KRAKEN KAPANI

A.D.A 24: RUHEFZA

⏱️ 92 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Alla Beni Pulla Beni, Barış Manço

Muhtemel Aşk, Yirmi7

Sen İstersin, Sedef Sebüktekin

Yaranamadım, Cankan

Suya Gider Allı Gelin, Elif Buse Doğan

Sen ya da Hiç, Madrigal

Atım Arap, Ankaralı İbocan

Ele Güne Karşı, MFÖ

🐙

Alla Beni Pulla Beni, Barış Manço

Miraç Gökçe, Ağzından

Kraken'in gözlerinde ilk kez korku gördüğüm an, benim lanetimin ne olduğunu biliyordum.

Onun bana boyun eğişinin, benim ona duyduğum ihtiyaçtan daha büyük bir zincir olduğunu fark etmiştim. Her şarkı söyleyişimde, o zinciri biraz daha sertleştiriyordum. Her boyun eğişinde, ben de biraz daha denizkızının, o aldatıcı sükûnet ve güç yanılsamasının dibine batıyordum. Onun Lâcis'i, benim şarkılarımla, onun bana duyduğu bağın hatıralarıyla dolacaktı. Benim Lâcis'im ise, onun gözlerindeki o tek anlık korkunun, ruhumu kemiren görüntüsüyle.

Biz artık birbirimizin gömülü hafızası, birbirimizin en derin kâbusu olacaktık.

Mühît, bizi kuşatacaktı.

Ve zincir, ikimizi de dibe çekecekti.

Masanın üzerinde duran davetiyelerin üzerine bir gölge düştüğünde, ilk başta bir göz yanılsaması yaşadığımı düşünmüştüm. Ama o gölgenin sesi, zihnimde dolaşan her bir düşüncenin kapısına kilit vurduğunda kelimeler, kulaklarımda hayat buldu.

"Davetiyeleri telepati yoluyla dağıtamazsın şekerim."

Çenemi yasladığım avcumu çekmeden, masaya yaslı havada duran dirseğimi bozmadan gözlerimi, o gölgenin sahibine çevirdim. Bakışlarından akan katran rengiyle bana bakarken, ellerinde tuttuğu, dumanı üstünde karton bardakları masaya koydu. Sandalyeyi çekip oturduğunda alaycı gözleri yüzümde dolandı.

"Yoksa şimdiden yoruldun mu gelin hanım? Bu gece kına gecen var. Daha bunun düğünü var."

İçli bir nefes çektim ve çenemi avcumun içinden çekip bardağa uzandım.

"Lerna, bilerek mi yapıyorsun, şekerim?" diye sorduğumda bardağı dudaklarıma yaklaştırdım. Dudaklarımı öne doğru büzerek hafifçe üfledim. Burnuma nükseden acı kahve kokusu, zihnimdeki ve bedenimdeki tüm yorgunluğumu alacak kadar keskindi. Küçük bir yudum aldım. Dilimin ucunu yakan kahveye rağmen sertçe yutkundum.

Lerna, benim gibi dirseğini masaya yaslayıp avcunu çenesinin altına yasladı.

"Neyi canım?"

Gülümsedim.

"Senden önce yeniden evleneceğim için kızgın değilmiş gibi yapıp, beni cümlelerinle sinir etmeye çalışıyorsun?" dedim, sorarcasına.

Lerna, gözlerini devirdi.

"Üf ya," dedi, dudaklarını büzerek. "Çok mu belli oluyor?"

Kahkaha atarak kafamı salladım. Lerna, kafasını iki yana sallayarak beni izlerken katranların, irislerinin içinde donuklaştığını fark ettim. Ama ona rağmen dudaklarında küçük bir tebessüm inşa ederken, zihnindeki her bir taşın ağırlığını hissedebiliyordum. Gözlerini ilk kaçıran o oldu.

"Burada iki kaçak buldum!"

Kantini yarıp geçen, masanın havasını dağıtan, ardından etrafımızdaki sandalyeleri çekerek bizi kuşatan Sualtı Akrepleri var oldu. Demir, elindeki davetiyeleri bırakıp, yanında oturan Rauf'a alayla baktı.

"Rauf, oğlum gel. Yol yakınken vazgeç," dedi ve bana baktı. "Evleneceğin kadın, davetiyeleri bile dağıtmakta üşeniyor."

Rauf, kıstığı gözlerinin arasından bir bana bir de önümdeki davetiyelere baktı.

"Hatun, ben sana yirmi tane davetiye verdim. Doğru söyle, kaç tane dağıttın?"

Lerna, şakacı tavrıyla davetiyeleri gösterdi.

"Dağıtmaya başladın mı diye sorsaydın, daha mantıklı bir soru olurdu bence."

Göz ucuyla Lerna'ya bakıp Rauf'a döndüm.

"Kimlere dağıtacağımı bilmiyorum ki? Ben sadece üç aydır buradayım. Seni, benden daha çok tanıyorlar."

Rauf, kollarını göğsünde bağlayıp masaya yaslandı. Dudaklarında çapkın sırıtışı var oldu.

"Sen gördüğüne ver davetiyeyi. Soran olursa, Yüzbaşı Rauf Aslan, bana âşık olmuş, onunla evleneceğim dersin."

Kalbimdeki bir tomurcuğun filizlendiğini hissettim. Gözleri, hınzır bakışlarla yüzümde dolanıyor ve her kelimesiyle, etimi yaran filizin sızısını hissettiriyordu. Yaralarımızı iyileştirmeye çalışıyorduk. Gözlerinin arkasına ördüğü duvarının arkasından hâlâ küller yağıyordu. Bunu görebiliyordum.

"Ee," dedim, konuyu değiştirmek amaçlı. "Siz kimlere dağıttınız?"

Rauf, dudaklarını büzerek arkasına yaslandı. Sağ kolunu, Demir'in oturduğu sandalyenin sırtına attı ve yerinde hafifçe yayıldı.

"Aslında biz, hemen hemen herkese dağıttık gülüm ya," önümdeki davetiyelere baktı. "Sendeki davetiyelerden birini de, sana söyleyeceğim kişiye vermeni istiyorum."

Kaşlarım sorarcasına havalandı.

"Kime?" dediğimde Rauf, sırıttı.

"Abime vereceksin," davetiyedeki bakışlarını bana kaldırdı. "O da Avukat Ceylin Candan'a verecek."

Lerna, Rauf'a baktı. "Ne alaka, Miraç veremiyor mu?" diye sorduğunda, Fırat, onu kolunun altına aldı ve Lerna'nın saçlarına bir öpücük kondurup göz ucuyla Rauf'a baktı. Bütün bakışlar Rauf'un yüzünde birikmeye başladığında Rauf'un dudaklarındaki sırıtışın güçlü ışığı gözlerine yansıdı.

O ışıklar, beni Arven'in çalışma odasının önüne ışınladığında boğazımı temizledim. Sağ elimi yumruk yapıp iki kere kapıya vurdum ve içeriden gelen komutla kapıyı araladım. Masasının arkasında oturan Arven, bakışlarını bana çevrildiğinde kapıyı kapatıp masanın önüne doğru ilerledim.

Arven, elindeki kalemi bırakıp bir elimdeki davetiye bir de bana bakıp arkasına yaslandı.

"Lütfen elindekinin davetiyeniz olduğunu ve beni de davetiye ile davet edeceğini söyleme bana?" dedi ama alaycı bakışını davetiyeden çekmedi. Damağımı şıklattım ve masanın üzerine davetiyeyi iki elimle bırakıp doğruldum.

"Hayır. Bu davetiyeyi Avukat Ceylin Candan'a sen vereceksin."

Kaşları, şaşkınlık ve sorgulamanın kesiştiği bir noktada bir araya geldi. Bakışlarını zarfın üzerinden söküp, kaşlarının gölgelediği mavi gözlerini bana dikti. "Benim ne alakam var?" diye çıkıştı, sesindeki alay yerini gerçek bir meraka bırakmıştı. "Sen neden vermiyorsun?"

Zihnimden bütün olasılıkları, denizin yüzeyini yararak inmeye başlayan bir çapa misali hızla oluğumdan geçirirken, dudaklarımdan dökülen ilk cümle, derinliğe gömülen çapanın gürültülü yankısıydı.

"Çünkü Avukat bana karşı oldukça gergin. Onu ya ben ya da Rauf çağırırsak geleceğini sanmıyoruz. Bu işi sen halletmelisin."

Arven, bir an için dondu. Göz kapakları, anlamaya çalışır gibi birkaç kez hızla açılıp kapandı. Çatık kaşları yavaşça gevşedi, ardından başını hafifçe iki yana sallayarak bu kez tam ters yönde, şaşkınlık ifadesiyle havaya kaldırdı. Gözlerinin derinliklerinde, mavinin her tonu bir duygu seliyle karışıp çalkalanıyor, ama hepsi o çelik irade tarafından hızla bastırılıyordu. Aralarındaki o elektriği, o çekimi biliyordum. Ve bunun sadece yüzeysel bir ilgiden ibaret olmadığını hissedebiliyordum. Oysa Arven, bu hissi saklamayı başardığını sanıyordu.

Gözler, yalan söylemezdi.

"Bana da kızgın olduğunu unuttun galiba?" diye karşılık verdi, sesi biraz daha yumuşamıştı.

Ben de onun gibi kaşlarımı hafifçe kaldırdım. "Sana kızgın olduğunu sanmıyorum," dedim, sağ dudağımın köşesinde ince, bilmiş bir gülümseme belirerek. "Sana nasıl baktığını görmüyor musun?"

Arven'in kaşları normal haline döndü. Ama gözlerindeki o çivit mavisi, sanki içine çekildiği düşüncelerin girdabında akıp gidiyordu. Zihninin derinliklerinde bir yerlere dalıp gitmişti.

"Nasıl bakıyormuş ki?" diye mırıldandı, sesi düşünceli ve biraz uzak.

Dudaklarımı hafifçe büzdüm. İpi iyice geriyordum. "Aşık gibi?" dedim, kelimeleri soruymuşçasına, hafif bir tonda havaya bırakarak.

Sözcükler, Arven'in zihnindeki o dolambaçlı yollarda aniden somutlaşıp, keskin bir çivi gibi saplandı. Gözleri iri iri açıldı, şok ve belki de hafif bir panikle. Boğazında, gürültülü ve sert bir yutkunma sesi duyuldu. O an, savunmasız ve ifşa olmuştu. O yumru, boğazını tıkamış gibi hafifçe öksürdü ve gözlerini kaçırarak eline kalemini aldı.

"Ne aşkı ya?" diye mırıldandı ardından bana taşmak üzere olan okyanuslarıyla baktı. "Rauf bitti sen mi başladın Miraç? Benim manyak kardeşim, seni de iyice kendine benzetmeye başladı."

Ellerimi arkamda bağlayıp tek kaşımı kaldırdım.

"Unuttun mu? Biz Rauf ile aynı fırtınadan doğduk?"

Arven, gözlerini devirip göz ucuyla davetiyeye baktı. Ardından bana baktı.

Dişlerinin arasından "O fırtınayı..." diye başladı ama dudaklarını içe doğru kıvırarak cümlesini yuttu. "Tamam."

Gözlerini, ben gelmeden önce baktığı dosyaya indirdi.

"Ben veririm, davetiyeyi."

Çenemi kaldırıp başımı hadi dercesine salladım.

"Şimdi vermen lazım, çünkü biz birazdan çıkacağız," gözleri büyüyerek bana baktı. "Ne bakma bana öyle, akşama kına gecem var Arven. Ceylin'in de gelmesini istiyorum. Git ve bir an önce davetiyeyi ver, o da bizimle birlikte çıksın."

Arven, caydırıcı bakışlar atarken ona inat edermişçesine baktım. İlk pes eden o oldu. Gözlerini devirdi ve derin bir nefes verdi. Sandalyesini geriye doğru ittirerek ayağa kalktı ve davetiyeyi alıp masanın etrafından dolaştı. Göz ucuyla bana bakıp çenesiyle kapıyı işaret etti. Gülümseyerek kapıya doğru ilerledim.

"Dua et Miraç, yarın düğününüz var. Yoksa Rauf'u, gözünde açtıracağım mor goncalarla severdin."

Kıkırdadım ve kapıyı araladım.

"Ne kadar iyi bir abisiniz, binbaşım," dedim alayla. "Kardeşinize olan sevginiz, gözlerimi yaşartıyor."

Arven, arkamdan koridora adımlayıp kapıyı kapattığında alayla bana baktı.

"Ya ya ne demezsin! Öyle bir sevgi ki gördüğüm yerde onu tüm sevgimle boğmak istiyorum," dedi, sırtını bana dönüp gitmeden hemen önce.

Kıkırdayarak arkasından bakıp arkama döndüm. Koridorun sessizliğine adımlarım karıştı. Köşeyi döndüm, uzun ve loş koridorları geçerek kendi çalışma odamın önüne geldim. Kapıyı açıp içeri girdim; oda boştu. Rauf görünürlerde yoktu. Arkamdan kapıyı kapatırken, ensemde aniden ılık bir nefes hissettim.

"Hih!"

Dudağımdan, saf korkuyla karışık bir ses kaçtı. O anda, belimi saran iki kuvvetli kolla hızla arkaya çevrildim. Rauf, muzip ve merak dolu bakışlarla yüzüme bakıyordu. İçgüdüsel olarak, başparmağımı damağıma dayayıp yukarıya doğru hafifçe ittim ve elimi hızla omzuna vurdum.

"Ya! Niye böyle kapının arkasına saklanırsın ki? Kalbim neredeyse ağzımdan fırlayacaktı."

Rauf, hınzır bir gülümsemeyle belimdeki ellerini biraz daha sıktı. "Emin ol," dedi, alçak ve samimi bir sesle, "ben de seni beklerken kalbim aynı öyle çarpıyordu." Yüzüme biraz daha eğildi. "Abim ne dedi?"

Ben de ona sırıtarak karşılık verdim. Omzuna yasladığım ellerimi, ensesine doğru kaydırdım. Parmak uçlarımla ense kökündeki saç tellerini hafifçe karıştırırken, gözlerimde aynı muzipliği yansıttım. "Davetiyeyi vermeye gitti."

Rauf'un yüzünde daha da büyüyen bir sırıtış belirdi; gözlerini tavana dikip düşünceli bir ifade takındı. "Acaba nasıl verecek davetiyeyi?" diye mırıldandı.

Ben de düşünceli bir ifadeyle dudaklarımı büzdüm. "Bilmem," diye cevapladım, sesim bir fısıltı kadar hafifti.

Rauf'un bakışları hemen yüzüme kaydı. O büzdüğüm dudaklarıma odaklandı. Yavaşça yaklaştı, burnunu burnuma hafifçe sürterek, "Büzme şu dudaklarını. Öpesim geliyor," diye fısıldadı, nefesi tenime değdi.

O anda, kalbimde filizlenmeye başlayan o sıcak, tanıdık duygu, birden karnıma doğru kök salmaya başlamış gibi hissettirdi. Ensesindeki saçlarına parmaklarımı daha derinden daldırırken, Rauf, sanki bir ürperti gelmiş gibi hafifçe irkildi ve ensesini oynattı.

"Yavrum, yapma," dedi, sesi biraz titrek, biraz da şaka ile ciddiyet arasında gidip geliyordu. "Huylanıyorum."

Kafasını geriye doğru atmış, boynunun zarif kavisiyle âdem elması belirmişti. Kendimi durduramadım; o çıkıntıya hafif, bir kelebek kanadı dokunuşu gibi küçük bir öpücük kondurdum. Sonra, zihnim tüm kontrolü elimden aldığında, irade bir anlığına buharlaştı ve dilim, aynı noktada, teninin sıcaklığını ve dokusunu hissederek, kendiliğinden hafifçe sürtündü.

Rauf'un tüm bedeni bir elektrik çarpmış gibi gerildi. Boğazından derin, bastırılmış, hayvani bir hırıltı yükseldi. Aniden yüzünü bana çevirdi, öyle ki nefesi sıcak bir esinti gibi yüzüme çarpıp, alnımın ve şakaklarımdaki ince saç tellerini hafifçe dalgalandırdı. Gözlerinde, kontrol edilmeye çalışılan karanlık, yoğun bir tutku vardı.

Gözlerindeki o tutku, nefesimizi kesen bir elektrik yüklü hava gibi aramızdaki mesafeyi yakıp kavurdu. Yüzüme eğilmişti, burnumuz neredeyse birbirine değiyordu. O hırıltı, göğsünün derinliklerinden gelen bir uğultuya dönüştü.

"Bana bunu yapma." Kelimeler, gergin ve kısık bir fısıltıyla aramızda titreşti. Ses tonu, keskin bir tehdit ile yalvaran bir ricayı aynı anda barındırıyor, bu ince çizgide tehlikeli bir şekilde sallanıyordu. "O yaptığın şeyin bende nelere sebebiyet verdiğini, iyi biliyorsun."

Gözlerine baktım. O çikolatalarının içinde, bir erimenin hemen öncesindeki gibi, sıcak basıncın yarattığı huzursuz, koyu bir parıltı vardı. Kaşlarının altındaki bakış, tüm bedenimi saran bir uyarı gibiydi. Zayıf noktamı biliyordum; onun zayıf noktasının da ben olduğunu biliyordum. Ve bu bilgi, aramızdaki güç dengesini sürekli değiştiren, tehlikeli bir oyunun ta kendisiydi.

Belimdeki ellerinin avuç içleri, kıyafetimin ince kumaşından geçerek tenimi yakıyordu. Parmak uçları, bel kemiğim boyunca, farkında olmadan ritmik ve bastırarak hareket ediyor, her dokunuşu içimde bir dalga yaratıyordu. Onun bu kontrol çabası, aslında kaybetmekte olduğu kontrolün bir göstergesiydi. Nefesi yüzüme çarpıyor, hafif titreyen kirpiklerime değiyordu. Aramızdaki birkaç santimlik mesafe, yanıcı bir gazla doluydu ve en ufak bir kıvılcım her şeyi alevlendirebilirdi.

"Ne yaptım ki?" dedim, sesimi olabildiğince masum ve sorgulayıcı bir tonda tutarak. Yüzümde, tamamen habersizmişim gibi hafif bir şaşkınlık ifadesi belirttim.

Rauf'un tepkisi anlık ve içgüdüseldi. Gözleri, ince bir çelik şerit gibi bana kenetlendi. Alt dudağını, bastırarak, neredeyse acıtırcasına dişlerinin arasına aldı. O küçük hareket, tüm yüz ifadesini değiştirdi. Çenesi gerildi, şakaklarındaki bir kas hafifçe seğirdi. Sol eli belimden ayrıldığında kulaklarıma dolan kapının kilit sesi, uğuldayan bir su şakırtısına dönüştü.

Sanki zihnimde denize inen bir çapa yoktu. Çapanın kendisi, ben olmuştum. Kendi derinliklerime, bilinmeyen ve tehlikeli sulara, onun bakışlarının içine hızla batıyordum.

"Bunu," dedi hırlayarak ve hızla dudaklarıma yapıştı. Dili, dudaklarımın arasından bir sustalı bıçak gibi sızdı. Dilimle karşılaştığı an, hafif, tuzlu bir acıyla kanattı. Bu bir savaş ilanıydı, tutkunun en ilkel, en vahşi haliyle. Karşılık verdim, aynı hiddetle, aynı aciliyetle. Bu bir mücadeleydi, nefes nefese, tatsız, iki iradenin çarpıştığı bir savaş alanı.

Elleri kalçalarıma indi ve beni kendine doğru sertçe çekti. Kaslarındaki güç, kemiklerime işliyordu. Aramızdaki tüm mesafe yok oldu. Hissettiğim baskı sadece onun fiziksel kuvveti değildi; içimde yeşermeye başlayan o şeyin, karnımdan aşağıya, en karanlık, en gizli yerlerime doğru kök salarak yayılmasının ezici ağırlığıydı.

O kökler, onun her kavrayışıyla, her hırıltısıyla daha da derinlere iniyor, beni ona bağlıyor, bu çarpışmanın ortasında bile büyümeye devam ediyordu. Nefesimiz birbirine karıştı, savaşan dillerimizle aynı havayı paylaştık. Dünya, bu kavganın, bu birleşmenin ve içimde kök salan o kaçınılmaz gerçeğin dışında her şeyini kaybetti.

"Durmalıyız," diye inledim, kelimeler daha çok onun dudaklarına değen nefesimden ibaretti. Bir mantığın, bir uyarının son çırpınışıydı.

"İnleme ağzımın içine amına koyayım," diye nefes nefese soludu, sesi boğuk ve tüm sınırları yok eden bir arzuyla doluydu. Ve konuşmak için ayrılan o küçük boşluğu bile kapatarak, bir kez daha dudaklarıma saldırdı. Bu seferki daha vahşi, daha umursamazdı.

Zihnim bir megafonla bağırıyordu: Dur! Bu yanlış! Burada durun. Ama göğsümde çarpan kalbim, çılgın ve amansız bir davulla ona karşılık veriyordu. İtiraz ediyor, isyan ediyor, devam edin diye haykırıyordu. Bu iç savaşta, bedenim tarafını seçti.

Sağ bacağım neredeyse kendiliğinden, irademden bağımsız hareket etti. Havaya kalktı ve beline dolandı. Bu hareket, ona verdiğim en net, en saf cevaptı.

Rauf bu daveti duymakta gecikmedi. Boğazından koyu, karanlık bir inilti yükseldi. Diğer bacağımı da kavradı ve beni yerden kaldırarak kucağına aldı. Bir iki kısa, güçlü adımla hemen arkasındaki duvara ilerledi. Sırtım soğuk, pürüzlü duvara değdiği an, o da önüme, üstüme kapandı.

Heybetli bedeniyle beni duvar ile kendi arasına sıkıştırdı. Tam bir hapsedişti. Kaçış yoktu. Kendini bana doğru bastırdı, kalçasını ileri iterek aramızdaki son engelleri de yok etti. Bedenlerimiz arasındaki sürtünme, nefesimi kesti.

"Of," diye mırıldandı, alnını alnıma dayayıp. Gözleri, sadece bir karış ötemde, içinde eriyen, tüm damağımı yakan bir çikolata gibiydi. Nefesi yüzümde yanıyordu. "Sikeceğim şimdi."

"Tamam. Sakin ol. Saakin ol," dedim, ellerimi saçlarından indirip ağırlığımı onun omuzlarına vererek. Sesimi, Buz Devri'ndeki o biraz şaşkın, biraz telaşlı Sid karakterinin tiz ve çatallı tonuna bürüdüm. Yüzümü de komik bir ciddiyetle buruşturup ona baktım.

Rauf'un gözlerindeki o eriyen, yakıcı yoğunluk, bir anlığına dondu. Yerini saf, şaşkın bir bönlük aldı. Bana öyle baktı, sanki birdenbire konuşmaya başlayan bir penguendim. Sonra, bir anlık gecikmeyle, şakayı algıladı. Ama içindeki gerilim tamamen dağılmamıştı; sadece şaşkınlıkla karışmıştı. Damağını, hafif bir tıklama sesiyle şaklattı.

Sonra, ağzının kenarında o bildik, hınzır gülümseme yeniden belirdi. "Hanım hanım," dedi, sesi alçak, şakacı ve biraz da kendini beğenmiş bir tonla. Elleri, artık kalçalarımda değil, şimdi göğüslerimin üzerine, kıyafetimin üstünden yaslanmıştı. Dokunuşu hâlâ sıcak ve baskındı. Gözlerimi, hem o beklenmedik dokunuşun verdiği şaşkınlıkla, hem de içimde kabaran gülme dürtüsüyle kıstım.

"Bunlar benim yavrularım."

O absürt, beklenmedik ve bir o kadar da onlara yakışan cümle, üzerimdeki tüm gerilimi anında dağıttı. Kendimi tutamadım. Önce bir kıkırdama, sonra tam teşekküllü bir kahkaha dudaklarımdan taştı. Ve Rauf da bana katıldı. Onun kahkahası, benimkine karıştı; daha derinden, göğsünün titreşimiyle gelen sıcak ve gerçek bir sesle. Kahkahaları yüzüme çarpıyor, nefesimiz birbirine karışıyordu.

Duvar ile onun arasında sıkışmış halim, artık bir hapsediş değil, bu paylaşılan anın komik, samimi bir çerçevesi gibiydi. O an, aramızdaki her şey hafiflemiş, sadece iki insanın saf mutluluğuna dönüşmüştü.

Kahkahalarımız yavaş yavaş söndü, yerini huzurlu, nefes nefese bir sükûnete bıraktı. Alnım, hâlâ onun alnına dayalıydı. Gözlerimiz birbirine kenetlenmişti, ama şimdi içlerinde fırtına değil, sakin bir anlayış, paylaşılmış bir sır gibi bir şey vardı. Onun nefesi yüzümde yavaşlıyor, kalp atışlarımız aynı ritmi yakalamaya çalışıyordu.

Rauf, ellerini nazikçe göğüslerimden çekti, beni duvardan ayırıp avuç içlerini sırtıma, omurgam boyunca kayarak belime yerleştirdi. Kavrayışı artık bir ele geçiriş değil, bir tutuştu. Ayaklarım yere yeniden bastığında, biraz sallandım. O, dengemi bulmama yardım etmek için oradaydı.

"Hadi bakalım," dedi, sesi artık normale dönmüş, ama içinde hafif bir titreme hâlâ vardı. "Gidip üzerini değiştir. Ve bensiz, son yalnız geceni geçirmek için hazırlan."

Gözlerime baktı. İçindeki karanlık tutkunun yerini, daha sıcak, daha derin bir şey almıştı; yarının getireceği her şeye dair bir bekleyiş, bir ciddiyet.

"Yarın düğünümüz var, öyle değil mi, hanımım?" 'Hanımım' kelimesi bu kez dudaklarından yumuşacık, adeta bir ipek kumaş gibi kayıp geldi. Alay yoktu artık. İçten, sahiplenici ve inanılmaz derecede samimiydi. Bu kelime, sadece bir hitap şekli değil, bir vaatti. Yarının, onunla paylaşılacak hayatın yeniden bir başlangıcıydı.

Ona doğru hafifçe yükseldim, cevabımı yanağına bıraktığım kısa, nazik bir öpücükle verdim. "Evet," diye fısıldadım, dudaklarım onun tenine değerken. "Yarın düğünümüz var."

Sonra geri çekildim. Odanın loş ışığında birbirimize baktık. Aramızda geçen gerilim, kahkaha, tutku ve bu yumuşak anlaşma sessizce yerine oturmuştu. Kapıya doğru döndüm, ayak seslerim parkede tıkırtılar çıkarırken, sırtımda onun bakışlarının sıcaklığını hissediyordum. Yarın başlayacak olan şey, bu geceyi daha da değerli kılıyordu. Ve bu son gece, yalnız geçirilecek olsa da, artık onun yeniden hanımı olmanın bilinciyle doluydu.

Muhtemel Aşk, Yirmi7

Yazar, Ağzından

Avukat Ceylin Candan'ın ikinci kattaki odası, otorite ve incelik arasında mükemmel bir denge kurmuştu. Geniş, yüksek tavanlı odaya ışık, büyük pencerelerden süzülerek, koyu ahşap zemin üzerinde ılık dikdörtgenler çiziyordu. Duvarlar, hukuk diplomalarının ve nadir bir adalet temalı antika gravürün sade bir şekilde sergilendiği fildişi tonundaydı. Odanın kalbi, pencerenin sağında kalan, ağır ve vakur bir ceviz masa idi.

Masanın üzerinde, her şey kusursuz bir düzen içindeydi. Sağ köşede, kalın deri ciltli kanun kitapları yan yana dizilmişti. Sol tarafta ise, bronzdan yapılmış, antik görünümlü bir Adalet Terazisi duruyordu. Zamanla hafifçe kararmış, ama özenle parlatılmış kefeleri, boş ve mükemmel dengede asılıydı. Terazinin kaidesi, ince işçilikle işlenmiş asma yapraklarıyla süslüydü ve sadece bir dekorasyon değil, mesleğinin temel ilkesini hatırlatan somut bir nişane gibiydi. Onun yanında, zarif bir tüy kalem ve lacivert mürekkep hokkası, modern bir dokunuş olarak yer alıyordu.

Masanın arkasında kalan tüm duvarı kaplayan, bu zamana kadar baktığı tüm dosyaların içinde hapsedildiği bir kütüphane duruyordu. O kadar çok mavi klasör vardı ki, en üsttekine ulaşabilmek için rafa, kaydırmalı bir merdiven yapılmıştı.

Ve tam o masanın üzerinde, tüm bu ciddi atmosfere meydan okuyan Ceylin Candan vardı.

Koyu pembenin güçlü bir tonundan oluşan, dikimi kusursuz bir takım elbise giymişti. Ceketin düğmeleri açıktı, altından ipek bir bluz görünüyordu. Masanın geniş yüzeyinde, bacak bacak üstüne atmış, zarif topuklu bir ayakkabısı hafifçe sallanıyordu. Sırtı pencereye dönüktü ve arkasından gelen ışık, omuz çizgilerine ve saçlarının kontrplak rengi buklelerine altın bir hale veriyordu.

Elinde, incecik bir dosya tutuyor, sayfaları dikkatle inceliyordu. Konsantrasyonu o kadar yoğundu ki, kaşları hafifçe çatılmıştı. Yüzü, profesyonel bir ciddiyet maskesiyle örtülmüştü, ancak masmavi gözleri, dosyanın satırları arasında hızla ve keskin bir zekâyla dolanıyor, her kelimeyi, her virgülü tartarcasına okuyordu. Bazen, dudaklarının kenarında düşünceli bir titreme, bazen de gözlerinde anlık bir parıltı beliriyordu.

O an, hem bu lüks odanın efendisi, hem de elindeki davayla tek başına mücadele eden bir savaşçıydı. Masanın üzerindeki terazi sadece süs değil, onun zihninde sürekli işleyen adalet mekanizmasının sessiz bir yansıması gibiydi.

Arven Doruk Aslan, kapının önünde durduğunda, ceketinin iç cebinde, zarif zarflı kâğıdın hafif kabartısını hissedebiliyordu. Davetiye, orada, kalbinin tam üzerinde, hafif ama varlığını her an hissettiren bir ağırlık gibi duruyordu.

Koridorun loş sessizliğinde, kapının ardındaki oda sanki kendi enerji alanını yayıyordu; otorite, zekâ ve bastırılmış bir gerilimin karışımı bir aura. Avukat Ceylin Candan'ın alanıydı burası. Arven, bir an için nefesini tuttu. Eli, kapının kulpuna doğru istemsizce gitti, ama havada asılı kaldı.

Zihninde, birkaç saat önce kendi masasının önünde duyan o ses yankılandı: "Hayır. Bu davetiyeyi Avukat Ceylin Candan'a sen vereceksin." Ve ardından gelen, yüzünü yakıp geçen o cümle: "Sana nasıl baktığını görmedin mi?"

Cebindeki zarf, birden sadece bir davetiye değil, bir test, bir mızrak ucu, belki de bir beyaz bayrak gibi hissettirdi. Ceylin'in masmavi, analitik ve kendisini delip geçen bakışlarını hayal etti. O bakışlar altında, bu davetiyeyi uzatmanın ne anlama geleceğini düşündü. Sadece resmi bir çağrı mı? Yoksa, aralarındaki o gerilimli, tanımlanmamış şeyin üzerine atılmış bir adım mı?

Sonunda, kulpu indirmek yerine, kapıyı hafifçe tıklattı. Parmak eklemleri sert ahşaba değdiği an, cebindeki davetiyenin köşesi de göğsüne hafifçe battı. Beklerken, omuzlarını bilinçsizce düzeltti, yüzündeki her ifadeyi nötr, profesyonel bir maskenin ardına gizledi. Ama gözlerinin derinliklerinde, o çivit mavisinde, sadece kendisinin bildiği bir fırtına hızlanıyordu.

İçeriden naif ama bir o kadar da sert bir tını duyuldu;

"Girin!"

Arven, nefesini tutarak kulpu indirdi. Kapı, neredeyse hiç ses çıkarmadan açıldı. Ardından, o göz alıcı oda ve onun merkezindeki görüntüyle karşılaştı. Pencere ışığı ilk önce onun gözlerini aldı, sonra bakışları doğrudan masanın üzerinde, dosyasına gömülmüş halde oturan Ceylin'e kaydı. Koyu pembe takımı ve ciddi ifadesiyle, adeta odanın ta kendisi kadar etkileyici ve ulaşılmaz görünüyordu.

Arven içeri adımını attı ve kapıyı arkadan usulca kapattı. O an, Ceylin'in konsantre olmuş halinde bir kırılma oldu. Masmavi gözleri, dosyanın satırlarından yavaşça sıyrıldı. Kapıya doğru kaydı. Sonra, bakışları Arven'in üzerine odaklandı. Pencere ışığı, Ceylin'in arkasından gelip, Arven'in üzerine düşüyor, onu hafifçe aydınlatıyordu. Ceylin'in yüzündeki profesyonel ciddiyet erimedi, ama gözlerinin derinliklerinde, hızla bastırılan bir şaşkınlık ve hemen ardından gelen keskin bir farkındalık dalgası belirdi. Kaşları, neredeyse hissedilmeyecek kadar hafif bir hareketle kalktı.

Elleri, okumakta olduğu dosyayı masanın üzerine bıraktı, ama parmakları hâlâ sayfanın kenarındaydı. Bedeni, oturuş pozisyonunu değiştirmedi, hâlâ rahat ve kontrollü görünüyordu, ancak tüm dikkati artık kapıdaki adama odaklanmıştı. Aralarındaki mesafe, sadece fiziksel değil, aynı zamanda gerilimle yüklü, elektrikli bir boşluk gibiydi.

"Binbaşım?"

Arven, hiç duraksamadı. Bekleyişin, tereddüdün anlamsız olduğu bir andı bu. Cebine uzandı, parmakları zarif zarfın pürüzsüz yüzeyini hissetti. Davetiyeyi çıkartırken yaprağın hafif hışırtısı, odanın sessizliğinde bir yıldırım çakması kadar net duyuldu.

Davetiyeyi, kendisi ile Ceylin'in durduğu masanın üzerindeki bronz terazi arasındaki boşluğa doğru uzattı. Hareketi hızlı ve kararlıydı, neredeyse bir mecburiyetin soğuk zarafetiyle. Zarf, pencereden süzülen ışıkta hafifçe parladı. Zarfın altında, zarif bir yazıyla Miraç Gökçe & Rauf Aslan yazıyordu.

"Al," dedi, tek kelime. Sesindeki ton, nezaketle yüklenmiş, ama altında daha derin, daha kişisel bir akıntının gizlendiği bir emirdi. Gözleri, Ceylin'in şaşkınlıkla hafifçe aralanmış dudaklarına değil, doğrudan onun mavi gözlerinin derinliklerine kenetlenmişti. Bu, sadece bir davetiye teslim etmek değildi; bir meydan okuma, bir temas, hatta belki de bir barış teklifiydi.

Ceylin, uzatılan davetiyeye baktı. Gözleri önce zarfa, sonra Arven'in yüzüne kaydı. Yüz ifadesi değişmedi, ama gözlerinin içindeki mavi, bir anlığına bulutlanmış gibiydi. Sanki zihninden onlarca senaryo aynı anda geçiyordu.

Yavaşça doğruldu, masanın üzerindeki rahat pozisyonundan kurtulup daha dik bir oturuşa geçti. Zarfa uzandı, parmakları Arven'inkilerden sadece birkaç santim uzaktayken havada asılı kaldı. Ardından, davetiyeyi aldı. Zarfı elinde çevirdi, ağırlığını tartar gibi yaptı. Üzerindeki yazıyı okumadan, doğrudan Arven'e baktı.

"Bu nedir?" diye sordu.

Arven, Ceylin'in o keskin, analitik bakışları altında dimdik durdu. Göğsünün altındaki boşlukta, davetiyenin çıkarılmasıyla hafifleyen bir bölge vardı, ama şimdi yerini yeni bir gerginlik almıştı. Cevabı, zihninde defalarca tekrarladığı gibi net ve keskin döküldü dudaklarından;

"Düğün davetiyesi. Miraç ile Rauf'un. Miraç'ın işi varmış, benden rica ettiler. Bugün akşam da kına gecesi var, Miraç'ın evinde kızlar toplanacak."

Ceylin, kaşlarını hafifçe kaldırıp davetiyeye baktı. Dudaklarının kenarında küçük bir tebessüm var oldu. Arven'in bakışları bir an için masanın üzerinde oturmaya devam eden kadının dudaklarındaki tebessüme çevrildi. Ceylin, bu bakışı görmedi. Çünkü parıldayarak canlanan gözlerini Arven'in bakışlarına çevirdiğinde Arven, artık onun gözlerine bakıyordu.

"Teşekkür ederim. Geleceğimi iletirsin."

Arven, kafasını salladı ve küçük bir adımla geri çekildi. Arkasını Ceylin'e döndüğünde Ceylin, bir an için gitmesini istemiyormuşçasına baktı. Tam o sırada odanın kapısı aralandı. Ceylin'in genç asistanı, tedirgin bir şekilde başını içeri uzattı.

"Ceylin Hanım, 1548 numaralı dosyanın verilerini üst raftan indirmem gerekiyor. İzin verir misiniz?"

Ceylin, anında ayağa kalktı. Hareketi hızlı ve kararlıydı. "Tamam, sen işine bak," dedi, sesi yeniden iş moduna geçmiş, ama aceleciydi. "Ben getiririm."

Asistan memnuniyetle başını sallayıp çekildi. Ceylin ise, odanın bir köşesinde duran, yüksek kütüphane raflarına uzanan ince, ahşap kütüphane merdivenine doğru adımladı.

Arven, tam kapıdan çıkacakken durdu. Sırtını dönmüştü, ama içgüdüsü onu geri çevirdi. Ceylin'in topuklu ayakkabılarını çıkarıp yere bıraktığını, çorapsız ayaklarının soğuk ahşaba değdiğini gördü. Ellerini merdivenin basamaklarına yerleştirip tırmanmaya hazırlandı.

Tek kaşı, endişeyle ve sorgulayıcı bir şekilde havaya kalktı. O yüksekliğe, o incecik merdivene, o şekilde mi tırmanacak?

Soru, düşüncesinden daha hızlı, dudaklarından döküldü;

"Yardım etmemi ister misin?"

Ses, odada çınladı. Arven, söylediğine neredeyse şaşırdı. Bu, planlanmış, düşünülmüş bir teklif değildi. Tamamen içgüdüseldi.

Ceylin, merdivenin ikinci basamağında durdu, yüzü rafa dönüktü. Başını çevirmedi, ama cevabı net ve kendinden emin geldi;

"Halledebilirim."

Cevap bir reddiye değil, bir beyandı. Gücünün, bağımsızlığının bir ifadesiydi. Ama Arven, orada, bir an daha, onun güvenli bir şekilde inip inmediğini gözleriyle görmek için bekledi. Yardım teklifi reddedilmiş olsa da, orada duruşu, farklı bir tür sorumluluk gibi hissettiriyordu.

Ceylin, beş basamağı çabuk ve kararlı adımlarla çıktı. Sol eli sıkıca merdivenin yanından tutunurken, sağ elini ayırdı. Gözleri, raflar arasında hızla gezindi ve 1548 numarasını taşıyan mavi klasörü buldu. Parmakları, dosyanın demir halkasını kavradı. Dosya, sıkıştığı yerden çıkmak istemiyor gibiydi. Ceylin'in kaşları hafifçe çatıldı, dudakları sıkılaştı. Sonra, tüm gücüyle sert bir çekiş yaptı.

Klasör, rafın tozlu boşluğundan aniden kurtuldu. Ama beklenmedik bir direnç ve ağırlıkla geldi. Ceylin'in dengesi bir an sarsıldı. Sol eli merdivene daha sıkı yapıştı, ama vücudu hafifçe geriye doğru sendeledi.

İşte tam o anda, Arven bilinçsizce öne fırladı. Düşünce, hareketten önce gelmemişti. İçgüdüsel bir refleksle, sağ elini havaya, Ceylin'in düşebileceği boşluğa doğru kaldırdı. Gözleri, Ceylin'in sarsılan siluetine dikilmişti.

"Uzat," dedi, sesi alçak ama otoriter, neredeyse bir komut gibiydi.

Kelime, odanın havasını değiştirdi. Artık sadece bir dosya meselesi değildi. Bu, bir güven meselesiydi. Ceylin, bir anlık şaşkınlıkla aşağı, Arven'e baktı. Yüzündeki o kontrol ifadesi kırılmıştı, yerini saf bir şaşkınlık almıştı. Elindeki ağır mavi klasörü tutuyordu, Arven'in ona uzattığı boş ele değil, doğrudan gözlerine bakıyordu.

Zaman, o saniyede genleşti. Ceylin'in mavi gözleri, Arven'in çivit renkli bakışlarında asılı kaldı. Elindeki klasörün ağırlığı, sadece fiziksel değil, anın yüküyle de artıyor gibiydi. Arven'in "Uzat" komutu, odada çınlayıp duruyor, beklenen bir eylemin baskısını yaratıyordu.

"Tut," diye fısıldadı, sesi merdivenin yüksekliğinden.

Sağ elini, ağır mavi klasörle birlikte aşağıya, Arven'in havada bekleyen eline doğru uzattı. Hareketi yavaş ve kontrollüydü, dengeden ödün vermemeye çalışıyordu. Arven'in parmakları, klasörün kalın karton kapağını kavradığı an, aralarında fiziksel bir köprü kurulmuş oldu. Ağırlık, Ceylin'in kolundan Arven'inkine aktı.

Arven, dosyayı sağlamca kavradı ve aşağı çekti. Ceylin, şimdi güvenli bir şekilde, sağ eliyle merdivene tutunarak aşağı inmeye odaklanabilirdi. Arven, bir adım geri çekildi, klasörü masanın üzerine koymak için masaya doğru döndü. Tam o sırada Ceylin, altındaki basamağın orada olduğunu düşünerek bastı.

Ama orada bir basamak yoktu. Ayağı boşluğa düşerken dudaklarından korkulu bir nida döküldü. Yüzünü basamağa çarpmamak için kendisini geriye doğru çekti. Arven'in tepkisi yıldırım hızındaydı. Henüz masaya adımlamamışken, omuzları gerildi, tüm bedeni bir yay gibi geriye, sese doğru döndü. Klasörü bırakacak, hatta düşünecek zaman yoktu. Masaya doğru fırlatarak kollarını açtı ve düşmekte olan Ceylin'in belini, tam havada yakaladı.

Çarpışma sert değil, ama aniydi. Arven'in kolları, Ceylin'in ince belini sıkıca kavradı, onun düşüşünü kendi bedeninin gerilimiyle durdurdu. Bir an için her şey dondu. Ceylin, tamamen Arven'e yaslanmıştı, nefesi kesilmiş, gözleri kocaman açılmıştı. Yüzü, şokun soluk beyazlığıyla kaplanmıştı. Kalbi, göğsünün derinliklerinden hızlı ve güçlü atıyordu, bu vuruşları Arven kendi bedeninde hissedebiliyordu.

İkisi de nefes nefese kalmıştı. Sessizlik, sadece çarpışan kalp atışları ve kesik kesik nefeslerle doluydu. Ceylin'in bir ayağı hâlâ havada sallanıyor, diğer ayağının ucu ise merdivenin üçüncü basamağında, güvensiz bir şekilde tutunuyordu. Tüm ağırlığı, Arven'in onu karnından tutan kollarındaydı. Onun kokusu, terinin hafif izi ve kalbinin çılgınca atışı, Arven'in tüm duyularını ele geçirmişti.

Ceylin, yavaşça yüzünü omzunun üzerinden arkasına doğru çevirdi. Boynunun ince kasları gerildi, çene hattı keskinleşti. Başı, kendi omzunun üzerinde bir köprü gibiydi, bakışlarını o köprüden karşıya, Arven'e taşıyordu. O çivit mavisi, şimdi yakın mesafeden daha da derin, daha da yoğundu. İçinde, Ceylin'in kendi yansımasının küçük bir silueti titriyor gibiydi.

Nefesleri, bu garip, iç içe geçmiş pozisyonda bile birbirine karışıyordu. Ceylin'in nefesi, Arven'in çenesinin altına, boynunun yanına çarpıp dağılıyordu. Arven'in nefesi ise, Ceylin'in sağ kulağının üstündeki saçlarını ve şakağını ısıtıyordu. Her nefes alışveriş, bu yakınlığın fiziksel bir kanıtıydı.

Arven, boğazında birikmiş gerginliği dağıtmak istercesine hafifçe temizledi. Ses, odanın sessizliğinde küçük bir dalga gibi yayıldı. Bu küçük hareket, donmuş anı kırdı ve ona yeniden hareket etme iradesini verdi.

Ceylin'i belinden sıkıca kavrayan kollarındaki gücü artırdı, onu kendine doğru biraz daha çekerek destek sağladı. Sonra, dikkatle ve kontrollü bir şekilde, onu hafifçe yana doğru çevirdi. Ceylin'in havada sallanan sol ayağı, merdiven basamaklarından kurtuldu ve nihayet güvenli bir şekilde yere, soğuk ahşaba indi.

Şimdi, Ceylin her iki ayağı üzerinde sağlamca duruyordu, ama Arven'in kolları hâlâ belinin etrafındaydı. Sanki onun dengede kalacağından, düşmeyeceğinden tam emin olmak istiyor gibiydi. Bu temas, artık bir kurtarma hareketi olmaktan çıkmış, iki beden arasında sürdürülen bir bağ, bir istikrar noktası haline gelmişti.

Arven, Ceylin'in sağlam durduğunu hissedince, nihayet kollarını gevşetti. Ama çekilmesi aniden değil, yavaş yavaş, neredeyse isteksizce oldu. Avuç içleri, Ceylin'in belindeki kumaştan ayrılırken, orada bir sıcaklık izi bırakmış gibiydi.

Bir adım geri çekildi, ona biraz nefes alacak alan verdi. Ama bakışları, Ceylin'in yüzünden, onun şimdi yere sağlam basan ayaklarına, sonra tekrar yüzüne kaydı. "İyi misin?" diye soracak gibiydi, ama soruyu sormadı. Cevap, Ceylin'in artık daha sakin nefes alışında ve gözlerindeki şokun dağılmış halinde zaten vardı.

Ceylin, gerçekliğe yavaş yavaş dönüyordu. Gözlerini birkaç kez hızla kırpıştırdı, odaklanmaya, zihnindeki şok bulutlarını dağıtmaya çalışıyordu. "Teşekkür ederim," diye fısıldadı. Arven, kafasını iki yana salladı ve bakışlarını masaya, orada özensizce duran ve sayfaları dağılmış olan mavi klasöre çevirdi. Hafif bir pişmanlık ya da mahcubiyetle, sesini alçaltarak;

"Kusura bakma," diye mırıldandı. "Dağıldı."

Ceylin, Arven'in özrünü duydu. Gözleri de aynı dağınıklığa kaydı. İçinden, Arven'e yanıt olmayan, kendi kendine söylenen bir cümle geçti. Dudakları, neredeyse hiç hareket etmeden, kelimeleri sessizce şekillendirdi;

"Dağılan tek onlar olsaydı keşke..."

Ama bu sözler, odanın sessizliğinde eriyip gitti. O özel, kişisel itiraf, sadece Ceylin'in kendi zihninde ve belki de kalbinde yankılandı.

Arven, Ceylin'in hafifçe hareket eden dudaklarından hiçbir şey duymamıştı. Onun sadece toparlanmaya çalıştığını, nefesinin düzene girmesini beklediğini sanıyordu. Kendisi de içinde bir karmaşa yaşıyordu; bir yandan Ceylin'i güvende tutma dürtüsü, diğer yandan bu yakınlığın yarattığı elektrik ve sonrasındaki mahcubiyet...

Masaya, dağılmış kağıtlara doğru bir adım attı. "Toplayayım," der gibiydi, hareketiyle. Eğildi, yere düşmüş birkaç evrakı aldı. Yapması gereken doğru şey buydu; durumu normalleştirmek, profesyonel bir zemine çekmek.

Ceylin ise, Arven'in geniş sırtına bakakaldı. Elleri, belinde, onun kollarının biraz önce tuttuğu yere gitti. Orada, kumaşın altında, bir iz, bir sıcaklık kalmış gibiydi. "Dağılan tek onlar olsaydı keşke..." cümlesi, zihninde bir yankı bulmaya devam ediyordu. Kontrolü, düzeni, belki de duvarları dağılmıştı. Ve onları toparlamak, kağıtları toplamaktan çok daha zor olacaktı.

Kendini toparladı. Topuklu ayakkabılarını giydi, hareketleri mekanik ve otomatikti. Sonra, Arven'in yanına, masaya yaklaştı. Ona yardım etmek için değil, kendi alanını, kendi düzenini yeniden tesis etmek için. Sessizce, diğer tarafından, kağıtları düzenlemeye başladı. Her sayfayı düzeltişi, her dosyayı yerine koyuşu, adeta iç dünyasını da yeniden inşa etme çabası gibiydi.

Aralarında, dağılmış kağıtların hışırtısından başka bir ses yoktu. Ama o sessizlik, az önce yaşananların ağırlığıyla doluydu. Son sayfa da yerine konduğunda, Ceylin dosyayı son bir kez düzeltti ve masanın üzerine, bronz terazinin tam yanına bıraktı. Arven, bir adım geri çekilerek ona alan verdi.

Ceylin, Arven'e baktı. Yüzü artık tamamen toparlanmış, o profesyonel maskeyi yeniden takınmıştı. Ama gözlerinin derinliklerinde, az önceki şokun ve yakınlığın yankıları hâlâ titriyordu.

"Yine de teşekkür ederim," dedi, bu kez sesi daha net, daha kontrollüydü. "Hem davetiye için, hem de... müdahalen için." 'Müdahale' kelimesini seçmişti; 'kurtarma' ya da 'yardım' dememişti. Daha mesafeli, daha resmi bir kelimeydi.

Arven, hafifçe başını eğdi. "Önemli değil," diye karşılık verdi, sesi kısık. Sonra, bir an tereddüt etti. "Yarın bekleriz." Bu, bir davet değil, sadece planın teyidiydi. Ama söylerken, Ceylin'in gözlerinin içine bakıyordu.

Ceylin, gözlerini kaçırmadan, "Evet," dedi. "Orada olacağım." Bu bir söz verme anıydı, ama hangi düzlemde olduğu belli değildi.

Arven, artık kalması için bir sebep olmadığını anladı. Başıyla sessizce bir selam verdi ve dönüp kapıya doğru ilerledi. Adımları yavaş ve kararlıydı, zemine basan her ayak sesi odadan ayrılışının somut bir kanıtı gibiydi.

Tam eli kapı koluna uzanmışken, arkasından bir ses duydu.

"Arven."

Arven, durdu. Sırtını dönmeden, bekledi. Omuzları, bir soru işareti gibi hafifçe gerilmişti. Ceylin, ellerini arkasında bağladı.

"Miraç'ın ev adresini verebilir misin? Akşam bende kına gecesine katılmak istiyorum."

Bu sadece bir adres talebi değildi. Bu, 'evet' cevabının ötesine geçen bir adımdı. Sadece düğüne değil, düğünün en samimi, en kadınsı, en ailevi ön hazırlığına katılmak istiyordu. Bu, mesafeyi kısaltan, resmiyeti bir kenara iten bir karardı. Ve bunu, Arven aracılığıyla yapıyordu.

Arven, yavaşça döndü. Yüzü ifadesizdi, ama gözlerinde hızlıca geçen bir şaşkınlık vardı. Ceylin'e baktı, onun sakin ama kararlı duruşunu inceledi.

"Tabii," dedi sonunda, sesi alçak. "Cep telefonundan sana atayım." Cebinden telefonunu çıkarmaya yeltendi, ama sonra duraksadı. Aralarında hiçbir zaman böyle bir iletişim kanalı kurulmamıştı. "Numaran yok ki?" diye sordu, soru daha çok kendineydi, ama havada asılı kaldı.

Bu basit soru, yeni bir kapı aralıyordu.

Ceylin, arkasında kenetlenmiş ellerini çözdü. Hareketi yumuşak ama amaçlıydı. Masanın üzerinde, bronz terazinin hemen yanında duran şık, ince telefonuna uzandı. Cihazı alırken, Arven'e doğru birkaç küçük, kararlı adım attı.

Aralarındaki mesafe yeniden azalıyordu, ama bu seferki yakınlaşma, az önceki fiziksel çarpışmanın aksine, bilinçli ve kontrollü bir niyetle geliyordu. Ceylin, telefonun ekranını açtı, parmakları hızla hareket ederek bir şeyler hazırladı.

Arven'in önünde durdu. Başını kaldırıp ona baktı. Gözlerindeki o profesyonel buzullar biraz daha erimiş gibiydi, yerini pratik bir ciddiyet almıştı. Telefonunun üst kısmını Arven'e doğru yöneltti. Arven, göz ucuyla Ceylin'in zarif ellerinde tuttuğu, ince çerçeveli telefona baktı. Kendi cep telefonunu cebinden çıkardı, avucunda hissettiği soğuk metal ve cam onu gerçekliğe bağladı. Kararsız bir an bile yaşamadan, kendi telefonunu, parmaklarının arasında hafifçe titreyerek, Ceylin'in uzattığı cihaza doğru götürdü.

İki cihaz, iki insan gibi, birbirine yaklaştı. Arven'in telefonu, Ceylin'inkinin üst kenarına hafifçe değdi, yaslandı. Temas anında, Arven'in parmakları arasında tuttuğu telefonun ekranı ani, hızlı bir parıltıyla aydınlandı. Pembe ve mavi bir ışık, ekranların üst kısmında dalgalandı.

Işığın bıraktığı titreme, Arven'in parmak eklemlerine, Ceylin'in telefonunun kenarına vurdu. O an aldıkları tek şey numaraları değildi ve ikisi de bunun farkındaydı.

Sen İstersin, Sedef Sebüktekin

Miraç Gökçe, Ağzından

Ben bir limandım.

Rauf, denizin ta kendisiydi. Sınır tanımaz, özgür, kadim.

Kimi zaman sakin ve pırıl pırıl bir mavilikle okşardı kıyılarımı; o anlarda dünyanın tüm huzuru sığardı aramıza. Kimi zaman kabarır, köpüklü dalgalarıyla taşar, rıhtımlarımı döver, her şeyi alt üst ederdi. Beni, sarsılmaz sandığım temellerimle birlikte sallardı.

Uzun zaman, onun bu gelgitlerine direnmeye çalıştım. Dalgakıranlarımı yükselttim, kurallarımın işaretlerini büyüttüm. "Bu kadar yaklaşma," dedim kendime. "İzin verme." Ama deniz, duvar dinler miydi? Dalgalar, en güçlü görünen betonu bile, usul usul, zamanla aşındırırdı.

Sonra bir gün, bir an, farkına vardım. Arkama dönüp, o çıktığım denize baktığımda, onun sularında yıkandığımı gördüm. Ben liman değilmişim. Ben, limana onun için çıkmış, onun dokusuna işlemiş, tuzunu taşıyan denizkızıydım. O beton duvarlar, aslında beni değil, onun parçası olan beni çevreliyormuş. Tüm kurallarım, programlarım, onun ebedi ritmine karşı verdiği küçük, anlamsız çabalarmış.

Onu sevmek, kendimi bir liman olarak inşa etmekten vazgeçmekti. Dalgakıranlarımı yıkmak, rıhtımlarımı genişletmek, sularının beni istediği gibi şekillendirmesine izin vermekti. Bazen hırçın dalgalarında boğulacakmışım gibi hissettim. Bazen sakin sularında, hiçbir yere akmadan, durgunlaşmaktan korktum. Ama işte o zaman anladım.

Aşk, güvende olmak değil, evde hissetmekmiş. Ve evim, artık onun engin sularıydı. Ben, o denizin içindeki bir denizkızıydım. Onsuz bir liman, ruhsuz bir beton yığınıydı. O benim medcezirim, tuzum, sonsuz maviliğimdi. Rauf'a olan aşkım, kendimi, onun sınırsız sularında kaybolmuş ve nihayet bulunmuş hissetmemdi.

Artık ona her baktığımda, gözlerimde bir gümüşservi taşıyordum.

Düşüncelerim, evin içinde aniden çınlayan kapı zilinin keskin sesiyle paramparça oldu. O derin, dalgalı deniz hayali, gerçekliğin sert rüzgârıyla dağıldı, yerini acil bir davete bıraktı.

Üzerimdeki kırmızı, ince askılı elbisenin eteğini, ellerimle bir an için düzelttim. Mutfağın serin fayanslarından halıya geçerken, topuklu terliklerimin sessiz tıkırtıları eşliğinde koridora yürüdüm. Kalbim, hâlâ o derin düşüncelerin son çırpınışlarıyla hızlı atıyordu.

Kapıyı açtığımda, koridor ışığının içinde iki siluet belirdi: Aslı ve hemen yanında, zarif bir şekilde duran Ceylin. Gözlerim anında ona kaydı. İçimde, davetimin kabul edilmiş olmasına dair sıcak bir memnuniyet belirdi. Yüzümde samimi bir gülümseme belirerek,

"Hoş geldiniz," dedim, sesimde içten bir sıcaklık.

Ceylin, kusursuz bir gece-gündüz dengesi kurmuş gibiydi. Altında, hareketli ve genç bir hava katan mini pileli, siyah bir etek vardı. Bunun üzerine, hafif göğüs dekoltesi olan, yumuşak pembe, ipeksi dökümlü bir bluz giymişti. Üstüne ise işi ciddiyete bağlayan, ama resmiyeti katılaştırmayan açık mavi renkte, kumaşı hafif bir blazer ceket vardı.

Ceketin kollarını dirseklerine kadar sıvamış olması, rahat ve kendinden emin duruşunu pekiştiriyordu. Parlak sarı saçları, muntazam bir topuz yapılmış, birkaç kaçmış bukle ise yüzünün etrafını yumuşakça çerçeveliyordu. Hem özenli hem de bir o kadar doğal görünüyordu.

"Hoş bulduk," dedi ve parıldayan gözlerle yüzüme baktı. "Davetin için teşekkür ederim."

Sesi, kapının eşiğindeki havada berrak ve sıcak duruyordu. Bu basit teşekkür, sadece bir kibarlık değil, aynı zamanda orada olmayı kabul ettiğinin, belki de daha önceki gerilimli anları geride bırakmaya niyetli olduğunun bir işareti gibiydi. Gülümsemesi, dudaklarının kenarında hafifçe oynarken, yüzüne samimi bir yumuşaklık yayıyordu.

O an, evimin kapısından içeri giren sadece bir misafir değil, yeni bir hikâyenin ilk satırları gibi hissettirdi. Elimi havaya kaldırıp içeriyi gösterdim.

"Haydi, geçin içeriye. Birazdan başlayacağız."

Aslı, Ceylin'e öncelik vererek geçmesi için bekledi. Önde Ceylin olmak üzere içeri adım attılar. Kapıyı arkamdan kapatırken dünya ile aramıza çektiğim perde, içerideki samimiyetin başlangıç işareti oldu. Onların arkasından ilerlerken, heyecandan ya da belki içimdeki sıcak karşılamanın verdiği enerjiyle, avuçlarımı birbirine sürtüp ısıtmaya çalıştım.

Salon, bugünün ruhuna uyacak şekilde baştan aşağı düzenlenmişti. Geleneksel bir kına gecesi değildi belki, ama içten bir kutlamaydı. Şömineyi yakmayacağımız için, büyük koltuğu onun önünden çekip odaya daha merkezi bir konuma yerleştirmiştim. Odanın kalbini ise, mutfaktan getirdiğimiz uzun, ahşap masa oluşturuyordu.

Lerna ve annemle birlikte üzerini çeşit çeşit peynirlerin sergilendiği kayrak taşlar, zeytinyağlı mezelerin parıldadığı porselen tabaklar, incecik dilimlenmiş kuru etlerin sarmalandığı tahta plakalarla donatmıştık.

Ve tabii, masanın bir köşesinde, rakı bardakları pırıl pırıl parlıyor, buz kovasının yanında tertemiz sıralanmışlardı. Etraflarına yerleştirdiğimiz sandalyeler ise, bu gece paylaşılacak sohbetlerin, açılacak gönüllerin, belki de dökülecek birkaç damla gözyaşının sessiz tanıkları olmaya hazırdı. Oda, sıcak, davetkâr ve samimi bir kaosun mükemmel düzeniyle doluydu.

Lerna, ellerinde son iki meze tabağıyla mutfaktan çıkageldi. Arkasında, her zaman olduğu gibi sakin ve gözlemci duran annem vardı. Annem, tüm bu hazırlık telaşının ortasında bana baktı ve yüzünde hem gurur hem de içli bir mutlulukla karışık o bildik, sıcak gülümsemesi belirdi. Gözleriyle, "İşte büyüdün," diyor gibiydi.

Hep birlikte, masanın etrafına, bekleyen sandalyelere dizildik. Sanki bir ritüelin başlangıcıydı. Yerlerimizi alır almaz, Lerna, masanın üzerindeki buz kovasının yanında duran, etiketi henüz sıyrılmamış yüzlük rakı şişesini eline aldı. Şişeyi havaya kaldırışı, bir zafer ganimetini sunar gibiydi. Camın içindeki berrak sıvı, ışığı yansıtıp odada küçük şimşekler çaktırdı.

"Bu gece içiyoruz, hanımlar!" diye seslendi, sesi neşeli ama altında ciddi bir ton taşıyordu. "İtiraz kabul etmiyorum." Sonra, bakışlarını bana çevirdi. Gözlerinde, bana özgü olan o koruyucu, şakacı ve biraz da duygusal ifade vardı. "Ahiretliğimi evlendirecek olmamın hüznünü ancak bu şekilde atabilirim."

Sözleri odada çınladı. Ben de ona bakakaldım bir an. Sonra, kaçınılmaz bir tepkiyle gözlerimi devirdim. Tüm alaycılığımı ve kardeş şımarıklığımı yükleyerek bakışlarımı ona fırlattım.

"Hadi lan oradan!" dedim, sesimde hem gülme isteği hem de yalandan bir öfke vardı. "Senden önce evleneceğim için ağlayacağın yerde, böyle numaralar yapıyorsun." Cümle, aramızdaki o bitmek bilmez, sevgi dolu atışmalarımızın bitmeyen bir halkasıydı. Masada hafif bir kahkaha ve homurdanma dolaştı. Lerna, rakı şişesinin kapağını açarken beni kınayan bakışlarla süzdü.

"Sus. Hem haklı hem suçlusun," dedi ardından bir kahkaha tufanı daha patladı. "Senin yüzünden kocam olacak o herif, beni aşağıdaki senin kocanla aldatmaya gitti."

Şakası, odadaki herkesin yüzünde bir gülümseme yarattı. Tam o sırada, annemin sessiz ama merak dolu, sorularla dolu bakışlarını yüzümde hissettim. Ona baktım.

"Rauf, bizimkilerle kendi aralarında vakit geçirecekler, anne."

Annem, kafasını salladı. Gözlerim sandalyeye yerleşen Lerna'ya, biraz çekingen ama gülümseyen Aslı'ya ve en sonunda, sakin bir gülümsemeyle oturan, mavi gözleri ışıl ışıl parlayan Ceylin'e kaydı. İçimde, bu anın bana verdiği duygu seliyle dolup taştım. Masanın üzerinden, buz gibi soğumuş rakı bardağımı usulca aldım. Camın soğukluğu parmaklarıma işlerken, bardağı havaya, hepimizin ortasına doğru kaldırdım. Sessizlik çökmüştü, sadece duvardaki saatin tik takları duyuluyordu.

"Bu günümde, bu özel gecemde beni yalnız bırakmadığınız için, hepinize içtenlikle teşekkür ederim," dedim, sesim duygudan hafif titrerken. Ardından, için için kaynayan neşemi bastıramayıp, sesimi biraz daha yükselterek, bir çağrı, bir kutlama haykırışı yaptım;

"Ve yeniden kınama hoş geldiniz!"

Sözlerim, odanın duvarlarında yankılandı. Lerna hemen bardağını kaldırdı, annem gururla gülümsedi, Aslı ve Ceylin de aynı hareketi yaparak bardaklarını havaya kaldırdılar. O an, camların birbirine değdiği o hafif ses, sadece bir içkiye değil, paylaşılan bir geleceğe, yeni başlangıçlara ve kadın dayanışmasına yapılmış bir çağrıydı.

İlk yudumu birlikte aldık. Rakının keskin serinliği boğazımdan aşağı inerken, ardından gelen anason kokusu burnumu doldurdu. İçim, bir anda hem yanıyor hem de ferahlıyordu. İlk yudumun büyüsüyle masadaki tüm gerginlik, tüm resmiyet eridi gitti.

Gözlerim, ister istemez Ceylin'e kaydı. O, bardağını iki eliyle tutmuş, yudumunu aldıktan sonra dudaklarında hafif bir tebessümle etrafı izliyordu. Aslı'ya bir şeyler fısıldadı, Aslı da gülerek başını salladı. Onun burada, bu samimi ortamın içinde rahat görünmesi, içimi tarifsiz bir sıcaklıkla doldurdu.

Acaba Arven ile ne konuştular?

İç sesimin sorusunu bir süreliğine kulak arkası ettim. Tam o sırada, Lerna rakı masasının tartışmasız liderliğini devraldı. Şişeyi masaya hafifçe vurarak dikkatleri üzerine topladı. Sesi, şakacılığını bir kenara bırakmış, daha ciddi ve organize bir tona bürünmüştü.

"Hanımlar, dikkat! Yarın sabah, tam saat dokuzda, yine burada toplanacağız."

Sözleri, odadaki neşeli gürültüyü bir an kesiverdi. Tüm bakışlar ona döndü. Ceylin'in de başı, Lerna'ya çevrildi. Gözlerindeki merak ve odaklanma belirgindi. Ceylin, bu ani organizasyon değişikliğini, içinde bulunduğu bu yeni sosyal çevreyi anlamaya çalışır gibi dikkatle dinliyordu. Belki de bu samimi emir, onun için bu grubun bir parçası olmanın ilk somut adımıydı.

Kına gecem, o an itibariyle başlamıştı.

Yaranamadım, Cankan

Yazar, Ağzından

"Hadi oğlum!"

"Bastırsana lan içeriye!"

Rauf ve Demir, derin kanepeye gömülmüş, karşılarındaki geniş ekran televizyona kilitlenmişlerdi. Yüzlerinde yoğun bir konsantrasyon, ellerindeki oyun kollarını parmaklarıyla adeta eziyorlardı. Ekranda, sanal bir futbol sahasında iki takım amansız bir mücadele veriyordu.

Rauf'un hemen solunda, Fırat ve Arven oturmuştu. Fırat ile birlikte her pozisyonda heyecanla yerinden fırlıyor, Rauf'a akıl vermeye çalışıyordu. Demir'in sol tarafında ise Pars ve Ali yer almıştı. Onlar da Demir'in tarafını tutuyor, her ofsayt veya faul pozisyonunda yüksek sesle itiraz ediyor, tartışıyorlardı.

Odanın havası, erkek teri, pizza kokusu ve elektronik cihazlardan yayılan hafif bir ısıyla doluydu. Yerde boş kola kutuları, paketler, birkaç atıştırmalık tabağı dağınık halde duruyordu. Bu, geleneksel bir 'bekârlığa veda' gecesinden çok, her zamanki bir dost buluşmasına dönüşmüştü. Ama herkes, ertesi günün önemini biliyor, bu son rahat ve sorumsuz anın tadını çıkarıyordu. Televizyondaki sanal kalelere yapılan her gol, kahkahalarla, küfürlerle ve dostane itişmelerle kutlanıyordu.

Rauf, maçın son anlarında, tam da beraberliği koruyacağını düşünürken, savunmasının yaptığı korkunç bir hata ve karşı takımın acımasız bir şutuyla kendi kalesinde ağları gördü. Ekrandaki skor panosu değiştiği an, tüm bedeni gerildi, sonra bir anda gücü kesilmiş gibi oldu. "Hay sikeyim ya!" diyerek kendisini geriye bıraktı.

Yanı başındaki Fırat, bu beklenmedik ve aptalca görünen gol karşısında ellerini iki yana açarak Rauf'a döndü. "Beceriksiz!" diye haykırdı, sesi hem şaka hem de gerçek bir hayal kırıklığı karışımıydı. "Kaleciyi ileri aldın, defansı dağıttın, ne bekliyordun?"

Yan tarafta zafer çığlıkları ve kahkahalar yükselirken, Demir'in yüzündeki sırıtış daha da büyüdü. Rauf'a doğru eğildi, gözlerinde muzır bir ışıltıyla. Elini, avuç içi yukarı bakacak şekilde, açgözlü ve imalı bir tavırla uzattı.

"Hadi canım, alayım şu iki yüz liramı artık," dedi, sesi zaferin verdiği tatlı bir kibirle doluydu.

Rauf, göz ucuyla ona baktı. Yenilginin verdiği burukluğu ve Fırat'ın azarını henüz üzerinden atamamıştı. Yüzünde asık bir ifadeyle, eli cebine daldı. Bir katlı iki yüz liralık banknotu çıkardı ve Demir'in açık avcunun ortasına, hafif sertçe bir vuruşla bıraktı. Para, Demir'in avcunda hafifçe ses çıkardı.

Demir, parayı iki parmağıyla zarifçe kavradı. Rauf'un sinirini daha da tahrik etmek istercesine, banknotu çenesinin altına, yanağına hafifçe sürttü, sahte bir haz duyuyormuş gibi yaparak.

"Ee? Ne demişler atalarımız?" diye sordu, sesini yükselterek. Cevap vermelerini bekler gibi yaptı, ama kimse ses çıkarmayınca, gözlerini tekrar Rauf'a dikti. Sırıtışı, kelimeleriyle birlikte odanın havasını değiştirdi.

"Aşkta kazanan, kumarda kaybedermiş!"

Sözler, bir anlık bir sessizlik yarattı. Sonra, Demir'in tarafındakilerden yeni bir kahkaha dalgası yükseldi. Rauf'un yüzünde, beklenmedik bir ifade belirdi. Önceki bıkkınlık ve gerginlik eriyip gitti, yerini yavaş yavaş yayılan, kendinden emin, hatta biraz da meydan okuyan bir 'serseri gülüş' aldı. Bu gülümseme, köşelerinden gözlerine sıçradı, onlara sıcak ve zafer dolu bir parıltı verdi.

"İyi ki söyledin," diye başladı, sesi yumuşak ama odanın her köşesinde duyulacak kadar netti. "Çünkü kaybettiğim tüm zaferlerin toplamından, aşkta kazandığım zafer çok daha tatlı."

Asıl kumar, kalple oynanırdı ve o, en büyük ikramiyeyi çoktan kazanmıştı. Demir'in sırıtışı söndü, yerini saygı dolu bir şaşkınlık aldı. Salonun havası bir anda değişmiş, rekabetin gerginliği, paylaşılan bir mutluluğun sıcaklığına dönüşmüştü.

Ali ile Pars, aynı anda birbirine bakıp, "Oooooooo!" diye uzun, alaycı ama eğlenceli bir nida attılar. Sesleri, duvarlarda yankılandı ve odadaki tüm gerilimi tamamen dağıttı.

Fırat, koltuğunun derinliklerine iyice gömülerek arkasına yaslandı. Yüzünde geniş, sevecen bir sırıtış vardı. Rauf'a bakarak, sesini alaycı bir şefkatle yükseltti;

"Ula, bizim paçi, iyice yakmış oğlum seni. Ciğerini kebap etmiş resmen!"

Tüm gözler Rauf'a dönmüştü. O ise, kafasını yavaşça koltuğun yumuşak başlığına geri yasladı. Gözleri tavandaydı, ama bakışları çok uzaklardaydı. Yüzündeki o serseri gülüş, yerini derin, hüznü andıran ama aslında yoğun bir tutkunun ağırlığına bırakmıştı.

Fırat'ın şakasına cevap vermedi. Bunun yerine, içinden gelen, belki de kendine bile tam itiraf edemediği bir duygu selini kelimelere döktü.

"Sönmez..." diye mırıldandı önce, sonra daha net konuştu. "Sönmez içimin yangını. Yemin ediyorum, sönmez. Öyle bir yaktı ki... Eritti, tüketti beni."

Odamıza bir sessizlik çöktü. Bu seferki sessizlik, gerginlikten değil, şaşkınlık ve az da olsa hürmetten geliyordu. Rauf, genelde duygularını böyle açıkça ifade etmezdi. Bu itiraf, onun Miraç'a olan bağlılığının, sadece bir sevgiden ibaret olmadığını, bir tutuş, bir dönüşüm olduğunu herkese bir kez daha hatırlatmıştı. Arven bile, bir an için, Rauf'a bakakaldı. Rauf, için için yanan bir kor gibiydi; sıcak, yoğun ve söndürülemezdi.

Odayı kaplayan duygusal sessizlik, yukarı katlardan gelen tok, ritmik bir bas sesiyle aniden bozuldu. Bum... Bum... Bum... Ses, tavanı hafifçe titretiyor, odanın havasına yeni bir titreşim katıyordu.

Hepsinin bakışları aynı anda yukarıya, sesin geldiği tavana kaydı. Fırat, kulak kabarttı. Dudaklarının kenarında yeniden beliren o bildik, muzır gülümsemeyle, sesini alçak, gizemli bir fısıltıya indirdi;

"Bizimkiler eğlenceye başlamış."

Sözleri, odada yeni bir enerji yarattı. Az önceki duygusal yoğunluk, yerini merak ve şenlikli bir dayanışma hissine bıraktı. Demir, kaşlarını kaldırarak, "Kına gecesi, ne bekliyordunuz ki," diye mırıldandı. Ali ve Pars, birbirlerine hınzırca bakıp sırıttılar.

Arven, sessizce oturduğu yerden, tavana baktı. Yukarıda, bambaşka bir kutlama, bambaşka bir enerji vardı. Ve o, belki de şu anda orada olduğunu bildiği kişiyi düşündü. Rauf ise, başını tekrar koltuğuna yasladı, ama bu sefer gözlerinde bir tebessüm vardı. Yukarıdan gelen o bas sesleri, yarın evleneceği kadının ve onun dünyasının varlığının somut, neşeli bir kanıtıydı. İçindeki yangın, o ritme uyum sağlamış gibiydi.

Yukarıda, salonda, atmosfer elektrik yüklü ve hareketliydi. Tok, davul ağırlıklı bir pop şarkısının güçlü basları ve enerjik melodisi, zeminden aşağıya, neredeyse tavanı titretircesine sızıyordu. Bu, için için kaynayan bir partinin sesiydi.

Müziğin ritmi, odanın merkezini ele geçirmişti. Lerna, telefonunu hoparlöre bağlamakla kalmamış, aynı zamanda sahanın da göbeğindeydi. Elleri havada, saçları hafifçe sallanarak, coşkulu bir şekilde oynuyordu. Onları gülerek izleyen Okyanus Gökçe'ye doğru elini uzatıp onu da dansa davet ediyor, "Hadi Okyanus teyze, kalk artık!" diye sesleniyordu.

Dansın tam merkezinde ise Aslı, Ceylin ve Miraç vardı. Üçü, birbirlerinin etrafında dönüyor, kollarını birbirlerinin omuzlarına atıyor, kahkaha içinde oynak hareketler yapıyorlardı. Aslı, en coşkulu olanıydı, yerinde zıplıyor, kollarını çılgınca sallıyordu. Ceylin, onların ortasında, başlangıçtaki tüm çekingenliğini atmıştı. Gülümsemesi geniş ve içten, gözleri parlıyordu. Mini pileli eteği, her hareketinde hafifçe kabarıyor, topuklularıyla ritmi vuruyordu. Bazen alkış tutuyor, bazen de Aslı ve Miraç'la birlikte basit bir koreografi yapmaya çalışıyor, başarısız olunca da kahkahalara boğuluyorlardı.

Miraç ise, iki arkadaşının ortasında, kırmızı elbisesiyle ışıldıyor, yüzü mutluluktan parlıyordu. Bazen gözleri annesine kayıyor, onun da eğlendiğini görüp içi rahatlıyordu. Bu an, sadece bir dans değil, kadınlığın, dostluğun ve geleceğe dair umudun kutlamasıydı. Odada parfüm, rakı ve kahkaha kokuları karışıyor, mum ışıkları dans eden bedenlerin üzerinde dans ediyordu. Aşağıya vuran her bas, bu yukarıdaki katıksız, kontrolsüz neşenin ve özgürlüğün gümbürtüsüydü.

Bir süre sonra, Lerna'nın gözlerinde muzır bir ışıltı belirdi. Rakı bardağındaki son yudumu, fondip yapar gibi hızlıca içti, boğazını yakan sıvı, ona ekstra bir cesaret vermiş gibiydi. Coşkulu adımlarla ses sistemine yürüdü, telefonunu eline aldı ve hızlıca bir şeyler aradı.

Müziğin ilk notaları havada asılı kaldığı anda, Lerna'nın bakışları doğrudan Miraç'a kilitlendi. Miraç, o anı hemen anladı. Yüzündeki geniş gülümseme, meydan okuyan bir sırıtışa çevrildi. Gözleri Lerna'nın gözlerine kenetlendi. Aralarında, yılların dostluğundan gelen sessiz, mükemmel bir anlaşma vardı.

Aslı ve Ceylin, müziğin ani değişimi ve ikilinin duruşundaki ciddiyet karşısında şaşkındı. Birbirlerine, "Ne oluyor?" der gibi baktılar, dans alanının kenarına çekildiler, olacakları merakla izlemeye başladılar. Okyanus Gökçe de yerine oturmuş, merakla onlara bakıyordu.

Salonun ortasında, Lerna ve Miraç yan yana durdular. Vücutları hafifçe birbirine dönüktü. Müziğin ilk vokalleri başladığında, aynı anda hareket ettiler. Aslı, gülerek telefonuna sarıldı ve onları çekmeye başladı.

"Şap, öpeyim mi?

İçime de çekeyim mi?

Bal akıyor her yerinden, "Uf uf!" diyeyim mi?"

Aslı, kenarda, ağzı hafif aralık, gözleri kocaman olmuş, telefonunu sıkıca tutarak bu görsel şöleni kaydediyordu. Ceylin ise daha sakin ama aynı derecede etkilenmişti. Bir eli ağzında, dansın hem gücüne hem de ikili arasındaki o görünmez bağa hayranlıkla bakıyordu. Okyanus Gökçe artık sadece gülümsemiyor, kahkahalarla onların bu ikili şovunu izliyordu.

"Yaranamadım" nakaratı geldiğinde, aynı anda başlarını öne eğip sonra sertçe kaldırdılar, saçları havada savruldu. Ardından, birbirlerinin etrafında döndüler, bakışları hiç ayrılmadan, sanki bir aynaya bakıyorlarmış gibi. Hareketler, hem mükemmel bir uyum hem de içten bir rekabet içeriyordu.

Birbirlerine döndüklerinde "Kaldırdım göbeği bak, hoppa!" diyerek bağırdılar. Aynı anda, ellerini karınlarına tam aynı noktaya koydular ve kalçalarını, müziğin vurgusuna uygun keskin, kıvrak bir hareketle sağa sola oynattılar. Bu hareket ne kadar güçlü ve cesurca olsa da, yüzlerindeki ifade zaferle karışık bir meydan okuma ve derin bir samimiyetti.

Aşağıdaki erkeklerin dünyası, yukarıdaki neşe patlamasından tamamen ayrıydı. Tavanı döven ritim ve titreşim onları pek ilgilendirmiyor, dikkatleri masanın üzerine serilmiş iskambil kartlarına kilitlenmişti. Sigara dumanı, loş ışığın içinde halkalar çizerek yükseliyor, mırıltılar ve kartların masaya vuruş sesleri birbirine karışıyordu.

Pars, cebindeki ani titreşimle irkildi. Kartları ustalıkla sol eline aktarıp, sağ elini cebine daldırdı. Telefonunun ekranından yayılan soğuk mavi ışık, yüzünü aydınlattı. Bir bildirim... Aslı'dan gelen, "BUNU İZLE!" başlıklı bir video. Merakla üzerine tıkladı.

Sessizce oynamaya başlayan görüntü karşısında dudakları şaşkınlıkla aralandı. Videoda, salonun ortasında, birbirlerine adeta meydan okuyan bir ciddiyetle duran Lerna ve Miraç vardı. Sonra, müzik başlıyordu... Hareketler senkronize, ifadeler güçlü, her şey kusursuz bir performans gibiydi. Gözleri, ekrana yapışmış kalmıştı.

"Hadi canım!" diye haykırdı aniden, sesi odadaki tüm konuşmaları kesti. Hemen yanında oturan, dudağının kenarında sallanan sigarasıyla kartlarına odaklanmış Rauf'a döndü. Uzattığı kartı bırakmasına fırsat bile vermeden, telefonunun ekranını onun gözlerinin önüne dayadı.

Rauf, başını kaldırıp ekrana baktı. Görüntüyü anlaması bir saniye sürdü. Tam o sırada, Pars başparmağını telefonunun yan tarafındaki ses tuşuna bastı. Sessizlik anında parçalandı.

"Şap öpeyim mi? İçime de çekeyim mi?"

Cankan'ın Yaranamadım'ının güçlü vokalleri, aşağıdaki odanın havasını aniden ele geçirdi. Tüm başlar, aynı anda Pars'a ve onun elindeki telefona döndü. Sigara içen sigarasını unuttu, kartını oynayacak olan eli havada kaldı.

Fırat, duruma ilk uyum sağlayan oldu. Ekrandaki iki kadının kararlı ve senkronize hareketlerini görünce göbeğini tutarak gürültülü bir kahkaha patlattı. "Bizim iki deli yine kutsal Cankan dansını yapıyorlar!" diye söylendi.

Rauf, ekrana kilitlenmişti. Gözleri, görüntüdeki Miraç'ın üzerinde büyüdü, büyüdü... Öyle bir büyüdü ki, dudağının kenarından düşmek üzere olan sigarası neredeyse pantolonuna düşecekti. Son bir saniyede, refleksle elini uzatıp düşmekte olan sigarayı havada yakaladı ve hızla yanındaki küllüğe fırlattı. Ağzının kenarında, önce şaşkınlık, sonra da saf, katıksız bir hayranlıkla karışık bir gülümseme belirdi.

"Şaka yapıyorsun," diye gülerek homurdandı ve Pars'ın elinden telefonu aldı. Sanki odada ondan başka kimse yokmuş, dikkatini dağıtacak en ufak bir titreşim bile kabul edilemezmiş gibi, kendini koltuğunun derinliklerine bıraktı. Telefonu, iki avucunun içinde, ekran tam karşısında olacak şekilde sıkıca kavradı. Başparmağı, videoyu başa almak için hareket etti. İlk andan itibaren her saniyeyi yaşamak istiyordu.

Gözleri ekrana mıhlanmıştı. Lerna'nın yaptığı şakayı, annesinin keyifli gülümsemesini görmüyordu bile. Gördüğü tek şey, Miraç'tı. Onun, şarkının ilk notalarında yüzüne yayılan o ciddi, meydan okuyan ifade... Nakarat patladığında başını geri atışıyla savrulan saçları... "Hoppa!" derken kalçasını kıvırışındaki o kusursuz zamanlama ve kendinden emin duruş...

Videodaki her kare, onun nişanlısının farklı bir yönünü ortaya koyuyordu. Gücünü, zarafetini, komik yanını ve o an orada, en yakın arkadaşıyla kurduğu o kopmaz bağı izledi. Rauf'un yüzündeki şaşkınlık, yavaş yavaş eridi. Yerini, gururun, hayranlığın ve yoğun bir aşkın karışımından oluşan yumuşak, derin bir ifade aldı. Dudaklarının kenarındaki gülümseme artık sadece eğlenceden değil, sahiplenmekten ve gurur duymaktan geliyordu.

Fırat, "Bak, bak! Rauf'un ağzı açık kaldı! Bizim bu deliler, arada bu dansı yapıp duruyorlar," diye bir şaka yapmaya çalıştı, ama Rauf duymuyordu bile. Demir, "Rauf, senin de bu halini çekip atalım mı birader?" diye sordu. Cevap yoktu. Rauf'un dünyası, o ekranın içine hapsolmuştu. Arven bile, sessizce sırıtıyor, Rauf'un alık haline bakıyordu.

Telefondan yükselen müzik bitip de ekran karardığında, Rauf bir an hareketsiz kaldı. Sanki büyüden yeni çıkmış gibiydi. Sonra, yavaşça başını kaldırdı. Etrafındaki bekleyişle dolu bakışlara baktı. Ağır ağır nefes verdi.

"Vay canına..." diye fısıldadı, sesi hâlâ biraz uzaktaydı. Sonra, yüzünde daha büyük bir gülümseme belirdi, gözleri parladı. Pars'a dönüp telefonu uzattı. "Bir daha oynatsana," dedi, sesi net ve istekliydi. "Sesini sonuna kadar aç."

Pars, gülerek Rauf'un isteğini yerine getirirken, yukarıdaki hava biraz daha aynı devam etmiş, ardından yavaş yavaş yakılacak bir kınanın ahengine boğulmuştu.

Salonun ortasına bir sandalye çekilmiş, Miraç usulca oturtulmuştu. Okyanus Gökçe, elinde incecik, dantelli kırmızı bir duvakla ona yaklaştı. Duvak, Miraç'ın başına, saçlarının üzerine özenle yerleştirilirken odada bir saygı sessizliği hâkim oldu. Bu basit hareket, onu bir anlığına gelinliğe, yarına hazırlıyordu.

Tam o sırada, Lerna mutfaktan çıktı. Elinde, üzeri kırmızı bir tülbentle örtülmüş, içinde henüz görünmeyen bir şey taşıyan pirinç bir tepsi vardı. Yüzünde ciddi ve gururlu bir ifadeyle ses sistemine yürüdü, parmağıyla dokunarak müziği değiştirdi. Salona, yavaş, hüzünlü, kadim bir türkünün ilk notaları yayılmaya başladı.

"Suya gider allı gelin..."

Suya Gider Allı Gelin, Elif Buse Doğan

Müziğin o tanıdık, dokunaklı ezgisi duyulduğunda, Miraç'ın başı hafifçe kalktı. Duvak altından, Lerna'ya baktı. Gözlerinde, az önceki meydan okuyan dansçının yerini alan duygu yüklü, yumuşak bir şaşkınlık vardı. Bu şarkı, her şeyi daha gerçek, daha dokunulabilir kılıyordu.

Lerna, elindeki tepsiyi özenle taşıyarak Miraç'ın önünde durdu. Yavaşça eğildi ve tepsinin üzerindeki kırmızı örtüyü usulca kaldırdı. Altında, küçük bir çini kâsedeki kına ve etrafında süslenmiş mumlar, kurdeleler göründü. O an, parti bitmiş, kına gecesinin en öz ve samimi ritüeli başlamıştı. Miraç'ın gözleri, o koyu yeşil macuna takıldı. Lerna'nın yüzündeki ifade ise artık şaka değil, derin bir sevgi ve bu geleneği ona iletme sorumluluğuydu.

Türkünün hüzünlü ve bir o kadar da güzel ezgisi, odanın her köşesini, her kalbi sararken, Okyanus Gökçe yavaş adımlarla kızının yanına vardı. Onsuz geçirdiği yılların verdiği ve o anın getirdiği tarifsiz duygu, yüzündeki her çizgide okunuyordu. Miraç'ın başı öne eğik, duvak altından annesinin ayaklarını görüyordu.

Okyanus Gökçe, usulca eğildi ve kızının avucunu, yıllardır tutamadığı, büyüdüğünü izleyemediği, şimdi de başka birine emanet edeceği o elini, iki elinin arasına aldı. Dokunuşu hem nazik, hem de sağlamdı. Miraç'ın parmakları annesinin avuçlarında hafifçe titredi.

"Sevdiğin adamın evet, annesi yok, kıyamam ona..." diye fısıldadı Okyanus, sesi türkünün notalarına karışacak kadar yumuşak, ama her kelimesi kristal gibi netti. "Ama o, benim de oğlum artık. Sana verdiğim her sevgi, her dua, şimdi ona da gidecek. İkiniz de benim çocuklarımsınız."

Bu sözleri söylerken, özenle avcunun tam ortasına büyük, ağır, geleneksel bir altın bıraktı. Madenin soğukluğu değil, taşıdığı anlam, avcunda bir ağırlık yaptı. Miraç'ın boğazı düğümlendi, duvak altından süzülen bir damla yaş, annesinin elinin üzerine düştü.

Bu dokunaklı sahnede, Ceylin ve Aslı kenarda, birbirlerine yaslanmış haldeydiler. Aslı, duygulanmış, gözleri parlamıştı. Ceylin'in gözlerinden, farkına bile varmadan, iri, tek bir damla yaş süzüldü ve yanağından aşağı aktı. Hemen elini kaldırıp sildi.

Lerna, elindeki kına tepsisiyle Miraç'ın önünde dizlerinin üzerine çöktü. Lerna'nın eli titreyerek küçük çini kâseye uzandı. İşaret parmağının ucunu, koyu yeşil, kokulu kına macununa daldırdı. Parmak ucu, sıcak ve kadifemsi macunla buluştuğunda, gözleri yine buğulandı. Nazikçe bir tutam sıyırdı.

Sonra, Miraç'ın avucuna, tam o altının altına ve etrafına doğru uzandı. Dokunuşu inanılmaz derecede yumuşak ve şefkatliydi. Parmak ucu, altının soğuk yüzeyine değdi, sonra etrafındaki tenin sıcaklığında dairesel, ritmik hareketlerle ilerlemeye başladı. Kırmızı macun, altın sarısının etrafında bir halka, bir çiçek, bir kalp şeklini almaya başladı.

Miraç, başı öne eğik, duvak altından bu sahneyi izliyordu. Gözlerinden, artık tutamadığı yaşlar, ince bir sicim gibi, sessizce ve durmaksızın aşağıya, Lerna'nın ellerine, kınaya, kenara çekilen altına akıyordu. Ama yüzünde bir acı ifadesi yoktu; saf bir duygu seli, sevgi ve minnetin hafif hüznü vardı.

Boşta kalan sol elini yavaşça kaldırdı. Parmak uçları, Lerna'nın yanağına, onun da dökülen yaşlarının izlerine doğru ilerledi. Dokunuşu, Lerna'nın kınayı sürdüğü dokunuş kadar hafif ve şefkatliydi. Başparmağıyla, yanağındaki ıslak izleri usulca sildi.

Lerna, Miraç'ın avcuna sürdüğü kınanın üzerine altını geri koydu ve tepsiyi yere bıraktı. İçindeki dantelli keseyi aldı ve Miraç'ın eline geçirdi. Kesenin ucu, bileğinin hemen üzerinde kalacak şekilde, eli tamamen sarıp koruma altına aldı. Bu bağ, bir mühür gibiydi. Sanki şunu diyordu: "Bu sevgi, bu aile bağı, bu gece ve bu dilekler... Hepsi burada, seninle birlikte, güvende. Yarın onu açtığında, hepsi evine, yeni hayatına taşınacak."

Lerna, işini tamamlamış olmanın hüznü ve gururuyla, yavaşça duvağın altındaki Miraç'a baktı. Bu seferki bakış, daha derin, daha yoğundu. Bu bakışta, bir ömür boyu süren bir dostluk vardı. Okul sıralarında paylaşılan sırlar, acılarında omuzda ağlanan gözyaşları, gece yarıları bitmek bilmeyen telefon konuşmaları, kahkahalar ve küçük kavgalar... Hepsi, o bir saniyelik bakışın içinde, sessizce yanıp sönüyordu.

Bu bakışta, aynı kandan gelmemelerine rağmen, damarlarında aynı sevgiyi taşıdıkları o güçlü kardeşlik hissi vardı. Birini seçmemişlerdi; hayat onları bir araya getirmiş ve onlar da bu bağı, seçerek, besleyerek, koruyarak aile haline getirmişlerdi. Lerna'nın gözlerinde, "Benim gerçek kardeşim sensin," diyen bir parıltı okunuyordu.

Miraç, duvak altından bu bakışı gördü. Gözleri, Lerna'nın gözlerinde gezindi. Onun da gözleri bir kez daha doldu, ama bu kez gülümsedi.

Lerna, "Kınan kutlu olsun kardeşim," diye fısıldadı.

Bu sözler, Miraç'ın içinde bir şeyleri harekete geçirdi. Gözlerindeki nemli parıltı, bu kez bir sel olup taşmak üzereydi. Gülümsemesi genişledi, ama bu, ağlamaklı bir gülümsemeydi. Dayanamadı. Öne, Lerna'nın üzerine eğildi. Boşta kalan, kınasız sol elini uzattı ve Lerna'nın kolundan, dirseğinin altından sıkıca kavradı. Bir çekişle değil, sessiz ve kararlı bir davetle, onu kendi seviyesine, ayaklarının üzerine doğru çekmeye başladı.

Lerna, bu ani hareketle şaşırdı, ama direnmedi. Miraç'ın gücüne ve niyetine teslim oldu. Kendini yukarı, ayağa kaldırıldığını hissetti. İki kadın, şimdi aynı seviyede, yüz yüze, ayakta duruyorlardı. Duvak, artık bir perde değil, sadece Miraç'ın yüzünü süsleyen bir detaydı.

Ve işte o an, Miraç'ın son direnci de kırıldı. Boğazından, bastırılmış, derinden gelen bir hıçkırık yükseldi. Bu, bir acı sesi değil, yoğun duyguların taşmasıydı. Bedeni, Lerna'ya doğru atıldı. İki kolu, Lerna'nın boynunu, sırtını sardı, onu kendine, olabildiğince sıkıca çekti. Kınası ve altını taşıyan dantelli keseli eli, Lerna'nın omzuna yaslandı. Başını, Lerna'nın boynunun yanına, omzuna gömdü.

Sarılışları, bir dakika önceki ritüelin sessiz zarafetinden çok farklıydı. Bu, içten, güçlü, biraz dağınık ve tamamen insani bir sarılıştı. Lerna da şaşkınlığını atar atmaz, kendi kollarını Miraç'ın etrafına doladı, sırtına vurmak yerine, onu sakinleştirircesine okşamaya başladı. "Sakin ol, sakin ol kardeşim," diye mırıldandı, kendi sesi de gözyaşlarıyla boğuklaşmış halde.

Odanın geri kalanı, bu samimi ve duygusal patlamayı izledi. Aslı duygulanmıştı, Ceylin ise bu kadar içten bir bağı izlemenin verdiği hüzne yenik düşmüş, sessizce ağlıyordu. Bu, planlanmış bir tören anı değil, iki ruhun, tüm maskeleri düşürüp, sevgilerini en ham haliyle paylaştığı saf bir andı. Okyanus Gökçe, gözlerini sildi ve göz ucuyla Aslı'ya baktı.

"Rauf'u çağırın, gelsin. Onun da kınasını yakalım."

Sen ya da Hiç, Madrigal

Miraç Gökçe, Ağzından

"Rauf'u çağırın, gelsin. Onun da kınasını yakalım."

Hepimiz bir an şaşkınlıkla ona baktık. Rauf'a da mı? Aşağıda, erkeklerin arasında, belki de biraz daha sakin bir veda gecesi geçiriyorlardır diye düşünmüştük. Ama annemin mantığı netti. Damat, kınasız olmazmış.

Aslı, hemen harekete geçen oldu. "Ben ararım!" diye atıldı ve telefonuna sarıldı. Diğer odada hızlıca konuştuğunu duyabiliyorduk, sesi hem gergin hem de eğlenceliydi. "Evet, evet, yukarı çıkın hemen! Hayır, problem yok! Okyanus Teyze istedi! Hızlı olun!"

Telefonu kapattıktan tam iki dakika sonra, beklediğimizden çok daha kısa bir sürede, kapı zili sert ve ivedi bir şekilde çaldı. Sanki biri düğmeye yapışmıştı. Annem, hiç tereddüt etmeden kapıya yürüdü. Bizi koruyan, kollayan o anne duruşuyla kapıyı açtı. Rauf, içeriye daldığında bir an için durdu. Gözlerimizin önünü bulanıklaştıran yalnızca benim duvağımdı.

Kapının önünde, nefes nefese, biraz şaşkın, ama gözlerinde merak ve bir parça da 'ne oluyoruz' bakışı olan Rauf'un arkasından bizimkiler yığıldı. Hepsi, aşağıdaki rahatlıklarından koparılıp buraya adeta fırlatılmış gibi görünüyordu. Üzerlerinde hâlâ aşağıdaki gevşek kıyafetler, ellerinde bazılarında içecek bardakları vardı.

Sanki bu anı, bu çağrıyı, bu beklenmedik ritüeli dört gözle bekliyorlarmışçasına, hızlı ve kararlı adımlarla salona doluştular. Fırat'ın gözleri, salonun ortasındaki kına tepsisine ve etrafımızdaki duygusal havaya takıldı. Demir, kaşlarını kaldırmıştı. Arven ise, her zamanki gibi, olan biteni sessizce gözlemliyor, ama bu kez merakı yüzünden okunuyordu.

Oda, bir anda kalabalıklaşmış ve enerji değişmişti. Kadınsı, duygusal ve ritüelliktik hava, yerini ani, erkek ve biraz dağınık bir hareketliliğe bırakmıştı. Ama annemin otoritesi, tüm bu kaosun üzerinde bir çatı gibi duruyordu. Rauf, gözlerini bana dikmiş, "Bu da neyin nesi?" diye sormak istiyor gibiydi. Ben de sadece, kınayla süslenmiş elimi hafifçe kaldırıp gülümsedim. "Hoş geldin," dedim fısıltıyla. "Sıra sende."

Rauf, "Ha ha," diye boş bir kahkaha attı, anneme baktı ve gözlerini kısarak iki yana salladı. Annem, gözlerini kapatıp kafasını salladı. Rauf, bu kapalı gözlere ve sallanan başa bakakaldı. Çaresizce, gözlerini yardım istercesine Arven'e çevirdi. Gözleri kocaman açılmış, "Abi, bir şey yap!" der gibi bakıyordu.

Arven, tüm bu sessiz diyaloğu izlemişti. Rauf'un çaresiz bakışıyla yüzleştiğinde, dudaklarının kenarında, bastırmaya çalıştığı ama başaramadığı bir sırıtış belirdi. Tıpkı annem gibi, gözlerini dramatize ederek kapadı ve başını, aynı sakin, aynı kararlı şekilde salladı.

Rauf, bu iki kapalı göz ve sallanan baş karşısında tamamen teslim oldu. Omuzları düştü, ağzı hafifçe aralandı. Etraftan, özellikle de Fırat ve Demir'den gelen bastırılmış kıkırdamalar duyulabiliyordu. Rauf, son bir umutla bana baktı, ama ben de sadece kınalı elimi gösterip omuz silktim, yüzümde "Ben de yardım edemem," der gibi bir ifade vardı.

"Peki..." diye mırıldandı sonunda, yenilgiyi kabul ederek. "Nasıl yapacağız bunu?" diye sordu, sesi artık komik bir çaresizlikle doluydu. Salon, annemin zafer gülümsemesi ve erkeklerin eğlenceli homurdanmalarıyla doldu.

Ben ona doğru bir adım atmak üzereydim ki, Demir ile Arven, bir anlığına göz göze geldiler. Aramızda, elektrik çarpmış gibi sessiz ve anlık bir anlaşma oldu. Yüz ifadeleri değişmedi, ama ikisinin de kaşları, aynı anda, neredeyse görünmeyecek kadar hafifçe kalktı. Plan, söze dökülmeden kurulmuştu.

Aynı anda harekete geçtiler. Sanki düzenli bir operasyon yürütüyorlarmış gibi, Arven Rauf'un sağından, Demir ise solundan yaklaştı. Rauf, onların niyetini son anda fark etti, gözlerini şüpheyle kıstı, ama kaçmak için çok geçti.

"Biraz yardım lazım galiba, damat adayımıza," diye muzır bir tonla başladı Demir.

"Haklısın. Eli ayağı titredi çocuğumun," diye tamamladı Arven, sesindeki alaycılığı bastırmaya çalışarak.

Arven'in sağ kolu, Rauf'un sağ pazısının altından geçerken, Demir'in solu da sol pazısına girdi. İkisi birden, nazik ama kararlı bir kavrayışla onu kavradılar. Rauf, "Hey! Bekleyin! Ben..." diye itiraz etmeye çalıştı, ama sözleri, onu yerden kaldıran ve dosdoğru boş sandalyeye doğru yönlendiren iki güçlü kolda kaybolup gitti.

Yüzündeki ifade muhteşemdi. Gözlerini daha da kısmış, kaşları çatılmıştı, bu "zorla" alınma durumundan memnun değilmiş gibiydi. Ama işte orada, tam da dudaklarının kenarında, bastırmaya çalıştığı halde tamamen engel olamadığı, genişleyen bir sırıtış vardı. Bu, yenilgiyi kabul eden, ama aynı zamanda bu saçma ve sevgi dolu anın tadını çıkaran bir adamın gülümsemesiydi.

"İkinizi de..." diye homurdandı, ama cümlesini bitiremedi. Çünkü Arven ve Demir, onu tam sandalyenin önüne getirmişlerdi. Hafifçe, belki de biraz fazla ittirdiler ve Rauf, sandalyeye, hafif bir 'of' sesiyle çöktü.

Şimdi orada oturuyordu, ellerini, ne yapacağını bilememenin verdiği bir belirsizlikle dizlerinin üzerine koymuştu. Avuçları yukarı bakıyordu, sanki "Alın işte, ne yaparsanız yapın," der gibiydi. Gözleri, önce anneme, sonra bana, en sonunda da elinde kına tepsisini tutan Lerna'ya kaydı. Yüzündeki o sırıtış hâlâ oradaydı, ama şimdi altında biraz çaresizlik ve bolca "Neye katıldım ben?" ifadesi vardı.

Fırat, bu sahneyi cep telefonuyla kaydetmeye başlamıştı bile. "Güzel poz, Rauf! Gülümse!" diye bağırdı. Pars ve Ali, kıkırdamaktan kendilerini alamıyorlardı. Demir, Lerna'nın elindeki tepsiyi alıp Rauf'un önünde diz çöktü. Arven, hafifçe doğrulduğunda yanında kalan Ceylin'in göz ucuyla ona baktığını gördüm. Çok kısa sürdü, hemen gözlerini Rauf'a ve Demir'e çevirdi, ama o anlık temas yakalanmıştı.

Arven, o bakışı hissetmiş miydi bilmiyorum. Yüzünde her zamanki gibi durgun bir ifade vardı. Ama belki de, sadece belki, dudaklarının kenarındaki çizgi, normalden bir milimetre daha yukarı kıvrılmıştı.

Demir, işaret parmağını kınaya batırdı ve Rauf'un sağ avucunun tam ortasına, büyük, kocaman bir nokta koydu. Rauf, avucundaki kırmızı, yapışkan karalamaya bakakaldı. Yüzünde bir an için "Bu da ne?" ifadesi vardı, ama sonra kendisi de gülmeye başladı. Bu aptalca, beklenmedik ve samimi an, tüm gerginliği dağıtmıştı.

"Tamam, tamam," dedi gülerek. "Yaktın işte. Kalk artık ayağa."

Lerna, Demir'e Miraç'a takılan kesenin aynısından uzattı. Demir, keseyi alıp Rauf'un elini keseye soktu ve hafifçe bileğinde sıktı. Ve işte o anda, Rauf'un yüzündeki şakacı ve rahat ifade değişti. Bakışlarını, dantelli keseli elinden yavaşça kaldırdı. Gözleri, odanın diğer tarafında, olan biteni gurur ve şefkatle izleyen annemin yüzünde gezindi. Onun gözlerine, yüzündeki ince çizgilere, bu gece için özenle taradığı ve beyaz telin daha belirginleştiği saçlarına baktı.

Dudaklarında, az önceki kahkahadan farklı, buruk, hüzünlü bir tebessüm belirdi. Bu tebessüm, gülümsemekten çok, iç çekiş gibiydi. Gözlerinin içinde, ani bir parıltı, nemli bir buğu oluştu, ama hemen kendini toparladı. Bir saniyeliğine gözlerini kırpıştırdı.

Ve ben, o anda, kalbimde onun düşüncesini hissettim. Sanki bir yankı gibi içime düştü: "Keşke... Keşke benim annem de burada olsaydı. Bunu görebilseydi."

O buruk tebessüm, işte buydu. Bu mutlu, kaotik, sevgi dolu anın ortasında, hafif ama derin bir eksikliğin gölgesiydi. Annem, Rauf'un bu bakışını yakaladı. Onun gözlerindeki o anlık hüznü gördü. Hiçbir şey söylemedi. Sadece, başını hafifçe, anlayışla ve sonsuz bir şefkatle salladı. Bakışlarıyla, "Biliyorum oğlum. Ben buradayım. Hep burada olacağım," diyor gibiydi.

Rauf, annemin o sessiz, şefkat dolu bakışıyla biraz olsun sakinleşmişti. Başıyla yaptığı o minik, minnettar eğilişin ardından, yüzündeki ifade yumuşadı. O buruk tebessüm, yerini daha sıcak, daha köklü, daha evinde hissettiren bir gülümsemeye bıraktı. Bu gülümseme, sadece dudaklarında değil, gözlerinin kenarındaki kırışıklıklara da sinmişti.

Sandalyeden kalktığında gözleri doğrudan bana, duvak perdesinin ardındaki bana kenetlendi. Duvağımın altından, onun bana doğru ilerleyişini izledikçe, kalbimde bir kasırga kopuyordu. Bu, korkudan ya da heyecandan değil, yoğun duyguların birbiriyle çarpıştığı, devasa bir enerjinin içimde dönüp durduğu bir fırtınaydı.

Tam karşımda durduğunda duvak, aramızda ince bir tül perdeden ibaretti. Gözleri, benim gözlerimin olduğu noktaya dikilmişti, sanki perdeyi görmezden geliyor, doğrudan ruhuma bakıyor gibiydi.

Kalbinin atışını, benimkinin çılgın ritmine karışacak kadar yakından duyabiliyormuşum gibi geldi. Kasırga, onun durduğu yerde, aniden dindi. Yerini, derin, sarsıcı bir sükûnet aldı. O an, odada başka kimse yokmuş gibiydi. Sadece o, ben ve aramızdaki bir gece sonra sonsuza dek değişecek olan o incecik mesafe vardı.

"Bakalım burada ne varmış?" diye fısıldadı, sesinin tonu hafif bir alayla karışıktı, ama gözlerindeki ifade çelik gibi ciddi ve odaklanmıştı. Sanki bir hazine sandığının kapağını açacakmış gibi yaklaşıyordu.

Sol elinin parmaklarıyla duvağın bir köşesini, keseli elinin tersiyle de diğer ucunu destekleyip ağırca havaya kaldırdı. Hareketi yavaş, ölçülü ve inanılmaz derecede nazikti. Sanki çok kıymetli bir şeyi incitmekten korkuyor gibiydi. Sonra, ağırca, törensel bir hareketle duvağı havaya kaldırdı. İnce tül, ışıkta hafifçe parladı ve omuzlarıma, saçlarıma doğru usulca döküldü. Artık aramızda perde yoktu.

Gözleri yüzüme kenetlendi. Bakışları, alnımdan çeneme, dudaklarımdan gözlerime doğru bir yolculuğa çıktı. Her detayı inceliyor, bu anı hafızasına kazımak istiyor gibiydi. Sonra, gözlerimde durdu. Orada, kıpkırmızı duvağın ve loş ışığın aksine, kızardığını çok iyi bildiğim, henüz kurumamış gözyaşlarıyla parlayan gözlerimde.

Bir an için kaşları çatıldı. Bu, bir öfke ya da hoşnutsuzluk ifadesi değildi. Bu, derin bir endişe, içgüdüsel bir koruma dürtüsü ve saf bir şefkatti. Yüzündeki o alaycı tebessüm tamamen silinmişti. "Ağlamışsın," der gibiydi o çatık kaşlar.

Boşta kalan, kınasız sol eli, neredeyse kendiliğinden havaya kalktı. Başparmağının ucu, yanağımda, gözümün hemen altında, henüz kurumamış bir nem izine doğru ilerledi. Dokunmak üzereydi ki, duraksadı. Avucunun sıcaklığı, tenime bir santim uzaktan ulaşıyordu.

İçli bir nefes bıraktı. Başparmağının ucu, önce yanağımdaki o ıslak izin tam üzerine, usulca, bir kelebek kanadı dokunuşuyla kondu. Sonra, o iz boyunca, gözümün altından şakağıma doğru, incecik, şefkat dolu bir hareketle kaydı. Bu, bir silme değil, kutsama gibiydi. Gözyaşımı alıp, yerine sıcaklığını bırakıyordu.

Sonra, tüm avucu, başparmağının izlediği yolu takip ederek, yanaklarıma yaslandı. Dokunuşu artık daha sağlam, daha kapsayıcıydı. Parmakları şakaklarıma, elinin ayası çeneme değiyordu. Avucunun sıcaklığı, yüzümün tüm soğukluğunu, tüm titreyişini emiyor gibiydi.

O anda, başını eğdi. İlk önce, dudakları alnımın ortasına, iki kaşımın arasındaki o noktaya hafifçe değdi. Bu, bir öpücükten çok, mühürleyen, sakinleştiren bir temas gibiydi. Nefesi, alnımda ılık bir esintiydi. Gözlerim kendiliğinden kapandı. Bu dokunuşa, bu yakınlığa teslim oldum.

O da bunu hissetti olmalı ki, dudaklarını çekti. Ama teması kesilmedi. Alnını, az önce dudaklarının değdiği aynı noktaya, bu sefer daha ağır, daha kalıcı bir şekilde yasladı. Burun burunaydık. Nefesimiz aynı havayı çekiyor, aynı ritimde atan kalplerimizin sesi birbirine karışıyordu.

"Ruhefza'm," diye fısıldadı.

Ruhu okşayan. Cana can katan.

Bu tek kelime, "Seviyorum"dan daha derin, daha köklü bir şey taşıyordu. Bir gerçeğin, bir kaderin kabulüydü. Ve onu duyduğumda, kapalı göz kapaklarımın ardından, yeni, sıcak, ama bu sefer hüzünden değil, saf bir doluluktan gelen iki damla yaş daha süzüldü. Onun avucunda, onun alnının altında, onun kelimesiyle tamamen kuşatılmıştım.

Ses sisteminden yükselen Erik Dalı şarkısıyla Rauf, kıkırdadı. Gözlerimi açıp ona baktığımda alınlarımızı ayırdı. Sol eliyle yanaklarımı son bir kez daha sildi. Ses sisteminin yanında gördüğümüz Demir, kollarını sıyırmaya başladı.

"Ee damat bey, kınayı da bastığımıza göre," ellerini havaya kaldırdı. "Artık bizde eğlenebiliriz!"

Ve işte o anda, kına gecem, resmen erkeklerin de tam katılımıyla, kontrolsüz, gürültülü, kahkahalı bir şölene dönüştü. Rauf, anında harekete geçti. Sol elimden, kınasız olanından, beni sıkıca yakaladı ve kendine doğru çekti. Beni, salonun tam ortasına, müziğin kalbine doğru sürükledi.

Ama Demir'in planı daha kapsamlıydı. Fırat, Ali ve Pars, bir sürü gibi Rauf'un etrafını sardılar. Demir önden liderlik ediyordu. Rauf'u, nazik ama kararlı bir şekilde benden ayırdılar ve kendi aralarına, bir halka oluşturarak aldılar. Rauf, ortalarında, önce şaşkın, sonra kendini kaptırmış halde onlara katıldı. Kınalı ve keseli sağ elini komik bir şekilde havada tutuyor, sol eliyle ritim tutuyordu.

Erik Dalı'nın hızlı ritmine ayak uydurarak, ayaklarını yere vuruyor, omuz silkeliyor, birbirlerinin omuzlarına vuruyor ve kahkahalar atıyorlardı.

Kocamın Ankaralı olduğunu tabii ki de unutmamıştım. Öyle bir güzel oynuyordu ki Ankara'nın o kararlı, toprağa basan, neredeyse meydan okuyan duruşu, dansına da sinmişti. Bu, Ege'nin zeybeği ya da Karadeniz'in deli dönüşleri gibi değildi. Bu daha sağlam, daha yere kök salmış, ama bir o kadar da coşkulu bir oynayıştı.

İçimde tuhaf, ani ve karşı konulmaz bir refleks belirdi. Kalabalığın, kahkahaların ve müziğin ortasında, gözlerim doğrudan kenarda duran Ceylin'e kenetlendi. Kararlı adımlarımla ona doğru yürüdüm. Halının üzerinde, neşeli kaosun içinden geçtim. Ellerini avuçlarımın içine aldım. Soğuk ve biraz titriyorlardı. "Haydi!" dedim, sesim müziğin ve gürültünün arasından sıyrılıyordu. "Sadece izlemek yok!"

Mavi gözleri, şaşkınlıktan iri iri açıldı. Kaşları havalandı, "Yapamam, olmaz," der gibi başını hızla iki yana salladı. Dudaklarında bir itiraz vardı, ama ben dinlemedim. Onu, nazik ama kararlı bir çekiştirmeyle, doğrudan dansın kalbine, ortaya doğru sürükledim.

Tam o sırada, Rauf olan biteni fark etti. Gözleri, benim Ceylin'i ortaya çekişimi gördü. Yüzünde bir anlık şaşkınlık, ardından hızla beliren muzır ve anlayışlı bir sırıtış oldu. Planımı anlamıştı.

Hemen harekete geçti. Arven'i, tam yanında duran, olanları gözlemleyen Arven'i, sol kolundan yakaladı. Arven irkildi, soru dolu bir bakışla ona döndü. Rauf, hiçbir açıklama yapmadı. Sadece, güçlü bir çekişle onu da erkeklerin oluşturduğu halkanın tam içine aldı. "Gel buraya, izleyici kalmak yok!" diye bağırdı müziğin sesine karışan bir kahkahayla.

Ve böylece, anlık bir kaos ve mükemmel bir denge oluştu. Ben Ceylin'i ortaya, kadınların arasına çekmiştim; o hâlâ direniyor, ama artık gülümsemeye başlamıştı. Rauf da Arven'i erkeklerin halkasına sokmuştu; Arven, şaşkın ve biraz da mahcup, ama kaçacak bir yer olmadığını görünce omuz silkip teslim olmuştu.

Demir, bu yeni katılımları görünce daha da coştu. "Oooo! Şimdi işler ciddileşti!" diye bağırdı ve tempoyu bir tık daha arttırdı. Rauf, Arven'e yaklaşıp onun omzuna vurdu, "Damadın abisi olmayı kolay mı sandın?" dedi. Lerna ve Aslı hemen Ceylin'in yanına geldi, onun ellerini tutup ritme alıştırmaya çalıştılar.

O an, iki ayrı halka değil, iç içe geçmiş tek bir kutlama olduk. Erkeklerin güçlü ayak vuruşları ve omuz silkilişleri, kadınların daha kıvrak hareketleri ve kahkahalarıyla birleşti. Ceylin, önce tutuktu, ama Lerna'nın onu yönlendirişini ve Aslı'nın neşesini görünce yavaş yavaş açıldı. Arven ise, başlangıçtaki tutukluğunu atıp, Rauf ve Demir'in arasında, zarif ve kontrollü hareketlerle ritme ayak uydurmaya başladı.

Bu, planlanmış bir şey değildi. İçgüdüsel, kaotik ve mükemmeldi. Herkes şimdi aynı müziğin, aynı neşenin, aynı geleceğin bir parçasıydı. Ve ben, Rauf'la aynı anda, aynı düşünceyi paylaşmış gibiydik: Kimse kenarda kalmayacaktı. Bu gece, herkes dahildi.

Atım Arap, Ankaralı İbocan

Müziğin değişen melodileri, artık odanın duvarlarını değil, sanki zamanın kendisini çarpıyordu. Demir, liderliği elinden bırakmıyor, sazın o ince, neşeli ezgisine uygun, Ali ve Pars ile abartılı ve komik figürler yaparak dansın ruhunu yükseltiyordu.

Ceylin, ilk şokunu atlatmıştı. Lerna ve Aslı, onu tam ortalarına almış, ellerini tutup hafifçe sallayarak, basit ayak hareketlerini göstermeye başlamışlardı. Başlangıçta tahta gibiydi, ama Lerna'nın bir an durup onunla birlikte, aynı ağır tempoda sallanması, onu rahatlattı. Yavaş yavaş, omuzları ritme uyum sağladı, ayakları yeri hafifçe vurmaya başladı. Yüzündeki gergin ifade eriyor, yerini şaşkın ama gerçek bir gülümseme alıyordu. Mavi gözleri, artık kaçmak için değil, etrafındaki bu canlılığı anlamaya çalışmak için geziyordu.

Erkeklerin halkasında ise Arven, beklenmedik bir dönüşüm geçiriyordu. Rauf, onu bir kez halkaya aldıktan sonra, yanından ayrılmıyor, her hareketinde ona eşlik ediyor, bazen omzuna vuruyor, bazen de onunla aynı anda ayağını yere vuruyordu. Başlangıçtaki katı, neredeyse resmi duruşu gevşedi. Ee, sonuçta o da Ankaralıydı. Omuzları müziğe uyum sağlıyor, bakışları bazen diğerlerine, bazen de -istemeden mi, bilinçli mi?- bizim, özellikle de Ceylin'in bulunduğu tarafa kayıyordu.

Ben ve Rauf, arada sırada göz göze geliyorduk. Aramızda, tüm bu gürültünün üzerinde yükselen sessiz bir diyalog vardı. Benim bakışım: "Bak, yapıyorlar." Onun sırıtan bakışı: "Evet, senin sayende. Şimdi sen de gel buraya."

Bir an, iki halka birbirine yaklaştı. Rauf, uzandı ve beni, Ceylin'in yanından nazikçe çekip erkeklerin halkasına aldı. Bu sefer direnmedim. Erkekler, hemen bir "Oooo!" çekti ve tempo yine hızlandı. Şimdi, ben ve Rauf, halkanın merkezindeydik. Etrafımızda Arven, Demir, Fırat, Pars, Ali bir çember oluşturmuş alkış tutuyor, bağırıyorlardı.

O an, dünya sadece ikimize döndü. Rauf'un kınalı eli havadaydı, benimki de öyle. Gözlerimiz birbirine kenetlenmişti. Bir adım ileri, bir adım geri, sanki yarınki hayatımızın provasını yapıyorduk. O, beni kendine doğru çekti, ben de ona yaslandım. Alnımız bir an için tekrar birbirine değdi, ama bu sefer kahkahalar ve alkışlar eşliğinde.

Sonra, Rauf beni çevirdi ve kadınların halkasına, Lerna, Aslı ve artık daha rahat dans eden Ceylin'in yanına geri itti. Kendisi de erkeklerin arasına döndü. Kutlama, artık iki ayrı grup değil, sürekli birbirine karışan, dans partnerlerini değiştiren, tek ve büyük bir canlı organizmaydı.

Bu, sadece bir kına gecesi ya da bir dans değildi. Bu, bir ailenin ister kan bağıyla ister sevgiyle kurulmuş olsun, nasıl büyüdüğünün, nasıl yeni üyeleri içine aldığının ve hep birlikte nasıl yeni bir ritim yarattığının canlı bir gösterisiydi. Ve o gece, herkesin avucunda, yüreğinde veya sadece hafızasında, paylaşılan bir kırmızı iz vardı.

Ele Güne Karşı, MFÖ

Yazar, Ağzından

Müzik artık sönmüş, yerini yorulmuş nefeslerin, yumuşak sohbetlerin ve bardakların masaya konuşunun dingin sesleri almıştı. Odanın havası, yoğun enerjiden sonra tatlı bir yorgunluğa bürünmüştü. Havada, ter, parfüm, kalan yemek ve rakının anason kokusu karışmış, geceye dair samimi bir iz bırakmıştı.

Erkekler, yere serilmiş minderlere veya koltuk kenarlarına yaslanmış, elinde soğuk kola şişeleri veya bardaklarıyla dinleniyor, kısık sesle gülüşüyorlardı. Rauf, bir koltuğun kenarında, kınalı elini hâlâ özenle dizinde tutarken, diğer eliyle bir kola kutusundan yudum alıyor, Fırat ve Demir'le dalga geçiyordu. Arven, biraz uzakta, sessizce oturuyor, gözleri odanın diğer tarafına, kadınların oturduğu masaya doğru zaman zaman kayıyordu.

Rakı masasının etrafında ise kadınlar toplanmıştı. Okyanus Gökçe, artık orada değildi, dinlenmek için odaya çekilmişti. Aslı, biraz sızlanarak başını masaya dayamıştı. Miraç ve Lerna yan yana oturuyor, ara sıra birbirlerine yaslanıp yorgunluktan kıkırdıyordu. Ceylin ise masanın biraz uzağında, daha sakin bir köşede oturuyordu. Bardağının içi henüz yarılanmamıştı; içkisini yudum yudum, ölçülü bir şekilde almıştı. Yüzü hafif pembeleşmiş, ama gözleri berraktı. Sarhoş değildi, sadece yorulmuş ve belki de tüm bu duygusal yoğunluğun etkisi altındaydı.

Lerna, bir ara kolunu kaldırdı ve bileğindeki saate baktı. Kaşları hafifçe çatıldı. Etrafa, yorgun ama mutlu yüzlerin olduğu odayı şöyle bir göz gezdirdi. Sonra, sesini, odadaki uğultunun üzerinden duyulacak şekilde, yumuşak ama net bir tonda yükseltti;

"Millet," dedi, "Saat epey geç oldu. Yavaştan dağılsak iyi olur. Yarın hepimizin erken kalkması gerekecek."

Sözleri, odadaki gevşek havaya mantıklı ve annevari bir son nokta koydu. Fırat, Lerna'ya baktı, başını yavaşça sallayarak onayladı ve alaycı bir şefkatle yanıt verdi;

"Efulim haklı. Kınalı damadımızın da biraz uykuya ihtiyacı var, yoksa yarın gelinini taşırken sendeleyip düşecek."

Kahkahalar yükseldi, ama bu artık dağılma vaktinin geldiğinin kabulüydü. Miraç, gözlerini Ceylin'den ayırmamıştı. Yavaşça yanına gitti ve yanındaki sandalyeye oturdu.

"Ceylin," dedi, sesini alçaltarak. "Alkol aldın. Az da olsa aldın. Seni kendi arabanla göndermek içime sinmiyor." Onun itiraz edeceğini bilerek, alternatifi sundu. "İstersen bizimkiler seni bıraksın. Arven araba kullanabilir. Senin araban da burada kalır, yarın alırsın. Ne dersin?"

Ceylin, bir anlığına önündeki rakı bardağına baktı, içindeki azalmış sıvıya ve buza odaklanmış gibiydi. Sonra, yavaşça başını kaldırdı ve Miraç'a döndü. Bakışlarında bir kararsızlık vardı, belki de başkalarına zahmet vermek istemiyordu. Ama Miraç'ın yüzündeki o kararlı, şefkatli ifadeye baktığında, direnmedi. Kafasını, neredeyse görünmeyecek kadar hafif, ama net bir şekilde salladı.

Miraç, Ceylin'in bu sessiz cevabını görünce içi rahat etmiş olmalı ki, yüzünde minik bir tebessüm belirdi. Eliyle, Ceylin'in omzunu hafifçe, dostane bir şekilde sıvazladı. Sonra, ayağa kalktı. Yorgunluğuna rağmen duruşu dimdikti; ertesi günün gelininin ve bu geceki ev sahibesinin otoritesiyle.

"Evet millet," diye seslendi, odadaki tüm sohbetleri keserek. Rauf'a döndü ve onu işaret etti. "Rauf, arabanın anahtarlarını Arven'e ver. Ceylin'i o bırakacak eve. Alkol aldı, kendi arabasıyla gitmesini istemiyorum."

Sözleri, tartışmaya kapalıydı. Bu bir öneri değil, organize bir emirdi. Rauf, hemen anladı. "Tabii, haklısın," diye mırıldandı ve cebinden araba anahtarlarını çıkarıp, Arven'e doğru fırlattı. Arven, anahtarları havada yakaladı, kaşlarını hafifçe kaldırdı ama itiraz etmedi. Bu beklenmedik şoförlük görevini sessizce kabul etmiş gibiydi.

Miraç, sonra Fırat'a baktı. "Siz zaten kendi arabanızla geldiniz, ona bir şey demiyorum." Sonra, Pars'ı işaret etti. "Ama benim arabanın anahtarlarını Pars'a vereceğim. Çünkü yarın sabah erkenden, düğün süslemeleri için çiçekçiye gitmesi gerekiyor."

Pars, bu beklenmedik görevlendirmeyle şaşırdı, ama hemen kafasını salladı. "Tamam, hallederim." dedi, ciddiyetle. Bu, ona verilen sorumluluğu ciddiye aldığını gösteriyordu.

Miraç, etrafına, tüm bu dağınık ama sevdiği kalabalığa baktı. "Hadi kalkın bakalım," dedi, sesi biraz daha yumuşamıştı. "Yavaş yavaş toparlanın. Yarın görüşmek üzere."

Bu sözlerle, gecenin resmen sona erdiği ilan edilmiş oldu. Lerna ve Aslı ayağa kalkıp masayı toplamaya başladı. Pars ve Fırat, boş kola kutularını bir araya getiriyordu. Ali ve Demir, Rauf'a sarılıp şakalar yapıyor, Rauf ise gülerek onları itiyordu. Ceylin, sessizce ceketini giyiyor, Arven de kapıya yakın bir yerde, anahtarları elinde çevirerek onun hazırlanmasını bekliyordu.

Miraç, Pars'a arabasının anahtarını verip herkesi uğurladığında yorgunlukla kapıya sırtını yasladı. Ev aniden bir sessizliğe gömülmüştü. Salonun ışıkları sönmüş, sadece koridordaki gece lambasının loş, sıcak bir huzmesi kalıyordu. O neşe, o kahkaha, o müzik artık bir yankıydı. Yorgunluk, şimdi tüm kemiklerine işliyordu.

Bir an öylece durdu, gözleri kapalı, nefes alışverişini dinledi. Ve sonra, dudaklarının kenarında, yorgunlukla, mutlulukla ve biraz da hüzünle dolu yavaş bir gülümseme belirdi. Bu gece bitmişti. Her şey yolunda gitmişti.

Yavaş, sessiz adımlarla, annesinin kaldığı yatak odasına doğru ilerledi. Kapının önünde duraksadı, sonra usulca kolunu kaldırıp tokmağı çevirdi. Kapı, neredeyse hiç ses çıkarmadan açıldı.

İçerisi loş ve sakindi. Pencereden süzülen ay ışığı, yatağın üzerine düşüyor, annesinin uyuyan siluetini aydınlatıyordu. Miraç, üzerindeki elbiseyi çıkartıp pijamalarını giydi ve yatağın kenarına, boş olan tarafına oturdu. Yavaşça uzandı, başını yastığa, annesinin yastığının hemen yanına koydu. Orada, annesinin kokusu ve varlığının sıcaklığı vardı.

Tam o sırada, annesinin bedeni hafifçe kıpırdadı. Uyumuyormuş ya da hafif bir uykudaymış gibiydi. Okyanus Gökçe, yavaşça döndü. Ay ışığı, onun yüzündeki yumuşak, şefkatli ifadeyi aydınlattı. Hiçbir şey söylemedi. Sadece, kollarını açtı.

Miraç, bu sessiz davete cevap verdi. Kendini annesinin kollarına, o tanıdık, güvenli kucağa bıraktı. Annesi onu sıkıca, ama nazikçe kucakladı, bir eliyle başını okşayarak saçlarını düzeltti.

"Uyuyamadın mı, anneciğim?" diye fısıldadı Miraç, sesi yorgunluktan pürüzlü.

"Sen gelene kadar uyumak olur mu, kızım?" diye karşılık verdi Okyanus, sesi uykulu ama berraktı. "Güzel bir gece oldu. Seni gururla izledim."

Miraç, bu sözlerle için için eridi. Daha fazla konuşmaya gerek yoktu. Gözlerini kapattı. Okyanus Gökçe de gözlerini kapattı, yüzünde huzurlu bir tebessümle. İki kadın, bir anne ve bir gelin, yarının heyecanından önceki son sessiz anı, bu şefkat dolu kucaklaşmada paylaştılar. Dışarıda şehir uyuyordu, içeride ise sevgi.

Rauf, apartmanın önünde, sol eli cebinde, hafif bir esintinin savurduğu gece serinliğini hissederek duruyordu. Gözleri, önünde şekillenen bu geçici konvoyu izliyordu. Ceylin'in arabası, Miraç'ınkilerin yerine düzgünce park edilmişti, ertesi güne kadar burada, güvenle bekleyecekti.

Önde, Fırat- kullandığı aracın motorunu çalıştırmıştı. Demir ve Ali arka koltukta yerlerini almış, camlardan el sallıyorlardı. Lerna, ön koltukta, emniyet kemerini takarken son bir şaka için Fırat'a dönmüştü. Onlar, eğlencenin ve gürültünün ta kendisiydi, aracın içinden hâlâ kahkahalar geliyordu.

Hemen arkalarında, Miraç'ın arabası hazırdı. Pars direksiyondaydı, yüzünde ciddi bir sorumluluk ifadesiyle. Aslı yanında, başı cama yaslanmış, yorgunluktan gözleri kapanmak üzereydi. Pars, Rauf'a bakıp başıyla selam verdi, "Hallederim," der gibi.

En arkada, kendi sedanı vardı. Motor henüz çalışmıyordu, sessiz ve bekliyordu. Ön yolcu koltuğunda Ceylin oturuyordu. Profili, açık camdan dışarı, karanlığa bakıyor gibiydi, ellerini kucağında birleştirmişti. Sürücü koltuğunda ise Arven vardı. Anahtarlar kontakta asılıydı, ama henüz çevirmemişti. İkisi de öndeki araçların hareket etmesini bekliyor, bu bekleyişin sessizliğiyle baş başa kalıyorlardı. Arabanın içi, dışarıdaki soğuğa ve öndeki neşeye kıyasla, garip bir şekilde izole ve elektrikli hissettiriyordu.

Rauf, bu sahneye baktı. Dudağının kenarında küçük, yorgun bir kıvrım belirdi. Herkes yerli yerindeydi. Herkes güvendeydi. Lerna doğru söylemişti; yarın erken kalkacaklardı. Ama bu an, bu düzenlenmiş vedalaşma, ona bir tuhaf geldi. Sanki hayatının bir bölümü, bu arabalarla birlikte sessizce uzaklaşıyor, diğeri ise kapının ardında, uykuya dalmak üzere olan bir kadınla kalıyordu.

Öndeki araçlar, far ışıklarıyla geceyi yararak yavaşça hareket etmeye başladı. Rauf, son bir kez başını sallayarak onları uğurladı. Sonra, dönüp kendi arabasının yanına yürüdü. Elini cebinden çıkartıp açık cama yasladı. Başını eğip Arven'e baktı.

"Dikkatli gidin," dedi.

Arven, Ceylin'in oturduğu koltuğun ardından Rauf'un ciddi bakışlarını yakaladı. Arven'in yüzünde her zamanki gibi az bir ifade vardı, ama gözlerinde hızlıca geçen bir anlayış, bir sorumluluk kabulü okunabilirdi. Başını, neredeyse görünmeyecek kadar hafif bir şekilde, "Merak etme," anlamında salladı.

Rauf, mesajını ilettikten sonra geri çekildi. Elini camdan alıp tekrar cebine soktu. Bir adım attı, arabanın arkasına doğru, onların güvenle uzaklaşabilmesi için alan açtı. Yüzü, far ışıklarıyla aydınlanıp tekrar karardı. Arven, bir kez daha dikiz aynasına baktı, Rauf'un orada, beklediğini gördü. Sonra, gaz pedalına hafifçe bastı. Sedan, sessizce ve yumuşak bir şekilde hareket etmeye başladı. Rauf, onların arka stop lambalarının kırmızı ışıklarının, sokağın köşesinde kaybolana kadar donuk bir nokta haline gelişini izledi.

Ancak araba görüş alanından tamamen çıktığında, Rauf derin bir nefes verdi. Omuzlarındaki bir yük hafiflemiş gibiydi. Görev tamamlanmıştı. Dönüp, şimdi sessiz ve karanlık olan apartmana baktı. İçeride, geleceği vardı. Dışarıda ise, artık arkadaşlarının ve yeni bir bağın güvenliğine emanet edilmiş geçmişin son izleri. Başıyla onaylayarak, kapıya doğru yürüdü.

Araba, mahallenin sessiz sokaklarında yavaşça ilerlerken, Pars dikkatini tamamen yola vermişti. Fırat'ın aracının arka stop lambalarını, onlara makul bir mesafede takip ediyordu. Her virajda, her dönemeçte, Miraç'ın arabasını sanki porselen bir vazoymuş gibi kullanıyordu. Debriyajı yumuşak, freni nazik, direksiyonu hassastı. Amacı, sadece güvenli ulaşım değil, emanet edilmiş bu aracı kusursuz teslim etmekti.

Yanındaki Aslı, arabanın düzgün ve sarsıntısız hareketiyle tamamen gevşemiş, hafif bir horultuya başlamıştı bile. Başı, omzuna doğru kaymıştı. Pars, bunu fark etti. Dikkatini yoldan ayırmadan, sağ elini arkaya uzatıp, ceketini eline aldı. Tek eliyle onu açmaya çalıştı, biraz uğraştı, sonra Aslı'nın üzerine, omuzlarına doğru özenle yaydı.

Önlerinde, Fırat'ın aracı daha hareketliydi. Ara sıra, Demir'in pencereden sarkan kolu veya içeriden gelen boğuk bir kahkaha sesi geliyordu. Pars, onlarla arasındaki mesafeyi koruyor, bu neşeli kaostan uzak, kendi sessiz ve sorumluluk dünyasında ilerliyordu.

Pars, telefonunun sessizde olmasına rağmen titreşimini hissedince irkildi. Önce göz ucuyla yanındaki uyuyan Aslı'ya baktı, sonra hızla ekrana baktı. Demir arıyordu. Telefonu kulağına götürürken dikkati hâlâ yoldaydı.

"Efendim Demir?" diye fısıldadı.

Öndeki arabanın arka camında, Demir'in yüzü belirdi. Telefonu kulağına dayamış, eliyle cama yaslanmıştı. Sesinde, plan değişikliğinin heyecanı vardı.

"Hey! Kulübe sapıyoruz! Yarın düğün var, bugün gittik gittik, öbür gün gidemeyiz."

Pars, bu beklenmedik teklif karşısında kaşlarını çattı. Göz ucuyla tekrar Aslı'ya baktı. O, cekete sarılmış, nefes alışı düzenli ve derindi, dış dünyadan tamamen kopmuştu.

"Aslı uyudu," diye cevap verdi Pars, sesi hâlâ fısıltı halinde, ama altında bir endişe taşıyordu. "Hem, Miraç'ın arabasını da bırakmam lazım. Sorumluluk bu."

Demir, önce Pars'ın sözlerini duymamış gibi camdan önüne, sürücü koltuğundaki Fırat'a döndü. Omuz silkerek, "Aslı uyumuş ne yapalım?" diye sordu, sorunun çözümünü Fırat'tan bekler gibi.

Tam o sırada, ön koltuktan Lerna döndü. Demir'in omzunun üzerinden arkaya, Pars'ın arabasına baktı. Yüzünde, karışık muzır bir ifade vardı.

"O halde hep birlikte üsse geçelim. Arabaları bırakalım," dedi, pratik bir çözümle. "Varınca Aslı'ya da uyandırırız. Taksiyle kulübe geçer, sonra yine taksiyle döneriz."

Demir, bu fikri duyunca yüzü aydınlandı ve hemen tekrar cama döndü. Tam "Duydun mu?" diye soracaktı ki Pars, sözünü kesti.

"Duydum, arkanızdayım."

İki araç üssün yolunu tutmaya başladı. Üsse vardıklarında Pars, Miraç'ın arabasını park edip Aslı'ya doğru döndü. Pars, nasıl uyandıracağını düşünürken, hafif bir panikle ellerini ovuşturdu. Hafifçe omzuna dokunsa mı? İsmiyle mi seslense? Tam bu ikilemdeyken, Aslı'nın olduğu kapının dışından bir gölge belirdi.

Lerna, Fırat'ın aracından inmiş, sessizce yanaşmış ve Aslı'nın kapısını açmıştı. Soğuk gece havası, arabanın içine doldu.

"Aslı, kalk güzelim," diye seslendi Lerna. "Üsse geldik."

Aslı, bu sesle ve soğuk havayla irkildi. Uykulu, bulanık gözlerini açtı. Önce, kapıda beliren Lerna'nın siluetine baktı, şaşkınlıkla göz kırpıştırdı. Sonra, etrafını anlamaya çalıştı.

"Ay!" diye mırıldandı, sesi uykudan pürüzlü. "İçim geçmiş. Neredeyiz?" Yerinde doğrulmaya çalışırken, omuzlarından aşağıya doğru kaymakta olan ceketi fark etti. Gözleri, anında, direksiyondaki Pars'a kaydı.

Pars, Aslı'nın bakışını yakaladığında, aniden bir mahcubiyet dalgasına kapıldı. Yüzü hafifçe kızardı. Sanki yaptığı küçük iyilik ortaya çıkmış, onu savunmasız bırakmıştı. Gözlerini hemen kaçırdı. Sanki kapı kolunda acil bir işi varmış gibi, aniden hamle yapıp kendi kapısını açtı ve dışarı çıktı.

Aslı, Pars'ın bu ani ve sakar kaçışını gördü. İçinde hem şaşkınlık hem de komik bir sıcaklık belirdi. Dudaklarının kenarında, engel olamadığı bir gülümseme belirdi. Onu bastırmak için dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı. Sonra, üzerindeki ceketi daha sıkıca, neredeyse koruyucu bir şekilde tuttu ve Lerna'nın uzattığı elini tutarak arabadan indi. Soğuk havaya tamamen çıktığında, ceketin sıcaklığı ve taşıdığı anlam, onu bir anlığına daha da sarıp sarmaladı.

Lerna, Aslı'ya döndü.

"Kulübe gideceğiz, sen de geliyorsun, itiraz yok," dedi. Aslı, hâlâ uykulu ve belki de Pars'ın ceketinin verdiği sıcaklıkla sersemlemiş halde, kafasını onaylar gibi salladı. İtiraz edecek hali yoktu, belki de gitmek istiyordu.

Tam o sırada, Pars aracı kilitleyip anahtarları cebine yerleştirmişti. Göz ucuyla Aslı'ya baktığında, onun elinde ceketini tutarak, kendisine doğru uzattığını fark etti. Bir an için dondu. Sonra, bakışları, istemeden Aslı'nın üzerinde gezindi. Mini eteğinin bacaklarında bıraktığı boşluğa, ince, omuzları açık kazağının onu soğuğa ne kadar savunmasız bıraktığına takıldı. Hava, gerçekten de keskin bir soğuktu.

Gözleri tekrar Aslı'nın yüzüne kaydı. Orada, bir beklenti ya da belki de minik bir teşekkür ifadesi vardı. Pars, hızlıca, neredeyse sert bir kararla, başını iki yana salladı.

"Sende kalsın," dedi, sesi biraz gergin çıktı. "Hava soğuk." Daha fazla bir şey söylemeden, ellerini ceplerine soktu ve Ali'nin yanına, erkeklerin grubuna doğru yürüdü. Hareketi, konuyu kapatmak istercesine kesin ve biraz da sakarcaydı.

Lerna, bu küçük diyaloğu anlamış gibi, kaşını kaldırdı. Sonra, Aslı'nın omuzlarına, Pars'ın ceketini özenle yerleştirdi ve kolunu onunkine dolayarak, "Hadi o zaman, biz önden gidelim," dedi. Onu, grubun en önüne, adeta bir kılavuz gibi sürükledi.

Fırat, Ali ve Demir, kendi aralarında kulüp ve yarınki düğünle ilgili şakalar yapıyor, kahkahalar atıyorlardı. Pars ise onların biraz gerisinde yürüyor, gözleri istemeden önlerinde, Lerna'ya yaslanmış halde ilerleyen Aslı'nın sırtına takılıyordu. Onun Pars'ın ceketini omuzlarında taşıyışını izliyor, sonra aniden fark edip gözlerini hızla yere, kaldırıma veya başka bir yere kaçırıyordu. Yüzünde ne tam bir rahatsızlık ne de tam bir kayıtsızlık vardı; karışık, okunması zor bir ifadeydi.

Üssün sessizliğinden, gecenin sessizliğine çıktılar. Kulüp, uzak değildi ve gece serin ama temizdi. "Yürüyerek gidelim," kararı, Lerna tarafından alınmıştı. Böylece, küçük bir grup halinde, şehrin gece sessizliğini yarıp, içlerinde biriken enerjiyi atmak ve yarının stresinden önce son bir özgürlük anı yaşamak için yola koyuldular.

Arven, direksiyonu sıkıca tutmuş, Ceylin'in tarif ettiği sakin, bakımlı sokakta aracı sessizce durdurdu. Motorun homurtusu kesildiğinde, yerini kapalı bir arabanın içindeki yoğun, elektrikli sessizlik aldı. Farların güçlü ışığı, önlerindeki kaldırımı, birkaç ağacın gövdesini ve Ceylin'in evinin kapısını beyazımsı bir aydınlıkla yıkıyordu. Bu ışık, dışarıdaki dünyayı sahne gibi gösterirken, arabanın içini daha da karanlık, daha da mahrem bir alana dönüştürüyordu.

Aracın içi, dışarıdaki soğuğa tamamen kapalıydı. Hava, iki insanın nefes alışverişi, Ceylin'in ve Arven'in kokusunun karışımıyla doluydu. Arven'in elleri hâlâ direksiyondaydı, ama şimdi gevşemişti. Ceylin, emniyet kemerini henüz açmamış, ellerini hâlâ kucağında tutuyordu.

Dışarıda, evin pencereleri karanlıktı. Ceylin tek başına yaşıyor olmalıydı ya da ailesi çoktan uykuya geçmişti. Far ışığındaki ev, güvenli bir sığınak gibi görünüyordu, ama aynı zamanda bu yolculuğun, bu beraberliğin son noktasıydı.

Ceylin, başını çevirip ona baktı. Far ışığının loş yansıması, onun mavi gözlerinde bir parıltı oluşturuyordu. Yüz ifadesi karmaşıktı. Yorgunluk, geceden kalan duygusal bir yük ve belki de bu yakınlıktan kaynaklanan hafif bir tedirginlik vardı.

"Bıraktığın için teşekkür ederim," diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı.

Arven, bu teşekküre doğrudan bir yanıt vermedi. Bunun yerine, başını hafifçe ona doğru çevirdi. Gözleri, far ışığının loş aydınlattığı Ceylin'in yüzünde gezindi. O mavi gözlerdeki parıltıyı, altında yatan yorgunluğu ve o tedirginliği gördü. Kendi yüz ifadesi, her zamanki gibi okunması zordu, ama gözlerinin etrafındaki çizgiler biraz yumuşamıştı.

"Önemli değil," diye karşılık verdi sonunda, sesi de ona yakın, alçak bir frekansta. "Yarın almamı ister misin? Araban, kapının önünde kaldı ya?" diye de ekledi.

Ceylin, bu beklenmedik teklif karşısında hafifçe şaşırdı. Gözleri, Arven'in yüzünde bir an daha kaldı, bu pratik önerinin ardındaki niyeti anlamaya çalışır gibiydi. Yorgun zihni, yarınki karmaşık hazırlıkları, toplantıları düşünüyor olmalıydı. Kendi arabasına ihtiyacı vardı.

"Çok zahmet olur," diye mırıldandı, içgüdüsel bir kibarlıkla. Ama sesinde, bir itirazdan çok, bir tereddüt vardı.

"Zahmet değil," diye karşılık verdi Arven, sesi hâlâ sakin, ama biraz daha netti. "Zaten yarın bir üsse uğramam lazım. Senin arabanla buraya gelirim. Sen de beni üsse bırakırsın, olur mu?"

Ceylin'in bağımsızlığını ve gururunu zedelemiyordu. O, sadece bir yolcu değil, aynı zamanda şofördü. Bir iyilik değil, karşılıklı bir yardımlaşmaydı. Ceylin, bu beklenmedik ve akıllıca öneriyi duyunca, gözlerinde bir şaşkınlık, ardından hızla gelen bir değerlendirme ışıltısı belirdi. Yorgun zihni, bu planın kusursuz mantığını hemen kavradı. Dudaklarının kenarında, istemsizce, küçük ve onaylayıcı bir kıvrım oluştu.

"Olur," dedi. "Çok mantıklı aslında. Benim için de daha iyi olur." Kabulü, minnetten çok, ortak bir çözüme varıldığına dair bir memnuniyet taşıyordu.

Sonra, biraz düşünerek ekledi;

"Sabah 9? Senin için uygun mu?"

Arven, bu soruya hazırlıklıydı. "Uygun," dedi. "Ben sana yazarım evden ayrılırken. O zaman hazırlanırsın. Çok beklemezsin." Bu, ona esneklik ve kontrol alanı bırakıyor, planı onun programına uyduruyordu.

Ceylin, başıyla onayladı. "Anlaştık o zaman," dedi, bu sefer küçük ama gerçek bir gülümsemeyle. Bu anlaşma, geceyi beklenmedik, rahatlatıcı bir şekilde bitiriyordu. Artık bir belirsizlik veya zorunlu nezaket yoktu; yarın için net, işlevsel ve karşılıklı bir plan vardı.

"Anlaştık," diye tekrarladı Arven, sesindeki ton da hafifçe yumuşamıştı. "İyi geceler, Ceylin."

"İyi geceler, Arven. Tekrar teşekkürler." Bu seferki teşekkür, daha hafif, daha içtendi. Ceylin, emniyet kemerini açtı, kapıyı açıp dışarı çıktı. Soğuk havayı içine çekerken, yüzünde yorgun ama huzurlu bir ifade vardı. Yarın, sadece düğün değil, aynı zamanda bu küçük, planlı buluşmayı da getirecekti.

Arven, onun far ışığında yürüyüşünü, anahtarı kilide sokup kapıyı açışını ve içeri girip kapıyı arkadan kapatışını izledi. Bir süre daha orada, motoru çalıştırmadan, sadece ışıkların altında duran evi seyretti. Sonra, farları tamamen açıp, vitese attı ve sessizce sokaktan ayrıldı. Arkasında, sadece Ceylin'in evinin karanlık pencereleri ve içinde taşıdığı düşünceler kaldı.

Lerna ve Aslı, önde, Pars'ın ceketi hâlâ Aslı'nın omuzlarında, kulübün girişindeki kuyruğu ve parlak neon ışıkları görünce bir an durdular. Kulübün kapısından taşan bangır bangır bas ve elektronik müzik, gece sessizliğini paramparça ediyor, onları fiziksel olarak sarsıyordu. Işık, gölge ve ses selinin karşısında, bir an için irkildiler. Ama Lerna'nın yüzünde hemen bir meydan okuma belirdi. Aslı'nın kolunu daha sıkı tuttu ve "Hadi kızım, işte gerçek eğlence!" diye bağırarak, onu doğrudan bu ses ve ışık girdabının içine sürükledi.

Hemen arkalarından, Pars, Fırat, Demir ve Ali geldi. Ali ve Demir, müziğin ritmine kapılmış, zaten kollarını havaya kaldırmış, kulübün titreşimli havasına anında uyum sağlamışlardı. Fırat da onlara katılıyor, gürültüye kahkahalarla karşılık veriyordu.

İçeri girer girmez, duyuları bir anda saldırıya uğradı. Keskin stroboskopik ışıklar gözlerini kör ediyor, kulakları delecek gibi gelen baslar göğüs kafesini titreştiriyordu. Hava ter, parfüm, sigara dumanı ve alkol kokularıyla ağırdı. Lerna ve Aslı, hemen dans pistinin kenarına doğru ilerledi. Ali ve Demir ise doğrudan bara yöneldi, Fırat Lerna'nın, Pars ise Aslı'nın peşindeydi.

Aslı, dans pistinin kenarındaki yoğun ısı ve hareketle birlikte, Pars'ın ceketinin ağırlığını omuzlarında daha çok hissetmeye başladı. Pratik bir hareketle, onu omuzlarından çıkardı. Ceketi, belinin etrafına, eteğinin üzerine doladı ve karnının önünde, iki hızlı ve sağlam düğümle sabitledi. Bu, hem onu serbest bırakıyor hem de ceketi kaybetme riskini ortadan kaldırıyordu. Artık, bir etek üzerine bağlanmış, koyu renkli, erkeksi bir aksesuar gibi duruyordu, ona rahat ve biraz da asi bir hava katıyordu.

Bakışları, dönen ışıklar, dans eden bedenler, yüksek seslerde geziniyordu. Tam o sırada, Demir ile Ali, ellerinde iki büyük, buz dolu bar kovası ve içlerinde renkli şişelerle, zafer kazanmış fatihler edasıyla bistro masalarının olduğu bölgeye doğru yürüdüler.

Demir, kovasını masanın üzerine bir gürültüyle bıraktı ve ellerini havaya kaldırarak bağırdı, sesi müziği delmeye çalışıyordu: "Buyurun millet! Müessesimizin ikramı! İçene aşk olsun, içmeyene bir daha şans verilmeyecektir!"

Ali de onun yanında, şişeleri kovadan çıkarıp masaya dizmeye başladı, yüzünde saf bir neşe vardı. Lerna, bu sahneyi görünce gülerek masaya yaklaştı, "Helal olsun, Demir! Ama bizim payımıza ne düştü?" diye seslendi. Fırat hemen onun yanı başında belirdi, "Ben hallederim," diyerek Lerna için bir içki hazırlamaya koyuldu.

Pars ise, biraz geride, hâlâ Aslı'nın yanında duruyordu. Gözleri, masaya konan o koca kovaya ve Demir'in şamatacı haline kaydı. Sonra, yanındaki Aslı'ya baktı. Onun da orayı izlediğini, ama hareket etmediğini gördü. Belki de bu kadar yüksek tempoya hazır değildi.

"İster misin?" diye sordu Pars, başını Aslı'ya doğru çevirerek, sesini yükselterek Aslı'ya seslenmeye çalıştı. "Su ya da başka bir şey getireyim mi?" Teklifi, onu içki baskısından kurtarmak ve aynı zamanda ihtiyacı olup olmadığını anlamak içindi.

Bu arada, Demir, Pars'ı ve Aslı'yı kenarda görünce, iki şişe kaptı ve onlara doğru yürüdü. "Ne öyle uzakta duruyorsunuz? Gelin lan buraya! Ceketini bile beline bağlamışsın, tam dansa hazırsın!" diye bağırarak, bir şişeyi Pars'a, diğerini de Aslı'ya uzattı. O an, kulübün gürültüsü, bu küçük grubun içinde, yeni bir etkileşimin başlangıcına sahne oluyordu.

Aslı, Pars'ın "İster misin?" sorusu ve Demir'in uzattığı şişe arasında kaldı. Demir'in coşkusu baskındı. Kısaca bir nefes alıp, Demir'e doğru hafifçe gülümseyerek başını salladı ve uzatılan şişeyi aldı. "Teşekkürler," diye mırıldandı, ama sesi müziğe karıştı. Şişeyi elinde tutuyor, henüz kapağını açmıyordu. Bu, nezaketle karışık bir tedbir gibiydi.

Pars, Demir'in kendisine uzattığı diğer şişeye baktı. İçinde ne olduğu belli değildi ama muhtemelen sert bir şeydi. Bir anlık tereddütten sonra, şişeyi aldı. Amacı içmek değil, belki de sadece hayır dememekti. Şişeyi elinde salladı, bir teşekkür işareti olarak başıyla onayladı.

Demir, ikisinin de şişeyi aldığını görünce memnun oldu. "İşte böyle!" diye bağırdı ve kendi şişesini havaya kaldırarak bir şerefe işareti yaptı. Ali de uzaktan ona katıldı. Fırat ve Lerna zaten kendi bardaklarını tokuşturmuşlardı bile.

Pars, bu şerefe törenine katılmak için açtığı şişesini hafifçe kaldırdı, ama ağzına götürmedi. Gözleri, yanındaki Aslı'ya kaydı. O da şişesini açıp havaya kaldırmış, ama sadece dudağının kenarına hafifçe değdirip çekmişti. İçmediği belliydi. Bu küçük direniş, Pars'ın içinde bir güven duygusu uyandırdı. O da aynı şeyi yaptı; şişeyi ağzına götürdü, ama içmedi, sadece yapması gerekeni yapmış gibi göründü.

Demir ve Ali, hemen aralarındaki sohbete ve diğer şişelere döndü. Lerna, Fırat'la birlikte dans pistinin kenarına doğru çekiliyordu, Fırat onu eğlendirmeye çalışıyordu. Pars ve Aslı, böylece bir kez daha, ellerinde şişelerle, kulübün gürültüsü içinde yalnız kaldılar. Pars, Aslı'nın beline bağlı ceketine baktı.

"Isınmışsındır," diye seslendi, başını Aslı'ya doğru eğerek. "İyi fikir." Bu, onun ceketini öyle kullanmasına dair sessiz bir onaydı.

Aslı, başını çevirip ona baktı. Müziğin ve ışıkların gölgesinde, yüzündeki ifadeyi tam okumak zordu. Ama dudaklarında hafif bir kıvrım vardı. "Evet," diye karşılık verdi, belki de biraz daha yüksek sesle. "Pratik oldu."

Lerna, dans pistinin ortasında, Fırat'ın iki kolunun arasında, müziğin ve ışıkların hakimiyetindeydi. Bu, kına gecesindeki o senkronize, duygusal danslardan çok farklıydı. Daha içgüdüsel, daha serbest ve daha fizikseldi.

Fırat, onu etrafında döndürüyor, ellerini belinin üzerinde, omuzlarında gezdiriyor, onu ritme göre nazikçe yönlendiriyordu. Her yönlendiriş, Lerna'yı bir dönüşe veya bir salınıma sürüklüyordu. Ve Lerna, bu yönlendirmelere tamamen teslim olmuştu. Siyah, düz saçları, her dönüşte havada bir perde gibi açılıyor, bazen Fırat'ın omzuna, yanağına hafifçe değiyor, sonra tekrar kendi bedenine, sırtına doğru savruluyordu. Bu, sürekli bir dokunma ve ayrılma oyunuydu.

Yüzleri birbirine çok yakındı. Fırat'ın bakışları, her zaman olduğu gibi şakacı ve meydan okuyucuydu, ama şimdi altında daha derin, daha odaklanmış bir şey vardı. Lerna ise gözlerini kapatmış, müziğin ve hareketin akışına kendini bırakmıştı. Dudaklarında, kendinden geçmiş, özgür bir gülümseme vardı. Bu, sadece Lerna değildi. Bu, sadece anın içinde kaybolmuş, sevdiği adamın kollarında dans eden bir kadındı.

Fırat, onu kendine doğru biraz daha çekti, alnını Lerna'nın alnına dayadı. Bu, dansın ortasında ani bir samimiyet anıydı. "Yoruldun mu yavrum?" diye fısıldadı, nefesi Lerna'nın dudaklarına değiyordu.

Lerna, gözlerini açtı. Gözlerinde, müziğin yansıması ve bir parıltı vardı. "Yorulmak mı?" diye karşılık verdi, sesi nefes nefese ama neşeliydi. "Daha yeni başlıyoruz." Ve bu sözlerle, ellerini Fırat'ın omuzlarından boynuna doğru kaydırdı ve kendini ona daha da yaklaştırarak, dansına devam etti.

Demir ve Ali, Lerna ve Fırat'ın dansına hayranlıkla bakıp alkış tutuyor, ıslık çalıyor, "Ulan Trabzonlu! Çok rahat, çok profesyonel!" gibi şakalar atıyorlardı. Onların bu neşeli kaosu, kulübün genel gürültüsüne karışıyordu.

Pars ve Aslı ise biraz daha geride, bir kolonun yanında duruyorlardı. Onlar için bu, izlenmesi gereken bir gösteriydi. Pars'ın gözleri dans pistindeydi, ama bakışları boşluğa dalmış gibiydi. Aslı ise, bir süredir içinde büyüyen bir ihtiyacın baskısını hissediyordu. Tuvalete gitmesi gerekiyordu.

Lerna'nın Fırat'la olan o yoğun, kendinden geçmiş dansını bölmek istemedi. Onları rahatsız etmek ya da dikkatlerini dağıtmak içine sinmiyordu. Bu yüzden, yavaşça Pars'a döndü. Kalabalığın ve müziğin sesini aşmak için parmak ucunda yükseldi ve ağzını onun kulağına yaklaştırdı.

"Tuvalete gitmem lazım," diye fısıldadı, sesi, sıcak nefesiyle birlikte Pars'ın kulağına çarptı.

Pars, bu ani yakınlık ve fısıltıyla hafifçe irkildi. Başını çevirip ona baktı. Aslı'nın yüzünde, acil bir ihtiyacın verdiği hafif bir sıkıntı ifadesi vardı. Anında anladı.

"Gel," diye bağırarak karşılık verdi, sesini yükseltmek zorunda kaldı. "Ben seni götüreyim."

Bu, bir nezaketten öte, bir koruma içgüdüsüydü. Kulübün tuvalet koridorları kalabalık, karanlık ve karışık olabilirdi. Onu yalnız bırakmak istemiyordu. Ayrıca, bu, ikisine de bu gürültülü ortamdan kısa bir süreliğine de olsa kaçma fırsatı veriyordu.

Aslı, başıyla onayladı, memnuniyetle. Pars, önce Demir ve Ali'ye doğru bir işaret yaptı, başını tuvaletlerin olduğu yöne doğru sallayarak, "Geliyoruz biz!" diye bağırdı. Demir, anlayışla başını sallayıp elindeki şişeyi kaldırdı.

Pars, Aslı'nın önüne geçti. Ellerini hafifçe iki yana açarak, önündeki kalabalığı nazikçe yararak ona yol açmaya başladı. "Beni takip et!" diye seslendi geriye dönerek.

Aslı, onun arkasından, Pars'ın beline bağlı ceketinin ucu hafifçe sallanırken, güvenle ilerledi. Bu küçük yolculuk, dans pistinin coşkusundan ve barın gürültüsünden uzaklaşmak gibiydi. İkisi de, bu kısa koridor yolunda, bir an için kulübün en kaotik kısmından ve gözlerden uzaklaşmış olacaklardı.

Pars, kalabalığın giderek daha sıkı ve hareketli hale geldiğini hissetti. Birinin Aslı'ya çarpıp onu itmesi, yolunu kaybetmesi ya da onlardan ayrılması an meselesiydi. İçgüdüsel bir koruma dürtüsü, düşüncesinden hızlı davrandı.

Aniden, arkasına dönüp sağ elini uzattı ve Aslı'nın elini, avucunun içine aldı. Dokunuşu beklenmedik, ama sert veya kaba değildi; sıkı ve kararlıydı. Aslı, bu ani temasla irkildi, ama çekmedi.

"Böyle daha iyi," diye bağırdı Pars, kulaklarına doğru dönerek, yüzündeki ifade ciddi ve odaklanmıştı. "Kaybolmayalım!"

Sonra, onu kendine doğru, yanına çekti. Ama hemen ardından, mantıklı bir hamleyle pozisyonlarını değiştirdi. Sol elini ve kolunu öne uzatarak, önlerindeki insanları nazikçe kenara itmeye, bir koridor açmaya başladı. Bu arada, Aslı'yı yönlendirerek onu kendi önüne, tam koruması altına aldı. Şimdi, Pars arkada, bir kalkan gibi, Aslı ise önde, onun açtığı güvenli yolda ilerliyordu.

Aslı, bu ani yön değişikliği ve fiziksel yönlendirmeyle bir an şaşırdı. Ama Pars'ın arkasından gelen varlığı ve elini sımsıkı tutuşu, ona güven verdi. Kendini, onun açtığı yola bıraktı. Pars'ın ceketi, hâlâ belinde bağlı, hareket ettikçe hafifçe sallanıyordu. Elleri, Pars'ın avcunda, bu gürültülü, yabancı ortamda tek sıcak ve tanıdık noktaydı.

Pars, tüm dikkatini yola ve etraftakilere vermişti. Gözleri Aslı'nın sırtında, onun güvenliğinden emin olmak için sürekli kontrol ediyordu. Demir ve Ali'den, hatta Lerna ve Fırat'ın dansından tamamen kopmuşlardı. Şu an için tek önceliği, Aslı'yı güvenle tuvalete ulaştırmaktı.

Tuvaletin önüne vardıklarında, kulübün ana gürültüsünden biraz daha uzaktı. Havada ağır bir parfüm ve dezenfektan kokusu vardı. Pars, Aslı'nın elini bıraktı, ama hareketi aniden değil, yavaş yavaş, sanki emin olmak istercesine.

"Gir gel," dedi, sesini normal tonuna düşürerek, artık bağırması gerekmiyordu. "Ben burada bekliyorum." Başını, koridorun karşısındaki, biraz daha sakin bir duvar kenarına doğru çevirdi. Orada bekleyebileceğini ima ediyordu. Amacı, onu tuvalet sırasında ya da çıkışında yalnız ve korunaksız bırakmamaktı.

Aslı, elinin bırakılmasıyla bir an boşluk hissetti, ama hemen toparlandı.

"Teşekkürler," diye mırıldandı, başıyla onaylayarak. "Çok uzun sürmez." Gözleri, Pars'ın yüzünde bir an gezindi, belki de bu kadar korumacı davranışı için minnettarlığını ifade etmeye çalışıyordu.

Sonra, tuvaletin kapısına yöneldi. Pars, söz verdiği gibi, geriye, duvara yaslandı. Ellerini yine cebine soktu, ama bu sefer daha rahattı. Gözleri, etrafta geziniyor, ama asıl odağı tuvaletin çıkış kapısıydı. Müzik burada biraz daha boğuk çalıyordu.

Beklerken, farkında olmadan, az önce Aslı'yı tuttuğu sağ elinin avuç içini, sol elinin başparmağıyla ovuşturdu. Teninin sıcaklığı ve yumuşaklığı hâlâ hissediliyor gibiydi. Yüzünde, düşünceli, ama okunması zor bir ifade vardı. Bu küçük koridor yolculuğu, onun için sadece bir nezaket görevi değildi.

Aslı, kabinden çıktığında tuvalette kimse olmadığını fark etti. Derin, gergin bir nefes verdi ve lavaboya doğru adımladı. Ellerini yıkamak için musluğa uzandı, ama bir an için dondu. Gözleri, aynanın buğulu yüzeyindeki kendi yansımasına kilitlendi. Orada, omuzları açık, makyajı dağılmaya başlamış, üzerinde bir erkeğin ceketi bağlı, yorgun ama gözlerinde bir kararlılık olan bir kadın görüyordu. İçinde, tüm gece biriken bir şeyler patlak verdi. Yüzünde ani bir sıkılık belirdi.

"Bu herife kalırsak, halimiz yaman olacak."

Bu, bir kendine hayıflanma ya da öfke değildi. Bu, bir kararın, bir eyleme geçişin ilanıydı. Bekleyecek, tahmin etmeye çalışacak, sinyalleri okuyacak hali kalmamıştı. Hızla arkasına döndü. Adımları kararlıydı. Tuvaletin kapısına yürüdü, kolu çevirip kapıyı açtı ve dışarı, koridora baktı.

Orada, tam karşısında, söz verdiği gibi bekleyen Pars'ı gördü. Pars, kapının açıldığını görünce başını kaldırdı. Yüzünde bir soru işareti vardı, "Bir sorun mu var?" der gibi.

Ama Aslı ona cevap vermedi. Sağ ayağını koridora attı, bir adım ileri fırladı. Aynı anda, sağ elini ileri uzattı ve Pars'ın gömleğinin yakasını, boynunun hemen altından sıkıca kavradı. Pars'ın gözleri şokla irileşti.

"A-Aslı? Ne..." diye boğuk bir ses çıkarmaya çalıştı, ama cümlesini bitiremedi.

Çünkü Aslı, tüm gücüyle onu kendine doğru çekti. Pars, bu beklenmedik hamleye ve Aslı'nın şaşırtıcı gücüne hazırlıksız yakalanmıştı. Bir adım öne savruldu ve Aslı onu, tuvaletin içine, kapının ardına doğru geri çekti.

İçeri girer girmez, Aslı sol eliyle kapıyı hızla kapattı ve kilidi çevirdi. Ses, o küçük, yalıtılmış alanda son derece yüksek çıktı. Pars, sırtı aniden soğuk fayans duvara yaslanmış, nefesi kesilmiş haldeydi. Gözleri hâlâ kocamandı, aklı yetişemiyordu.

"Ne yapıyorsun?" diye fısıldayabildi sonunda, sesi gergin ve şaşkın.

Aslı, ona cevap vermedi. Onun gözlerinin içine bakıyordu. Sonra, parmak uçlarında yükseldi. Hareketi çevik ve kararlıydı. Hiç tereddüt etmeden, bekletmeden, dudaklarını Pars'ın şaşkınlıkla aralanmış dudaklarına bastırdı.

Aslı'nın öpücüğü sert, ivedi ve tüm engelleri yıkan bir hareketti. Pars'ın bedeni, duvarda daha da gerildi, sonra birden gevşedi. Şok, yerini ani, yoğun bir uyanışa bırakmıştı. Bir anlık donukluktan sonra, gözleri kapandı ve içgüdüsel olarak yanıt verdi. Elleri, havada asılı kalmışken, Aslı'nın beline, onun hâlâ bağlı olan ceketin üzerine indi ve onu kendine doğru çekti.

Ama bu çekiş nazik değildi.

Aslı'nın bu saldırgan cesareti, onun içindeki bekleyen, sabırlı ama bir o kadar da güçlü bir şeyi tetikledi. Elleri Aslı'nın belinde sıkılaştı, adeta onu kendi bedenine mıhlıyormuş gibi. Onu kendine çekerken, kendisi de duvardan ayrıldı, bir adım ileri atarak Aslı'yı hafifçe geriye, tuvaletin ortasına doğru yönlendirdi. Artık duvara yaslanan o değildi.

Başını yatırdı, ama bu bir uyum sağlama değil, kontrolü ele geçirişti. Öpücüğü o devam ettirdi, evet, ama şimdi bu öpüş tamamen onundu. Sert, açgözlü ve iddialıydı. Dudakları Aslı'nın dudaklarını adeta işgal ediyor, onları kendi arzusunun ritmine zorluyordu. Dişleri, onun alt dudağına hafifçe değip çekiliyor, bu küçük acı verici dokunuş, tutkunun şiddetini kat kat artırıyordu.

Bir eli, Aslı'nın belinden ayrılıp ensesine kaydı. Parmakları, onun saçlarının diplerine daldı, başını hafifçe geriye, kendine doğru çekerek daha derin, daha ulaşılmaz bir açıya zorladı. Diğer eli ise hâlâ belinde, ceketin altındaki sıcak teni hissetmek için kıpırdıyordu.

Aslı, bu ani ve sert karşılık karşısında bir an şaşırdı, ama direnmedi. Tam tersine, içten bir hırıltıyla ona daha da yaklaştı, elleri Pars'ın saçlarında, gömleğinin yakasında geziniyor, onu kendine çekmeye çalışıyordu. Bu artık bir fetih değil, bir savaştı. İki taraf da eşit derecede aç, eşit derecede sert ve eşit derecede kontrolü kaybetmek üzereydi.

Nefesleri kesiliyor, vücutları birbirine yapışıyor, tuvaletin soğuk havası ter ve tutku kokusuyla doluyordu. Pars, ağzını bir an Aslı'nın dudaklarından ayırdı, nefes nefese, alnını onunkine dayadı. Gözleri parıldıyor, içinde fırtınalar kopuyordu.

"Aslı..." diye homurdandı, sesi boğuk ve gergindi.

Aslı, nefes nefese, kaşlarının altından ona baktı. Dudakları, Pars'ın dişlerinin hafifçe iz bıraktığı yerden, yavaşça, kendinden emin bir gülümsemeyle kıvrıldı. Sonra, sözleri dudaklarından, hâlâ hızlı nefes alıp verirken, açık, net ve alaycı bir şefkatle döküldü. "Salak." Kelime, havada asılı kaldı. Sonra devam etti, sesi biraz daha yumuşak, ama ifadesi keskindi. "Sen yapmazsan... ben yaparım."

Bu bir azar değildi. Bu, bir itiraf, bir açıklama ve nihai bir gerçekti. Tüm o sessiz bekleyişin, göz ucu bakışların, koruyucu davranışların ve ceketini vermesinin özetiydi. "Ben beklemekten bıktım, Pars. Seni bekleseydim, sen bu adımı atmayacaktın, ben attım. İşte attım."

Pars, bu sözler karşısında dondu. Gözleri, Aslı'nın yüzünde gezindi; o alaycı gülümsemede, o meydan okuyan bakışlarda. İçindeki fırtına anında dindi, yerini derin, sarsıcı bir anlayış aldı. Tüm direnci, tüm tereddüdü, o iki cümleyle paramparça oldu.

Ve sonra, o da gülümsedi. Bu, nadir görülen, içten bir gülümsemeydi. Gözlerinin kenarı kırıştı. "Öyle mi?" diye fısıldadı, sesi artık gerginlikten arınmış, sadece sıcaklık ve şaşkın bir kabullenmişlikle doluydu. "Peki. O hâlde bir daha yapmana gerek kalmasın."

Bu sözlerle, elleri yeniden Aslı'nın beline kaydı, ama bu sefer tutuşu daha sahiplenici, daha kararlıydı. Başını tekrar eğdi, ama bu sefer amacı kontrol değil, devam etmekti. Dudakları, Aslı'nın gülümseyen dudaklarını, bu sefer daha yavaş, daha derinden, ama aynı tutkuyla buldu. Artık bir savaş ya da fetih yoktu. Sadece, nihayet başlamış bir şeyin, engelsiz ve karşılıklı devamı vardı.

Aslı, bir an için ellerini karnına indirdi. Başparmakları, düğümlerin arasına kaydı. Hareketi hızlı ve kararlıydı; bir çekişle, iki düğümü de çözdü. Pars'ın ceketi, Aslı'nın belinden gevşeyip hafifçe sarktı. Aslı, ceketi düşmeden tuttu ve yan taraftaki lavaboya doğru fırlattı. Pars, bu ani hareketle şaşırdı. Gözleri cekete, sonra tekrar Aslı'ya kaydı. Yüzünde "Ne yapıyorsun?" sorusu vardı, ama henüz kelimelere dökememişti.

Aslı, alt dudağını hafifçe, meydan okuyan bir şekilde ısırdı ve Pars'ın gözlerinin içine baktı. Bakışında, bekleyiş ve kararlı bir niyet vardı. Ceketi atması, bekleyişin sonuydu.

Pars, ne olduğunu anlamaya çalışırken, Aslı yeniden harekete geçti. Bu sefer, elleri Pars'ın omuzlarına atıldı ve sıkıca tutundu. Aynı anda, bacaklarıyla küçük, kararlı bir zıplama yaptı ve kendini tamamen Pars'ın kucağına bıraktı.

Pars, bu beklenmedik ağırlık ve yakınlık karşısında içgüdüsel olarak kollarını açtı ve onu yakaladı. Elleri hemen Aslı'nın belinin altına, kalçalarına kaydı, onu dengede ve kendine yakın tutmak için. Aslı, şimdi onun kucağında, bacakları Pars'ın kalçasının etrafında, yüzleri aynı hizadaydı.

Bu hareket, tüm kontrolü ve fiziksel dinamiği değiştirmişti. Artık duvarda değillerdi. Aslı, tam anlamıyla Pars'ın alanının, onun kucağının içindeydi. Ve bu pozisyon, güven ve teslimiyetin en saf haliydi; ama aynı zamanda, Pars'ı hareketsiz bırakan, ona tam bir sorumluluk yükleyen bir hareketti.

Pars'ın gözlerindeki şaşkınlık, anında eriyip yerini koyu, yanıcı bir yoğunluğa bıraktı. Aslı'nın sırtında gezinen eli, omurgasının eğrisini takip ederken, diğer eli çenesinin altına, boynunun narin çizgisine doğru kaydı. Parmak uçları, oradaki nabzın hızlı atışını hissediyordu.

"Tuğba..." diye homurdandı, sesi bu kez daha kısık, daha boğuk, içinde tehdit ve tutkunun tehlikeli bir karışımını taşıyordu. Bu bir soru değil, bir uyarı, bir son şanstı.

Ama Aslı, onun kucağında, bu gerilimin tam ortasındaydı ve hiç korkmuyordu. Elleri Pars'ın boynuna, ensesinin sıcak derisine dolandı. "Hadi ama?" diye fısıldadı, sesi alaycı, meydan okuyan, ama aynı zamanda yılların birikmiş duygusuyla titriyordu. Gözleri Pars'ın gözlerine dikilmişti, tüm maskeleri, tüm bahaneleri bir kenara iterek konuştu;

"Üç senedir, Pars. Üç senedir birbirimizi uzaktan seyrediyoruz. Her bakış, her rastgele dokunuş, her 'nasılsın'... Hepsi bir şeydi. Ve sen..." diye devam etti, sesi biraz daha yükseldi, "hâlâ buradasın. Hâlâ bekliyorsun. Hâlâ 'Aslı...' diye homurdanıyorsun. Bırak artık."

Bu sözler, tuvaletin kapalı havasında bir şimşek gibi çaktı. Üç yıl. Tüm o paylaşılan anlar, iç çekmeler, kaçamak bakışlar, koruyucu hareketler... Hepsi, bu iki cümlede somutlaştı. Aslı, sadece fiziksel bir yakınlık değil, duygusal bir itiraf da talep ediyordu.

Pars, bu açık itiraf karşısında dondu. Gözleri büyüdü, ama bu seferki şaşkınlık, aniden aydınlanmanın şaşkınlığıydı. Yıllardır süren o sessiz oyun, o dans, şimdi tek bir hamleyle sona ermişti. Aslı, perdeyi yırtmıştı.

Ve o anda, Pars'ın içindeki tüm direnç, tüm tereddüt paramparça oldu. "Aslı..." diye tekrarladı, ama bu sefer sesi yumuşak, hırpalanmış, teslim olmuştu. Boynundaki eli, yavaşça onun yanağına kaydırdı. "Seviyorum be güzelim," diye fısıldadı, kelimeler boğazından zorlukla çıkıyor, ama bir kez çıktı mı bir daha durdurulamıyordu. "Üç yıldır Aslı. Her gün Tuğba. Her an sen, Aslı Tuğba Ören. Seni çok ama çok seviyorum."

Bu itiraftan sonra, artık geri dönüş yoktu. Pars, yaklaştı ve dudaklarını Aslı'nınkilerle, bu sefer tüm tutkusuyla, tüm birikmiş özlemiyle, tüm sevgisiyle buluşturdu. Bu öpüş, başlangıçtaki sertlikten veya açgözlü talepkârlıktan farklıydı. Bu, nihayet özgür bırakılmış bir duygunun, engelsiz, koşulsuz dışavurumuydu. Aslı da ona karşılık verdi, elleri onun saçlarında sıkılaşırken, içinden gelen bir hıçkırıkla ağlamaklı bir kahkaha arasında gidip geliyordu.

Lavabonun üzerindeki ceket, artık sadece geçmişin sessiz bir tanığıydı. Şimdi ve burada, yılların bekleyişi sona ermiş, kelimeler ve dokunuşlarla dolu yepyeni bir başlangıç başlamıştı.


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!