Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Bleeding Heart, Sleep Dealer
Ben Sana Veda Edemem, Cem Adrian & Çağan Şengül
Helal, Cem Adrian & Çağan Şengül
Abandoned, Lucas King
Ateşe Yazık, Melih ft. Skapova
🐙
Bleeding Heart, Sleep Dealer
Rauf Aslan, Ağzından
İçinde bulunduğum zamanı yırtan, gökyüzünü hızlı bir ışık çizgisi misali yırtarak geçen bir yıldız değildi. Gözlerimin önünde, hayatımın merkezinde, bir kurşunla parçalanan onun kalbiydi.
Onun kalbindeki her odacığa sakladığım kendi hayatım, şimdi gözlerimin önünde, yine onun vurulmasıyla bana varlığımı sorgulatıyordu. Kalbimden sızan iltihap, onun orada, hayatımın tam merkezinde can çekiştiğinin en kesin kanıtıydı.
Yol bitti oğlum. Senin yolun bitti. Gökyüzünde yıldızlı bir taht kurdular sana. O güzel, o sevdiğin yüz, bir kan denizine düşmüş aynada kaldı. Bir adım ötesi cehennem, bir adım gerisi cennet değil artık. Bir adım ötesi hiçlik, bir adım gerisi her şeyin hatırası sana. Sen tam o sınırdasın şimdi. Delirme, seni öldüren sadece kurşun olmaz.
Delirme.
Zira seni öldüren yalnızca o kurşunu yemiş beden değil, aynı zamanda hafızanın kaybedilişi olur.
İşte bu yüzden çiviyi çaktım. Zihnimi, demir dişli bir mengenenin amansız sıkışına teslim ettim. Bakışlarımı, onun göğsünden sızan ve o kanla yoğrulmuş zeminden bir an olsun ayırmadım. Gözlerim orada, bedenim orada, ruhumun tamamı orada mühürlendi. Buradan bir kaçış yoktu.
Adımlarım ona doğru mu atılıyordu, yoksa dünya mı ayaklarımın altından çekiliyordu? Bunu net olarak hatırlamıyorum. Yalnızca, "Hayır," dediğimi, dizlerimi delip geçen bir keskin acıyla birlikte, avuçlarımı hızla onun göğsündeki yaraya bastırdığımı biliyorum.
Parmaklarımdan sızan, bir yıldız kaymasının romantik izi değil; bir kalbin infilak edişinin kozmik enkazıydı. Işık hızıyla uzaklaşıp giden, zamanın bizzat kendisiydi. Her bir kızıl damla, bir anıyı, bir kahkahayı, bir gelecek hayalini söküp alıyordu.
"Miraç, hayır," diye mırıldanırken, ellerimi göğsünden fışkıran yaraya daha da güçlü bastırdım. "Hayır, hayır, hayır." Her hayır, havada donup kalan kristal bir lanet gibiydi. Her biri, geri dönüşü olmayan bir şeyin sert reddiydi.
Ölürüm Miraç. Zamanı sakladığım o kutunun enkazında ölürüm ben. Öldürme Denizkızı. O kanlı denizinde boğma beni, ben bu denizde hiç yüzmedim.
Ayak sesleri duyuyordum. Bir kalabalığın ayak sesleri. En ağır, en sert adımların Fırat'a ait olduğunu fark ettim. Lâkin ona rağmen, gözlerimi o kanla dolu kâseden çekmedim. Kalbimin ritmi, onunkine kilitlenmişti. Onun kalbi atıyorsa, benimki de atıyordu.
Yavaş atma, durma. Yol bitti, yol bitmedi.
"Miraç!"
Bir kadının çığlığı kulaklarımda yalnızca yankı bulmuyor, doğrudan zihnimin en ilkel koridorlarına, tırnaklarla oyulmuş yazıtlar gibi kazınıyordu. Sanki bir uçurumun dibinden yükselen, sessiz bir feryadın titreşimiydi; duyulmuyor, yalnızca kemiklerimde hissediliyordu.
Göğsümün derinliklerinde, kaburgalarımın kafesini kırmak isteyen kendi kalbimin vuruşlarını duyuyordum. Her bir atış, bir davul tokmağı gibi gümbürdüyor ve "yaşa!" diye emrediyordu. Sonraki atış ise bir çocuk sesi gibi titreyerek, "sakın ölme..." diye yalvarıyordu. Bu iki ses, birbirine dolanmış iple boğuşuyor, göğsümü bir savaş alanına çeviriyordu.
"Beni bırakma," diye inledim. Sesim, boğazımda parçalanmış cam parçaları gibiydi. "Yalvarırım beni bırakma."
Ağladığımı, ancak ağzımın içini kaplayan keskin ve tuzlu bir ıslaklıktan, bir deniz suyu boğulmasından anladım. Gözyaşlarım sıcak değil, soğuk ve acıydı; yanaklarımdan değil, yüreğimin çatlağından sızıyordu.
"Rauf, ambulans geliyor, sakın bırakma."
Bırakmak mı? Neyi? Kimi? Ellerimde tuttuğum şey bir beden değildi; hayatımın tamamıydı. Onu bırakmak, kendi ciğerlerimi söküp atmaktı. Onu bırakmak, zamanın bana doğru akışını durdurmaktı. Onu bırakmak, Rauf'u da bu dünyadan silmekti. Ve ben, o silinmenin bedelini kendi ölümümle ödemeye razıydım.
Ölme Miraç. Beni, aklımın son kalmış çelik teliyle baş başa bırakma. Senden gayrı her nefes, artık bana zehir. Sen durursan, benim zamanım da durur. Sen sönersen, bütün renkler solup siyah bir boşluğa dönüşür. Sen gidersen, ben bir daha o suya giremem.
Ellerim, onun göğsünden asla çekilmeyecek bir çelik kelepçe gibi sıkılmıştı. Her parmak, bir can yeleği, bir umut çapasıydı. Oradan ayrılırsam, dünyanın geri kalanı anlamsız, renksiz, sessiz bir hiçliğe dönüşecekti. Bırakmak diye bir seçenek yoktu. Yalnızca, tüm gücümle, tüm varlığımla, tüm umutsuzluğumla tutunmak vardı. Ölüm gelip onu alacak olursa, lütfen beni de götürsün diye yalvarırcasına, beni de beraberinde sürüklesin diye, çılgınca tutundum.
Ambulansın sirenlerinin keskin, iğneli çığlıkları; kalabalığın derinden gelen, homurtulu uğultusu ve kendi kalbimin kulak zarımda çarpan vahşi gümbürtüsü; her biri aniden birbirine karıştı, çözülemez bir kâbusun ses dokusunu ördü.
Yanıma iki siyah şerit gibi çöken sağlık ekipleri, metalik bir şıkırtıyla yere koydukları turuncu sedyenin etrafında hızla bir çember oluşturdu. Gözümün bir köşesi, bir sağlık görevlisinin ellerini, benimkilerin üzerine kenetlendiğini gördü. Parmaklarım sanki kayaya dönüşmüştü, o ise onları soğuk ve kararlı bir güçle, bir pense ile tel koparır gibi ayırdı. Avuçlarım boşalır boşalmaz, yerine hızla, bembeyaz ve acımasız derecede emici bir bez bastırıldı.
Öldürme beni Miraç. Suya kanının damlamasına izin verme. O bir damla kanında boğulurum kızım ben.
O temasın kopuşuyla bedenim geriye doğru, dengesiz bir sarkaç gibi yalpaladı. Ve tam o anda, koltuk altlarımdan sertçe kavranıp yerden kaldırıldım. Beni, o sahnenin merkezinden, kenara doğru sürükleyen güçlü, anonim kollar vardı. Ayaklarım yerden kesilmişti, adımlarım boşluğa düşüyordu.
Ama benim gözlerim, hiçbir şeye kaymadı. Sadece onun yüzünde kalmıştı.
O yüz, artık sağlık görevlilerinin hareketli siluetleri arasında, bölünmüş, parçalanmış bir görüntüydü. Bir an bir eldivenli el alnına dokunuyor, bir an başka biri boynuna eğiliyordu. Işıklar onun üzerinde titriyor, gölgeler çizgilerini örtüp açıyordu. Ama ben, o kaosun ortasında, tek bir sabit noktayı, o solgun dudakları, o kapalı göz kapaklarının kusursuz kavsini, alnına düşen o tek perçem telini görüyordum. Her şey bulanık ve hızlı akarken, o yüz, zamanın dışında, donmuş, net ve sonsuz bir ayrıntı olarak zihnime kazınıyordu.
Sedye, yerden bir hayalet gibi kaldırıldı; tekerleklerin asfaltta çıkardığı mekanik ve acımasız gürültüne, adımlarım sarsıntıyla karıştı. Her bir hareket, onu gözlerimin önünden, hayatımın sahnesinden, dünyanın gerçekliğinden uzaklaştıran birer adımdı. O adımı, yalnız başına atmasını seyredemezdim.
Beni tutan kollardan sıyrılıp ambulansın arka kapısına doğru hamle yaptığımda, önüme sağlık görevlisi dikildi. Bir el, göğsüme hafifçe temas etti.
"Beyefendi, siz gelemezsiniz. Lütfen."
Hızla başımı kaldırdım. Gözlerim, o görevlinin profesyonel ve yorgun yüzüne kenetlendi. Dişlerimi öyle bir sıktım ki, çenemde bir çelik kiriş gerilmiş gibi oldu. Tüm dünyanın, tüm kuralların, tüm mantığın ötesinde, sarsılmaz bir hakikati seslendirdim;
"Ölüme bile gitse peşinden giderim."
Onun bir itiraz, bir izin veya bir şaşkınlık ifadesi beklemeden, hareketi tamamladım. Omzumla o hafif direnci bertaraf edip, ambulansın loş, titrek ışıklı iç mekânına adım attım. Arkamda, metalik bir sesle kapılar üzerimize kapandı. Ses, dış dünyayla aramıza çekilen son perdenin sesiydi.
Hareket halindeki bu metal tabutun içinde, dünya artık sadece onun soluk yüzü ve benim ona kenetlenmiş bakışlarımdan ibaretti. Yol, nereye varırsa varsın, artık birlikte gidiyorduk. Yol nereye varırsa varsın, ben seninleyim Miraç, buradayım.
Gözlerim, onun yüzünden ayrılmıyordu. Sedyenin her sarsıntısında, başının hafifçe sallanışını izliyor, saçlarının o cansız kıpırtısına takılıyor, göz kapaklarının o morumsu, şeffaf inceliğinde kayboluyordum. Yanaklarında, porselen bir heykelin soğukluğu vardı. Dudakları, söylenmemiş bir cümlenin yarım kalmış harfleri gibi hafifçe aralanmıştı. İçimde, her bir titreşimi kaydeden bir sismograf gibiydim; onun bedeninin her sallanışı, benim ruhumda depremler yaratıyordu.
Ambulansın sireni, kulaklarımda değil, göğsümde vınlıyordu; o iletken teller aracılığıyla, onun kalbinin atışının sessiz çığlığına dönüşüyordu. Etraftaki tüm sesler sadece bir uğultuydu. Tek gerçek, ritmi zayıf kalp atışı ve zihnimin kopmasına yakın o çelik telin, çılgın monoloğuydu: Kopma. Atmaya devam et. Durma. Beni burada, bu karanlıkta, yalnız bırakma.
Aniden, ambulansın hızı kesildi. Sarsıntılar, daha keskin, daha virajlı hale geldi. Dışarıdan, şehrin ışıklarının hızla kayıp gidişi, yerini tekdüze bir aydınlığın titreşimine bıraktı. Hastane ışıkları. Ambulans, son bir sert frenle durdu. Kapılar, dışarıdan bir el tarafından bir anda açıldı ve gündüze ait soğuk, steril bir hava dalgası içeri daldı. Ama benim için gündüz bile artık geceydi. Ve ben o gecedeki tek yıldızımın, ellerimin arasından kaymaması için dua ediyordum.
Geldik Miraç. Ne olur, sık kızım dişini!
Görevliler, sedyeyi, tekerleklerin metalik bir gürültüyle açılıp kilitlendiği bir çeviklikle hazırladılar. Ben, bir gölge gibi, onların hareketlerine takılı kaldım. Sedye, ambulansın eşiğinden indirildi. Bu, basit bir transfer değildi; görkemli ve korkunç bir ritüeldi. Tekerlekler rampadan inerken çıkardığı her tak sesi, onu benim dünyamdan, tıbbın soğuk krallığına doğru götüren birer mühürdü.
Sedyenin üzerindeki canımın varlığı, bu geçişte hafifçe sallandı; başı, artık benim bakışlarımdan başka bir şeyle desteklenmediği için, cansız bir şekilde yana düştü. O hareket, zihnimdeki çeliğin gevşemeye başladığını hissettirdi.
Kapılar hışımla açıldı, içerden daha yoğun, daha keskin bir ilaç ve dezenfektan kokusu üzerimize üflendi. Tekerlekli sedye, o aydınlık yutkunun içine, beni de peşinden sürükleyerek, hızla itilmeye başlandı. Koridorlar, soluk renkli duvarlar, yansıyan ışıklar ve anlamsız tabelalar bir bulanıklık halinde yanımdan akıp gitti.
Sen gitme ama Miraç, bırakma. Yalvarırım, bırakma beni.
Tek odak noktam, o tekerlekli sedyenin, sonsuz bir tünelin sonundaki bir nokta gibi uzaklaşan arkası ve üzerindeki, beyaz çarşafın altında giderek küçülen, soluk formdu. Koşuyordum, ama ayak seslerim bu metalik ve klinik labirentte yankılanmıyor, sadece nefes nefese kalıyordum. Her dönülen köşe, onu biraz daha kaybetmek, o son bağı koparmaktı. Ve ben, o bağın kopmasına izin vermemek için, sadece bakışlarımla, delicesine, umutsuzca, ona tutunmaya devam ediyordum.
Tekerlekli sedye, koridorun sonunda, iki kanatlı ağır çelik kapıların önünde aniden durdu. Kapılar, üzerinde kırmızı harflerle "Ameliyathane – Giriş Yasak" yazan, soğuk ve anlamsız bir engeldi. Işık, burada daha beyaz, daha acımasızdı; her bir lekeyi, her bir soluk rengi acımasızca ortaya çıkarıyordu.
Ameliyathaneye alacakları an, zamanın dişlilerinin bir anda kırıldığı, her şeyin keskin ve acımasız bir netliğe büründüğü andı.
O anda, bir hemşire, sert ama hızlı bir hareketle beni geri çekti. "Beyefendi, buradan öteye geçemezsiniz," dedi, ama sesi uzak bir rüyadan geliyor gibiydi. Benim tüm dikkatim, o sedyenin, o eşikten içeriye doğru itilişindeydi.
İşte o oldu.
Sedyenin tekerlekleri, eşik tahtasına hafifçe takıldı, sonra içeriye doğru kaydı. Onun bedeni, o yeşil ışıklı yutkunun içine doğru hareket etti. Başı, yastıkta hafifçe döndü, sanki son bir kez etrafa bakınıyordu. O bakış boşluğa, o kapıların arasına, belki de bana doğruydu. Gözlerim, onun göz kapaklarına, o kapalı perdelere mıhlanmıştı. Aç, diye düşündüm çılgınca, aç da bak bana. Buraya kadar getirdim seni. Daha fazla gelemiyorum, izin vermiyorlar! Ama sen, bırakma beni Miraç.
Kapılar, kaçınılmaz bir yavaşlıkla kapanmaya başladı. İçerideki dünya, yavaş yavaş daralan bir yarıktan son bir kez göründü. O kapı, artık aramızda çekilmiş bir perde, aşılamaz bir uçurumdu. O kapının önünde kaldım. O soğuk metale kanlı avuç içlerimi dayadım. Oradan, hiçbir ses gelmiyordu. O kapının önünde kaldım. Sadece kendi kalbimin, göğsümün kafesini parçalarcasına atışını duyuyordum. Beynimin içinde zonkluyordu. O kapının önünde kaldım. O sessizlik, bağırmaktan daha yüksek, çığlıktan daha acı vericiydi.
O kapının önünde kaldım.
Dünyanın durduğu, Tanrı'nın arkasını döndüğü, zamanın bir daha benim için çalışmamaya yemin ettiği yerde.
İçeride hayatım vardı.
Dışarıda sadece ben.
Zihnimdeki çelik telin koptuğunu hissettim. Onun kanıyla bulanmış ellerim, onu tutmak için hızla saçlarıma yapıştığında geriye doğru adımlamıştım.
Kaybolan sen olursan, biz kimi arayacağız denizkızı? Sokaklarda senin gölgenden başka ne var, Miraç? Biz kayıp bir haritanın ortasındayız şimdi sevgilim. Yönler silindi, işaretler soldu. Hangi pusulada çizeceğiz yolumuzu? İğnesi, seni gösteren bir pusula kırıldı. Artık manyetik alanlar altüst, yönler kaypak, yollar çıkmaz bize.
Şimdi sen, anomali dışı alandasın.
"Miraç, bırakma beni." Fısıltı, boğazımda sıkışmış bir bıçak gibi takılı kaldı ne içeri çekilebildi ne de dışarı atılabildi. Avuçlarım saçlarıma kenetlendi. Onu, o anı, o acıyı yerinden sökmek istercesine, köklerinden koparırcasına çekiştirdim. Kafa derimde bir yanma, kulaklarımda yükselen bir baraj uğultusu. "Yaşayamam ben sensiz." Bu bir gerçeklik değildi artık. Bu, kendime doğrulttuğum bir silahtı. Geri dönüşü olmayan bir tehdit. Kendi varlığıma ettiğim bilinçli bir lanet.
Dudaklarımdan sızan o ılık, tuzlu ve metalik sıvının tadını aldım. Dilime aitti bu kan. Kendi içimdeki patlamanın, kopan telin ucunun göğe değip geri dönerek beni yaralayışının kanıtıydı. Kendi kendimi yiyişimin ilk somut işareti. Dışarıda akan onun kanıydı, içeride akan benimkisi.
"Miraç, bırakma beni!"
Bu kez fısıltı değildi. Ciğerlerimden kopan, boğazımı yırtarak çıkan vahşi bir haykırıştı. Sesim, koridorun steril duvarlarında çarpıp büküldü; çirkinleşti, yalnızlaştı ve bana geri döndü. Kendi yankım bile beni tanımıyordu artık.
Bakışlarım, önümdeki boş, beyaz duvarda odaklandı. Ama gördüğüm duvar değildi. O kızıl denizi, o kurşunun ona saplanışını, yere devrilmesini görüyordum. Gözlerimi kapadım, daha beterdi. Zihnimin ekranına, o anın her karesi, yavaş çekimde, daha keskin, daha iğrenç detaylarla yansıyordu. Kanın üniformasına yayılış şekli. Kirpiklerinin son titreyişi. Onun donakalmış yüzündeki o çatlak.
"Hayır!" diye bağırdım, bu sefer kendime. Avucumu alnıma, şakaklarıma vurmaya başladım. Her darbe, o görüntüyü silmeye, o sesleri susturmaya yönelikti. "Çık! Çık beynimden!" Ama görüntüler daha da güçleniyor, daha da netleşiyordu. O kokuyu bile almaya başlamıştım. Toz, kan ve korku kokusu. Hepsi burnumun içine doldu, nefesimi kirletti.
Ayağa kalktım. Ne ara düşmüştüm ki? Oysaki hiç kalkmamış mıydım? Ellerimde hâlâ sıcak olan Miraç'ın, canımın, kadınım kanı duruyordu. Yoksa hâlâ orada mıydık? O anda. Vurulduktan sonraki hemen anda mı?
Dünyam yalpalıyordu.
Ben mi sallanıyordum, yoksa zemin mi çözülüyordu, ayırt edemedim. Koridorun duvarına yaslandım. Soğuk fayanslar avuç içlerimi yaktı. Sonra, bütün gücümle yumruğumu o duvara indirdim. Kemiklerimde bir çatırtı, derimde yırtılma hissi var oldu. Acı bir hayal gibi geldi. İçimdeki o ölçüsüz, tarif edilemez ıstırabın tutunabileceği tek sağlam noktaydı. Bir daha vurdum. Bir daha. Her vuruş, "Neden?" diye soran sessiz bir çığlıktı. Her vuruş, denizkızımı benden alacak o kızıl denize "Geri getir!" diye böğüren kör bir öfkeydi. Her vuruş, onu kendi ellerimle onun intiharına izin verdiğim için "Senin yüzünden!" diye haykıran derin bir acıydı.
"Rauf!"
Adım bu muydu hâlâ?
Beni duvardan ayıran kolların arasında kopan çelik bir tel gibi savrulduğumu hissediyordum. "Ben onsuz," diye haykırdığımı biliyorum ama devamını hatırlamıyorum. Sanki cümle orada boğuldu. Sanki kelimeler de onun peşinden içeri girmişti. "Miraç!" Bu isim dudaklarımdan çıktığında, ağzımda bir boşluk oluştu. Dişim çekilmiş gibi. Dilim değdikçe acıyan, kanayan bir boşluk. Şakağımdan akan sıvının kan mı gözyaşı mı olduğunu ayırt edemedim. Zaten ne önemi vardı ki? İkisi de geç kalmıştı.
"Bırakma beni."
Bunu yüksek sesle mi söyledim, yoksa içimde mi çığlık attım bilmiyorum. Boğazım bir anda kapandı. Öksürdüm. Nefesim kesildi. Göğsüm çöktü. Bir anlık bir soru belirdi zihnimde.
Ben mi ölüyordum?
Yoksa o mu?
Bu düşünce, zihnimde parlayan milyonlarca yıldızı söndürdü. Evrende ışık kalmadı. Geriye sadece, kulaklarımın içini kemiren o tekdüze, derin sinyal sesi kaldı. Sanki biri fişimi çekmişti ama sistem hâlâ hata veriyordu. Çenem kilitlendi. Bedenim sert bir şekilde kasıldı. Kontrol benden çıkmıştı. Birileri yanağıma dokundu. Sarsıldım. İsimler söylendi. Yüzler eğildi üzerime.
Aile.
Bu kelime kulağıma değdiğinde, içimde hiçbir yere oturmadı. Boşta kaldı. Anlamsız bir ses gibi. Ve işte o an, içimde bir ses konuştu. Ne bağırıyordu ne yalvarıyordu. Sadece hüküm veriyordu.
Rauf Aslan.
Öldün oğlum sen. Sen burada, bu koridorun ortasında öldün. Ayakta olman bir yanılgı, nefes alman bir gecikmeden ibaret. İçerideki o kadın, senin varlığına anlam katan, seni diri tutan o denizkızı, son nefesini verdiği an, senin nefesin de hükmünü yitirecek. O yaşarsa, sen bir enkaz olacaksın.
O ölürse...
Sen zaten çoktan ölmüş olacaksın.
Ben Sana Veda Edemem, Cem Adrian & Çağan Şengül
Yazar, Ağzından
Okyanus Gökçe, elindeki ciltli kitabın kadife yumuşaklığındaki sayfalarına gömülmüştü. Her bir kelime, birer inci tanesi gibi zihninden süzülüyor, onu şimdiki zamandan alıp sözcüklerin dokuduğu dingin diyarlara götürüyordu. Saçlarının toplanmış lülelerine vuran salonun ışığı, başına neredeyse görünmez bir taç örüyordu.
Hemen yanında, koltukta derinlere gömülmüş olan İlhan Gökçe ise, mavi ve kırmızı işlemeli fincanından yudumladığı Türk kahvesine dalmıştı. Fincanın içindeki porselen beyazlığı, kalın ve köpüklü kahvenin koyu cezbesiyle tezat oluşturuyor, her yudumda odanın sakinliğine misk ve cezve kokusu karışıyordu. Bakışları, yanında oturan eşinin yüzünde dolanıyordu, içinde ise sadece eşinin varlığının verdiği o derin, düşüncesiz huzuru soluyordu.
İkisi de hayatlarının dokusunu oluşturan o kanlı kader iplerinden birinin, tam o anda, gözle görülmez bir titremeyle kopmak üzere olduğundan habersiz, nefes alıp veriyorlardı. Sessizlik o kadar derin, huzur o kadar kırılgandı ki, neredeyse bir çığlığın gelmekte olduğunu fısıldıyor gibiydi.
İlhan Gökçe, önündeki telefonun titremesiyle bakışlarını eşinden çekti ve ekrana baktı. Ekranda yanıp sönen Çapoğlu soyadı kaşlarının bir an refleksle havalanmasına neden oldu. Sağ elinde tuttuğu bardağı, sol avcunda tuttuğu tabağın üzerine bıraktı ve telefona uzandı.
Aramayı cevaplandırıp "Alo?" dediği anda, duraksadı ve telefonun ucundaki ağlayışlarla kaşlarını çattı. Sol eli, ansızın tüm gücünü yitirdi. Kahve fincanı tabağı ile birlikte, parmaklarının arasından sessizce, bir gözyaşı gibi kayıp, halının üzerinde koyu, biçimsel bir leke bırakarak paramparça oldu.
Kırılan porselenin sesi daha havaya karışmamıştı ki, Okyanus Gökçe'nin eli, sanki bir yumruk yemiş gibi, göğsüne yapıştı. Kitabın sayfaları arasındaki huzur, yerini anında, ciğerlerini sıkıştıran buz gibi bir boşluğa bırakmıştı. Gözleri, eşinin beti benzi atmış yüzüne kenetlendi. "İlhan?" Çıkan ses, kendi sesi bile değildi; incecik, çatlak bir fısıltıydı.
İlhan Gökçe, telefonu elinden düşürmek üzereyken, başını çevirdi. Gözlerinde, henüz söze dökülmemiş, korkunç bir gerçeğin ağırlığı vardı. Dudakları titreyerek tek bir kelimeyi boşluğa bıraktı: "Miraç..."
Okyanus Gökçe, sanki yaydan fırlamış bir ok gibi yerinden fırladı. Az önce okuduğu, dünyaları içine alan kitap, savrularak halının üzerine, kırık fincanın yanına düştü. Düşünmeye, soru sormaya, nefes almaya bile zaman yoktu. Sadece hareket vardı. Bir kasırganın merkezindeymiş gibi, içgüdüsel bir panikle kapıya yöneldi. Adımları, yüreğinin vuruşlarıyla yarışıyordu.
Peşinden gelen İlhan'ın ayak sesleri, onunkileri eziyordu. Kapıyı açıp dışarı fırladılar. Geride, ılık güneşle aydınlanmış o huzurlu oda, bir anlığına donup kalmıştı; yerdeki kitap, kırık fincan ve yayılan kahve lekesi, her şeyin bir daha asla eskisi gibi olmayacağının sessiz, acımasız tanıkları olarak duruyordu.
Hastane koridorunun ağır, antiseptik kokulu zamanında saniyeler çelikten ayaklara dönüşmüştü. Her tik tak, bir kalp atışının yerine geçiyor, soğuk duvarlar arasında sonsuzluğa doğru çekilip gidiyordu. Lerna, kelimenin tam anlamıyla çöküşü yaşıyordu. Yere, sanki kemikleri bir anda erimişçesine, ağır ve çaresiz bir halde çökmüştü. Beyaz, steril fayanslar onu soğuk bir gerçekliğe hapsediyordu.
Elleri, başının arkasında, parmakları saçlarının arasına gömülmüş bir halde kaskatıydı. Omuzları, duyulmayan bir figana karşı savunmasız gibi her nefes alışında içgüdüsel olarak titriyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar, kontrol edilemez bir nehrin taşkınları gibi, durmak nedir bilmeden yanaklarından aşağı süzülüyordu. Bu, sıcaklığını çoktan yitirmiş bir ağlayıştı; bir yakarış değil, sadece fiziksel, acımasız bir boşalıştı. Yüzü donuktu, adeta alçıdan bir maskeydi. Fakat bu donukluğun altında, en uçtaki korkunun titreyişi vardı. Kirpikleri, gövdesinin geri kalanı dondurucu bir şokla felç olmuşken, inatla ve ritmik bir şekilde, görünmez bir rüzgâra karşı titremeye devam ediyordu. Her bir titreme, içinde parçalanmakta olan dünyasının sessiz bir depremi gibiydi.
Tam karşısında, aynı soğuk fayanslara kök salmış gibi duran Ali ise, aynı yıkımın bambaşka bir heykeliydi. Ayaktaydı, ama ayakta duruşunun hiçbir anlamı yoktu. Sırtı, hastanenin soluk beyaz duvarına dayanmıştı, sanki onsuz çökecekmiş gibi. Kolları, iki ağır yük gibi yanlarında sarkıyor, elleri öylece açık, avuçları boşluğa dönük ne tutacak bir şey, ne de vuracak bir düşman bulabiliyorlardı.
Yüzünde Lerna'nınki gibi bir sel yoktu, ama gözleri çoktan taş kesmişti. Bakışları, ameliyathane kapısının üzerindeki saatte asılı kalmıştı, ama onu da görmüyordu. İçine, delice akan düşüncelere, geçmişin parçalarını toplamaya çalışan bir korkuya, geleceğin uçurumuna bakıyordu gibiydi.
Nefesi, göğüs kafesinde düzensiz ve sığ dalgalar halinde inip kalkıyor, sanki havayı içine çekmeyi unutmuş da hatırlamaya çalışıyordu. Birinin bir an önce gelip bu donmuş anı kırmasını, bu kâbusu bitirmesini bekleyen, ama aynı zamanda o an asla gelmesin diye yalvaran bir ifadeydi bu. İkisi arasında, o birkaç adımlık mesafe, aşılmaz bir uçurum gibiydi. Aynı acının içinde yüzüyor, ama aynı salda bile değillerdi.
Pars ve Aslı, ameliyathanenin o buz gibi, mekanik kapısının önünde, hayatlarının en ağır nöbetini tutuyorlardı. Biri sağda, biri solda, hastanenin soğuk ve çıplak duvarlarına yaslanmışlardı; sanki ayakta durma güçlerini oradan alıyorlardı ya da duvarlar onları ayakta tutuyordu.
Başları öne eğikti, ama bu bir teslimiyet değil, içe kapanıştı. Çeneleri neredeyse göğüs kafeslerine değiyor, bakışları yere, ayaklarının önündeki steril, parlak zemine dikilmişti. O zeminde, gözleri görünmez yaraların, bitmeyen senaryoların izini sürüyordu. Omuzları, taşıdıkları korkunun ağırlığıyla hafifçe içe dönmüştü. Birinin eli üniforma ceplerine sokulmuştu, birinin kolları göğüslerinde kavuşmuştu, kendilerini tutmaya, parçalanmamaya çalışıyorlardı.
Aralarında sadece birkaç metre vardı, ama o mesafe sonsuz bir boşluk gibiydi. Hiç konuşmuyorlardı, hiç hareket etmiyorlardı. Sadece, o kapının ardından gelecek bir sesi, bir haberi, hayatlarını bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde değiştirecek o tek cümleyi bekliyorlardı. Nefes alışverişleri bile, koridordaki ağır sessizliğe saygı duyar gibi, olabildiğince yavaş ve derindi. İkisi de duvarın soğukluğunu sırtlarında hissediyor, o soğukluğun verdiği uyanıklıkla bekliyorlardı.
Fırat, koridorun tam o ucunda, çelik bir çivi gibi çakılı kalmıştı. Ayakta, ama bedeni üç ayrı cehennemin çekim gücüyle parçalanıyordu.
Sağında, canı için canını vereceği, kız kardeşi saydığı kadın, ameliyathanenin o mekanik kapısının ardında, kendi canıyla sessiz ve amansız bir savaş veriyordu. Her saniye, oraya, o kapıya doğru atılmak için için için yanıyor, ama ayakları yerden kesilmiş gibi hareket edemiyordu.
Hemen önünde, koridorun sağında, yere çökmüş, hayatının anlamını kaybetmiş gibi görünen Lerna'yı izliyordu. Onun her titreyişi, her dökülen gözyaşı, Fırat'ın içinde de bir şeyleri daha fazla çatlatan bir balyoz gibiydi. Ona koşup sarılmak, onu yerden kaldırmak istiyordu ama kolları kurşun gibi ağırdı.
Karşısında, koridorun diğer ucundaki kapısı hafif aralık odada, sevdiği kadını kaybetme korkusunun yarattığı girdapta boğulmuş, sinirleri paramparça olmuş bir adam yatıyordu. Onun kapısına dikilmiş bakışları, suçlulukla, çaresizlikle ve derin bir anlayışla doluydu. O da bir savaşın içindeydi, ruhunun en karanlık sularında.
Fırat, işte bu üç acının tam ortasında, göğsünde üç ayrı yaranın sızısını taşıyarak duruyordu. Nereye bakacağını, kime, neye yetişeceğini bilemiyordu. Her bir nefes alışı, ciğerlerine buz gibi bir çaresizlik dolduruyordu. Sadece bekliyordu. Beklemek, o anda yapabildiği tek, en ağır eylemdi.
O odanın loş ve ilaç kokulu sessizliğinde Demir ve Arven vardı.
Demir, hemen sedyenin karşısındaki duvara sırtını dayamış, kafasını geriye atmıştı. Boynundaki gergin kaslar, taş gibi çenesiyle birlikte adeta mermerden oyulmuştu. Gözlerindeki bakış, tamamen donmuştu. Rauf'u izliyordu, ama aslında onun ötesinde, on dakika önce şahit olduğu o dehşet verici çaresizlik anının sonsuz bir yansımasını görüyordu. Göz kapakları seyrek seyrek kırpılıyor, her kırpışta bir parça daha yorgunluk, bir parça daha ağırlık ekleniyordu yüzüne.
Arven ise, hemen Rauf'un yanındaki sandalyeye çökmüştü. Vücudu, bir korkunun ardından gelen tükenmişlikle iki büklümdü. Dirsekleri dizlerine yaslanmış, başı avuçlarının içine gömülmüştü. Bakışları, yerlerdeki soluk, yeşilimsi fayanslara dikilmişti, ama orayı gördüğü yoktu. Gördüğü şey, Rauf'un gözlerindeki o vahşi, tanınmaz ıstırap ifadesiydi. Her nefes alışında hafifçe sarsılıyor, sanki için için ağlıyor ama sesi çıkmıyordu.
Rauf...
Zapt edilmesi en zor anını çoktan yaşamış, o korkunç fırtınada ruhunun en ilkel korkularına tutsak düşmüş ve şimdi, ilaçların ağır, merhametli kollarında bitkin düşmüştü. Ellerini, onu yatırdıktan hemen sonra temizlemişlerdi. Yüzü solgundu, alnında, şakağında açılmış yaraların kurumuş izleri vardı. Nefes alışı düzensiz ve hâlâ gergindi, uykusunda bile huzur bulamıyor gibiydi. Her biri, kendi tarzında, onun yaşadığı iç savaşın yıkıntılarının ortasında, sessizce yaralarını sarıyorlardı.
Koridorun ağır kapısı aniden açıldı ve içeri Okyanus ve İlhan Gökçe fırladı. İkisinin de nefes nefese, gözleri korku ve çaresizlikle büyümüş haldeydi. Okyanus'un bakışları, bir ok gibi koridoru taradı; Fırat'ı, Lerna'yı gördü, ama aradığı tek bir şey vardı. Boğazından, ciğerlerini yırtarcasına bir isim yükseldi: "Miraç!"
Ses, steril koridorda bir yankı gibi çarpıp, her duvarda acının yankısını bıraktı. İlk hareket eden, koridorun ucundaki çivili gibi duran Fırat oldu. Yüzünde derin bir ıstırap ve sorumluluk ifadesiyle, hızlı adımlarla onlara doğru ilerledi.
Okyanus Gökçe, Fırat'ı görür görmez kafasını iki yana, deli gibi sallamaya başladı. "Hayır, hayır, hayır..." diye inler gibiydi sanki. Sonra, sesi bir yalvarışa, bir çığlığa dönüştü: "Fırat! Kızıma ne oldu? Söyle bana! Ne oldu Miraç'a?!" Elleri, Fırat'ın koluna yapışmak üzere uzanıyordu, bedeni ileri atılmak için gerilmişti.
Fırat, yüzündeki her kasılı kas, çenesindeki çelik gibi sıkılık, haberi taşımanın dayanılmaz ağırlığını ele veriyordu. İki adımda Okyanus'un önüne geçti, onu durdurmak, belki de kendi de çökmemek için tutunacak bir nokta bulmak ister gibi, onun kollarından tutmaya çalıştı. "Okyanus Teyze, lütfen..." diye başlayan cümlesi, boğazında düğümlendi.
O sırada, yerde çökmüş haldeki Lerna, Okyanus'un o tanıdık, çaresiz haykırışıyla irkildi. Gözleri, şoktan çözülür gibi oldu. Ellerini yere yaslayarak, tüm gücüyle doğruldu. Yüzü ıslak, bakışları bulanıktı. Sanki bir sis perdesini yırtarcasına, Okyanus'a doğru ileri atıldı. Lerna, Okyanus Gökçe'yi kollarıyla sarmaladığında hemen arkalarındaki birbirine bağlı sandalyeye oturttu.
Rauf'un odasında, Arven Okyanus'un çığlığını duyduğu an, sanki elektrik çarpmış gibi irkildi. Başını, avuçlarının arasından hızla çekti. Gözleri, donukluktan sıyrılıp anında panikle doldu. İlk düşüncesi, bu beklenmedik gürültünün Rauf'u uyandırıp, onu tekrar o korkunç hale sokmasıydı.
Korkuyla, neredeyse nefesini tutarak, sedyedeki Rauf'a baktı. Gözleri, onun yüzündeki en ufak bir kıpırtıyı, bir kaş çatmayı, göz kapağı titremesini avlamak için dört açılmıştı. Kalbi, göğsünde hızla çarpıyor, her atışı 'lütfen hayır, lütfen uyanma' diye yalvarıyordu. Eli, ister istemez, Rauf'un sakin duran eline doğru gitti, ama dokunmaya cesaret edemeden, havada asılı kaldı. Oda, içerideki bu gergin sessizlikle dışarıdaki kaos arasında sıkışıp kalmış gibiydi.
İlhan Gökçe, bir anda Fırat'ın önünde bitiverdi. Hareketi hızlı ve kararlıydı, tıpkı yıllar önce sahada olduğu gibi. Fırat'ın kolundan tuttu; tutuşu, bir babanın çaresizliğinden doğan çelikten bir kavrayıştı. Onu, koridorun biraz daha sakin, Okyanus'un çığlıklarından biraz daha uzak bir köşesine doğru çekiştirdi. Durduklarında, Fırat'a döndü. Mavi gözleri, artık bir denizin dinginliğini değil, bir fırtınanın keskin, delici soğukluğunu taşıyordu.
"Ne oldu?" diye tekrarladı, sesi alçak ama her hecesi çakıl taşı gibi sertti. "Kızıma ne oldu, Fırat? Bütün gerçeği söyle. Şimdi."
Fırat, İlhan'ın o mavi, dipsiz ve şimdi acımasız görünen bakışlarının karşısında, yeşil gözleri buğulanmış, kendini toparlamaya çalışıyordu. Dudakları hafifçe titredi. Yutkundu. Söyleyeceği her kelimenin, karşısındaki adamı nasıl parçalayacağını biliyordu. Sesi, boğuk ve suçlulukla doluydu; bir itirafın ağırlığı altında eziliyor gibiydi.
"Size anlattığımız konu için..." diye başladı, nefesini tutarcasına, "... üsse... Nergis Karadul'u aldık. Demir, nişancı yerini almıştı. Bizde her an için hazırlıklı bekliyorduk. O... O silahsız girdi içeriye. Ama..."
Cümlesini tamamlayamadı. "Ama" kelimesi, havada, gerçeğin keskin ve kanlı bıçağı gibi asılı kaldı. Gözleri, İlhan'ın yüzünde oluşacak reaksiyona hazırlanırken, bir an için kaçtı, koridorun diğer ucundaki ameliyathane kapısına kaydı. O ama'nın ardından gelecek olan, Miraç'ın şu an o kapının ardında, hayatı için savaştığıydı.
"Rauf, nerede?" diye sordu, hissiz sesiyle.
Kader, dokuduğu iplerle onları bu koridora, bu sessiz çığlıklar meydanına sürüklerken, o iplerden en kanlısı, en gergini Rauf'un göğsüne bağlanmıştı. İşte o an Rauf gözlerini açtı.
Helal, Cem Adrian & Çağan Şengül
Rauf Aslan, Ağzından
Ona olan sevgim, bir nehrin taşkın haliydi; hem hayat veriyor, hem sürüklüyordu.
Bazen öyle coşuyordu ki, kendi sınırlarımı aşıp onu boğacağımdan korkuyordum. Bazen öyle dinginleşiyordu ki, varlığımın onun için yeterli olup olmadığından şüpheye düşüyordum. O benim en büyük gücüm, aynı zamanda en büyük zaafımdı. Onu kaybetme ihtimali düşüncesi bile, ruhumu bir kâbus girdabına sürüklemeye yetiyordu. Bu sevda, bir ilahi lütuf kadar güzel, bir lanet kadar acımasızdı.
O, sadece bir kadın değil, kaybolduğumu sandığım cennetten bir parçaydı. Her dokunuşu, tenimde tarih öncesi bir dilde yazılmış harfleri okumak gibiydi; tanıdık, kadim, unutulmuş. Beraber soluduğumuz her nefes, zamanın ötesine uzanan bir bağın dokusuna bir ilmek daha atıyordu. Onunla olduğum anlarda, hayatın acımasız girdabı duruluyor, etrafımızda akan kaos, anlamsız bir sis perdesine dönüşüyordu. O, benim sığınağım, limanım, dünyanın tüm çirkinliklerine karşı tek silahım gibiydi.
Ama bu sevda, sadece narin çiçeklerle bezeli bir bahçe değildi.
Sevmemiz, bir savaş alanıydı aynı zamanda; ben kendi içimdeki karanlıkla, o da kendi karanlığıyla savaşıyordu. Öyle şiddetli çarpıştık ki, kalbimizde derin yarıklar açıldı. Öfkem, korkumdan doğan bir canavardı ve en çok, en sevdiğimi incitmekte ustalaşmıştı. Onun gözlerinde gördüğüm hırs, beni kendi nefretimle boğacak kadar keskin, bir bıçak kadar soğuktu.
Onun olmadığı, sesinin, nefesinin, varlığının sıcaklığının olmadığı bir dünya ihtimali... Bu, sadece bir yarık değil, ruhumun tamamını yutacak bir uçurum demekti. Ve ben o uçurumun tam kenarındaydım.
"Sevgilim."
Sesi, tıpkı o geceki gibi; rüzgârın uğultusunu ve okyanusun derin, kadim homurtusunu yaran, saf bir gümüş çan sesi gibiydi. İsminin titreşimi, tenimde hep yaptığı gibi, hafif bir ürpertiyle yayıldı. Gözlerimi açtım. Ama açtığım yer, olduğumuz yer değildi.
İskoçya'nın o sonsuz, yıldızlı gecesinin tam kalbine, Hebridler'in vahşi ve dingin güzelliğinin ortasına, park etmiş arabamızın içine düşmüştüm. Daracık kabin, nefeslerimizin sıcaklığıyla doluydu. Dışarıdaki keskin, tuzlu havayla içeride biriktirdiğimiz buharlı sıcaklık, camlarda incecik bir perde oluşturmuş, bizi dünyadan ayıran sisli bir duvara dönüşmüştü. Sanki evren, bize özel, küçük ve kusursuz bir fanus kurmuştu.
Üzerinde, bana ait olan mavi sweatshirt vardı. Kumaş, onun omuzlarında gereğinden geniş duruyor, boynunun narin çizgisini ve köprücük kemiklerinin kırılgan gölgesini açıkta bırakıyordu. Güneş, tüm geceyi aydınlatan yıldızların ve ayıbın utancını örtbas etmek istercesine, ufuk çizgisinden sızmaya başlamıştı. İçeri dolan ilk ışık hüzmesi, onun saçlarının tellerinde ve o mavi kumaşın üzerinde altın tozları gibi oynaşıyor; benim köprücük kemiklerime çıplak omuzlarıma dökülüyordu.
Gözlerindeki mavi, sweatshirt'ün rengini bile solduruyordu. Okyanusun en derin, en gizemli katmanlarından fışkırmışçasına canlı bir maviydi bu. İçine bakarken kaybolmak, boğulmak, ama aynı zamanda hiç olmadığın kadar diri hissetmek mümkündü. Benim kadınımın güzelliği, gözlerimi kamaştırıyor, ruhumu titreten bir ışıkla yıkıyordu.
"Söyle, ruhumun limanı," diye fısıldadım.
O benim ruhumun limanıydı.
Ruhum, ondan önce, fırtınaların orta yerinde savrulan, dümeni kırık, yelkenleri parçalanmış bir gemiydi. Karanlık dalgaların insafına kalmış, rotasını yitirmiş, her an kayalıklara çarpıp parçalanmayı bekleyen bir enkazdı. Geceyle gündüzün birbirine karıştığı, pusulası şaşmış, sadece girdabın sesini dinleyen bir yalnızlıktı.
Sonra o geldi.
Miraç.
Gözlerindeki o mavi, ufukta beliren ilk sabah aydınlığı gibiydi. Yavaş yavaş, korkunç dalgaları yatıştıran, gökyüzündeki bulutları dağıtan bir sakinlik yaydı etrafa. Ve işte orada, en umutsuz anımda, kıyıda bir liman belirdi.
O liman ki, taşları güneşle ısınmış, rıhtımı sağlam, feneri gecenin en koyusunda bile ışıldıyordu. Sadece bir sığınak değil, bir vatandı. Dalgalarım onun sularında dindi, yaralarım onun koynunda sarıldı. O limana yanaştığımda, yılların yorgunluğu omuzlarımdan dökülüverdi. Orada, demir attığımda anladım.
Hayatımın tüm fırtınaları, beni bu limana, ona getirmek için esmişti.
Parmaklarının ucu, çıplak omuzlarımdan aşağı, göğsümün üzerindeki savaş yorgunu topraklara doğru ağır, keşifçi ve neredeyse dinsel bir ritimle ilerlerken, zihnimdeki tüm karanlık fırtınalar dindi. Hissettiğim, onun dokunuşunun yarattığı mucizeydi.
Onun tertemiz, ışıltılı parmakları, benim yaralı, günahkâr izlerle dolu tenimde gezindikçe, bir arınma, bir kutsanma hissediyordum. Her temas, eski bir yaranın üzerine serpilmiş şifalı bir merhem gibiydi. O dokundukça, o izler siliniyor, yerini onun bıraktığı ılık, altın izlere bırakıyordu. Benim varlığım, onun için bir kir değil, sevgiyle dokunulmayı bekleyen, değerli bir parşömendi sanki.
"Geri döndüğümüzde eğer işler yolunda gitmezse ve ikimizden birine bir şey olursa-"
O unutulması imkânsız gecenin ardından gelen cümlelerin ağırlığı, boğazıma bir yumruk gibi oturdu. Dudaklarım dudaklarına yaslandı. Öpmedim, sadece onu susturdum. Çünkü o anda anladım ki, eğer bir kelime daha söylerse, eğer ben de karşılık verirsem, ağzımdan dökülecek her şeyin geri dönüşü olmayacaktı. "Seni seviyorum" demek bile korkutucuydu, çünkü sevginin büyüklüğü, kaybetme ihtimalinin dehşetini katbekat artırıyordu.
Onu kaybetmek...
Bu düşünce bile zihnimde bir kara delik açıyor, beni içine çekiyordu. Onsuz bir hayat, nefes alıp veren bir cesetten farksız olurdu. O, kalbimin atması için gereken tek ritim, ruhumu ayakta tutan tek sütundu.
O an, orada, onun karşısında, dilimin ucuna gelen her şeyi dökmek, ruhumu olduğu gibi açmak, tüm zayıflıklarımı, korkularımı, ona duyduğum bağımlılığı bir bir saymak istemiştim. Ama her şey, boğazımda düğümlendi. Yutkunuşum, sesli ve ıstıraplı oldu; sanki cam kırıklarını yutuyormuşum gibi acıtıcı ve gürültülüydü.
"Olmayacak," diye fısıldadım, dudaklarım hâlâ onun dudaklarının yumuşak sıcaklığına değerken. Nefesim, kelimelerimle karışıp onun tenine dokunuyordu. "Çünkü ben varım. Çünkü sen varsın. Biz birlikte olduğumuz sürece, bize hiçbir şey olmayacak, Denizkızım."
O ismi ağzımdan çıkıp havada asılı kaldı, onu saran bir tılsım, bir koruma kalkanı gibi. O an, her şeyin mümkün olduğuna, kaderin bile bizim birliğimizin önünde diz çökeceğine içten inanmıştım. Çünkü Kraken'i bile Denizkızı'nın önünde diz çöktürmüştüm ben. Onun varlığı, benim varlığım, aramızdaki bağ her şeye yetecek güçteydi.
Sonra, zihnimin en derin, en karanlık mağaralarından bir kükreme yükseldi. Kraken. Benim korkularımın, şüphelerimin, geçmişimin tüm canavarlarının somutlaşmış hali. O kükreme, kulaklarımda bir gürültü patlaması gibiydi; sözlerimin yarattığı naif siperi parçalayan, her şeyi sarsan bir depremdi.
Gözlerim, o kükremenin şiddetiyle, bir daha açılmamak üzere kapandı. Sanki görünmez bir yumrukla vurulmuş gibi sarsıldım. O an, İskoçya'nın o huzur dolu sabahından, vücudumun her zerresini saran, boğucu bir kan denizine savruldum. Sıcak, ağır, metalik kokulu bir deniz... Kızıl dalgalar, boğazıma doluyor, ciğerlerimi yakıyor, gözlerimi kör ediyordu. Çırpınıyordum ama kollarım kurşun gibi ağırdı. Sesimi duyurmak istiyordum ama ağzımdan sadece baloncuklar ve sessiz bir çığlık çıkıyordu.
Olmayacak dediğim her şey, şimdi başıma geliyordu. Birlikte dediğim her şey, paramparça olmuştu.
Şimdi, o ruhun karanlık denizinden, dalga dalga gelen bir ağrının sırtında yüzeye vuruyordum. Bilincim, ağır, zifiri bir örtünün altından, inatçı ve yavaş kıpırtılarla kendini kurtarmaya çalışıyordu. Göz kapaklarım, görünmez kurşun levhalar gibiydi; her birini kaldırmak için tüm irademi, tüm var oluş gücümü toplamam gerekiyordu.
Bedenim hâlâ uyuşuktu, ama kalbim göğüs kafesimde çılgınca atmaya başladı. Parmak uçlarımda, soğuk bir karıncalanma hissettim. Nefesim, göğsümde sıkışmış, düzensiz bir kuş gibi çırpınıyordu. Zihnim sisler içindeydi, ama bir gerçek, bir bıçak gibi saplanıyordu: Bir şey çok ama çok yanlış gitti.
Miraç?
Gözlerimi dehşet içinde hızla araladım. Tavandaki beyaz paneller, loş ve titreşen bir bulanıklıkla sallanıyordu. Burnuma, keskin, acımasız bir tıbbi koku doldu. Sonra, şekiller netleşmeye başladı. Hemen yanı başımdaki bir sandalyede, bana korkuyla bakan Arven'in siluetini seçtim.
Ardından, gölgelerin içinden bana doğru yaklaşan Demir'i gördüm. Yüzünde derin bir endişe ve kararlılık vardı. Ama ben onun hareketini, bir tehdit olarak algıladım. İçgüdüsel bir panikle, kolumdaki damar yolunu, acıyı ve sonuçlarını hiç düşünmeden, sert bir çekişle söktüm. Plastik kanülün çıkışıyla birlikte, sıcak bir sıvı kolumdan aşağı aktı. Kan. Ama umurumda değildi. O olmadan hiçbir şeyin önemi yoktu.
Kanayan kolumu savurarak, tüm gücümle ayağa fırladım. Yatak, bedenimin altında sallandı. Demir'in ve abimin beni tutmak için uzanan kollarından, vahşi bir çırpınışla sıyrıldım. Aralık kapıya doğru sendelediğimi hatırlıyordum. Bedenim, ilaçların ve şokun ağırlığıyla direniyordu. Kendimi, beni tutmalarından kaçırmak için kapı aralığından koridora attım. Ayaklarım, ihanet eden iki yabancı gibiydi. Birbirine dolaştı, dizlerimdeki tüm güç aniden çekildi. Direnmem boşunaydı. Kendimi, sert ve soğuk zeminde, dizlerimin üzerine yığılmış buldum. Nefes nefese, başım dönüyordu.
Zorlukla başımı kaldırdım. Gözlerim, önce zemindeki bir çift ayakkabıya odaklandı. Yavaşça, bakışlarımı yukarı doğru tırmandırdım. Pantolonun kıvrımlarını, ceketin düğmelerini gördüm... Ta ki, o yüzle, o bakışlarla yeniden karşılaşana kadar.
"Okyanusta görmek, karada korumaya benzemez, Rauf." Duraksadı, nefesini derin çekti. "Söz veriyor musun... o kızı, benim kızımı, her dalgadan, her fırtınadan koruyacağına?"
Koruyamamıştım.
Onun, Miraç'ın babasının karşısında duruşum, bir ömür boyu taşıdığım tüm saygıyı, minneti ve ciddiyeti tek bir poza sığdırmak gibiydi. Ben, Rauf Aslan, hayatımın en kutsal emanetini taşıyan adamın huzurunda, bir çöl yolcusu gibiydim; susuzluktan dili damağına yapışmış, nihayet karşısında durduğu vahayı bulmuş ve ondan bir yudum su isteyecekmişim gibi. Ama isteyeceğim şey su değil, onun hayatının meyvesi, gözünün nuruydu.
Saygıyla, tüm bedenimle bir eğilişe geçtim. Bu, sıradan bir baş eğiş değil, ruhumu da beraberimde eğdiğim bir secdeydi neredeyse. Sağ avcuma yasladığım eli, sadece bir el değil, bir tarihti. Her çizgisi, Miraç'ın bir ilk adımını, bir gülüşünü, bir gözyaşını taşıyordu. O çizgilere dudaklarımı değdirdiğimde, aslında o anılara, o emeğe, o sonsuz sevgiye dokunuyordum. Dudaklarım, bir ant içer gibi titriyordu.
Alnımı dayadığım noktada, o elin sıcaklığı, ta derinlerdeki buzlarımı çözüyor, beni olduğum her şeyle, tüm kusurlarımla kabul edişinin sarsıcı gerçeğiyle yüzleştiriyordu.
Doğrulduğumda, gözlerim buğuluydu ama bakışım sakindi. Beni kollarına aldığında, o sağlam, güvenli kucak, bir sığınak değil, bir devir teslim töreni gibiydi. O kollar, yıllarca onu taşımış, şimdi ise bana, onunla birlikte taşınacak yeni bir yükü, kutsal bir sorumluluğu emanet ediyordu. Gözlerimi kapattım. O karanlıkta, sözlerim kendi kendini dokudu;
"Onu, yüreğinin en korunaklı köşesinden hiç eksik etmediğin için sana minnettarım." Sesim, ilk defa bu kadar derinden, bu kadar saf bir saygıyla çıkıyordu. "Şimdi, o köşe benim kalbim olacak. Ve bu kalp, onun için atacak, onun için duracak. Onu korumak, artık nefes almak kadar doğal, ölmek kadar kesin bir gerçeğim. Canım pahasına. Ruhum pahasına. Sana söz veriyorum, baba."
Ben, Rauf Aslan, o kızı, deniz kızını, yine koruyamamıştım.
Yerde, diz çökmüş halimle, onun bakışlarının ağırlığı altında eziliyordum. Gözlerindeki şaşkınlık, ardından da buz gibi bir bakışa dönüşüyordu. Ben bu adamın karşısında daha ne kadar küçülecektim? Ne kadar parçalanacaktım? İçimde bir çığlık yükseldi: Durdur bunu. Lütfen, durdur bunu. Buna görmeye dayanamıyorum.
Panik ve suçluluk, mantığımı tamamen ele geçirdi. Kontrolsüzce, ellerimi havaya kaldırdım ve onun ellerini yakaladım. Avuçlarım, onunkilerini sımsıkı kavradı. Gözlerimi sıkıca kapayıp, alnımı, onun ellerinin üzerine, sanki son bir sığınak, son bir kefaret gibi yasladım.
Nefesim göğsümde hızlı ve düzensizdi. Dişlerim sıkılmıştı, çenemdeki kaslar taş gibi gerilmişti. Boğazımdan, önce bir fısıltı, sonra yırtılarak çıkan bir yalvarış döküldü;
"Çek vur beni."
Bunu size yaşatacak olan fermanı, ona bu intiharın kapılarını aralayan benim ama ben, senin kızının kalbinin durduğu o anı görmek istemiyorum.
Tüm içimdeki acıyı, çaresizliği ve nefreti o üç kelimeye yükleyerek, bir kez daha, daha gür, daha vahşi bir sesle haykırdım;
"Çek vur beni! Ben sana verdiğim sözü tutamadım!"
Sesim, koridorda çınladı ve anında o ağır sessizliği paramparça etti. Bu bir meydan okuma değil, bir yalvarıştı. Bir ceza talebiydi. Onun kızını, hayatının ışığını koruyamamanın, o kutsal sözü tutamamanın bedelini, en keskin, en nihai şekilde ödemek istiyordum. Onun ellerinde bitmek, o ellerden gelecek bir kurşunla bu dayanılmaz suçluluktan kurtulmak... Bu, şu an aklıma gelen tek mantıklı çözümdü. Çünkü yaşamak, bu acıyla yaşamak, ondan daha büyük bir işkenceydi.
Ama ben, karşımdaki adamın kim olduğunu unutmuştum.
O yavaş, ağırbaşlı hareketiyle, karşımda çöktü. Göz hizama geldi. Ama gözlerindeki soğukluğun zerresi bile erimemişti; tersine, daha da derinleşmiş, içinde kaybolduğum bir uçuruma dönüşmüştü. Karşımda duran, sadece Miraç'ın babası değil, İlhan Gökçe'ydi. Hayatını, onurunu, her şeyini, zoru, imkansızı başarmak üzerine kurmuş bir adam. Bir kaya parçasıydı.
"Benim kızım içeride can çekişirken," dedi, her kelimesi bir çekiç darbesi gibi ağır ve net, "bana, ikinci bir evlat acısı mı yaşattıracaksın, evlat?"
Ve o kaya, şimdi benim paramparça halime bakıyor, sözleriyle beni toz haline getiriyordu.
Bu bir şefkat değil, ezici bir gerçeklikti. Ben ona bir çocuk gibi davranıyordum, kendi acımın girdabında boğulup, onun sırtına daha büyük bir yük bindirmek istiyordum. Onun acısı, benimkinden katbekat büyüktü. Ve ben, kendi ıstırabımdan kaçmak için, onun evlat acısını ikiye katlamaya kalkışmıştım.
O an, yaptığım şeyin bencilliğini, korkaklığını tüm çıplaklığıyla gördüm. Ellerim, onun ellerinden güçsüzce süzüldü. Bakışım, o soğuk, ama haklı bakışlar karşısında yerin dibine geçmek istedi. Nefesim kesilmiş gibiydi. Sadece bir çocuk gibi, hatalarının büyüklüğünü yeni fark etmiş, utanç ve pişmanlıkla kıvranan bir çocuk gibi, orada, dizlerimin üzerinde, onun karşısında küçüldüm.
Bana sığın.
İçimdeki o kükremeye kulak asmadım.
"Miraç Gökçe'nin yakınları!"
Ameliyathane kapısından gelen o ses, koridordaki donmuş zamanı bir balyoz gibi parçaladı. Bir an bile tereddüt etmeden, içgüdülerim devreye girdi. Ellerim, daha düşünmeden hareket etti. İlhan Baba'nın koluna girdim, sıkıca ama saygıyla. O anki gücüm, umutsuzluğun verdiği o son çelik güçtü.
Onu da kendimle birlikte, hafifçe ama kararlı bir çekişle ayağa kaldırdım. "Miraç," diye mırıldandım, sesim hâlâ titrek ama artık bir amaca kilitlenmişti. Adımlarımız, koridorun sert zemininde hızla yankılandı. Her adım, kalbimin her atışıyla aynı ritmi tutturuyordu: Miraç. Miraç. Miraç.
Yanımda İlhan Baba'nın ağır, fakat benimle aynı hızda ilerleyişi vardı. Onun koluna girmiş olmam, bir destek arayışı değil, o anda birbirimize kenetlenme ihtiyacıydı. Aynı acının, aynı umudun, aynı korkunun iki tutsağıydık. Bakışlarımız, ameliyathanenin önündeki mavi önlüklü figüre, o habercinin üzerine kilitlenmişti. Oraya varmamız gereken mesafe, dünyanın en uzun mesafesi gibiydi, ama aynı zamanda en kısa an gibiydi.
Doktorun maskeyi indirmesi ve o küçük nefes verişi, kalbimin tam orta yerine saplanan bir bıçak gibiydi.
"0 Rh negatif kana ihtiyacımız var."
Cümle daha havada tamamen çözülmeden, içimdeki her şey fırladı. Beklemek, düşünmek, sorgulamak yoktu.
"Benim uyuyor!" diye atıldım sesim, koridorda yankılanarak. İlhan Baba'nın kolunu bıraktım, bir adım öne fırladım, sanki kendimi ona siper ediyormuşum gibi. Avucumu, damarlarımın en belirgin olduğu yere, koluma doğru uzattım. Gözlerim doktorunkilere dikilmiş, ondan bir izin, bir onay bekler gibiydim.
"Al," dedim, bu sefer daha yalın, daha keskin. Sesimdeki ton, bir rica değil, bir emirdi. "İstediğiniz kadar alın. Hepsini alın. Zaten hepsi onundu."
Her kelime, göğsümde yanan bir ateşle çıkıyordu ağzımdan. Kanım. Benim verebileceğim tek şey buydu şu an. Zaten onun için akıyordu, onunla doluydu. Damarlarımdaki her damla, onu hayata bağlamak için var olmuştu. Beklemeye, açıklamaya, prosedüre tahammülüm yoktu. O an, bedenim bir kaynaktı ve tek amacı, onun hayatını sürdürmekti.
Doktor, kafasını salladı ve yan tarafı gösterdi. Ali ve Lerna'da benimle gelirken nefeslerim göğsüme sığmıyormuş gibi solukluydu.
Kendimizi içeri attığımız oda, klinik ve soğuktu. Duvarlar steril bir beyazlıkla parlıyor, ortadaki koltuğun metalik parçaları loş ışıkta soğuk ışıltılar saçıyordu. Bir hemşire, hızlı ve becerikli hareketlerle iğneleri, tüpleri, turnikeyi hazırlıyordu. Her birinin çıkardığı ufacık metalik ses, kulaklarımda birer savaş davuluna dönüşüyordu.
"Kolunuzu uzatın lütfen," dedi hemşire, sesi sakin ama alttan bir aciliyet taşıyordu. Kolum, solgun tenimin üzerinde mavi yeşil damarların ağ gibi ördüğü bir haritaydı. Şimdi, o haritanın üzerinden, onun hayatını taşıyacak bir yol açılacaktı.
İğne, derimi delip geçerken hissettiğim acı, keskin ve kısacıktı. Ama ardından gelen his... O, başkaydı. Sıcak, hayati bir sıvının, damarımdan dışarıya, o ince boruya doğru akışını hissediyordum. Sanki içimdeki yaşam özü, en saf haliyle, bedenimi terk edip ona doğru yol alıyordu. Her damlanın tüpte birikmesi, gözümün önünde gerçekleşen bir mucizeydi. O koyu kırmızı sıvı, benim değildi artık. Hiç benim olmamıştı. Onun yaralı bedenine gidecek, onun hücrelerini canlandıracak, kalbine yeniden güç verecekti.
Gözlerim kapanıp açıldığında, kendimi yine o sonsuz koridorun soğuk duvarına yaslanmış halde buldum. Zihnim, uykudan daha ağır, bulanık bir sisin içinde yüzüyordu. Kolumda, iğnenin girdiği yerde hafif, zonklayan bir sızı vardı. Ama asıl ağrı, göğsümün tam ortasındaydı. Orada, sanki demirden bir yumruk sıkılı duruyor, her nefes alışımda biraz daha sertleşiyordu.
Miraç'ın yanımda olmayan varlığı, her geçen saniye beni biraz daha eksiltiyor, biraz daha yok ediyordu. Onun olmadığı bu gerçeklik, sadece bir boşluk değildi; aktif, kemirici, canlı bir yokluktu. Sanki ciğerlerimden biri sökülmüş de her nefes alışımda o boşluğa soğuk, keskin bir bıçak saplanıyordu.
Onsuz geçen her saniye, bir işkence aleti gibi içimi oyuyor, beni olduğum şey olmaktan çıkarıp, sadece onun eksikliğini hisseden bir kabuğa dönüştürüyordu.
Gözlerimi koridora çevirdim. Orada, o kapının ardında, hayatımın anlamı savaş veriyordu. Ve ben burada, bu soğuk duvara yaslanmış, ona aktardığım kanın bile yeterli olup olmayacağını bilemeden, çaresizce bekliyordum. Onun varlığı, benim için sadece bir sevgi değil, bir dengeydi. Onsuz, dünyamın ekseni kaymıştı. Her şey yan yatmış, renkler solmuş, sesler boğuklaşmıştı. Onun bir an için bile yanımda olmaması, ruhumda bir erozyona sebep oluyordu; içimdeki topraklar, umutlar, inançlar, yavaş yavaş kayıp gidiyordu.
O yumruk, göğsümde daha da sıkıldı. Hayır, Miraç oradan sağ salim çıkacak. Yine birbirimizi kızdıracağız, yine ben onu utandırmaya devam edeceğim, yine beni sevecek.
Duvara tutunarak yavaş adımlarla nereye gittiğimi bilmeden ilerlemeye başladığımı hatırlıyordum. Tam o sırada, bir sıcaklık koluma dolandı. Nazik, ama sağlam bir dokunuş. Beni durdurmak değil, desteklemek için. Başımı çevirmeden, göz ucuyla baktım. O tanıdık profil, sert çizgileriyle yüzümde bir gölge gibiydi. Arven.
"Rauf, nereye gidiyorsun?"
Dudaklarımı ıslattım. Boğazımda bir gıcık vardı. Başımı, gitmek istediğim belirsiz yöne doğru, cama, dışarıya işaret eder gibi hafifçe salladım.
"Biraz çıkmam lazım, dışarıya."
Her kelime, ciğerlerimden zorla çekilip alınıyormuş gibiydi. Bir an için olsun, nefes alabileceğim, başımı kaldırıp gökyüzüne bakabileceğim ve belki sadece belki, orada, onunla paylaştığımız yıldızlardan birini görebileceğim bir yere ihtiyacım vardı.
Abim, bir daha konuşmadan, benimle birlikte yürümeye başladı. Sorular sormadı, itiraz etmedi, "Daha iyi değilsin," demedi. Sadece, kolunu benimkine daha sıkı, daha koruyucu bir şekilde doladı. O sağlam, sessiz desteğiyle, adımlarımı dengelememe, yere yığılmadan ilerlememe izin verdi.
İkiye bölünmüş gibiydim. Bir yanım, hâlâ o ameliyathane kapısının önünde, içeriden gelecek cümleleri kaçırmamak için çakılı kalmak istiyordu. Kulaklarım, içeriden gelecek en ufak bir ses, bir ayak sesi, bir nefes için dört açıktı. Kalbimin bir odası, orada, onunla birlikte, o soğuk masada atıyordu sanki. Kaçıp gitmek bir ihanet gibi geliyordu.
Diğer yanım isyan ediyordu. Göğsümde biriken o baskı, boğazıma kadar yükselmişti. Hepsi üzerime çöküyor, beni eziyor, gerçekten nefes alamaz hale getiriyordu. Bir kaçışa, bir saniyeliğine de olsa bu kabustan uyanmaya ihtiyacım vardı.
Abim ile dışarıya çıktığımızda beni hemen kapı girişindeki banka oturttu. Aldığım ilk nefes, içerideki sessiz çığlıkla dışarıdaki boş özgürlük arasında gidip gelen bir sarkaç gibiydi. Bir ucu, dışarıdaki bu boş, acısız gerçekliğe değiyor; diğer ucu ise hâlâ ameliyathanenin o beyaz, keskin dünyasında sallanıyordu.
Dışarıda gündüz vardı, gözlerimin önünde gece.
Bakışlarım, avuçlarıma kaydı. Onları açtım, kapattım. İçleri bomboştu. Ellerim, onu taşımak, tutmak, korumak için vardı. Şimdi ise sadece birer boş kabuk gibi duruyorlardı. Ama avuç içlerimde, ince çizgilerin arasında, onun kanının soluk, tuhaf bir kokusu sinmiş gibiydi. O metalik, hayati koku, hâlâ oradaydı. Burnuma geldikçe, midem bulanıyordu.
Gözlerim sol elimdeki alyansa takıldı. Üzerinde, onun kanının kurumuş, kahverengiye çalan izleri vardı. O leke, parlak metale işlemiş, onun bir parçasını oraya hapsetmiş gibiydi. Baktıkça, o leke bana gülümsedi. Dehşet verici, suratıma atılmış bir tokat gibi bir gülümseme. Bu yüzüğü, onunla sonsuza kadar bir olma sözümüzün simgesi olarak takmıştık. Şimdi ise, onu koruyamadığım anın, ona ihanet ettiğim anın kanıtına dönüşmüştü.
Gözlerimin arkası aniden cayır cayır yandı.
"Of be kızım," diye inlediğimde yüzümü gökyüzüne doğru kaldırdım. Bulutlu, gri gökyüzü, gözyaşlarım için soğuk ve kayıtsız bir tavan gibiydi. Göz kapaklarımı aşan ilk damla, sıcak ve hızlı bir şekilde yanağımdan aşağı süzüldü. İçimde patlamış, her şeyi yakıp yıkan bir iltihabın, bir acı yığınının dışa vurumuydu. Her damla, bir pişmanlığı, bir korkuyu, onu kaybetme ihtimalinin dayanılmaz ağırlığını taşıyordu.
Gözyaşlarım, yüzümde ıslak izler bırakarak akıp giderken, bedenim de hafifçe titremeye başladı. Dişlerimi sıktım, ama bu, akmakta olan seli durduramıyordu. Bu, bir ağlayış değildi. Bu, parçalanıştı. İçimdeki tüm duvarlar, tüm setler yıkılıyor, geriye sadece çıplak, yaralı, savunmasız bir öz kalıyordu. Ve o öz, tek bir şey için yalvarıyordu: Onu bana geri verin.
Gökyüzü cevap vermiyordu. Sadece, yüzümde kuruyup giden gözyaşlarımın tuzlu izlerini bırakıyordu. Tüm kontrolümü, tüm gururumu, tüm erkekliğimi bir kenara bırakarak, bakışlarımı yavaşça yanımdaki tek sığınağıma, abime çevirdim. Gözlerim, buğulu ve kırık bir cam gibiydi.
Arven, dişlerini öyle bir sıkmıştı ki çenesindeki kaslar taş kesilmişti. Dudakları incecik, beyaz bir çizgiye dönüşmüştü. Gözleri, fırtına öncesi okyanus gibiydi. Derin, koyu ve mavi. İçinde dalgalar kükrüyor, bir sel taşmak üzereydi, ama o, tüm gücüyle onu tutuyor, set olmaya çalışıyordu. O mavi, acıyı, öfkeyi, çaresizliği ve bana duyduğu tarifsiz bağı aynı anda barındırıyordu.
Neden gözleri maviydi ki? Neden baktığım her mavi, şimdi bana sadece Miraç'ı hatırlatıyor, içimi bir hançer gibi acıtıyordu? Onun gözlerindeki okyanus, beni boğacakmış gibi geliyordu.
"Bu zamana kadar, senin yokluğunu çektim," diye devam ettim, sesim titrek ama her hecesi içimde yanan bir közle çıkıyordu. "Senin yokluğunda savaştım." Yüzük olan elimi, göğsümün tam ortasına, kalbimin üzerine bastırdım. O kanlı metal, soğukluğuyla tenimi yakıyordu. Başımı, bitkin bir şekilde sağa yatırdım. "Ama hiçbirinde kalbim bu kadar acımamıştı."
Abim, kafasını omzuna doğru yatırıp kafasını iki yana salladı. Yüzünde, "Yapma, böyle deme, kendini bu kadar hırpalama," der gibi derin, acılı bir ifade vardı.
"Abi, kalbim yanıyor," dedim, sesim kuru yaprakların hışırtısı gibi çatallı ve kırık. "Ateş değil bu. Ateş olsa, söndürürsün. Su dökersin, üzerini örtersin. Bu... bu başka."
İki elimle kalbime baskı yaptım. Sanki, oradan onun varlığı akıyordu ve ben bunu durdurmak istiyordum.
"İçimde, tam şurada," diye işaret ettim, "kurşun eriyiği gibi bir şey akıyor. Ağır. Sıcak. Ve her damlası, onun olmama ihtimaliyle dolu. Ciğerlerime sıçrıyor, nefes boruma yapışıyor. Nefes aldıkça, için için yanıyorum. Verdikçe, dumanı ciğerlerimi yakıyor."
Gözlerimi Arven'in gözlerine dikerek, anlamasını istedim. Anlaması gerekiyordu.
"Bazen öyle oluyor ki," diye fısıldadım, "o eriyik donuyor sanki. Kalbimin etrafında keskin, sivri bir kristal haline geliyor. Ve her atışında kalbim o kristallere çarpıyor, abi. Her vuruş, içimi parçalıyor. Sessizce kanıyorum içeride. Dışarıda bir şey yok, ama içeride bir katliam var."
Nefesim kesilir gibi oldu, boğazım düğümlendi.
"Ve en kötüsü bu yangının, bu eriyiğin, bu kristallerin kokusu var. Yanık et kokusu. Korku kokusu. Ve onsuzluk kokusu. Sürekli burnumda. Kaçamıyorum. Nereye gitsem, o koku peşimde."
Ona doğru döndüm. Avuçlarım, onun katı, büyük, çalışmaktan sertleşmiş ellerini buldu. Parmaklarım, bir cankurtaran simidi gibi onunkilerine kenetlendi. Sanki boğulurken, sudaki son tahta parçasına, hayatımdaki son sığınağa sarılıyordum. Onun teninin sıcaklığı, benim buz kesmiş ellerime yavaş yavaş işliyor, ama içimdeki yangını söndürmeye yetmiyordu.
"Durdur. Lütfen. Abi, lütfen durdur bunu. Ben onun yaşayacağına bir umut sarılırım. Sen al canımı. Sık kafama, bitir bu işkenceyi."
Arven, öfkeyle değil, ama içinde biriken çaresizliğin ve acının ani, kontrollü bir patlamasıyla ellerini benimkilerden çekti. Hızla, büyük avuçlarıyla başımı, yanaklarımdan kavradı. Hareketi sertti, ama dokunuşu hâlâ, derinden gelen bir koruma içgüdüsüyle yumuşaktı. Beni kendine doğru çekti ve alnını, alnıma öyle bir yasladı ki, iki kafatasının soğukluğu birbirine değdi. Nefesimiz, aynı daracık alanda karıştı. Onun gözlerine, sadece bir karış mesafeden bakıyordum.
O mavi girdapta, kendi korkumu, kendi çaresizliğimi görüyordum, ama onunkinde aynı zamanda çelik gibi bir yasak vardı.
"Sus," diye gürledi, sesi boğuk, titreşimli, bir aslanın homurtusu gibi. "Bir daha böyle bir şey duymayacağım. Duymak istemiyorum."
Alnımda hissettiğim baskı arttı. Sanki o çelik iradesini, benim dağılan zihnime baskıyla zorla sokmaya çalışıyordu.
"Onun yaşayacağına sarılacaksın," diye devam etti, her kelime bir çivi gibi çakılıyordu. "Benim canım, senin canındır. Ve senin canın, onun canıdır. O yaşayacak. Sen de yaşayacaksın. Aklını, o başına topla."
Bana sığın.
O an, Kraken Kapanı'nın dişlerinin gevşediğini hissettiğim andı.
Abandoned, Lucas King
Miraç Gökçe, Ağzından
Karanlık, dibi görünmeyen bir boşluk muydu?
Yoksa karanlık, her şeyden kaçmak istediğimiz o uyku muydu?
Belki de karanlık, bir bekleme odasıydı. Zamanın olmadığı, acının henüz ulaşamadığı, gerçeğin kapıda nöbet tuttuğu bir bekleme odası. Ya da karanlık, bir arınma havuzuydu. İçine düşen her şeyi eriten, şeklini ve rengini alan, ama özünü yok eden siyah bir sıvıydı. Ama belki, en çok, karanlık bir yargı yeriydi. Neden saklandığın yerden çıktın? Neden onun dikkatini dağıttın? Sen mi bu oldun? Karanlık, bu suçlamaların yankılandığı, ama cevapların asla gelmediği bir mahkeme salonuydu.
Karanlık, ne bir kaçış ne bir ceza ne de bir yargı yeriydi. O, bir fırtınanın gözüydü. Her şeyin aniden durduğu, sessizleştiği, dünyanın dışında bir noktaydı.
Karanlık, şimdi içimde genişleyen bir evrendi.
Ruhum, beni içine çeken dipsiz, seslerden örülü bir girdapta savruluyordu. Kulaklarıma ulaşan bir melodi ses değil, dokunulabilir bir akıştı. Rengarenk ipliklerden örülmüş, titreşen bir nehir gibi beynimin kıvrımlarından akıyordu. Her notada, bir yıldız patlıyor; her akorda, yeni bir galaksi doğuyordu.
Parmak uçlarım, aslında dokunmadıkları bir tuşun soğuk, pürüzsüz fildişi hissini algılıyordu. Serçe parmağım, en pes, derin bir notaya basıyor ve içimde bir kara deliğin uğultusu yankılanıyordu. Baş parmağım, incecik, cam gibi bir tizliğe dokunuyor ve zihnimde bir süpernova, mor ve gümüş alevlerle patlıyordu. Bu tuşlar hayali, ama verdikleri his mutlaktı. Soğuklardı. Canlılardı. Ve her birine dokunduğumda, evrenin dokusunda yeni bir kırışıklık, yeni bir dalga yaratıyordum.
Bu bir beste değil, bir savrulmaydı. Kontrol bende değildi. Melodi beni alıyor, o renkli, sesli nehrin akıntısına bırakıyordu. Beni, altın kumlu plajları olan hayali gezegenlerin kıyılarına vuruyordu. Şeker pembesi bulutların içinden geçiriyordu. Adını bile bilmediğim renklerin dans ettiği gaz bulutlarının kalbine fırlatıyordu. Zaman yoktu burada. Sadece, her bir notayla yeniden şekillenen bir sonsuzluk vardı.
Göz kapaklarım, ağır perde misali, birbirinden ayrıldı. Bakışlarım, ilk önce hareket eden parmaklarıma takıldı. Sanki kendiliğinden bir yaşama sahiplermiş gibi, siyah beyaz tuşların üzerinde zarif ve kasıtlı bir dans ediyorlardı. Her inip kalkışlarında, odanın sessizliğini delen değil, ona hayat veren bir melodi doğuyordu.
Sonra, üzerimdeki giysinin ağırlığını, bembeyaz kumaşın tenime değen serin dokusunu hissettim. Bu bir gelinlik değildi. Daha resmi, daha yalın, bembeyaz bir elbiseydi. Ve tam piyanonun yanında, dimdik, neredeyse bir heykel gibi duran başka bir ben vardı. Üniformalıydı. Saçları toplu, bakışları uzaklara dalmış, yüzünde derin bir ciddiyetle beni, yani piyano çalan halimi izliyordu. O ben, bu anın dışında, bir gözlemci, bir bekçi gibiydi.
Piyanonun cilalı siyah yüzeyinde, yüz üstü uzanmış küçük bir kız çocuğu belirdi gözümde. Elleri çenesine yaslanmış, büyük, meraklı gözleriyle bana, parmaklarıma, tuşlara bakıyordu. Yüzünde saf bir hayranlık ve derin bir anlayış vardı. Sanki çalınan her notayı, doğmadan önceki ruhuyla dinliyor, melodinin sırrını çoktan biliyordu.
Bu üç benlik aynı anda var oluyor, aynı fiziksel alanı paylaşıyor, ama farklı zaman katmanlarına dokunuyor gibiydi. Piyanonun çıkardığı ses, artık sadece bir müzik değil, bu üçlü varlığın birbirine bağlandığı, geçmiş, şimdi ve belki de geleceğin iç içe geçtiği bir köprüydü. Ve ben, bu köprünün tam ortasında hem mimarı hem de yolcusuydum.
Bakışlarım, piyanonun sol tarafındaki boşluğa kaydı. Orada, her zaman olması gereken, bana eşlik eden, benden beslenen ve beni besleyen bir varlığın yokluğu, aniden odanın tamamını doldurdu. Orada duran, nefes alan, gülümseyen, bana bakan o enerji eksikti.
Ve işte o an, parmaklarımın tuşlarla olan o sihirli dansı bozuldu. Melodinin akışkan, kendiliğinden akan nehri, aniden tökezledi. Notalar arasındaki boşluklar genişledi. Her tuşa basışım, bir öncekinden biraz daha ağır, biraz daha tereddütlü hale geldi. Çalmakta olduğum parça, bir ağıta dönüşmeye başladı. Hızlanan kalp atışlarımın yerini, yavaş, derin ve hüzünlü bir ritim aldı.
Müzik, artık evreni yaratmıyordu. Sadece, o boşluğun şeklini, boyutunu, soğukluğunu anlatıyordu. Her sessizlik anı, onun adını fısıldıyordu. Her düşen nota, onun yokluğuna düşüyor ve kayboluyordu. Piyanonun yanındaki üniformalı ben, bakışlarını benden, o boşluğa çevirdi ve yüzündeki ciddiyet, derin bir kederle yumuşadı. Piyanonun üzerindeki küçük kız, çenesini ellerinden çekip, o boş yere baktı, gözlerinde saf bir merakla karışık bir burukluk belirdi.
Çalmaya devam ettim. Ama artık bu, bir savrulma değil, bir arayıştı. Parmak uçlarımla, o boşluğun içinde kaybolmuş uyumu, o eksik harmoniyi arıyordum. Melodi yavaşladıkça, geride kalan her ses, ona olan özlemin yankısına dönüştü.
Göğsümde, melodinin yerini alan keskin bir sızı belirdiği o an, piyanonun solundaki boşluk titredi. Ve birden, o oradaydı. Şekilsiz bir ışık hüzmesi değil, tam anlamıyla, somut olarak. Üzerime eğildi. Elini, tam o sızının üzerine, kalbimin üstüne koydu. Avucunun sıcaklığı, sanki içimdeki acıyı çekip almak ister gibi, kumaşın ve tenimin üzerinden yayılıyordu.
Bakışım, o elin yüzüğüne kitlendi. Benim kanım, yüzüğe bağlı bir ip misali hızla dolanıyordu. Onun varlığının tüm ağırlığı bana yaslandı. Bedenim, sandalyede geriye doğru, kontrolsüzce savrulmaya başladı. Dengemi yitirdim. Ve o da, bana bağlı bir gölge gibi, benimle birlikte düşmek üzereydi.
"Denizci," dedi, zamanın dışında bir ses, "limana demir attığında, o demiri sökmek kolay olmaz."
Piyanonun üzerindeki küçük kız, şimdi çığlık atıyordu. Sesi, korku ve panikle tizleşmiş, odanın tüm sessizliğini yırtıyordu. Üniformalı benliğim ise, artık sakin bir gözlemci değildi. Hızla, iki adımda bize, ona doğru ilerliyor, kollarını umutsuzca uzatıyor, onu tutmaya çalışıyordu.
Çığlıkların, piyano seslerinin, kendi kalp atışlarımın ötesinden gelen bir ses. Onun sesi. Rauf'un sesi. İçimi parçalayan, derinden gelen bir yalvarışla çınladı kulaklarımda;
"Gitme."
Tek kelime, bir dünya yıktı.
"Gitme Miraç, bırakma beni."
Her hece, göğsümdeki elin baskısıyla birlikte içime işledi. Ve ben, bu savruluşun, bu düşüşün ortasında, onun sesine tutunmaya çalıştım. Gitmek mi? Bırakmak mı? O, beni bırakmış olamazdı ki... Bu çığlık, onun beni bırakmak istemediğinin kanıtıydı. Ama düşüyorduk. İkimiz de. Ve ben, hangi yöne tutunacağımı bilemiyordum.
Göğsümdeki o sıcak, tanıdık ağırlık aniden çekildi. Avuçlarımın boşluğunda kalan o son temasın yokluğu, içimde bir patlama etkisi yarattı. Bir sığınak arayışıyla, gözlerimin hemen arkasında biriken, yoğun, kadifemsi karanlığa doğru geri çekildim. O karanlık artık bir evren değil, sadece bir yokluktu. Ruhum, şimdi onun olmadığı, soğuk ve dilsiz bir boşlukta, amaçsızca, çırpınarak savruluyordu.
Savrulmanın etkisiyle kendimi, yoğun, altın rengi bir toz bulutunun tam kalbine düşmüş buldum. Toz tanecikleri, yavaş çekimde dans eder gibi etrafımda dönüyor, nefes aldığım her an ciğerlerimi dolduruyor, ama boğmuyordu. Bu, yıldız tozuydu. Yıkılmış gezegenlerin, sönmüş yıldızların kalıntılarıydı. Varoluşun en temel, en kadim hali.
Ve bu sessiz, ağır dansın ortasında, o acı yeniden vurdu. Sessiz bir çığlık gibi değil artık; küresel, titreşimli bir sarsıntı gibiydi. Tüm bedenimdeki her atomu, ruhumdaki her anıyı aynı anda sarsan bir depremdi. Bu, fiziksel sinirlerin ilettiği bir ağrı değildi. Bu, bağın kopuşunun yarattığı metafizik bir şok dalgasıydı. Ruhumun, onun ruhuna bağlanmış olan o esaslı, görünmez uzantısı sökülmüş ve geriye, kanayan, elektrik çarpmış gibi titreyen bir yara izi kalmıştı.
Toz bulutunda süzülürken, o yaranın boşluğunu hissediyordum. Orada, bir zamanlar sevginin, güvenin, onun varlığının aktığı bir kanal vardı. Şimdi ise sadece kör, soğuk bir rüzgâr esiyordu içinden. Bu kopuş o kadar mutlaktı ki, kendimi ikiye bölünmüş gibi hissediyordum. Bir parçam orada, onunla birlikte, nerede ya da ne haldeyse, kalmıştı. Ben ise, geriye kalan bu eksik yarıyla, yıldız tozları arasında sürükleniyordum. Bu, bir ölüm değildi. Bir sürgündü. Kendi varlığımın bir yarısından, en kıymetli yarısından ebediyen sürgün edilişimdi.
O altın toz bulutunun derinliklerinden, berrak, kadim bir ses yükseldi. Bir fısıltı değil, evrenin dokusunun kendisinden süzülen bir gerçeklik gibiydi.
"Denizkızları, hayatları boyunca bir kez sever."
Cümle, toz taneciklerinin arasında titreşerek bana ulaştı. Her kelime, içimdeki o yeni, kanayan boşluğa bir damga gibi vurdu. Bu bir masal değildi. Bu, bir kader ilanıydı. Benim kaderim.
O ses devam etti, titreşimleri kemiklerime işliyordu;
"Ve o sevgi, bir insan yüreğine düştü mü, artık geri dönüş yoktur. Okyanuslar kurusa, yıldızlar sönse, o bağ asla kopmaz. Ta ki..."
Ses, anlam yüklü bir sessizlikte askıda kaldı. "Ta ki"nin ardından gelen, söylenmeyen şey, zaten içimde kopmuş olan şeydi. O bağ kopmuştu. Peki ya ben? Bir denizkızı, sevdiği insanı kaybettiğinde ne olurdu? Okyanusun dibinde, sevdiğinin hatırasıyla mı taşlaşırdı? Yoksa köpüklere karışıp, hiç var olmamış gibi mi dağılırdı?
Bu ses, bir teselli değil, bir hüküm taşıyordu. Bana, içinde debelendiğim bu acının sadece bir duygu değil, varoluşsal bir gerçek, mitolojik bir yazgı olduğunu fısıldıyordu. Bir kez sevmiştim. Ve o sevgi, bir insan yüreğine, Rauf'un yüreğine düşmüştü. Şimdi o bağ kopmuş gibi görünse de, sesin dediği gibi geri dönüş yoktu. Ben, o sevgiyle tanımlanmıştım artık. Onsuz bir hayat, bir denizkızının karada nefessiz kalması gibi bir şeydi. Sevgisiz bir ömür, benim için bir ölümden farksızdı.
"Aç gözlerini, bana bak."
Ses, bu sefer toz bulutunun içinden değil, doğrudan zihnimin derinliklerinden, benliğimin en ilkel katmanlarından geliyor gibiydi. Bir emirdi, bir yakarıştı, bir sınavdı. Göz kapaklarım, kurşun ağırlığına rağmen, o sese boyun eğdi. Yavaşça, direnerek açıldılar.
Ve gördüğüm manzara, içimi burkan bir yalnızlıkla doldu. Kimse yoktu. O kadim, bilge sesin sahibi yoktu. Sadece, sonsuzluğa uzanan, ışık hüzmesiyle aydınlanan devasa bir toz bulutunun içinde, tek başıma süzülüyordum. Altın ve amber rengi tanecikler, sessizce, ebedi bir dansta etrafımda dönüyordu. Her şey hareketti, ama hiçbir şey değişmiyordu. Her şey ışıktı, ama hiçbir şey aydınlatmıyordu.
"Sen benim, ellerimle kaybettiğim her şeyi taşıyacaksın," dedi, o ses. Kaderin sesi, bu muydu? Yoksa, hayatın bizzat kendisinin, acımasız ve aynı zamanda merhametli bir şekilde, bana yüklediği sorumluluğun ilanı mı?
"Benden ne istiyorsun?" diye sordum. Bağırıyor muydum yoksa sesim sadece bir fısıltıdan ibaret miydi bunu bilmiyordum ama, beni duyduğunun farkındaydım. Gözlerim, onu görmek istermişçesine etrafımda dolanırken gördüğüm tek şey, benim yalnızlığımdı. Evrenin ta kendisi olmak.
"Ben onsuz yaşayamam!"
Rauf'un sesi, kulaklarımda yankılandığında gözlerimin önünde onu gördüm. Kül kokan bir kâğıdın yaprağı gözlerimin önünde sürüklendiğinde Rauf, bir ameliyathane kapısının önünde geriye doğru adımlıyordu. Kanlı elleri, saçlarını koparmak istermişçesine saçlarının arasından geçmişti.
"Miraç, bırakma beni!"
Kalbime bir demir yumruğun saplandığını hissettiğim an, o andı.
Rauf, dudaklarından dökülen haykırışlarla yumruk yaptığı elini duvara vurmaya başladığında elimi ona uzatmak, onu durdurmak istedim. Duvarda kalan kan izlerinin, göğsümden bir sızı ile aktığını hissettim. Kalabalık, onun etrafını sardığında Arven ve Fırat, Rauf'u tutmaya çalıştı. İçime çektiğim her nefes, boğazımda biriken bir salgının bir kül nefesiydi. Soludukça ciğerlerime doluyor ve bıraktığımda ise bir kor gibi söndürüyordu.
"Neden böyle olduğunun farkındasın, değil mi?" dedi, zihnimin içinde o ses. Rauf'un alnından ve şakağından süzülen kanlar, giderek bir pusa dönüştü ve kül kokan kâğıt, bir kez daha gözlerimin önünden geçti.
Onu babamın önünde, dizlerinin üzerinde gördüm. Ellerimi kaldırıp saçlarıma geçirmek ve bu görüntüyü zihnimden silmek istedim. Gözlerimi kapatmak, ayağa kalkması için bağırmak istedim.
"Durdur bunu. Lütfen, durdur bunu. Buna görmeye dayanamıyorum."
Dudaklarımdan ona doğru süzülerek giden bir kâğıt parçası, orta yerinde yanmaya başladı ve külleri etrafa saçıldı. Siyah bir is, dağıldı ve yerini o altın ve amber renkli toza bıraktı.
"Bana neden bunları gösteriyorsun?" diye acıyla inledim.
Karnımdan, göbeğimin derinliklerinden, içime doğru süzülen incecik, ama son derece sağlam, canlı bir bağ hissettim. O bağdan, berrak ve temiz bir enerji aktı. Bu enerji, kalbime giden tüm damarlarıma yayıldı. O ana kadar sıkışmış, daralmış, acıyla kaskatı kesilmiş her bir damar, bu yeni, hayat dolu akışla birlikte gevşedi. İçimde, bir nefes kadar derin bir rahatlama hissettim.
"Eğer ölseydin, arkanda büyük bir enkaz bırakacaktın," diye işledi zihnimdeki o ses. "Çünkü sen, onun kalbinde bir infilaksın."
Ben, Rauf'un kalbinde bir yıkımdım.
"Anomali dışı alan," diye fısıldadı, o ses. "Şimdi sen, bir pusulanın ucunu gösteren iğnesin."
Göğsümdeki o demir yumruk çözüldü, yerini hafif, ama güçlü bir ritme bıraktı.
"Unutma, dudaklarından dökülen her cümle, seni bana yazdıran kelimelerin. Neyi seçtiğine dikkat et."
Dönüş, bir varoluş patlamasıydı.
Beton mermerin üzerindeydim. Yayılan soğukluk, omurgamdan kafatasıma kadar her noktamda titreşen bir şok dalgası gibiydi. Bu soğuk, gerçekti. Keskin, acımasız ve hayat dolu. Her bir nefes, akciğerlerime dolan buz gibi havayla birlikte, varlığımı yeniden ve yeniden onaylıyordu. Nefes alıyorum. Yaşıyorum.
Göz kapaklarım, bir an için daha kapalı kaldı. Ama artık arkalarında evrenler, yıldız tozları ya da piyanolar yoktu. Sadece, bedenimin her zerresinde yankılanan o derin, kadim gerçeklik vardı: Sen benim, ellerimle kaybettiğim her şeyi taşıyacaksın.
Gözlerimi açtım.
Dünya, ilk başta sadece bulanık bir ışık lekesi ve acı veren bir beyazlıktı. Sonra, odaklandı. Üzerime eğilen bir gölge, bir yüz. Rauf'un yüzü. Ama bu, tanıdığım Rauf değildi. Bu, bir kabustan fırlamış gibiydi. Gözleri, korkuyla öyle büyümüştü ki, göz bebekleri neredeyse irislerini yutmuştu. Çevresindeki mor halkalar, derin bir uçurum gibiydi. Teni, kül rengine çalmış, gergin, çatlak bir parşömen gibiydi. Avuçları, yanaklarıma yaslanmıştı; elleri titriyordu ve dokunuşu, sanki neredeyse kaybedecek olmanın en büyük korkusuydu.
"Miraç!" Haykırışı, boğazından yırtılarak çıkmış gibiydi; tiz, çatlak, çaresiz. "Miraç, iyi misin?"
Sesi, kulağımın içinde patlayan bir siren gibiydi. Titrediğini hissedebiliyordum. "İyi misin?" Bu basit, gündelik soru, bu cehennem manzarasının ortasında o kadar absürt, o kadar acı verici derecede yetersizdi ki, zihnim onu işlemeyi reddetti.
Bana ne olmuştu?
Fırat ile göz göze geldim. Fırat'ın rahatlamış gözlerinin arkasındaki o buz gibi bakışı, bir anahtardı. Zihnimin kilidini açtı. Rauf'un yüzündeki dehşetin, bedenimdeki ağrının, hepsinin ötesine, kaynağına fırlattı beni. İşte o an zihnimdeki o güne, her şeyin başladığı o yere döndüm.
22 Saat Önce
Odaya, stratejik bir sorgulamanın soğuk, temiz havası doldu. Kişisel çatışma, keskin bir bıçak gibi araya giren Arven'in müdahalesiyle son bulmuş, yerini buz gibi bir profesyonelliğe bırakmıştı. Rauf, yavaşça, ağır bir yükün altından kalkar gibi sandalyesine çöktü.
Masanın üzerine bıraktığı ellerinin boğumları bembeyazdı, sıkılı yumruklarından çok, bir şeye tutunmaya çalışan, titreyen pençeleri andırıyordu. Ben ise, Arven'in sorularına bir cevap bulmak zorundaydım. Artık sadece yüreğimin ateşiyle değil, aklımın soğuk çeliğiyle de savaşmalıydım.
Cebimde, kalbime en yakın yerde sakladığım o zarfın içinden, Köprü'nün tehdit mektubu adeta gülümseyerek nefes aldığını hissettim. Sanki ceketimin iç cebinde, kâğıdın üzerindeki o koyu mürekkep canlanmış, benim içimdeki tereddüt ve korkuyla besleniyordu. "Yanlış insanlara bulaşıyorsun." O cümle, şimdi bu odada, her birimizin üzerine boca edilen gerçeklerin ışığında, çok daha ağır, çok daha kişisel bir anlam kazanmıştı.
O mektubu Rauf'tan, Arven'den, herkesten saklamıştım. Onları korumak için. Ama şimdi anlıyordum ki, bu sırrı saklamak, onları daha büyük bir körlüğün, daha tehlikeli bir sürprizin içine itmekti. Köprü zaten buradaydı. Zihnimizde, planlarımızın ortasındaydı. Ve ben, onun ilk hamlesini cebimde taşıyordum.
Arven'in bekleyen bakışları altında, içimdeki fırtınayı zapt etmeye çalıştım. Helen Kefr-i'yi nasıl kullanacağımı düşünürken, asıl kullanmam gereken kartın bu olduğunu anladım. Dürüstlük. Tam, eksiksiz, acımasız bir dürüst olmam gerekti.
Yavaşça, masanın üzerindeki boşluğa baktım. Sesim, odanın sessizliğini yararak çıktı, titrek değil, ama bir itirafın ağırlığını taşıyordu.
"Bir şey... söylemem gereken bir şey var," diye başladım. Rauf'un başı hafifçe kalktı. Arven'in kaşları, neredeyse fark edilmeyecek kadar içeri çekildi. "Bugün bana şahsen ulaştırılan bir zarf vardı."
Sol elimi, üniformamın cebine sokmak için hareket ettirdim, ama durdum. Sadece cebime dokundum. "İçinde tek bir cümle yazıyordu. İmzası... 'Köprü'ydü."
Odadaki havada hissedilir bir değişim oldu. Lerna'nın nefesi kesildi. Rauf'un gözleri anında büyüdü, yüzündeki her duygu silinip yerini donuk bir şoka bıraktı.
"Cümle neydi?" diye sordu Arven, sesi sakin, ama altında çelik gibi bir gerginlik vardı.
Gözlerimi kapadım bir an. Mürekkebin kâğıda işleyişini, o aceleyle atılmış harfleri gözümün önüne getirdim.
"Yanlış insanlara bulaşıyorsun."
Cümle odada asılı kaldı. Rauf, yavaşça ayağa kalktı. Bu sefer öfkeyle değil, derin bir endişeyle. "Ne zaman?" diye sordu, sesi boğuk. "Neden... neden bana söylemedin?"
Ona baktım. İçimdeki suçluluk ve pişmanlık, bakışıma yansıyor olmalıydı. "Seni korumak için," diye fısıldadım. "Planını, dikkatini dağıtmak istemedim. Ve... korktum. Korktum ki, bu bilgi seni de hedef haline getirir, ya da seni benden uzaklaştırır diye."
Rauf, bunu duyduğunda gözlerini kapadı. Yutkundu. Açtığında, içlerinde öfke değil, yoğun bir acı vardı. "Beni korumak mı?" diye mırıldandı, neredeyse kendine. "Miraç... seni korumak benim işim."
Arven, duruma yeniden hâkim oldu. "Otur yerine, Rauf," dedi, göz ucuyla ona bakıp. Ardından bana döndü. "Zarf nerede?" diye sordu.
"Cebimde," diye cevapladım. Çıkarıp masanın üzerine, Rauf'un ona uzattığı dosyanın yanına koydum. O sıradan zarf, şimdi odanın en tehlikeli nesnesi gibi duruyordu.
Arven, zarfa bakarken, "Bu, Köprü'nün sadece uyandığını değil, aktif olarak hamle yaptığını ve seni doğrudan hedef aldığını gösteriyor," dedi. "Ve sen, bu bilgiyi saklayarak, timi kör bir noktada bırakacaktın, öyle mi?"
Suçlamayı kabul ederek başımı öne eğdim. "Biliyorum. Hata yaptım. Ama bırakmadım. Bu mektup, sadece bir tehdit değil. Aynı zamanda bir kanıt. Köprü'nün bizi izlediğine ve benden korktuğuna dair bir kanıt. Çünkü eğer korkmasaydı, neden böyle bir uyarı göndersin?"
Arven'in dudaklarında ince, hesapçı bir gülümseme belirdi. "İlginç bir nokta. Belki de senin Necla ile olan bağlantını keşfetti. Ya da senin geçmişteki rolünün farkında. Her halükârda, seni uyarmak istemiş. Bu, onun için bir risk. Demek ki senden, ya da yapacağın şeyden gerçekten çekiniyor."
Rauf, sandalyesine çökmüş bir şekilde sonunda konuştu, sesi artık tim lideriydi.
"Operasyon iptal değil, evet. Ama planı kökten değiştiriyorum. Birinci öncelik, Miraç'ın güvenliği. Köprü, onu hedef aldı. İkincisi, bu mektubu iz sürerek kullanmak. Kurye, araç, nereden geldiği. Her şey. Üçüncüsü, Helen Kefr-i. Miraç, şimdi bize her şeyi anlatacak. Ve dördüncüsü..." Rauf bana baktı, gözlerinde artık bir kararlılık vardı, "Necla'yı korumak için cezaevi içinde acil önlemler alınacak. Köprü'nün oraya sızma ihtimaline karşı."
Arven onayladı. "Mantıklı. Piyon'un Dönüşü operasyonu, bu dört ayağa göre yeniden şekillenecek." Sonra bana döndü. "Ve sen, Yüzbaşım. Bir daha asla, asla, böyle hayati bir bilgiyi saklamayacaksın. Bu bir emirdir. Anlaşıldı mı?"
"Anlaşıldı, Binbaşım," diye yanıt verdim, rahatlamış ve aynı zamanda daha ağır bir yük altına girmiş gibi hissederek.
Mektup artık masanın üzerindeydi. Sırrım artık herkesindi. Ve belki de savaşı kazanmanın ilk adımı, tam da buydu: Karanlığı, hep birlikte yırtmak.
O andan itibaren, bütün geçmişteki dosyalar birer birer masaya koyuldu. Dudaklarımdan dökülen her cümle, karşımdaki timi bilgilendiriyor ve nasıl hareket edeceğimize dair planlar kurduruyordu. Masaya dahil olan Avukat Ceylin Candan, verdiği talimatla Necla'yı, sıkı bir koruma altına aldırmıştı. Arven'in yanındaki sandalyeye oturmuş, onunla birlikte Necla'nın içeriden çıkartılması gereken o noktayı öğreniyordu.
15 Saat Önce
"Buna kesinlikle izin vermiyorum!"
Rauf'un sesi, kulaklarımda yankılandığında Arven, sertçe ona baktı.
"Sürekli emirlerimi sorgulayıp duruyorsunuz, yüzbaşım," dedi, ona nazaran sert ama kısık bir ses tonuyla. "Kendimi size kim olduğumu mu hatırlatıp duracağım?"
Rauf, alt dudağını üst dudağının altına sakinleşmek istercesine sakladı ve gözlerini kapattı. Bakışlarımı ondan çekip Arven'e döndüğümde, Arven, gözlerini devirip bana bakmaya devam etti.
"Bir daha tekrarlar mısın, Miraç? Dikkatim dağıldı."
"Biliyorsunuz," diye başladım. "Ben cezaevine girdiğimde ilk olarak ondan şüphelenmemiştim ama tanıdığım insanlar bana, kimseye güvenmemem konusunda her zaman bir cümle kurarlardı. Buna nazaran hiç kimseye kendimi ifşa etmedim. Nergis Karadul'un hikâyesinin az çok Taçsız Kral ile aynı olduğunun bilincindeydim. Malumunuz, ben Çanakkale'de görev yapan bir komandoydum."
Burada küçük bir nefes aldım.
"Nergis Karadul, tıpkı soyadında taşıdığı lakabı ile, askeriyenin içinde büyük bir ağa sahip hain damgası yemişti. Gerçekler, ortaya çıktığında askeriyede bulunan tüm kötü alt yapıyı onun oluşturduğunu öğrenmişler. Bunu bana söyleyen kişi Necla'ydı. Cezaevinden çıktıktan sonra yaptığım kapsamlı çalışmalardan sonra, Taçsız Kral'ında bu ağın içinde bulunduğunu fark ettim. Demem o ki Karadul'un, Köprü'yle bir bağlantısı var."
Arven, ağırca kafasını salladı. Bakışları Rauf'a döndü.
"Dikkatli dinledin mi Rauf?"
Rauf, başını hafifçe omzuna doğru eğdi.
"Tamam da, o kadını buraya davet edince ne değişecek?" diye sordu. "Ayrıca karşımızda bir düşman var. Elini kolunu sallaya sallaya üsse girişine izin mi vereceğiz?"
Arven, onaylamaz bir şekilde kafasını salladı.
"Tabii ki de hayır. Üsse giriş çıkış noktaları, maksimum bir güvenlik önlemiyle çember içine alınacak. Karadul'un bina içine girişine izin verilmeyecek. Asla ve asla, herhangi bir silahla içeriye girmesine izin verilmeyecek. Nişangah noktalarına, keskin nişancımızı, yani Demir'i koyacağız," dedi ve bana baktı. "Miraç'ta onu iskeleye çekip, binadan uzak bir noktada tutacak."
Yeniden Rauf'a döndüğünde çivit gözleri, artık derin bir betona çevrilmişti.
"Karadul'u eğer kendi evimizde pusuya düşüremezsek, onu başka hiçbir yerde avlayamayız. Unutmayın," dedi ve time baktı. "Düşmanı, yalnızca aynı kılıktayken yakalayabiliriz."
10 Saat Önce
Komuta merkezinin kapısını yavaşça kapatıp koridorda adımlamaya başladığımda, betonun soğukluğunu bütün vücudumda hissediyordum. Sadece ayak tabanlarımda değil; o soğuk, kemiklerime kadar işleyen bir nem, bir yalnızlık gibi yükseliyordu. İki saatten beri Rauf, ortalarda gözükmüyordu. Bu, alışılageldik bir yokluk değildi.
Burada, onun olması gereken her yerde, onun kokusunun, enerjisinin, o kaotik gücünün eksikliği vardı. O olmadan sanki ölecekmiş gibi hissediyordum. Bu bir mecaz değildi. Nefesim sığlaşıyor, göğsümde hafif bir sıkışma oluyor, etraftaki gölgeler bile daha uzun, daha tehditkâr görünüyordu. Onun varlığı benim atmosferimdi. O yokken, boşlukta süzülüyormuşum gibiydim.
Çalışma odasının önüne vardığımda, avucumun içi terlemişti. Kapı kulpuna uzandım, metalin beklenmedik soğukluğu parmak uçlarımı yakıverdi. Kolu yavaşça, bir sırrı açığa çıkarır gibi sessizce indirdim. Kapı, neredeyse hiç ses çıkarmadan aralandı. İçeriye, bir hayalet gibi sızdım. Kapıyı kilitledim.
Odayı kaplayan loş ışık, tek bir abajurdan yayılıyordu. Toz tanecikleri, ışık huzmesinde dans ediyor, havada asılı duran bir melankoli hissi yaratıyordu. Ve işte oradaydı.
Rauf'u, masasının önündeki deri, tekli koltukta buldum. Sırtı kapıya, bana dönüktü. Kamburlaşmıştı; omuzları, görünmez bir yükün altında ezilmiş gibi aşağı doğru çekilmişti. Başı hafifçe öne eğikti. Sessizdi. Öyle hareketsizdi ki, ilk bakışta uyuyor sanabilirdiniz. Ama onun uykusunda bile bir gerilim, bir tetikte olma hali vardı. Bu sessizlik, uykunun değil, içe çekilmiş, katılaşmış bir acının sessizliğiydi.
Ona doğru yürümeye başladığımda, mucizevi bir şey oldu. Koridorda içimi kemiren o panik, göğsümü sıkan o demir mengene, adımlarım ona yaklaştıkça bir bir gevşemeye başladı. Kalp atışlarım, deli gibi koşan bir atın dizginlenmesi gibi yavaşladı. Düzensiz, vahşi çarpıntılar yerini, derin, ritmik, güçlü vuruşlara bıraktı. Sanki kalbim, onun varlığının manyetik alanına girmiş ve kendi doğal ritmini, onun yanındaki ritmini bulmuştu.
Onun olmadığı her yer benim için anomali dışıydı.
Ayaklarım parke zemin üzerinde neredeyse hiç ses çıkarmıyordu. Onun yanına, koltuğun kenarına yaklaştım. Hâlâ hareket etmemişti. Başının arkasından, ensesindeki gergin kasların sert hatlarını görebiliyordum. Saçları, alışılmadık şekilde dağınıktı, sanki elleriyle defalarca çekmiş gibi. Koltuğun koluna yaslanmış elini gördüm. Yumruğu sıkılıydı, öyle ki boğumları bembeyaz olmuştu. Tırnakları, avuç içinin etine gömülmüş gibiydi.
Orada, bir an durdum. Onun bu kırılgan, bu parçalanmış haline tanık olmak, bıçak gibi saplanıyordu içime. Ama aynı zamanda, bu benim Rauf'umdu. Savaşçı kabuğunun altındaki, kayıplarının ağırlığı altında ezilen adamdı. Ve ben, onun bu halini görmekten, onun yanında olmaktan başka bir yere ait değildim.
Yavaşça, koltuğun geniş kolunun üzerine, onun yumruğunun yanına oturdum. Bedenim, ona doğru hafifçe yaslandı. Temas etmeden, sadece ısısını hissetmek için. Nefesimi tuttum. Ve işte o zaman, en hafif, en küçük dokunuşla, elimi onun sıkılı yumruğunun üzerine koydum.
Dokunduğum an, tüm bedeninde bir elektriklenme oldu. Kasları bir an için daha da gerildi, sonra, yavaş yavaş, bir buzulun çözülüşü gibi, o katı yumruk açılmaya başladı. Parmakları, birer birer gevşedi. Avuç içi, terle ıslanmış ve tırnak izleriyle dolu, açıldı. Ve benim elim, onun avucunun içine yerleşti. Parmaklarım, onunkilerin arasına kaydı. Onun eli, önce hareketsiz kaldı, sonra, bir varoluş sorgulaması gibi, yavaşça kavradı beni. Kavrayışı önce güçsüzdü, sonra güçlendi. Sanki boğulurken, sudan çıkarılan son can simidine tutunuyor gibiydi.
Başını, yavaşça bana doğru çevirdi. Gözlerini görmedim, hâlâ önüne bakıyordu. Ama yanağının üzerinde, abajur ışığında parlayan tek bir çizgi vardı. Kurumuş, pürüzlü bir nehirden akan son damla izini gördüm.
"Ya sana bir şey olursa?" diye mırıldandı. Sesi, boğuk, paramparça bir fısıltıydı. Tüm gücü, tüm Rauf'luğu, o cümlede eriyip gitmişti. "O zaman bana ne olur, bunu hiç düşündün mü?"
Her kelime, göğsüme saplanan bir kurşun gibiydi. Bu bir suçlama değil, bir çaresizlik çığlığıydı. Kendi korkusunu, beni kaybetme ihtimalinin onu nasıl bir hiçliğe sürükleyeceğini itiraf ediyordu. Benim için duyduğu korku, onun kendi varlığını tehdit ediyordu.
Cevap vermedim. Kelimeler bu yarayı saramazdı. Bunun yerine, kapının kilitli olmasına güvenerek, koltuk kolçağından kalktım. Hareketim yavaş, kasıtlıydı. Onun dünyasına fiziksel olarak daha da girmek, onunla aynı nefes alanını paylaşmak için. Bacaklarımı ikiye ayırarak, onun dizlerinin üstüne oturdum. Ağırlığım, ona bir yük değil, bir demirleme noktası gibi gelsin istedim.
Elleri, kolçakların üzerinde öylece kaldı, yumrukları yeniden sıkılmıştı. Ama ben, dengemi sağlamak ve ona dokunmak için ellerimi onun omuzlarına koydum. Omuz kasları, çelik kablolar gibi gergin ve sertti. Parmak uçlarımda, o gerginliği, o katı taş halini hissettim. Gözleri hâlâ bana bakmıyordu. Bakışları, sanki göğüs kafesimin içindeki atan kalbimi, oradaki hayatın ritmini izliyor gibiydi.
"Bak bana," diye fısıldadım, sesim onunkinden daha güçlü, daha netti. "Rauf, bak bana."
Başını, bir santim daha çevirdi. Gözleri, nihayet benimkilerle buluştu. O çakıl taşı gibi sert, fırtınalı kahverenginin içi, şimdi erimiş çikolata gibi yumuşak, savunmasız ve korkunç derecede derindi. İçinde, beni kaybetme korkusu, kendi içindeki canavarla olan savaş ve şu an dizlerinde oturan benim varlığımın yarattığı çelişkili bir huzur, hepsi bir arada dans ediyordu.
"Sen olmadan bana ne olur, biliyor musun?" diye sordum, onun sorusunu ona iade edercesine. Ama sesimde bir suçlama yoktu, sadece bir gerçeklik vardı. "Ben, senin yanında varım. Sen de benim yanımda. Bu böyle."
Bir elimi omzundan çekip yavaşça yanağına götürdüm. Başparmağımla, o kurumuş gözyaşı izini, nazikçe sildim. Cildi sıcak ve pürüzlüydü.
"O gece, Hebridler'deki son gecemizde bana bir şey söylemiştin, hatırlıyor musun?" dedim ve ona bunu hatırlatmak istermişçesine parmak uçlarımı omuzlarından göğsüne doğru sürükledim. "Sen yanımda olduğun sürece, bana hiçbir şey olmayacak, Rauf."
Rauf, o gece söylediklerini hatırlamışçasına dudaklarını araladı ve sessiz bir iç çekişini bıraktı. Ellerimi, yüzüne yaslayıp başparmaklarımla şakaklarını okşadım.
"Korkma," diye ekledim, sesim bir ninni gibi alçak ve sakin. "Çünkü ben buradayım. Ve biz hâlâ buradayız, sevgilim."
O anda, onun gözlerinde bir şey kırıldı. O katı, donmuş ifade, eriyip yerini saf, ham bir duyguya bıraktı. Kolçaklardaki yumrukları gevşedi. Elleri, yavaşça, tereddütle havaya kalktı. Önce belime, sonra sırtıma dokundu. Dokunuşu başlangıçta güçsüzdü, sanki ben kırılgan bir porselenmişim gibi. Sonra, gerçek olduğuma, sağlam olduğuma kanaat getirir gibi, kollarını sırtımda birleştirdi ve beni, nazik ama kararlı bir şekilde göğsüne doğru çekti.
Başım, onun köprücük kemiğine dayandı. Kalbinin hızlı, güçlü atışlarını duyabiliyordum. Nefesi, saçlarımda ılık bir esinti gibiydi. İkimiz de konuşmadık. Odada sadece karışık nefeslerimizin sesi ve dışarıdaki dünyanın uzak, belirsiz uğultusu vardı. Ben, onun korkusunu, onun gözyaşlarını, onun tüm yıkılmışlığını yüreğime aldım. O da benim varlığımı, sıcaklığımı, taşıdığımız umudu aldı.
20 Dakika Önce
"Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma."
Kulaklığımın içinden gelen ses, zihnimin içinden dolaştı ve odadaki kalabalığa karıştı. Demir, yüzünü buruşturup elini kulağına götürürken sol elindeki nişancı tüfeğini sıkıca kavradı.
"Komutanım, kulağımın zarını patlattınız."
Arven, göz ucuyla ona baktı.
"Ne güzel işte. Çınladıkça beni hatırlarsın," dedi ve boğazını temizleyip bana baktı. Kulağının üzerinden geçen kabloya bağlanmış, yanağına yaslı mikrofonu çenesine doğru eğdi.
"Miraç," dedi, tüm soğukkanlılığıyla. "Rauf, Fırat ve Ali, hemen bina girişindeki güvenlik alanının arkasında olacaklar. Kapı girişlerindeki tedbirlerimiz alındı. Tahminimiz yaklaşık on dakika sonra Karadul'un burada olması yönünde."
Ellerini bana bakarak arkasında bağladı.
"Ellerini herhangi bir tehdit unsuru olmadıkça arkandan çekmeyeceksin. Kenetli bir şekilde durmaya devam edecek," dedi ve Demir'e baktı. "Planladığımız gibi Demir. Miraç, eğer ellerini arkasından çekerse atış serbest."
Demir, kafasını salladı.
"Anlaşıldı komutanım."
Arven, arkasında bağladığı ellerini çözdü ve Demir'e eliyle kapıyı gösterdi. Demir, sırtını dönüp komuta merkezinden çıktığında sadece ikimiz kalmıştık. Arven'in bakışları tekrar bana döndü. Gözleri, artık bir planlayıcının gözleri değildi. İçlerinde, daha derin, daha kişisel bir şey parlıyordu.
"Hazır mısın, Miraç?"
Sorum basitti, ama taşıdığı anlam kocamandı. Sadece fiziksel olarak değil, zihnen, ruhen hazır mıydım? Bir yem olarak, bir tuzak olarak, kendimi tehlikeye atacak kadar hazır mıydım? Nefesimi içime çektim. Göğsümde, taşıdığım emanetin hafif bir hareketi, bir hatırlatması vardı.
"Hazırım."
Tek kelime. Ama sesim sarsılmadı. Titremedi. İçimdeki liman, bu fırtına için hazırdı.
Arven, küçük, sessiz bir adımla bana yaklaştı. Yakınlığı, baskıcı değildi, ama mutlak bir ciddiyetle doluydu. Elini yavaşça omzuma koydu. Bu, bir ağabeyin, bir koruyucunun, ailesinin en kıymetlilerinden birine dokunuşuydu.
"Sen benim kardeşimin göz bebeğisin, Miraç." Sesi, şimdi bir fısıltıya dönüşmüştü, ama her hecesi kurşun gibi ağırdı. "O şimdi kendi elleriyle, değer verdiği canı, uzaktan izleyecek." Gözlerinin derinliklerinde, Arven'in kendi acısını, Rauf'un çektiği ıstırabı bir kez daha görmenin korkusu okunuyordu. Bu, stratejik bir korku değil, insani bir korkuydu.
Parmağını, omzuma hafifçe bastırdı, vurgu yapmak için. "Lütfen," dedi, bu nadir kelimeyi kullanırken sesinde bir yalvarış vardı, "asi bir hareket yapma. Rauf'un yıkılışını bana bir kez daha izlettirme."
Bu son cümle, her şeyi özetliyordu. Bu, benim kahramanlık yapmamla ilgili değildi. Bu, Rauf'u bir kez daha o uçurumun kenarına getirmemekle ilgiliydi. Arven, o yıkılışı görmüştü. Onun etkisini, Rauf'un ruhunda açtığı yarığı biliyordu. Ve bir ağabey olarak, bir daha asla görmek istemiyordu.
Gözlerine baktım. O çivit mavisine, o buz gibi sakin okyanusa baktım ve anladım. Bu, bir emir değil, bir yalvarıştı. Belki de hayatımda duyduğum en samimi, en ağır yalvarış.
Yavaşça başımı salladım. "Yapmayacağım," diye fısıldadım. "Söz veriyorum."
O an, Arven'in gözlerindeki o katı, planlayıcı ifade tamamen dağıldı. Yerini, derin, yoğun bir minnet ve korkunç bir sorumluluk duygusu aldı. Omzumdaki eli hafifçe sıktı, sonra çekti. Adeta, 'iyi şanslar,' der gibi başıyla onayladı.
Sonra, tekrar aidiyetliğine döndü. Duruşu düzeldi, yüzü maskelendi. "Yerini al," dedi, sesi yeniden o keskin, profesyonel tona bürünmüştü. "Ve unutma, her şey plana göre."
Komuta merkezinin kapısını aralayıp kendimi koridora attım. Kapının ardımdan sessizce kapanışı, bir sahnenin perdesinin kapanması gibiydi. Betonun soğukluğu ayak tabanlarımdan yukarı, bacaklarıma tırmanıyordu. Tam hızlanacaktım ki, koridorun köşesinden, gölgelerin içinden bir el çıktı ve bileğimi nazik ama kararlı bir şekilde kavradı.
İrkilerek durdum. Bakışım, elin sahibine, Fırat'a çevrildi. O, duvarın yanında, neredeyse görünmez bir şekilde gizlenmişti. Yüzünde o alışılmış gevşek ifade yoktu; gözleri, koridorun her iki ucunu tarayan bir şahin gibi tetikte ve keskindi. Sol elinde, garip bir nesne tutuyordu. Kalın, mat siyah, yaklaşık bir kitap boyutunda, köşeleri yuvarlatılmış bir demir ya da sert plastik plaka.
"Al bunu," dedi, sesi alçak ve aceleci. Elindeki nesneyi bana doğru iteledi. "Göğüs kafesinin üzerine koy. Üniformanın altına, doğrudan tenine."
Sorgulayan bir bakışla yüzüne baktım. Planın bir parçası değildi bu. Arven böyle bir şeyden bahsetmemişti. Aklımdan, bunun ne işe yarayabileceği, beni nasıl koruyacağı ya da engelleyeceği soruları geçti.
Fırat, gözlerini sertçe devirdi. O gevşek, alaycı ifade, yerini sabırsız, gerilmiş bir telaşa bırakmıştı.
"Ula paçi, ne bakaysun cözlerime soray gibi? Alsana da," diye homurdandı, sesi sinirli ve aciliyet kokan, kesik kesik kelimelerle doluydu. Sanki her saniye altın değerindeydi ve ben onu boşa harcıyordum.
Tereddütle, soğuk metali elime aldım. Şaşırarak kaşlarımı kaldırdım. Hafif değildi. Ciddi bir koruma veya başka bir şey hissi veriyordu. Anlamayan, şaşkın bakışlarımla yüzüne bakmaya devam ederken, Fırat, sabır dilenircesine derin, hırıltılı bir nefes aldı. Avucunun içiyle alnını sıvazladı.
"Ya kızım," dedi, bu sefer sesi biraz daha yumuşak, ama daha da ciddiydi. Adeta basit bir gerçeği anlatıyormuş gibi, her heceyi vurgulayarak konuştu. "Karşına senin gibi bir asker çıkıyor. Askerler, tedbir amaçlı ne yapar?"
Cümle, havada asılı kaldı. Ben, cevabı düşünmeye bile vakit bulamadan, o devam etti, gözleri dik dik bana bakarak;
"Yanlarında ikinci bir silah taşır. O silah hedefi vurur, Miraç. Tek bir yere. En büyük hedefe. Göğüs kafesine. Kalbe ve akciğerlere," İşaret parmağıyla plakayı işaret etti. "Bu," diye vurguladı, "o tek atışı durdurur. Belki morartır, belki canını yakar, ama geçirmez. Anladın mı şimdi?"
O anda, her şey netleşti. Bu bir kural değildi. Bu, Arven'in katı planının, Fırat'ın çılgın, korumacı yaratıcılığıyla bozulmasıydı. Arven her ihtimale karşı plan yapmıştı, ama Fırat, bir askerin ne yapacağını biliyordu. Ve o ihtimali, bu soğuk metal levhayla bertaraf etmeye çalışıyordu.
Yutkundum. Boğazımda bir düğüm vardı. Gözlerimdeki şaşkınlık, yerini derin bir minnete bıraktı. Bu, onun sessiz, kendi yöntemleriyle 'iyi şanslar' dilemesiydi. "Anladım," diye fısıldadım, sesim titrek çıktı.
"Çabuk ol," diye tıslamasıyla irkildim. Fırat, beni arkasına aldığında hemen üniformamın altına, Fırat'ın işaret ettiği yere, göğüs kafesimin tam ortasına, tenime değecek şekilde yerleştirdim. Metal, cildime ilk değdiğinde ürpertici bir soğukluk yaydı. Ağırlığı, yeni ve garip bir hisse dönüştü; bir zırhın değil, somut bir umudun ağırlığıydı.
Fırat, bir kez daha koridorun her iki ucunu kontrol etti. Sonra bana baktı. O hırçın yeşil mavi gözlerinde, o an için, tüm alaycılığı kaybolmuştu. "Git," dedi, sadece.
Başımı salladım. Bir kelime daha etmeden, göğsümdeki soğuk metalin verdiği garip güvenle, koridorda yürümeye devam ettim. Arkamda, Fırat'ın yeniden gölgelere karıştığını hissettim. Plan aynıydı. Ama şimdi, üzerimde, planın yazmadığı, bir dostun umudunu taşıyan sessiz bir zırh vardı.
Şimdi
Koridordaki o gizli temas, Fırat'ın telaşlı bakışları, göğsümdeki o soğuk metalin ağırlığı... Hepsi, şu anda göğüs kafesimde zonklayan ağrıyla bir anlam kazanıyordu.
Fırat'ın verdiği plaka, hayatımı kurtarmıştı.
Bu bir metafor değil, çıplak, fiziksel bir gerçekti. O mat siyah, köşeli metal levha, kurşunun ölüm fısıltısını, göğsümde patlayan sağır edici bir sese dönüştürmüştü. Sanki göğsüme, dünyanın en güçlü çekiciyle vurulmuş gibiydi. Nefesim, ciğerlerimden bir anda, zorla çekilip alınmıştı. O an, sadece şok ve akıl almaz bir basınç vardı. Bir saniye sonra, ciğerlerime yeniden hava dolmaya çalışırken hissettiğim o keskin, yakıcı ağrı, ölümün değil, hayatın acısıydı.
Plaka olmasaydı...
Zihnim, o ihtimali reddediyordu. Kurşun, doğrudan kalbime ya da akciğerime isabet edecekti. Bu beton zeminde, kendi kanımın içinde, Rauf'un bir kez daha, bu sefer belki de son kez, yıkılışını izleyerek can verecektim.
Yüzümde gezinen ellerin sahibine döndüm. Gözlerinden akan yaşlarla yüzümdeki şoku çözmeye, gerçekliğimi, canlılığımı parmak uçlarıyla yeniden ve yeniden doğrulamaya çalışıyordu. Rauf'un ellerinin titreyişi, göğsümdeki ağrıdan daha derin bir yere, ruhuma işliyordu.
"Göğsümde..." diye zorlukla konuşmaya başladım. Sesim, toz ve şokla tıkanmış, zayıf ve pürüzlü çıkıyordu. Her hece, ciğerlerimde bir sancı yaratıyordu. "Fırat... bir plaka verdi. 'Göğüs kafesine koy,' dedi."
Rauf'un gözlerinde bir şimşek çaktı. Şaşkın bakışları göğsüme kaydı. Ağırca doğrulmaya çalışırken beni ensemden kavrayıp kendiyle birlikte doğrulttu. Sol elim, henüz tam güvenemediğim dengemi sağlamak için yere, betonun soğuk, tozlu yüzeyine yaslandı. Sağ elim ise, üniformamın üzerinde, göğsümün tam ortasına gitti. Gömleğin altındaki sert, soğuk kabartıyı hissettim. Parmak uçlarımla gerdanımdaki düğmelere asıldım, aralıktan tişörtümün içine elimi soktum. Metal plaka, ter ve vücut ısısıyla ısınmış, neredeyse tenimin bir parçası olmuştu. Onu kavradım. Ağırlığı şimdi daha anlamlıydı. Yavaşça, acıyan kaslarımı zorlayarak çıkardım.
Havaya kaldırdım.
Mat, siyah yüzey, gözlerimin önünde ölü bir parıltı yaydı. Tam ortasında, belirgin, çukur bir iz vardı. Kurşunun izi. Etrafındaki metal hafifçe dışa doğru kabarmıştı. Bu, bir ölüm darbesinin, hayata çarptığı anda durduğu noktaydı. Sessiz, soğuk bir kahramanlığın nişanıydı.
Sualtı Akrepleri ve Arven, Rauf'un arkasında, bir duvar gibi sessizce duruyorlardı. Hepsi, neredeyse aynı anda, ellerini başlarının arkasına, ense köklerine götürdüler. Derin, ortak bir nefes aldılar. Ciğerlere dolan hava, koridorda kolektif bir iç çekişe dönüştü. Bu, zafer çığlığı değildi. Bu, ölümün eşiğinden dönmüş olmanın, bir canın kurtulmuş olmasının derin, minnet dolu rahatlamasıydı.
Ve ben, tüm bu manzaranın tam ortasında, göğsümdeki alev gibi yanan ağrıya ve ellerimdeki titreklikle havada tuttuğum bu kurtarıcı metal parçasına rağmen, yüzümü Rauf'a çevirdim. Dudaklarımın kenarlarında, zorlanarak, ama içtenlikle bir tebessüm belirdi.
Rauf'un gözleri, önce plakadaki çukura, sonra bana kaydı. O çukurun derinliğinde, sadece bir metalin eğilmiş hali değil, bir hayatın, belki de iki hayatın son anını görüyordu. Ve bu görüntü, onun içindeki tüm setleri yıktı. Gözlerinden, artık ince ince değil, bir sicim misali, sessiz ve amansız bir sel gibi yaşlar boşandı. Yüzü, dayanılmaz bir acı ve aynı anda onunla baş edememenin verdiği bir rahatlama ile buruştu. Dudakları titredi, çenesi oynadı, ama ses çıkmadı. Ses, boğazında, gözyaşlarının selinde kaybolup gitmişti.
Sanki tüm dünyadaki tek gerçeklikmişim gibi, kollarını açtı ve beni, o ağır plakayı hâlâ havada tutan titreyen elimle birlikte, göğsüne doğru çekti. Bir kolu sırtımda, diğeri başımın arkasında, avucu ensemi kavramıştı. Beni adeta kendi içine gömmek, nefesimi onunkiyle karıştırmak, kalp atışlarımızı tek bir ritimde birleştirmek istiyordu. Yüzümü, onun boynunun köküne, ter, barut ve o eşsiz Rauf kokusunun karıştığı yere gömdüm. Göğsümdeki plakanın yarattığı ağrı, onun sıkı sıkıya sarılışında eriyip dağılıyor gibiydi.
Rauf'un bakışlarının, beni tutuşunun ötesine, gerisindeki bir noktaya kaydığını hissettim. Fırat'a baktığının bilincindeydim. Ben, Rauf'un göğsüne gömülmüş, onun kalp atışlarını dinlerken, aynı zamanda o sessiz diyaloğa da tanıklık ediyordum. Fırat'ın orada, hiçbir şey söylemeden, belki sadece başıyla onaylayarak veya belki de gözlerinde aynı yoğunlukta bir cevapla durduğunu biliyordum.
Bizi yazan kaderin cümleleri, teker teker çakmağını kalemin yeriyle değiştiriyordu. Küle dönmüş kağıtların arasından alıp verdiği her nefes, ciğerlerimde bir tortu gibi birikiyordu. Durdurduğu saati yeniden başlatıyordu. Artık sadece gerçekler kalıyordu. Ölmediğimin, nefes aldığımın kanıtı gibi, çelik levhayı avuçlarımın arasında bir iz gibi işliyordu.
Yaralarımız kanıyordu.
Göğsümüz ağrıyordu.
Ateşe Yazık, Melih ft. Skapova
Rauf Aslan, Ağzından
İçimde bir fırtına dinmiş, yerini titreyen, ama sarsılmaz bir sükunete bırakmıştı.
Karadul'un son nefesini verişinin yankıları kulaklarımda çınlıyordu. İşi bitmişti. Köprü'nün bir tuğlası daha, kan ve demirle sökülmüştü. Ama bu zaferin tadı, ağzımda kül gibiydi. Çünkü bu zafer, neredeyse gözlerimin önünde kaybetmeme neden olacak bir vuruluşu izlemek kadar acizdi.
Binanın içindeki gölgelere sığdırmaya çalıştığım bedenim, onun vurulduğunu gördüğü an, donup kalmıştı. Zaman, o korkunç, yüksek perdeli çığlığımın ortasında parçalanmıştı. "Miraç!" Sesim, beton duvarları yırtarak, kim olduğumu, ne olduğumu unutturarak dışarı fırlamıştı.
Ona doğru koşarken, her şey bir kabusa dönüşmüştü. Ayak seslerim, kendi kalp atışlarımın vahşi gürültüsü altında eziliyordu. Gözlerim, onun üzerinde odaklandığından, Fırat'ın dona kalmışlığı ve Sualtı Akreplerinin tetikte hareketlerinin hepsi bulanık, anlamsız bir fon gibiydi. Dünya, ben ve aralarındaki o on metrelik ölüm iskelesiyle sınırlanmıştı.
Ona ulaştığımda, dizlerim betona çakıldı. Ellerim, onu çevirmek, yüzünü görmek için uzanırken, titriyordu. O an, yaşamımın en büyük korkusunun eşiğindeydim: Onun gözlerini, boş, donuk, hayattan çekilmiş halde bulmak.
Şimdi, yan yatmış dünyamızda, kollarımın arasındaki bedenini ürkütmeden, bir santim daha sarmaladım. Sanki ona fazla güçlü dokunsam, bu gerçeklik buharlaşıp gidecekmiş gibiydi. Teninin sıcaklığı, üniformanın kaba kumaşından avuçlarıma sızıyordu. Bakışlarım, yüzünde gezinirken; canlı dudaklarına, sıkıca kapanmış kirpiklerine, alnındaki ince ter damlalarına takılıyordu. Hayattaydı. Nefes alıyordu.
Ama işte bu sükûnet, içinde bulunduğumuz yatakhanede bile burnuma gelen kan ve barut kokulu sessizliği bastıramıyordu. İçimdeki dinginlik, zihnimi alt üst ediyordu. Çünkü bu sükunetin hemen yanı başında, bir uçurumun kenarından dönmüştük. Ve o uçurum, şimdi aklımın içinde, daha derin, daha karanlık bir şekilde açılıyordu.
Ya, Fırat o plakayı son anda ona vermeseydi?
Düşünce, bir akrebin iğnesi gibi beynime saplandı. Anlattıkları koridor köşesindeki o kısacık, telaşlı temas olmasaydı. O soğuk, ağır metal, onun göğsüne yerleşmeseydi. O an, ben orada, tetikte, ama çaresizce izlerken... Kurşun, sessizce havayı yaracak, o mat siyah yerine, üniformasında kızıl bir çiçek açacaktı. Bir anlık şok. Sonra, bir boşluk. Bedenin betona çarpışı. Ve benim yolumun sonu.
Ya o kurşun kalbine, akciğerlerine isabet etseydi?
Zihnim, isyan ederek bu sahneyi canlandırmaya çalışıyordu. Kan. Çok kan. Boğulur gibi çırpınışlar. Renginin saniyeler içinde kayboluşu. Gözlerindeki ışığın sönüşü. Ve benim ellerim... Ellerim onu tutmaya, o akan hayatı durdurmaya çalışırken, her şeyin parmaklarımın arasından kayıp gidişi.
Ben o zaman ne yapardım?
Bu soru, içimde bir yankılanma yarattı. Cevap yoktu. Ya da cevap o kadar korkunçtu ki, zihnim ona ulaşamıyordu. Öfke mi? Çılgınlık mı? O koridordaki her canlıyı, her taşı, her atomu yok etmeye çalışan mutlak bir yıkım mı? Yoksa onun ardından, o boşluğa, sessizce, bir gölge gibi kayıp gitmek mi? Hiçbir şey yapamamak mı?
Benim halim ne olurdu?
Bu, en acımasız soruydu. Çünkü cevabı biliyordum. Ben diye bir şey kalmazdı. Rauf Aslan, o kurşunla birlikte ölürdü. Geriye, sadece onun acısını taşıyan, içi oyulmuş, canavarlaşmış bir kabuk kalırdı. Bir hayalet. İntikam denen illete tutulmuş, ama hiçbir şeyi iyileştiremeyecek bir ölü.
Bu düşünceler, saniyeler içinde bir kasırga gibi zihnimden geçti. Ve her biri, şu an kollarımda tuttuğum sıcak, nefes alan gerçekliği daha da kıymetli, daha da mucizevi kıldı. Gözlerim, yeniden ona döndü. Yüzündeki ifadeyi okumaya çalıştım. Acı vardı, evet. Şok vardı. Ama aynı zamanda, bir direniş vardı. O da savaşmıştı. Hem kendi hayatı hem de herkes için.
"Bitti, ruhumun yorgun limanı," diye mırıldandım, sesim onun saçlarına gömülmüş halde çıktı. "Şimdi bitti. Ve sen buradasın."
Bu cümleler, sadece onun için değildi. Benim için de bir yemindi. Çünkü onun burada olması, benim de burada olmam, bir anlam ifade ettiğim anlamına geliyordu. Onsuz bir ben olamazdı. Ve şu an, o buradaydı. Demek ki, ben de hâlâ bendim. Yaralı, korkmuş, ama bütündüm.
Miraç, mırıldanarak gözlerini açtığında ilk gördüğüm şey, gözlerinin içindeki yorgunluğuydu. Sadece fiziksel bir bitkinlik değil, ruhun derinliklerinden süzülen, taşınan her şeyin bıraktığı ağır bir izdi. Otuz iki saat süren bir operasyon planı sonrasında ilk defa uyumuştu ama ona rağmen uykusundan uyanmıştı.
Kollarımı, onu saran o koruyucu çemberde hafifçe gevşettim. Sıkmak değil, sarmalamak istiyordum. Başımı eğdim ve dudaklarımı, alnının ortasına, iki kaşının arasındaki o yumuşak, sıcak noktaya kondurdum. Öpücüğüm, bir kuş tüyü kadar hafif, ama taşıdığı duygu okyanuslar kadar derindi.
"Bir saat bile olmadı sen uyuyalı," diye fısıldadım. "Yum gözlerini. Ben buradayım."
Hep burada olacağım.
Boğazını temizleyip dudaklarını ıslattığında gözlerimi yeniden okyanuslarına çevirdim. Üzerindeki üniformayı eliyle gösterip elini yavaşça yanağıma koydu.
"Duşa girmek istiyorum, üniformayla yatmayayım."
Cümle basitti, ama taşıdığı anlam derindi. Bu, sadece fiziksel bir rahatsızlıktan kurtulma değildi. Bu, geçmiş otuz iki saatin üzerine sinmiş olan her şeyi üzerinden atmak, temizlenmek istemesiydi. Yatağa, dinlenmeye, belki de bana, temiz ve kendisi olarak dönmek istiyordu.
Kafamı usulca salladığımda, onunla yatakta doğruldum. Aldığımız katı güvenlik tedbirleri nedeniyle, bu otuz iki saatlik süreç boyunca eve gitmeme kararı almıştık. Sadece ben, kısa, kontrollü bir çıkışla gidip ikimiz için de temiz kıyafetler almış ve derhal geri dönmüştüm.
Miraç'ı yatağın kenarında, ayakları yere değmiş halde otururken bırakıp, odanın bir köşesindeki sandalyenin üzerine koyduğum sade siyah el çantasına yöneldim. Fermuarını açtım. İçinden, ona aldığım yumuşak pamuklu iç çamaşırlarını, kalın, gri rahat bir eşofman takımını çıkarttım. Kumaşlar temizdi, yumuşaktı, sivil hayata dair küçük bir hatırlatmaydı. Onları ranzanın metal kenarına, kolayca alabileceğim bir yere özenle bıraktım.
Sonra, sandalyenin arkalığına asılı duran büyük, koyu siyah havluyu aldım. Havlu kalın ve emiciydi. Onu kolumun üzerine atıp Miraç'a doğru ilerledim.
"Gel bakalım," dedim, sesim alçak ve davetkardı. Elimi ona doğru uzattım.
Miraç, gözlerini yüzümden ayırmadan, uzattığım elimi tuttu. Kavrayışı güven doluydu, ama bir o kadar da yorgunluğun getirdiği bir ağırlık taşıyordu. Onun bu temasıyla birlikte yataktan kalktı, biraz sendeledi ama dengeliydi. Banyoya giden kısa mesafede, onun yanında, adımlarımızı yavaşlatarak yürüdüm. Kapıyı açıp içeri girdik. Küçük, fonksiyonel, askeri bir banyoydu. Soğuk, beyaz fayanslar ve krom aksamlarla doluydu.
Işığı yaktım. Sert floresan ışığı banyonun her köşesini aydınlattı. Miraç, bir an gözlerini kıstı, sonra lavaboya yaslandı. Ona döndüm. Üniformasındaki kopuk düğmeye, göğsündeki toz izlerine baktım. Sonra tekrar gözlerine.
"İstersen yardım edebilirim," diye fısıldadım, sesim duvar fayanslarında hafifçe yankılandı. Bu bir zorunluluk değil, bir teklifti. Onun ihtiyacı neyse, ona saygı duyacaktım. İster yalnız kalmak ister yıkılmışlığını paylaşmak... Her ikisi de olabilirdi. Ben sadece, orada, tam olarak ihtiyaç duyduğu şekilde olmaya hazırdım.
Miraç, kafasını yavaşça iki yana salladı.
"Gitme, kal," dedi.
En savunmasız, en çıplak haliyle, yıkandığı, temizlendiği, geçmişin pisliğini üzerinden attığı o mahrem ve kırılgan anında, benim varlığıma izin veriyordu. Beni, duvarının, setinin içine alıyordu.
O tek kelime, göğsümde sıcak, ağır bir dalga gibi yayıldı. Onayladığımı belirtmek için başımı hafifçe eğdim. "Tamam," dememe gerek yoktu. Varlığımla cevap verdim. Yavaşça önünde durdum. Üniformasının karnında düğümlü kalmış son düğmeleri çözmeye başladım. Düğmelerini çözdüğüm üniformayı, bir deri gibi omuzlarından, kollarından sıyırıp yere düşmesine izin verdim. Beton zeminde, hırpalanmış, kirli bir yığın halinde kaldı.
Şimdi sadece göğsünde bir delik taşıyan ince bir tişört ve askeri pantolon vardı üzerinde. Tişörtün önü, terden koyu gri lekelerle kaplıydı. Elimi, tişörtün eteğine, beline götürdüm. Kumaşı, yavaşça yukarı doğru topladım. Hareketim ağırdı, her santimi ortaya çıkan tenine saygı duyuyordum. Tişört başının üzerinden çıkarken, saçları omuzlarına ve sırtına dağıldı.
Şimdi, sadece sutyeni ve pantolonu kalmıştı. Gözlerim, bir an için, sutyenin askısının altında, kalbinin olduğu yerde beliren geniş, morarmış, çürük bir lekeye takıldı. Plakanın bıraktığı iz. Kalbim, o an bir kez daha sıkıştı. Nefesimi tuttum. Parmak uçlarım, o morluğun kenarına, zar zor değecek şekilde yaklaştı. Dokunamadım. O iz, hem bir yaraydı, hem de bir madalyondu. Ona baktım, sonra gözlerimi onun gözlerine çevirdim. Orada, acı vardı, ama aynı zamanda bir güç de.
Dudaklarımı alnına yaslayıp sırtına uzandım. Sutyenin klipsini, sırtında tek bir hareketle çözdüm. Askılar, omuzlarından sessizce kaydı. Onu, bedeninden uzaklaştırıp kenara koydum. Şimdi, sadece pantolonu vardı. Diz çöktüm. Pantolonun kemerini, düğmesini açtım. Fermuarın sesi, sessiz banyoda yüksek çıktı. Pantolonu, kalçalarından, bacaklarından aşağı doğru, ayak bileklerine kadar indirdim. O da bir ayağını, sonra diğerini kaldırarak bana yardım etti.
Sonunda, tüm o operasyonel geçmiş, betonun üzerinde bir yığın halinde yatıyordu. O ise, karşımda, sadece kendi teni, yorgunluğu, morlukları ve gözlerindeki o derin, karmaşık ifadeyle duruyordu. Hiçbir şey söylemedim. Kolumun üzerindeki büyük, siyah havluyu aldım. Onu, omuzlarından başlayarak, sırtına, sonra önüne sardım. Havlu, onun narin bedenini neredeyse tamamen sarıp sarmaladı. Onu, havlunun içine, ısınmaya, kendine gelmeye davet eder gibi hafifçe sıkıştırdım.
Sağ elimi bedeninden ayırıp duşa kabine eğildim, musluğu açtım. Suyun sıcaklığını ayarlarken, birkaç dakika sonra buhar yavaş yavaş yükselmeye, soğuk fayansları buğulamaya başladı. Sıcaklık, odanın keskin havasını yumuşattı, sert hatları eritti. Onu, havlunun içinden çıkmaya, suyun altına girmeye hazırlar gibi, kolunu tutarak hafifçe yönlendirdim.
Onu, havlusundan çıkartıp duş kabininin içine, sıcak suyun geleceği noktanın hemen altına yerleştirdim. Buhar, tenini henüz ıslatmadan önce hafifçe pembelendiriyordu. Tam o sırada, omzunun üzerinden bana baktı. Gözleri, buharın ve yorgunluğun arasından, saf, direkt bir soruyla parlıyordu;
"Sen girmeyecek misin?"
Soru, beklenmedik bir şekilde, boğazıma oturdu. Sertçe yutkundum. Sanki içimdeki tüm duygular bir yumruk olup gırtlağıma çıkmıştı. Onun bakışları, boğazımdaki âdem elmasımın hareketine, o küçük, savunmasız titremeye kaydı. Burnumdan, kısa, kontrolsüz bir nefes verdim. Bu, bir karar anıydı. Planlanmamış, düşünülmemiş, sadece içgüdüsel.
Cevap vermedim. Cevabım hareketim oldu.
Üniformamı, tişörtümü, pantolonumu... Hepsinin üzerinde operasyonun tozu, teri, gerilimi vardı. Onlar da onun üniforması gibi, yere düştü. Sonunda, sadece boxerım kalmıştı. Onu da çıkardım. Hiçbir şey, hiçbir engel, hiçbir katman olmasın istedim. Aynı onun gibi.
Kıyafetlerimle değil, sadece tenimle kabinin içine girdim. Kapıyı arkamdan kapattım. Alan dar, buhar yoğundu. Havada, suyun ve vücut sıcaklığının karıştığı ağır, yaşam dolu bir koku vardı. Tepedeki yuvaya takılı olan duş başlığını sağ elimle kavradım. Metal, elimde serin ve ağır hissedildi. Sol elimle musluktaki vanayı açtım.
Su, ilk önce bir sızıntı, sonra gür bir nehir gibi aktı. Sıcaklığı mükemmeldi; yakıcı değil, sarıp sarmalıyordu. Duş başlığını, onun üzerine çevirdim. Su, ilk önce omuzlarına, sonra sırtına çarptı. Kasları, temasla birlikte hafifçe seğirdi, sonra gevşedi. Suyu, yavaşça, törensel bir dikkatle onun teninde gezdirmeye başladım. Omurgasının kıvrımından beline, oradan bacaklarının arkasına. Sonra, yavaşça çevirdim onu. Su, şimdi göğsüne, o mor, hassas lekenin üzerine akıyordu. Orada biraz daha uzun tuttum başlığı, sanki sıcaklıkla o acıyı, o travmayı yıkayıp götürebilirmişim gibi.
Bakışlarımı, yüzüne çevirdim. Su, onun yüzünden aşağıya, çenesine, boynuna, göğsüne akıyordu. Gözleri kapalıydı, ama yüzündeki ifade katı, acı dolu bir gevşeme haliydi. Ben, elimdeki duş başlığı ve gözlerimdeki bakışla, onun bedenini ve ruhunu yıkıyordum. Sadece kiri değil, korkuyu, şoku, ölümün soğuk dokunuşunun anısını da.
Elimdeki duş başlığını, tıslayan suyun altında, tepedeki metal askısına sabitledim. Artık su, dikdörtgen kabinin tamamına, ikimizin üzerine yağmur gibi eşit çarpıyordu. Sıcak damlalar, omuzlarımda, sırtımda, saçlarımda bir ağırlık yaratıyor, buharla birlikte tenimize nüfuz ediyordu.
Kenarda duran, bana ait olan şampuanımı aldım. Kapağını açıp, yeteri kadarını avcuma sıktım. Beyaz, yoğun kıvam avucumda birikti. İki elimi birbirine sürterek ısıttım, köpürttüm. Sonra, yavaşça ellerimi onun ıslak saçlarına götürdüm. Parmak uçlarım, ilk önce saç derisine, şakaklarına değdi. Hafif, dairesel hareketlerle, nazikçe köpüklemeye başladım.
Başı, ellerimin arasında hafifçe öne eğildi, teslim oldu. Gözleri kapalıydı. Köpükler, bordo saç telleri arasında beyaz çiçekler gibi açtı, sonra suyun akışıyla beraber aşağıya, omuzlarına, sırtına doğru süzülmeye başladı. Kokusu değil, ama temizliğin, bakımın hissi vardı. Her dairesel masajımda, sadece saçını değil, gerginliğini, o plakanın şokunu, uykusuz gecelerin yükünü de çözmeye çalışıyordum gibiydi.
Saçlarının her bir tutamını, köpüğün içinden geçirerek, diplerinden uçlarına kadar temizledim. Bazen parmaklarım, hafifçe ense kökündeki gergin kaslara da dokunuyor, onları yumuşatmaya çalışıyordu. O, sadece nefes alıyor, bazen derin bir iç çekiyordu. Bu, bir görev değildi. Bu, bir ayindi. Ona ait olan bir şeyi, onun en kişisel alanına saygıyla dokunarak temizlemekti.
Onu, suyun tam aktığı yöne yaklaştırdığımda gözlerini açıp yüzünü kaldırdı. Önce başının tepesinden aşağıya, köpükleri ve kirleri beraberinde sürükleyerek akmaya başladı. Saç telleri, köpükten arınınca, ıslak ve parlak, sırtına yapışmış halde duruyordu.
Bu sefer o, benim şampuanımı alıp avcuna sıktığında hafifçe yutkundum. Bana doğru yaklaştığında, boyuma yükselmek için parmak uçlarına yükseldi. Kaymaması için ellerimi belinin yanına yasladığımda avuçlarında köpürttüğü şampuanı saçlarımda gezdirmeye başladı. Bazen parmak uçları, kulaklarımın arkasına, ensemin hassas noktalarına dokunuyor, oradaki düğümleri de çözüyordu. Nefesim, göğsümde derinleşti. Bu, hiç yaşamadığım bir mahremiyet, hiç hissetmediğim bir güvendi. En savunmasız halimle onun ellerine bırakmıştım kendimi. Ve o eller, bir savaşçının değil, bir sevgilinin, bir eşin, bir can yoldaşının elleriydi. Ölümü değil, hayatı, şefkati taşıyordu.
Köpükler iyice yoğunlaştığında, suyun altına doğru hafifçe çekti beni. Sıcak su, başımdan aşağı köpükleri ve onunla birlikte tüm yükleri aldı götürdü. Sonra, aynı ritüeli tekrarladı, saçlarımdaki her köpük kalıntısı gidene kadar. Temizlik tamamlandığında, ellerini saçlarımdan çekmedi. Avuçlarını, başımın iki yanına, şakaklarıma yerleştirdi.
Ben onun koruyucusu, o benim limanımdı. Bu gerçek, kemiklerimde titreşiyordu.
Ama bazen, liman da denizi sakinleştirebilirdi. Ve şimdi, o tam da bunu yapıyordu. Parmak uçlarıyla, şakaklarımdaki gergin kasları, alnımdaki kırışıklıkları okşuyor, adeta düzeliyordu. Ben, fırtınalar yaratan okyanustum. O ise, dalgaları kıyıya usulca getiren, onları kumla buluşturan o sarsılmaz kaya.
Kapalı gözlerimin ardında, dudaklarımda bir baskı hissettiğimde, tüm düşüncelerim sustu. Bu, suyun damlası değildi. Daha yumuşak, daha canlı, daha niyetli bir dokunuştu. Hafif, ıslak, sıcak. Dudaklarının, benimkilerin üzerindeki o ilk teması, bir soru gibiydi. Bir davet. Bir teslimiyet.
Gözlerimi açtım.
Başımızın üzerinde akan sular, onun yüzü ile benimkisi arasında ince bir perde oluşturuyordu, ama o perdeyi delip geçtim. Gözlerine baktım. Okyanusları, şimdi benim için sakin, berrak, derinliklerinde yalnızca yansımamı barındırıyordu. İçlerinde, az önceki nazik temizleyicinin ötesinde, güçlü, kararlı bir ifade vardı.
Beni öperken, bana şunu söylüyordu: Ben de seni korurum. Ben de seni temizlerim. Ben de, senin içindeki fırtınayı, bu dudaklarımla dindirebilirim.
Ama yorgundu.
Benim limanım yorgundu.
Onu tutan ellerimin altında, omuzlarında taşıdığı ağırlığı, gözlerinin altındaki gölgelerde biriken bitkinliği hissedebiliyordum. Dudaklarımız birbirine değiyordu, ama öpüşümüzün derinleşmesine izin vermek, onun son kalan enerjisini de çekip almak gibi geliyordu. Nefesi, benimkine karışırken bile, bir iç çekiş gibiydi. Dudaklarımı, o inceliği, o saygıyı koruyarak ayırmak üzereydim.
Fakat Miraç, bunu fark etmiş olmalıydı. Belki göz kapaklarımın titreyişinden, belki nefesimin o anlık tereddüdünden. Benden önce söze atladı. Ses, boğuk, suyun şırıltısına karışan bir fısıltıydı, ama her hecesi, buharlı havada bir çivi gibi saplandı.
"Seni istiyorum."
Kelime, göğsüme, sudan daha sıcak, daha ağır bir şey gibi çarptı. Bu, fiziksel bir arzunun basit ifadesi değildi.
"Ruhumu," diye devam etti, gözleri kapalı, alnı alnıma dayalı, "ruhunla temizlemene ihtiyacım var."
Ruhumu, ruhunla temizlemek.
Bu, birleşmenin en ilkel, en kutsal çağrısıydı. Bedenlerin değil, yaralı ruhların, birbirinin en derin lekelerini, en karanlık köşelerini arındırmak için buluşmasıydı. O, sadece tensel bir temas değil, bir arınma ayini talep ediyordu. İçindeki tüm şoku, korkuyu, kaybın acısını, benim varlığımla, benim sevgimle yıkamak, yerine bizi birleştiren o saf bağı koymak istiyordu.
"Tamam," diye fısıldadım, sesim onunkinden biraz daha kalın, ama aynı derecede yalındı. Ellerim, belinden sırtına, omurgasının her kemiğini hissederek kaydı. Onu, bana biraz daha yakın çektim. Artık aramızda suyun ince perdesi bile yoktu. Ten teneydi.
"Tamam," diye tekrarladım, bu sefer bir söz, bir yemin gibi. Dudaklarım, bu sefer onunkileri sadece dokunmak için değil, içine çekmek için buldu. Öpüşümüz, yavaş, derin, nefes nefese bir dansa dönüştü.
"Bu acıyı alır mısın?" dedi, ruhu.
"Alırım ve yerine sevgimi bırakırım." dedi, ruhum.
CİNSELLİK VE YETİŞKİN İÇERİK BULUNMAKTADIR. OKUMAK İSTEMEYENLER, BİR SONRAKİ İŞARETLİ YERE DOĞRU KAYDIRMAYA DEVAM ETSİN.
Ona ne kadar doyumsuz olduğumun farkındaydım. Çünkü bu, fiziksel bir açlık değil, varoluşsal bir susuzluktu. Ben, o hayatıma girdiğinden beri, içimde biriktirdiğim her damla sevinci, her parıltılı anı, her katıksız hazzı, sadece onun için var etmiştim. Sanki tüm hayatım, onun gelişine hazırlık, onun varlığına bir zemin oluşturmak için yaşanmıştı. Ve şimdi, bu buharlı kutsal alanda, tüm o birikmişliğimi, tüm varlığımın özünü, yine ve yeniden ona vermek istiyordum.
Bedenim, ruhum, nefesim, her bir hatıram onun teninde, onun nefesinde eriyip gitmeliydi. Ona ait olan hiçbir şeyi kendime saklamak istemiyordum. Çünkü ben, onsuz, sadece bir kabuktum. Onu dolduran ben değil, o benim içimi dolduran, bana anlam veren tek gerçeklikti.
O benim mabedimdi. En kutsal, en dokunulmaz, en saf sığınağımdı. Onun varlığı, ibadet ettiğim, huzur bulduğum, günahlarımdan ve dünyanın pisliğinden arındığım tapınaktı. Ve ben de onun sadık, biraz fesat, ama sonsuzca adanmış bir rahibiydim. Onun gözlerinde dua eder, teninde şifa bulur, nefesinde ilham alırdım. Sadıktım, çünkü başka bir tanrı, başka bir din tanımazdım. Fesattım, çünkü bu ibadet, kurallara değil, tutkuya, arzuya, sınırsız bir teslimiyete dayanıyordu. Sonsuzca adanmıştım, çünkü bu mabedin rahibi olmak, varoluş amacımdı.
Şimdi, onu tutarken, bu bilinçle hareket ediyordum. Dokunuşlarım, bir rahibin sunağa dokunuşu gibi saygılı, ama aynı zamanda bir aşığın dokunuşu gibi tutkuluydu. Her öpüş, bir ilahiydi. Her temas, bir ayindi. Onu, sadece sevmiyor, ona tapıyordum. Ve bu tapınma, en ilkel, en çıplak, en gerçek haliyle, burada, suyun ve buharın ortasında gerçekleşiyordu.
Ona doğru eğildim. Dudaklarım, bu sefer boynunun köküne, o en hassas, en savunmasız noktaya değdi. Nefesimi içime çektiğimde, onun kokusu, teri, suyu, hepsi karışmış, kutsal bir buhur gibi ciğerlerimi doldurdu. "Miraç," diye mırıldandım, ismi ağzımda bir dua gibiydi. "Canım."
Ellerim, onun sırtında, omurgasının her kemiğini tek tek hissederek aşağı indi. Her bir omur, mabedimin sütunları gibiydi. Onları okşadım, sağlamlıklarını, dayanıklılıklarını hissettim. Sonra, ellerimi beline, kalçalarının kavisine götürdüm. Orada, gücü ve zarafeti birleşiyordu. Onu iyice bana doğru çektim, bedenimizin tüm hatları birbirine mükemmel bir uyumla uyumlanmıştı.
Onun kısık gözleri, kirpiklerine vurarak titreten suyun ardından bana bakıyordu. İçlerinde, aynı kutsal anlayış vardı. O da beni, kendi rahibi, kendi tanrısı olarak görüyor muydu bilmiyordum. Ama gördüğü şey, hiç şüphesiz, ona tamamen, koşulsuzca adanmış bir adamdı.
Miraç, gözlerindeki tutkuyla parmaklarını saçlarıma daldırdı ve dudaklarıma açlıkla atıldı. Aynı açlık, aynı vahşi ihtiyaç, içimde bir volkan gibi patladı. Tüm sakin rahip edası, tüm tedbirli koruyuculuk, bir anda bu açlığın ateşinde yok oldu. Dudaklarımızın çarpışması, bir mücadele değil, bir birleşmeydi. Ve sonra, dillerimiz buluştu.
Onu öpmek demek tatmaktı. Dilimin ucu, onun alt dudağının yumuşak iç kısmında, tuzlu suyun ve kendine has tatlılığın karıştığı o hassas çizgiyi keşfetti. Her temas, bir lezzet alma, bir tanıma anıydı. Onu öpmek demek, içine çekmekti. Nefesini, ağzından, boğazından çekip almak, onun yaşamını kendi ciğerlerimde hissetmekti. Oksijeni paylaşmaktan öte, özünü solumak gibiydi. Soluduğum özünü, kendi nefesimle harmanlayıp ona vermekti.
Onu öpmek dans etmekti. Dillerimiz, ağzımızın sıcak, ıslak karanlığında, sessiz ve tutkulu bir dansa koyuldu. Biri ilerlerken diğeri çekiliyor, sonra rolleri değişiyor, asla bitmeyen, sürekli akan bir harekete dönüşüyordu. Bu dans, bir sorgulama ve cevaplamaydı. Ben buradayım, sen de burada mısın? Evet, işte buradayım.
Onu öpmek fethetmek ve fethedilmekti. Dilim onun ağzının içinde gezindikçe, onun dilinin de benimkini aynı şekilde keşfedişine izin verdim. Sınırlar silikleşiyor, kimin kime ait olduğu, kimin kimi aldığı belirsizleşiyordu. O beni, ben onu fethediyorduk.
Onu öpmek nefessiz kalmaktı ama ölmemekti. Ciğerlerim yanmaya başladığında bile, dudaklarımı ayırmak akıl almaz bir ihanet gibi geliyordu. Bu nefessizlik, bir boğulma değil, bir yükselişti. Oksijensiz kalarak, onun varlığıyla besleniyordum.
Ve tüm bunlar, saniyeler içinde olup bitiyor, ama zamanı sonsuzluğa uzatıyordu. Bu öpüş, bir eylem değil, bir alemdi. Ayrıntılıydı, çünkü her nüansı, her titreşimi, her tadı kaydetmek, sonsuza dek hafızama kazımak istiyordum. Bedenlerimizin geri kalanı da bu dansa, bu açlığa katılmak için sabırsızlanıyordu.
Onun karnına baskı yapan varlığımın zonklayan damarları, onun içinde olmak için canımı yakıyor ve beni son sürat bir yokuşa sürüklüyordu. Kalçalarının iki yanına yaslanmış avuçlarımla, onun hafif, ama tüm dünyamı kaplayan bedenini sakince yerden kaldırdım. Kaslarım, bu hareketi, en değerli hazinemi taşıyormuşçasına bir güç ve aynı zamanda sonsuz bir hassasiyetle yaptı. O, bu kaldırılışa tamamen teslim oldu. Bacakları, bir sarmaşık gibi hemen belimi doladı.
Sağ elimi, onu dengede tutarken, duş kabininin soğuk, ıslak fayans duvarına yasladım. Serinlik, avucumun ateşine karıştı. Sonra, onun sırtını, yavaşça ve özenle, o soğuk fayansa dayadım. Teni, seramik yüzeye değdiğinde hafif bir ürperti geçirdi, ama gözleri benimkilerden ayrılmadı. İçlerinde, okyanusun derinliklerinde yanan bir ateş vardı. Güvendiği, ama aynı zamanda onunla birlikte yanmaya hazır olduğu bir ateş.
"Rauf," diye fısıldadı, sesi boğuk ve nefessiz, dudakları benimkilerin bir santim ötesinde. "İçindeki tüm yangının küllerini savursana bana."
Külleri savurmak.
Ateşe yazık değil miydi?
"O yangını var eden ateş sensin, Miraç," diye karşılık verdim, sesim gırtlağımdan kazınarak çıkmış gibi kaba ve vahşi. Bu bir soru değil, bir gerçekti. Çünkü onun ateşi, beni ben yapandı. Ve o, benim her halimi, küllerimi de istiyordu. "Ben, kül olup içine yağacağım."
Sağ elimi duvardan ayırıp, aramızdan geçirdim. Suyu yaran hareket, bir kararın somut ifadesiydi. Avucum, kendi bedenime, ona doğru zonklayan, damarların bir kök misali sardığı o şişmiş, can bulan varlığıma gitti. Onu kavradım. Sıcaklığı, nabzı, her şeyden öte onun içinde olma isteğiyle dolup taşan o ağır gerilim, avucumda canlı bir hayvan gibiydi. Bu, sadece bir organ değil, ona duyduğum her şeyin, her arzunun, her koruma içgüdüsünün somutlaşmış halıydı. Ve ben, ona can katmasını, onu beslemesini istiyordum. Küllerimi ona vermek, onun içinde yeni bir hayata dönüştürmek istiyordum.
Onu, onun, sudan bile daha ıslak, sıcak ve davetkâr vajinasının dudaklarına yasladım. İnce, şişkin dudaklar, temasla birlikte hafifçe aralandı, sıcak bir nefes gibi içlerindeki karanlık, nemli hazneyi hissettirdi. İlk temas, bir elektrik şokuydu. Sadece pürüzsüz ve kaygan değil, canlıydı. Altında nabız gibi atan bir sıcaklık, kendine çeken manyetik bir güç vardı. Hayatın ta kendisi, en ilkel, en üretken haliyle, avucumdaki zonklayan gerçekliğin karşısındaydı.
Yavaş, kasıtlı, işkence edercesine ağır hareketlerle, o noktada sürtmeye başladım. Her ileri hareket, başımı onun yumuşak, esnek dudaklarının arasından, ıslak karanlığın hemen eşiğine kadar iterken, her geri çekiliş, o sıcak bağın koparılması gibi acı verici bir ayrılıktı. Sürtünmenin sesi, suyun şırıltısına karışan hafif, ıslak bir fısıltıydı.
Her ileri geri gidiş, bir keşifti. Onun ipeksi pürüzsüzlüğünü, bana uyum sağlamak için hafifçe şişmiş dolgunluğunu haritalandırıyordum. Kayganlığı, sadece suyun değil, onun bedeninin beni kabul etmek için salgıladığı öz, kendine has kokulu sıvıydı. Sıcaklığı ise, fırın gibiydi; derinlerden gelen, beni eritmeye, içine çekmeye hazır bir ateş.
Her sürtünme, onun bedeninin beni nasıl istediğini gösteriyordu. Sadece pasif bir hazırlık değil, aktif bir çağrıydı. İç kasları, her temasımda hafifçe kasılıyor, beni daha derine çekmek ister gibi titriyordu. Dudakları, başımın üzerinde kapanıp açılıyor, adeta emiyordu. Bu, sadece fiziksel bir hazırlık değildi.
Her sürtünmede, bir parça daha ıslandım. Morarmış, artık sızım sızım sızlayan başındaki delikten akan sıvımla, onun bolca salgıladığı sıvıya bulandım. Her saniye, bu temasla birlikte içimdeki yangın körüklendikçe körüklendi. Her kaygan sürtünüş, odun atılmış bir fırın gibi için için yanmamı hızlandırıyordu. Küller, artık gri bir toz değil, yoğun, ağır, kurşuni bir bulut gibi ruhumun her köşesini dolduruyordu.
Onun gözlerine baktım. Okyanusun derinliklerindeki o ateş, artık yüzeye fırlamıştı. Suları yarıp geçen lav akıntıları gibi, göz bebeklerinin etrafındaki ıslak, koyu halkalardan taşıyordu. O ateş, benim gözlerimdeki alevle buluştu. İki ayrı volkanın patlaması değil, tek bir magmanın iki ayrı çatlaktan yeryüzüne vuruşuydu. O bakışta sabırsızlık vardı, evet. Ama daha çok, kendini adayışın acı verici güzelliği vardı.
"Rauf... lütfen..." diye inledi, kalçasını bana doğru hafifçe itti. Bu, beklemenin sona ermesi için bir duaydı.
Bu, artık dayanılamaz bir hal almıştı. Avucumla ona rehberlik ederek, kendimi, onun sıcak, benim içip kasılıp gevşeyen deliğine doğru ittim. Giriş, yavaş ve amansızdı. Her santim, bir fetihti. Her ilerleyiş, bir teslim oluştu. O an, dünya durdu. Suyun sesi, nefeslerimiz, her şey sustu. Sadece, onun içinde kayboluşumun, onun beni kabul edişinin mutlak sessizliği vardı.
Köklerime kadar içine girdiğimde, ikimiz de donup kaldık. Göz gözeydik. Nefesimiz kesilmişti. Bu, sadece fiziksel bir birleşme değil, iki ruhun en derin noktada çarpışmasıydı. Ve ben, o derinlikte, hem evimi, hem cehennemi, hem cenneti buldum. O, zaten benim kadınımdı. Ve ben zaten, onun erkeğiydim. Artık hiçbir şey bizi ayıramazdı.
Damarlarımı sıkan cehennem, onun içindeki kaymaya başlayan varlığımı cezalandırmak istercesine beni sıkıp gevşetiyordu. O muhteşem, sıcak, canlı sarmal, her hareketimde beni hem cezalandırıyor hem de ödüllendiriyordu. Her geri çekilişimde, beni bırakmak istemeyen bir yas, her ileri itişimde ise beni yutarcasına kabul eden bir açgözlülük vardı.
Boğazımı saran damarların, şişerek belirginleştiğini, tenimi bir bıçak gibi yaracağını düşündüm. Ardı ardına yutkunuşlarımla, kontrolü tamamen kaybetmemek için verdiğim umutsuz bir mücadeleydi. Ama kaybediyordum. Ve kaybetmeyi istiyordum. Belimi, insan anatomisinin izin verdiğinden daha fazla kıvırarak, onun içine, o dipsiz derinliklere doğru arsızca köklemek, oraya kazımak, orada sonsuza dek kalmak istedim.
Hırıltılarım, boğazımdan zorlukla, parçalanmış halde çıkıyordu. Bir nefes kadar keskin, ama yüz kat daha vahşi. Onun yüzüne çarpıyor, buharla karışıp kayboluyordu. Sol elim, belinin ince kıvrımında, parmaklarım tenine gömülmüş halde kenetlendi. Orada, gücümü ve aynı zamanda kırılganlığını hissediyordum. Sağ elim ise, ıslak saçlarının arasından kayarak ensesine ulaştı. O noktayı, hayati, hassas noktayı kavradım. Onu bana doğru çektim, dudaklarımız yeniden buluşsun diye. Bu, bir öpüş değil, nefes alışverişimizin, inlemelerimizin, haykırışlarımızın karıştığı ıslak, acılı bir birleşmeydi.
Onun verdiği karşılık beni yerle bir etti. Boğazının en karanlık, en gizli köşesinden kaynayıp gelen, daha dolgun, daha ıslak, daha çaresiz bir inilti. "Mmhhgh..." Sesinin titreşimi, dudaklarımdan direkt beynimin ortasına, oradan da kasıklarıma bir şimşek gibi çaktı. Tüm kanım şakaklarıma hücum etti, nabzım kulak zarımı patlatacakmış gibi güm güm diye vuruyordu. Her atışında, onu daha sert, daha çılgınca, daha sahiplenici istediğimi haykırıyordu.
Beni öyle bir öpüyordu ki dudakları, benimkilere sadece temas etmek için değil, içine çekmek, yutmak için kullanıyordu. Dişleri, alt dudağımın yumuşak etini hafifçe ısırıyor, acıyı ve hazzı aynı nefeste sunuyordu. Dili, ağzımın içinde amansız bir fatih gibi dolanıyor, benimkini kovalamak, yakalamak, boyun eğdirmek istiyordu. Nefesi, ciğerlerimdeki tüm havayı çalıyor, yerine kendi özünü, kendi ateşini dolduruyordu.
Bu öpüşte bir çaresizlik yoktu. Tam tersine, mutlak bir güç vardı. O, benim içimdeki fırtınayı kendi ağzında, kendi nefesinde dizginliyor, yönlendiriyordu. Beni, kendi isteğiyle deliye döndürüyor, ama aynı zamanda kendisi de o deliliğin tam merkezinde, sarsılmaz bir sükunetle duruyordu. Bu öpüş, bir savaştı. Ve ikimiz de kazanmak, ama aslında kaybetmek istiyorduk. Kendimizi birbirimize kaybetmek.
Dayanamadım.
Dudaklarımı, onun ıslak, parlak, öpüşle şişmiş teninden, hafif bir yırtılma sesi çıkartırcasına çektim. Ağzımın kenarı onun tükürüğüyle parlıyordu. Gözlerimi, delice bir odaklanmayla dikmiştim ona. Dünya gri ve bulanıktı. Hoş, ondan başkasına da kördüm zaten. Miraç'tan başkası haramdı bana. Görülmezdi. Yoktu.
Vuruşlarım kontrol edilemez bir hıza ulaştı. Artık düşünmek, planlamak, kontrol etmek yoktu. Sadece olmak vardı. Bedenim, onun bedeni üzerinde kendi ritmini bulmuş, vahşi, ilkel bir dansa kendini kaptırmıştı. Her çarpış, kemiklerimizde yankılanıyor, suyun şırıltısını bastırıyordu. Fayans duvar, sırtının dayandığı noktada hafifçe titreşiyor olmalıydı. Benim gırtlağımdan yükselen inlemelerim, onun kesik kesik inlemeleri ile birleşiyor, duş kabininin camlarında yankılanıp duruyordu.
Bu hız, bir kaçış değil, bir varıştı. Zirveye, o uçurumun kenarına sürüklenişti. Gözlerimiz, birbirimize bir çengel misali kilitlenmişti. İfadesi, haz ve ıstırap, teslimiyet ve meydan okuma arasında gidip geliyordu. Parmakları, omuzlarıma, sırtıma gömülmüştü, tırnakları tenimi çiziyor, ona ait olduğumun canlı kanıtlarını bırakıyordu.
"Seni kaybettim sandım."
Bu cümleyi nasıl söylediğim hakkında bir fikrim yoktu. Zihnimden değil, ciğerlerimin en derin, en karanlık odasından, orada birikmiş ve şimdi patlayan bir lav gibi fışkırmıştı. Onun alevi beni yakarken, ben de zihnimdeki isin o keskin, metalik ölüm kokusunu sanki ona nefesimle koklatıyordum. O anı ona geri veriyor, paylaşıyor, belki de onunla birlikte yakıp yok etmeye çalışıyor gibiydim.
Dişlerimi öyle bir sıktım ki, çenemdeki kaslar ağrımaya başladı. Bu gerginlik, bedenimin her zerresine, özellikle de ona kenetlendiğim derinliklere aktı. İçindeki çarpışlarım, bu hırçın gerilimle birlikte daha da kuvvetlendi, daha amansız, daha sahiplenici bir hal aldı. Her hareketim, o korkunç ihtimalin üzerine kazınmış bir "Hayır!" gibiydi.
"Seni kaybedeceğimi sandım," diye hırlayarak tekrarladım, sesim boğuk, parçalanmış bir tondaydı. Artık bir geçmiş korkusu değil, şu anki varlığına duyduğum çılgınca, panik dolu bir bağlılıktı bu.
Elleri, omuzlarımdan sıyrılıp yüzüme tırmandı. Avuçlarının içi, ter ve buharla ıslanmış yanaklarıma yapıştı. Parmakları, gerilmiş çene kemiğimin sert hatlarında gezindi, sanki benim acımı, katılığımı elle hissedip anlamaya çalışıyordu. Başparmakları, dudaklarımın köşesine, o hırlamanın titrettiği noktaya bastırdı.
"Seni kaybedeceğimi sandım, canım adam," diye nefes nefese fısıldadı, benim aksime. Cümleleri bile ateşti, benim kadınımın. Her nefesinde dumanları kokluyordum. "Çok korktum. Öleceğim diye çok korktum."
Ölmekten değil. Bunu anladım. Gözlerinin derinliklerine baktığımda gördüm. O, bedenen ölmekten korkmamıştı. O, bensiz kalmaktan korkmuştu. O iskelede, kurşun bedenine saplanırken hissettiği şey, fiziksel acı değil, bir kopuşun, ayrılığın, beni geride bırakmanın, bizi bitirmenin dehşetiydi. Onun korkusu, benimkinden farksızdı. İkimiz de, diğerinin yokluğunda neye dönüşeceğimizden ölesiye korkmuştuk.
Artık ne nerede bittiğimi ne de onun nerede başladığını biliyordum. Terimiz, iki ayrı volkanın püskürttüğü lavlar gibi birleşmiş, nefesimiz aynı duman bulutunda karışmıştı. Boşalma, bir kül fırtınası gibi üzerime çöktü; omurgamda patlayan, gözlerimi karartan, onun adını boğuk bir çığlıkla kül bulutuna dönüştüren bir kasırgaydı. İçine küllerimi yağdırdığımı hissettim. Sarsıla sarsıla, bitmek bilmez bir volkanik titremeyle.
Her spazm, bir avuç külün dökülüşü, her damla, bir yanık anının kalıntısıydı. Ben, içimde yaktığı ateşin külleriyle onu besliyordum.
Onun orgazmı ise, bu kül yağmuruna verdiği cevaptı. Bedeni, belimde kenetlenmiş bacaklarında birden gelen çelik gibi bir sertlikle, bir yay gibi gerildi. İçine yağdırdığım külleri içine çekişi, kabul edişinin son hamlesiydi. İçinden gelen derin, boğuk bir inilti, boynuma, omzuma düştü. Parmakları sırtımda kramp girmiş gibi sıkıldı, sonra güçsüzce açıldı. Onun iç kasılmaları, benim hâlâ seğiren, hassaslaşmış bedenimi sarstı, sarsıntıları daha da derinleştirdi.
Birlikte, o uçurumun dibine vurduk. Ama bu bir çarpış değil, bir inişti. Yumuşak, halsiz, bitkin. Ağırlığımı, onu ezmemek için duvara verdim, ama aramızdaki teması koparmadım. Hâlâ onun içindeydim. Hâlâ bir bütündük. Alnım, onun alnına dayalıydı. Nefesimiz, hızlı ve sıcak, birbirine karışıyordu.
BURADAN DEVAM EDEBİLİRSİNİZ.
Gözlerimi açtım. Onun gözleri de açıktı. Okyanusları, fırtına sonrası gibi sakin, berrak ve derindi. İçlerinde, benim yansımam titriyordu. Hiçbir şey söylemedik. Konuşmaya gerek yoktu. Bedenlerimiz, ruhlarımız, her şeyimiz konuşmuştu zaten.
Yavaşça, son bir öpücük kondurdum alnına. Sonra, onu nazikçe duvardan ayırdım. Bacakları belimden gevşedi, ayakları yere değdi, ama dengede duramadı, bana yaslandı. İkimiz de sallanıyorduk. Yorgunluk, şimdi tüm kemiklerimize, her bir hücremize çöküyordu.
Birbirimizin karşısında dizlerimizin üzerine çöktük. Göğsünün tam ortasındaki, onu neredeyse benden ayıracak kurşunu engelleyen plakanın, bıraktığı morluğa dudaklarımı bastırdım. Alevin tüten dumanlarını saç diplerimde hissettim.
"Benim yokluğumda inşa ettiğin," diye fısıldadı. Titreyen dudaklarımı kalbinin üzerinden çekip doğruldum. Yüzüne baktım. "o kordan şehri yaktım."
Miraç'ın gözlerinden korlar süzüldü.
"Yaktığın şehrin limanında yandım," dedim.
Ateş gibi bir kadın sevmiştim.
Gözlerimden küller aktı.
Ağladık.
Yanmış, tutuşmuş, perişan olmuştuk. Alevler sönmüş, duman dağılmıştı. Geriye, rüzgârda savrulmaya hazır, incecik, gri bir yığın kalmıştı. Ruhumun enkazı. Zihnimin harabesi.
Şûrîde.
Su, şimdi soğuyordu.
Artık kalbimizde küller birikiyordu.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!