Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Tac Mahal, Buray
Teklif Ediyorum, Hakan Altun
Huyu Suyu, Emir Taha
O Benim Dünyam, Ajda Pekkan
Praise The Lord, Asap Rocky
Torna, Son Feci Bisiklet
Barbaros Marşı - Türk Donanması, Kashgar Khanate
Bikinisinde Astronomi, Son Feci Bisiklet
Ali Dayı, Çubuklu Yaşar
Tamam Aşkım, İbrahim Tatlıses
Bahçe Duvarından Aştım, Ankaralı İbocan
Love Me Like You Do, Ellie Goulding
🐙
Tac Mahal, Buray
Miraç Gökçe, Ağzından
Sirena'nın kalbi, Kraken'in Kapanı'na mühürlenmişti.
Bu, bir kaderin çarpışmasıydı. Denizin en hüzünlü şarkısının sahibi ile en karanlık öfkesinin efendisi arasında, zamanın ötesinde bir çekişmeydi. Kraken'in devasa, soğuk çelikten kolları, Sirena'nın sedefli, nazlı göğsünü sarmıştı. O kapan, Sirena'nın şarkısını boğuyor, nefesini daraltıyordu ama aynı zamanda onu, sığ suların avcılarından koruyan bir zırh, bir kale gibiydi. Orada, derinlerde, birbirlerini yok ederek var ediyorlardı. Mühür, bir lanet kadar ağırdı, ama aynı zamanda bir antlaşma kadar kutsaldı.
Benim kalbim ise Rauf'un kalbine ebediyetle gömülmüştü.
Bu, içeriden, yavaş yavaş, özümle bütünleşen bir süreçti. Kök saldım orada. Onun her atışı, benim için bir mevsim oldu; baharı da kışı da onun ritmiyle yaşadım. Dışarıdaki dünyanın gürültüsü, bu derin gömülünün üstünden gelip geçiyordu artık.
Bugün ise o ebediyetin, bir kez daha resmiyetle taçlandırılmasında yer alacaktık.
"Miraç, hazır mısın kızım?"
Annemin bana salondan seslenmesiyle, daldığım derin düşüncelerden sıyrıldım. Seçtiğim gelinlik, düğünün yapılacağı otel salonuna götürülecekti. Salona geçtiğimde babam, kabanını üzerine giyiyordu. Bakışları, önündeki annemden bana çevrildi. Dün akşam biz evde kına gecesi yaparken babam, Büyükada'da Eamon ile kalmıştı.
"Sizinkiler aşağıda toplanmaya başlamış, daha fazla bekletmeyelim. Otele geçeceğiz. Siz hazırlıklarınızı yaparsınız, bizde annenle birlikte salonu kontrol ederiz," dedi.
Annemin bana uzattığı ince bej pardösüyü, üzerimdeki günlük, rahat kıyafetlerin üzerine geçirdim. Kumaş omuzlarıma düşerken, sanki bir geçişi, bir hazırlanışı simgeliyordu. Kapıyı açıp koridora çıktım. Ayakkabılarımın taş döşemede çıkardığı ses, beni bekleyen merdivenlerden aşağıya, hayatımın en güzel çarpışmasına, en tatlı mühürlenişe doğru götürüyordu.
Merdivenlerden inmeye başladığımda, Rauf'u kapının önünde, koridorun ışığıyla aydınlanmış çerçevenin tam ortasında gördüm. Duruşunda bir dinginlik, gözlerinde ise beni beklerken biriktirdiği bütün sabah huzuru vardı. Beni gördüğü an, dudaklarının köşeleri yavaşça yükselmeye başladı. O tebessüm, ilkbahar güneşinin suya vurması gibiydi; sıcak, yumuşak, kaçınılmazdı. Ve ben, farkında olmadan, aynı ışığı yansıtan bir ayna gibi, dudaklarımda onun gülümsemesinin bir suretini hissediyordum.
"Günaydın nişanlım," dedi. Sesi, kapalı alanın sessizliğinde bir çınlama gibi değil, kanıma karışan sıcak bir akış gibi geldi.
Son basamağı indim ve başımı, sanki bu samimi teklif karşısında biraz utangaç, biraz da mutluluktan ağırlaşmışçasına omzuma eğdim.
"Günaydın nişanlım."
Rauf, kapıyı usulca çekip bana doğru adım attığında, hareketiyle birlikte üzerinden yoğun bir parfüm kokusu dalgası yayıldı. Sandal, bergamot, belki biraz da derin bir odun kokladım. Ama tüm bu notaların altında, onun özüne ait o tanıdık, tuz, deniz ve güven veren kokuyu bastıramıyorlardı. O koku, benim için evin, sığınak ve aidiyetin kokusuydu.
Sağ elini bana uzattı. Hiç tereddüt etmeden, hızla tuttum. Avuçlarımız buluştuğunda, parmaklarımız birbirini arayan kökler gibi hemen kenetlendi. O temas, bütün bir sabahın heyecanını dindiren, her şeyi yerli yerine oturtan bir anahtarın dönüşü gibiydi.
Tam o sırada, yukarıdan gelen yumuşak ayak seslerine ve birbirine karışan alçak seslere dikkat kesildim. Rauf'un gözleri benden kayıp arkama, merdivenlere doğru kaydı. Aynı anda, beni nazikçe, koruyucu bir hareketle biraz kenara çekti ve yüzündeki gülümseme, sadece bana değil, anne ve babama da hitap eden, daha geniş, daha davetkar bir hale büründü.
"Günaydın," dedi, sesi saygı ve samimiyetle doluydu, merdivenden inen anne ve babama.
Bizimkiler, sanki ağız birliği etmişçesine, aynı anda ve aynı sıcaklıkla karşılık verdiler;
"Günaydın oğlum."
Ardından babam, devam ettirdi. "Siz aşağıya inin Rauf, biz yavaş yavaş geliyoruz."
Rauf, babamın cümlesini bir emirmiş gibi algıladı. Başını, derin bir saygıyla ve zarif bir hareketle hafifçe eğip kaldırdı. O hareket, bir teslimiyet değil, aileye olan bağlılığın sessiz bir onayıydı. Elim, avucunda güvenle sıkılıyken adımlarını attı ve ben de onun ritmine ayak uydurdum.
Birlikte merdivenleri hızla indik. Ayak seslerimizin yankısı, beton boşlukta heyecanlı bir çift kalp atışını andırıyordu. Apartmanın ağır kapısına vardığımızda, Rauf kapıyı çekti ve çıkış yolunu bana açarak, hafifçe geri çekildi. "Önce sen" der gibiydi bakışları. Her zaman yaptığı küçük jesti bile, bütün bir günü, bütün bir hayatı paylaşma sözünün ilk pratik adımı gibi geldi.
Dışarı attığım ilk adımla birlikte, sabahın serin havasına karışan bir sevinç patlaması kulağıma doldu. Alkışlar, ıslıklar, kahkahalar... Bizimkiler oradaydı işte. Lerna, Fırat, Aslı, Pars, Ali ve Demir... Araçları, renkli kurdeleler, balonlar ve muhtemelen biraz da abartılı süslerle donanmış, önlerinde dikilmiş, yüzlerinde en saf, en çılgın mutluluk ifadeleriyle bizi karşılıyorlardı. Günün ilk ışıkları, parlak folyo şeritlerde ışıldıyordu.
Rauf, anında tepki gösterdi. Elini hızla kaldırıp, avucunu aşağıya doğru indirerek bir sus işareti yaptı. "Şşşş!" sesi, coşkunun ortasında keskin ve komik bir müdahale oldu.
"Ulan millet uyuyorlar lan, azıcık sessiz olun!" diye söylendiğinde sesi, yalvaran bir ifadeyle karışık sahte bir azarlama tonundaydı. Gözlerinde, dostlarının bu coşkusundan hem memnuniyet hem de mahallelinin sabah huzurundan çekinme ifadesi vardı.
Bizimkiler etrafımızı sardığında gülerek ona baktım. Göz ucuyla bana baktı.
"Ne yalan mı? Bende seninle evlendiğimi tüm dünyaya duyurmak isterim. Ama buna saygı denir yavrum. Adamın biri çıkıp bana küfretse al başa belayı. Gidip dövsem yine ben suçlu olurum."
Rauf'un haklılık tonunu bir kenara bırakarak, ona şüpheyle baktım ve gözlerimi kıstım. Acaba o da heyecanlanmış mıydı? Çünkü ben, bizimkilerin alkışıyla birlikte kalbimin göğsümde kanat çırptığını hissediyordum.
"Sen heyecanlandın mı?" diye sordum, sesimde şımarık, yumuşak bir sevgi vardı. Bizimkilerin yanımızda olmasını umursamadan ona döndüm ve yüzünü, en ufak bir titreme veya değişim belirtisi için inceledim. "Çünkü heyecanlandığında saçmalamaya başlıyorsun?"
Rauf, bakışlarını bizi izleyen gözlere çevirdi. Boğazını hafifçe temizleyip, ağzının köşesinde beliren o bildik, muzip gülümsemeyi saklamaya çalışarak baktı. Kendini çok sakinmiş gibi gösterme çabası, onu daha da ele veriyordu. "Ne alakası var canım?" dedi, hafiften bir savunmaya geçmişti. Sonra, bana bakıp suyu başka tarafa akıtmak istedi. "Ama sen heyecanlı gibi görünüyorsun?"
Gülümsedim. Tam da beklediğim hamleydi bu. İçimde bir zafer heyecanı filizlenirken, sakin ve havadan bir tavırla, sanki en doğal şeymiş gibi cevap verdim.
"Bu ikinci evliliğim sonuçta, niye heyecanlanayım ki?" dedim, sorarcasına, kaşlarımı hafifçe kaldırarak.
Sözlerim, ona sanki buz gibi bir su gibi çarptı. Yüzündeki tüm ifade bir anda dondu. Gözlerinde bir anlık şaşkınlık, ardından yavaş yavaş yoğunlaşan bir kafa karışıklığı belirdi. Kaşları, ağır ağır ve tehditkâr bir şekilde çatılmaya başladı. Sonra, alçak, derinden gelen, neredeyse kendinden emin ama bir o kadar da tehlikeli bir tonla sordu;
"İlki kimdi lan?"
O anda herkes ile birlikte kahkahalarla gülmeye başladım. Onun donmuş, kafası karışmış haline bakarak, zaferimi kutluyordum.
"Demek ki tek heyecanlı olan ben değilmişim," diye sırıttım, kahkahalarımın arasından sızan bir ezgi gibiydi sesim. Gözlerimde muzip bir ışıltı parlıyordu. "Güzel."
Demir, Rauf'un omzuna vurarak onu sarstı.
"Oğlum, bu kızla ilk evlenen sen değil misin?"
Rauf'un yüzündeki ifade, şaşkınlıktan önce küçük bir rahatlama, sonra da fark edip yenildiğini anlamanın karışık ifadesine dönüştü. Ama en sonunda, o da benim kahkahama katılmaktan kendini alamadı, çünkü tuzağa düşmek bile bu kadar tatlı olabiliyordu işte.
Sonra, yüzünü birazcık asarak, sahte bir küskünlükle hepimize döndü.
"Ya üf! Size de eğlence çıktı. Ne var, heyecanlıyım işte!" diye çemkirdi. Ama gözlerindeki ışık, tüm oyunbozanlığını yalanlıyordu. "Arabalara hadi."
Ve elini, benim elimi tuttuğu yerden daha sıkı bir kavrayışla yeniden kenetleyerek, beni süslenmiş, rengarenk kurdeleler ve balonlarla bezenmiş gelin arabama doğru nazikçe, ama kararlı bir şekilde yürütmeye başladı. Adımlarımız, artık sadece bize ait olan bu küçük komedinin ve paylaşılan kahkahaların yankıları arasında, geleceğe doğru atılıyordu.
Anne ve babam Fırat'ın arabasına bineceklerdi. Aslı ile Lerna'da bizim olduğumuz araca bineceklerdi. Rauf'un arabasını ise Demir sürecek, Pars ile Ali'de ona eşlik edeceklerdi.
Arabalara doluştuğumuzda Rauf, iki kere kornaya bastı. Ses, sabahın sessiz sokağında bir zafer marşı gibi yankılandı. Aracı yavaşça ilerletmeye başladı. Arkamızdaki araçlardan gelen kornalar, bir kutlama kervanının neşeli uğultusunu oluşturdu. Emniyet kemerimin izin verdiği kadar arkama döndüm, Aslı ve Lerna'nın yüzlerine baktım. İkisinde de dün akşamın yorgunluğu ve bugünün heyecanı karışmıştı.
"Dün akşam rahatça üsse gittiniz mi?" diye sordum, masumane.
Lerna'nın dudaklarında hemen bir sırıtma belirdi. Göz ucuyla Aslı'ya baktı. Aslı ise, bakışlarını anında kaçırdı, camdan dışarı bakmaya başladı, ama yanaklarından yükselen hafif bir pembelik her şeyi ele veriyordu.
"Biz buradan gittikten sonra..." diye başladı Lerna, sesini alçaltarak ve dramatik bir efekt katmaya çalışarak. "...eğlenelim diye gece kulübüne gittik." Göz ucuyla tekrar bana baktı, ifadesi 'hazır ol' diyordu. "Ve... Aslı ile Pars sevgili oldular."
"Ne!" diye bağırdım, sesim arabanın içinde çınladı. Şaşkınlıktan ve sevinçten neredeyse yerimden fırlayacaktım. Emniyet kemeri beni koltuğa geri çekti.
Ön koltukta, Rauf dikiz aynasından arkaya baktı. Aynada gözleri Aslı ile buluştuğunda, rahat bir omuz silkmesiyle, "Sonunda ya," dedi, sesinde hem bir rahatlama hem de alaycı bir sevinç vardı. "Pars, 'Abi ne yapayım, nasıl açılayım?' diye diye kafamı patlatıp duruyordu yıllardır. Şükür bitsin artık."
Arabanın içi bir anda kahkahalarla doldu. Dışarıdaki kutlama kornaları, içerideki bu yeni, tatlı sırla birleşiyor, yolumuza böyle devam ediyorduk. Bugün sadece benim değil, bir başka aşkın da ilan edildiği, kutlandığı bir gün oluyordu.
Aslı, göz ucuyla bana bakıp gözlerini uzunca kapatıp açtı. Bu, sonra her şeyi anlatacağım demenin yoluydu. Gözlerimi kırpıştırarak önüme döndüm ve Rauf'a baktım. Ona gülümseyerek baktığımı fark ettiğinde göz ucuyla bana baktı ve yeniden yola döndü. Dudaklarında büyük bir tebessüm vardı.
"Ne oldu yavrum?" diye sordu.
Böyle konvoy mu olurdu canım?
Hızla teybe uzandım ve cep telefonumu bağlamaya çalıştım. Rauf, yaptığım şeyi anladığında, bana yardım etmek için sağ elini direksiyondan ayırdı. Bluetooth'a bağlanmamı sağladı. Ellerini direksiyona geri koyduğu sırada, arabaya dolan neşeli bir melodi yayılmaya başladı. Sol elimi mikrofon gibi tutup ağzıma dayadım. Gözlerimi Rauf'a dikip, müziğin girişini bekledim.
"Teklif ediyorum, benimle evlenir misin?" diye atladım şarkının en can alıcı yerine.
Rauf, çalan müziğin adını göremediği için ilk başta ne olduğunu anlayamamıştı. Ama sözler başlayıp benim sahte mikrofonumu Hakan Altun gibi ağzıma dayadığımı görünce, gözleri büyüdü. Yola bir bakıp, sonra tekrar bana baktı. Ardından kafasını geriye attı, dudaklarından gürültülü, içten bir kahkaha döküldü.
"Çok düşündüm son kararım, kendimden eminim," diye devam ettim, şarkıya tam uydurmaya çalışarak.
Arka koltukta, Lerna ve Aslı, alkış tutarak, ritim tutarak bana destek vermeye başladılar. Ortam bir anda küçük, hareketli bir konser alanına dönüştü. Emniyet kemerimi çıkartmadan, zorlanarak Rauf'a doğru döndüm ve şarkıyı sürdürdüm;
"Teklif ediyorum, benimle evlenir misin?
Çok düşündüm son kararım, kendimden eminim."
Rauf, kahkahalarıyla arabanın içini sarsıyor, direksiyonu sımsıkı tutuyordu. Gözleri yol ile benim halim arasında mekik dokuyor, ama ruhu bu komik, tatlı anın tam içindeydi.
"An kaldı mutluluğa, tez davranalım
Yaza olsa düğünümüz, kışa kalmayalım"
Ona doğru biraz daha uzandım, elimi mikrofon gibi onun ağzına doğru uzatır gibi yaparak;
"Gel evet de mutlu olalım, bir yuvada buluşalım
Seni benim için beni senin için yaratmış güzel Allah'ım"
Bu son dizeye gelindiğinde Rauf, dayanamadı. Sağ elini direksiyondan kaldırıp, komik bir şekilde kornaya ardı ardına basmaya, şarkının ritmini tutmaya başladı. Dudaklarında, gözlerinin kenarlarını kırıştıran kocaman, kontrol edilemez bir gülümseme vardı. Lerna ve Aslı, Rauf'un kornayla eşlik etme çabasına ve mutlu, şaşkın haline gülmekten kırılırken, ben yerimde sallanarak, zafer ve sevgi dolu bir ifadeyle şarkıyı söylemeye devam ettim.
Yol, müziğin ve kahkahaların sesiyle, kutlama kervanımızla birlikte uzayıp gidiyordu. Ve biz, tam da olmamız gerektiği gibi, neşenin tam ortasında, evliliğe giden yolda ilerliyorduk.
Huyu Suyu, Emir Taha
Yazar, Ağzından
Arven Doruk Aslan, dün gece verilmiş pratik, mantıklı bir söz için, yeniden Avukat Ceylin Candan'ın evinin önündeki sokağa gelmişti. Ama bu sefer, Rauf'un aracındaki o tanıdık, erkeksi, biraz da tütün ve deri kokan kozanın içinde değildi.
Ceylin'in siyah, Suv marka aracının sürücü koltuğundaydı. Aracın Ceylin'e ait olması ya da onu kullanma sorumluluğu bir sorun teşkil etmiyordu. Sorun, aracın içinin tamamen, kadife gibi, ele geçirici bir şekilde Ceylin kokuyor olmasıydı.
Bu, sadece bir parfüm değildi. Bu, onun varlığının, zevkinin, günlük hayatının özüydü. Hafif çiçeksi ama baharatlı bir parfüm, kaliteli bir araba kokusunun altından yükseliyordu. Ama daha derinde, kadınsı bir losyonun, temiz çamaşırların ve belki de ofisten kalma bir mürekkep veya kâğıt kokusunun karışımı vardı. Bu koku, dün gece kapalı araba hapsinde fark ettiğinden çok daha güçlü, çok daha kişisel ve çok daha baştan çıkarıcıydı.
Arven, her nefes aldığında, bu kokuyu istemeyerek, ama kaçınılmaz bir şekilde ciğerlerine, oksijen niyetine çekiyordu. Direksiyonu tutan ellerinin, koltuk düğmelerinin, vites kolunun, kısacası her şey bu kokunun taşıyıcısıydı. Bu, onun alanına fiziksel bir ihlaldi, ama reddedilemez bir ihlal. Bu koku, Ceylin'in yokluğunda bile, onun bu küçük metal kutuya hükmedişinin somut kanıtıydı.
Yüzü, her zamanki gibi duygusuz bir taş maskeydi. Ama eğer biri yakından bakabilseydi, çenesinin hafifçe gerildiğini, boğazındaki kasın anlık bir hareket yaptığını görebilirdi. Nefes alışı, bilinçli olarak daha sığ ve kontrollü hale gelmişti, sanki bu istilayı minimize etmeye çalışıyor gibiydi.
Gözleri, önündeki eve odaklanmıştı, ama görüntü bulanıktı. Zihni, ister istemez, dün geceki o sessiz yolculuğa, bu kokunun daha hafif bir versiyonunun aralarındaki mesafeyi nasıl doldurduğuna kayıyordu. "Zaten yarın bir üsse uğramam lazım," demişti.
Bu bahaneyi seçmiş olması, şimdi ona acı verici derecede şeffaf geliyordu.
Bir an için, camı indirmeyi düşündü. Serin sabah havası bu yoğunluğu dağıtırdı. Ama eli direksiyonda kaldı. Bunu yapmak, onun kokusundan, onun alanından kaçmak gibi olurdu. Ve Arven Doruk Aslan, kaçmazdı. Özellikle de, bu kadar tehlikeli derecede çekici bir şeyden.
Bu yüzden, dayandı. Sessizce, hareketsizce oturdu ve her nefesle birlikte, bu istenmeyen, baştan çıkarıcı zehri ciğerlerine çekmeye devam etti. Bu, verdiği sözün beklenmeyen, kişisel bir bedeliydi. Ve onu ödemeye hazırdı.
Ceylin, evinin kapısında belirdiğinde, günün ilk ışıkları saçlarının buklelerinde altın tozu gibi parlıyordu. Arven, Ceylin'in çıktığını gördüğünde arabadan indi. Ceylin elinde, zarif bir elbise kılıfı taşıyor, içi görünmüyordu ama taşıdığı özen belliydi. Arven'e doğru bakıp, yüzünde rahat, içten bir gülümsemeyle "Günaydın," diye seslendi.
Bu basit selam, beklediği resmiyetten biraz daha sıcaktı. Arven, bir an için duraksadı, sonra başını hafifçe eğip kaldırarak karşılık verdi. "Günaydın." Sesindeki ton, her zamanki gibi nötrdü, ama bu küçük baş hareketi bir tür saygı selamı gibiydi.
Ceylin, adımlarıyla araca doğru ilerledi, şoför koltuğuna geçmek niyetindeydi. Arven de hemen harekete geçti, yan koltuğa geçmek için kapıyı kapatıp aracın önünden dolaşmaya başladı.
Tam Ceylin'in yanından, çok yakından geçerken oldu. O an, arabadaki statik, hapsolmuş kokuya eklenen canlı, kişisel bir dalga geldi. Bu, Ceylin'in teninden, sabah duşundan, belki de saçlarından yayılan taze, temiz, neredeyse baharatlı bir kokuydu. Arabanın içindeki o baskın kokunun kaynağının ta kendisiydi.
Bu ani ve yoğun temas, Arven'in tüm kontrolünü sarsacak kadar güçlüydü. İstemsizce, çenesindeki kaslar gerildi, dişleri sıkıldı. Bu, bir tik veya öfke değil, duyularına hücum eden bu beklenmedik yoğunluğa karşı fiziksel, içgüdüsel bir tepkiydi. Nefesini bir an için tuttu.
Hızla toparlanıp, hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti. Sağ kapıya ulaştı, kapıyı açtı ve içeri girdi. Kapıyı kapattı, emniyet kemerini taktı, hareketleri mekanik ve verimliydi. Yüzü, yeniden oyuk bir taş maskesine bürünmüştü.
Ama içeride, şimdi iki kat daha güçlü olan o kokuyla tekrar kuşatılmıştı. Hem arabanın hapsettiği hem de yanındaki canlı kaynaktan yayılan. Ceylin kontağı çevirdi, motor çalıştı. "Çok bekletmedim umarım?" diye sordu, sesi normal ve sakin.
Arven, pencereden dışarı, mahallenin uyanışını izliyormuş gibi yaparak, "Hayır. Bende birkaç dakika önce gelmiştim zaten," diye cevapladı, sesi biraz boğuk çıktı. Bu yolculuk, sadece bir araba transferi değil, duyuları için kişisel bir sınavdı. Ve daha yeni başlamıştı.
Motorun sessiz homurtusu ve hafif titreşimi, aracın içindeki gergin sessizliği doldurdu. Ceylin, direksiyonu kavradı, dikiz aynasına baktı ve arabayı sakin bir şekilde yola çıkardı. Hareketleri özgüvenli ve pürüzsüzdü; bu onun aracıydı, onun alanıydı.
Arven, yan koltukta, mükemmel bir şekilde hareketsizdi. Sırtı koltuğa yaslanmış, elleri bacaklarının üzerinde, avuç içleri aşağı bakıyordu. Bakışları, ön camdan dışarı, sabahın gri mavi tonlarına sabitlenmiş gibiydi. Ama gözlerinin odak noktası belirsizdi. Tüm dikkati, yanındaki varlığa ve ciğerlerini dolduran o dayanılmaz kokuya kilitlenmişti.
Her nefes alışı, artık bilinçli bir seçimdi. Ciğerlerine çektiği hava, Ceylin'in parfümü, sabununun temiz kokusu ve arabanın derinlerine işlemiş kişisel aromasının karışımıydı. Bu, sadece bir koku değil, onun kimliğinin buhar halindeki bir tezahürüydü. Ve Arven, istemeyerek bu tezahürün tutsağı olmuştu.
Ceylin, bir an için yanına baktı. Onun taş gibi duruşunu ve boş bakışlarını görünce, hafifçe gülümsedi. "Son günlerde çok yoğundunuz. Hiç uyuyabildiniz mi?" diye sordu, sesi samimi bir merakla doluydu, geceden kalan bir yakınlığın izi vardı.
Arven, soruyu duymakta bir an gecikti. Başını yavaşça ona doğru çevirdi, ama bakışları tam olarak onun gözlerine değil, çenesinin hizasına odaklandı. "Yeterince," diye cevapladı, sesi kısa ve keskindi, gereksiz detaylardan kaçınan. "Alışkınım uykusuzluğa."
Bu, mantıklı bir açıklamaydı ve doğruydu da.
Araba, sessiz mahalle sokaklarından daha geniş bir caddeye çıktı. Ceylin, radyoyu açtı, ama sesini kıstı. Sessiz bir caz parçası, arka planda zarif bir fon müziği gibi çalmaya başladı. Bu, onun tercihiydi; sakin, kontrollü, sofistike. Her şey onun gibiydi.
Arven, pencereden süzülen manzarayı izliyormuş gibi yaparken, içinde garip bir savaş veriyordu. Bir yanda, bu kokunun, bu yakınlığın yarattığı fiziksel gerilim ve rahatsızlık vardı. Diğer yanda, ona duyduğu kabul etmekten kaçındığı saygı ve yoğun merak bulunuyordu. Onu bu kadar etkileyen sadece koku değil, kokunun sahibiydi.
"Dün gece..." diye başladı Ceylin, dikkatle önündeki yola odaklanmış halde. "Çok güzeldi. Sizin için de öyle miydi?" Soru, sadece kibarlık değil, aynı zamanda onun da aynı duyguları paylaşıp paylaşmadığını anlamaya yönelik küçük bir sondajdı.
Arven, bu soruya nasıl cevap vereceğini bilemedi. Doğruyu söylemek istedi. "Evet, güzeldi. Senin dans etmeni izlemek... Kınandaki halin..." vazgeçti, çok kişisel olurdu. Yalan söylemek istedi. "Sıradandı" bu da çok kaba olurdu. Bu yüzden, tarafsız, diplomatik bir cevap verdi;
"Kalabalık ve neşeli bir geceydi. Sıkıcı geçen on seneden sonra iyi geldi." Cümle, Ceylin'i değil, genel havayı ve diğerlerini öne çıkarıyordu.
Ceylin, bu cevabı duyunca, kaşlarını kaldırıp bir an için Arven'e baktı ve ardından yeniden yola baktı.
"On yıl, gerçekten zor muydu Arven?"
Ceylin'in sorusu, arabanın içindeki havayı aniden değiştirdi. Bu artık nezaket veya genel bir sohbet değildi. Bu, doğrudan, kişisel ve tehlikeli sulara açılan bir soruydu.
Arven'in bedeni, neredeyse görünmez bir şekilde gerildi. Elleri, bacaklarının üzerinde hafifçe yumruk oldu. Ceylin'in kaşlarını kaldırarak ona baktığı o anlık bakış, sorunun tesadüfi olmadığını gösteriyordu. Ceylin, kayıtlara geçen o on yıllık kayıp dönemi biliyordu. Herkes gibi, resmi hikâyeyi biliyordu. Ama şimdi, hikâyenin arkasındaki insana dokunuyordu.
Arven, bir an için nasıl cevap vereceğini bilemedi. Yalan söyleyemezdi. "Hayır, zor değildi" demek, o on yılın, kaybettiklerinin ve yaşadıklarının değerini düşürmek olurdu. Gerçeği de söyleyemezdi. "Evet, cehennem gibiydi" demek, kapısını asla tam olarak açmadığı bir odayı ardına kadar açmak olurdu.
Gözleri, ön camdan uzaklaşıp, direksiyon simidinin üzerinde, Ceylin'in ellerine kaydı. Onlar, sakin, kontrollü ve güçlüydü.
"O bir dönemdi," dedi, her kelimeyi tartarak. Kendi sesi, beklediğinden daha boğuk çıktı. "Yaşandı. Ve bitti." Bu, bir cevap değil, bir duvar örme çabasıydı. Ama duvarın taşları arasındaki harç zayıftı.
Sonra, belki de bu kadarını borçlu olduğunu hissederek, biraz daha ekledi, sesi biraz daha yumuşak, ama içinde bir sızı taşıyarak;
"Zor olan geri dönmekti. Hiçbir şeyin aynı olmadığını görmek." Bu, kimliğini, annesini, zamanını kaybetmenin özetiydi. Ve bu itiraf, onun için alışılmadık derecede kişiseldi.
Ceylin, bu sözleri duydu. Direksiyondaki elleri hafifçe sıkılaştı. Yüzünde, acıma değil, derin bir anlayış ifadesi belirdi. O da, farklı bir şekilde de olsa, kayıpları ve geçmişin ağırlığını taşıyan biriydi.
"Anlıyorum," diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçak, ama Arven'in kulaklarında net çınladı. "Bazen geçmiş... sadece geçmiş olarak kalamıyor. Hep yanımızda, bir hayalet taşıyoruz."
Bu sözler, Arven'in içindeki bir şeye dokundu. Gözleri, istemsizce Ceylin'in yüzüne kaydı. Orada, beklediği merak veya sorgulama değil, nadir bulunan bir ortaklık, bir tanıma vardı. Bu, onun beklediği bir tepki değildi.
Bir anlık göz teması oldu. Arven hızla bakışlarını çekti, yeniden ön cama odaklandı. Ama bu sefer, bakışları gerçekten dışarıdaydı. Boğazı düğümlenmişti. "Evet," diye mırıldandı, sesi kalınlaşmıştı. "Öyle."
Araba, sessizce yol almaya devam etti. Ama artık aradaki sessizlik gergin değil, ağırbaşlıydı. Radyodaki caz müziği, bu ağır havaya uygun, hüzünlü bir saksafon solosuna dönüştü. Arven, ciğerlerine çektiği havada artık sadece Ceylin'in kokusu değil, onun beklenmedik derinliğinin ve anlayışının tadı da vardı. Bu, kokuyla baş etmekten çok daha zordu.
Çünkü bu, duvarlarına sızan bir ışıktı.
Arven'in aslında bilmediği bir konu vardı.
O ışığın kaynağı, yıllar öncesine, sessiz bir hayranlığa dayanıyordu. Ceylin, o zamanlar herkes gibiydi; uzaktan bakan, Arven'in başarılarıyla gurur duyan, zekasına saygı duyanlardan biriydi. Onun parlaklığı, bulutların üzerinden ulaşılması imkânsız, ama yön gösteren bir kutup yıldızı gibiydi.
Öldüğü haberi geldiğinde, o yıldız aniden sönmüştü. Ceylin, ofisinin loş ışığında, kalbinde derin bir boşluk hissetmiş, ama gözyaşlarını kimseye göstermemişti. Yasını, eyleme dönüştürmüştü. Rauf'a, kendi izini bırakmadan, kim olduğunu asla açıklamadan, gölgelerden yardım elini uzatmıştı. Her bir küçük katkı, kaybettiğine inandığı o ışığa karşı sessiz bir saygı duruşuydu.
Ölmediğini öğrenmek, Ceylin için bir deprem gibiydi. O an, nefesini kesen, zihnini allak bullak eden bir şoktu. Dizlerinin bağı çözülmüş, elini masaya dayamak zorunda kalmıştı. İnançsızlık, muazzam bir rahatlama ve ardından hemen gelen yoğun bir endişe. Yaşıyordu. Peki neredeydi? Nasıldı?
Ve ardından, Taçsız Kral dosyası patlak vermişti. Bu seferki şok, buz gibi ve ölümcüldü. Dosya, onu "katil" ilan ediyordu. Ceylin, avukat gözüyle baktığında gördü. Bu, onu yok etmek için hazırlanmış mükemmel bir tuzaktı. İşte o anda, içindeki hayranlığın kalıntıları, derin yasın bıraktığı bağ, onun geri dönüşünün şoku keskin, demir gibi bir karara dönüştü. Kollarını sıvadı.
Onu koruyacaktı.
Bu yüzden, şu anda bu arabadaydı. Bu yüzden "Anlıyorum" demişti. Bu, mesleki bir tespit değil, kişisel bir yemindi. Arven'in geçmişteki o parlak subay olmasından değil, hayatta kalmış, parçalanmış ama dimdik duran, yeniden tuzağa düşürülmesini engellemek istediğinden dolayıydı.
Arven, ciğerlerine çektiği kokunun içinde bunları hissetmiyordu. Sadece, etrafını saran bu yoğun, kişisel ve anlayışlı varlığın neden bu kadar güçlü olduğunu anlamaya çalışıyordu. Duvarlarına sızan ışık, işte bu görünmeyen, bilinmeyen geçmişten geliyordu. Ceylin, onun için sadece bir avukat değil, sessizce inşa ettiği bir kalenin bekçisiydi. Ve Arven, daha kalenin varlığından bile habersizdi.
O Benim Dünyam, Ajda Pekkan
Miraç Gökçe, Ağzından
Düğünümüzün yapılacağı otel, üsse ortalama yarım saatlik bir uzaklıktaydı. Yol boyunca, deniz kıyısındaki eğlenceli yolculuğumuz, içimdeki heyecan dalgalarının da yatışmasına yardım etti. Mavi ile yeşilin kesiştiği sakin bir bölgede, beyaz ve modern bir yapı olarak yükseliyordu. Sadece dışarıdan bakmak bile, bugünün özel ve korunaklı bir balonun içinde geçeceğini hissettiriyordu.
Rauf, otelin girişindeki büyük otoparka arabayı park ettiğinde bakışları önce beni buldu. Gözlerindeki heyecanlı parıltıları saklamadan bana baktı. Göz ucuyla Lerna ile Aslı'ya bakıp yeniden bana döndü.
"İnin bakalım."
Eş zamanlı olarak araçlardan indiğimizde, erkeklerin ellerinde, omuzlarından sarkıttıkları kıyafet kılıfları duruyordu. Rauf, Lerna arabadan indiğinde arka koltuktaki kıyafet kılıfını aldı ve arabacı kilitleyip elini bana uzattı. Yürümeye başladığımızda sol elindeki kıyafet kılıfını kaldırdı ve sol omzunun üzerine yasladı.
Lobiye vardığımızda, resepsiyondaki giriş işlemleri hızlı ve sorunsuzca tamamlandı. Geniş ve ferah lobide, parlak mermerlerin üzerinde ayak izlerimiz bir anlığına belirip kaybolurken, Rauf resepsiyondan aldığı anahtar kartlarını elinde çeviriyordu.
Üst kattaki ayırtılan odalara yaklaştığımızda Rauf, bana yaklaştı. Bakışları yüzümde, saçlarımda, gözlerimin içinde bir hasretle dolaşıyordu; sanki uzun bir yolculuktan sonra ilk defa görüyormuş gibi. Dudaklarındaki heyecanlı tebessümü artık saklamıyor, hatta bu anın tüm sıcaklığını bana sunuyordu.
"Al," dedi. Oda anahtarını avucuma bıraktı. Plastik kartın kenarı, tenime hafifçe değdi. "Odaya kuaför gelecek yavrum, bilgin olsun. Annene söyledim, onunla birlikte yanınıza gelecekler."
Ellerini yavaşça yanaklarıma koydu. Avuç içleri sıcak ve güven vericiydi. Başparmakları, yanak kemiklerimde usulca, sanki en değerli porselenmişim gibi okşadı. O dokunuş, bütün yol boyunca birikmiş olan heyecanın ve birazcık da gerginliğin, birdenbire eriyip gitmesine neden oldu.
"Hadi yine şanslısın," diye ekledi, gözlerinde muzip bir ışıltıyla. Espri yaparcasına, ama altında yatan saf sevgiyi gizleyemeyen bir tonla. "Yanına yakışmak için yakışıklı olmaya çalışacağım."
Ona sırıttım. Yüzümün, onun avuçları arasında şekil değiştirdiğini hissettim. Kalbim, artık göğsümde değil de ağzımda, boğazımın hemen altında, güçlü ve hızlı atmaya başlamıştı. Sanki her atışı, onun söylediği kelimeleri tekrar ediyordu.
"Sen benim için her zaman yakışıklısın zaten," dedim, sesim biraz titrek ama kesindi. Ellerimi, onun bileklerine koydum. "Ayrıca yanıma yakışmak için değil, birlikte var olmak için yan yana duracağız."
Elini yanağımdan çekti, ama dokunuşunun sıcaklığı orada, tenimde bir iz olarak kaldı. Son bir kez göz göze geldik. O, erkeklerin beklediği üç odanın ardına; ben ise, Lerna'nın ve Aslı'nın beklediği odaya doğru döndüm. Avucumdaki anahtar kartını sıkı sıkıya tutuyordum; bir odanın değil, başlayacak olan her şeyin anahtarı gibi.
Kapıyı açar açmaz, içeri serin, tuzlu bir deniz kokusu ve parlak, altın rengi sabah güneşi doldu. Cam bir kapı doğrudan deniz manzarasına açılıyordu ve ışık, beyaz mermer zeminde dans ederek odayı ılık bir aydınlıkla yıkıyordu.
Odanın kenarında, tam pencerelere paralel uzanan uzun, şık bir çalışma masası vardı. Üzerinde, kadifemsi, lacivert bir kutu duruyordu. Kutu, mükemmel bir dikdörtgendi, üzerinde zarif bir kurdele vardı. İçinde, saatler sonra giyeceğim o beyaz ipek, bir rüya, bir sır gibi sessizce bekliyordu. Ona bakmak bile, içimi garip bir huzur ve titreyen bir heyecanla doldurdu.
Balkonun yüksek camlarının hemen önünde, muhteşem manzaraya tam cepheli büyük, altın çerçeveli bir ayna asılıydı. Altında ise, kadife kumaşla kaplanmış, zarif bacaklı bir sandalye duruyordu. Burası, bugün hazırlanacağım, kendimi son kez bir gelin olarak göreceğim taht gibiydi. Ayna, şimdilik sadece odanın boşluğunu yansıtıyordu, ama çok geçmeden beni, tüm ihtişamımla yakalayacaktı.
Lerna, bu güzellik karşısında dayanamadı. "Vay anasını!" diye haykırarak balkona koştu. Sesini, "Şuna bakın! Resmen kartpostal gibi!" diye yükselterek, muhtemelen tüm koridora duyurdu. Aslı ise daha pratikti. Mini bar buzdolabının kapağını açıp içindekileri hızla gözden geçirdi.
Lerna, balkondan içeriye girdiğinde, denizin ışıltısını ve serin kokusunu da beraberinde getirdi. Bakışları odada bir an dolaştıktan sonra beni buldu. Yüzünde, bir şeyi fark etmiş ama tam anlamamış bir ifade vardı.
"Ceylin nerede bu arada?" diye sordu, başını hafifçe yana eğerek. "Sabah kapının önünde arabasını da göremedim."
Ben, kutuyu açmış, elimde tuttuğum gelinliğin ipek kumaşına dokunan parmaklarımla oyalanırken, imalı bakışlarımı ona çevirdim. Dudaklarımda, gizli bir bilgiyi taşıyan hafif bir gülümseme belirdi. Odadaki atmosfer, sadece bir arkadaşın eksikliğinden daha fazlasını merak etmeye müsait bir sessizliğe büründü.
"Arven," dedim, adı tek hecede, bilgiyi tam olarak vermeden önce bir an durarak söyledim. "Sabah arabasını ona götürmeye gitmiş." Cümleyi burada kesip, Lerna'nın gözlerinde anlık bir şaşkınlık ve merakın parlamasını izledim. Sonra, sözlerimi tamamladım: "Birlikte üsse geçmişler."
Lerna'nın ağzı hafifçe aralandı, gözlerinde önce bir soru işareti, ardından yavaş yavaş aydınlanan bir anlayış belirdi. Bu sessiz anlaşma, odada havada asılı kaldı. Aslı, buzdolabının kapağını yavaşça kapattı ve yüzünde muzip, biraz da acıyan bir ifadeyle bize döndü.
"Ayy, yazık lan kıza," dedi, başını iki yana sallayarak.
Kaşlarımı sorarcasına çattım. Bu tepkiyi beklemiyordum.
"Neden?" diye sordum, sesimde hem merak hem de hafif bir savunma vardı.
Aslı, Lerna'ya küçük, imalı bir bakış attı. Sonra bana döndü, kaşlarını havaya kaldırdı.
"On sene kızım, ne demek bir düşün?" dedi, sesini alçaltıp komik bir ciddiyetle. Gözleri parıldıyordu.
Aslı'nın ima ettiği şeyin tam olarak ne olduğunu anladığımda, ağzımın kendiliğinden aralanmasına engel olamadım. Şaşkınlık ve komik bir tiksinme karışımı bir ifadeyle, "Terbiyesiz" der gibi baktım. Sonra, yatağın üzerindeki en yakın yastığı kaptım ve ona doğru fırlattım.
"Sus kız!" diye çemkirdim, ama sesim gülmemek için zorlanan bir tondaydı. "Kocamın abisiyle ilgili düzgün konuş!" Ellerimi belime koydum ve ona, tam bir ağabeyini koruyan gelin tavrıyla döndüm. "Ayrıca," diye ekledim, sesimin tonunu değiştirip merakla, "anlat bakayım, siz ne yaptınız dün gece? Detaylar, Aslı. Detaylar."
Aslı, yastığı havada yakalayıp göğsüne bastırdı, yüzü aniden kızardı, bozardı. "Ya, Miraç, sus!" diye mırıldandı, bakışlarını kaçırarak.
Tam o sırada Lerna, yatağın ucundaki diğer yastığı kapıp bana fırlattı. "Gitme kızın üstüne, utanıyor ablası! On sene olmasa da üç senenin yorgunluğu vardır üzerinde," diye bağırdı, kahkahalar arasında.
Aslı, kıpkırmızı olurken elinde tuttuğu yastığı Lerna'ya fırlattı. Lerna, suratına çarpıp ayak uçlarına düşen yastığa bakıp Aslı'ya döndü.
"Bana ha!" deyip eğilip yastığı aldı ve ona doğru attı. Kahkahalarım arasında onları izlerken ikisi birlikte bana yastıklarını fırlatmaya başladılar. Bir anda küçük, yumuşak ve gürültülü bir yastık savaşına girmiştik. Kahkahalarımız, endişelerimiz, heyecanlarımız birbirine karışıp odanın tavanına çarpıyor, sonra bize geri dönüyordu. Tam Lerna'yı yastıkla kovalarken, kapı açıldı ve annem içeri girdi.
"Aa! Çocuklar, bu ne gürültü?" dedi, ama yüzündeki gülümseme belli belirsizdi, bu neşeyi görünce içi rahat etmişti. "Hadi artık, kuaförler geldi, bekletmeyelim. Miraç, git sabahlığını giy kızım. Diğerleri de hazırlansın, sıra sıra olacak."
Savaş anında durduk. Nefes nefeseydik, saçlarımız dağılmış, yüzlerimiz gülmekten kıpkırmızı olmuştu. Annemin sözleri, bizi gerçek dünyaya, bugünün ritüeline geri çağırıyordu. Ama o birkaç dakikalık kahkaha ve şakalaşma, düğün telaşının en güzel, en samimi parçası olmuştu.
Annemin sözleriyle yastığı elimden bıraktım. Göğsüm, kahkahalardan ve nefes nefese kalmaktan hâlâ hızlı hızlı inip kalkıyordu. Lerna, Aslı'nın omzuna yaslanarak kıkırdamaya devam ediyor, Aslı ise yüzünü yastığa gömmüş, utancından çıkamıyordu.
"Tamam, tamam annecim," diye cevap verdim, sesim hâlâ gülümsemekten titriyordu. Gelinliğin kutusunun yanından geçerken, parmağımla kadifesine dokundum. Sonra bavulumu açıp, içinden dantelli, beyaz ipekten sabahlığımı çıkardım. O an, bir gerçeklik dalgası geldi. Bugün, sadece bir eğlence değildi. Bir ritüeldi. Her adımı, bu özel günün bir parçası olarak yaşayacaktım.
Banyoya geçip kapıyı hafifçe aralık bıraktım. Sabahlığı giyerken, annemin kuaförlerle kibarca konuşmasını, Lerna'nın hâlâ Aslı'yla alay eden fısıltılarını, Aslı'nın "Yeter artık!" diyen mırıltısını duyabiliyordum. Hepsi, hayatımın en önemli gününün arka plan müziği gibiydi.
Sabahlığımı giyip banyodaki aynanın karşısına geçtim. Yüzümde, az önceki kahkahaların izleri duruyordu. Gözlerim parlıyordu. Kendime bakarken, "Hazır mısın?" diye sordum sessizce. Aynadaki kız, bana gülümsedi. Evet, hazırdı.
Banyodan çıktığımda, oda dönüşmüştü. Kuaförler, aletlerini ve ürünlerini profesyonelce dizmişlerdi. Bir tanesi, bana camın önündeki koltuğu gösterdi. Koltuğa otururken, "Sakin ol, her şey çok güzel olacak," dedi, yumuşak bir sesle. Sakin olmaya çalışıyordum ama içimde bir kelebekler ordusu vardı.
Lerna ile Aslı da hazırlanmaya başladılar. Annem ise bir köşede oturmuş, elindeki küçük kutuyu açıp kapatıyordu. İçinde ne olduğunu bilmiyordum. Onun o dingin, ama biraz da dalgın haline bakarken, dudaklarım aralandı.
"Babam nerede?"
Annem, bakışlarını bana çevirdi.
"Eamon ve Rauf'un babası geldi. Onlarla birlikte salondalar."
Kafamı salladım. Kuaför, saçlarıma ilk fırçayı vurduğunda gözlerimi kapadım. Dokunuşu hafif ve becerikliydi. Arka planda, Lerna'nın Aslı'ya "Anlat, hadi, Pars ne dedi?" diye ısrar eden fısıltısını duydum. Ve Aslı'nın, "Sonra, sonra anlatırım!" diyen, utangaç ama mutlu sesini...
İşte böyle başladı hazırlıklarım. Bir yandan saçlarım şekillenirken, bir yandan en yakın arkadaşlarımın yeni aşkının heyecanını dinliyordum. Her şey, birbirine dolanmıştı. Bugün sadece benim ve Rauf'un günü değil, sevginin her türlüsünün kutlandığı bir gündü. Ve ben, tam da ortasında, her dokunuşu, her kahkahayı, her bakışı içime çekerek yaşıyordum.
Odanın kapısı çaldığında Lerna, ayağa kalktı ve kapıya doğru ilerledi. Kapıyı açtığında aynanın yansımasından gördüğüm kişi Ceylin'di.
Lerna, kapıyı tamamen açtı ve yüzünde kocaman bir gülümsemeyle, "Hoş geldin, içeriye gel, bizde seni bekliyorduk!" dedi. Ceylin, içeri adım attı. Üzerindeki şık, pastel renkli takım elbise, onun her zamanki kararlı duruşunu vurguluyordu ama bugünkü yüz ifadesi biraz daha yumuşak, belki de biraz daha yorgundu. Elindeki kıyafet kılıfını yatağın üzerine bıraktı.
"Affedersiniz, biraz geciktim," dedi, sesi profesyonel ama bugüne özel bir yumuşaklıkla süslenmişti. "İşler uzadı." 'İşler' kelimesini söylerken, gözlerinde geçici bir bulutlanma oldu, ardından hemen toparlandı.
Gözleri odada bir an dolaştı; önce anneme, saygılı bir selamla başını eğdi, sonra kuaföre ve Aslı'ya hızlı bir gülümseme attı. En son, aynadaki yansımamda gözleri durdu. Bana biraz daha yaklaştı. "Miraç," dedi, sesi içten bir sıcaklıkla doldu. "Bugün hepimizi sollayıp geçeceksin. Gerçi, her halinle güzelsin."
Onun sesindeki o samimi ton, içimi ısıttı. Sadece bir avukat değil, artık ailenin bir parçası, bir abla gibiydi. Belki de arkasında bıraktığı 'uzayan işlerin' ve Arven'in gölgesi, onu bugün biraz daha insan, biraz daha yakın hissettiriyordu.
"Teşekkür ederim, Ceylin. Yeniden hoş geldin."
Ceylin gülümsediğinde, sol elinde yeni fark ettiğim, gümüş renkli zarif bir şampanya kutusunu kaldırdı.
"Ee hanımlar, şampanyasız düğün hazırlığı olur mu?"
Lerna, kıkırdayarak ayağa kalktı ve televizyonun altındaki komodinin üzerine önceden hazırlanmış içi boş, ince kristal kupaları gösterdi. "Dolapta bir şampanyamız yoktu ama biz zaten hazırdık," diye söylendi, sesinde çocuksu bir heyecan vardı. Ceylin, zaten kapağı çevirmeye başlamıştı. O karakteristik, kontrollü hareketiyle mantarı çıkardığında çıkan hafif pop sesi, odadaki havayı anında daha da neşelendirdi. Köpüklü altın sıvı, bardaklara dökülürken çıkardığı ses, en güzel şarkılardan biri gibi geldi.
Ceylin, önce anneme bir bardak uzattı, saygıyla. Sonra sırayla Lerna'ya, Aslı'ya ve kuaföre. En sonunda, köpüklerin biraz yatışmasını bekleyip bana doğru yürüdü. Bardağı dikkatle ağzıma yakın tuttu.
"Senin için," dedi, "ve Rauf için. Ömür boyu mutluluklar güzelim."
Gözlerim doldu. İçimdeki heyecan, minnet ve sevginin hepsi bir anda yükseldi. Eğilip, dudaklarımla bardağın kenarına hafifçe değdim. Serin, keskin ve tatlı bir lezzet dilime yayıldı. Sadece bir yudumdu, ama sanki bütün mutluluk duygusunu özümsemiştim.
"Sağ ol, Ceylin," diye fısıldadım. "Her şey için."
O sırada Lerna, bardağını kaldırdı. "Bir kadeh de Aslı ile Pars için!" diye bağırdı. Aslı, yüzü kıpkırmızı olmuş bir halde, "Lerna, yapma yeter artık," diye mırıldandı ama gülümsemesi her şeyi ele veriyordu.
Annem de bardağını kaldırdı, gözleri bana dolu dolu bakıyordu. "Mutluluğuna..." diye başladı, sesi titreyerek. Devam edemedi. Sadece gülümsedi ve yudumunu aldı.
O küçük, samimi an, odada hepimizi birbirine bağlayan görünmez bir ip gibiydi. Dışarıda büyük bir düğün hazırlığı vardı, ama burada, şimdi, en saf haliyle paylaşılan sevinç vardı. Ceylin de bir köşeye çekilip yudumunu alırken, yüzündeki ifade, uzayan işlerin gerginliğinden biraz olsun sıyrılmış, sadece bu anın huzurunu yaşıyor gibiydi. Bugün, herkes için bir nefes, bir kutlama, bir başlangıçtı.
Praise The Lord, Asap Rocky
Yazar, Ağzından
Erkeklerin olduğu odada zaman, biraz daha sakin ilerliyordu.
Odanın en hâkim köşesinde, devasa bir dolabın önünde, Rauf'un smokini askıda duruyordu. Bu, sıradan bir siyah değildi; gece yarısı gökyüzünün en derin rengini, en kadifemsi tonunu almıştı. Üzerine vuran ışıkta, ince bir çizgi halinde lacivert parıltılar yayılıyordu. Yakasının kesimi klasik ama keskindi, saten paletleri mükemmel bir parlaklıkla yanıyordu. Askının ucundan, ipek bir yılan gibi sarkan papyonu ise, aynı koyu tonda, hazır bağlanmış ve bekliyordu. Sanki sessiz bir asilzade gibi, efendisini bekleyen bu kıyafetin bile bir duruşu vardı.
Hemen yanındaki ceviz komodinin üzerinde, Rauf'un kişisel eşyaları özenle dizilmişti. Soğuk, cam bir şişe içindeki odunsu baharat kokulu parfümü, sade ama kuvvetli bir parıltıya sahip derili kemeri ve onun yanında, metalik yüzeyi loş ışıkta soğuk bir ışıltı saçan, klasik çizgili kol saati duruyordu. Saatin saniye ibresinin her tik takı, odadaki zamana değil, bugünün özel akışına eşlik ediyor gibiydi.
Odada ise, sanki bir tiyatro sahnesindeymişçesine yerlerini almış dört figür vardı. Demir, Ali, Fırat ve Pars, odanın dört bir yanına serpiştirilmiş derin, tekli koltuklara çökmüşlerdi. Hepsi çoktan lacivert takımlarını giyinmiş, her birinin elinde, içindeki kehribar rengi sıvıyı yavaşça çevirdiği kristal viski bardakları vardı. Bardağın buğusunda yansıyan ışıklar, yüzlerinde oynuyordu. Hepsinin bakışları, odanın merkezindeki harekete, bir ibadet eder gibi dikilmişti.
O merkezde, aynanın hemen önünde, koltuğa kurulmuş olan Rauf oturuyordu. Altında, yalnızca boxer vardı. Omuzlarına örtülmüş beyaz bir örtü, heykelini andıran vücut hatlarını ortaya çıkarıyordu. Yüzü, köpüklü bir tıraş kremi tabakasıyla kaplıydı, sadece keskin çene hattı ve dudakları görünüyordu.
Gözleri, karşısında duran ve elinde usturayla dans eden berbere odaklanmış, derin ve sakin bir ifadeyle bakıyordu. Jilet her sıyrılışında, taze derinin pürüzsüz yüzeyi ortaya çıkarıyor ve o an, yalnızca usturanın kıl köklerinden sıyrılışının yumuşak hışırtısı duyuluyordu.
O sırada, kapının menteşelerinden gelen hafif bir gıcırtıyla, Arven odanın kapısından içeri sızdı. Hareketleri sessizdi ama varlığı anında hissedildi. Sağ eli, omzunun üzerinden sarkan, içinde düğün için getirdiği takım elbisenin olduğu uzun, siyah bir kıyafet kılıfını tutuyordu. Sol elini cebine sokmuş, hafifçe ıslık çalıyordu. Doğrudan Rauf'a doğru yürüdü, tıraş ritüelinin ortasına dalarcasına.
"Sıhhatler olsun kardeşim," dedi, sesi odaya yayılan alçak bir mırıltı gibiydi.
Rauf, aynadan ona baktı. Gözlerinde sıcak bir karşılama vardı. "Hoş geldin abi."
Arven, dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle, başını sola, koltuğa çökmüş ekibe doğru çevirdi. Onların üzerinde gezinen bakışlarında, bir sorgulama, bir durum tespiti vardı. Kaşlarını, 'N'apıyorsunuz böyle?' der gibi hafifçe kaldırdı.
"Ee," diye başladı, sesini biraz daha yükselterek ve odağını onlara çevirerek, "bana viski yok mu beyler? Damadın abisi, kuru kuru ayakta mı kalacak?"
Sözleri odadaki sessiz konsantrasyonu dağıttı, havaya rahatlatıcı bir espri katmanı ekledi. Demir, derin koltuğundan bir deniz fışkırtısı gibi fırlayarak ayağa kalktı. "Abi sen iste," dedi, geniş bir el hareketiyle sehpanın üzerindeki kristal viski takımını işaret ederek, "tüm viski şirketini ayaklarının altına serelim! İskoçya viskimiz de var," Şakası, diğerlerinden gelen kıkırdamalarla yankılandı.
Arven, gözlerini komik bir bıkkınlıkla devirdi, ama dudaklarındaki tebessüm genişledi, gerçek ve sıcak bir hal aldı. Bu şakalaşma, onu grubun bir parçası yapıyor, belki de içindeki gerginliği biraz olsun eritiyordu. Sonra, sağ elindeki kılıfı havaya kaldırarak, "Şaka bir yana," dedi, "üzerimi değiştirip geliyorum. Beş dakika."
Ve öylece, getirdiği giysinin gölgesi gibi arkasında sallanan kılıfla, odayı kat edip banyoya doğru ilerledi.
Arven banyoya girdikten sonra, odada kalan enerji, bekleyiş ve hazırlanma üzerine yeniden odaklandı. Rauf'un tıraşı, bir ustanın son, kusursuz darbeleriyle tamamlandı. Berber, ılık ve buharlı bir havluyla Rauf'un yüzünü son bir kez temizledi, ardından ferahlatıcı, odunsu bir losyonla hafifçe ovarak bitirdi.
Demir, bu sessiz törenin son perdesini ayakta izlemişti. Cebinden, önceden hazırlanmış kalın, katlanmış bir banknot çıkardı ve berberin önlüğünün cebine, karşı konulamaz bir nezaketle ve hiç abartıya kaçmadan, usulca yerleştirdi. "Emeğinize sağlık," diye mırıldandı. Berber, hafifçe başını eğerek teşekkür etti, aletlerini topladı.
Rauf, aynada kendine baktı. Taze tıraş olmuş yüzü, losyonun verdiği hafif parlaklıkla canlanmıştı. Çizgiler daha net, bakışları daha berraktı. Dudaklarında, memnuniyet ve bir miktar özgüven karışımı bir gülümseme belirdi.
"Elinize sağlık," dedi, sesi tok ve içten. Omzunun üzerinden, alet çantasını kapmakta olan berbere baktı. Adam, "Çok sağ olun, size de hayırlı, uğurlu olsun," diyerek saygıyla başını eğdi ve odadan sessizce süzülüp çıktı. O an, oda yeniden erkeklere kaldı.
Rauf, refleksle sağ elini kaldırdı. Parmak uçlarını, yanağının pürüzsüz yüzeyinden başlayıp çenesinin keskin kenarı boyunca, sonra da boynuna, Âdem elmasının üzerinden aşağıya indirdi. Dokunuşu, yeni bir cildi keşfeder gibi dikkatli ve meraklıydı. Sonra, omuzlarındaki örtüyü çekip aldı ve ayağa kalktı. Hareketleri yavaş ama kararlıydı. Doğrudan, dolabın önünde asılı duran kadifemsi smokinin ve komodinin üzerindeki aksesuarlarının olduğu tarafa yürüdü. O an, bir asker gibi değil, bir rahip gibi hareket ediyordu; kutsal bir kıyafeti giymeye hazırlanır gibi.
Tam o sırada, banyonun kapısı tekrar açıldı ve Arven çıktı. Üzerinde, Rauf'unkine uyumlu ama daha sade, siyah, kesimi mükemmel bir takım elbise vardı. Gömleğinin üst düğmesi iliklenmemişti, boyunbağı henüz takılmamıştı. Saçları geriye taranmıştı. Yüzü daha toparlanmış, daha odaklanmış görünüyordu, banyonun buharı ve belki de kendi içinde verdiği bir kararın netliğiyle.
Rauf, takım elbisesine uzandığı sırada, Demir'e döndü.
"Bir bardak da bana hazırlasana. Hazırlanıp geliyorum."
Demir, "Tamam," diyerek hemen harekete geçti. Buzdolabından birkaç küp buz çıkardı ve yeni, temiz bir kristal bardağa, yavaş yavaş, altın rengi viskiyi dökmeye başladı. Odaya, alkolün keskin ve cezbedici kokusu yayıldı.
Arven, Rauf'un yanına, dolabın önüne geldi. Smokini askıdan almak için uzanan Rauf'a, ağır ama sıcak bir elini omzuna koydu. Sonra, sol elinde tuttuğu kadife kaplı küçük, eski bir kutuyu ona doğru uzattı. Kutu, kullanıla kullanıla parlaklığını yitirmiş köşeleriyle, yılların hikayesini taşıyordu.
Rauf, önce kutuya, sonra da abisinin yüzüne baktı. Gözlerinde bir soru vardı.
Arven, sağ dudağının köşesini hafifçe kıvırarak, alaycı ama yumuşak bir gülümseme yaptı. "Dedem verdi, al. Hadi yine iyisin, kaptın aile yadigarını." Sesi, bir şakaymış gibi çıksa da, altında derin bir ciddiyet ve bir miras aktarımının ağırlığı yatıyordu.
Rauf, sırıtarak kutuyu aldı. Parmak uçlarıyla kadife kapağı açtı. İçinde, koyu lacivert mine üzerine işlenmiş, eski ama ışıltısını hiç kaybetmemiş altın rengi çapa figürlü bir çift kol düğmesi duruyordu. İşçiliği ince ve güçlüydü; ailenin denizci geçmişini, köklerini ve dayanıklılığını simgeliyor gibiydi.
Göz ucuyla, sessizce yanında duran abisine baktı. Yüzünde minnet, gurur ve biraz da muziplik vardı. Abisine doğru hafifçe eğildi ve alçak, sadece onun duyabileceği bir fısıltıyla, "Aynısından bir çift daha olduğunu bildiğim için," dedi, "sana bunu geri vermeyeceğim." Sonra ona anlamlı bir göz kırptı. "Sana da lazım olduğu gün, belki de dedem sana getirir?"
Arven, gözlerini kıstığında Rauf, havada bir öpücük atıp askıdaki takımı koluna aldı, kutuyu da güvenle sımsıkı tutarak, banyoya doğru yürüdü. Adımları, artık sadece bir hazırlanan damadın değil, ailesinin sembolik bir hazinesini taşıyan bir varisin adımlarıydı.
Rauf, duştan çıkmış, saçlarını kurutup üzerini giyinmişti. Smokinin omuzları, geniş sırtına tam oturmuş, gömleğin beyazı, yeni tıraş olmuş teninin parlaklığını yansıtıyordu. Kol düğmeleri gömlek manşetlerinden usulca parlıyor, her hareketinde loş bir ışık yakalıyordu. Alnına dökülen siyah saçlarını, parmaklarıyla doğal bir şekilde geriye doğru yatırmıştı; mükemmel bir dağınıklık, kasıtsız bir zarafet katmıştı. Ayağındaki siyah rugan ayakkabılar, zeminde sessiz ama kararlı adımlar atarken, cilalı yüzeyleri odaya yayılan sıcak ışıkta parıldıyordu.
Banyonun kapısından çıktığı an, odadaki tüm gözler ona kilitlendi. Ve sonra, tek bir kişiden başlayıp hepsine yayılan, yavaş yavaş yükselen, hayranlık ve takdir dolu bir ıslık korosu koptu. Sesler, bir tezahürattan çok, sessiz bir alkış gibiydi. Dostlarının bakışlarında gördüğü şey, onay değil, saygıydı.
Rauf, bu sessiz alkışın ortasında, hafifçe sırıttı. Ellerini smokin pantolonunun ceplerine sokarak, onlara doğru, yavaş ve kendinden emin adımlarla ilerledi. Her adım, bugünün ciddiyetini ve onun bu rol için doğuştan hazır olduğunu vurguluyor gibiydi.
Koltuklara gömülmüş bedenler, sanki bir komut almışçasına ayağa kalktı. Demir, Pars, Ali, Fırat... Hepsi dimdik duruyor, Rauf'u selamlıyordu. Bu bir askeri tören değil, ama bir türüydü; bir adamın, hayatının yeni evresine geçişini onaylayan bir muhafız değişimi.
Sonra, Arven hareketlendi. Demir'in özenle doldurduğu, içindeki buz küplerinin hafifçe tıkırdadığı kristal viski bardağını aldı. Bardağı, Rauf'a doğru uzattı. Rauf, sessizce bardağı aldı. Kristal, avucunda soğuk ve ağırdı. İçmeden önce, bardağı ortaya kaldırdı. Yüzünde ciddi, ama gözlerinin kenarlarında bir ışıltı vardı.
"İyi ki varsınız," dedi, sesi odanın sessizliğini yaran tok bir tondaydı. "Beni bu günümde yalnız bırakmadınız. Yani, teknik olarak yalnız bırakmadınız. Çünkü şu an burada altı kişiyiz ve ben her an gidip Miraç'ın odasına dalabilirdim. Eğer yalnız bıraksaydınız, bu romantik bir basış değil, şüpheli adam gelin odasını gasp ediyor olayına dönerdi."
Odanın sessizliği, patlayan bir kahkaha fırtınasıyla dağıldı. Demir kahkaha atarak Arven'e baktı. "Bu adam gerçekten heyecanlandığında saçmalamaya başlıyor."
Arven, başını iki yana sallayarak, hafif bir gülümsemeyle bardağını kaldırdı. "Dalga geçmeyin kardeşimle," diye mırıldandı. "Sadece sevdiği kadınla bir kez daha evleniyor. Ama bu sefer ciddili."
Pars, gözlerini devirerek iç çekti. "Allah'ım, bu ekipten bir gün normal, duygusal bir an beklemek boşuna. Adam duygusal konuşacak, siz hemen dalga geçiyorsunuz."
Rauf, bu cümlelere daha da genişleyen bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Tamam, tamam, ciddi olayım o zaman," dedi ve bardağını bir kez daha havaya kaldırdı. "Ciddi ciddi söylüyorum. İyi ki varsınız. Ve daha da iyisi, bugün benimle birlikte, garsonların servis yapmasını beklerken açlıktan ölmeyeceksiniz. Çünkü biliyorum, hepimizin midesi bir kurt sürüsü gibi."
"Şimdi oldu!" diye bağırdı Ali, kendi bardağını şakkadak Rauf'unkine vurarak. "Bu, bugün duyduğum en gerçekçi ve samimi konuşmaydı! Mutluluğunuza komutanım!"
"Mutluluğunuza!" diye yankılandı diğerleri, kahkahalar ve kristal tokalaşmaları arasında.
Rauf, sonunda yudumunu aldı. Viskinin keskin, ısıtan akışı, tam da ihtiyacı olan şeydi. Bugün, duygusallık ve delilik arasında gidip gelen, ama her saniyesi dostlarla dolu bir gündü. Ve o, bu sahnenin tam ortasında, kendini evinde hissediyordu.
Torna, Son Feci Bisiklet
Miraç Gökçe, Ağzından
Denizi, kulağıma yasladığım deniz kabuğuyla sevmeye başlamıştım.
O fısıltılı uğultu, bugünün heyecanının yerini, derin ve kadim bir sükunete bırakıyordu sanki. Şimdi ise aynanın karşısında durmuş ve denizin kıyıya armağan ettiği kızı görüyordum.
Saçlarım, usta eller tarafından, başımdan aşağıya dalga dalga akan, dağınık bir topuz yapılmıştı. İçine, tek tek, minik inciler ve sedef parçacıkları saklamışlardı. Her kıpırtıda, ışıkla oynuyor, sessiz bir ışıltı yayıyorlardı. Sanki saçlarımın her teli, denizin ışığı yakalayan bir parçasıydı.
Yüzüm, masmavi gözlerimin etrafında toplanmış bir sanat eseri gibiydi. Göz kapaklarımda, suyun derinliklerinden yansıyan yeşil ve altın tonları vardı; deniz yosunu gibi. Kirpiklerim, ıslak kum taneleri gibi ağırdı. Dudaklarım, bir istiridyenin içindeki sedefin pembeliğiydi; soluk değil, canlı ve yumuşaktı.
Gelinliğim, kalçalarımın altına kadar, ikinci bir derim gibiydi. Kalp yaka, straplez kesimiyle göğsümü çevreliyor, omuzlarımı, köprücük kemiklerimi bütün çıplaklığıyla serbest bırakıyordu. Gururlu bir deniz kızının kabuğundan çıktığı anı hatırlatıyordu. İpek, tenimle buluştuğu yerde adeta eriyordu. Bu, bir giysi değil, bir evrendi.
Belimden aşağıya ise mucize başlıyordu. Kabarık gösterecek herhangi bir kasnak yoktu. İpek, kalçalarımdan sonra usulca açılıyor, genişliyor ve tam bir balık kuyruğu gibi yere doğru savruluveriyordu. Yürüdüğümde, arkasında bir deniz dalgası gibi akıp gidiyor, her adımımda hafifçe kabarıp iniyordu. Rahattı; bir bedene değil, bir ruha sarılmış gibiydi.
Beyaz ipeğin üzerine, inci taneleri tek tek, bir sanatkarın sabrıyla işlenmişti. Büyük küçük, pırıltılı ve mattı. Dalgaların köpüklü tepeleri gibi, eteğim boyunca bir yol izliyor, ayak bileklerime doğru seyrekleşiyorlardı.
Aynada baktığım kişi bir gelin değildi.
O, sahilden çağrılıp, bugün için karaya çıkmış bir Sirena'ydı.
Tuzlu suyun izleri saçlarında, incileri gözyaşları, ipek kuyruğu ise ona ait olmadığı bu kuru dünyada ona eşlik eden tek dalgaydı. Rauf'un Kraken'i, onu bulmak için değil, eşlik etmek için oradaydı artık. Ve ben, kalbimdeki mühürle, kuyruğumdaki incilerle ve denizin bana fısıldadığı şarkıyla, ona doğru yürümeye hazırdım.
Banyodan içeriye geçtiğimde, bir nefesle sükûnet bulmayı umuyordum. Ama odam, bir anda bir moda dergisinin canlı, nefes kesici sayfasına dönüşmüştü. Sevdiğim ve hayatımda önemli yere sahip dört kadın, her biri kendi stilinin kraliçesi olmuş, beni bekliyordu.
Ceylin pencerenin yanında duruyordu ve üzerinde, dizlerinin bir karış üstünde, ateşten dökülmüş bir kan kırmızısı elbise vardı. Bu, sıradan bir kırmızı değil, iddianın ve gücün rengiydi. Üst kısmı korse formunda çalışılmış; göğüs bölümünde balenlerle belirginleştirilmiş yapı ve ortasında hafif V formlu, köşeli bir yaka detayı bulunuyordu. İnce askılar elbiseye zarif ve feminen bir çizgi katarken, askılar omuzdan düz bir hatla iniyordu.
Elbise, onun avukat kimliğinin keskin zekasını, bugüne özel yumuşattığı kalbinin sıcaklığıyla buluşturuyordu. Altın sarısı saçları, dalgalar halinde sırtına dökülmüştü. Bir çift sallanan küpe ve bir bileklik, onun tek aksesuarıydı. Hepsi minimalist görünüyordu ama varlıklarıyla o kırmızıyı tamamlıyordu. O, bir koruyucu melek değil, bir savaşçı tanrıçaydı.
Lerna, koltuğun kenarına kurulmuştu ve gece yarısının ta kendisiydi. Üzerindeki siyah elbise, tül ve satenin ölümcül bir dansıydı. Omuzlarından süzülüp inen straplez bir üst, kadifemsi bir ikon haline getirmişti onu. Belinde ince bir kemer, sonra da vücudunu kucaklayıp dizlerinden biraz daha üstünde biten eteği vardı. Sadece küçük, pırlantaları andıran küpe ve yüzüklerle süslenmişti. Makyajı biraz daha koyu, bakışları biraz daha gizemliydi. Siyahların kadını, zarafetin gölgesi, şıklığın karanlık prensesiydi.
Aslı, aynanın yanında, biraz daha ürkek ama gözlerinde yeni aşkının ışıltısıyla duruyordu. Koyu yeşil ipek, onun utangaç güzelliğini adeta büyülüyordu. Elbise, orman gölünün yüzeyi gibi dalgalı ve parlaktı. Omuzları açıkta, ince askılarla tutturulmuştu, genç ve narçiçeği tenini öne çıkarıyordu. Belden aşağısı, zarif bir şekilde dökülüyordu. Saçları, yumuşak dalgalarla tek omzuna iniyordu. Üzerinde, abartısız, tek bir inci kolye vardı. O, ilkbahar gecesinin tazeliği, yeni filizlenen bir aşkın somut haliydi.
Sanki benden kopup gitmiş gibi...
Annem odanın merkezinde, bir sandalyede oturuyordu. Üzerinde, lacivert ve gümüş iplikle işlenmiş, oturaklı ama bir o kadar da ışıltılı bir elbise vardı. Kolları dantelli, boynu kapalı ama zarif bir yakalıydı. Kumaş, olgunluğun ve deneyimin ağırbaşlılığını taşıyordu, ama üzerindeki ince işlemeler, içindeki genç kızın hâlâ orada olduğunu fısıldıyordu. Onun şıklığı, bir gösteriş değil, bir onurdu. Bugünün en duygusal bekçisi, en gururlu mimarıydı.
Odaya adımımı attığımda, dört çift göz üzerime çevrildi. Her biri farklı bir renk, farklı bir hikâye, farklı bir güzellik anlayışıydı. Ve hepsi, benim etrafımda bir araya gelmiş, beni bugüne hazırlayan, beni koruyan, beni seven bir çiçek demeti gibiydiler. İçim, bir kez daha, tarifsiz bir minnet ve sevgiyle doldu.
Hepsi, nutku tutulmuşçasına bana bakarken, sessizliğin büyüsü yavaş yavaş dağıldı. Sanki bir büyü bozulmuştu ve hepsi aynı anda, benim üzerime doğru bir dalga gibi yaklaşmaya başladılar. Adımları yavaş ve huşu doluydu, sanki kutsal bir şeye yaklaşıyorlardı.
İlk önce Lerna geldi. Gözleri dolmuş, dudakları titriyordu. "Miraç," diye fısıldadı, sesi bir çığlık kadar güçlü ama bir rüzgâr kadar hafifti. "Resmen... bir denizkızısın." Parmak ucuyla, eteğimdeki incilere, sanki onlara dokunmaya cesaret edemiyormuş gibi, birkaç santim uzaktan işaret etti.
Ardından Aslı yanıma geldi. "Vay anasını," diye mırıldandı, başından aşağıyı süzen bakışlarla. "Rauf abim bu görüntüyü görünce, o kocaman Kraken'i bayılacak, eminim. İnanılmazsın, cidden." Yanaklarıma, dikkatle, makyajımı bozmamak için havada öpücükler yolladı.
Ceylin bir adım geride durdu, ama bakışları en keskin ve en derin olanıydı. Gözlerinde bir takdir ve bir sadakatin derin sevgisi iç içe geçmişti. "Harika oldun, Miraç," dedi, sade ve net. Sesi, odadaki tüm duygusallığı dengeliyor, bana sağlam bir zemin sunuyordu. "Tam seni anlatan bir seçim." Başıyla onayladı, içten bir gülümseme dudaklarında oynaştı.
Annem, diğerlerinin arasından süzülerek önüme geldi. Elleri titriyordu. Bana bakarken, gözlerinden süzülen bir damla yaş, yanaklarından aşağı süzüldü. Konuşamadı. Sadece, iki eliyle yüzümü avuçladı. Avuçları sıcacık ve biraz nemliydi. Başparmakları, yanaklarımdan aşağı, nazikçe süzüldü. "Benim güzel kızım," diye ancak zorlukla çıkardı sesini. Sıcak bir nem, kirpiklerimin diplerinde toplanıyordu. Hemen bakışlarımı tavana, o beyaz, güvenli sınıra çevirdim.
"Anne, ağlama," dedim, sesimde yalvaran bir sitem vardı. "Beni de ağlatacaksın. Gözümün altındaki inci işlemeler, suya dayanıklı değil, biliyorsun."
Tam o sırada, odanın duygusal barajını korumakla görevli muhafızımız Lerna harekete geçti. Hızla, keskin bir hareketle kafasını iki yana salladı. İki parmağını göz altlarına götürüp, henüz oluşmaya fırsat bulamamış nemi sertçe sildi.
"Hayır!" diye bağırdı, sesi bir komandonunki kadar keskin ve netti. Herkes ona döndü. "Ağlamak yok! Kendinize gelin, hanımlar. Bugünün programında ağlamak yok!" Eliyle, havada bir 'X' işareti çizdi, sanki yasaklı bir aktiviteyi işaret ediyormuş gibi. "Bugünün programında güzellik, kahkaha, dans, bol bol içki ve yemek var. Gözyaşı kotaları dün doldu, anlaştık mı?"
Sözleri, odadaki gergin duygusallığı anında dağıttı. Annem ise, Lerna'ya baktı, sonra bana. Ve yavaşça, gözlerini silerek, bir derin nefes aldı. "Haklısın kızım," dedi, sesi hâlâ titrekti ama daha kontrollüydü. "Bugün ağlama günü değil."
Ben, Lerna'ya minnet dolu bir bakış attım. O, her zaman böyleydi; duygular fırtınaya dönüşmek üzereyken geminin dümenini hızla kendi eline alırdı. Gözlerimdeki nem, bu sefer kahkahaya dönüşmek üzere geri çekildi. "Tamam, Karga," dedim, ona doğru eğilip hafifçe selam veririm gibi yaparak. "Emredersiniz."
Lerna, zaferle gözlerini devirdi. "Aynen öyle, eski tim ikinci komutanı olarak emrediyorum. Şimdi hep birlikte, 'Biz çok güzel ve güçlü kadınlarız' pozunu verip bir fotoğraf çektireceğiz. Ve gülümseyeceğiz. Dişlerimizle!" Elini beline koydu, klasik manken pozunu aldı. Kahkahalarımız birer flaş patlamasına dönüşürken, bugünün bir anı daha hafızaya kazınıyordu. Çekimler yavaşladığında, odadaki hareketli enerji bir an sakinleşti.
İşte o sırada annem, elinde sımsıkı tuttuğu o küçük kutuyla bana doğru adım attı. Diğerleri, saygılı bir sessizlikle geri çekildiler. Annem, kutuyu açmadan önce, gözlerime baktı. Bakışlarında, binlerce anı, binlerce endişe ve sınırsız bir sevgi vardı. Sesini alçalttı, sadece benim duyabileceğim kadar;
"Çocukluğundan beri denizi ne kadar sevdiğini biliyorum," diye başladı. Kelimeleri, dalgaların kıyıya vuruşu gibi yavaş ve ağırdı. "Sana Sirena lakabını vermiş olmam, seni bir denizkızı sıfatına boğmak değildi." Duraksadı, sanki en doğru kelimeleri arıyordu. "Sana, o denizin altındaki yaşamın gücünü, direnci, derinliği ve sessiz şarkıyı devretmekti. Sana, köklerimizin, hikayelerimizin gücünü vermekti."
Sonra, parmakları titreyerek, kadife kutunun küçük kapağını açtı.
İçinde, sedef bir istiridyenin içinden fışkırmış gibi duran bir inci kolye vardı. Zincir incecik, gümüş gibiydi, ama asıl göz kamaştıran, mükemmel bir formda dizilmiş, hafif pembemsi ışıltılar saçan incilerdi. Bu, mağazadan alınmış bir mücevher değil, bir hikâye, bir mirastı.
Annem, kolyeyi kutudan çıkardı. Elleri hâlâ titriyordu ama hareketi kararlıydı. "Bu," dedi, sesi artık daha net, daha gururluydu, "senin, güzel kızım. Benim köklerimden, benim okyanusumdan. Bugün, karada yürüyeceksin, ama kalbin ve ruhun hep bu incinin çıktığı derinliklerde kalsın."
Ardından, kolyeyi boynuma takmak için usulca yaklaştı. Soğuk metal ve pürüzsüz inci taneleri, köprücük kemiklerime değdi. O an, sadece bir takı takılmıyordu. Bir kimlik, bir nimet, bir anne yadigarı yerini buluyordu.
Gözlerim yeniden doldu, ama bu sefer Lerna'ya bakıp, "Ağlamak yok!" diye hatırlatma ihtiyacı duymadım. Bu gözyaşları, izin verilmişti. Bu, sevginin, bağın ve geçmişle gelecek arasındaki o kusursuz köprünün gözyaşlarıydı. Anneme sarıldım, ipek ve dantel, inci ve deniz köpüğü birbirine karıştı. "Teşekkür ederim, anne," diye fısıldadım boynuna.
Denizin kızı, köklerinin en değerli hazinesini takmış, yuvasından ayrılmaya hazırdı.
Ağladığım için gözlerimin altındaki inci yapışkanlar düşmüştü. Düşmesi bir yandan iyi olmuştu; zaten üzerimde yeterince inci, yeterince sembol taşıyordum. Biraz sadeleşmek, yerine göre iyiydi. Duvağımı, topuzumun üzerinden sırtıma doğru zarif bir şekilde uzanacak şekilde sabitlediğimizde, artık tamamen hazırdım.
Tam o sırada, odamızın kapısı çalındı. Ses, odadaki son hazırlık telaşını dondurdu. Herkes bir an donakaldı.
Lerna, her zamanki gibi ilk tepkiyi veren oldu. "Sakin olun, ben bakarım!" diye mırıldandı ve ellerini havaya kaldırıp, ayağındaki yüksek topuklulara rağmen, kapıya doğru komik, sendeleyen ama hızlı bir koşuyla yöneldi. Bacaklarıyla topuklarının mücadelesini izlemek, o anın heyecanına tuhaf bir komedi katmıştı, gülümsememi tutamadım.
Kapıyı araladı, kafasını dışarı uzatıp kimin geldiğine baktı. Anında tanıdığını anlamış olacak ki, hızla geri çekildi ve kapıyı sonuna kadar açtı.
İçeriye, babam girdi.
Üzerinde, şık ve ağırbaşlı gri bir takım elbise vardı. Yüzünde, Lerna'nın kapıyı kontrol etmesine dair sıcak bir gülümseme vardı. Ama gözleri odayı tarayıp beni bulduğu anda, yüzündeki ifade değişti.
Gülümsemesi dondu.
Öylece, kapının hemen içinde, dikildi kaldı. Sanki nefesi kesilmişti. Gözleri, başımdaki duvaktan, omuzlarımdaki saçlara, oradan boynumdaki inci kolyeye, sonra da deniz köpüğü gibi akıp giden gelinliğimin tüm detaylarına uzun, dikkatli bir yolculuk yaptı. Bakışlarında, tanıdık bir şaşkınlık vardı, ama ondan çok daha fazlası...
Çok şey okudum o bakışlardan.
Bir şaşkınlık okudum. Karşısındaki kişinin, bir zamanlar kucağında taşıdığı, düşünce kollarından tutup havaya kaldırdığı küçük kız olmadığını iliklerine kadar hissetmişti. Bu, tam teşekküllü, güçlü, başka bir diyardan gelmiş bir kadındı.
Bir gurur okudum. Okyanus kadar derin, dağlar kadar sağlam bir gurur. Yaptığı her fedakarlığın, verdiği her öğüdün, sevgisinin somut, ışıltılı bir kanıtıydı karşısındaki.
Ve en çok da hüzünlü bir veda okudum. Bir kapının, usul usul, ama geri dönülmez biçimde kapandığını görmenin burukluğuydu. Kızının artık onun korumasının ötesinde, kendi krallığını kuracak olmasının bilgisiydi.
Bir an, sadece bir an, öylece baktık birbirimize. Odadaki diğer herkes, bu sessiz, yüklü diyaloğun dışında kalmış gibiydi. Sonra, babam yavaşça, neredeyse saygıyla başını salladı. Gülümsemesi geri döndü, ama bu sefer daha yumuşak, daha duygusal, daha kırılgandı.
"Baba," diye fısıldadım, sesim titriyordu.
O da adımını attı. Ve o adım, bugüne kadar attığı en ağır adımlardan biri olmalıydı.
Babam, o ağır adımı attıktan sonra, odanın tam ortasına kadar ilerledi. Yol üzerindeki Aslı'ya, Ceylin'e ve anneme sadece bir baş hareketiyle selam verdi. Ama bakışları bana kilitli kaldı. Sanki her an, bu görüntüyü hafızasına kazımak istiyordu.
Yanıma geldiğinde durdu. Bir an, ne söyleyeceğini bilememiş gibi göründü. Sonra, yavaşça, sağ elini kaldırdı. Önce, duvağımın kenarındaki ince tüle, neredeyse dokunmadan, havada bir parmak ucu gezdirtti. Sonra, elini boynumdaki inci kolyeye indirdi. Sıcak, geniş parmak uçları, annemin az önce taktığı o soğuk taşa hafifçe değdi.
"Annenin," diye mırıldandı, sesi kalın ve duyguydu. "Sen doğmadan önce, annen için almıştım onu. Senin olacağını... bir gün denizin kızına ait olacağını biliyormuşum gibi."
Babam, derin bir nefes aldı ve düzeldi. O asker duruşuna geri döndü, ama gözlerindeki yumuşaklık gitmemişti. "Hazır mısın, Sirena'm?" diye sordu. Artık lakabı, tam anlamıyla ve sevgiyle kullanıyordu.
"Hazırım, baba," dedim, sesim daha güçlü çıkmıştı. "Her zamankinden daha hazırım."
"Öyleyse," dedi ve kolunu bana doğru uzattı. Dirseğini, benim için mükemmel bir açıyla kıvırmıştı. "Gidelim. Seni, o Kraken'e teslim etme vakti geldi." Sesinde, eski bir rekabetin ve büyük bir kabullenmenin karışımı olan bir şaka vardı.
Gülümsedim. Elim, onun koluna usulca yerleşti. İpeğim ve onun takım elbisesinin kumaşı buluştu. O an, geçmiş ve gelecek, birbirine kenetlenmişti.
Ardımızdan, diğerleri de toparlandı. Annem, son bir kez düzeltme yapmak için yaklaştı, Ceylin, Lerna ve Aslı son eşyalarını kapıp peşimize takıldılar. Kızlar ve annem, bir renkli fırtına gibi önümüzden aşağıya, salona doğru süzüldüler. Plan basitti. Erkekler, Rauf'u zaten aşağıya indirmişti. Onlar da bizim geldiğimizi haber vermek, son düzeni sağlamak için hızla yanlarına gidiyorlardı. Arkalarında, merdiven boşluğunda hafif bir parfüm ve heyecan izi bırakarak kayboldular.
Babamla ben, koridorda, merdivenlerin başına gelmeden hemen önce, kenarda durduk. Bir an için nefes aldık. O, bana baktı, ben de ona... Son, sessiz bir an yaşadık. Başımı duvar kenarından sarkıttım, merdivenlerin hemen karşısındaki geniş alana bakan küçük boşluğa görebiliyordum.
Bizimkileri gördüm. Lerna, Aslı, Ceylin, annem... Hepsi yüzünü bize dönmüş, aşağıda, salonun girişinde duruyorlardı. Rauf'un karşısında Demir, Fırat, Pars, Ali vardı. Erkekler, Rauf'un etrafında gevşek ama koruyucu bir halka oluşturmuşlardı. Rauf, tam ortada, sırtı merdivenlere dönüktü. Smokininin omuzları geniş ve dimdikti. Başı hafifçe öne eğikti, sanki sabırsızlıkla bekliyordu.
Babam, kolunu bir kez daha sıkıca kavramam için bana uzattı. Ona baktım. Gözlerinde, "Hazır mısın?" sorusu vardı. Nefesimi tuttum ve başımla evet işareti yaptım.
Yürümeye başladık.
İlk adımımı merdivenlerin tepesinden aşağıya attığımız an, bir dalga gibi, fark ediş herkese yayıldı. Yavaş yavaş, Rauf'un etrafındaki o koruyucu erkek halkası ile birlikte bizimkiler sessizce ama hayranlık dolu bir saygıyla dağılmaya başladı.
Attığım her adımda, kalbim göğsümde öyle şiddetle çarpıyordu ki, topuklu ayakkabılarıma takılıp merdivenden kayıp düşeceğimi sanıyordum. Babamın kolu, tek sabitimdi. Eteğimdeki inciler parıldıyor, duvağımın tülü merdivende arkamdan dalgalanıyordu. Her basamak, zamanın dışında bir ân gibiydi; yavaş, ağır, unutulmazdı.
Merdiveni inip salonun düz zeminine ayak bastığımızda, aramızdaki mesafe sadece birkaç adımlık kalmıştı. Salonun loş ışığı, incilerimde ve Rauf'un smokininin saten detaylarında oynaşıyordu. Kalabalık, saygılı bir mesafede durmuş, nefesini tutmuş izliyordu.
Ve işte o anda, tam da ben ona doğru son adımlarımı atarken, Rauf hareket etti. Omuzları, derin, dalgalı bir nefesle kabarıp indi. Sanki bütün salonun oksijenini içine çekmişti. Sonra, hafifçe boğazını temizledi. Sesi, salonun sessizliğinde küçük bir gürültü yaptı.
Babamın kolundan ayrılıp, Rauf'un karşısında, aramızda sadece küçük, saygılı bir mesafe bırakarak durduğumda, Rauf yeniden derin bir nefes aldı. Bu kez nefesi daha kontrollü, ama yine de yüklüydü.
"Dönüyorum?" dedi. Bir onay, bir izin bekliyormuş gibi, sorarcasına. Ama cevap beklemeye bile tahammülü yoktu. Sorusunun son hecesi havada süzülürken, bana doğru döndü. İlk anda, gözlerinin kapalı olduğunu fark ettim. Sanki bu görüntüye hazırlanıyor, kendini toparlıyordu. Göz kapakları hafifçe titriyordu.
Sonra, bir saniye sonra, sağ gözünü yarı araladı. O tek, yarı aralık göz, önce ayakkabılarıma, sonra eteğimdeki incilere, belime, omuzlarıma doğru hızla bir tarama yaptı. Bakışı, duvaklı başıma ulaştığında, diğer gözü de, burnundan verdiği o derin nefesle birlikte açıldı. Sanki nefes, göz kapaklarını zorlayan bir basınç yaratmıştı.
Ve işte o zaman, tam anlamıyla gördü beni.
Baştan aşağıya gezinen hayran bakışları, bir kâşifin yepyeni bir kıtayı keşfedişi gibiydi. Her detayda, her ışıltıda duraklıyor, sindiriyordu. Bakışları, annemin inci kolyesinde, saçlarımdaki sedef parçacıklarında, gelinliğin belindeki kıvrımda gezindi. Bu yoğun, sindirici bakış, dudaklarının yavaş yavaş aralanmasına neden oldu. Nefesi, bu sefer sessiz bir hayretle dışarı çıktı.
O anda, yüzündeki tüm şaşkınlık ve gerginlik eridi. Yerini, saf, yoğun, sarsıcı bir aşkın donuk ifadesi aldı. Gözleri hafifçe nemlendi. Dudaklarının kenarında, kontrol edemediği, yavaş yavaş büyüyen bir gülümseme belirdi. Sessizce, sadece dudaklarıyla, "Miraç..." dediğini okuyabildim.
O bakış, babamın kolundan ayrılmanın, bu mesafede durmanın, tüm törenin ve kalabalığın üzerimde yarattığı tüm ağırlığı aldı götürdü. Çünkü o bakışta, sadece bir gelin yoktu. Orada, ben vardım. Ve onun için, ben, bütün evrenden daha muhteşemdim. Ben de ona öylece bakakaldım; bu seferki hayranlık, karşılıklıydı.
Şerefsiz, çok yakışıklı olmuştu.
Smokin ona sanki ikinci bir deri gibi yapışmıştı. Siyah kadife, omuzlarının genişliğini, sırtının düzlüğünü öyle vurguluyordu ki... O çapa kol düğmeleri, ciddi bir hava katmıştı, ama gözlerindeki o şaşkın, yumuşak ifade, her şeyi dengeliyordu. Taze tıraş olmuş çenesi, güçlü çizgileriyle parlıyordu. Saçları, her zamanki gibi biraz dağınık, ama bugün özenle geriye taranmıştı, alnındaki birkaç tutam isyankâr tel dışında.
O kadar resmi, o kadar kusursuz ve o kadar benim olmanın dışında görünüyordu ki, içimde komik bir gurur ve büyük bir "Vay be, bu yakışıklı herif yeniden benim olacak" şaşkınlığı uyandırdı. Bütün o Kraken metaforları, kapanlar, derinlikler... Hepsi, şu anda karşımda duran, smokininin içinde kendinden bile emin olamayan bu yakışıklı, heyecanlı adamda somutlaşıyordu.
Onun hayran bakışlarına, benimkiler de eşlik etti. Belki de salonun gördüğü en uzun, en konuşmasız, en anlam yüklü bakış alışverişiydi bu.
Sonunda, aramızda görünmez bir tel gerilmiş gibi, ikimiz de aynı anda hafifçe gülümsedik. Onun gülümsemesi, yavaş yavaş yayılan, gözlerini kırpıştıran bir gülümsemeydi. Benimki ise, dudaklarımın köşelerini yukarı çeken küçük, zafer dolu bir sırıtıştı.
Evet, bu benim Kraken'imdi. Ve işte, onun kollarına atılmak üzereydim.
O gülümsemeler, aramızda sessiz bir anlaşma mühürledi. Sonra, o, aramızdaki o son küçük mesafeyi bir adımla kapattı. Bana öyle yakındı ki, teninden yayılan tıraş losyonunun, parfümünün ve kendi öz kokusunu hissedebiliyordum.
"Kalbimi yaktın vicdansız," diye fısıldadı. Sesi, bir çakıl taşının suya düşüşü kadar alçak ve etkiliydi. Dudakları, o büyüyen gülümsemenin içinden kayıp gelen kelimelerdi.
"Karşılıklı canım," diye fısıldadım geri, sesimde aynı şakacı ağırlık vardı. "Çok yakışıklı olmuşsun. Ciddi anlamda, nefesimi kesiyorsun."
Rauf, başını hafifçe yana eğdi. Sağ dudağının kenarındaki o bildik, çapkın tebessüm iyice belirginleşti. Gözlerinde, alaycı bir ışıltı vardı. Beni yakaladığını düşünüyordu.
"Eh," dedi, omuzlarını hafifçe silkeler gibi yaparak. Sesi, şimdi biraz daha yüksek, ama yine de sadece ikimize özeldi. "Yanına yakışabilmek için yaptık bir şeyler. Biraz zorladık kendimizi."
Bu küstah, alaycı, ama içi sevgi dolu itiraf, içimi ısıttı. Onun savunma mekanizması buydu işte. Büyük duyguları, büyük sözleri, böyle şakaların ve küçümseyici ifadelerin ardına saklardı. Ama ben onun dilini çok iyi biliyordum.
"Belli oluyor," diye karşılık verdim, gözlerimi kısarak. "Ama zaten yanıma fazlasıyla yakışıyorsun. Hatta, belki de ben sana yakışmaya çalışıyorumdur."
Bu sözler, onun alaycı ifadesini bir an için yumuşattı. Yerini, daha sıcak, daha saf bir şey aldı. "Saçmalama," diye mırıldandı, ama sesi çok daha yumuşaktı. "Sen her şeye yakışırsın."
Bir an durdu, sanki düşüncelerini topluyordu.
"Ama en çok bana."
Bir cümlesiyle tüm salonun görkemini, gelinliğimin ağırlığını, her şeyi silip süpürdü. Orada, sadece o ve ben vardık. Ve o, benim onun olduğumu, onun da benim olduğunu, bu birleşmenin sadece bir formalite değil, en doğal hakikat olduğunu, en basit sözlerle ifade etmişti. Yüreğim, göğsümde tek ve güçlü bir vuruş yaptı.
Tam o sırada, sihirli balonumuz Demir tarafından patlatıldı.
"Ee millet?" diye seslendi, sesi yapmacık bir sabırsızlıkla yükseldi. Salonun sessizliğini ve bizim özel anımızı delip geçti. "Düğüne bir saat kaldı, nikah falan derken zaman daralıyor. Hadi kimse gelmeden, ön, arka, yan, her açıdan fotoğraflarınızı çekelim artık! Sen, sen, sen," diye fotoğrafçıyı ve yanındaki asistanını işaret etti, "hadi bakalım, pozisyon alın."
Demir'in bu ani müdahalesi ve amirane tavrı, gerilimi kırdı. Anne ve babam, bizi genç kitle olarak yalnız bırakıp salona doğru yürüdüklerinde; Rauf'un yüzündeki o derin, yoğun ifade, yerini hafif bir şaşkınlık ve sonra da alışılmış "Demir yine yapacağını yaptı" sırıtışına bıraktı. Bana, "Gördün mü?" der gibi kaşını kaldırdı.
Fotoğrafçı ve ekibi, hemen önümüze dizildi. Flaşlar hazırlandı. Salonun geniş loş atmosferi, profesyonel bir stüdyonun enerjisine dönüştü. Fotoğrafçı, "Tamam, harika duruyorsunuz. Şimdi biraz daha yakın, lütfen. Gelin, biraz damada doğru yaslanın..." diye talimatlar yağdırmaya başlamıştı ki, Rauf hareket etti.
Beni, elimi tuttuğu yerden hafifçe, ama kararlı bir şekilde önüne doğru çekti. Bir an ne olacağını anlamadım. Sonra, göz ucuyla fotoğrafçıya baktı. Kaşlarını hızla, bir "bana bak" işareti gibi kaldırıp indirdi. Fotoğrafçı, şaşkın ama anlamış gibi bir ifadeyle başını salladı, belki de objektifini daha geniş bir açıya çevirdi.
Rauf, hızla, smokinin içindeki tüm gücüyle eğildi. Bir kolu duvağımın altından belime, diğeri dizlerimin altına dolandı. Beni nazikçe kucağına aldığında şaşkınlıkla boynuna sarıldım. Bu hareket, salonu sarstı. Ve hemen ardından, erkekler tarafından gelen gür, güçlü bir kahkaha dalgası her yeri kapladı. Demir, "Denizkızı, Kraken'in kollarında!" diye bağırdı. Pars, Fırat ve Ali ıslık çaldı. Arven, "Oğlum dikkat et, kıyafetler! Deli ya!" diye seslendi, ama sesi kahkahalara karışıp gitti.
Rauf, beni havada, kolayca tutuyordu. Yüzünde, tam bir zafer ve muziplik ifadesi vardı. Gözleri, 'yakaladım seni,' der gibi parlıyordu. Sadece heyecan ve saf mutluluk vardı içimde. Gülümseyerek ona baktım. O an, tam da fotoğrafçının deklanşörüne bastığı andı. Flaş patladı. Ve o kare, ömür boyu saklanacaktı.
Rauf, beni yavaşça, nazikçe yere bıraktı. Ama bir anlığına, alnıma hızlı bir öpücük kondurdu. "Birkaç tane daha çekilelim," diye fısıldadı kulaklıma, sesi hâlâ kahkahaların titremesiyle doluydu. Kafamı salladığımda ellerini belime, ipek kumaşın üzerine yasladı. Hafif ama kararlı bir çekişle beni kendine doğru çekti. Arada kalan o son saygı mesafesi de yok oldu. Artık tamamen birbirimize değiyorduk.
Tam o sırada, hiç beklenmedik bir müdahale geldi. Lerna, bir gölge gibi yanımıza süzüldü. Elinde, duvağımın uzun, dantelli ucunu tutuyordu. Gözlerinde profesyonel bir fotoğrafçının ciddiyeti ve en yakın arkadaşın muzipliği vardı. Rauf'a bakıp başıyla beni işaret etti. Rauf ne anladıysa, tebessüm ederek boynunu hafifçe büktü.
Ve işte o zaman Lerna, bir sihirbaz edasıyla, duvağımın ucunu, ikimizin başlarının üzerine, bir tül çadır gibi örttü. Dışarıdaki flaşlar, kahkahalar, izleyenler aniden bulanıklaştı, sesleri uzaklaştı. Tülün arkasından gelen ışık yumuşak ve altın rengiydi. Bu, sadece ikimize ait, yalıtılmış, samimi bir balondu.
Rauf'un yüzündeki ifade değişti. Alaycılık ve şaşkınlık, yerini saf, yoğun bir yumuşaklığa bıraktı. Gözleri, başımızın üzerine gerilmiş tülün altından beni buldu. Dudaklarında, küçük, mutlu bir sırıtış belirdi. "Öpeceğim," diye mırıldandı, sesi bu küçük dünyanın içinde daha da derinden geldi.
Ve sonra, hiç tereddüt etmeden, dudaklarını dudaklarımın üzerine bıraktı. Bu, tutkulu bir öpücük değildi. Yumuşak, sakin, vaat dolu bir dokunuştu. Bir antlaşmanın mührü, bir yolculuğun ilk adımı gibiydi. Gözlerimizi kapattık. Etrafımızdaki tülün kokusu, onun parfümünün kokusu, hepsi birbirine karıştı.
Dışarıdan, "Oho! Hadi ama kardeşim aile var!" sesi ve ardından alkışlar duyuldu. Flaşlar, tül perdemizin ardından hafifçe parladı. Ama içeride, o anın telaşı yoktu. Sadece o, ben ve aramızdaki o sonsuz söz vardı.
Rauf, dudaklarını çektiğinde, alnını alnıma dayadı. Gözlerimiz kapalı, bir saniye daha o balonun içinde kaldık. Birkaç flaş daha patladıktan sonra, Lerna usulca tülü kaldırdı. Gerçek dünya, sesleri ve ışıklarıyla geri döndü. Verdiğimiz tüm pozlar, birbirimizin en gerçek somut halleriydi.
O, beni koruyan, sahiplenen, gururlu Kraken'i; ben, onun sularına gönüllü teslim olacak, ama kendi ışıltısını yaymayı asla bırakmayan Sirena'sı. Bu fotoğraflar, bir gün albümlerde sararıp solsa bile, o anki duygunun kanıtı olarak kalacaktı.
Sonunda, fotoğrafçı, "Mükemmel! Hepsi harika oldu!" diyerek çekimi bitirdi. Rauf, bana son bir kez, uzun ve derin baktı. Gözlerinde, "Hadi gidelim," yazıyordu. Artık resmi kısım başlayacaktı. Ama bu özel anlar, sadece ikimiz ve en yakınlarımız arasında, flaşların patladığı o birkaç dakikada sonsuza kadar kilitlenmişti.
Barbaros Marşı - Türk Donanması, Kashgar Khanate
Düğünümüzün yapılacağı salon, adeta denizin koynuna kurulmuş devasa bir kristal kutu gibiydi. Geniş, ferah ve bir yanı tamamen Gölcük Denizi'ne açılan büyük camlardan oluşuyordu. Camların ardında, batmakta olan güneşin altın rengi ışığıyla aydınlanan sakin sular uzanıyor, mavi ve yeşilin her tonu salonun içine yansıyordu. İçeride, misafirlerin alçak sesli mırıltıları, şık iskemlelerde oturan siluetler... Herkes oradaydı.
Ve hepsinin önünde, salonun girişinden başlayıp nikah masasını gösteren, yirmi kişilik bir kılıçlı geçit oluşturulmuştu. Aralarında Ali, Lerna, Fırat, Aslı, Pars ve Demir de vardı; en yakınlarımız, bize bu onurlu yolu açmak için dimdik, ciddiyetle ve gururla ayakta duruyorlardı. Çapraz tuttukları parıltılı kılıçlar, üzerlerinden süzüleceğimiz metalik bir tünel, bir zafer kemeri oluşturuyordu.
Rauf'la birlikte, salonun dışında, kapının hemen önünde bekliyorduk. İçeriden gelen müziğin yumuşak nağmeleri, kalbimizin hızlı atışlarına karışıyordu. Bana döndü. Gözlerinde, az önceki şakacılıktan eser yoktu. Sadece derin, dalgalı bir ciddiyet ve yoğun bir sevgi vardı.
"Hazır mısın, Sirena?"
Sesinde, bir çağrı vardı. Tıpkı denizin derinliklerinden kopup, bana yankılanan bir çağrı gibi. Bütün heyecanımı, korkumu, mutluluğumu bir kenara toplayıp, yüzümde bir gülümseme oluşturmaya çalıştım. Ve başardım da. Dudaklarım, gerçekten ve içten bir şekilde yukarı kıvrıldı.
"Hazırım, Kraken."
Bu iki kelime, aramızda bir antlaşmaydı. Bir kapanın mühürlenişi, bir kalbin gömülüşünün son adımıydı. Onunla, o metal ve insan kemerinin altından, hayatımızın yeni bölümüne doğru yürüyecektim. Rauf, kapıyı tutan görevliye bir işaret verdi. Müzik değişti; Barbaros Marşı başladı. Devasa kapılar sessizce açıldı.
Rauf, sağ kolunu bana doğru uzattı. Bakışları, bütün salonu değil, sadece beni görüyordu. Ben de elimi, onun smokin koluna yerleştirdim. Dokunuşumuz, son bağlantıyı kurdu. Dudaklarımızda kalıcı bir gülümseme ile ilk adımımızı birlikte attık.
Barbaros Marşı'nın güçlü ritmi, adımlarımızı yönlendiriyor, bize güç ve gurur katıyordu. Alkışlar ve ıslıklar eşliğinde kılıçlı geçidin altına girdik. Üzerimizde, en yakınlarımızın tuttuğu parıltılı çelikler, bir zafer kemeri oluşturuyordu. Lerna'nın gurur dolu gözyaşlarını, Aslı'nın mutluluktan parlayan bakışlarını, Demir'in ciddi ama sıcak ifadesini, Pars'ın gülümsemesini, Ali'nin onaylayan baş hareketini, Fırat'ın sakince süzülen bakışlarını tek tek gördüm. Hepsi, bu yolda bize eşlik ediyorlardı.
Rauf'un koluna yapışmış, onunla aynı ritimde yürüyordum. Yürüyüşümüz sadece bir gelin ve damadın yürüyüşü değil, iki eşit gücün, iki ruhun, Sirena ile Kraken'in birlikte, tek vücut halinde ilerleyişiydi. Mavi, yeşil, altın ve çeliğin parıltısı içinde, hayatımızın en görkemli yürüyüşünü birlikte yapıyorduk.
Nikah masasına vardığımızda, Barbaros Marşı'nın son gür sesleri salonu terk ederken, yerini daha sakin, duygusal bir müziğe bıraktı. Masanın arkasındaki sandalyelere doğru ilerledik. O an, herkesin bakışları üzerimizdeyken, Rauf beklenmedik, ince bir hareket yaptı. Hiç tereddüt etmeden, hafifçe yanıma eğildi.
Ben basamağı çıkarken onun elleri, gelinliğimin uzun, inci işlemeli eteğine uzandı. Büyük camlardan süzülen ışıkta, parmak uçları ipekte gezindi, kumaşı nazikçe düzeltti, eteğin kusursuz bir şekilde yayılmasını sağladı. Bu hareket, sadece pratik değil, derinden koruyucu ve sahipleniciydi. Tüm dünyanın önünde, benimle ilgili en küçük bir ayrıntıyı bile önemsediğini gösteriyordu.
Sonra, sandalyeme doğru döndü. Koluma hafifçe dokunarak, beni oturmam için yönlendirdi. Ben otururken, uzun eteğimin ve duvağın rahatça yerleştiğinden, hiçbir yerimin sıkışmadığından emin olmak için bir saniye daha bekledi. Sadece her şeyin mükemmel olduğuna kanaat getirdikten sonra, kendi sandalyesine, yanıma oturdu.
Yerine geçer geçmez, gözle görülür şekilde derin, tok bir nefes verdi. Bu nefes, sadece fiziksel bir rahatlama değildi. Bütün günün heyecanının, bekleyişin, yürüyüşün geriliminin dışarı atılışıydı. Omuzları hafifçe düştü. Yanımdaki varlığı, artık daha yerleşik, daha sakin ve daha hazırdı.
Elini, masanın altından uzatıp benimkini buldu, avuçlarımızı sessizce birleştirdi. Parmakları, benimkilerin arasına kaydı. İşte şimdi, her şey hazırdı. Deniz bize arkamızdan bakıyor, geleceğimiz önümüzde uzanıyordu.
Tam o anda, nikah memuru mikrofonunu ayarlarken ve konuklar yerlerine otururken, Rauf'un sesini duydum. Başını bana doğru hafifçe çevirmemiş, önüne bakıyordu. Otuz iki diş sırıtırken dudakları neredeyse hiç kıpırdamıyordu, ama fısıltısı net bir şekilde kulaklarıma ulaştı.
"Ay çok heyecanlandım."
Sesi, hafifçe titriyordu, ama bu bir korku titremesi değil, saf, kontrol edilemez bir adrenalin titremesiydi. Sonra, aynı dudak oynatmama tekniğiyle ekledi;
"Herkes bize bakıyor."
Bu itiraf, beni hem şaşırttı hem de içimi ısıttı. O, her zaman dışarıya karşı sakin, güçlü, hatta biraz alaycı görünen Kraken'di. Ama şu an, kocaman salonun ortasında, en savunmasız halini bana açıyordu. Bu, bana olan güveninin en büyük kanıtıydı.
Ben de, başımı hafifçe ona doğru çevirmeden, aynı şekilde fısıldadım;
"Sadece güzel olduğumuz için. Sakin ol. Ben de heyecanlıyım. Ama seninleyim."
Avucumdaki elini biraz daha sıktım. Parmakları, karşılık verircesine benimkileri sardı. İkimiz de korkunç derecede heyecanlıydık, ama bunu sadece birbirimize itiraf edebiliyorduk. Ve bu, bizi diğer herkesten daha güçlü, daha yakın yapıyordu. Biz, kalabalığın ortasında, kendi küçük, gizli kulübümüzün üyeleriydik.
Rauf, bu sefer daha kontrollü bir nefes aldı. Omuzlarını, neredeyse görünmeyecek şekilde hafifçe geriye attı. Soluna, hemen çaprazına yerleşen nikah memuruna baktı. Lerna ile Demir, sağımdaki şahit koltuklarına otururken derin bir nefes aldım.
Nikah memuru, gülümseyerek bize baktı. Yüzündeki ifade, yüzlerce benzer tören görmüş birinin sakin tecrübesi ile bugünün özel enerjisini hisseden bir insanın içtenliğinin karışımıydı. Gözleri, önce Rauf'ta, sonra bende gezindi, sanki bizi onaylıyor, "Hazırsınız," diyordu.
Sonra, başını yavaşça çevirip konuklara baktı. Bakışı, salonun her köşesini kucaklayan, sıcak ve kapsayıcı bir bakıştı. Mikrofonu hafifçe öksürerek temizledi ve sesi, salonun dingin atmosferine yayıldı;
"Saygıdeğer konuklar, sevgili aileler, dostlar..."
Arkasındaki dev camlardan süzülen ışık, onu hafifçe aydınlatıyor, neredeyse sahne ışığı vurmuş gibi bir hava katıyordu. Konukların mırıltıları kesildi, yerini saygılı bir sessizlik aldı. Herkes ona ve onun aracılığıyla bize odaklandı.
"Bugün, bu muhteşem manzaranın önünde, iki kalbi birleştirmek, bir hayatı paylaşma sözünü resmileştirmek için toplanmış bulunuyoruz."
Memur konuşurken, benim dikkatim bir an Rauf'un eline kaydı. Avucumda, parmakları hafifçe hareket etti, başparmağı benim elimi usulca okşadı. Bu, görünmez, sessiz bir "Buradayım," işaretiydi. Ben de karşılık verdim, onun elini sıktım.
Memur, sakin bir tebessümle bana döndü. Soruyu ona değil, bana yöneltmeden önce, bakışları biraz daha derinleşti, sanki sadece resmi bir soru sormak değil, gerçek bir düşünceyi uyandırmak istiyordu.
"Miraç Hanım," diye başladı. "Evlilik, sadece mutlu günlerin paylaşımı değil, aynı zamanda fırtınalı denizlerde aynı gemiyi yönetmektir. Rauf Bey'i, sadece limandaki sakin sularında değil, hayatın en sert dalgalarında da dümenin diğer yarısında, size güvenle yaslanabileceği ve sizin de ona yaslanacağınız bir yaşam arkadaşı olarak kabul etmeye, onun gücüne güvenmeye ve aynı zamanda onun kırılganlıklarını da sevgiyle taşımaya hazır mısınız?"
Soru, beklediğimden daha derin, daha imgeli ve daha güçlüydü. Sanki bizim hikayemizi, Sirena ve Kraken mitimizi biliyormuşçasına seçilmiş sözcüklerdi. Gözlerim doldu. Rauf'un elini daha sıkı tuttum. Bu sadece bir evet değil, bir yemindi.
Rauf da başını bana çevirdi, gözlerinde aynı ciddiyet ve bekleyiş vardı. Ben de ona baktım. Denizin kızı, Kraken'inin kollarında, en derin sulara bile birlikte dalabileceğini biliyordu.
"Deniz ne getirirse getirsin, bütünüyle kabul etmeye ve onunla birlikte her dalgaya göğüs germeye hazırım," mikrofona doğru eğildim. "Evet!"
Sesim, mikrofondan yükselerek, salonun tavanlarına çarptı, camlarda yankılandı. Bu, sakin bir onay değil, bir zafer çığlığıydı. İçimdeki bütün sevgi, heyecan ve kararlılık, o tek kelimede patlamıştı. Etkisi anında oldu. Salon, bir anlık şaşkın bir sessizliğin ardından, kopan gülüşmeler, alkışlar, ıslık tufanına boğuldu. Herkes, bu beklenmedik coşkulu patlamaya hem şaşırmış hem de keyiflenmişti. Babam eliyle ağzını kapadı, omuzları titriyordu. Aslı, Pars'a yaslanıp katıla katıla gülüyordu. Demir ile Lerna, kahkaha atmamak için kendilerini sıkıyorlardı.
Rauf, gözleri kocaman açılmış, şaşkınlıkla bana bakıyordu. Sonra, yavaş yavaş, yüzüne o bildik, çapkın, sevgi dolu gülümseme yayıldı. Başını iki yana salladı ve alt dudağını hafifçe dişledi. Gözlerinde saf bir hayranlık ve "İşte benim kadınım," ifadesi vardı.
Tam o sırada, arka sıralardan Ali'nin gür sesi yükseldi, kahkahaların arasından sızarak;
"Komutanım! Bu bağırışın altında kalmamanız lazım!
Bu çağrı, kahkahaları bir kat daha artırdı. Rauf, Ali'ye doğru başını çevirip, kurnaz bir ciddiyetle selam verdi. Ama hiçbir şey demedi. Nikah memuru da gülümsüyordu, olayı zarifçe idare etmeye çalışıyordu. "Görüyorum ki sözlerinizde hiç tereddüt yok," dedi, sesini biraz yükselterek. "Şimdi, sıra Rauf Bey'de."
Tüm gözler, şimdi Rauf'a çevrildi. Rauf, çenesini dikleştirdi. Mikrofona hafifçe eğildi. Gözleri salona dikiliydi. Sesi, ilk başta her kelimeyi ağır ağır seçiyormuş gibi alçak ve kontrollü başladı.
"Sirena'nın çağrısı Kraken'i uyandırdı. Bu çağrıyı cevapsız bırakamam."
Bu metafor, salonun büyük bir kısmı için sadece şiirsel bir söz olabilirdi. Ama biz ve en yakınlarımız, onun ne anlama geldiğini biliyorduk. O, derinlerde, karanlıkta uyuyan devdi. Ve benim sesim, onu yüzeye, ışığa, bu ana çağırmıştı.
Bir an durdu. Göğsü, derin bir nefesle doldu. Ve sonra, tüm ciğerlerinden gelen, salonun camlarını titreten, askeri bir emir kuvvetinde, zafer çığlığı gibi bir bağırtıyla haykırdı;
"EVET!"
Sesim, tiz ve coşkuluydu; onunki ise bas, gür ve yıkıcıydı. Tıpkı bir Kraken'in su yüzeyine çıkışının yarattığı dalga gibi, sesi salonun her köşesini doldurdu, kulakları çınlattı, yerinden hoplattı. Misafirlerden gülümsemeler ve şaşkın, mutlu çığlıklar yükseldi. Ali, Fırat, Pars, Aslı, hatta Arven bile gülerek ayağa fırlayıp alkışlamaya başladılar.
Rauf, bağırışının yankıları salonu terk ederken, mikrofondan uzaklaştı. Yüzünde, az önceki ciddi ifade yerini, zaferle parlayan, kocaman, kontrolsüz bir sırıtışa bırakmıştı. Bana döndü.
Nikah memuru, bu sefer gerçekten gülüyordu. "Tamam, tamam!" dedi, elini kaldırarak sakinleştirmeye çalışır gibi yaparak. "Sanırım her iki taraf da son derece istekli! O halde, bu coşkulu evetlerin ardından, artık yasal işlemlere geçebiliriz."
Ve biz, ellerimiz hâlâ masanın altında sıkıca kenetlenmiş, birbirimize bakarken gülümsüyorduk. Kulaklarımızda hâlâ karşılıklı haykırışlarımızın yankısı varken, nikah memuru sözlerini şahitlere çevirdi.
"Lerna Hanım, Demir Bey," dedi, onlara dönerek. "Bu birliğe tanıklık etmeye, bu evetlerin samimiyetinden şüpheniz olmadığını beyan etmeye hazır mısınız?"
Soruyu duyar duymaz, Rauf'la aynı anda başımızı çevirip onlara baktık. Yüzümüzdeki ifade aynıydı. Bu bakışlar, "Şu ana kadar her şey mükemmeldi, lütfen şimdi çıkıp 'Hayır' ya da komik bir şey demeyin," anlamına geliyordu. Lerna'nın ağzında zaten bir espri varmış gibiydi, ama hem benim hem de Rauf'un bakışlarını görünce, yutkundu ve ciddi bir ifade takındı. Demir ise, her zamanki şakacı halini bir kenara bırakıp, askeri bir ciddiyetle dikeldi.
Neyse ki şakasız verdikleri cevaplarla, "Evet, şahidiz," dediler, ağız birliği etmişçesine.
Nikah memuru, memnuniyetle başını sallayıp önümüzde duran kırmızı, büyük, kadife kaplı nikah defterini açtı. Sayfaların çıkardığı sessiz hışırtı, o anın tek sesiydi. Sonra, defteri ve kalemi bana uzatması için Rauf'a doğru çevirdi. Rauf, defteri önüme çektiğinde derin bir nefes aldım. Kalemi elime aldığımda, parmaklarımın hafifçe titrediğini hissettim. Bu, ilk ve son imzaydı. Bundan sonra her şey resmi olacaktı.
Kâğıt üzerinde başlayan maceramız, şimdi gerçek bir kâğıdın üzerine işleniyordu. İmzamı attım. Hareket, beklediğimden daha akıcı ve güvenliydi. Kalem kâğıttan kalktığında, içimde koskocaman bir "Evet" daha yankılandı. Bu sefer sessizdi, ama o kadar güçlüydü ki.
Elimdeki kalemi Rauf'a uzattım. Rauf, kalemi elimden aldı. Parmakları, benimkinden daha sıcak, daha kararlıydı. Kalemi, o kırmızı defterin ikinci boş satırının üzerine götürürken bir an durdu. Gözleri, az önce attığım imzaya kaydı. Dudaklarında, küçük, özel bir gülümseme belirdi.
Sonra, hiç tereddüt etmeden, kendi imzasını attı. Hareketi benimkinden daha keskin, daha iddialıydı; kalem kâğıtta neredeyse bir çentik açacakmış gibi güçlü ve netti. O imza, sadece bir isim değildi. O, bir mühürdü. Ezelden beri kalbinde duran o kapanın, şimdi bu kâğıt üzerinde de somutlaşan mührüydü.
Kalemi bıraktığında, nikah memuru defteri saygıyla kapattı. O kapama sesi, bir dönemin sona erişinin ve yeni bir bölümün başlangıcının sesiydi. Salonun coşkulu alkışları ve ayakta bizi selamlayan sevdiklerimizin arasında, yavaşça ayağa kalktık.
Rauf, ilk önce bana döndü. Alkışların gürültüsünde, sadece ikimizin duyabileceği bir sükûnet balonu yaratmıştık sanki. Ellerini, nazikçe yanaklarıma yasladı. Avuç içleri sıcacıktı, tenimdeki titremeyi dindiriyordu. Gözlerimde, mutluluğun ve duygunun o anlık buğusunu gördü.
Yüzüme, o derin, huzurlu gülümsemesi yayıldı. Bana doğru eğildi, alnını alnıma dayadı. Nefesi, cümlelerinden önce geldi.
"İşte şimdi," diye fısıldadı, sesi bir iç çekiş kadar yumuşak ve yakındı, "resmen ve ruhen, tamamen ben sana, sen bana ait oldun. Zaten hep öyleydin ama şimdi, her şeyin üzerine mührümüzü vurduk. Hayatıma yeniden hoş geldin, Miraç Gökçe Aslan."
Sonra, dudaklarını, tam alnımın ortasına, bir mühür basar gibi, hafif ama kararlı bir şekilde bastırdı. O öpücük, nikah defterindeki imzadan daha kalıcı, daha derin bir iz bıraktı sanki içimde. Bu, bir sahipleniş değil, bir bütünleşmenin onayıydı.
Ayrıldığımızda, gözlerimiz tekrar buluştu.
Lerna, bana doğru yaklaştı. Yanıma varır varmaz, kollarını boynuma doladı, ipek ve inci kokumu içine çekti. "Canım benim," diye mırıldandı boğuk bir sesle, "kız kardeşim. Hep mutlu olun." Ona sıkıca sarıldım, saçlarındaki kokuyu içime çektim. Bu sarılma, bir tebrikten çok, bir kutlama ve sonsuz bir bağın yeniden onaylanışıydı.
Aynı anda, Demir de Rauf'a doğru ilerledi. Onunki daha az duygusal, ama daha gürültülü ve erkekçeydi. Kocaman bir kucaklamayla Rauf'u sarsmaya başladı. "İşte şimdi oldu be kardeşim!" diye gürledi, Rauf'un sırtına dostane bir yumruk indirirken. "Artık müstahak olduğun mareşal rütbesini de aldın! Tebrikler!" Rauf, onun bu kaba şakasına gülümseyerek, bir yandan da ondan kurtulmaya çalışıyor, "Bırak lan beni, smokin buruşacak," diye çemkiriyordu.
Birbirimizden ayrıldığımızda, salonun neşeli karmaşasının ortasında, Rauf bana doğru döndü. Gözleri, artık daha sakin, daha odaklanmıştı. Hiçbir şey söylemeden, sağ elini, bana doğru, bir davet, bir antlaşma gibi uzattı.
Ben de elimi, onunkine bıraktım. Dokunuşumuz, şimdi alışılmış ve doğal geliyordu. Beni, salonun ortasına, dans pistine doğru nazikçe yönlendirirken, Lerna hemen yanı başımızda belirdi. Yürüdüğüm her adımda, gelinliğimin savrulan, inci işlemeli eteğini usulca düzeltti, kusursuz bir şekilde yayılmasını sağladı. Bu, sessiz bir iş birliğiydi; onun zarafeti, benim yolumu açıyordu.
Tam pistin ortasına, tüm gözlerin üzerimizde olduğu o ışıltılı noktaya vardığımızda, Rauf durdu. Bana baktı. Sonra, sol elini belime, ipek kumaşın üzerine yasladı. Dokunuşu sağlam ve güven vericiydi. Hafif ama kararlı bir çekişle beni kendine, tam göğsüne doğru çekti. Aramızdaki mesafe yok oldu.
Ben de sol elimi nazikçe onun smokinin omzuna bıraktım. Parmak uçlarım, kadifemsi kumaşın altındaki sıcaklığı ve gücü hissediyordu. Sonra, boşta kalan sağ elimiz havada buluştu. Parmaklarımız, bir kez daha, bu sefer bir dansın ritmi için kusursuz bir şekilde kenetlendi. Onunki benimkini sarmaladı, liderliği ele aldığını hissettirdi.
Bikinisinde Astronomi, Son Feci Bisiklet
O anda, müzik başladı. Bu şarkıyı, Rauf seçmişti. İlk akorlar duyulduğunda, şaşırdım. Bu, beklediğim klasik, ağır bir vals değildi. Bu, modern, ritimli, ama inanılmaz derecede lirik bir şarkıydı. Sallanmaya başladığımızda sözler, salonun havasına karıştı.
"Onu bir görseniz sanırsınız / O bir deniz yanılırsınız..."
Rauf, gözlerimin içine bakarak gülümsedi. Bu şarkıyı, bilerek seçmişti. Deniz. Her şey, her zaman denize çıkıyordu. Şarkı devam etti;
"O benim güneş sistemim / Alacalı bikinisinde saklı / Deniz yıldızları, uzay taşları, arkadaşları..."
Salonun tüm sesleri silindi, yerini sadece o melodi ve kalbimizin ahenkli atışları aldı.
"Ölü denizciler, kayıp galaksiler / Buldum, gözlerindeler..."
Rauf, bu dizeler söylenirken, beni biraz daha kendine çekti. Bakışları, gözlerime daldı. "Evet," der gibiydi o bakış. Bütün kayıp parçalarımı, bütün geçmişimin enkazını senin gözlerinde buldum.
"Senden tek istediğim / Geçmişin, geleceğin benim olsun..."
Gülümsedim. Bizi birleştiren geçmişimiz, artık geleceğimizle ortaktı.
"Üzerimden gemiler geçer / Kaldırma kuvvetimdekiler..."
Rauf, bu dizeleri duyar duymaz, hareket etti. "Burası benim krallığım" dizesi gelmeden hemen önce, belimdeki elini hafifçe gevşetti. Beni, kollarının açıklığına, kendinden biraz uzaklaştırdı. Bir an, aramızda küçük bir mesafe oluştu. Bu hareket, bana alan açıyor, sahneyi bana bırakıyor gibiydi.
"Burası benim krallığım..."
Sağ elimi tuttuğu elini yukarı kaldırdı. Beni kendi etrafımda zarif, tek bir tur döndürdü. O an, sadece sözler değil, durduğum yer, giydiğim elbise, yaptığım dönüş, her şey bu krallığın bir ilanıydı. Ben, Sirena'ydım. Rauf, aynı anda, beni sert ve kararlı bir hareketle yeniden kendine çekti. Bu seferki çekiş, ilkinden daha güçlü, daha iddialıydı. Neredeyse onun göğsüne çarptım. Eli belime, bu sefer daha sıkıca yapıştı.
Ama o, Kraken'di. Krallığımın en değerli hazinesi, en güçlü müttefiki, tahtımı paylaştığım kraldı.
Ve bu krallık, zorla alınmış bir toprak değil, gönüllü teslim olunmuş bir kaleydi.
Dansımız, şarkının bu gururlu, sahiplenici tonuyla devam etti. Her adım, her dönüş, bizim hikayemizin bir parçasını anlatıyordu. Çekişmeler, uzaklaşmalar, dönüşler ve nihai, güçlü bir kavuşmayı.
"Benimsin artık, derinlerde, derinlerde..."
Rauf'un gözlerinden, Sirena'nın bedenine sarılmış Kraken'i izledim.
Ey denizlerin tek hükümdarı sevgili denizkızım;
Kapanım, artık bir korku çemberi değil, senin adını her vuruşta fısıldayan bir aşk mabedidir. Varlığımın özü, adınla yankılanan bir yankı okyanusunda kaybolmuş durumdadır. Derinlerin karanlığı, senin varlığınla parlayan bir yıldız gecesine dönüşmüştür. Vahşi dalgalarım, senin şarkında uslanmış; kollarım, artık dünyayı değil, seni tutmak için vardır.
Sen benim sükunetimdeki fırtına, fırtınamdaki sükunetimsin. Zıtlığımız, bir bütünün tamamlanmış iki yarısıdır.
Kraken'in Kalbi, artık ebediyen sana zincirlidir.
🧜♀️ ⛓️ 🐙
Ali Dayı, Çubuklu Yaşar
Nikah, tören, duygusal anlar ve ilk danslar geride kalmıştı. Şimdi, düğünün kalbi atıyor, ritim hızlanıyordu. Salon, neşenin, müziğin ve özgürlüğün sesleriyle çınlıyordu.
Rauf'u görmeliydiniz. İçinden geçtikleri smokin ceketini çoktan sandalyenin arkasına atmıştı. Beyaz gömleğinin üst birkaç düğmesi açıktı, altından beyaz teni ve kas hatları görünüyordu. Gömleğin manşetleri dirseklerine kadar sıvanmıştı. Alnına dökülmüş ıslak siyah saçları, onu o törensel, kusursuz damattan çıkarıp, tam benim serseri yakışıklıma dönüştürmüştü. Yüzü terle parlıyor, gözleri muzip bir ışıkla yanıyordu.
Etrafını, Arven, Demir, Ali, Pars, Fırat ve diğer asker dostları sarmıştı. Hepsi, omuz omuza, kocaman bir halka oluşturmuşlardı. Rauf, ellerini havaya kaldırmış, ayaklarını yere vurarak, tüm gücüyle oynuyor, etrafındakilere tempo tutturuyordu. Her "Hey!" nidasında, hepsi birlikte zıplıyor, salonun zemini hafifçe titriyordu. Demir, Rauf'un omzuna atlayıp dans etmeye çalışıyor, Rauf da onu gülerek itiyordu. O anki hali, bir asker değil, bir çocuktu; saf, kontrolsüz bir eğlence içinde.
Ben ise, dans pistinin diğer tarafındaydım. Alnımda ve boynumda biriken ince terler, makyajımın altından sızıyordu. Lerna, yanı başımda, elinde bir peçeteyle tam bir tedavi ekibi gibi çalışıyordu. Hem terlediğime sızlanıyor hem de öbür yandan rakı bardağını ağzıma ağzıma sokuyordu.
"Abi, siz de biraz yavaşlayın, su kaybediyorsunuz!" diye Aslı ile Ceylin'e sesleniyor, ama bir yandan da inatla rakılarını yudumlattırıyordu.
Üzerimdeki gelinlik hâlâ muhteşemdi, ama artık yaşayan bir parçamdı. Eteğin kenarı hafifçe kalkmış, altından görünen ayakkabımın topuğuyla oynayarak ritim tutuyordum. Annem ve babam, Eamon ve Fehmi babayla bir köşede oturmuş, bu genç enerji selini izliyor, gülümsüyorlardı.
O atmosfer komik, güzel ve kusursuz derecede gerçekti. Duygusal yeminlerden sonra gelen bu patırtılı, terli, kahkahalı kutlama, sevginin sadece romantik olmadığını, aynı zamanda delice eğlenceli olduğunu hatırlatıyordu. Rauf, bizimkilerin ortasında bir an gözlerini bana çevirdi, ter içindeki halime baktı ve kocaman, şen bir gülümsemeyle bana doğru bir öpücük yolladı. Ben de ona, elimdeki peçeteyi sallayarak karşılık verdim.
Erkeklerin oluşturduğu neşeli, terli halkanın arasından sıyrılıp bana doğru yaklaştı. Ben de ona doğru, gelinliğimin izin verdiği ölçüde, hafifçe kıvırarak yürüdüm, elimdeki beyaz peçeteyi bir bayrak gibi sallayarak. O an, sanki bizim hareketimizle tetiklenmiş gibi, müzik değişti.
İbrahim Tatlıses'in sesi, coşkulu bir remixli ritimle salonu sardı: "Allah Allah Allah Allah! Bu nasıl sevmek..."
Müziğin enerjisi, aramızdaki mesafeyi yok etti. Rauf, iki adımda yanıma ulaştı ve ellerimi, havada salladığım peçeteyle birlikte yakaladı. Peçete, aramızda sıkışıp kaldı. Beni, o hızlı, coşkulu ritme uygun bir şekilde oynatmaya başladı. Bir yandan beni döndürüyor, bir yandan da uzaklaştırıp üzerime bakıyordu. Tam bir karmaşa ve neşe içindeydi.
Ama en komiği, o şarkıya bağırarak eşlik edişiydi. Mikrofon yoktu, ama o, tüm ciğerleriyle haykırıyordu. Sesi, müziğin içine karışıyor, yüzünde en saf mutluluk ifadesiyle parlıyordu. Yanakları kıpkırmızı, gözleri ışıl ışıldı.
"Bu nasıl sevmek bu nasıl gülmek
İnsan değil bu sanki bir melek
Ne güzel yaratmışsın çiftedir beni
Görünce âşık oldum eyledi deli"
Bana bakarak şarkıyı söylerken, başını iki yana sallıyor, hayran bakışlarıyla beni süzüyordu. Herkes etrafımızda toplandığında, bir daire oluşturmuş, alkışları ve tezahüratlarıyla bizi sarıp sarmalamışlardı. Rauf, şarkının nakaratında, beni bir kez daha, bu sefer yavaşça, kendine yaklaştırdı. Müzik ve bağırışlar arasında, gözlerimin içine baktı. Elini, yanağıma, terimi ve mutluluğumu hissederek götürdü. Parmakları, alnımdan sarkan ıslak bir tutam saçı geriye itti, nazikçe okşadı.
Rauf'un sesi, bağırmaktan vazgeçip, benim kulaklarıma, sadece bana ulaşacak kadar alçak, içten bir tona büründü.
"Gülünce gözlerini, saçının her telini, tutunca ellerini, ölesim gelir, ölesim gelir..."
Her kelimeyi, nefesiyle birlikte, yüzüme üflüyor gibiydi. "Ölesim gelir" nakaratını tekrarlarken, gözleri doldu. Bu, bir metafor değildi. Bu, sevginin onu ne hale getirdiğinin, onu nasıl savunmasız ve aynı zamanda nasıl canlı hissettirdiğinin saf ifadesiydi.
Elleri, yanaklarımda, bu yoğun duygunun ağırlığıyla soluklanırcasına duraksadı. Bir saniye, belki iki saniye... Dünya durmuştu. Sonra, başını hafifçe eğdi.
Ve dudakları, dudaklarıma yapıştı.
Duvak altındaki o yumuşak mühür gibi değildi. Bu, aç, susamış, minnet dolu ve derinden tutkulu bir öpüştü. Tüm günün birikmiş heyecanı, tüm sevgisi, tüm ölümüne bağlılığı o dudakların baskısındaydı.
Yanağıma gerdiği büyük, sıcak eli, öpüşümüzü diğer gözlerden saklayan bir perde gibiydi. O küçük, özel alanda, sadece biz vardık. Onun ve benim alkollü nefeslerimiz, dudaklarımızın ıslak, telaşlı buluşmasına ev sahipliği yapıyordu.
Dışarıda, perdenin ötesinde, kopan bir alkış ve ıslık tufanı salonun tavanlarını yırtıyordu. Sesler, uğultu halinde bize ulaşıyordu. Ama hiçbiri, kalbimizin o anki çılgın atışlarının sesine erişemezdi.
Rauf, dudaklarını çektiğinde, alnını alnıma dayadı. Nefes nefeseydik. Gözlerimi açtığımda, onun gözlerinde, öpüşün şiddetinden ve duygunun yoğunluğundan parlayan nemi gördüm.
"İşte," diye hırıltılı bir fısıltıyla konuştu, "şimdi ölebilirim. Her şey tamam."
Ben de gülümsedim, dudaklarım hâlâ onun dokunuşunun iziyle yanıyordu. "Yasak," diye fısıldadım. "Yeni evliyiz. Daha çoook işimiz var."
O da güldü, o gür, rahat gülüşüyle. Ve birlikte, alkışların ve ıslıkların ortasına, hayatımızın bu yeni, neşeli, deli ve mükemmel bölümüne geri döndük. Düğün, en saf kaos halini almıştı ve mükemmeldi.
Fırat, her zamanki sakin halinden sıyrılmış, Lerna'yı kucaklamış, omuzlarının üstüne oturtmuştu. Aşağıdan, ona doğru bakarken yüzünde saf, çocuksu bir mutluluk vardı. Lerna ise, yükseklerden dünyaya hükmediyormuş gibi, ellerini Fırat'ın kafasının üstüne koymuş, onu bir darbuka gibi ritmik bir şekilde tıpırdatıyor, kahkahalar atıyordu.
Bir yanda, Arven, Demir, Rauf ve ben omuz omuza vermiş, geleneksel bir oyun havası oynamaya çalışıyorduk. Arven'in yüzündeki gergin ifade tamamen gitmiş, yerini rahat, hatta biraz da beceriksiz ama keyifli bir tebessüm almıştı. Rauf, onun hareketlerini düzeltmeye çalışıyor, Demir de hepimizi yanlış yapmaya teşvik ediyordu. Ali, bizim önümüzde diz çökmüş eline nereden geçtiğini bilmediğim davulu almış, sertçe vuruyordu.
Pars ve Aslı ise bir kenarda, kolları birbirlerine dolanmış, bu komik sahneyi izliyor, kahkahalarla alkış tutuyorlardı. Pars, arada Aslı'nın kulağına bir şeyler fısıldayıp duruyordu. Sanırım onu utandırıyordu. Çünkü çok fena kızarmıştı.
Müzik yavaş yavaş bir kez daha İbrahim Tatlıses'in sesine, ama daha esprili bir şarkısına bırakmıştı. Pastanın gelişine hazırlanıyorduk. İçten içe, büyük bir keyifle gülümsedim.
Evet, ilk dans şarkımızı Rauf seçmişti. Ama ben de pastayı özenle yaptırmış, bir sır saklatmıştım. Çünkü biraz esprili bir anlayışım vardı. Hayatı ve aşkı ciddiye alırdım, ama onun içindeki komikliği de asla göz ardı etmezdim. Ve bugün, bu güzel ciddiyetin içine, küçük, tatlı bir şaka saklamıştım.
Tamam Aşkım, İbrahim Tatlıses
Rauf yanıma geldi, terini elindeki peçeteyle sildi. "Aşkım?" dedi, alaycı bir tonla, "Umarım bu sefer de pastanın içinden çıkan şekerden bir denizkızı yoktur?"
Gülümseyerek gelen pastaya doğru baktım. Bu seferki, bir sanat eseri gibiydi ve yarısı asker üniformasıyla kaplanmış detayıyla tam bir kişilik bölünmesini yansıtıyordu.
"Bu sefer daha farklı bir şey yaptırdım," dedim, sesimde gizli bir heyecanla.
Rauf, merakla pastaya döndü. İlk başta sadece pastanın büyüklüğüne ve zarafetine baktı. Sonra, detayları fark etmeye başladı ve yavaş yavaş anlamaya başladı.
Sol yarısı tamamen beyaz; pürüzsüz, sade ve zarif bir yüzeye sahipti. Katları ayıran ince gümüş taş şeritler ve ortadan aşağı doğru inen dantel dokulu bir şerit, bu tarafın gelinliğe özgü narin ve törensel havasını güçlendiriyordu. Üzerindeki beyaz, mavi ve kırmızı çiçekler beni temsil ediyordu. Sirena'nın renkleydi.
Sağ yarısı ise belirgin biçimde lacivert ve askeri üniformayı çağrıştıracak şekilde tasarlanmıştı. Bu bölümde altın rengi düğme detayları, göğüs hizasında madalya ve nişanları andıran şeker işlemeler, bel kısmında ise açık renkli bir kemer detayı yer alıyordu. Keskin hatlar ve koyu tonlar, disiplinli ve güçlü bir duruş hissi veriyordu. Bu, onun tarafıydı. Kraken'in gücü, Rauf'un askeri disiplinini gösteriyordu.
Ama tüm pastanın ve aslında hikayemizin özeti, en tepedeki figürlerde saklıydı.
Asker üniforması giymiş bir damat figürü, dizlerinin üzerinde öne doğru eğilmişti. Yüzünde, biraz sırıtkan, biraz da "Eyvah?" der gibi bir ifade vardı. Onun hemen arkasında, beyaz gelinlikli bordo saçlı gelin figürü, damadın ayaklarından tutmuş, onu bir yere sürükler gibi duruyordu. Gelinin yüzünde ise, "Hadi ama!" der gibi muzip, sevecen bir ifade vardı.
Bu, "Seni ben çektim buraya," "Hayır, ben zaten geliyordum!" atışmasının şekerden bir karikatürüydü. O benim kalbimi çekip almıştı, ben de onu düğüne, bu hayata sürüklemiştim.
Rauf, bu detayı gördüğünde, önce dondu. Sonra, yavaş yavaş, omuzları titremeye başladı. Sonunda, boğuk, gürültülü, içten bir kahkaha patlattı. Başını geriye attı, elleriyle yüzünü kapattı, ama kahkahaları sızıp duruyordu.
"Ya üf ya!" diye bağırdı, kahkahalar arasında. "İnanılmazsın Miraç!"
Etrafımızdaki herkes de pastayı görünce gülmeye başladı. Ali, "Abi, sen kaçmaya çalışıyordun da, Miraç abla mı seni yakaladı yoksa?" diye bağırınca kahkahalar bir kat daha arttı.
Rauf, bana döndü, gözleri gülmekten kısılmış, parıldıyordu. "Cidden mi?" diye sordu, hâlâ gülerek. "Daha ne kadar aklımı başımdan alacaksın, çok merak ediyorum?"
"Bilmem," dedim, onun koluna yaslanarak. "Ama çok komik değil mi? Sen benim Kraken'im, ben de senin Sirena'nım. Ama görünen o ki, ben biraz daha güçlüyüm. Gerçi ben, her daim güçlüyüm."
Rauf, dişlerinin arasından küçük bir nefes aldı, ama gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmadan kulağıma doğru eğildi. Sıcak nefesi, terimi ve parfümümü karıştıran bir esinti gibi kulak mememe çarptı. Tüm gürültüyü, kalabalığı, kahkahaları yaran sesi, sadece benim duyabileceğim kadar alçak ve vurguluydu;
"Seni buradan kaçırmamak için kendimi zor tutuyorum, sevgili karım." Sesi titriyordu, ama bu heyecandan değil, bastırılmış bir arzunun titreşimiydi. Ve sonra, daha da alçalarak, sözlerini bir vaat, bir avcının nihai bildirisi gibi tamamladı. "Bu gece bittiğinde sen de benden kaçamayacaksın."
Bu sözler, tenimde bir elektrik şoku etkisi yarattı. Yüzüm aniden ateş gibi yandı, sırtımdan bir ürperti geçti. Bu, pastadaki o komik, şaka dolu dinamiklerin ötesinde, gerçek ve karşı konulmaz bir gerçekliğin hatırlatıcısıydı. O, benim güçlü Kraken'imdi ve şakalar bir yana, onun kollarından, onun sularından asla kaçmak istemezdim zaten.
Gözlerimi ona çevirdim. Kahkahalarım yerini, daha derin, daha sıcak bir gülümsemeye bırakmıştı. "Kim kaçmak istiyor ki?" diye fısıldadım geri, dudaklarım neredeyse onunkine değecek kadar yakın. "Senin kapanın, en sevdiğim sığınağım. Ve unutma, sen de benim kalbime gömülüsün. İkimiz de birbirimizin tuzağındayız."
O an, aramızdaki elektrik o kadar yoğundu ki, pastanın üzerindeki komik figürler bile ciddi bir anlaşmanın parodisi gibi görünüyordu. Rauf, gözlerimin içine bakarak, yavaşça başını salladı. Pastanın üzerindeki o iki birleşmiş, komik figüre doğru bıçağı uzattık. Herkesin "Oooo!"ları ve alkışları arasında, sadece bir pastayı değil, bu yeni, neşeli, tutkulu ve sonsuz birlikteliğimizin de startını veriyorduk. Gece bitince, kaçış yoktu. Ama ikimiz de biliyorduk ki, aslında kaçmak istemiyorduk.
Pasta önümüzden ayrıldığında, sıra takı törenine gelmişti. Bu, belki de törenin en hareketli, en samimi ve en gürültülü kısmıydı. Sualtı Akrepleri, Ceylin ile bir araya gelip para toplamışlardı. Hepsi ciddi, gururlu duruşlarıyla önümüze dizildiler ve iki yarım altın taktılar. Aslında, bunu biz özellikle rica etmiştik; pahalı hediyeler değil, anlamlı, geleneksel bir jest olsun istemiştik. Bir yarım altın, Rauf'un yakasına takılırken, diğer yarım altını bana taktılar.
Demir, "İşte, şimdi Sualtı Akrepleri'nin yegâne komutanlarısınız!" diye takıldı. Rauf ile onlara tek tek sarıldık, teşekkür ettik.
Sonra Arven geldi. Bir değil, iki değil... tam beş tane kalın, som altın bilezik taktı bileklerime. Her takışında, "Sağlık, mutluluk getirsin," diye mırıldanıyordu. Ama iş bununla bitmedi. Cebinden çıkardığı altıncı bileziği, Rauf'un pantolonunun cebine, kimse görmeden usulca sıkıştırdı. Sonra, Rauf'un gözlerinin içine bakarak, göz kırptı, bir uyarı, bir sır gibi.
Kaşlarıyla beni işaret etti, "Kimse görmeden," diye fısıldadı.
Rauf, bu beklenmedik ve derin jest karşısında önce şaşırdı, sonra yüzüne yayılan geniş, içten bir sırıtışla bana baktı, "Gördün mü?" der gibi. Gözlerimi gördüm dercesine kırpıştırdığımda, gülerek Arven'e sıkıca sarıldı.
Ardından Eamon ve Fehmi baba geldi. İkisi de gururlu ve duygusaldı. Ellerinde, bir beşi bir yerde beşli altın set ve kalın, ağır bir altın kemer vardı. İkisini de Lerna'nın yardımıyla üzerime taktıklarında babam, Rauf'un önünde durdu. Elinde, kadifeli küçük bir kutu vardı. İçinden, klasik, zarif, ama son derece şık ve pahalı bir kol saati çıktı.
"Oğlum," dedi babam, sesi her zamankinden daha yumuşak, "zaman artık senin. Onu iyi kullan. Ve her baktığında, ailenin hep arkanda olduğunu hatırla." Saati Rauf'un bileğine takarken, ikisinin de gözleri dolmuştu.
Her bir hediye, bir dilek, bir nasihat, bir destekti. Ve biz, bu ağır, değerli yükü omuzlarımızda hissederken, aslında hiç olmadığımız kadar hafif ve özgürdük. Çünkü artık yalnız değildik. Tüm bu sevgi ağı, bizi sarıp sarmalamış, sonsuza kadar taşıyacaktı.
Takı töreni, çevremizdeki sevgi yumağının son dokunuşlarıyla sona ererken, annem hem kaybolmaması hem de rahat hareket edebilmemiz için üzerimizdeki altınları özenle topladı. Ağırlığımız hafiflemiş, ama yüreğimiz iyice dolmuştu.
Tam o sırada, Rauf parmaklarını dudaklarına götürdü ve keskin, iki tonlu bir ıslık çaldı. Ses, salonun gürültüsünü deldi. Ali, Demir, Arven, Pars ve Fırat'ın kafası anında ona döndü. Rauf, onlara anlamlı bir bakış attı, sonra beni elimden tuttu. Beni, tam dans pistinin kenarına, onların hareketlerini en iyi görebileceğim bir noktaya yerleştirdi. "Bu senin için," diye fısıldadı, gözlerinde muzip bir ışıltıyla.
Erkekler, pistin ortasına doğru ilerledi. Hepsi sırasıyla Ali, Demir, Arven, Rauf, Pars ve Fırat olmak üzere, ciddi bir ifadeyle bir yarım daire oluşturdular. Ben, kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atarken, nefesimi tutarak onlara bakakaldım.
Bahçe Duvarından Aştım, Ankaralı İbocan
İlk elektronik sazlı vuruşlar salonu doldururken, Rauf ve Arven aynı anda hareket ettiler. Kollarını, göğüslerinin önünde çapraz bir şekilde bağladılar. Bakışları, birbirlerine kenetlendi. Derin, güçlü bir nefes aldılar ve aynı anda, ağırbaşlı ve kararlı bir şekilde çenelerini yukarı kaldırıp indirdiler. Bu, bir selam değil, bir meydan okumaydı. Bir antlaşmanın, bir birliğin sessiz ilanıydı.
Sonra, müziğin ritmi oturduğunda, koreografi patladı.
Hepsi aynı anda, kollarını iki yana açarak, vücutlarının her bir kasıyla, şarkının her vuruşunu yakalayarak hareket etmeye başladılar. Hareketler senkronize, keskin ve güçlüydü. Dans pistinin ortasına kadar gelip üç zıplamadan sonra, geri geri parmak şıklatarak yürüdüler. Adımları oldukları yerde oynarken sözler kulağıma doldu.
"Bahçe duvarından aştım..."
Tam bu dizeyle birlikte, hepsi aynı anda, sağa doğru, tek ve sert bir hamlede, görünmez bir duvarı aşar gibi adım attılar.
"Sarmaşık güllere dolaştım..."
Ellerini aniden arkalarında birleştirdiler, sanki sarmaşıklar tarafından yakalanmışlar gibi, sonra kollarını iki yana, güllerin açılışı gibi zarif ama güçlü bir hareketle açtılar. Rauf'un bakışları, bu hareketlerin arasında bile gözlerimden bir an olsun ayrılmıyordu. Orada, tüm koreografinin merkezinde, sadece ben vardım.
"Dön!" diye bağırdığında hepsi, aynı anda, sola doğru, büyük, ağırbaşlı adımlarla yürümeye başladılar. Bir yarım ay çizer gibi, piste hükmediyorlardı. Rauf en önde, bir öncü, bir rehber gibi ilerliyordu. Arkasından, Arven, Demir, Ali, Pars, Fırat... Sırayı bozmadan, disiplinle, adımlarını onunkine kilitlenmiş, onu takip ediyorlardı. Sanki bir muhafız birliği, krallarını tahtına götürüyordu.
"Öptüm sevdim, helalleştim..."
Bu dizeler eşliğinde, o görkemli yürüyüşlerini sürdürdüler. Ve tam Rauf, doğrudan önüme geldiğinde, durdu. Arkasındakiler de bir sıra halinde onun arkasında dizildiler. Rauf, tüm ciddiyetiyle bana baktı. Sonra, yüzünde o bildik, çapkın, kontrol edilemez sırıtış belirdi ve göz kırptı.
"Yanıyorum yanıyorum, yanıyorum hele..."
Bu içli nakarat patlarken, Rauf dudaklarıyla bana bu dizeleri tekrar etti.
"Nail oldum gonca güle..."
Sağ omzuna doğru bakışlarını çevirdi. Sonra, sağ elini, belinden başlayarak, yavaş ve dramatik bir şekilde sağa doğru çıkartmaya başladı, sanki oradan bir kılıç çekiyormuş gibi. Bu işaret üzerine, Arven, Demir ve Ali sıradan ayrılıp onun sağ tarafına geçtiler.
"Acem şalı ince bele..."
Sonra aynı hareketi sol tarafı için tekrarladı. Sol elini çıkardı ve Pars ile Fırat sol tarafa geçtiler. İki yanındaki ekiple, iki elleri yanda açık, gururlu ve neşeli bir şekilde oynuyorlardı. Alkış tutarak Rauf'u ortalarına çektiklerinde, aniden sırtlarını ona döndüler. Onu tam ortalarında bırakarak biraz açıldılar, alkış tutarak ve ayaklarıyla ritim vurarak dönmeye başladılar. Bu, bir koruma halkasıydı, ama bu sefer korunan kişiyi değil, onun performansını ve zaferini kutluyorlardı.
Tek başına kalan Rauf, tüm salonun, tüm dostlarının ortasında, sadece bana bakarak oynamaya başladı. Hareketleri daha kişisel, daha alaycı, daha çağrışımlıydı. Sonra, eliyle bana, net bir 'gel' işareti yaptı. Kalbin atışıyla adım attım ona doğru. İlerledikçe, etrafımızdaki herkes yeniden hareketlendi. Bizi, sevgi ve neşe dolu, geniş bir çemberin tam ortasına aldılar.
Rauf, beni kendine çekti. Artık koreografi bitmişti. Şimdi sıra, bizim doğaçlama dansımıza, gülüşlerimize ve birbirimizin gözlerinin içinde kaybolmamıza gelmişti. Ve biz, o çemberin ortasında, bir kez daha, dünyanın geri kalanını unutmuş haldeydik.
Gece, yavaş yavaş, neşesini bir yorgunluk huzuruna bırakırken salon; parıltılı karmaşadan, dağılmaya başlayan, samimi bir kalabalığa dönüşmüştü. İçeride kalanlar, en dayanıklı ve en yakın olanlardı.
Arven, bir süre önce, Ceylin'i eve bırakmak için onunla birlikte sessizce çıkmıştı. Aramızda, o ikiliye dair hiçbir şey söylenmemişti, ama herkesin bakışlarında anlayış ve bir nebze merak vardı. Kapı onların arkasından kapandığında, sanki bir gerilim daha havadan çekilip alınmıştı.
Annem ve babam, yorgun ama mutlu, Eamon ve Fehmi Baba ile birlikte vedalaşıp ayrılmışlardı. Son sarılmalar, "Dikkatli olun," tembihleri ve babamın Rauf'un omzuna son, anlamlı vuruşu... Onlar gittikten sonra, düğün gerçekten bize kalmıştı.
Nikah masası boşaltılmış, üzerinde sadece birkaç boş bardak ve bir şişe su kalmıştı. Rauf, bir sandalyeye tamamen yayılmış vaziyetteydi. Smokin ceketi, Rauf sandalyeye yayıldığı için yere kaymış, gömleğinin düğmeleri iyice açılmış, papyonun uçları ise boynundan sarkıyordu. Ayaklarını, nikah masasının kenarına uzatmıştı. Rugan ayakkabıları hâlâ parlıyordu, ama duruşu her türlü resmiyeti paramparça etmişti. Gözleri yarı kapalı, yüzünde derin bir tatmin ve yorgunluk vardı. Bir eli göğsünde, diğeri yanında sarkıyordu. Nefesi derin ve düzenliydi.
Ben ise, bizimkilerin oluşturduğu gevşek halkanın ortasına, bir sandalyeye kendimi bırakmıştım. Ayakkabılarımı çıkarmış, çoraplarımla topuklarımı yere dayamıştım. Ayaklarım ağrıyordu, ama bu ağrı, güzel bir günün onurlu yorgunluğuydu. Gelinliğimin eteği, sandalyenin etrafında bir göl gibi yayılmıştı. Üzerimde annemin verdiği inci kolye hâlâ parlıyordu.
Demir, yerde, sırtını duvara dayamış oturuyor, gözlerini kapatmıştı ama arada bir homurdanıyordu. Ali, Pars'ın sırtına yıkılmaması için yaslanmıştı. Pars'ın kapalı gözleri Ali'nin başının arkasına, Aslı'nın başı da onun omzuna düşmüş öylece duruyorlardı. Fırat ise Lerna'yı dizlerinin üstüne oturtmuş, bir bardak suyu yavaş yavaş yudumlatıyordu.
"Demir."
Sessizliği, gözlerini bile açmadan Rauf'un yorgun sesi bozdu.
"Efendim?" diye yerinden silkindi Demir.
"Senin o sağa sola çarpan dirseklerin yüzünden siktiğin smokinin parasını senden alacağım. Bilgin olsun."
Demir, kısık bir kahkahayla karşılık verdi.
"Hadi lan oradan. Ver bana ceketi ben temizletip ütületirim."
"Yetmez," diye mırıldandı Rauf. "Ruhu öldü lan ceketin."
Ben, başımı sandalyenin arkalığına yasladım ve Rauf'a baktım. "Sen de onun sırtına atladın unutma."
Rauf, bir gözünü aralayıp tavana baktı. "O başka. O, ast-üst ilişkisinin doğal bir tezahürüydü." Sonra, gözlerinin ikisini de açıp bana baktı. "Sen niye oradasın? Gelsene yamacıma."
Rauf'un bu yarı emir, yarı yalvarış dolu sözleriyle ayağa kalktım. Ayaklarıma tam basarken çektiğim hafif acıyla yüzümü buruşturdum. Ama ona doğru yürüdüm. Yorgun adımlarla nikah masasına yaklaştım. Rauf, ayaklarını masadan çekip yer açtı, sandalyesinin yanındaki boşluğu işaret etti.
Tam yanına, onun kolunun altına sığacak şekilde oturdum. O da kolunu hemen omuzlarıma doladı, beni kendine çekti. Kolonya, o özel parfümü ve derin bir yorgunluk kokusu beni sarıp sarmaladı. Başımı onun omzuna bıraktım. İkimiz de o sandalyede, birbirimize yaslanmış, bitmiş bir savaşın iki yorgun askeri gibiydik.
Tam o sırada, salonun temizlik ekibi utangaç ama kararlı bir ifadeyle kapıda belirdi. Zamanın dolduğunu anladık.
Fırat, Lerna'yı hâlâ kucağında tutuyordu. Lerna, başı Fırat'ın göğsüne yaslanmış, neredeyse uykuya dalmak üzereydi. Fırat, bize baktı, olgun bir tebessümle. "Tamam gençler," dedi.
"Krallar gibi eğlendik. Şimdi krallar gibi de çekilelim. Hadi, toparlanın. Siz, sizin için hazırlanan süit odaya geçin. Biz de kalanları halledip dağılırız."
Bu sözlerle, Sualtı Akrepleri harekete geçti. Demir, yerden zorlukla kalktı, sırtını gerdi. "Off, yaşlandık be," diye inledi. Ali, uyuklayan Pars'ı dürterek, "Hadi Tuğba'nı uyandır, üsse gidiyoruz," dedi. Pars irkildi, uyuyan Aslı'ya bakıp dikkatlice uyandırmaya çalıştı.
Rauf, derin bir nefes alıp ayağa kalktı, beni de nazikçe kaldırdı. "Fırat haklı," dedi, sesi hâlâ yorgun ama rahattı. "Gidelim artık." Sonra bana döndü. "Ayakkabılarını giyebilecek misin, yoksa ben mi..."
"Giyeceğim," diye mırıldandım, yerdeki ayakkabılarıma uzandım. Ayakkabılarımı giyerken, Rauf'un eline yeniden uzandım. El ele yürürken, Sualtı Akreplerinin önünde durduk. Hepsi, bizim için, son bir selam duruşundaydı. Yorgunluktan gözleri kapanmak üzereydi, ama dik duruyorlardı.
Rauf, yorgun ama derinden sevecen bir tebessümle önce onlara, sonra bana baktı. Sesi, yorgunluğa rağmen, liderlik ve şefkatin o tanıdık karışımıyla çıktı;
"Yarın dinlenin," dedi, onlara bakarak. "Arven ile konuştum ben. Acil bir durum olmadıkça, komuta merkezine çağırmayacak." Sonra, ekibin en sorumlusu Ali'ye döndü. "Bir şey olursa, bir ihtiyacınız olursa, ararsınız."
Ali, başıyla onayladı, yüzünde ciddi bir ifade vardı. "Anlaşıldı komutanım. İyi geceler size. Hayırlı olsun."
Ben de yorgunluğumu bir kenara itip, karşımdaki bu altı sadık tim üyesine, dostuma, aileme baktım. Uyuklayan Lerna ve Aslı hariç, Demir'in hâlâ gururlu duruşu, Pars'ın mutlu sırıtışı, Fırat'ın sakin gözleri bize, büyük bir onur ve dostluk gururuyla bakıyorlardı. Bu bakışlar, bugünün hediyelerinden daha değerliydi.
Rauf'un elini sıktım ve onlara doğru hafifçe eğildim.
"Her şey için teşekkür ederiz," dedim, sesim yorgun ama içtenlikle doluydu. "İyi ki varsınız."
Bu basit sözler, onların yüzlerinde küçük, yorgun ama gerçek tebessümler belirmesine neden oldu. Bir şey demeden son bir kez başlarını salladılar.
Rauf ile salonun kapısına doğru yürürken, arkamızda sandalyelerin gıcırtısı, alçak konuşmalar, Demir'in bir şişeyi çöp kutusuna atışı vardı. Düğünümüz bitiyordu, ama hikâyemiz, tam da şimdi, bu yorgun, mutlu ve birbirine tamamen ait hissettiğimiz anla başlıyordu. Ve ben, yorgunluktan ayaklarım sürünse de, onun yanında olduğum için içimde hiç olmadığı kadar hafif hissediyordum.
Süit odanın kapısına vardığımızda, koridorun loş ışığı altında, Rauf durdu. Yüzünde, yorgunluğun üzerini örten o bildik, çapkın sırıtış vardı.
"Sen gel bakayım buraya," diye fısıldadı.
Hiç beklemediğim bir anda, öne doğru eğildi. Bir kolu belime, diğeri dizlerimin altına dolandı. Ve beni, tüm gelinlik ve yorgunluğumla birlikte, kucağına aldı. Bu, dans pistindeki o şaka dolu, güç gösterisi kaldırış değildi. Bu, nazik, koruyucu ve sahiplenici bir hareketti. İpeği ve incileriyle ağırlaşmış gelinliğimin ağırlığını bile hissetmemiş gibiydi.
"Ya Rauf!" diye çığlık attım, ama kollarını boynuna dolamaktan da geri kalmadım. "Habersiz alıp durma kucağına be adam."
"Sus," diye mırıldandı, kulağıma doğru eğilirken. "Elimde olsa seni bütün gece boyunca böyle kucağımda tutardım."
Ona takıldığım için gözlerimi hafifçe devirip, yapmacık bir bezginlikle başımı yana eğdim ama o sırada göğsümün derinliklerinde sımsıcak, eriyip akan bir his belirmişti bile. Fark ettirmeden nefesimi tutarak, onun ne yapacağını izledim.
Rauf, onun boynuna sarıldığım için sağ eliyle dizlerimin arkasından beni kucağında tutmaya devam etti. Ama sol elini cebine sokup oda kartını çıkarttı. Plastik kartın hafif şıklığı loş koridor ışığında kısa, donuk bir ışıltı yaydı. Kapağa yaklaştı, elektronik kilit sessiz bir bip sesiyle yeşil ışığını yaktı. Elini uzatıp, pirinç koltuğu aşağı indirdi. Bu basit, gündelik hareket bile onun ellerinde bir tür büyüye dönüşmüştü; uzun parmaklar, güvenli bir kesinlikle her şeyi hallediyordu.
Kapıyı ayağıyla tutarken boştaki eliyle yeniden beni sarmaladı ve sırtını kapıya yaslayarak içeriye girdi. Adeta koridordaki dünyayla süitin gizli diyarı arasındaki geçişin muhafızı gibiydi.
İçeri adım atar atmaz, havadaki ani değişimi hissettim. Düğün alayının coşkulu şarkıları, kahkahaları, tabak çanak şıkırtıları ve kalabalığın uğultusu, kalın kapının arkasında anında sönümlendi, sanki ses geçirmez bir perde inmişti. Yerini, kulaklarımda çınlayan derin, yoğun bir sessizlik aldı. Odayı karşılayan serin koku, temiz çarşafların ütü kokusu, soluk bir limonlu temizlik malzemesi esintisi ve pencereden süzülen, tuzlu nem yüklü gece havasının karışımıydı.
Rauf, sırtını kapıdan ayırdığında kapı, kendiliğinden gürültülü bir şekilde kapandı. Oda geniş ve şıktı. Zemini, lüks bir halı ile kaplanmıştı. Pencereden, gece yarısı denizinin engin, kadifemsi karanlığı gözüküyordu. Su, görünmez bir el tarafından okşanıyormuş gibi, ağır ağır, ritmik bir şekilde kıpırdanıyordu. Ufukta, şehrin ışıkları bir yıldız tozu bulutu gibi titriyor, belli belirsiz bir turuncu hale yayıyordu. Derin lacivert ve kömür grisi tonlarındaki mobilyalar, ay ışığının gümüşi dokunuşuyla yumuşatılmıştı.
Rauf beni, sanki kırılgan bir hazine taşıyormuş gibi, odanın tam ortasına, halının en yumuşak kısmına doğru indirdi. Ayakkabılarımı çıkartıp, yün liflerinin derinliğine gömülürken, bedenim bir anlığına denge aradı.
Rauf'un hemen arkasında, bembeyaz bir saten örtülü yatak duruyordu. Tam orada, odanın kalbinde durduk. Şimdi tek duyabildiğimiz, sadece birbirimizin nefes alışverişiydi. Benimkisi, biraz hızlı ve düzensiz, göğüs kafesimin içinde hafifçe titriyordu; onunkiyse daha derin, daha ölçülü, ama alışılmış ritminden biraz saptığı belli oluyordu. Aradaki mesafe öyle azalmıştı ki, kalp atışlarımızın iki ayrı davul gibi, sonra yavaş yavaş senkronize olmaya çalışır gibi attığını hissedebiliyordum.
Pencereden süzülen ay ışığı, onun yüzündeki keskin hatlara vuruyordu. Ama en çok gözlerine vuruyordu o ışık. O her zamanki dolaşık, oyunbaz, alaycı parıltı tamamen kaybolmuştu. Gözlerinin etrafında, günün yorgunluğundan ya da belki de taşıdığı duyguların ağırlığından kaynaklanan ince çizgiler, ay ışığında daha da belirginleşmişti. İrisleri, bu loş ortamda neredeyse simsiyah görünüyordu, ama içlerinde, ateş közleri gibi, sıcak, kararlı bir pırıltı yanıp sönüyordu.
Dudakları, o meşhur sırıtışın gevşek çizgileri yerine, ciddi, düşünceli ve şaşırtıcı derecede savunmasız bir şekilde sıkılıydı. Sanki tüm maskeleri, tüm dış kabuğu bu süitin kapısında bırakmış, şu an burada, benim önümde, olduğundan başka bir şey olmayan, çıplak gerçekliğiydi. Havada, söylenmemiş kelimelerin, dokunulmamış temasların ve gelecek anın ağır, tatlı gerilimi asılıydı.
Yavaşça bir elini kaldırdı. Parmak uçları, önce duvağımın tülüne değdi. Nazikçe, bir tutamını avucuna aldı. Sonra, o elini boynumdaki inci kolyeye götürdü. Soğuk taşa dokundu, annemin hediyesine. En sonunda, yanağıma ulaştı. Başparmağı, hafifçe, alt dudağımın yumuşak kenarından geçti.
"Bütün gün sana baktım, ama varlığına hiç doyamadım."
Sözleri, odanın sessizliğinde, tıpkı denizin kıyıya vuran en sakin dalgası gibi yayıldı. Başparmağı, dudağımın kenarında durdu, orada, titreyen bir saniye daha kaldı. Bakışları öyle derin, öyle yoğundu ki, sadece gözlerime bakmıyor, adeta ruhumun en kuytu köşelerine kadar iniyordu. Sanki içimdeki günün yorgunluğunu, evliliğin getirdiği heyecan ve endişeyi, ona karşı beslediğim karmaşık, derin hisleri tek tek okuyor, anlıyordu. Onun bakışlarında, bütün maskelerim düşüyor, bütün savunmalarım eriyor gibiydi.
Başparmağı, dudağımın kenarında durmaya devam etti, sonra yavaşça yanağıma doğru kaydı. Yumuşak, neredeyse saygı dolu bir dokunuşla, çene kemiğimin kavsini takip etti. Her santimi okşuyor, her zerreyi hissediyor gibiydi. Dokunuşu, bir sahibin eşyasını değil, bir aşığın kutsalını keşfedişi gibiydi.
Parmağı, boynumun narin eğrisine indi. Annemin taktığı o inci kolyenin üzerinden geçti. İşte orada, taşın sabit, neredeyse canlı soğukluğu ile onun parmaklarının canlı, titreşen sıcaklığı arasında keskin bir tezat vardı. Soğukluk geçmişi, anıyı, geleneği temsil ederken; onun sıcaklığı şimdiyi, şu anı, arzuyu ve geleceğin belirsizliğini simgeliyordu. İki sıcaklık, tenimde birleşiyor, garip bir ürpertiyle karışık bir huzur yayıyordu.
"Şimdi," diye fısıldadı, sesi biraz daha kalınlaşmıştı, "sadece sen varsın. Pastalar, fotoğraflar, şarkılar... hepsi bitti. Sadece sen kaldın."
Ellerini, çıplak omuzlarıma koydu. Onun avuçlarının sıcaklığı, tenime nüfuz ediyor, omurganın iki yanından aşağı inen gevşetici bir dalga gönderiyordu. Gözlerimi kapattım. Karanlığın içinde, duyularım iyice keskinleşti. Onun nefesinin düzenli, biraz hızlanmış ritmini, o keskin, odunsu parfümünün altında gizlenen, onun özüne ait, temiz, tuzlu ten kokusunu içime çektim. Bu, güven veren, yuva gibi bir kokuydu.
"Ben de sana doyamadım," diye karşılık verdim, kelimeler boğazımdan titreyerek, ama yürekten, net bir şekilde çıktı. "Smokinli Kraken'imden, Ankara rüzgarında koşan o asi çocuğa, şimdi de burada, önümde duran, bütün maskelerini çıkarmış adamıma kadar..." Nefesim bir an kesildi. "Hiçbir haline doyamadım Rauf. Hepsi senin parçan. Ve hepsini seviyorum."
Bu sözler onun üzerinde görünür bir etki yarattı. Gözlerinde yoğun, derin bir parıltı belirdi, sanki içinden bir şey serbest bırakılmış gibiydi. Sonra, yavaşça eğildi.
Önce, alnımın ortasına, terden arınmış, sakin bir noktaya bir öpücük kondurdu. Bu, bir başlangıcın, bir saygı duruşunun işaretiydi. Sonra, göz kapaklarıma doğru indi. Dudakları, birinci, sonra ikinci göz kapağıma, öyle hafifçe değdi ki, kirpiklerim onun nefesinin sıcaklığıyla titredi. Sanki bakışlarımın arkasındaki dünyayı, hayallerimi öpüyor gibiydi. Burnumun kemerinde, nazikçe durdu, nefesi yanaklarıma doğru kaydı, orada, hafif bir sıcaklık izi bıraktı.
Ve sonra dudaklarıma ulaştı. Bu, daha önce dans pistinde paylaştığımız o ateşli, halka açık, oyunlu öpücük değildi. Bu, tamamen farklıydı. Yavaş, keşfeden, derinden samimi bir buluşmaydı. Dudakları, benimkilerin etrafında, onları tamamen kaplamadan, sadece nazikçe çevreledi. Baskı yapmıyor, sadece orada olmanın, varlığını hissettirmenin verdiği bir huzur sunuyordu. Kendimi ona bıraktım, karşılık verdim. Dudaklarım onunkilerin şeklini alırken, aramızda bir uyum, konuşmaktan daha derin bir anlaşma doğdu.
Ellerim, neredeyse kendi kendine, onun gömleğinin açık yakasına gitti. Parmak uçlarım, kumaşın altındaki sıcak tenine ve sert kas dokusuna değdi. Kasılıp gevşeyişini, kalp atışının hızlı ritmini hissedebiliyordum. Bu dokunuş, içimde, kasıklarımdan mideme ve göğsüme yayılan derin, titreşen bir dalga başlattı. Bir iç çekme, boğazımın arkasından dudaklarıma sızarak, aramızdaki küçük boşlukta kayboldu. Bu, sadece tutku değil, bir teslimiyetti; iki yolun, gürültünün ve dünyanın ortasında, sonunda aynı sessiz odaya, aynı nefese, aynı karşılıklı keşfe kavuşmasıydı.
"BÖLÜM BURADAN SONRASINDA (Cinsellik, argo vb kelimelerle devam edecektir.) OKUMAK İSTEMEYENLER İÇİN BİTMİŞTİR."
Love Me Like You Do, Ellie Goulding
Giderek ateşlenen öpücükle birlikte, elleri yavaşça boynumdaki kolyeye uzandı. Parmakları, ince zinciri ve kilidi bulmakta zorlandı; iki deneme yaptı, ama öpüşlerimizi asla durdurmadı. Sonunda, kolyeyi usulca çözüp, öpüşümüzün ateşli ritminden kopmadan, komodine uzattı. İnci kolye, tahta zemine küçük bir gürültüyle düştü.
Sonra, benim ellerim hareket etti. Onun omzundan çekip, duvağımı saçlarımdaki sabitleyicilerden kurtardım. Hafif bir çekişle tülü çözüp, hiç bakmadan yere fırlattım. Bir bulut gibi süzülüp, ayaklarımızın dibine indi.
Nefes nefese, alınlarımızı birbirine yasladığımızda, havada sadece iki çift ciğerin çektiği sıcak, ağır nefesler vardı. Rauf'un eli, üzerimdeki gelinliğin sırtında geziniyor, ipek kumaşı, altındaki tenimi hissediyor, gizli fermuarın metal dişlerini arıyordu.
"Söyle," diye fısıldadı, soluklarının sıcak, nemli aralıklarından. Ses, bir yalvarıştan çok, bir emir gibiydi, ama en derin sevgiyle yumuşatılmıştı. "Söyle bana karıcığım? Ne istiyorsun?"
Alt dudağımı ısırdım. Karnımdaki sızılar, yoğun bir isteğin fiziksel tezahürü olarak kasıklarıma doğru keskin, acılı sancılar gönderiyordu. Düşünmeye, süslü kelimeler bulmaya gerek yoktu. Gerçek, çıplak ve yakıcıydı.
"Seni istiyorum," diye inledim, sesim bir çığlığın en zayıf, en içten haliydi. "Seninle bugün sevişmek istiyorum kocacığım. Her an, ömrümün sonuna kadar da seni istemeye devam edeceğim."
Bu itiraf, onun üzerinde bir patlama etkisi yarattı. Hızlanan nefesiyle, bulduğu fermuarı bir hareketle aşağıya indirdi. Fermuarın sesi, bu sefer bir kılıfın değil, bir hapsedilişin son perdesi gibi geldi.
"Seninle Miraç," dedi, her kelimeyi, dudaklarıma yaklaşırken, bir antlaşma maddesi gibi vurgulayarak. "Seninle sevgilim. Seninle karım." Dudakları, benimkilerin bir santim ötesinde asılı kaldı. Nefesi, yüzümü yakıyordu. "Nefesim yettiğince, tüm varlığımla sevişeceğim. Varlığım, senin varlığına ezelden mühürlüdür."
Ama Rauf, fermuarla yetinmedi. İki elini, gelinliğimin kalp yakasına soktu. Yavaş ama kararlı bir çekişle, gelinliği aşağıya çekti. İpek, tenimden bir ikinci deri gibi sıyrılırken, serin bir esinti göğüs uçlarıma, midemin çıplak hatlarına değdi. Üzerimde kalan tek şey, Lerna'nın son anda elime sıkıştırdığı o kadifemsi jartiyer takımıydı. İnce dantelli sütyen, belime oturan kalçalığı ve askıları bedenimi örtmüyordu. Havadaki ıslaklık, cildimde tüylerimi diken diken eden bir ürperti yarattı. Ama bu, bir saniyeden kısa sürdü.
Çünkü Rauf'un bakışları, üzerimde gezindiği her santimde gerçek alevlerden daha yakıcıydı. Gözleri, jartiyerin dantellerinde, çorabın gerilmiş ipeğinde, tenimin açıkta kalan her parçasında yanıyordu. Bu bakış, bir giysiden çok daha sıcak bir örtü gibi sarıp sarmaladı beni.
"Senden daha güzel bir şey yok," diye mırıldandı, sesi boğuk ve tutkuyla doluydu. İki eliyle, kalçalarımı kavrayarak beni kendine daha da yaklaştırdı. Kasıklarımdaki gerginlik, dayanılmaz bir yoğunluğa ulaşmış, nefesimi kesiyordu. "Ve her zerren bana ait. Tıpkı sana ait olduğum gibi."
Dudakları benimkilerin üzerine bir fırtınanın gök gürültüsü gibi çöktü. Bu, bir öpücük değil, bir ele geçirişti. Dişleri dudaklarıma hafifçe değdi, dili ağzımın sınırlarını zorladı. Sanki sadece tadını çıkarmakla kalmıyor, ruhumu da bu öpüşle içine çekiyordu. Kendimi ona bıraktım, elleriyle açtığı yoldan ilerlerken, aklımdaki tüm düşünceler, endişeler, gelecek kaygıları eriyip gitti. Elim, hâlâ gömleğinin yakasında sıkışmıştı, şimdi bütün gücümle çekiştirdim. Düğmeler koparcasına bir sesle fırlayıp, odanın bir köşesinde yuvarlanarak kayboldular.
Diğer elim, saçlarının ıslak, dağınık dokusunda bir tutamak, bir sığınak arıyordu. Onu kendime çektim, bedenim bedenine tam anlamıyla çarpacak şekilde. Göğsüm, onun açık gömleğin altındaki sıcak, sert kaslarına değdi. Sürtünmenin yarattığı elektrik, ikimizi de derinden inletmişti.
Odanın havası ağırlaşmıştı. Ter kokusu, ipeğin hafif parfümü, deniz esintisi ve saf, ham arzu... Hepsi birbirine karışmış, nefes almayı güçleştiren yoğun bir buhrana dönüşmüştü.
Rauf, beni çıplak kalçalarımdan, avuçlarının sıcaklığı tenimi yakacak kadar keskin bir kavrayışla tutarak, kucağına aldı. Bir an için havada, onun gücüne tamamen teslim olmuş haldeydim. Hızla, bacaklarımı onun beline doladım. Bu hareket, onu bir an için geriye, yatağa doğru itti. Rauf, dengesini kaybettiğinde ikimiz de geniş yatağın saten yüzeyine düştük. Ben üstte, onun üzerinde, bacaklarım hâlâ sıkıca belinin iki yanındaydı.
Rauf, ağzını bir an çekti. Arada kalan bir karış mesafeden, gözlerimin içine, deli gibi baktı. Göz bebekleri, odadaki loş ışıkta iyice büyümüş, geceyi andıran koyu, dipsiz kuyulara dönüşmüştü. İçlerinde yansıyan tek şey, benim şaşkın, arzulu, tamamen açık halimdi.
"Görüyor musun?" diye hırladı, sesi parçalanmış, boğuk, adeta ciğerlerinin en derininden sökülüp geliyor gibiydi. "Görüyor musun ne yaptığını bana?"
Cevap veremedim. Boğazımda bir yumru vardı. Sadece başımı hafifçe salladım, hem 'hayır' hem de 'evet' anlamına gelebilecek bir hareketle.
O zaman, cevap vermemi istermişçesine, serbest kalan elini kalçama, jartiyerin dantelli askısının tenime değdiği hassas çizgiye kaydırdı. Parmağı, kadifemsi kumaşın altından, askıyı hafifçe çekip bıraktı.
Lastiğin, tenime çarpıp geri sekmesi, cildimde ani, keskin bir acı yarattı. "Ah!" diye kısa, boğuk bir inilti koptu dudaklarımdan. Acı, doğrudan kasıklarıma, içimdeki yangının merkezine sıcak bir ok gibi saplandı.
Ve bu hareket, Rauf'un gözlerinde kontrolden çıkan son bir kıvılcımı ateşledi. O koyu, dipsiz kuyularda bir şey parladı ve kırıldı. Öz-disiplin, sabır, ne varsa... Hepsi o lastiğin sesiyle birlikte paramparça oldu. Bir anda, gücünün tüm patlamasıyla, beni yatakta döndürdü.
Bir saniye önce üstteyken, şimdi onun ağırlığının altında, sırtüstü uzanıyordum. Ellerini, başımın iki yanına, yastığa yasladı, kollarıyla beni çevreledi. Bacaklarımın arasındaki varlığı, gecenin loşluğunda kocamandı. Çıplak, gergin kaslı teni göz hizamdaydı. Fışkıran mavi-yeşil damarlar, derisinin altında nabız gibi atıyordu. O görüntü o kadar ilkel, o kadar güçlüydü ki, kontrolsüzce dilimin ucuyla dudaklarımı yaladım, sanki o atan damarların tadına bakabilirmişim gibi.
"Göstersene bana," diye fısıldadım, "Sana ne yaptım?"
Rauf, alt dudağını beyazlaşana kadar ısırdı. Gözlerinde, az önceki parçalanmış kontrolden geriye kalan karanlık, kararlı bir ateş yanıyordu. Yüzünü, yüzüme iyice yaklaştırdı. Nefesi, dudaklarıma değiyordu.
"Önce benim görmem lazım," dedi, her kelimeyi bıçak gibi kesen ve alçak bir tonda. "Sana ne yaptığımı."
Ve beni yeniden öpmeye başladı. Ama bu seferki, dudaklarımızın fazla birbirinde takılı kaldığı yumuşak bir buluşma değildi. Onun dudakları, benimkileri kısa, aç bir ısırık gibi kavradıktan sonra, hemen çeneme doğru kaydı. Oradan, boynumun çizgisi boyunca hızla indi. Her iniş, dilinin sıcak, ıslak darbesiyle işaretleniyordu. Çenemde, çene kemiğimin altında, boynumun yanında... Islak, sıcak izler bırakarak, derimi yakarcasına ilerliyordu. Bu, bir sevişme değil, bir işaretleme, bir keşif ve bir cezalandırmanın hızlı, acımasız karışımıydı.
Ve her bir dokunuş, içimdeki yangını daha da körüklüyor, onun bana ne yaptığını değil, ikimizin de birbirimize ne yapmak üzere olduğumuzu bedenimin her hücresine haykırıyordu.
Dudaklarının ıslak, sıcak dokunuşları, göğsüme, tam kalbimin üzerinde, solgun tenimdeki morluğun üzerinde soluklandı. Nefesini tuttu. Sanki orada gizlenmiş ölümün ve hayatın kokusunu aynı anda almış gibiydi. Sonra, bir nefes, bir dua, bir lanet gibi, o hassas noktayı öptü, yaladı. Kendi canlı, sıcak izlerini, o eski, soluk hatıranın üzerine bir zafer mührü gibi bıraktı. Bu, geçmişi silmek değil, üzerini kendi varlığıyla kaplamaktı.
Sonra, yavaş yavaş, dudaklarını, bana göre sol, ona göre sağ göğsüme doğru sürükledi. İnce, dantelli sutyenin altından, göğüs uçlarım ona doğru acılı bir şişkinlikle kabarmıştı. Kumaş, onları zorluyor, şeklini belli ediyordu.
Rauf, sutyeni çıkarmaya bile tenezzül etmedi. Doğrudan, dişlerini, dantelin ince telleri arasından, sertleşmiş tomurcuğun etrafına bastırdı. Sıcaklığı ve baskısı, ince kumaşın ardından bile yakıcı ve keskindi. Dişlerin baskısı, saçlarını çekmeme neden olmuştu. Göğsümdeki yanma da beni küçük, boğuk bir inlemeye sürükledi. Kontrolümü kaybedip, kendimi ona, göğsümü onun ağzına doğru bastırdım. Daha fazlasını istiyordum. Daha derinini. Daha acısını.
"Rauf, lütfen..."
Sesim, bir yalvarışla bir emir arasında gidip gelen, çatlak bir fısıltıydı. Lütfen neydi? Lütfen dur? Lütfen devam et? Lütfen daha çok acıt? Lütfen bitir? Hepsiydi. Hiç biriydi. Sadece onun adıydı ve içimi yakıp kavuran ateşin tek ilacıydı.
"Ben çok acıktım sana," diye sızlandı, göğsümdeki dudakları hâlâ tenime yapışık, kelimeler titreşimleriyle cildimi yakarak geçti. Yavaşça başını kaldırdı. Bakışları, göğsümün üzerinden, doğrudan gözlerime kenetlendi. İçleri, aç, vahşi, sınır tanımaz bir arzuyla yanıyordu. "Doyuracak mısın beni? Açmış tomurcuklarınla? Besler misin beni?"
Soru, havada elektrik yüklü bir tehdit gibi asılı kaldı. Düşünmeye, süslü cevaplar vermeye zaman yoktu. Bedenim, aklımdan önce hareket etti. Hızla, kafamı salladım. Ağzım kuruydu. Sesim, boğazımın derinliklerinden gelen kısık, çatlak bir fısıltıya dönüştü.
"Em. Em onları."
Bu izin, onun içindeki son bağları da kopardı. Rauf, dudaklarını iştahla, genişçe yaladı. Sonra, iki eliyle sutyenin ince, dantelli ortasından kavradı. Hiç tereddüt etmedi. İki yana, sert, keskin bir çekişle ayırdı onu. Kumaşın yırtılma sesi, odada bir silah patlaması gibi yankılandı. İnce teller ve danteller koparak sırtımda kaldı.
Gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmadan, başını eğdi. Ağzını, artık tamamen çıplak ve acıyla şişmiş sol göğsüme götürdü. Dudakları, mememin etrafını tamamen, karanlık bir halka gibi kuşattı. Sonra, hunharca emmeye başladı.
Bu, nazik bir dokunuş değildi. Bu, açlığın, sahiplenmenin, ilkel bir gücün fiziksel tezahürüydü. Emişi güçlü, acı verici ve derindi. Hassaslaşmış göğüs ucum, ağzının sıcağında, dilinin baskısında parçalanıyormuş gibi hissettirdi. Ve bu acı, doğrudan bir tel gibi kasıklarıma aktı. Oradaki sızı, ani, keskin bir sancıya dönüştü, içimi yakıp kavuran bir dalgaydı bu.
Dayanamadım. Çığlık attım. Sesim, hınç ve zevkin, acı ve hazzın iç içe geçmiş, parçalanmış bir ifadesiydi. Ellerim, onun sırtına uçtu. Tırnaklarımı, terle ıslanmış, gergin kaslarına sanki bir can simidine tutunur gibi sapladım. Derisinin altına girdiler, onun da inlemesine neden olacak şekilde. Bu, bir cezalandırma değil, bir bağlanıştı. Ona verdiğim acının, bana verdiği acıya mükemmel, vahşi bir yankısıydı.
Rauf, dudaklarını şişmiş, kızarmış mememden güçlü, ıslak bir sesle ayırdı. Göğsümde, nemli, parlak bir iz ve derin bir sızı bıraktı. Dilini, göğsümden aşağı, karnımın düz, titreyen yüzeyine sürükledi. Islak, sıcak bir yol çizerek inişi, tenimde titreme dalgaları yarattı.
Ben, altında kıvranmaya devam ettim, nefesim hırıltılı çıkıyordu. Bakışları, yukarıya, gözlerime kilitlenmişti. Orada, yoğun bir odaklanma vardı. Beni görüyordu. Tüm kontrolümü kaybetmiş, onun için ne hale geldiğimi; çaresiz, istekli, tamamen açık halimi izliyordu. Bu bakış, bir aynaydı; içimdeki fırtınayı bana geri yansıtıyordu.
Nefesini, iyice aşağıda, kasıklarımın hemen üzerinde hissettiğimde, bir refleksle dirseklerimin üzerine doğruldum. Gövdem hafifçe havaya kalktı. Bu hareket, onun bakışlarını aşağıya, tanganın örttüğü dantelli görüntüye çekti.
Bir an için dondu.
"Of," diye boğuk, sert bir hırıltı kopardı. Ses, gırtlağından, adeta bir canavarın homurtusu gibi geldi. Çatık kaşlarının altından, yüzüme baktı. Yüz ifadesi şaşkınlık, azgınlık ve saf bir hayranlığın imkânsız karışımıydı. Sonra, bakışlarını tekrar, çok daha yakından, kasıklarıma indirdi.
"O kadar ıslanmışsın ki," diye konuştu, sesi kalın, nefes nefese ve kaba bir gerçeklikle doluydu. Kelimeler, bir iltifat ve bir küfür arasında gidip geliyordu. "Dantel görünmüyor amına koyayım. Siktir! Suların dantelden sızıyor!"
Bu çıplak, edepsiz itiraf, utanç ve muazzam bir gurur karışımıyla içimi yaktı. Evet, o kadar ıslanmıştım. Onun için. Hepsi onun yüzündendi. Ve o, şimdi bunun fiziksel kanıtına bakıyor, kendi gücünün ve benim üzerimdeki etkisinin somut işaretini görüyordu. Gözlerimi yüzünden ayırmadan, kasıklarımı ona doğru, bir davet, bir sunuş gibi biraz daha ittim.
"Devam et, kocacığım."
Rauf, bir an için yeniden bana baktı. Gözlerinde, az önceki vahşi şaşkınlığın yerini alan kararlı, karanlık bir niyet vardı.
"Benim karım," diye mırıldandı. "Benim hayatım. Benim her şeyim. Yalnız bu gece değil, ömrümün sonuna kadar tapacağım sana."
Gözlerimin içine bakarak ağzını açtı. Dudakları, ıslak, koyu renge bürünmüş dantelin üzerine, tam vajinamın şişmiş, hassas dudaklarının üzerine yaslandı. Islaklığı, sıcaklığı, kumaşın dokusunu bir anda hissettim. Dantelin üzerindeki ıslaklığı emmeye başladı.
Etkisi anında ve karşılıklıydı. Gözlerimiz, tam aynı anda, kontrol edilemez bir refleksle geriye, şoka uğramış bir boşluğa doğru kaydı. Benimkiler tavanda bir noktaya kitlendi, görüntü bulanıklaştı, renkler soldu. Onunkiler ise, ağır kapaklarının altında yarı yarıya kapandı, sadece beyazlarının şeridi görünür halde kaldı, hazzın fiziksel acısıyla gerilmiş gibi.
Bu, sadece bir dokunuş değildi. Bu, bir çekişti. Islak dantelden, onun ağzına doğru, benim özümden bir sıvı çekiliyormuş gibiydi. Hazzın fiziksel sıvısı, onun tarafından hunharca tüketiliyordu.
Ağzımdan, nefesim kesilmiş bir 'hahh' sesi çıktı, boğazımın derinliklerinde kaybolan. Bedenim bir yay gibi gerildi, sırtım yatağın kadifesine gömüldü. Onun ağzının o yoğun, vakumlu sıcaklığı, sadece kasıklarımda değil, tüm sinir sistemimde patlıyordu. Her emiş, doğrudan omurgama, oradan da beynimin en ilkel kısmına bir şimşek çakıyordu.
O an, zaman ve mekân yok oldu. Sadece o döngü vardı. Onun çekişi, benim tepkim ve ikimizin de gözlerimiz geriye kaymış halde bu ilkel alışverişe teslim oluşu. Bu, konuşmanın, düşüncenin, metaforun ötesinde bir iletişimdi. Kalçalarımı ondan kurtarmak için değil, danteli dudaklarının arasından çekmesi için kıvrandım.
Rauf, verdiğim her tepkiyi, her titremeyi, her boğuk sesi hortum gibi içine çekti. Bir eliyle kalçamı sıkıca kavradı, parmakları etime gömülürcesine, beni yerimden kıpırdatmadan sabitledi. Diğer eli, ıslak, yapışkan tangaya uzandı. Kumaşın yırtılma sesi, odada bir özgürlük çığlığı gibi yankılandı. Parçaları, bir an bile bakmadan kenara fırlattı.
Artık hiçbir engel yoktu.
"Bak, nasıl da benim için kasılıp gevşiyor amcığın," diye fısıldayıp kısa, karanlık bir kahkaha attı. Gözleri, çıplak halimi süzerken beni buldu. Bakışında, sahiplenmenin ve küstah bir zaferin tehlikeli bir karışımı vardı. "Ah," diye alaycı bir tonla ekledi, "doğru. Sen benim gördüğümü göremiyorsun."
Bu küstah itiraf, utanç ve muazzam bir tahrik karışımıyla içimi yaktı. İnleyerek ona baktım, kelimeler boğazımda düğümlenmişti.
Sonra, ağzını tamamen vajinama yasladı. Bu, bir dokunuş değil, doğrudan, tam bir örtüşmeydi. Resmen, çıplak, ıslak ve şişmiş vajinamla öpüşmeye başladı. Dudakları, etin her iki yanını kuşattı, dili ise doğrudan, korunmasız klitorisime baskı yaparak sert, dairesel hareketlerle gezindi. Bu temas, dantelin arkasındaki hayal gücünden çok daha yakıcı, çok daha gerçekti.
Ben de dayanamadım. Saçlarından avuç dolusu tutarak, kafasını kendime, o en derin, en hassas noktaya doğru çekiştirdim. Onu orada, tam orada sabitlemek istiyordum. Tükürükleriyle buluşan kadınlığım, artık acı verici bir sızlamaya dönüşmüştü. Bu, doymak bilmeyen bir açlığın sancısıydı. Her dil darbesi, içimdeki boşluğu daha çok hissettiriyor, onunla doldurulma ihtiyacını daha da şiddetlendiriyordu.
Serbest kalan elinin yüzük parmağı ve orta parmağı, hazırlanmış, ıslak yoluma hızla, hiç tereddütsüz girdi. Ani, dolgun bir genişleme hissiyle, boğuk bir çığlıkla sızlandım. Sesim, hazzın ve şokun sınırında parçalanmıştı.
"Daracıksın amına koyayım, of! Parmaklarımı bile kırarcasına sıkarken, sikimi nasıl alacaksın?"
Küfürleri, kulağımda dolaşan bir rüzgâr sesi gibi boğuklaşıyordu. Rauf, parmaklarını, içimde ıslak, yapışkan şıkırtılarla ileri geri çarpmaya, keşfetmeye ve daha da hazırlamaya devam etti. Her hareket, kasıklarımdaki yangını körüklüyor, içimdeki boşluğu daha çok hissettiriyordu.
Sonra, olduğu yerden doğruldu. Sol dirseğini yatağa, yanıma yasladı. Üzerime, tüm ağırlığı ve varlığıyla eğildi. Kurumuş, çatlamış dudaklarım, onun ıslak, tuzlu, benimle ve kendi tükürüğüyle kaplanmış dudaklarıyla buluştu. Bu öpüş, acı ve hazzın, sahiplik ve teslimiyetin karmaşık kokteyliydi. Kendi tadımı, onun ağzında, dudaklarımda hissediyordum. Bu, en ilkel paylaşımdı.
Ağzını bir an çekti, ama parmaklarının içimdeki ritmik, ıslak hareketi hiç durmadı. Nefesi, dudaklarıma yakıcı sıcaklığını üflüyordu. Gözlerimi, onun karanlık, odaklanmış bakışlarına açtım.
"Şıkırtılarını duyuyor musun yavrum?" diye sordu, sesi boğuk, kalın ve kasıtlı olarak alçaktı. Her kelime, içimdeki parmaklarının her hareketiyle senkronize gibiydi. "Parmaklarım içinde yüzüyor resmen."
Cevap veremedim. Kasıklarım onun parmaklarını sıkıp gevşettiğinde hırladı. O zaman, biraz daha yaklaştı. Burnu, benim burnuma değdi. "Söyle," diye tekrarladı, bu sefer bir fısıltıdan daha vurgulu, bir emir gibi. "Kimin için böylesin? Kimin için bu kadar ıslak, bu kadar hazır, bu kadar sıcaksın?"
Soru, sadece fiziksel bir gerçeği değil, duygusal bir aidiyeti de soruyordu. İçimdeki parmakları, soruyu daha derine, daha kişisel bir yere ita etmek için hafifçe kıvrıldı. Bu hareket, ani, beklenmedik bir haz dalgasına neden oldu ve ağzımdan kısa, keskin bir inilti kopardı.
Gözlerim ona dikili kaldı. Nefesimi toplamaya, sesimi bulmaya çalıştım. Dudaklarım titriyordu. "Senin..." diye zorlukla çıkardım, sesim parçalanmış, hırıltılıydı. "Senin için, Rauf. Sadece senin. Lütfen... gir artık içime."
Bu itiraf, onun yüzünde ani bir gevşemeye, ardından da daha derin, daha karanlık bir tatmin ifadesine neden oldu. Parmakları, içimdeki derin bir noktada kıvrılmış bir şekilde hızlanmaya başladı. Avuç içi vajinamın üstüne çarparken parmakları doğrudan, acımasız bir baskıyla o noktaya odaklandı. Vücudum, bir yay gibi gerilerek titredi. Kasıklarımdan yükselen, birikmiş tüm baskı, birden patlamak üzere olan bir baraj gibi hissettirdi.
Orgazm, bir tsunami gibi gelmişti. Parmakları hâlâ içimde, inatla o noktaya çarpmaya devam ederken, bedenim kontrolden çıkan bir kasılmayla kaskatı kesildi. Boğazımdan, boğulmuş, tiz bir çığlık koptu. Fışkıran sularım, onun elini, bileğini, yatağın kadifesini ıslattı. Rauf'un ağzından, boğuk, anlaşılmaz küfürler dökülmeye başladı. Kelimeler, zihnin mantıklı kısmından değil, en ilkel, en hayvani katmanından yükseliyordu. Gerçekten zihnimin ulaşamayacağı bir konumdan.
Rauf, dirseğinin üzerinden kalktı. Islak elini gözlerimin önünde, gelişi güzel, ama kasıtlı bir kabalıkla yaladı. Tüm parmaklarını, ağzına sokup temizledi. Bu hareket o kadar vahşi, o kadar sahipleniciydi ki, ikinci bir dalga titreme gönderdi bedenimden.
Sonra, pantolonunun kemerine uzandı. Hızlı, becerikli hareketlerle fermuarı indirdi, pantolonu ve boxerını tek bir hamlede kalçalarından aşağı itti. Karnına doğru yükselen, damarları şişmiş penisi ortaya çıktı. Ucundan, berrak, ince zevk suları sızıyordu. Görüntü, nefesimin yeniden, daha da hızlanmasına neden oldu. Sağ avucunu, o sıcak, sert uzunluğun etrafına doladı. Yavaş, kasıtlı bir sıvazlama hareketi yaptı. Başparmağı, o nemli ucuna gerilmiş derisinin üzerinde gezdirirken, gözleri yüzüme kilitlendi.
"Bak," diye fısıldadı, sesi çakıl taşları gibi kalın ve pürüzlü. "Biz senin için ne hale geldik." Sıvazlama hareketi, zevk sularının daha da yayılmasına neden oldu. "Gözyaşlarımız," diye ekledi, kelimeleri ağır ağır, vurgulayarak, "senin için akıyor."
Dayanamadım. Kendimi ona doğru ittim, oturur pozisyona gelmeye çalıştım. Bu hareketim üzerine, o da üzerime abanırcasına eğildi. Sol eli, hemen saçlarımın dağınık, terle ıslanmış buklelerinin arasına daldı. Avucu, başımın arkasını, ensemi kavradı. Dokunuşu hem nazikti hem de kaçışa izin vermeyecek kadar kararlı. Diğer eli hâlâ kendini sıvazlıyordu, iki bedenimizin arasında.
Ve sonra dudakları, benimkilerin üzerine geldi. Bu bir öpüş değil, bir ele geçirişti. Basınç, neredeyse acı vericiydi. Ağzımı zorla açtı, dilimi ele geçirdi. Tadı, tuzlu ve topraksıydı; benim tadım, onun tadı ve saf arzunun keskin kokusu... Hepsi birbirine karışmıştı. Nefesimiz, sıcak ve acil bir şekilde alışveriş edildi.
Öpüşünün gücüyle, beni geriye, yatağın yumuşak yüzeyine doğru itti. Sırtım ipeklere değdi. O, bacaklarımın arasına, ağırlığını dizlerinin üzerine vererek yerleşti. Sağ elini, hâlâ kendini tutuyor olarak, aramıza getirdi. O sıcak, kaygan ucu, hazır ve titreyen girişime dayadı.
İlk temas, keskin, elektrik yüklü bir şok gibiydi. Derin bir oh çektim, ses boğazımda titredi. Kalın, sert başını, ıslak, hassas dudaklarımın arasında ileri geri sürtmeye başladı. Hareketler sert, iddialı, sınırları zorlayıcıydı. Bu sürtünme, beni onun dokunuşuna alıştırmanın ötesinde, bir işkence ve vaadin karışımıydı. Her geçiş, içimdeki boşluğu daha çok ortaya çıkarıyor, o boşluğun sadece onun tarafından doldurulabileceğini hatırlatıyordu. Islaklığım, onun üzerinde parlak bir katman oluşturmuş, her hareketi daha da kaygan, daha da dayanılmaz kılmıştı.
"Doymam," diye inledi, sesi öpüşümüzün boğuk ağzından sızarak, dudaklarıma yakıcı bir sıcaklık olarak çarpıyordu. "Doyamam lan ben sana." Her kelime, kalçalarının, penisinin başını bana sürtüşüyle senkronize bir vurgu taşıyordu.
Ben de ona karşılık verdim. Kalçalarımı yerden kaldırdım, onun ritmine uyum sağlayarak ona doğru ittim. Onun kaygan sertliği, klitorisime her değdiğinde, kasıklarımda umutsuz, acılı bir zevk alevi parlıyordu. Nefesim, konuşmak için yetmiyormuş gibi, kesik kesik ve hızlıydı.
"Doyma, Rauf," diye soludum, gözlerimi gözlerine dikerek. O karanlık, fırtınalı derinliklerde, kendi yansımamı görüyordum; çıplak, istiyor, teslim olmuş. "Bana hiçbir zaman doyma. Gir artık içime."
Bu davet onun içindeki son direnci de paramparça etti. Yüzünde acılı, derin bir gerginlik belirdi, alnında damarlar attı. Boğuk, hayvani bir inilti boğazından koptu.
Sonra, beklenen hareket geldi, ama yine de beklediğim gibi değildi. Tamamen içine almıyordu beni. Bunun yerine, kalçalarını geri çekti ve sadece penisinin geniş, sert başını, sıkı girişimin en dış halkasına soktu. Orada, tam eşikte, bir an durdu. Nefesim tutulmuştu. Bütün bedenim, o kısmi, işkence gibi dolgunluğa odaklanmıştı. Sonra, yavaşça çekti. Sonra yeniden, biraz daha fazla, biraz daha derin soktu.
"Bu gece," diye hırladı, her kısmi hareketinde, "sadece içine girmeyi bırak, senin derinliklerine sertçe çarpmak istiyorum yavrum. Ta dibine kadar."
"Yap," diye kafamı hızla salladım. "Yap, sertçe sik beni. Beni yeniden sana, seni de bana ait kıl."
Bu sözler, onun için son tetikleyiciydi. Dudaklarımdan dökülen cümlelerle, hırlayarak dudaklarıma yapıştı. Ve sertçe, yarısına kadar içime kaydırdı. Büyüklüğü, gözlerimi kocaman, şaşkınlık ve hazla açmama neden oldu. Bir çığlık tırmandı boğazıma, ama Rauf'un dudakları onu yakaladı ve boğdu. İnlemelerimiz, ağzımızın içinde, ıslak, boğuk bir karışıma dönüştü.
Rauf, tamamen içimde durdu. Alnında, ter damlaları parlıyordu. Boyun kasları, bir halat gibi gerilmişti. Gözleri, benim gözlerimin içine işliyordu, orada, derinliklerde bir şeyin kırılıp yerine oturuşunu izliyor gibiydi.
"İçin ateş gibi," diye soludu, sesi şaşkınlık ve ezici bir zaferle titriyordu. "Al, hepsini al yavrum. Köklerime kadar al beni yuvama."
Kalçalarını, belinden güçlü bir kıvrımla geri çekti ve sert, iddialı bir darbeyle yeniden içime vurdu. Ve bir daha. Ve bir daha. Her bir santimin, içimden nasıl ayrıldığını, ıslak bir sürtünmeyle daha derine kaydığını hissedebiliyordum. Ritmi acımasız, kontrolsüz ve mükemmeldi. Her vuruş, içimi, derinliklerimi dolduruyor, göbeğime kadar sıcak bir baskı yayıyordu. Hassas benliğimden kopan parçalar, onun içimdeki varlığını istemsizce, çılgınca sıkıştırıyordu.
Bedenim, kontrolüm dışında şiddetle kasıldı, onu daha da derinden, daha sıkı kavradı. Dalgalar içimde çarpıştı, beni parçalayıp, sonra yeniden, daha farklı bir şekilde bir araya getirdi. Rauf, ani, beklenmedik bir acıyla irkildi. Soluğu kesildi. Hareketleri bir an için sekteye uğradı.
"Siktir!" diye dudaklarıma, boğuk bir kükremede bulundu. "Gevşe. Miraç, gevşe! Boşaltacaksın beni, gevşet!"
Sesi, acı ve paniğin karışımıydı. İçgüdüsel kasılmalarım, onun orgazmını çok erken, çok kontrolsüz bir şekilde tetiklemek üzereydi. Ama ben gevşemek istemiyordum. Onun bu zayıflığına, bana olan bu fiziksel tepkisine sahip olmak istiyordum. Gözlerine baktım, nefes nefese. Kaslarımı, kasıtlı olarak, biraz daha gevşetmeye çalıştım, ama bu, içimdeki şiddetli kasılmaları tamamen durduramadı. Bu, bir savaştı. Hazza karşı kontrol, teslimiyete karşı güç. Ve ikimiz de bu savaşın tam ortasındaydık.
Onun varlığını saran sıvılarım, içimde onu bir kapana sıkıştırmıştı. İkimizi de derinden inlettiğinde Rauf, doğruldu. Elleri, belimin iki yanından sıkıca kavradı ve beni ona doğru daha da çekerek bacaklarımı omuzlarına doğru iyice araladı. Bu pozisyon, daha derine, daha vahşice girmesine izin verdi.
Her darbesinde, içimden fışkıran sularım, onun kalın, beyaz menileriyle karışıyor, kalçalarıma, yatağa, onun kaslı karın kaslarına yayılıyordu. Islak, yapışkan, ilkel bir karışımdı bu. Kokusu, odanın havasını ele geçirmişti.
Rauf uzun, parçalanmış bir iniltiyle haykırdı. Başını tamamen geriye doğru attı. Boynunun gergin hatları gerildi, boğazından bir yumru gibi dışarı fışkıran âdem elması, her nefes alışında, her iç çekişinde yükselip alçalıyordu. Kaslı teninden fışkıran mavi-yeşil damarlar, boynunda, alnında, kollarında şişmiş, nabız atar gibi titriyordu. Onu ilkel bir güç, kontrolünü tamamen kaybetmiş bir fırtına gibi gösteriyorlardı.
Yüzü ıstırap ve zevk arasında gerilmişti. Gözleri benimkilere odaklıydı, kaşları çatıktı. Her içime girişinde, dişlerini sıkıyor, arada sallanan göğüslerime bakıp boğuk bir küfür ya da adımı dudaklarından dökülüyordu. Artık ritim yoktu, sadece dürtüsel, acil, vahşi bir çarpışma vardı. Beni, kendini, her şeyi unutmuş gibiydi. Tek amacı, o kontrol edilemez patlamayı geciktirmek ya da içimdeki her santimi fethetmekti.
Ve ben, onun bu halini izliyordum. Gücünün, gururunun, kontrollü Kraken'inin paramparça oluşunu. Bu, bana verdiği en büyük armağandı. Kendi kendisinin efendisi olan adamın, benim yüzümden kendini kaybedişi.
Bacaklarım onun omuzlarında titriyor, ellerim yatak örtüsünü parçalarcasına kavrıyordu. Her çarpışmada, içimdeki yangın daha da büyüyor, ikimizin de üzerine yıkılacağımız noktaya yaklaşıyorduk.
Bacaklarımı omzundan indirmeden, gövdesini bana doğru eğdi. Bu hareket, içimdeki varlığını daha da derin, daha kritik noktalara sertçe çarptırdı. Her iç çekişimde, boğazımdan gelen boğuk çığlıklar, onun derin hırıltılarıyla birleşiyordu. Dillerimiz, dudaklarımızın arasında kirli, tuzlu, nefes nefese bir öpüşmeye ev sahipliği yapmaya başladı. İnlemelerimiz ve odada yankılanan ıslak, şapırtılı sesler, kulağımızda çınlayan tek müzikti.
"Rauf, geleceğim," diye dudaklarını, konuşurken ısırdım. Uyarım, acil ve kaçınılmazdı.
O, ağzını bir an çekti, gözlerimin içine, delice baktı. "Gel bana," diye karanlık, boğuk bir ses tonuyla mırıldandı, sanki bir büyü söylüyormuş gibi. "Gel yavrum. Sar etrafımı, sık."
Bu çıplak, kabaca şiirsel davet, içimdeki kasılmaları tetikledi. Ona doğru sarmalandım, kollarım boynuna, bacaklarım beline dolandı. Rauf, hırıltılarıyla hareketlerine devam etti, ama artık daha kontrollü, daha kasıtlıydı. Yataktaki bedenimin üzerine ağırlığını bıraktı, göğsü göğsüme değdi. Artık sadece kalçalarını kullanıyor, ritmini derinden ve sertçe köklüyordu. Bu yakınlık, daha yoğun, daha kişiseldi.
"Bu gece ve diğer gecelerim şahit olsun ki varlığım ve ruhumla bir tek sana aitim."
Yüzü yüzüme yakın, nefesi nefesime karışmış halde, gözlerimin içine bakarak konuştu, her kelime bir vuruşla senkronizeydi. Sert, odaklanmış hareketleri, beni üçüncü, daha şiddetli bir orgazmın eşiğine, sonra da tam ortasına sürükledi. Bedenim onunkinin altında kasıldı, titredi, parçalandı. Tam o anda, gözlerinin içine, dudaklarının bir santim ötesinden, tüm varlığımla fısıldadım.
"Varlığım ve ruhumla bir tek sana aitim."
Bu, son mühürdü.
Kasıklarını, hâlâ titreyen kasıklarıma yasladı. Orada, bir an için hareketsiz kaldı. Bedeninde derin, son bir titreme dolaştı. İçimdeki kaslar, onun boşalmasını kabul ederek, içine çekerek, kendi bedenimin bir parçasıymış gibi sarmalayarak gevşedi. O an, fiziksel bir birleşmenin ötesinde, iki ruhun aynı ritimde atışıydı. Ve biz, ter, nefes ve paylaşılan bir sonsuzluk içinde, öylece kaldık.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!