimizin yüzünde birer birer gezdirerek, yeni rotanın ağırlığını hissettirdi.
"Bugün savcı Ceylin'e yapılan saldırı," diye başladı, her kelimeyi tartarak, "bizim Necla Parlar dosyasına bakmamıza engel olmayacak." Sesinde, geri adım atmaya dair en ufak bir iz yoktu. Aksine, bir meydan okuma vardı. "Aksine, daha çok üzerine gideceğiz."
Bu, bir karşı saldırı, bir meydan okumaydı. Düşman ilk hamleyi yapmıştı; şimdi sıra onlardaydı. Ve bu hamle, daha cesur, daha doğrudan olacaktı. Sonra, bakışlarını Ceylin'e çevirdi. Ona bakarken, artık sadece bir koruma görevi değil, bir ortaklık sorumluluğu taşıyordu.
"Tuğgeneral Kemal Candan," diye açıkladı, babasının adını ve rütbesini kullanarak işin resmiyetini hatırlatarak, "bir dilekçe yazdıracağını ve Necla Parlar'ın içeriden ivedilikle çıkartılmasını sağlayacağını söyledi."
Cümle, odada bir şimşek gibi çaktı. Necla'nın çıkışı. Bu, sadece bir mahkûm nakli değil, bir bombayı taşıma noktasına getirmekti. Necla, bildiklerini söylediği anda, belki de bu tüm yapının çöküşünü tetikleyecekti. İvedilik, tehlikenin boyutunu gösteriyordu. Artık zamanları yoktu.
Rauf, derin, gürültülü bir nefes aldı. Kaşları, endişe ve stratejik analizin karışımı bir ifadeyle hafifçe çatıldı.
"Bu," dedi, sesi Arven'in keskin tonuna kıyasla daha boğuk, ama bir o kadar ağırdı, "Köprü'nün harekete geçmesi demek."
Köprü.
İsmi bile, üzerinden geçen her şeyin kontrolünü elinde tutan, görünmez ve güçlü bir yapıyı çağrıştırıyordu. Necla'nın serbest bırakılması, o köprüdeki trafiği aniden tek yönlü ve hızlandıracak, herkesi alarma geçirecekti.
"İki taraflı bir koruma almamız gerek," diye devam etti Rauf, parmaklarıyla masaya hafifçe vurarak. "Riskli bir yol. Hem tim için hem de Necla için."
Haklıydı. Kesinlikle haklıydı. Risk, geometrik olarak artıyordu. Necla, artık sadece bir bilgi kaynağı değil, canlı bir hedef olacaktı. Onu korumak, bir kaleyi savunmak kadar zor olabilirdi. Ve tim... Biz, bu operasyonun her aşamasında, Köprü'nün tepkisini ve muhtemel saldırısını göğüslemek zorunda kalacaktık.
Zaten Necla'nın içeriden çıkmasını istiyordum, evet. Onun o kapalı, pis kokulu duvarların ardında daha fazla çürümesini izleyemezdim. Ama bu şartlar altında değildi. Bu, onu bir kurtarma operasyonundan ziyade, bir intihar görevine çıkarmak gibiydi. Gözlerimi, masanın üzerindeki hayali bir noktaya dikip düşündüm.
Arven, Rauf'un itirazını duymuştu. Ama gözlerindeki kararlılık sönmemişti. "Risk zaten aldık Rauf," diye cevap verdi, sakin ama sert. "Bugün onlar risk aldı ve kaybettiler. Şimdi sıra bizde. Koruma detaylarını en ince ayrıntısına kadar planlayacağız. Ama Necla dışarı çıkacak. Bu, artık sadece bir seçenek değil, bir zaruret."
Arven, gözlerini masaya dikti. Bakışları, orada görünmeyen bir harita, bir savaş planı çiziyor gibiydi.
"Savcı Ceylin Candan için," diye başladı, sesi artık tamamen operasyonel, duygudan arınmış bir tondaydı, "iki tane asker görevlendiriliyor. Bu, rutin bir savcının yanında duran sadık korumalardan oluşacak."
Bu, akıllıca bir hamleydi. Göze batmayan, resmi bir kılıf. O iki asker, sıradan bir prosedürün parçası gibi görünecek, bürokrasinin doğal bir uzantısı olarak kabul edilecekti. Bu sayede, Ceylin'in etrafındaki güvenlik halkası genişleyecek, ama dikkat çekmeyecekti. Ancak Arven, bununla yetinmiyordu.
"Ben bir süre boyunca Savcı Ceylin'in korunması için onunla birlikte hareket edeceğim," dedi ve kafasını kaldırıp Rauf'a baktı.
Bu, planın kalbine yerleştirilen çelik bir çekirdekti. Arven'in bizzat sahaya inmesi, korumanın rutin olmaktan çıkıp kişisel ve mutlak bir seviyeye taşınması demekti. Hareketi, aynı zamanda net bir mesajdı. Ceylin, Arven için artık sadece bir görev değildi.
"Siz de kendi içinizde koruma düzenini alacaksınız. Köprü'yü şu an için pas geçiyorum. Önceliğimiz onu yakalamak değil, hareketlerini izlemek. Sürekli olarak, ağın üzerinde bir yem gibi atılacağız ve bekleyeceğiz. Hareketlerimiz, örümceği bize doğru hareketlendirecektir."
Rauf için kendi içinde ifadesi önemliydi. Arven, merkezde, Ceylin'in yanında sabit bir nokta olurken, Rauf ve biz çevrede hareketli bir savunma, gözlem halkası oluşturacaktık.
Odaya bir sessizlik çöktü. Herkes, kendi rolünü, üzerine düşen riski düşünüyordu. Ben, içimdeki Sirena'nın sesini duyuyordum. "Yem olmak... hep yaptığımız bir şey. En cesur balıklar bile, bazen oltanın ucundaki solucan olur. Amaç, daha büyük balığı yakalamaktır." Nefesimi tuttum. Rauf'un yüzündeki gergin çizgiler biraz daha derinleşmişti, ama itiraz etmiyordu. Anlamıştı.
Rauf'un endişeli ve düşünceli gözleri önce benim gözlerimde dolandı. Ardından timin geri kalanında dolandı. Her ne kadar beni, karısını koruyor olsa da, bir tim komutanı olarak tüm ekibinin hayatına dair devasa bir sorumluluk taşıyordu. O sorumluluk, omuzlarında somut bir ağırlık gibiydi.
Gözleri en sonunda Arven'i bulduğunda, içindeki tüm çalkantıyı bastıran, granit gibi sağlam bir kararlılığa büründü. Bakışı, bir onay ve aynı zamanda bir uyarıydı.
"Tamam. Peki, konaklama? Bizim tim zaten burada kalıyor? Kişisel detaylara inecek olursam," diye ekledi, hafifçe omuz silkerek, "Miraç Yüzbaşı ile aynı evi paylaşıyorum, karım olduğu dolayısıyla."
Sonra, kaşını hafifçe kaldırarak, asıl pratik engeli sordu;
"Peki siz, Arven Binbaşım? Siz nerede kalacaksınız?"
Sorunun cevabı, odada zaten dolanıyor gibiydi. Arven, göz ucuyla, neredeyse hissedilmeyecek bir hareketle Rauf'a baktı. Ardından, boğazına sert, rahatsız edici bir cümle takılmış gibi boğazını temizledi. Bu küçük, insani hareket, onun taştan maskesinde nadir bir çatlaktı. O an, kararın sadece taktiksel olmadığını, kişisel bir alan ihlali, hatta bir mecburiyet içerdiğini gösterdi.
"Biraz önce söylediğim gibi," diye tekrarladı, sesi biraz daha gergin, "bir süre boyunca Savcı Ceylin Candan'ın evinde duracağım."
Cümle düşer düşmez, odanın atmosferi elektriklendi. Ceylin'in gözleri, aniden büyüdü. O ana kadar korunaklı, kontrollü ifadesi, yerini saf bir şaşkınlığa bırakmıştı. Gözlerindeki o büyüme, sadece sürpriz değil, derin bir mahremiyet ihlali, karmaşık bir güvensizlik ve belki de altında, tanımlanamaz bir şok dalgasıydı. Evi, son sığınağı, en kişisel alanı, artık bir operasyonel karargâha dönüşecekti.
Arven, bu tepkiyi görmezden gelmek ya da yumuşatmak yerine, anın ağırlığını kabul edercesine ayağa kalktı. Hareketi, tartışmaya kapalı, nihai bir nokta koyuş gibiydi. Hepimiz, refleksle onunla birlikte ayağa fırladık. Komuta zinciri ve saygı, otomatikman devreye girmişti.
Arven, çenesini dikleştirdi. O çizgi, artık bir kararın, bir sınırın keskin kenarıydı. Gözleri, timin üzerinde son bir kez gezindi.
"Dağılabilirsiniz," dedi, sesi kesin ve net. Sonra, bakışlarını odadaki tek hareketsiz, şaşkınlıktan donakalmış kişiye çevirdi. "Ceylin, sen bekle."
Bu, bir emirdi. Ama aynı zamanda, henüz konuşulmamış, belki de konuşulması en zor konuşmanın başlangıcıydı. İkisinin kalacağı o loş odada, sadece operasyonel detaylar değil, mahremiyetin yeni sınırları, güvenin ince çizgisi ve belki de kaçınılmaz bir beraberliğin kuralları konuşulacaktı.
Rauf, bir anlık tereddütle bana baktı, sonra başıyla onaylayarak time işaret etti. Odayı terk ederken, kapıdan çıkarken son bir kez arkama, Ceylin'in o siyah giysiler içindeki yalnız ve dik figürüne baktım. Arven ise, ona doğru yürüyordu. Ve ben, o kapı kapanırken, içimdeki Sirena'nın nefesinin kesildiğini fark edebilmiştim.
Komuta merkezinin ağır kapısının önünden uzaklaşırken, koridordaki gergin hava, timin doğal dinamikleriyle hızla dağılmaya başladı. Rauf, ellerini üniformasının ceplerine soktu, omuzları biraz daha rahatlamıştı. Tam o sırada, Demir ağzını kocaman açıp sessizce esnedi.
Rauf, gözlerini devirdi. "Ne oldu İnfazcı?" diye takıldı, sesinde alaycı bir şefkat vardı. "Dün gece uyuyamamış gibisin? Tüm üssün nöbetini sen mi tuttun?"
Demir, göz ucuyla bize, özellikle de Rauf'a baktı. Yüzünde, çok az uykuyla idare eden herkesin bildiği o bezgin ifade vardı. "Uyumak mı?" diye mırıldandı. "Sizin düğün yordu ya beni. Resmen bir gecede yaşlandığımı hissettim. O maraton koşusunu, o dansları, sonra da sabah erkenden bu gerilim filmine dönüşen hayatımızı düşününce..." Derin bir iç çekti. "Kahvemi üç kat yapmam gerekecek bugün. Nöbet değişimim var şaka bir yana."
Ben, koluma giren Lerna'ya bakarak kıkırdadım. Bana 'çok haklı' der gibi bakıyordu. "Al benden de o kadar," diye katıldı Lerna, omzunu hafifçe ovuşturarak. "Hâlâ kemiklerim ağrıyor. Dün çok oynadık."
Gözüme Ali çarptığında Rauf'a baktım. Rauf'ta onu gördü. Ali hınzır bir sırıtışla, gözlerini Rauf'a dikmişti. Kaşlarını habire kaldırıp indiriyor, anlamlı anlamlı bakıyordu. Dayanamayıp gözlerimi kıstım.
"Sanki," diye başladı Ali, sesini tizleştirip gizemli bir tona büründürerek, "Rauf komutanım, pek yorulmamış da canlanmış gibime geldi bana." Duraksadı, herkesin dikkatini topladığından emin oldu. "Neden acaba?"
Rauf, elini cebinden çıkartıp Ali'nin ensesine vurdu.
"Ulan," dedi Ali'yi boyun kilidine alırken "Dalgakıran seni uzun zamandan beri dövmüyorum. Kışkırtma beni."
Timin kahkahaları kulağıma dolarken kıkırdayarak onu durdurdum.
"Yapma, alıştık artık Ali'nin bu huyuna."
Rauf, Ali'yi boyun kilidinden çekip göz ucuyla gülen time baktı. Yüzünde, tüm bu kaosun ortasında bir aile olmanın verdiği yorgun ama tatmin olmuş bir ifade vardı.
"Ne var be?" diye mırıldandı, sesinde sahte bir bezginlikle. "Dağılın hadi. Dün yeni bir düğünümüz oldu, bugün yeni bir gerilim filmi. Şu halimize bak." Hepimizin üzerinde gezinen bakışlarıyla, bir marangozun alet kutusundaki aletlere bakar gibiydi. Yıpranmış, ama işe yarar ve birbirini tamamlar. "Bir günümüz olaysız geçmiyor, anasını satayım."
Evet, bir günümüz olaysız geçmiyordu. Ama birlikte geçiyordu. Dağılırken, herkes kendi görevine doğru ilerlerken, arka planda Demir'in, "Üç kat kahve derken ciddiydim, duydunuz mu? Hey!" sesi duyuluyordu. "Ali! Kahve ısmarla lan param yok."
Rauf ile üzerimizi değiştirip araca bindiğimizde, arabanın içi dışarıdaki gergin dünyadan bir sığınak gibiydi. Metalik kokunun yerini, bildik, rahatlatıcı koltuk kokusu almıştı. Rauf, tüm günün yükünü ciğerlerinden atarcasına bir nefes verdi ve direksiyonu iki kocaman eliyle kavradı. Motorun çalışma sesi, koridorlardaki sessiz gerilimin yerini aldı.
Tam ben de rahat bir nefes alacakken, Rauf'un yüzündeki ifadeyi gördüm. O, her zamanki ciddi, ağırbaşlı ifadesi değildi. Gözlerinde, tamamen hınzır, çocuksu, 'büyük bir sır biliyorum' parıltısı vardı. Yanaklarındaki çukurcuklar, gizli bir gülümsemenin habercisi olarak belirmişti. Bana öyle bir baktı ki, tüm olanları bir an için unuttum.
"Normalde," diye başladı, sesini alçaltarak, sanki arabanın içi bile dinliyormuş gibi, "söylemeyecektim. Abimin işine karışmak olur. Ama dayanamıyorum."
Hızla bana döndü, gözlerindeki o hınzır ışıltı iyice parladı. Aracı çalıştırmayı unutmuş, bütün dikkati bana ve söyleyeceği şeydeydi.
"Abim," dedi, sesinde bir hayranlık, bir şaşkınlık ve bolca eğlence vardı, "Ceylin'i öptü. Bildiğin dudağına yapıştı."
Gözlerimin açılmasına engel olamadım. Sanki göz kapaklarımın arkasında bir patlama olmuş, onları zorla açmıştı. Dudaklarım, tamamen şokla, bir 'O' harfi oluşturacak şekilde aralandı. Havayı içime çekmeyi unutmuş, öylece kalakalmıştım.
"Ne?!"
Sesim, arabanın içinde tiz, inançsız bir çığlık gibi çıktı. Arven? O taş yontması, buz gibi, her şeyi strateji ve görev olarak gören Arven Doruk Aslan mı?
"Nasıl yani?!" diye ekledim, sesim hâlâ bir oktav yüksekte. "Ne zaman? Nerede? Nasıl?" Sorular, ağzımdan aceleyle, birbiri ardına dökülüyordu. Hızla ona döndüm ve ellerimi yakalarına yaslayıp sarstım. "Çabuk söyle bana!" dedim gülerken.
Rauf, tepkimi görünce iyice keyiflendi. Kocaman gülümsedi, gözleri iyice kısıldı.
"Bana ne, yalvar ulan."
"Ya Rauf ya!" diye fırladım, onun kocaman koluna bir yumruk savururken. "Ne demek 'bana ne'? Senin tek eğlencen benim şaşkınlığım mı? Hadi ama, söyle!"
Rauf, sırtını koltuğa iyice yasladı, direksiyonu tek eliyle tutuyor, diğer eliyle de sanki düşünüyormuş gibi çenesini sıvazlıyordu. Yüzündeki o ukala, kendini beğenmiş ifade sinirimi iyice tepeme çıkardı.
"Tamam," dedi sonunda, ama sesi hâlâ o muzip tondaydı. "Söyleyeceğim. Ama bir şartla."
Gözlerimi kıstım. "Ne şartı?"
"Bana, 'Kocacığım, dünyanın en yakışıklı, en güçlü denizlerin komandosu' diyeceksin." Dudakları, şeytani bir kıvrımla uzandı. "Hem de beş kere."
Ağzım açık kaldı.
"Beş kere mi?"
Rauf, omzunu silkti. "Karar senin. Ya söyler öğrenirsin ya da kendin öğrenene kadar meraktan çatlarsın."
İçimdeki merak, gururumla savaşıyordu. Ama bu Arven ve Ceylin'di! Timin en büyük dedikodusu! Gözlerimi devirip pes ettim. Derin bir iç çektim.
"Tamam, tamam!" diye mırıldandım. Sonra derin bir nefes alıp, olabildiğince abartılı, şekerli bir sesle, "Kocacığım, dünyanın en yakışıklı, en güçlü denizlerin komandosu..."
İlk cümleyi bitirdiğimde, Rauf'un gözlerinde şimşekler çaktı. İkinci tekrarda, dudaklarındaki o ukala gülümseme, yerini daha koyu, daha yoğun bir ifadeye bırakmaya başladı. Üçüncüde, bana doğru eğildi, arabanın konsoluna dirseğini dayamıştı. Dördüncü komando kelimesi ağzımdan çıkarken, nefesim onun yüzüne değiyordu.
Beşinci ve sonuncuyu söylerken, komandonun son hecesi daha tam dudaklarımdan ayrılmamıştı ki Rauf, bir panter gibi atıldı. Hırıltılı, bastırılmış bir nefesle dudaklarını benimkilere yapıştırdı.
Dili, ağzımın içini talan etti; tuzlu, erkek, tanıdık ve bütünüyle Rauf kokuyordu. İçgüdülerim, direnmeden teslim oldu. İstemeden miydi? Hayır. İstemek kelimesi bu hissi tarif etmek için çok zayıftı. Ben kendimi, ona karşılık verirken, ellerimin onun saçlarının arasına daldığını, onu bana daha da yaklaştırmaya çalıştığını buldum.
O bir komandoydu, evet. Ve şu an, en iyi yaptığı işi yapıyordu: Hücum.
Elleri, yanaklarımdan enseme kaydı, başımı hafifçe eğerek açımı değiştirdi. Ellerimi göğsüne bastırıp onu zorlukla uzaklaştırabildim. Araya bir karış mesafe girmişti, ama nefeslerimiz hâlâ birbirine karışıyor, gözlerimiz kilitlenmişti. Onunkiler, koyu ve tehlikeli bir parıltıyla yanıyordu.
"Komando derken," dedi, sesi çakılları andıran bir hırıltıyla, soluklanmaya çalışarak, "ne güzel oldu o senin dudakların." Gözleri dudaklarıma kaydı, hâlâ şişkin ve ıslaktılar. Sonra, o koyu bakışlarını tekrar gözlerime dikti. "Siktir, Miraç. Azdım."
Cümle, aramızda çırılçıplak, tehlikeli ve geri alınamaz bir şekilde asılı kaldı. Bu, sadece bir şaka ya da anlık bir kapris değildi. Bu, onun içindeki o her zaman kontrol altında tuttuğu, kocaman, vahşi şeyin kafes kapılarını bir anlığına aralamasıydı. Ve ben, o kafesten kaçan sıcaklığın tam ortasındaydım.
Yutkundum.
"Mart ayındaki kediler gibisin resmen. Kudurmadan duramıyorsun."
Rauf, gözlerini üzerimde gezdirerek derin, hırıltılı bir nefes aldı. O koyu bakışlarda, henüz tam sönmemiş bir fırtınanın kıvılcımları hâlâ parlıyordu. "Kedi olmak senin işin yavrum, kuyruğunu bana doğru diktin sallıyorsun," diye mırıldandı, yeniden dudaklarıma yönelirken. Ellerimi göğüslerine bastırarak koltuğuna doğru ittirdim.
"Yahu bir dur be adam! Ayrıca ben kuyruğumu sallamıyorum. Hem konudan sapma. Anlat, neler oldu yukarıda?"
Rauf, oflayarak içinde bulunduğumuz atmosferden uzaklaşmak için aracı çalıştırdı ve aracı hareket ettirdi. Kısa bir süre sonra yola bakarken kaşlarını düşünceli bir şekilde havalandırdı. Bana, o odada tüm yaşananları anlatmaya başladığında tüm dikkatimle onu dinledim. Tuğgeneral Kemal Candan'ın bunları görmesi, Arven'in Ceylin hakkında söyledikleri, Ceylin'in Arven'e karşılık vermesi... Bütün bunlar, aklımın bir köşesine bağlanan zincir parçaları gibiydi.
Araba, bir süre sonra apartmanın önünde durduğunda Rauf, anahtarı çıkartıp bana baktı.
"Olayın aslı buydu işte."
"Anlıyorum," diye fısıldadım, kendi sesimdeki heyecanı biraz olsun bastırarak. "Peki, sen ne düşünüyorsun? Bu iyi mi, kötü mü?"
Rauf, dudaklarını büzdü. "Bilmiyorum," diye itiraf etti dürüstçe. "Abimin on sene boyunca ne yaptığını bilemiyorum, sormak ya da bunu konuşmak hiç aklıma gelmedi. Kendi özel hayatı sonuçta." Kaşlarını kaldırdı, "Ki önce canını düşünmüştür. Ama abimin bakışlarından anladığım kadarıyla küçük bir ateşleme çıkabilir aralarında. Boş değiller yani. İkisi de almış yaşlarını, olgun insanlar. Bize saygı duymak düşer."
Kafamı anlayışla salladım. Rauf ile birlikte arabadan inip, sessizce eve çıktık. İçeri adımımızı atar atmaz, dışarıdaki tüm gerilim, kapının eşiğinde bir hayalet gibi soyulup kaldı. Burası bizim limanımızdı; sığınak, sarmaş dolaş olduğumuz yerdi.
Önce duşa daldık. Sıcak su, üzerimizde biriken günün tozunu, barut kokusunu, kaygının terini temizledi. Rauf'un sırtımdaki kasları ovuşturan ellerinin sert ama şefkatli hareketleri, her bir düğümü çözüyor, beni sadece bedenen değil, ruhen de arındırıyordu. Suyun altında, iki savaşçı, savaşın izlerini birbirinden yıkadı.
Sonra mutfağa geçtik. Yemek hazırlamak, ikimiz için de bir ritüeldi; bir tür sessiz iletişimdi. Soğanı ben doğrarken, o tavayı ısıtıyor, birbirimize çalınan küçük dokunuşlarla, göz temaslarıyla günü yeniden kuruyorduk. Tencere kaynarken çıkardığı ses, dışarıdaki tüm silah seslerinden daha huzurluydu. Kokular mutfağı doldurduğunda, gülümsedik. Bu, hayatımızın gerçek kokusuydu.
Yemeğimizi, masa yerine kanepede, birbirimize yaslanarak yedik. Kelimelere gerek yoktu. Bazen bir lokmayı paylaşmak, bin cümleden daha fazlasını anlatırdı.
Nihayet yatağa uzandığımızda, dünya sadece bu oda, bu yatak ve ikimizden ibaretti. Rauf, beni kollarının arasına, o bilindik, güvenli kovuğuna çekti. Alnıma bıraktığı o küçük, hafif öpücük, bir antlaşma mührü gibiydi: "Bugün bitti. Buradasın. Buradayım. Güvendesin. Güvendeyim."
Gözlerimi, zorlukla açık tutabildiğim o son anlarda, bakışlarımı onun yüzüne çevirdim. Loş gece lambasının soluk ışığında, yüzündeki tüm sert çizgilerin gevşediğini, o devasa, korkutucu adamın yerini sadece benim Rauf'umun aldığını gördüm. Gözlerini kapamıştı. Uzun, koyu kirpikleri göz altlarına değiyordu. Nefesi, düzenli ve derindi. O, şimdi kalesinin, yani benim yanımın muhafızı olarak nöbetteydi. Ama bu nöbet, onun da en derin, en korunaklı uykusuydu.
Uyku, yavaş yavaş, yumuşak dalgalar halinde beni kollarına çekmeye başladı. Tam bilincim bulanırken, kulağımın arkasında, bu kez bir ninni kadar yumuşak, bir çağrı kadar sıcak Sirena'nın nefesini hissettim.
Uyu, ey kara toprağın yorgun çocuğu,
Şimdi senindir lacivertin en kadifesi.
Ay, suyun üstüne gümüş bir tül serperken,
Ben, diplerin sessizliğini nakşederim nefesine.
Derinlerden bir ses gelir, duyanı çeker
Kum taneleri kadar eski, ay ışığı kadar geçer
Dudaklarımda tuz, gözlerimde sis
Sana doğru akıyor, bilinmeze doğru bir his
Gel, dalgaların şarkısını dinle benimle
Korkma, derinlerde saklıdır gerçek yüzün
Uyu, ey kara toprağın yorgun çocuğu,
Ben, diplerin sessizliğini nakşederim nefesine.
🔗
Ceylin Candan, Ağzından
İçinde bulunduğumuz aracın homurtusu kesilmişti. Ani bir sessizliğin içine düştük; motorun titreşimi, lastiklerin yol sesi, hepsi yok olmuş, yerini ağır, durgun bir boşluk almıştı. Bu sessizlik, güvenli bir sığınak değil, iki insan arasında gerilen görünmez bir perde gibiydi. Ve ben, o perdenin tam ortasında, yanımdaki adamın varlığını her zamankinden daha yoğun hissediyordum.
Arven Doruk Aslan, direksiyonda hareketsiz oturuyordu. Profili, loş sokak lambasının ışığında keskin bir kaya parçası gibiydi. Çenesi sıkılı, elleri hâlâ on ikiye üç pozisyonunda direksiyona kenetlenmişti, sanki araç hâlâ hareket halindeymiş de o, kontrolü bırakmaya cesaret edemiyormuş gibi. Onun sessizliği, sıradan bir sessizlik değildi; içinde biriken yılların tecrübesi, alınmış kararların ağırlığı ve şu anda, bu dar metal kutu içinde, ikimizin arasında dolanan kelimelere dökülemeyen her şey vardı.
Hemen arkamızda, sol çaprazımızda park etmiş sivil bir araba daha vardı. İçindeki iki adam, beni korumak için görevlendirilmişti. Onlar, babamın gönderdiği, üniformasız, isimsiz gölgelerdi. Silüetleri, camın ardında bulanık görünüyordu. Onların orada oluşu, benim gerçekliğimi hatırlatıyordu.
Ben, korunması gereken bir hedef, bir emanettim. Ama yanımdaki adam için artık sadece bu değildim. O öpüş, o bir saniyelik, delice temas, her şeyin üzerine sisli ama kalıcı bir damga gibi vurulmuştu.
Bir süreliğine senin yanında, evinde kalacağım.
Bu cümle, zihnimde çınlıyordu.
Evim.
O dört duvar, kendi cam kırıklarımdan korunduğum bir kaleydi. Şimdi o kaleye, bu yabancı, bu taştan adam yerleşecekti. Kokusu odalarıma dolacak, sesi koridorlarımda yankılanacak, varlığı en mahrem köşelerime kadar nüfuz edecekti. Bu düşünce, içimde bir ürpertiyle karışık garip bir sıcaklık uyandırıyordu. İhlal ediliyordum. Ama bu ihlal, bir işgal değil, bir istila gibiydi; direnmem gereken ama bir yandan da merak ettiğim, belki de ihtiyaç duyduğum bir istila.
Çünkü bir gerçeği saklamanın, üstünü örtmenin artık bir anlamı yoktu. Kendime bile itiraf etmekten kaçındığım o yalın, tehlikeli gerçek vardı. Bu, bir anlık heyecan ya da şükran duygusu değildi. Onun varlığında hissettiğim şey, keskin bir tanışıklıktı. Sanki ben, hayatım boyunca, onun sert çizgilerine ve ketum bakışlarına uyacak şekilde kırpılıp biçilmiştim.
O, benim cam kırıklarımdan yaptığım kale duvarlarını, bir bakışıyla aşıyor, sessizliğiyle içeri sızıyordu.
Onun yanında, kırılgan ya da kurban değildim. O beni, tetiği çeken kadın olarak görüyordu. Ve ben, onun bu bakışını, bu tanımayı, içimde bir yerlerde, uzun süredir susamış bir şeyin suya kavuşması gibi hissediyordum.
Arabanın içindeki hava, onun nefes alışverişi ve benim kalp atışlarımla doluydu. Dışarıdaki dünya, bu cam ve çelik kabuğun ardında uzak ve anlamsız görünüyordu. O, nihayet başını çevirdi. Gözleri, karanlıkta bile pırıl pırıldı. Bana baktı. Öyle bir bakıştı ki, hem bir soru, hem bir cevap, hem de bir uyarıydı. Derin, koyu bir deniz gibiydi, içine düşen her şeyi yutacakmış gibi.
"Yalnız mı yaşıyorsun?"
Soru, arabanın kapalı kutusunun içinde bir taş gibi düştü. Basit, pratik, operasyonel bir soruydu belki de. Ama onun ağzından çıkışı, başka bir şeye dönüşmüştü. Yalnız mıyım? Bu soru, bana değil, kendine soruyormuş gibiydi. Yanıt, onun bir sonraki hamlesini, bu geceyi, hatta belki de her şeyi belirleyecekti.
Kafamı belirsizce iki yana salladım.
"Kızımla yaşıyorum."
Anında, gözlerindeki o koyu, derin mavi denizleri şokla dondu. Dondu ve çatladı. O katı, kontrolcü maskenin altından, hiç beklemediği bir gerçekle yüzleşen bir adamın saf şaşkınlığı fırladı. Gözbebekleri hafifçe büyüdü, kaşları neredeyse görünmez bir şekilde yukarı kalktı. Sanki tüm stratejileri, risk değerlendirmeleri, bir anda bu basit cümlenin üzerine çöküvermişti.
"Kızın mı?" diye sordu, sesi hayretle bir oktav incelmiş, tüm o askeri disiplini bir anlığına unutmuştu. "Evli misin?"
Öyle bir sormuştu ki sanki evet desem, tüm o gözlerindeki denizler bir anda tuzlu sulara dönüşüp yanaklarından aşağı akacak, o çelik irade eriyip gidecekti. İçimde, beklenmedik, bastırılamaz bir şey kabardı. Bu absürtlük, bu devasa yanlış anlama, bu koca adamın içine düştüğü çocuksu şaşkınlık birleşip boğazımdan, arabanın kapalı sessizliğini yırtan tok, gerçek bir kahkahaya dönüştü.
Gülmekten, gözlerimden yaş geldi. Bir an için, tüm cam kırıkları, tüm ölümler, tüm tehditler unutulmuştu. Sadece bu an vardı; Arven Doruk Aslan'ın, benim bir kız çocuğum olduğunu öğrenince dünyası başına yıkılmış gibi durduğu an.
O ise, bana deliymişim gibi baktı. Kaşları iyice çatılmış, şaşkınlığın yerini hafif bir kızgınlık ve büyük bir kafa karışıklığı almıştı.
"Ne? Niye gülüyorsun?" dedi, sesi tekrar alçak ve gergindi, ama içinde bir telaş vardı. "Ciddi bir şey sordum!"
Gülümsememi zorlukla kontrol altına alıp, gözlerimi sildim.
"Özür dilerim," dedim, hâlâ hıçkırıklar arasında. "Sadece... yüz ifaden." Gülümsememi tamamen bastıramamıştım. Elimi uzatıp, loş sokak ışığında sessizce duran evi işaret ettim. "Gel, seni kızımla tanıştırayım."
Bir şey demesini beklemeden, içimdeki onun şaşkınlığını izlemenin verdiği o çocuksu keyifle araçtan indim. Arkamdan, onun da ağır, ama son derece kontrollü bir hareketle indiğini hissettim. Gözlerini bana değdirmeden, adeta bir rutinmiş gibi, arka kapıyı açtı. Eğildi, içindeki sade, siyah sırt çantasını alıp kapattı. Sonra kapıları kilitledi. Her hareketi, bir askeri prosedürü tamamlarcasına kesin ve ekonomikti.
Önden yürüdüm, anahtarı cebimden çıkardım. Soğuk metali parmaklarımda hissettim. Anahtarı kilide sokup çevirdim, kapıyı içeri doğru ittim. Eve, kendi dünyama dönüşün o her zamanki karmaşık huzuru değil, bu sefer bir yabancıyı da beraberimde getirmenin gerilimiyle doluydu.
Kapıyı tutup, onun içeri girmesini bekledim. Arven, eşikte bir an durdu. Gözleri, ilk kez gördüğü bu özel alanı taramaya başladı. Bakışları, duvardaki tablodan, raflardaki kitaplara, şöminenin üzerindeki aile fotoğraflarına kaydı. Ama o ifadesiz, analitik taramada, açıkça belli bir arayış vardı. Kızım. Belki utangaç, belki meraklı bir çocuk arıyordu. Koca cüssesini, neredeyse çekinerek, evin sıcaklığının içine soktu. Kapıyı arkamı dönmeden kapattım.
Ellerimi belime koydum. İçimdeki muzip heyecan, yeniden kabarıyordu.
"Mina! Gel kızım!"
Arven'in, omurgasında bir çelik çubuğun gerilişi gibi, neredeyse duyulabilir bir şekilde gerildiğini fark ettim. Tüm dikkati, evin içindeki en ufak sese kitlenmişti. Gülmemek için alt dudağımı dişlerimin arasına sıkıştırdım. Mutfaktan, hızlı, hafif, takırtılı adımlar geldi. Bu, bir insan çocuğunun koşuşu değildi. Daha hafif, daha çevik... Daha... tüylü bir yaklaşımdı.
"Miyav."
Önümüzde, gri, kadife tüylü kuyruğunu zarifçe sallayarak durdu. İri, siyah gözleriyle önce bana, sonra devasa misafirime baktı. Mina. Kürkü parlıyordu, duruşu asildi.
Gözlerimi Arven'e çevirdim. O anda, yüzündeki ifadeyi tarif etmek imkansızdı. Gözlerinde, kademe kademe oluşan bir anlayış vardı. Kandırılmıştı. Tüm o ciddiyeti, şaşkınlığı, içsel hesaplamalarının hepsi, bir kedinin önünde eriyip gitmişti. Şok, yerini saf, katıksız bir salaklık ifadesine bırakmıştı. Sanki evren, ona mükemmel bir şaka yapmıştı.
Bedeninin gerilimi boşalmıştı. Eliyle, zarifçe oturan Mina'yı gösterdi. Sesi, tüm o askeri sertliğini kaybetmiş, düz, inançsız bir tondaydı. "Kızın, bir kedi miydi?"
Artık kendimi tutamadım. Yumuşak, samimi bir kahkaha döküldü dudaklarımdan. Kafamı salladım.
"Evet. Ayrıca kedi demeyelim, depresyona giriyor. Onun bir adı var. Mina."
Tam o sırada, Mina, Arven'in varlığını ciddiye alır bir tavırla kafasını kaldırıp, onun uzun boyuna, sonra da yüzüne dikti o bilge siyah gözlerini. Yumuşak, dostane bir mırıltı sesini çıkardı. Ardından, asil bir edayla yürüdü, Arven'in ayakkabısının etrafında bir daire çizdi. Ve sonra, beklenmedik bir şey oldu. Ön patilerini kaldırdı, Arven'in dizlerine doğru, kibarca tırmanmaya çalıştı.
Şaşırmıştım. Çünkü Mina, erkek cinsine karşı bildiğim kadarıyla kayıtsız, hatta bazen küçümseyen bir tavır takınırdı. Babam bile onun sevgisini kazanmak için epey uğraşmıştı. Ama bu adam daha ilk karşılaşmada, onun gizli onayını almıştı.
Gözlerimi, hâlâ şaşkınlıkla bakan Arven'e çevirdim. İçimde, sıcak ve tatlı bir şey kabardı.
"Seni sevdi," dedim, sesimdeki şaşkınlık ve içtenlik saklanamıyordu.
Arven, bir an donakalmış gibiydi. Sonra, yavaş yavaş, o taşlaşmış ifadesi çözüldü. Gözlerinin kenarında, neredeyse görünmeyen ince çizgiler belirdi. Büküldü, diz çöktü Mina'nın seviyesine inmek için. Bu, onun yaptığı en insani hareketlerden biriydi. Sert, nasırlı elini uzattı, yavaşça, neredeyse saygıyla, Mina'nın kafasının arkasını okşadı. Mina, gözlerini kısıp, mırıltısını yükseltti.
O anda, evimdeki tüm gerilim, tüm yabancılık, eriyip gitti. Kapının yanında durup bu sahneyi izlerken, içimde garip bir huzur ve iyimserlik hissettim. O Arven Doruk Aslan'dı. Gözümün önünde, bir canlının basit sevgisi karşısında eriyen, savaş alanlarında yontulmuş o devasa, katı adam. Hayran olunmak zor değildi. Çünkü bu, samimiydi. Kontrol edilemez, hesaplanamaz, saf bir şeydi.
Ve tam o huzur anında, içimde tuhaf, keskin bir sızı hissettim. Sanki bir bıçak, o yumuşayan duyguların arasından sızmıştı.
Kıskançlık.
Evet, adı buydu.
Mina'ya mı? Onun, bir yabancıya gösterdiği kolay kabul ve sevgiye mi? Yoksa Arven'e mi? Onun, Mina'ya karşı gösterdiği o saf, koruyucu yumuşaklığa mı? Belki de ikisine birden. Çünkü onların arasında akan o basit, güzel iletişim, benim onunla kurduğum her temasın karmaşıklığını ve yükünü aniden çok daha ağır hissettirdi. Benimle olan her şey ölüm, ihanet, koruma ve yasak bir çekimle doluydu. Onlarınki ise sadece samimiydi.
Bu zehirli duygu, ayaklarıma dolandı. Adımlarımı, farkında olmadan, salona doğru sürükledi. Arven'in yanından, Mina'nın yanından uzaklaşmak, o sıcak, tatlı sahneden kaçmak istedim. Kendi evimde, bir yabancı gibi hissettim. Sırtımı onlara döndüm, pencerenin yanındaki koltuğa doğru ilerledim. Dışarıda, şehrin ışıkları soğuk ve uzaktı. İçeride ise, arka planda, Arven'in alçak sesle Mina'ya bir şeyler mırıldandığını duyabiliyordum.
Ellerimi koltuk kenarına kenetledim. Bu saçmaydı. Bir kıskançlık. Peh! Bir kediyi, bir adamı kıskanmak. Ama duygu, mantığın ötesindeydi. Belki de kıskandığım şey, normallikti. Onların paylaştığı o küçük, sıradan, güven dolu an. Benim hayatımda, böyle anlar çok nadirdi. Ve şimdi, bir başkası hem de o, evime girip, o anlardan birini çalıyor gibiydi.
Arkamdan, hafif bir ses duydum. Yerinden kalktığını, ayağa durduğunu. Mina'nın mırıltısı kesilmişti. Sessizlik geri gelmişti. Ama bu sefer, o başlangıçtaki gergin sessizlik değildi. İçinde, benim içimdeki fırtınanın yankısı vardı. Belki de, Arven Doruk Aslan'a hayran olmak kolaydı. Ama onun yanında, kendi kırılganlığımla ve bu anlamsız kıskançlıklarımla yüzleşmek.
İşte bu zordu.
Arven, elindeki sırt çantasını yanındaki koltuğun üzerine, neredeyse bir tören ciddiyetiyle bıraktı. Hareketi basitti, ama o çantada, onun tüm geçmişinin ve bu evdeki varlığının somut kanıtı varmış gibi geldi bana. Sonra, kendini kanepeye bıraktı. Devasa cüssesi, gri koltuğu neredeyse yutuyor, ama oturuşu dik ve resmiydi. Gözleri, yavaşça bana çevrildi. Orada, Mina ile olan yumuşaklık hâlâ bir iz halinde duruyordu, ama şimdi yeniden profesyonel bir odak katmanıyla örtülmüştü.
Ben de karşısındaki koltuğa geçtim. Araya bir sehpa ve bir dünya dolusu söylenmemiş söz, yapılmamış hamle vardı. Utangaç bir tavırla ki bu benim için alışılmadık bir duyguydu elimi kaldırıp, salonun bir köşesinden yukarıya uzanan ahşap merdivenleri gösterdim.
"Yukarıda," dedim, sesim evin sessizliğinde hafifçe titreyerek, "iki tane oda var." Nefesimi topladım. "Sağdakinde kalabilirsin. Misafir odası." Gözlerimi, doğrudan onunkilerine dikmeye çalıştım. "Merdivenin yanında misafir tuvaleti var. Kalacağın odada da özel banyo var. Genel olarak bu şekilde. Sormak istediğin bir soru var mı?"
Genel olarak bu şekilde? Ne kadar da resmi, ne kadar da soğuk bir cümleydi. Sanki bir pansiyon sahibi, kuralları anlatıyordu. Ama asıl söylemek istediğim şuydu: O oda senin. O kapının ardında mahremiyetin var. Ama bu salon, bu evin geri kalanı orası hâlâ benim. Ve biz, bu sınırları henüz bilmiyoruz.
Arven, başıyla onayladı. Hareketi küçük ve keskindi.
"Anlaşıldı," dedi. Sesi, yankı yapmadan odanın içinde durdu. Sonra, gözlerini merdivenlere, sonra tekrar bana çevirdi. O bakış, artık kişisel değil, tamamen operasyonel bir taramaydı. Zihni, bir savaş alanı haritası çıkarır gibi, evin planını kurguluyordu.
"Evin, ikinci bir giriş çıkışı var mı?"
Kafamı salladım. Elimle, mutfağın kapısız girişini işaret ettim.
"Mutfakta, evin arkasına, bahçeye açılan bir giriş çıkış var. Camlı ve sürgülü kapı. İki kilitli ve çift camlı."
Bu bilgiyi verirken, bir an için o mutfak kapısının ardında, yıllar önceki o geceyi hatırladım. Camlar kırılıyor, soğuk hava içeri doluyordu. Ama şimdi, o kapı güçlendirilmişti. Tıpkı benim gibi.
Arven'in gözlerinde, bu bilginin işlendiğini görebiliyordum. Hafifçe çenesi gerildi.
"Evin diğer pencereleri?" diye sordu, kısa ve net.
"Her biri çift cam ve kilitli. Yatak odamın penceresi hariç, hepsinde parmaklık var. Onun da kilidi sağlam."
"Yatak odan nerede?" Sorusu, anlık ve nötrdü. Bir tehlike değerlendirmesi yapıyordu sadece.
"Soldaki oda," diye cevapladım, yutkunarak. "Merdivenlerin tepesinde, tam karşısında."
Başıyla onayladı. Zihninde, koruma düzeni şekilleniyordu. Gözleri, oturma odasının pencerelerini taradı, ardından tekrar bana döndü. "Alarm sistemi?"
"Var. Ama sadece temel bir sistem. Cam kırılma ve hareket sensörleri. Merkezi bir bağlantısı yok, sadece sesli alarm çalıyor."
Bu cevap, onun yüzünde hafif bir memnuniyetsizlik çizgisi bıraktı. "Yarın bir ekip çağıracağım. Sistemi güçlendirecekler. Dışarıdaki adamlar, ana girişi ve arka bahçeyi gözlemleyecek. Ben de içeride olacağım."
İçeride olacağım. Bu kelimeler, odada farklı bir anlamla asılı kaldı. Sadece fiziksel bir varlığı değil, bu evin, benim hayatımın içine nüfuz edecek sürekli bir gözlemi ifade ediyordu.
"Peki," dedim sonunda, pratik konulara odaklanmanın verdiği bir rahatlama ile. "Yemek? Aç mısın?"
Arven, bir an için tereddüt etti. Gözleri, yukarıdaki odaya, sonra tekrar bana kaydı. Koruma modundan, bu anlık insani teklife geçiş yapmaya çalışıyor gibiydi.
"Önce çantayı bırakayım," dedi, sırt çantasını hafifçe kavrayarak. "Ardından birlikte hazırlarız, bir şeyler. Senin için de uygunsa tabii."
Bir asker, bir koruma olmanın ötesine geçip, bu geçici evin geçici bir sakin olarak, üzerine düşen bir görevi yerine getirmeyi teklif ediyordu. Belki de, bu yabancı eve yük olmamak, ya da sadece pratik bir çözümdü. Ama bana hissettirdiği, onun kendi katı dünyasından küçük bir ödün verdiğiydi.
Kafamı, bir onaydan biraz daha fazlasını ifade eden, sıcak bir hareketle salladım.
"Tabii ki. Uygun."
Arven, ayağa kalktı. Hareketi, her zamanki gibi kontrollü ve çevikti, ama oturma odasının loş ışığında daha az tehditkâr görünüyordu. Ben de onunla birlikte ayağa kalktım. Aramızda, artık bir komuta zinciri ya da resmiyet değil, garip bir eşitlik vardı; iki yetişkin, geceyi nasıl geçireceklerini planlıyordu.
Onu takip ederek merdivenlere yöneldik. Ahşap basamaklar, onun ağırlığı altında hafifçe gıcırdadı. Yukarı çıktığımızda, dar koridorda durdum. Sağ elimle, benim yatak odamın kapısının hemen yanındaki kapıyı işaret ettim.
"Burası."
Kapıyı açtım. İçeri süzülen salon ışığı, sade, temiz misafir odasını aydınlattı. Orta büyüklükte bir yatak, üzerinde düz, koyu renk bir yatak örtüsü. Bir komodin, bir dolap. Pencereden, dışarıdaki sokak lambasının soluk ışığı sızıyordu. Her şey steril ve kişiliksizdi; tam bir misafir odasıydı. Ama şu an, Arven'in sırt çantasını içeri bırakmasıyla, o kişiliksiz alan, onun alanı haline gelecekti.
Arven, eşikten içeri bir adım attı. Gözleri, hızlıca odayı taradı; pencerenin konumunu, kilidi, kaçış yollarını değerlendirir gibiydi. Sonra, sırt çantasını yatağın ayak ucuna, sessizce bıraktı. Çanta, orada öylece durdu; onun bu evdeki varlığının somut, küçük sembolüydü.
Bana döndü. "Yeterince iyi," dedi, kısa ve öz. Sonra, koridora çıktı, kapıyı arkamızdan kapattı. Aşağı inerken, arkamdan gelen onun ağır ama yumuşak adımlarını duyabiliyordum. Mutfağa girdiğimizde, Mina bizi karşıladı, meraklı siyah gözleriyle bizi süzdü. Arven, ona küçük bir baş selamı verdi. Aralarında kurulan o gizli anlaşmanın bir teyidi gibi.
Ellerimi çırptım.
"Hadi bakalım, küçük hanım. Doğru salona."
Mina, bana göz ucuyla bakıp, doğrudan Arven'e doğru ilerledi. Kadife patileri sessizce parke üzerinde kaydı. Arven'in ayaklarının yanına gelince durdu, o uzun, gri kuyruğunu zarif bir S kıvrımıyla salladı. Sonra, Arven'in bacağına hafifçe sürtündü ve en sonunda bana döndü. O siyah gözlerinde, apaçık bir kıvanç ve küçük bir şımarıklık parlıyordu.
Ağzım açık onu izliyordum. Resmen, alenen, Arven'e kur yapıyordu. Bu küstah, sevimli ihanet karşısında ne diyeceğimi bilemedim.
Tam o anda, beklenmedik bir ses duydum. Derin, sıcak, gürültülü olmayan, ama içten gelen bir kahkaha. Arven'di. Gözleri, benim şaşkın ifademi inceliyordu. O kahkaha, odanın havasını değiştirdi, mutfağın soğuk ışığını bile ısıttı. Ve o ses, göğsümde, ani, sarsıcı bir uğultu bıraktı. Sanki kalbim, o sesle birlikte daha hızlı, daha güçlü atmaya başlamıştı.
"Kızını dövecekmiş gibi bakıyorsun?" diye sordu, sesinde hâlâ bir gülümsemenin titreşimi vardı. "Ne o, bana ilgi göstermesini beklemiyor muydun?"
Sorusu, hafif alaycı, ama aynı zamanda gerçekten merak eden bir tondaydı. Beni, Mina'nın ona olan ilgisinden rahatsız olmuş gibi görüyordu.
Gözlerimi hızla kırpıştırdım, yüzümün hafifçe kızardığını hissederek. "Ne? Ne alakası var?" dedim, sesim beklenmedik şekilde kekeleyerek çıkmıştı. "O... o sadece..." Cümleyi tamamlayamadım. O sadece beni seviyordu mu diyecektim? Ya da, O, benim bile yapamadığımı sana yaptı mı?
Arven, kaşını hafifçe kaldırdı, ifadesi eğlenceli bir şüpheyle doluydu. Mina ise, başarısının keyfini çıkarırcasına mutfaktan kaçtı. İçimde bir karmaşa vardı. Mina'nın ona olan ilgisinden gurur mu duymalıydım? Yoksa, bu küçük, tüylü ihanet karşısında gerçekten kıskanç mı olmalıydım? Belki de asıl şaşırdığım şey, Arven'in o kahkahası ve şu an bana bakarken yüzündeki o canlı, insani ifadeydi. Onu böyle görmek tehlikeli derecede çekiciydi.
Sonunda, kendimi toparladım ve savunmaya geçtim. "O sadece, yeni insanlara karşı meraklıdır," dedim, daha kontrollü bir sesle. "Senin devasa cüssenden etkilenmiş olabilir. Kediler, güçlü şeylere çekilir."
Tıpkı benim gibi.
Arven'in dudakları yeniden kıvrıldı. "Anlıyorum," dedi, ama sesindeki ton, 'inanmıyorum' diyordu. Sonra, mutfağa doğru bir adım attı. "Öyleyse, hadi yemek için güçlü şeylere odaklanalım. Buzdolabında ne var?"
Konuyu değiştirmesi bir rahatlamaydı. Nefesimi fark etmeden tuttuğumu fark edip derin bir nefes aldım. "Hadi bakalım," dedim, onu takip ederek buzdolabına yönelirken. Ama içimde, o kahkahanın yankısı ve Mina'nın ihaneti hâlâ çınlıyordu. Bu ev, artık sadece benim sığınağım değildi. İçinde, Arven'in kahkahası ve ona kur yapan bir kedi vardı. Ve ben, bu yeni, garip normalin içinde, kendi kalbimin attığı yeni, garip ritmi dinliyordum.
Buzdolabının beyaz ışığı, mutfağın loşluğunu yırtarak üzerimize düştü. Beraber eğildik, içeri bakmak için. Bu basit, gündelik hareket bile, aramızdaki mesafeyi anlamsızlaştırıyordu. Omzumu, onun koluna neredeyse değecek kadar yakın hissediyordum. Kokusu burnuma doldu.
"Yumurta var," dedim, sesim buzdolabının soğuk nefesiyle karışarak. "Peynir, biraz domates, yeşillik... Mantar da olabilir." Gözlerim raflarda gezindi, rutin bir envanter çıkarır gibi, ama aslında zihnim hâlâ o kahkahada ve yanaklarımdaki sıcaklıktaydı.
Arven, başıyla onayladı, pratik bir tavırla. "Omlet yapabiliriz. Hızlı ve doyurucu." Sonra bana baktı. "Sen yumurtaları çırpar mısın? Ben sebzeleri doğrayayım."
Kafamı salladım. Birlikte malzemeleri çıkartıp lavabonun içine bıraktık. Ben, kâse ve çırpıcıyı alırken, o sebzeleri yıkayıp bıçaklığı açtı ve en keskin bıçağı seçti. Bıçağın sapını avucunda çevirişi, bir silahı kontrol eder gibi doğal ve güvenliydi. Domatesi kesme tahtasına koyup doğramaya başladı. Her dilim, inanılmaz bir düzgünlükte ve aynı kalınlıktaydı. Askeri bir disiplinle, ama ev işi yapıyordu.
Ben yumurtaları çırpıyordum, çatalın cam kâseye vuruşu mutfağın sessizliğini dolduruyordu. Sessizlik rahatsız edici değildi artık. Bıçağın tahtaya ritmik vuruşları, rahatlatıcı bir arka plan müziği gibiydi.
"Tuz, karabiber nerede?" diye sordu, başını kaldırmadan.
"Sağdaki dolapta, üst rafta," diye cevapladım. Hareket etti, kolunun uzandığı mesafe, onun ne kadar büyük olduğunu bir kez daha hatırlattı. Baharatları alıp bir an elinde tarttı, sonra, göz kararı, tam doğru miktarda serpti doğranmış domateslerin üzerine.
Tavamı ocakta ısıtırken, yanımda durdu. Yağ döküp yaydım. O, doğradığı sebzeleri bir tabağa koyup yanıma getirdi. Arven, sebzeleri kenardan ekledi. Bir spatula ile karıştırmaya başladı. Tencerenin buharı ve ısınan yağın kokusu, mutfağı doldurmaya başladı. Bu, sıradan bir akşam yemeği hazırlığıydı, ama hiçbir şey sıradan değildi. Çünkü onunla birlikte, bu dar mutfakta, savaş alanı değil, ev işi yapıyorduk.
"Dökeyim mi?" diye sordum, çırpılmış yumurtayı göstererek.
Kafasını salladığında yumurtayı tavaya döktüm. Sarı-beyaz sıvı, ısının etkisiyle hemen köpürdü. Arven, yavaş hareketlerle yumurtayı her yerine eşit bir şekilde dağıttı. Dirseklerimiz hafifçe temas etti. Temas, elektrik gibiydi, ama şimdi daha az şok edici, daha çok tanıdıktı.
Arven, sessizce, "Güzel kokuyor," dedi.
"Umarım tadı da güzeldir," diye cevapladım, gözlerimi tavadan ayırmadan.
Arven, sessiz kaldı.
Yemeği tabaklara paylaştırdık. Onun tabağına ben, benim tabağıma o koydu. Bu küçük, sessiz jest, her şeyden daha fazla şey ifade ediyordu. Mutfakta bulunan masaya çöktüğümüzde sessizlik içinde yemeklerimizi yedik.
Yemeğin son lokmasını bitirip çatalımı tabağa bıraktığımda, aramızdaki sessizlik bu kez farklı bir ağırlık kazandı. Masada duran boş tabaklar, paylaştığımız o sıradan anın fiziksel kanıtıydı. Ama odanın havasında, dokunulmamış, konuşulmamış bir gerçek daha asılıydı. O öpüş. Dudaklarımda, sert temasın hayaleti hâlâ geziniyor gibiydi. Ateş gibi bir anıydı, şimdi ise içimde kor halinde yanıyordu.
Arven de çatalını bıraktı. Hareketi sakin ve ölçülüydü. Gözleri masaya, sonra yavaşça bana kaydı. Ama bakışında, o öğlenki tutkuya, o kontrolsüz saniyeye dair hiçbir iz yoktu. Sanki o an hiç yaşanmamış, o kapalı odadaki nefeslerimiz hiç karışmamış gibiydi. Sanki öpmemiş gibi davranıyordu.
Sessizlik öyle ağırdı ki, içinde boğulacak gibi oldum. Onun bu kasıtlı kayıtsızlığı, o anın benim üzerimde bıraktığı sıcak, karmaşık izleri daha da keskinleştiriyordu. Bir şeyler söylemeli, bu görünmez duvarı yıkmak için küçük bir adım atmalıydım.
"Kahve?" diye sordum, sesim o ağır sessizliği delmeye çalışan ince bir çekiç gibiydi.
Gözleri, saniyenin onda biri kadar kısa, ama benim için sonsuzluk kadar net bir an dudaklarıma kaydı. Orada, o öpüşün gerçekleştiği yere. Gözlerinin içinde, hızla bastırılan bir şimşek çaktı. Ama hemen, bir askerin disipliniyle, bakışını uzaklaştırdı. Tezgâha, sadece bana değmemek için dikti gözlerini.
"Olur," dedi ayağa kalkarken. Tabakları toplamaya başladığında ayağa kalktım. Bütün bardakların bulunduğu tezgâhın altındaki çekmeceye, fincanlar için uzanırken, o bulaşık makinesinin kapağını açmış, tabakları özenle yerleştiriyordu.
Arven'in bakışları, bir an için çekmeceye, normalde rafta olması gereken bardaklara çevrildi. Ama hiçbir şey söylemedi. Sessiz kaldı. Sadece, bulaşık makinesine bir tabak daha yerleştirdi, hareketi bir an için yavaşlamıştı belki. İki beyaz fincanı alıp çekmeceyi kapattım. Kahve makinesine ilerlerken Arven, bulaşık makinesinin kapağını kapatıp kalçasını tezgâha yasladı.
"Sade mi, sütlü mü?" diye sordum, sesim biraz daha yumuşamıştı.
"Sade," dedi o da, sesi alçak.
Ben, iki beyaz fincanı makinenin altına yerleştirip tuşa bastıktan sonra, tezgâhın diğer tarafında, ona baktım. Kahvenin koyu altın rengi, fincanların içinde birikmeye başladı. O kokunun, bu gergin havayı dağıtacağını ummuştum.
"Bugün çok şey oldu," dedim, sesim kahve makinesinin sesine karışarak. Doğrudan o şeyden bahsetmeden, ama her şeyi kapsayan bir giriş yapmaya çalıştım. "Senin için de zor olmalı. Babamla ne konuştuğunuzu hâlâ söylemedin?"
Arven, başını yavaşça çevirdi, gözleri artık bana odaklanmıştı. O derin, deniz mavisi gözlerde, yorgunluk vardı. Ama o yorgunluğun altında, katı bir kararlılık duruyordu.
"Söylememem konusunda bayağı bir uyarıcıydı. Zorlamanı istemem. Sonuçta, hepimiz bir görevin parçalarıyız."
Cümlesi, o öpüşü, evimde olmasını, her şeyi operasyonel bir çerçeveye oturtuyordu. Bu defa, içimde bir direnç yükseldi. Onun bu duvarlarını, bu sürekli görev kılıfını kabul etmek istemiyordum.
"Her şey senin için bir görev midir, Arven?" diye sordum, sesimde hafif bir meydan okuma vardı. "O odada yaşananlar da mı?"
Sorduğum an, nefesimi tuttum. Doğrudan ateşe atılıyor, o görünmez, konuşulmaz anın üzerine yürüyordum. Arven'in çenesi gerildi. Gözleri, bir an için şaşkınlıkla, sonra hızla toparlanan bir keskinlikle parladı. Bakışları, dudaklarıma tekrar kaydı, bu sefer kaçamak değil, doğrudan ve sorgulayıcıydı. Sanki, "Bunu neden şimdi yapıyorsun?" diye soruyordu.
"O," diye başladı, her kelimeyi tartarak, "senin yüzünü babandan saklamak içindi. Aklıma bir şey gelmemişti."
"Beni öperken," diye fısıldadım, sesim titreyerek, "sadece babamdan saklamak mı istedin?" Soru, havada keskin bir bıçak gibi sallandı.
Arven, gözlerini benden kaçırmadı. Ama şimdi, o derin mavilikte, sadece kararlılık değil, bir acı vardı. Sanki gerçeği itiraf etmek, onun için de bir yarayı deşiyordu.
"Evet," dedi, ama bu bir zafer çığlığı değil, ağır bir itiraftı. "O an, elimdeki tek taktikti. Beklenmedik bir hamle, dikkati dağıtır, şok yaratır. Ve babana karşı işe yaradı."
İçimdeki her şey dondu. O anın sihri, romantizmi, tehlikesi bir anda toz bulutu oldu. Dudaklarımdaki o temasın ateşi, şimdi yanık bir iz gibi, aldatılmışlığın acısıyla yanıyordu.
"Yani," dedim, sesim artık titremiyor, buz gibi keskinleşmişti, "beni öptün. Ama beni değil. Sadece bir görüntüyü, bir ifadeyi öptün. Bir sorunu çözdün."
Arven, başını iki yana salladı, bu sefer daha keskin bir hareketle. "Hayır. Öyle basit değil." Nefesini derin çekti. "O an evet, taktikseldi. Ama seni öptüm, Ceylin. Seni. O korkmuş, şoktaki kadını. Ve..." Burada sesi kısıldı, boğazını temizledi. "Ve o an, sadece taktikten ibaret değildi."
Bu itiraf, ilkinden daha güçlüydü. Çünkü artık görevden, stratejiden bahsetmiyordu. İnsandan bahsediyordu. Ve doğruydu. O anda, ne kadar şok olsam da, onun dudaklarındaki o ilk temasın sertliğinin ardında, anlık, kontrolsüz bir arzu olduğunu hissetmiştim. O arzu, şimdi itiraf ediliyordu.
Ama bu, beni rahatlatmıyor, daha da karmaşıklaştırıyordu. Çünkü şimdi, elimde iki gerçek vardı. Biri, beni bir araç olarak kullandığıydı. Diğeri, o aracı kullanırken, kendi duygularına yenik düştüğüydü.
Gözlerimi ondan ayırdım, kahve fincanımdaki koyu sıvıya daldım. "Çok karmaşıksın, Arven," dedim, sesim yorgun düşmüştü. "Bir yandan her şeyi görev diye paketliyorsun, diğer yandan bu."
"Evet," diye karşılık verdi, basitçe. "Karmaşığım. Ve bu iş, karmaşık olmayı gerektiriyor. Ama şunu bil. O öpüş, seni korumak içindi. Babandan, durumdan, her şeyden. Ve... kendimden de."
Bu, en büyük itiraftı. Belki de o an, bana olan çekiminin farkına varmış ve onu, bir 'görev' kisvesi altında gizlemeye, kontrol etmeye çalışmıştı.
Başımı kaldırıp ona baktım. Yüzü, loş ışıkta ağır bir ifade taşıyordu. Yorgun, dürüst ve tehlikeli derecede gerçek.
"Peki şimdi?" diye sordum. "Bu gece. Bu ev. Bu da bir görev mi? Yoksa... kendinden korunmanın bir başka yolu mu?"
Arven, uzun bir süre cevap vermedi. Sonra, yavaşça, "Bu gece," dedi, "senin güvende olduğundan emin olmakla ilgili. Gerisi... henüz bilmiyorum. Ama artık sana yalan söylemeyeceğim. Karmaşığım. Ve burada olmamın tek sebebi, senin güvende olman değil. Senin yanında olmamın da bir sebebi var."
Odaya bir sessizlik çöktü. Ama bu sessizlik, artık gergin ya da düşmanca değildi. Dolu, ağır, ama temiz bir sessizlikti. Maskeler düşmüş, en azından şu an için, gerçekler ortaya saçılmıştı. Acı verici, rahatsız edici, ama gerçekti.
Makineden yükselen bip sesiyle fincanlara uzandım. Sıcak porselen, parmak uçlarımı yaktı. Onunkini uzattım. Parmaklarımız, fincanın kulpunun değişim anında, bir anlığına temas etti. Bu temas, artık sadece elektrik değildi; üzerinde, az önce dökülen ağır gerçeklerin ıslak izi vardı.
Arven, fincanını aldığında mutfaktaki masaya doğru yöneldi. Balkon kapısına bakan yüzü, sokak lambasının soluk parıltısıyla aydınlanıyordu. Profili, o ışıkta daha da keskin, daha da yalnız görünüyordu. Karşısındaki sandalyeye sessizce çöktüm. Yerleşirken, sert ahşap bana, bu konuşmanın da rahat olmayacağını hatırlatırcasına battı.
Bakışları, pencereden bana doğru yavaşça çevrildi. Gözlerindeki deniz, şimdi gece gibi koyu ve dalgasızdı. Ama derinlerde, bir kararlılık feneri yanıyordu.
"İkimiz de ergen değiliz, Ceylin. Duygularla, dürtülerle, anlık patlamalarla işimiz yok. Ya da en azından, onlarla bu şekilde işimiz olmamalı." Fincanını masaya bir yudum alıp bıraktı. "O odada olan, bir patlamaydı. Stresin, koruma içgüdüsünün ve başka şeylerin patlaması. Bunu inkâr etmiyorum. Ama şimdi, burada, bu masada, patlamalarla değil, gerçeklerle oturuyoruz."
Sözleri, havada somutlaşıyor, masanın üzerine, kahve fincanlarımızın yanına yerleşiyordu. Ben, sözlerinin ağırlığını omuzlarımda hissederek dinliyordum.
"Sen," dedi, işaret parmağının ucuyla masaya hafifçe dokunarak, "bir savcısın. Ben bir askerim. İkimizin de üzerinde, senin babanın, devletin ve düşmanların gözleri var. Aramızda ne olursa olsun, önce bu gerçekler gelir. Önce görev gelir."
'Görev' kelimesi bu sefer, bir kılıf ya da kaçış değil, acımasız bir sınır olarak çıkıyordu ağzından. Ama hemen ardından, sesi bir ton yumuşadı, içine insani bir sıcaklık karıştı,
"Ama görev, insan olmayı, hissetmeyi yasaklamaz. Sadece disiplin gerektirir. Netlik gerektirir."
Bana baktı, bakışlarında açık bir sorgulama vardı.
"Ben net olmak istiyorum," dedi. "Seni öptüm. Ve bunun sadece bir taktik olduğunu söylemek, eksik olur. Seni istediğim için öptüm. O an, o şekilde patladı. Bu bir gerçek."
İtirafı, içimi yakıyordu. Doğrudan, yalın, askeri bir rapor gibiydi, ama taşıdığı yük duygusaldı.
"Ama ikinci bir gerçek daha var," diye devam etti, gözlerini benden ayırmadan. "Bu arzu, bu çekim, ne kadar güçlü olursa olsun, görevin önüne geçemez. Geçerse, seni kaybederim. Hem fiziksel olarak, hem de..." Duraksadı, doğru kelimeyi arar gibi. "...bana duyduğun saygıyı. Kendime duyduğum saygıyı."
Masadaki ellerimi sıktım. Tırnaklarım avuç içime batıyordu. "Peki ne öneriyorsun?" diye sordum, sesim gergin ama sakin çıkmaya çalışıyordu. "Hiçbir şey yokmuş gibi mi davranalım? O anı unutalım mı?"
"Hayır," diye cevapladı hemen, kesin bir tonla. "Unutamayız. Görmezden de gelemeyiz. Ama yönetebiliriz." Sandalyesinde hafifçe doğruldu. "Kurallar koyabiliriz. Sınırlar çizebiliriz. Görev bitene, bu tehdit ortadan kalkana kadar askıya alabiliriz."
Başımı onaylarcasına salladım. "Peki," dedim. "Kurallar. Sınırlar. Ama bu kuralları beraber koyarız. Tek taraflı değil."
Arven'in gözlerindeki saygı biraz daha derinleşti. "Kabul," dedi. Sonra, fincanını tekrar eline aldı, bana doğru kaldırdı, küçük bir selam gibi. "İlk kural: Dürüstlük. İkinci kural: Göreve sadakat. Üçüncü kural yolda yürürken, birbirimizin sırtını kollamak."
Kahve fincanımı kaldırıp onunkine hafifçe dokundurdum. Porselenin çıkardığı ince 'çın' sesi, yeni antlaşmamızın mührü gibiydi.
"Kabul," diye tekrarladım.
Miraç Gökçe Aslan, Ağzından
Gözlerimi açtığım yer, evim değildi.
Gözlerimi açtığım yer, fırtınanın tam ortasıydı.
Bomboş bir limanın tam ortasında, yapayalnızdım. Sert betona vuran dalgaların güçlü sesleri kulaklarımda yankılanıyor, bedenime sıçrattığı tuzlu sularıyla adeta tenime buz taneleri misali saplanıyordu. Her bir damla, bir uyarıydı, bir acıydı, gerçekliğin keskin bir hatırlatıcısıydı.
Üzerimde, uykuya daldığımda giydiğim aslı atletim ve kısa şortun olması gereken yerde, Sirena'nın giysisi vardı. Pamuk değil, denizin kendisinin ördüğü bir ikinci deri gibiydi; ıslak, yapışkan, hareketlerimle birlikte soluyan askeri kamuflajımla sarmalanmıştım. Saçlarım, sırtıma kadar uzanan ıslak bir pelerine dönüşmüştü. Her bir tel, tuz kristalleriyle kaplanmıştı.
Nefes almaya çalıştım. Ciğerlerime dolan, evimin tatlı havası değil, fırtına kokusuydu. Yağmurun keskin kokusu, çürüyen yosun ve derinlerden gelen, bilinmeyen bir şeyin metalik izi içime doluyordu. Bu, Sirena'nın nefesiydi. Ama bu sefer bir çağrı değil, bir emirdi. Bir müdahaleydi.
"Ayaklarının altındakini hissediyor musun?" diye fısıldadı içimdeki ses, dalgaların uğultusuna karışarak. Ses, Rauf'un sesi değildi. Daha kadim, daha soğuk, daha çok benim sesimdi.
Bakışlarımı aşağı, ayaklarıma çevirdim. Çıplak ayaklarım, ıslak betonun üzerinde değildi. Su altındaydım. Ama nefes alabiliyordum. Limanın dibinde, bir metre kadar suyun altında duruyordum. Su, göğsüme kadar geliyor, her dalga vuruşunda biraz daha yükselip boğazıma çıkıyor, sonra geri çekiliyordu. Ayak parmaklarımın arasında, kum değil, zincirler vardı. Suyun derinliklerine doğru uzanan zincirlerin, hemen üzerinde duruyordum.
"Burada ne yapıyorum?" diye haykırmak istedim, ama sesim boğuk bir balina şarkısı gibi, suyun altından bir baloncuklar dizisi olarak yükseldi.
"Soruyu yanlış soruyorsun, denizkızım," diye geldi cevap, içimdeki o ses. "Doğru soru seni neden çağırdığım, olmalıydı?"
Başımı kaldırıp, açık denize, karanlığın içine baktım. Ufukta, hiçbir ışık yoktu. Sadece dalgaların devasa, karanlık sırtları, ayın arkasına saklanmış gibi, üzerime doğru geliyordu. Bu bir rüya değildi. Çok gerçekti. Tenimdeki soğukluk, ciğerlerimdeki tuzlu acı ve kalbimin, bir alarm zili gibi hızlı ve sert atışı gerçekti.
Parmak uçlarımı suya daldırdım. Su, anında tepki verdi. Etrafımda, küçük, ışıltılı bir halka oluştu.
"Ne istiyorsun?" diye fısıldadım, bu sefer suyun dilinde, onun dilinde.
Cevap, bir dalga olarak geldi. Sırtıma vurdu, beni öne, daha derin sulara doğru itti. Ayağa kalkmaya çalıştım, ama zincirler ayaklarımın altında kaydı. Suyun içinde sendeledim.
"Uyan," diye gürledi ses, bu sefer tüm deniz titreyerek konuşuyor gibiydi. "Tehlike sadece karada değil. Suların altında da bir savaş var. Ve sen, o savaşın bir neferisin. Artık saklanma zamanı değil. Dalma zamanı."
Gözlerimi limandan, açık denize çevirdim. Orada, karanlığın içinde, devasa, korkunç bir şeyin silueti seçiliyor gibiydi. Bir Leviathan'ın kamburu, bir batık şehrin gölgesi, ya da sadece fırtınanın yarattığı bir yanılsamaydı. Ama ne olursa olsun, içime bir korku salmıştı; soğuk, ilkel, kök salmış bir korkuydu.
Kalbimdeki sızı, bir çığlığa dönüştü. Geri dön! Karaya çık! Bedenim, bu içgüdüyle geri, limanın sert betonuna doğru adım atmaya çalıştı. Ama ayaklarım, emrime isyan etti. Altlarında, görünmez zincirler vardı. Suyun dibinden yükselen, tuzla paslanmış, soğuk demir halkalardı. Her hareketimde kayıyor, dengemi bozuyor, beni denizin daha derin, daha karanlık kollarına doğru çekiyorlardı. Ayak bileklerimde, çelikten bir tutuş hissediyordum.
Ağzıma dolan sular, tuzlu ve acımasızdı. Nefes borumu tıkıyor, ciğerlerimi yakıyordu. Her nefes almaya çalıştığımda, suyla doluyor, boğuluyordum. Bu, bir sualtı avcısının yaşayacağı bir şey değildi. Bu, bir boğulma dansıydı.
Panik, her hücremi sardı. Çırpınmaya başladım. Kollarımı, Sirena'nın gücüyle değil, çaresiz bir kara canlısının çılgınlığıyla savurdum. Attığım her kulaç, karaya değil, daha da derine taşıyordu beni. Dalgalar, artık sadece engel değil, aktif bir düşmandı. Her biri, üzerime bir yumruk gibi iniyor, başımı suyun altına itiyor, kulaklarıma, gözlerime, burnuma tuzlu acıyı zorla dolduruyordu.
"Savaşma!" diye haykırdı içimdeki ses, ama bu sefer öfkeyle, umutsuzlukla. "Aradığın şey karada değil! Zincirler seni ona götürecek, kaçma!"
Ama ben dinleyemiyordum. Korku, bilgeliğin sesini bastırmıştı. Liman görünüyordu, o kadar yakındı ki! Betonun kenarı, sadece birkaç metre ötedeydi. Oraya ulaşırsam, güvende olurdum. Rauf'u bulurdum. Evime dönerdim.
Bir dalga daha vurdu sırtıma. Suyun altında yuvarlandım, zincirler bedenimi çizdi. Gözlerimi açtım, bulanık suyun altında, ayak bileklerime dolanmış o görünmez zincirleri gördüm. Onlar, sudan değil, karanlıktan örülmüştü. Ve onları çeken şey, limana değil, açık denizdeki o devasa silüete doğruydu.
O an, çırpınmanın boşuna olduğunu anladım. Ne kadar dirensem, o kadar çabuk tükeniyor, o kadar çabuk onun istediği yere sürükleniyordum. Ciğerlerim yanıyordu. Gücüm tükeniyordu. Ve tam o anda, suyun basıncından farklı, sıcak, sağlam bir baskı hissettim kollarımda. Bu, sudan değildi. Bu, gerçekti.
"Uyan!"
Ses, suyun uğultusunun ve içimdeki o kadim çağrının ötesinden, dünyanın ötesinden geliyor gibiydi. Tanıdık, sert, panik dolu bir sesti. Nefesim, birden sudan çıkıp havanın keskin, tatlı oksijeniyle buluştu. Ciğerlerim, bu yeni elementi tanımakta zorlandı, şiddetli bir öksürük kriziyle karşılık verdi. Her öksürükte, boğazımdan tuzlu su değil, boşluk çıkıyor gibiydi.
"Miraç, uyan!
Gözlerimi, bir şeyi yırtarcasına, derin ve sarsıcı bir nefesle açtım. Gördüğüm şey, karanlık deniz değildi.
Rauf'tu.
Üzerimdeydi. Kocaman elleri, benim bileklerimi, yatağın çarşafına adeta mıhlamıştı. Ağırlığı, karnımın üzerine oturmuştu. Beni bu dünyaya, bu odaya, kendisine sabitlemeye çalışan bir çapa ağırlığıydı. Yüzü, normalde gördüğüm o sakin, kontrollü maskeyi tamamen kaybetmişti. Çıplak gövdesi nefes nefese yükselip alçalıyordu. Gözleri korkuyla açılmış, gözbebekleri büyümüştü. Beni, sanki kaybediyormuş gibi, can havliyle süzüyordu.
"Nefes al!" diye homurdandı, sesi gergin ve çatallı.
Öksürmeye devam ettim, gözlerimden yaşlar boşanırken. Ciğerlerim yanıyordu, ama bu, suyun yaktığı bir yangın değil, hayata geri dönüşün acısıydı. Üzerimden kalkıp sırtımı yataktan ayırdı. Terli ellerini yanaklarıma yasladı.
"Miraç, nefes al!"
Ona uyarak hırıltılı bir nefes alıp verdim.
"Rüya gördün," dedi, kelimeleri sert ve kesik kesik. "Çırpınıyordun. Bağırıyordun. Nefesin kesildi. Seni... seni uyandıramadım." Sesinin sonundaki o kırık ton, beni rüyadan daha çok sarstı. Rauf, korkmuştu. Yine benim yüzümden.
Yavaş yavaş, onun korkusunun ağırlığı, kendi korkumun yerini almaya başladı. Gözlerimi, onun gözlerine dikerek derin, düzenli nefesler almaya çalıştım.
"Tamam," diye fısıldadım, sesim hâlâ kırık. "Tamam. Geçti."
Ama geçmemişti. Rüyanın izleri, tuzlu suyun hayaleti, ciğerlerimde ve zihnimde hâlâ dolanıyordu. Ama onun bakışlarına odaklanmak, onun ellerinin sıcaklığını hissetmek, beni burada, şimdiye bağlıyordu.
Rauf, başparmaklarıyla yanaklarımdaki gözyaşlarını ve teri silmeye devam etti. Hareketi, bir heykeltıraşın kıymetli mermerine şekil verir gibiydi; sert ama son derece dikkatliydi.
"Ne gördün?" diye sordu tekrar, bu sefer sesi daha yumuşak, ama altında bir çelik gibi gerginlik vardı. Bilgi, onun için bir silahtı. Benim korkularımı bilmek, onları savuşturmak demekti.
"Kâbus," diye mırıldandım, gözlerimi kısarak. Gerçeği söylemek istemedim. Onu daha da endişelendirmekten, o korkuyu derinleştirmekten korktum. "Beni aldatıyordun."
Rauf, bir anlık donakaldı. Sonra, şokla karışık, boğuk bir kahkaha attı. Ama o kahkahanın sesi boğuktu, gözlerindeki o derin, köklü korku gitmemişti. Yanaklarımdaki ellerinin avuçları, bir an için hafifçe gerildi.
"Ne?" dedi, sesi gülümsemesini yalanlayan bir ciddiyetle. "Miraç, şu an hiç komik değil. Nefes alamıyordun. Bana şaka yapma."
İçimde, ona yalan söylemenin ağırlığı çöktü. Kafamı, yatak örtüsüne bakarak iki yana salladım. "Önemli değildi," diye mırıldandım. "Sadece... sadece bir kabustu. Korktum."
Rauf'un parmakları, çenemi hafifçe kaldırarak gözlerime bakmamı sağladı. Gözleri, yalana inanmıyordu. O beni, benim onu tanıdığımdan daha iyi tanıyordu.
"Bana yalan söylüyorsun," dedi, sesi alçak ve tehlikeli derecede sakindi. Ama öfkeden değil, incinmiş bir güvenden dolayıydı bu. "Neden, Miraç?"
"Kendimle ilgili kötü bir şey gördüm," diye fısıldadım, sesim çatallı. "Rauf, o kadar gerçekti ki... Seni kaybettiğimi düşündüm. Ama bu sefer sen değildin kaybolan bendim. Ve sen beni bulamıyordun."
Rauf ellerini yanaklarımdan enseme kaydırdı. Beni, göğsüne doğru çekti. Başımı, onun çenesinin altına, kalbinin üzerine yerleştirdi.
"Dinle," dedi, sesi göğsünde bir uğultu gibi. "Ve iyi dinle. Hiçbir yer, benim seni bulamayacağım bir yer olamaz. Anladın mı? Cehennemin dibi olsun, okyanusun en karanlık çukuru olsun. Nerede olursan ol, ben bir şekilde yine seni bulurum. Sen neredeysen, ben de oradayım. Çünkü sen benim limanımsın. Ve bir gemi, limanını nasıl bırakır?"
Beni o kadar sıkı tutuyordu ki, neredeyse nefes alamıyordum. Ama bu, boğulma değildi. Bu, bağlanmaktı. Bu, onun beni bu dünyaya bağlayan çelik halatlarıydı.
"Öyleyse," diye hıçkırdım, gözyaşlarımı onun tenine akıtarak, "lütfen kızma. Ama rüyam... denizdi. Beni çağırıyordu. Ve ben gitmek istemedim. Ama korktum. Çünkü bir parçam, gitmek istedi."
Bu, en büyük itiraftı. O çağrıya karşı olan çekimdi. Sirena'nın benliğime olan hakimiyetiydi.
Rauf, bir an için hiç kıpırdamadı. Beni yatağa doğru uzandırdı. Yan dönerek yanıma yattı. Beni bir zincir misali, bedenime bağladığı kolları ve üzerime attığı bacağıyla sarmaladı.
"Bu çağrı," dedi, her kelimeyi vurgulayarak, "seni almayacak. Çünkü ben izin vermeyeceğim. Ve sen de izin vermeyeceksin. Anlaştık mı? Sen, benim denizkızımsın. Benim Kraken'imin. Başka hiçbir denizin, hiçbir çağrının değil."
"Ama Sirena–"
"Sirena senin bir parçan," diye kesti sözümü. "Ama sen, onun hepsi değilsin. Sen aynı zamanda Miraç'sın. Rauf'un Miraç'ı. Ve bu kimlik, diğerlerinden daha güçlü. Buna inanmanı istiyorum."
Sözleri, bir yeminden çok, bir gerçeklik ilanıydı. Gözlerini gözlerime dikmişti, o koyu, derin bakışlarıyla, bana bu yeni gerçekliği kabul ettirmeye çalışıyordu. Rauf'un Miraç'ı. Ve ben, o bakışların içinde, o sarsılmaz inancın ağırlığı altında, nefesimi tuttum. İçimdeki fırtına bir an için dindi. Çünkü o, bir liman değil, bir fırtına kesici gibi gelmişti. Dalgalar onun etrafında kırılıyor, çağrılar onun sesinde boğuluyordu.
"Peki ya," diye fısıldadım, son bir dirençle, "o parçam çok güçlüyse? Ya beni, senin Miraç'ını unutturursa?"
Rauf'un dudaklarında, tehlikeli, karanlık, ama bana dair bir gülümseme belirdi.
"O zaman," dedi, sesi alçak ve vurgulu, "seni her gün, her saat, her dakika hatırlatırım. Adını söylerim. Kokunu ciğerlerime çekerim. Tenine dokunurum. Sirena'nın sana fısıldadığı her şeyi, benim sesimle bastırırım. Seni, benim olduğuna o kadar çok ikna ederim ki, başka hiçbir kimliğe yer kalmaz."
Ellerini, benim ellerimin üzerine, yatağa bastırdı. Parmaklarımız birbirine kenetlendi.
"Bu bir savaşsa," diye ekledi, "ben kaybetmeyi bilmem. Özellikle de senin gibi bir ödül için."
Beni kaybetmeme konusundaki mutlak kararlılığının ilanıydı. Ve bu kararlılık, içimdeki o boşlukta, o çağrının yankılandığı o boşlukta, somut, sıcak bir kütle gibi oturdu. Yerini, derin, sarsıcı bir rahatlama aldı. Çünkü bu kadar güçlü, bu kadar sahiplenici bir sevgi karşısında, hiçbir çağrı dayanamazdı. Sirena beni denizlere çekebilirdi, ama Rauf, tüm okyanusları kurutup beni bulabilirdi.
Ellerimi onun ellerinden kurtarıp, onun göğsünün geniş, sert düzlemine yasladım. O kayadan kütleden kuvvet alarak, üzerine çullandım. Bir dalganın kaya üzerine çöküşü gibiydim; kaçınılmaz, güçlü, sahiplenici. Bacaklarımı iki yana açarak, karnının sıcak, kaslı yüzeyine oturdum. Bu pozisyon, sadece fiziksel bir hakimiyet değil, o gece yaşanan tüm korku ve belirsizliğe karşı ilan edilmiş bir sahiplenişti.
Ellerimi, onun çenesinin sert çizgilerine, yanaklarına bastırdım. Parmak uçlarım, sabah olmamış tıraşının batığını, o hayati çukurcukları hissediyordu. Sonra, dudaklarımı, onun dudaklarına yapıştırdım. Rauf, ilk anda şaşırmış gibiydi, ama bu sadece bir saniye sürdü. Sonra, derin, hırıltılı bir ses çıkararak öpüşüme karşılık verdi. Ağzı, benimkini talepkâr bir tutkuyla ele geçirdi.
Avuçları, altımdaki kısa şortun ince kumaşının üzerinden, açıkta bıraktığı kalçalarımda dolanmaya başladı. Parmakları, tenime gömülüyor, beni ona daha da yakın çekiyor, oturuşumu sabitleyip derinleştiriyordu. Her dokunuş, bir iddiaydı. Sen benimsin. Ve ben, seni bırakmam, diyordu.
Nefeslerimiz hızlı ve sıcaktı. Aramızdan bir inilti yükseldi, kimden geldiğini bilemedim. Belki ikimizdendi. Rauf, ellerini kalçalarımdan sıyırarak, belime, sırtıma doğru kaydırdı. Askılı atletimin altına soktu. Avuçlarının sıcaklığı, doğrudan tenime değdi ve bir ürperti dalgası bütün bedenimi kapladı. Ben de ellerimi onun saçlarına daldırdım, kısa, sert telleri parmaklarımın arasında hissettim.
OKUMAK İSTEMEYENLER (Cinsellik ve yoğun argo kelimeler olacaktır.) BELİRTTİĞİM YERE DOĞRU KAYDIRSIN.
Karnına yaslı şortumdan, tüm kaslarının gergin bir yay gibi gerildiğini hissedebiliyordum. Onun bedeni, her dokunuşuma karşılık veren, kontrol edilmeye çalışılan canlı bir gerilimdi. Kalçalarımı, biraz daha aşağıya, onun kasıklarının sıcak, sert vadisinin tam üzerine indirdim. Orada, benim için apaçık belli olan varlığına, bir kumaşa değil, doğrudan sıcağına ve sertliğine sürtündüm. Hareket, kasıtlı, yavaş ve derindi. Bu bir oyun değil, bir ihtiyaç ilanıydı.
Onu istiyordum. Bedenimin her hücresi, her atomu, onun ağırlığı ve sıcaklığı için yanıyordu. Onu delicesine istiyordum; o kâbusun tuzlu izlerini onunla yıkamak, çağrının sesini onun nefesiyle boğmak istiyordum.
Dudaklarımızı ayırdığımız bir vakitte, nefeslerimiz hızlı ve birbirine karışmış halde, gözlerimi onunkilerine diktim.
Odanın loş komodin ışığında, gözleri bir ay misali parlıyordu. O koyu, derin kahveler, şimdi gümüşi bir parıltıyla yanıyordu. İçinde yansıyan, sadece ışık değil, vahşi, kontrolsüz bir arzunun ateşiydi. Balçıklarına saplanan ayın ışığı kadar cazibeli, ama ondan yüz kat daha tehlikeliydi. O bakış, beni çekiyor, yutuyor, tüm benliğimi talep ediyordu.
Kasıklarıma, onun nabzının güçlü, sert vuruşlarını hissettim. O ritim, onun da beni aynı şiddetle istediğinin kanıtıydı. Bir kez daha, üzerine sürtündüm, bu sefer daha yavaş, daha baskılı. İkimizin de nefesi kesildi.
Ona doğru eğildim, dudaklarım neredeyse onunkilerine değiyordu.
"Seni istiyorum. İçimi sertçe doldursana. Bana her şeyi, kendi adımı bile unuttursana."
Sadece fiziksel değil, ruhsal bir doluluğu talep ediyordum. Onunla öyle bir birleşmek istiyordum ki, Sirena'nın çağrısı, kabusların anısı, hatta kendi kimliğimin sınırları eriyip gitsin. Onun içimdeki varlığı, her boşluğu kapatsın, her korkuyu sustursun, bana sadece onunla olduğumu, onun kadını olduğumu hatırlatsın.
Rauf, bu sözler karşısında gözlerini bir an kapatıp açtı. Yüzündeki ifade, tüm kontrolünü kaybetmek üzere olan bir adamın ifadesiydi. Bir elini, enseme doladı, diğerini kalçamın altına kaydırdı ve beni, kendisine doğru kesin ve acımasız bir hamleyle bastırdı. Sertliği, şortun ince kumaşından bile hissediliyordu, ürkütücü ve davetkârdı.
"Seni doldurmamı mı istiyorsun yavrum?"
Kafamı hızla salladım.
"Beni doldurmanı istiyorum, sertçe."
Rauf, iki elini de kalçalarımda sabitlediği sırada, altımdaki şortu kenara doğru çekti. Üzerine doğru eğildiğimde parmakları şortun kenarından çıplak vajinama dokundu. İnleyerek dudaklarına yapıştığımda hırlayarak parmaklarını deliğimde gezdirdi. Parmaklarına bulanan sularımı, deliğimden cehennemin noktasına doğru sürükledi.
"Seni parmaklarımla mı doldurmamı istiyorsun?" dedi, dudaklarını benimkinden kaçırırken. "Seni parmaklarımla mı doldurmalıyım? Konuş!"
Parmaklarının ikisi de cehennem noktasından savrulup deliğime saplanırken, sularımın parmaklarına doğru aktığını hissedebiliyordum. Kafamı iki yana sallayarak altındaki eşofmanın lastiklerine dokundum.
"Hayır," diye inledim. "Bunu sikinle yapmanı istiyorum."
Rauf, beni inletecek hatta zıplamama neden olacak bir şekilde parmaklarını içimde döndürdüğünde ağlak bir mırıltıyla yüzüne abandım. Bütün hırsımla doğrulmaya çalıştım, eşofmanının lastiklerine uzanıp boxerını es geçerek varlığını kavradım. Sıcak, sert, damarlı. Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi attı. Onu avucumda tarttım, başından sızan özsuyu parmaklarıma bulaştı.
"Bunu istiyorum."
Ellerim titriyordu. Avucumun içindeki o ağır, canlı gerçeklik karşısında nefesim kesiliyordu. "Lütfen," diye fısıldadım, sesim çatallı ve aciz. "Rauf, lütfen... Beni doldur. İçime alayım seni. Seninle dolayım."
"Konuş yavrum," diye üsteledi, alnını alnıma dayayarak, burnu burnuma değiyordu. Gözlerindeki o vahşi parıltı beni yakıyordu. "Kimin seni doldurmasını istiyorsun?"
"Senin!" diye haykırdım, artık sabrım tükenmiş, bedenim onun dokunuşlarıyla çıldırmıştı. "Sen, Rauf! Sadece sen! Benim olan!"
Parmaklarını içimden çıkartıp, ensemdeki saçlarımı köklerinden kavradı. Bu, bir acı değil, sahiplenici bir kontrol hareketiydi. Başımı geriye itti, boynumun uzun çizgisi onun önünde savunmasız kaldı. Dudaklarımız, bu yeni pozisyonda, daha aç, daha kirli bir şekilde birbirini buldu.
Tek eliyle eşofmanını ve boxerını, dizlerine kadar aceleyle sıyırmaya çalışırken, kalçalarımı kaldırdım. Dudaklarım, onun ıslak ve şişmiş dudaklarından küçük, nefes nefese bir kopukla ayrıldığında, altımdaki şortu tamamen çıkarmak için ellerimi kendime yönelttim. Bu son engeli de kaldırmak, onunla çıplak tenimle buluşmak istiyordum. Ama Rauf, aniden, yıldırım hızıyla ellerimi yakalayıp göğsüne bastırdı. Buna engel oldu.
"Hayır," dedi, sesi hırıltılı ve kesindi. "İçini sikimle doldururken, yalnızca şortunu kenara çekeceğim. Öyle kalacaksın."
Bu, beklenmedik ve acımasız bir kuraldı. Beni, kısmen giyinik, kısmen savunmasız, tamamen ona ait bir halde tutmak istiyordu. Bu, mahremiyetimden bir parça çalıp, onu kendi kontrolüne almak gibiydi. Ve içimde, bu fikir, beklenmedik bir şekilde daha da çok azdırdı beni.
İnleyerek, gözlerimi onun karnına doğru uzanan sert, pembeliğini saran mavi yeşil damarlı sertliğine çevirdim. Başı, zaten ıslak ve parlıyordu, üzerindeki berrak sıvı damlası, görüntüsüyle bile damağımı kurutmuştu. O mükemmel, korkutucu gerçeklik karşısında yutkundum.
"Yap," diye fısıldadım, sesim titreyerek, gözlerimi yavaşça onun gözlerine tırmanırken. "Yap bunu. Beni öyle doldur."
Rauf, nefes nefese, vajinamı kapatan ince şortun kumaşını, parmaklarıyla kenara doğru kastırdı. Kumaşın gerginliği, iç bacağımın hassas derisini sıktı, bir an için canımı acıtacağını düşündüm. Ama acı gelmedi. Yerini, kumaşın sürtünmesi ve onun bakışlarının ağırlığıyla birleşen keskin, elektrikli bir hassasiyet aldı.
Kalçalarımı, soluksuz bir şekilde onun bekleyen varlığına doğru yaklaştırmaya çalıştım. Bir elini kalçamdan çekip, kendi sertliğini avucuna aldı. Başını, şortun kenarından açığa çıkardığı ıslak, titreyen açıklığıma doğru yönlendirdi. O sıcak, sert uç, dudaklarıma değdiğinde, derin bir oh çektim. Rauf, derin, içten bir iniltiyle şortu iyice gerdi. Bu, bir haz ifadesi değil, sabrının son zerresini kaybeden bir adamın tepkisiydi.
"Al beni yuvama, yavrum."
Ve işte o zaman, ben de harekete geçtim. Göğsüne yasladığım elimden güç alarak, kalçalarımı hafifçe, davetkâr bir şekilde sallayarak onun varlığını içime almaya çalıştım. Rauf, bu hareketime boğuk bir homurdanmayla karşılık verdi. Kalçalarımı kavrayan eliyle bana destek verirken, diğer eliyle kendini yönlendirerek, yavaş, amansız bir baskıyla içime kaydı.
Bu seferki doluluk, parmaklarından çok daha farklı, çok daha tamamlayıcıydı. Onun her santimi, içimdeki her boşluğu dolduruyor, beni kökünden sarsıyordu. Şortun ince kumaşı, aramızda gerili duruyor, her hareketimizde sürtünüyor, bu birleşmeye garip, yasak bir dokunuş katıyordu. Giysili ve çıplak, savunmalı ve savunmasız arasındaki bu tezat, her şeyi daha keskin, daha yoğun hale getiriyordu.
"İçimi doldur," diye inledim, daha fazlasını, daha derinini almak için kalçalarımı ona doğru kıvırdım.
Rauf, hırlayarak alttan kendini ittirmeye başladı. Tempo yavaş ama eziciydi. Her itiş, bir vaatti; her çekiş, bir işkenceydi.
"Dolduracağım," diye inledi o da, sesi parçalanmış nefesler arasından süzülürken. "Öyle bir dolduracağım ki içinden çıktığımda benimle taşacaksın."
İç kaslarımı, bu vaade cevap verircesine, onun etrafında kasıp onu sımsıkı kavradım. Onu içimde tutmak, onun her zerresini hissetmek istiyordum. Kalçalarımı daha da sıkı kavradı ve tempo değişti. Artık yavaş ve kasıtlı değil, güçlü, derin, acımasız bir ritimdi bu. Her vuruş, içimdeki en derin noktaya ulaşıyor, beni yerimden oynatıyordu. Şortun kumaşı, artık sadece bir sürtünme değil, her seferinde klitorisime vuran keskin, elektrikli bir tetikleyiciydi.
İniltilerim, odanın içinde yankılanan çığlıklara dönüştü. Ellerim gövdesine bir limanmış gibi yaslanıyor, tırnaklarımla tenine tutunmaya çalışıyordum. Kalçalarımı, elimden geldiğince, onun her vuruşuna karşılık verecek şekilde sallıyor, onu daha derine, daha sıkı almaya çalışıyordum.
Tam o sırada, Rauf, sağ elini, üzerimdeki terden ıslanmış atletin önüne getirdi. Bir hamlede karnıma doğru çekiştirdi. Göğüslerim aniden atletin altından soğuk havayla buluştu. Hırlayarak, başını kaldırıp sol göğsümü dudaklarının arasına aldı. Isırmadı, ama emmeye başladı, öyle sert, öyle aç bir şekilde ki... Sanki ruhumu oradan çekecekti. Dişlerinin hafif baskısı, dilinin acımasız hareketi, göğüs ucunun şiddetle uyarılması... Tüm bunlar, aşağıda devam eden o amansız tempoyla birleştiğinde, beni tamamen çıldırttı.
"Rauf! Rauf, lütfen aşkım! Daha fazla!" diye haykırıyordum, artık ne dediğimi bilmeden. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu; hazdan, güçten, her şeyin fazlalığından. Dünya, sadece onun bedeni, onun hareketleri ve içimde yarattığı o ezici, muhteşem fırtınadan ibaretti.
O, çifte bir saldırıyla beni çıldırtıyordu. Alttan, kalçalarını güçlü bir şekilde yükselterek, her vuruşuyla içimi sertçe dolduruyor, beni kendine mıhlıyordu. Her bir itiş, derinlerde bir yerde patlayan küçük şimşekler çakıyordu. Üstten ise, başı göğsümde, dudakları ve diliyle zalimce bir oyun oynuyordu. Bir göğsümü emip bırakıyor, diğerine geçiyor, göğüs uçlarımı ısırıp okşayarak, onları aşırı hassas, alev alev yanan noktalara dönüştürüyordu. İki farklı haz kaynağı, aynı anda, aynı amansız ritimle işliyordu.
"Böyle mi?" diye hırladı dudakları göğsümden ayrılırken, sesi boğuk ve zafer doluydu. "Böyle dolduruyor muyum seni? Söyle!"
"Evet aşkım," dedim inleyerek, kalçalarımı ona doğru itip onu içimin daha derin, daha sıcak kıvrımlarına alırken. "Evet! Dolduruyorsun beni!"
Rauf, aldığı cevaptan vahşi bir hoşnutlukla inledi. Gözlerinde, saf, katıksız bir zafer parlıyordu. "Siktir evet!" diye homurdandı, sesi nefes nefese ve kaba. "Evet amına koyduğum!"
Bu müstehcen, sahiplenici kelimeler, üzerimde bir şimşek etkisi yaptı. Daha da çok azdırdı beni. Saçlarımın ensemde terle yapışmasından kurtulmak, ona daha açık, daha savunmasız hale gelmek için kollarımı başımın üzerine kaldırdım. Saçlarımı, iki elimle yukarıda, gevşek bir topuz gibi topladım. Bu hareket, göğüslerimi daha da çıkardı, boynumu ve koltuk altlarımı onun bakışına ve nefesine tamamen açtı. Bu, bir teslimiyet hareketiydi. İşte ben. Tümümle seninim.
Rauf'un gözleri, bu yeni pozisyonda bedenimin çizgilerinde, sallanan göğüslerimde gezindi, açıkça arzuladı. "Of!" diye sertçe soludu. "Yavrum benim." Kalçalarımı yoğurdu ve iki yana ayırarak beni daha sertçe doldurmaya devam etti.
"Evet aşkım, koy daha sert!" diye haykırdım, bu yeni, boyun eğdirici pozisyonda. Kalçalarını, tam bir güçle, bombalarcasına indirip kaldırmaya başladı. Her vuruş, yatağın ahşap çerçevesini gıcırdatıyor, bedenimi onun üstünde zıplatıyordu. İçimdeki doluluk, neredeyse acı verici bir yoğunluğa ulaştı, ama bu acı, hazla o kadar iç içe geçmişti ki, ayrılamazdı. İnleyerek üzerine düştüğümde, göğsüm onun göğsüne çarpıyor, onun hırıltılı nefesleri ve boğuk inlemeleri kulağımın hemen yanında, ıslak bir fısıltı gibi yankılanıyordu.
"Sikeyim!" diye gürledi, her kelimesi bir vuruşla, bir iç çekişle birleşiyordu. "O dar amcığını parçalatacaksın bana!"
"Sik!" diye haykırdım, nefesim kesilirken, boğazım yanarken. "Daha sert! Beni unuttur! Her şeyi!"
Beni, içimden çıkmadan, bir kolunu sırtıma dolayarak sırt üstü pozisyona devirdi. Şortun ince kumaşı, bu ani hareketle iyice gerildi. İki eliyle, kalçalarımı saran şortun kenarlarını kavradı ve bir çırpıda yırttı. Pamuk kumaşın parçalanma sesi, odada çınladı. Parçalar, altımda, ıslak ve dağınık bir halde kaldı. Artık hiçbir engel yoktu.
Üzerime, tüm ağırlığını, tüm gücünü, tüm vahşiliğini verdi. Tempo öyle bir hıza ve şiddete ulaştı ki, düşünemiyordum bile. Sadece hissediyordum. Onun kaslarının her gerilişini, terinin damlalar halinde gövdeme düşüşünü ve içimde, derinlerde bir yerde, patlamaya hazır bir volkanı.
İçimde bir şey patladı. Sanki tüm evren, gözlerimin ardında beyaz, kör edici bir alev topuna dönüşmüştü. Görüşüm kayboldu, işitmem boğuklaştı. Kasılıyordum, tüm bedenimle, onun etrafında titriyordum, ona, tırnaklarımla, bacaklarımla, her şeyimle sıkı sıkıya yapışıyordum. Çığlığım, odanın duvarlarını yırtarcasına yükseldi, sonra nefesimin tükendiği yerde, boğuk, kısık bir hırıltıya dönüştü.
Onun içimdeki derin, sahiplenici titreyişini hissettiğimde, o da boşaldı. Gövdesi üzerimde bir kaya parçası gibi gerildi, boynundaki tendonlar çelik halatlar gibi belirdi. Boğuk, hayvani bir kükreme çıkararak ismimi haykırdı. İçime akan o sıcak, bol doluluk, zaten parçalanmış olan bedenimi bir kez daha titreme dalgasıyla sarstı.
Kasları, çalışmaktan hâlâ çelik kablolar gibi sert, ama artık titreşiyordu. Ter, bedeninden bir ırmak gibi süzülüyor, benim terimle karışıp yatağa akıyordu. Ama gözleri, her zaman, her an benim yüzümdeydi. Bulanık, ama odaklanmıştı. Her çığlığımı, her titreyişimi, her erime anımı, kendi zaferinin bir parçası olarak kaydediyordu.
Üzerimdeki ağırlığını kaldırarak ellerini belime yasladı. Sağ bacağımı kaldırıp omzuna yükselttiğimde alt dudağını ısırarak bana uzun uzun baktı. Ruhuma dokunan bakışı inlememe neden olduğunda bacağıma tutunarak içimi köklemeye, sert ve derin itişlerle devam etti. İçimden sızan ve onun sertliğine bulanan sıvılarımız, yatağa, bacaklarımızın arasına, beraberliğimizin fiziksel kanıtı olarak sıçrıyordu.
Bacağımı omzundan atıp sol dirseğini yatağa yasladı. Sağ avcuyla çenemi kavrarken, parmaklarıyla yanaklarımı sıkıp dudaklarımı büzdü. Dudaklarını hızla büzdüğü ağzıma indirdi. Öpüşü yumuşak değildi. Sömürgeci öpüşüne karşılık veremiyordum. Sırtında gezinen tırnaklarımla, onun kaslı sırtında kırmızı çizgiler bırakıyordum, kalçalarına yasladığım topuklarımla onu daha çok kendime, daha derine çekmeye çalışıyordum. Her hareketim, bir daha fazla çığlığıydı. Daha fazla yakınlıktı. Daha fazla sahiplenişti. Daha fazla ben oluştu.
Sirena'nın çağrısı, çok uzaklarda, bir rüya gibi kalmıştı. Burada, bu yatakta, sadece o vardı. Ve ben, onunla vardım.
İçimdeki varlığıyla bana kendimi unuttururken beni sayamadığım kez kendi benliğiyle doldurup taşırdı. Titreyen bacaklarım onun sırtından kayarken inleyerek içimden çıktı. Boşalmanın yarattığı boşluk hissi, fiziksel bir acı gibi geldi, ama hemen yerini, onun yaptığına dair büyülenmiş bir şaşkınlık aldı.
Rauf, bacaklarıma doğru eğildi. Titreyen ellerini, bacaklarımın arasına getirdi. Başparmakları, dışıma taşan, ışıltılı sıvılarımızı nazikçe, ama sahiplenici bir hareketle, içime doğru sıyırdı. Bu hareket, inanılmaz derecede mahrem, inanılmaz derecede şehvetliydi. Beni, verdiği şeyi geri topluyor, bana ait olanı bana iade ediyor, ama aynı zamanda onu, kendi işareti olarak içimde mühürlüyordu. Gözleri, yaptığı işe dikilmişti, yüzünde yoğun, karanlık bir tatmin ifadesi vardı.
Ben, bu sahneye, nefesim tutulmuş, büyülenerek bakıyordum. Bedenim hâlâ orgazmın son dalgalarıyla titriyordu, ama içimde, derinlerde, bitmemiş, aç bir şey kıpırdandı. Bu, fiziksel bir doyumsuzluk değil, daha çok ona olan açlığımdı. Onun varlığına, dokunuşuna, kokusuna.
İçimdeki bu boşluğa, bu açlığa dayanamayarak, ona doğru uzandım. Kollarım, hâlâ güçsüz, titreyerek onun boynuna dolandı. Onu bana doğru, yeniden, şimdi, hemen çekmek istiyordum. Gözlerim, onun gözlerini buldu. İçlerinde, benim açlığımı görmüş gibi, bir şey parlıyordu.
"Doymadın mı?" diye fısıldadı. "İçinden taştım yavrum, doyamadın mı?"
Kafamı hızla iki yana salladım.
Rauf, dudaklarında, yorgun, ama tehlikeli bir gülümseme belirterek başını salladı.
"Sen. Çok yaramaz bir kadınsın," diye mırıldandı. Sonra, sıvıyla ıslanmış parmaklarını, dudaklarına götürdü. Tadımı, kendi tadımla karışmış halde, yavaşça yaladı. Bu, son derece müstehcen ve son derece sahiplenici bir hareketti. Dudaklarımı bilinçsiz bir kurulukla araladığımda ağzıma doğru eğildi.
"Ama benim kadınımsın. İçin, dışın, her damlan, her damlam. Hepsi bizim, ikimizin."
Ve işte o zaman, beni yeniden, yavaşça, bu sefer daha yumuşak, ama daha derin bir tutkuyla öpmeye başladı. Ben de ona karşılık verdim, içimdeki o açlığı, bu öpüşle doyurmaya çalışarak. Çünkü biliyordum ki belki de hayatım boyunca, asla onunla tam anlamıyla doymayacaktım. Ve bu, en güzel, en korkutucu gerçekti.
BURADAN DEVAM EDEBİLİRSİNİZ.
Bedenimizdeki tüm stres ve kâbusun üzerimde bıraktığı korku, bir deniz köpüğü misali sönerek kaybolurken gözlerimi açtığımda, bu sefer bedenim, artık yatağın yumuşaklığında değildi. Gölcük Deniz Üssü'nün geceye mermer gibi çökmüş beton zeminindeydi. Soğuk, tuz ve yakıt kokusu ciğerlerimi yaktı. Gündüzün ve ardından uyumak için dinlendiğimiz son izlerimiz, ayazda bir buğu gibi dağılıyordu.
Karşımızda, bina girişinin loş ışığının hemen ötesinde, iki kirpi araç motorlarını rölantide çalıştırıyor, egzoz dumanları soğuk havada beyaz buğular halinde yükseliyordu. Sade, koyu renkli, ama varlıklarıyla bile tehditkâr duran bu araçlar, bu geceki operasyonun sessiz atlarıydı.
Üzerimde, gece serinliğine karşı kalın bir kaban, altında basit bir kazak ve kot pantolon vardı. Sivil görünüyordum, ama içim bir fırtına gibiydi. Yanımda, Sualtı Akrepleri aynı şekilde sivil giyinmişti. Yanımda benimle bekleyen Lerna, Fırat, Pars, Aslı ve Ali'nin duruşunda, gözlerinin köşesinde, operasyon öncesi o tanıdık gergin sakinlik vardı.
Rauf ve Demir, gece operasyonunun ağırlığını omuzlarında taşıyan iki figür gibi duruyordu. Üzerlerinde, koyu renkli üssün polar ceketleri vardı. Yakaları boyunlarına kadar sıkıca çekilmişti. Bizimle gelmeyeceklerdi. Nedenini sorduğumuzda Arven'in öyle uygun gördüğünü söylemişlerdi.
Hava, elektrik doluydu. Tuğgeneral Kemal Candan'ın, Kıdemli Üsteğmen Necla Parlar'ın cezaevinden çıkartılması için gereken nihai onayı aldığını öğrenmiştik. Ve şimdi, bu kirpi araçlarla, o karanlık cezaevi duvarlarının ardına gidip, Necla'yı özgürlüğüne kavuşturacaktık. Onun masumiyetini kanıtlayacak, üzerine çöken karanlığı dağıtacaktık.
İçimde, bastırılmış bir heyecan dalgalanıyordu. Bu sadece bir operasyon değildi. Bu, bir kurtuluştu. Necla'nın, benim, belki de her şey, onun o hücreden çıkıp temiz havayı soluması içindi. Parmak uçlarımda bir karıncalanma, midemde kelebekler vardı.
Rauf, ağır adımlarla yanıma geldi. Polarının içinde daha da devasa görünüyordu. Gözleri, loş ışıkta benimkileri aradı.
"Hazır mısın?" diye sordu, sesi alçak ve gergin. Bu bir komutan sorusu değil, bir eşin, bir yoldaşın sorusuydu. "Sonunda koşturduğumuz her şey birer birer gerçek oluyor."
"Hazırım," dedim, sesimdeki titremeyi bastırarak. "Onu getireceğiz."
Rauf, başıyla onayladı, ama gözlerindeki endişe gitmemişti. "Onu alıp hemen geri döneceksiniz. Bende gelmek istiyordum ama Arven izin vermedi. Çok dikkatli olmanı istiyorum, Miraç. Aklım sende kalmasın." Son kelimeleri, bir emirden çok bir yalvarış gibiydi.
Ona doğru eğildim, gözlerinin içine baktım.
"Tamam," dedim küçük bir sitemle. "Sende, sizde dikkat edin. Aklım sizde kalmasın."
Rauf, kafasını sallayıp derin bir nefesle ellerini arkasında bağladı ve time göz attı.
"Binin hadi."
Sualtı Akrepleri, sessiz ve çevik hareketlerle iki kirpi aracın kapılarına yönelirken, ben son bir kez Rauf'a baktım. Çatık kaşlarının altından, bir kaya gibi sert ve hareketsiz, beni gönderirken kendi içinde amansız bir savaş veriyor gibiydi. Gönderiyordu, çünkü görev buydu. Ama her fiberi, beni geride, güvende tutmak için çığlık atıyordu.
"Tek parça halinde buraya geri dönün," diye mırıldandı, bu sefer sesi yalnızca benim duyabileceğim kadar alçak, yalnızca bana söylenmiş bir dua gibi.
O anda, tüm duygusal bağı, tüm kişisel kaygıyı bir kenara bırakıp, askeri hiyerarşiye döndüm. Elim, otomatik bir hareketle, alnımın yanına kaldırıldı. Duruşum düzeldi.
"Emredersiniz Yüzbaşım."
Rauf'un yüzündeki o ağır, gergin ifade, beklenmedik bir şekilde çözüldü. Gülümsedi. Bu geniş, beyaz, gözlerini kırıştıran, içten bir gülümsemeydi. Sonra, aynı benim yaptığım gibi, elini alnının yanına götürdü, hafifçe dokundurdu. Çenesini, gururlu bir şekilde dikleştirdi.
"Emretmiyorum karıcığım, rica ediyorum."
Karıcığım.
Bu kelime, soğuk beton ve gece operasyonunun ortasında, sıcak, kişisel, sahiplenici bir parıltı gibi çaktı. Askeri disiplinle kişisel bağın mükemmel bir karışımıydı. İkimiz de rütbeli subaydık, ama aynı zamanda birbirimize ait iki insandık.
Bir kıkırdama boğazımdan dışarı sızdı, gergin havayı dağıtan küçük bir çatlaktı. Elim, selamı tamamlayıp yanıma indi. Sonra, ona son bir anlamlı bakış attım ve hızlı, kararlı adımlarla önümde bekleyen kirpinin açık arka kapısına doğru ilerledim. İçeri atlayıp koltuğa yerleştim. Kapı, kapıda bekleyen Demir tarafından kavrandı. Yüzündeki dikkatiyle hepimize baktı.
"Allah'a ısmarladık! Dikkatli olun," dedi ve kapıları kapattı.
Araç hareket etmeye başlarken başımı geriye doğru yasladım. Lerna ile gözlerimiz birleştiğinde ikimizde gülümsedik. Evet, Necla'yı oradan çıkartıyorduk ama içimdeki bir hissin beni bilinmezliğe doğru taşıdığını hissedebiliyordum.
🔗
Araçların hareket etmesiyle Rauf'un yüzündeki gülümsemesi gitmişti. Yerini granit bir ifade almıştı. Gözlerinin topraklarında balçıkla kaplanmış bir endişe vardı ama hepsinin yüzeyinde duran bir görev bilinci de parlıyordu. Omuzları gerildi, polar ceketinin omuz pedleri hafifçe kabardı. Boğazını temizleyip Demir'e döndü.
"Yürü hadi, bizde yavaştan çıkalım."
Demir, zaten hazırdı. Rauf'un yanında, onun devasa gölgesinin yanında daha küçük ama aynı derecede sağlam duran bir kaya parçası gibiydi. Başıyla onayladı, yüzünde olağan ciddi ifadesi vardı. İkisi de biliyordu. Miraç ve tim sahneye çıkarken, onlar perde arkasında, sessiz ve görünmez olacaklardı.
Üssün kapısına doğru ilerlemeye başladılar. Kapıda, üstlerindeki polarları çıkarttıklarında sivil gömlekleri göründü. Bu görevden yalnızca Arven'in haberi vardı.
Sualtı Akrepleri ve Miraç, bu operasyonu bilmiyordu.
Rauf ile Demir, çıkarttıkları polarları kapı girişine teslim edip önceden, üssün dışına hazırlanan araca yöneldiler. Bu, sivil plakalı, sade, göze batmayan başka bir araçtı. Rauf direksiyona geçti. Motor çalıştığında titreşim, kapalı alanda düşük bir homurtu yaydı. Far ışıkları, önlerindeki boş park alanını ve uzakta, üssün loş ışıklarla aydınlanmış kaldırımlarını aydınlattı.
Albay Murat Sancaklı'nın amcasının Gölcük'teki mekanına gideceklerdi. Sadece uzaktan gözlem yapacaklardı. Rutin, risksiz görünen bir görevdi. Rauf bunu biliyordu, zihninin mantık merkezi bunu onaylıyordu. Ama içgüdüleri havada asılı duran sessizliğin altında farklı bir tını, belirsiz ama rahatsız edici bir uğultu seziyordu. Görevin basitliği, onu şüphelendiren şeydi. Düşman, beklenmedik yerde beklenmedik hamle yapardı.
Demir yan koltuğa yerleşti, ellerini dizlerinin üzerine koydu, gözleri dışarıyı taramaya başladı. Araç harekete geçti, lastikleri ıslak asfaltta hafif bir hışırtı çıkardı. Rauf'un aynalardaki bakışları, arkalarında kalan ve Miraç'ın gittiği yönün tam tersi istikametteki karanlığa daldı. İki farklı yöne savrulan iki ayrı kader vardı.
Rauf, direksiyonu iki eliyle kavramış, gözleri yoldaki en küçük ayrıntıya odaklanmıştı. Farların aydınlattığı asfalt şeridi, yağmurdan ıslak ve parlaktı, üzerinde aracın lastiklerinin bıraktığı kısa ömürlü, karanlık izler kaybolup gidiyordu. Yanında, Demir de aynı sessiz ciddiyet içindeydi. Pencereden dışarıyı tarayan bakışları, her hareketi, her sıra dışı gölgeyi kaydetmek üzere programlanmış bir sensör gibiydi.
Gölcük'ün ara sokaklarına daldılar. Buralar, gündüzün sıradan hayatına tanıklık eden, ama gecenin bu saatinde terk edilmiş bir sahne gibi duran yerlerdi. Albay Murat Sancaklı'nın amcasının mekânı, sıradan bir yer değildi. İlişkiler ağında bir düğüm noktası, belki de kirli işler için bir buluşma yeriydi. Böyle bir yere yapılan rutin gözlem, genellikle rutin olmazdı. Ama emir netti: Uzaktan kontrol.
Yaklaşmadan, fark edilmeden izle. Risk yok.
Araç, hedef bölgeye yaklaşırken yavaşladı. Rauf, motoru stop etmeden, karanlık bir köşeye, iki çöp konteynerinin arkasına saklanabilecekleri bir noktaya yanaştı. Buradan, birkaç sokak ötedeki, iki katlı, kepenkleri kapalı ama üst katında soluk bir ışık sızan binayı gözlemleyebilirlerdi.
"Burası," diye mırıldandı Rauf, sesi aracın içindeki statik sessizliği yırtarak. Elini, konsolun üzerindeki dürbünlere uzattı. Birini Demir'e verdi, diğerini kendisine ayarladı. Demir, dürbünü gözlerine götürdü.
"Bir şey bulursak ne yapacağız?" diye sordu Demir.
Rauf da dürbününü hedef binaya çevirdi. Görüntü titrek bir şekilde netleşti. Bina sıradandı. Belki biraz bakımsızdı. Üst kattaki pencereden sızan ışık, perde aralığından geliyor gibiydi. Hareket yoktu. Sokak bomboştu.
"Sadece kanıt toplayacağız, emir buydu. Müdahale yok."
Zaman geçmeye başladı. Dakikalar, sessizlik içinde, aracın saatinden yükselen hafif tıkırtılarla ölçülüyordu. Demir ara sıra pozisyon değiştiriyor, Rauf ise taş gibi hareketsiz kalıyor, dürbünün ardından gözlerini hedeften ayırmıyordu. Tam o sırada hedef binanın karşısındaki sokak lambası aniden söndü. Sadece o lamba. Diğerleri yanmaya devam ediyordu.
Rauf'un parmakları dürbünün gövdesinde hafifçe gerildi. "Demir," dedi, sesi bir ton daha keskinleşmişti.
"Gördüm," diye karşılık verdi Demir, hemen. "Arıza olabilir. Ya da..."
Cümlesini bitirmesine gerek kalmadı. Sönen lambanın altındaki karanlıkta, hafif bir hareket sezildi. İnsan boyutunda, hızlı, kaygan bir gölgeydi. Bir kapıdan içeri girer gibiydi, ama hangi kapıdan, tam belli olmuyordu. Binanın yanındaki dar geçidin girişi miydi?
"Kayıt," diye fısıldadı Rauf, kendi mini kamerasını daha sıkı kavrayarak. "Hareket. Bir kişi. Karanlıkta, girişe yakın."
Onlar izlerken, başka bir şey daha oldu. Üst kattaki o soluk ışık, bir an için daha parladı, sonra hızla sönerek yerini tam bir karanlığa bıraktı. Artık binadan hiç ışık sızmıyordu. Bu, bir işaret olabilirdi. Ya da sadece elektrik kesintisi. Ama Rauf'un içindeki alarm zilleri artık tam anlamıyla çalıyordu. Bu kadar tesadüf bir araya gelmezdi.
"Rauf," diye seslendi Demir, sesinde endişeli bir notayla. "Sol taraftan, ikinci sokaktan, başka bir araç yaklaşıyor. Farları kapalı."
Rauf'un bakışları hızla kaydı. Evet, karanlık bir cip, neredeyse sessizce, hedef sokağın başındaki köşeye yanaşıyordu. Motoru rölantide çalışıyordu. Kapılar açılmadı. İçeride kaç kişi olduğu belli değildi. Rauf, hızla aracı durdurdu. Farlar söndüğünde hafifçe koltuklarında eğildiler.
"Plan değişti," dedi Rauf, sesi artık tam bir operasyonel soğukluktaydı. Kişisel endişeler, yerini stratejik analize bırakmıştı. "Bu artık rutin gözlem değil. Burası aktif. İletişimi kontrol et. Timin durumu?"
Demir, hızla el telsizini kontrol etti.
"Sinyal güçlü. Konumları sabit, cezaevi bölgesine yaklaşıyorlar. Durum normal."
"İyi," diye mırıldandı Rauf. En azından bir cephede işler yolundaydı. Ama burada, bu sessiz sokakta, bir şeyler yolunda gitmiyordu. Karanlık cipin kapıları nihayet açıldı. İçinden, koyu renk giysiler içinde, hızlı ve çevik üç kişi indi. Doğrudan hedef binanın yanındaki dar geçide yöneldiler ve gözden kayboldular.
Rauf, dişlerini sıktı. Uzaktan gözlem emri hâlâ geçerliydi. Ama içgüdüleri, içine sinmeyen, rahatsız bir hisle bağırıyordu. Burada bir şeyler yanlıştı. Çok yanlış.
Hızla telefonuna sarıldı, ekran parlaklığını kısıp Arven'in numarasına tıkladı. Kulağına yasladığında ikinci çalışta açıldı.
"Abi, mini kameradan sana bir sinyal gönderdim. İçeriye üç kişi girdi. Ne yapalım?" diye sorup hoparlöre bastı.
"Sadece gözlem Rauf, ikiniz tek başınıza sakın hareket etmeyin. Tehlikeli olabilir. Biraz daha bekleyip derhal üsse dönün. Tekrar ediyorum, kendi başınıza asla iş yapmayın."
Rauf, "Tamam," dedi. Arven'in kesin emri, aracın kapalı havasında somut bir gerilim halinde asılı kaldı. Rauf, telefonu cebine sokarken parmakları hafifçe gergindi. Arven'in sözleri zihninde yankılanıyordu, ama gözlerinin önünde üç silüetin karanlıkta kayboluşu, o emri delip geçen bir tehdit gibiydi. Alnındaki derin çizgiler biraz daha belirginleşti.
Demir, onun yüz ifadesini gördü. "Komutanım?" diye sordu, sesi yine sorgulayıcıydı, emri teyit eder gibi.
Rauf, başını yavaşça iki yana salladı, gözleri hâlâ dürbünden ayrılmamıştı. "Emir net, Demir. Gözlem. Üsse dönüş. Ama..." Duraksadı, alt dudağını hafifçe ısırdı. "Ama biz buradayız. Ve oraya," dürbünle binanın kapısını işaret etti, "içeri girenler, bizim bilmediğimiz bir sebepten dolayı, gece yarısı, ışıkların söndüğü, amcanın sıradan mekanına girdiler."
Demir anladı. Emir emirdi, ama sahada olmanın, anlık tehdidi koklamanın verdiği bir sorumluluk da vardı. "Ne yapıyoruz o zaman? Bildiklerimizi kayda almaya devam edip, tam zamanında çekilelim mi?"
Rauf bir an düşündü. Arven haklıydı. İki kişiydiler. Bilinmeyen sayıda, muhtemelen silahlı ve niyeti şüpheli bir grup vardı içeride. Doğrudan müdahale intihardı. Ama sadece çekip gitmek de doğru gelmiyordu.
"Kayıtları sürekli yapmaya başla," dedi Rauf, kararını vermiş gibi. "Video, ses, hepsi. Ama pozisyonumuzu değiştirelim. Bu araç artık fazla sabit kaldı. Şu ilerideki dönemeci geçip, binanın arka tarafından görebileceğimiz ikinci bir noktaya geçelim. Yine uzaktan, yine görünmeden. Ama daha iyi bir açı."
Demir hemen onayladı. Bu, emre tamamen aykırı değildi; taktiksel bir düzeltmeydi. Rauf'un parmakları kontağa uzanırken, ön camda bir yıldız patlaması gibi çatlaklar oluştu, ardından o keskin, kulak tırmalayıcı kurşun sesleri geldi. Kurşunlar, aracın metal gövdesine ve camına saplanıyordu. İlk refleks, yılların savaş içgüdüsüyle devreye girdi.
"Siktir!"
İkisi de aynı anda eğildi. Parçalanan camın küçük kristalleri, saçlarına ve omuzlarına bir kar tanesi fırtınası gibi yağdı. Soğuk gece havası, deliklerden içeri doldu, yanında barut kokusunu da getirdi.
Demir, zor bir pozisyonda, belinden tabancasını çıkarmaya çalışıyordu. Koltuğa sıkışmış, başını kaldıramıyordu. Demir, "Kaldırma sakın kafanı, nişancı var!" diye boğuk bir sesle bağırdı, sesi kurşun sesleri ve cam kırığı gürültüsüyle boğuşuyordu. Rauf, o sırada elini kontağa uzatmış çevirmeye çalışıyordu. Motor öksürdü, çalıştı. Ayağı debriyaja basıp vitese attı. Ama hareket etmeden önce, başka bir kurşun aynaya çarptı, parçaları içeri saçıldı.
"Sağlı sollu çatıdan sıkıyorlar siktiğimin kurşununu! Hadi!" diye gürledi Rauf, ayağını gaz pedalına yapıştırdı. Araç, lastikleri bir an patinaj yaparak olduğu yerden fırladı. Geri vitese atmak için zaman yoktu. Tek yol ileriydi, dar sokağın sonundaki ana caddeye doğru.
Araç ileri atılırken, daha fazla kurşun gövdesine ve arka camına isabet etti. Metalik çınlamalar, içeride kulakları sağır ediyordu. Rauf, direksiyonu sertçe kırarak bir 'S' çizmeye, hedef olmaktan kurtulmaya çalıştı. Demir, nihayet silahını çıkarmış, pencerenin altından, gözünü kırpmadan, çatıya doğru kör bir şekilde birkaç el ateş etti. Amaç vurmak değil, baskı yapmak, nişancının kafasını eğdirmekti.
"Bizi çevrelediler!" diye bağırdı Demir, ateş ederken.
Rauf, farların aydınlattığı yolda, birkaç metre ileride, sokağın ortasına bırakılmış devrilmiş bir çöp konteyneri gördü. Barikat. Basit ama etkili. Hızla sağa, dar bir servis yoluna sapmak zorunda kaldı. Bu, onları planladıkları rotadan tamamen saptırıyor, daha da içeri, bilinmeyen bir labirente sokuyordu.
Aracın lastiği bir çukura girdi, sertçe sarsıldılar. Rauf, direksiyonu kontrol etmek için tüm gücünü kullanıyordu.
"Demir, telsiz! Üssü ara, durumu ilet! Koordinatlarımızı ver!" diye emretti Rauf, sesi gergin ama kontrollüydü. Panik yoktu. Sadece ölümcül bir durumun soğuk gerçekliği vardı. Demir, bir yandan ateş etmeye devam ederken, diğer yandan el telsizini kapmaya çalışıyordu. Ama tam o sırada, sağır edici bir patlama sesi geldi. Arabanın sağ arka lastiği patlamıştı. Araç aniden savrulmaya, kontrolden çıkmaya başladı.
Rauf, direksiyonu tam ters yöne kırarak aracı dengelemeye çalıştı. Metal, bir binanın tuğla duvarına sürtünerek ilerledi, kıvılcımlar saçtı. Sonunda, bir sokak lambasına çarparak durdular. Hava yastıkları patlamadı, ama çarpmanın şoku ikisini de öne fırlattı.
"Araçtan çık! Hemen!" diye bağırdı Rauf, kapıyı tekmeyle açmaya çalışarak. Fakat aracın içinde var olan bir sis hızla bulundukları yeri kaplamaya başladı. Öksürerek Rauf tüm gücüyle kapıya abanmaya çalıştı. Kapı, hasarlı çerçevesinde sıkışmış gibiydi. Rauf'un her vuruşu, metalik bir gıcırtı ve yalnızca birkaç santimlik bir oynama sağlıyordu. İçerideki sis ciğerlerini yakıyor, gözlerini yaşartıyordu. Sadece basit bir duman değildi bu; kimyasal, boğucu bir gazdı. Görüş mesafesi saniyeler içinde sıfıra indi. Arabanın içi, kırık camlara rağmen kör edici bir beyazlığa büründü.
"Demir!" diye boğuk bir homurtu attı Rauf, elini yanına doğru sallayarak. Dokunacak hiçbir şey yoktu. Öksürük nöbetleri bedenini sarsıyordu. Nefes almak her geçen saniye daha da zorlaşıyordu. Yanındaki kapı hızla açıldığında Rauf, oraya doğru döndü, tekmesini savurdu ama temas edemedi. Gaz, kaslarını zayıflatıyor, koordinasyonunu bozuyordu.
"Bırak beni!" diye hırladı, ama sesi güçsüz ve boğuk çıktı. Yakalayan kol, onu koltuğuna geri itti. Rauf, bulanık gözleriyle, bir siluet görmeye çalıştı. Gazın içinde, maskeli bir yüz, bir hayalet gibi beliriyordu. Adamın elinde parlayan bir şey vardı, bir şırınga.
Rauf, son bir hamleyle elini uzattı, adamın bileğini yakalamaya çalıştı, ama hareketi yavaş ve hedefsizdi. İğne, boynunun yan tarafına, acımasız bir kesinlikle saplandı.
Soğuk bir sıvı damarlarına aktığı anda, direnci tamamen kırıldı. Tüm bedenine ani bir ağırlık çöktü. Dünya, bir girdap gibi etrafında dönmeye başladı. Son duyduğu şey, kendi kalbinin uzak, yavaş atışları ve maskeli adamın, gaz bulutunun içinden gelen, metalik ve soğuk sesiydi: "Köprü sizi bekliyor beyler."
Uyu, ey kara toprağın yorgun çocuğu,
Şimdi senindir lacivertin en kadifesi.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!