Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Angel By The Wings, Sia
Haydar Haydar, Timuçin Esen
Yasemen, Afra
Yüksek Dağlara Doğru, Koliva
So Far, Olafur Arnalds
🐙
Gökyüzünde yıldızlı bir taht kurdular sana. Bir adım ötesi cehennem, bir adım gerisi cennet değil...
32 Saat Önce
🧜♀️
Angel By The Wings, Sia
Miraç Gökçe, Ağzından
Olasılıklar denizi.
Henüz daha yedi yaşımdayken öğrendiğim bu kelimeyi, o eski yaz gecesinde, terastaki yatakta uzanmış, gökyüzünü izlerken öğrenmiştim. O kelimeyi öğrenmeden iki dakika önce, gökyüzünü delerek geçen bir yıldız kaymasını görmüştüm. Anneme o yıldızı sorduğumu hatırlıyordum.
"Anne," demiştim, "O kayan yıldızlar, nereye gidiyor? Nedir onlar? Yoksa sadece yer mi değiştiriyorlar?"
Annem önce bana, sonra da hemen gökyüzünün sonsuzluğuna bakmıştı. Yüzünde, derin bir kuyudan su çeker gibi bir ifade belirmişti.
"Onlar, evrenin unutulmuş fısıltılarıdır, yavrum," demişti. "Her biri, ateşten bir şiir. Bazıları öyle eski ki, ışıkları bize ulaştığında, belki de kendileri çoktan sönüp gitmiş, soğuk ve sessiz taşlara dönüşmüşlerdir bile. Biz onların geçmişten yollanmış hikayelerini, son ışıltılarını izleriz."
Avucumu, sanki yakalayabilirmişim gibi, göğe doğru açmıştım.
"Peki arkalarında ne var? O ışığın bittiği yerde?"
Annem, gülerek sırtımı doğrultup yanaklarımızı birbirine yaslamıştı. Parmağıyla görünmez bir noktadan başlayıp gökyüzüne geniş bir yay çizmişti.
"Işığın bittiği yerde, sonsuz bir olanaklar denizi var. Belki altın kumlu plajları olan, iki güneşli gezegenler... Bulutları şeker pembesi, denizleri lavanta kokan dünyalar... Ya da hiç görmediğimiz renklerin dans ettiği, sessizliğin bile bir müziğe dönüştüğü gaz bulutları. Orada, bizim zaman dediğimiz şeye bağlı olmayan canlılar olabilir; ışık hızında düşünen, yıldız tozuyla beslenen varlıklar."
"Peki evren... Kendisi nasıl bir yer?"
Bir an sustu, sanki evrenin kendisini dinliyordu.
"Evren, kocaman, nazlı bir canlı gibidir. Nefes alıp verir. Yıldızlar onun kalp atışları, gezegenler onun düşünceleri, kara delikler ise derin, merak uyandıran uykularıdır. Genişler. Soğuk ve karanlık boşluklara doğru usulca esner. İçinde hem yaratılışın süpernovasını, yani şiddetli doğum çığlıklarını, hem de en küçük gezegencikte filizlenen ilk yeşil yapracığın inatçı fısıltısını barındırır. Hem çok yalnız hem de ta içine dek hayatla doludur."
Evren, o gece, annemin nefesiyle, yıldızların parıltısıyla bir olup, somut, devasa ve sevgi dolu bir varlığa dönüşmüştü.
Komando olduktan sonra, annemin ne demek istediğini daha iyi anlamıştım. Her görev sonrasında, denizin derinliğinden suyun üstüne çıktığım an, iki evrenin kesiştiği incecik bir zara dokunmuş gibi olurdum. Nefes aldığım anda, iki sonsuzluk birden tepeme çökerdi.
Altta, dipsiz bir karanlık, bilinmeyen şekillerin kaynaştığı, basıncın ve sessizliğin hüküm sürdüğü bir alem vardı. Üstte ise, iğne deliğinden fışkırmış gibi duran, baş döndürücü bir ışık ve olasılık şöleni olurdu.
İşte o andan sonra evren; nefesimle buğulanan dalgıç maskemin camından, sırtıma değen suyun soğuk dokusuyla, gözlerimi dolduran yıldız ışığıyla birlikte, ben olurdum.
Hem yalnız hem de hayat dolu.
Benim yalnızlığım, denizden çıkıp kıyıya vurduğumda bitmişti. Rauf'un somut, sıcak varlığı, evrenin o soğuk ve muazzam boşluğunda bana bir yer çekimi yaratıyordu. Bu çekim, beni sadece bu gezegene bağlamakla kalmıyor; var oluşumu anlamlı, nefes alışımı hayat dolu kılıyordu.
"Miraç, Rauf arıyor. Açayım mı?"
Aynadaki gözlerime bakan bakışlarım, önce yüzümdeki gülümsemeye ardından yansımadaki Lerna'ya çevrildi. Telefonumu elinde tutuyor ve bana doğru uzatıyordu. Omzumun üzerinden ona dönerken denediğim gelinliğin eteklerini sola doğru savurdum. Telefona uzandığımda, Lerna'nın işaret parmağı, bir öğretmen edasıyla sallandı.
"Sakın ipucu verme!"
Gözlerimi devirdim. Telefonu kulağıma götürdüm. "Alo?" Sesim, gelinlik evinin fayanslarında hafifçe yankılandı. Bir anlık sessizlik oldu. Sanki evren, nefesini tutmuştu. Sonra, kulaklarıma ulaşan o ses, tanıdık ısı, o güvenli yerçekimiydi.
"Alo mu? Ben nişanlımı aramıştım, siz kimsiniz?"
Dudaklarımdan, engellenemez, berrak bir kahkaha döküldü; tıpkı bir süpernova patlaması gibi, tüm içimi aydınlattı. Lerna'nın ve diğerlerinin meraklı, sevecen bakışlarından kaçmak için, gelinliğimin beyaz bulutunu ardımda bırakarak kabine doğru süzüldüm. Kadife perdeyi hafifçe aralayıp içeri adımımı atarken, yumuşak, ama her hecesiyle evrene kazınmış bir cevapla karşılık verdim.
"Evet, doğru kişiyi aradın. Nişanlın ben. Sana nasıl yardımcı olabilirim?"
Bu sefer aynı kahkaha, telefonun ucundan gelmişti.
"Yanıyorum," dedi kahkahalarının arasından. "Gel söndür beni."
Damağımı şıklattım.
"Ya! Bunun için mi aradın?"
Rauf, kahkahalarını durdurmak için birkaç kere öksürdü.
"Oy! Tamam, tamam. Ne için aramıştım lan ben, heh. Gelinliğini seçebildin mi diye aramıştım. Sen nişanlınım ben deyince yaktın kızım içimi. Ne diyeceğimi bile unutturdun bana."
Bu cümle, yüreğimin tam ortasına, yumuşak ve keskin bir ok gibi saplandı. Farkında olmadan parmak uçlarımla, eteğin üzerindeki bir kristal işlemeye dokundum.
"Dört gün sonra da eşin olacağım, kocacık."
Telefonun ucundaki sessizlik, bu sefer daha ağırdı.
"Rauf, bayıldın mı? Bayıldıysan da kalk, bir gören olacak," deyip bir kez daha güldüm.
Sonra, o sessizliğin derinliklerinden, boğuk, derinden gelen bir ses geldi. Bir nefes alış, belki de bir iç çekiş.
"Yavrum, senin benim kalbime garezin mi var? Niye şakkadanak söylüyorsun kocacık diye. Nabzımı ölçseler ne kadar yüksek çıkar şu an biliyor musun sen? Ayrıca konuşur da 'karıcık karıcık' diye."
Kıkırdadım.
"İyi ya," dedim, sesim telefona biraz daha yaklaşarak, sanki sırrımı fısıldar gibi. " Benimki de öyle çıkıyor zaten. Stetoskopla dinleseler, 'kocacık, kocacık' diye attığını duyarlar."
Sessizlik bu sefer kısa ve yumuşaktı. Onun, başını sallayıp, belki de gözlerini kapayarak gülümsediğini hayal edebiliyordum.
"Garezim var evet," diye devam ettim, parmağımla duvarın zemininde hayali bir çizik çizerken. "O kalbinin tam ortasına, en yumuşak yerine. Oraya, 'Miraç' diye kazıdım. Silinmez artık. Dört gün sonra da üzerine mühür basacağız zaten."
Telefonun diğer ucunda bir hareket sesi, belki koltuğa doğru çöküş, belki de avucuyla yüzünü ovuşturuşu duyuldu. Sonra, tüm şakaları, tüm yanıp tutuşmaları bir kenara bırakan, saf ve yalın bir sesle konuştu;
"Sen mührü çoktan bastın bana. Yetmedi üstüne sustalı ile çizik atıyorsun. Görmek istiyorum seni. Şu an. O gelinlikli halin, gözümün önünde canlanmıyor."
Kılıfından çıkan çelik gibi bir sözcüktü, sustalı bıçak. Göğüs kafesimdeki o sıcak, yumuşak erimeyi bir anda dondurdu. Çünkü haklıydı. Benim sevgim, bazen bir dövme ustasının sabırlı iğnesi gibi değil, ani, keskin ve iz bırakan bir şeydi. Ona bunu hatırlatmıştım işte.
Her şeye rağmen gülümsememi bozmadım.
"Olmaz. Düğünden önce beni gelinlikle göremezsin uğursuzluk getirir."
"Yavrum zaten dört gün sonra göreceğim."
"Aynı şey değil, görmeyeceksin."
"Göreceğim, fotoğraf at."
Dişlerimi sıktım.
"Göndermeyeceğim, görmeyeceksin."
"İlla orayı mı basayım? Bunu mu istiyorsun?"
Bir an telaşla gözlerim büyüdü.
"Hayır sakın! Rauf, lütfen ya. Olmaz, dedim."
"Of sana Miraç, of!"
Telefonun ucundan gelen o küçük, sitemli patlama, gözlerimdeki telaşı anında dağıttı. Dişlerimin arasındaki gerginlik çözüldü, yerini yumuşak, yenilmiş ama keyifli bir gülümseme aldı.
"Sevgilim lütfen," dedim uzatırcasına. "Dört gün bekleyeceksin sadece."
Siteminden sonraki sessizlik biraz daha sakinleşmişti. "Üf tamam, lütfedip durma, kıyamıyorum," diye mırıldandı, sesi artık itiraz etmekten çok, kaderine razı olmuş gibiydi. "Meraktan çatlayacağım ama be kızım ya."
Kabinin dışından Lerna'nın, "Miraç, o telefonu kapatır mısın artık! Denemeye devam edeceğiz!" diye seslendiğini duydum. Gerçek dünyanın sesleri yeniden sızmaya başlıyordu.
"Gitmem lazım," dedim, bir parça pişmanlıkla. "Beni bekliyorlar."
"Neyse," dedi Rauf, sesi artık normal, sevecen tonuna dönmüştü. "Son bir alt du-" durup güldü, "kocacık de bakayım."
Rauf'un o kestiği cümle ve ardından gelen gülüş, telefonun plastik yüzeyinden avucuma sızan bir sıcaklık gibiydi. İyi alışmıştı o da beni öpmeye ki telefondan öpebileceğini düşünmüştü, benim salak adamım.
"Son bir alt dudak mı vereyim, yoksa kocacık mı diyeyim, karar ver?"
Cümleler bilinçsizce ağzımdan döküldüğünde gözlerimi kısmıştım. Ben de az değildim.
"Önce yanıma gel. Sonra bana kocacık de. Ben senden alırım o alt dudağı," derin iç çekişini duydum. "Artık alacağım sadece alt dudak mı olur, altlardaki dudak mı olur, bilemiyorum."
Nefesim, telefonun mikrofonunda bir fırtına gibi koptu. Bu sefer sessizlik benim tarafımdan geldi. Onun o cümlesi, kelimelerden öte, bir dokunuştu. Telefonun plastiğinden değil, doğrudan tenimden yakalayan, sıcak ve biraz tehlikeli bir dokunuş. Alt dudağımı ısırdım. Sanki onun sözleri, şimdiden oraya, oraya ve daha da aşağısına, iddialı ve sahiplenici bir mühür gibi basmıştı.
"Rauf Aslan..." diye fısıldadım, adeta nefesim yetmiyormuş gibi. Sesim, kabinin yalıtımlı sessizliğinde bile titriyordu. "Sen... Sen insanlık sınırlarını zorluyorsun. Telefonda bile."
"İnsanlık sınırlarını sen zorladın," diye karşılık verdi, sesi artık bir fısıltıdan ibaretti. "O gelinliğin içinde bana kocacık deyip, beni burada, yalnız başıma, bu kelimenin ateşiyle baş başa bıraktığın anda bende sınır diye bir şey kalmadı, Miraç Gökçe Aslan."
Duyduğum soyadı ile gözlerimi sıkıca kapattım. Zihnimde, onun şu anki halini görmemek için direndim. Ama hayal etmemek imkansızdı. Yalnız bir odada, belki bir masanın kenarında, avuçları sımsıkı kenetlenmiş, benim sözlerimle ve kendi sözleriyle yanıyor olmalıydı.
"Kapatmam lazım."
Cümle, bir itiraf kadar zayıf, bir veda kadar keskin, dudaklarımdan sessizce süzüldü. Kelimeler bitti, tükendi; geriye sadece, iki kalp atışının arasındaki o ağır, kutsal boşluk kaldı.
Telefonun diğer ucunda, derin, uzun bir iç çekiş duydum. Sanki göğsünün bütün genişliğini, ciğerlerinin tüm kapasitesini kullanıyor, günün hasretini, oynadığımız alevli oyunun külünü, tek bir nefeste dışarı veriyordu. Ardından, boğazında bir hırıltı, bir temizlenme sesi duydum. Sanki sesini, tüm pürüzlerinden arındırmak, onu en saf haliyle bana ulaştırmak istiyordu.
"Seviyorum seni. Dikkat edin, bir şey olursa da ara."
O anda, gülümsemem bir süpernovanın merkezindeki o ilk, muazzam ve sessiz genişlemeydi. Kalbimin en derin nüvesinden doğdu, damarlarımdan geçti, kemiklerimi ısıttı ve en sonunda, dudaklarıma, sessiz, parıltılı bir şekilde sızdı. Cevabım, düşünmeden, refleksle, nefes almak gibi doğaldı.
"Bende seni seviyorum, ararım."
Parmaklarım, telefon ekranındaki kırmızı düğmeye gitti. Dokunuşum, bir vedadan çok, bir sözleşmeyi onaylamak gibi, hafif ve kararlıydı. Bağlantı koptu. Ekran karardı. Artık sadece kendi yansımam ve sessizlik vardı. Ama sessizlik boş değildi. O, şimdi buradaydı. Telefondaki son temas noktası, avucumda hafif bir sıcaklık olarak kalmıştı, tıpkı onun elinin sıcaklığı gibi.
Kabinin perdesi aniden açıldığında irkilerek döndüm. Lerna, yüzündeki alaycı ve şaka kokan sırıtışla beni süzdü.
"Ne konuştunuz be!" diye cırladığında gözlerimi devirip telefonu havaya doğru kaldırdım.
"Çarpacağım şimdi suratına bu telefonu. La yürü git. Kocamla bile konuşturmadın iki dakika ya. Hadi, hadi diye diye."
Lerna, bu çıkışımı beklemiyormuşçasına şaşırarak bana baktı.
"Bana bak," dedi koluma doğru uzanırken "Sen iyice değiştin ha," gülerek beni çimdiklemesinden kaçmaya çalıştım. "Kocayı buldun beni unuttun." Ellerini tutup havadan ona öpücük attım.
"Korkma yavrum, hâlâ ilk göz ağrım sensin."
Hareketleri durdu. "İlk göz ağrım, öyle mi?" diye mırıldandı, başını iki yana sallayarak. "Peki, öyle olsun. Ama o ikinci göz ağrın gelip seni aldığında, beni de unutma. Kapı komşun olurum belki, çay demlerim size."
Sözleri, şakayla gerçeğin arasındaki o ince çizgide geziniyordu. İçimde hem gülme hem de ağlama dürtüsü aynı anda kabardı. Ona sarılmak istedim, o eski, deli günlerimizdeki gibi. Ama üzerimdeki gelinlik, aramıza zarif bir mesafe koyuyordu. İşlemeli kumaş, bir an önce gerçekleşecek olan değişimin sessiz bir habercisi gibiydi.
"Unutur muyum hiç seni?" dedim, sesimdeki yumuşaklık, az önce Rauf'la konuşurkenkini aratmıyordu. "Sen, benim en kaçık, en gerçek tanığımsın. Kimse bilmez beni senin gibi."
Bu sefer, gözleri hafifçe nemlendi. Hızlıca gözlerini sildi, hemen eski tavrına bürünmeye çalışarak.
"Tamam, tamam, duygulandırma beni şimdi," dedi, eliyle hafifçe iterek. "Hadi, o ilk göz ağrını biraz daha mutlu et. Sana yakışacağını düşündüğüm bir gelinlik gördüm, tam senlik, gel."
Gülerek kabinden çıktım, onun peşinden. Arkamda, telefonun sessiz ekranı ve içinde hapsolmuş o son cümleler kaldı. Ama artık önümde, hayatımın diğer yarısı, diğer tanığı vardı. Ve bu ikisi beni, tam da olmam gereken yerde, tam da olmam gereken kişi yapıyordu.
Haydar Haydar, Timuçin Esen
Yazar, Ağzından
Gölcük Deniz Üssü'nün kalbinde, gün ışığı denizi yaran bir savaş gemisi gibi dik ve keskindi. Pencereden içeri dolan birkaç saatlik kış güneşi, toz zerreciklerini altın tılsımlara dönüştürerek, odanın ağır havasını delmeye çalışıyordu.
Pencereden süzülen ışık, masanın üzerindeki pirinç dürbünü ve kenara koyulmuş, feneri ufka dönük bir geminin minyatür maketini aydınlatıyordu. Ama bu ışık, masanın üzerinde yükselen evrak dağlarına gelince yenik düşüyor, onların gölgesinde soluk bir parıltıya boyun eğiyordu. Ve bu kâğıttan dağların tam ortasında, tahtını kurmuş gibi oturan bir adam vardı.
Onu ilk görenin aklına, antik bir bronz heykelin canlanmış hali gelirdi belki. Oturuşu, bir geminin güvertesinde fırtınaya meydan okurcasına dimdikti. Omuzlarındaki apoletler, altın sarısı ipliklerle işlenmiş kıvrımlarında, ciddiyetin ağırlığını ve rütbenin kibrini değil, omuzlanmış bir sorumluluğun keskin ifadesini taşıyordu.
Yüzü, Akdeniz'in en derin mavilerinden çalınmış bir yontu gibiydi. Çenesi, keskin bir kılıcın namlusu kadar düzgün ve kararlıydı. Yanaklarında, uzun deniz seferlerinden ve rüzgârın tuzlu öpücüklerinden kalan hafif çizgiler, tecrübenin mühürleri gibiydi. Ama asıl hükmeden, kaşlarının gölgesinde parlayan gözleriydi.
Çivit mavisi, berrak ve buz gibiydi. Şu an, masasının üzerine serilmiş evrakların satır aralarında geziyorlardı. Bir strateji haritasını okur gibi, her yazılı kelimeyi, her imzayı, her mührü tarıyor, adeta kâğıtların altındaki gerçeği deşifre etmeye çalışıyorlardı. O bakışta, yalnızca bir komutanın odaklanması değil, derin bir zekânın soğuk ve sakin ateşi yanıyordu.
Üniforması, ona tam anlamıyla yapışmıştı. Her düğme, her kırışıklık, disiplinle nefes alan bedeninin bir uzantısı gibiydi. Kolunu masaya dayadığı elinin parmakları, bir belgenin kenarında hafifçe, sabırsızca tıklıyordu. Diğer eli, önemli bir paragrafın üzerinde durmuş, kalemiyle altını çizmek üzere havadaydı. Her hali, zamanın bile bu odada, onun iradesi dışında akmaya cesaret edemediğini fısıldıyordu.
Binbaşı Arven Doruk Aslan.
O bir kahraman değil, bir merkezdi.
Ve o merkeze doğru yaklaşan bir fırtına vardı.
Bir çift topuklu ayakkabı sesi, koridordaki mermer zeminde bir yargıç tokmağı gibi tık tık ederek, binanın sükûnetini tehdit ede ede o merkeze yaklaşıyordu. Her adım, otoritenin ve aciliyetin soğuk, metalik bir noktasını vuruyordu taşa.
Görünüşü, askerî düzenin kasvetli tonlarına atılmış parlak, meydan okuyan bir fırça darbesi gibiydi. Sarı saçları, ışıldak altındaki buğday tarlası gibiydi; her yürüyüşünde kendi yarattığı rüzgârla savruluyor ve sertçe sırtına vuruyordu.
Üzerindeki koyu yeşil takım, askerî yeşilin bir ton değil, bir ifade olduğunu hatırlatırcasına sımsıkı oturuyordu. Ceketin düğmeleri, göğüs hizasında sıra sıra, bir zırh gibi parlıyordu. Pantolonunun kesimi dikiş kadar düzgündü, her kıvrımı, vücudunun hareketini yargılayan bir hâkimin cübbesi kadar ciddiydi. Koyu renk, onun teninin bembeyazlığını ve saçlarının altın sarısını daha da vurguluyor, onu keskin, renkli bir bıçak gibi gösteriyordu.
Yüz ifadesi, gergin bir ok yayı gibiydi. İnce, keskin hatlı dudakları sıkıca birleşmiş, iki ince çizgi halini almıştı. Yanaklarında, sabırsızlığın veya öfkenin hafif bir pembeliği vardı, ama bu duygu, kontrolün demir perdesi ardında tutuluyordu. Burnunun kenarındaki hafif bir kıvrım, karşılaşmaya dair bir tiksintiyi veya en azından, gerekli ama hoş olmayan bir işin ağırlığını ele veriyordu. Gözlerinde, soğuk bir analiz, bir kararlılık ve derinde, bastırılmış bir öfkenin kıvılcımları vardı.
Ses, Binbaşı Arven Doruk Aslan'ın kapalı kapısına yaklaştıkça, sadece bir yürüyüşün değil, bir yaklaşan yargının da sesi olduğunu hissettirdi. O koridordan geçen her astsubay, o sese kulak verip, bir kenara çekilmiş; o tok, otoriter sesin önünden çekilmişti. Kimi merakla, kimi tedirginlikle bakakalmıştı ardından. Çünkü o, Askeri Savcılık'a bağlı Avukat Ceylin Candan'dı ve elindeki iki kalın, bej renkli klasör dosya, sıradan evrak yükü değil, potansiyel bir adli fırtınanın bulutları gibi taşınıyordu.
Ceylin, odanın önüne vardığında hiç beklemeden kapının kulpuna uzandı. Güçlü bir itişle, Binbaşı Arven Doruk Aslan'ın dünyasının kapısını ardına kadar açtı. Ve o andan itibaren, fırtına, sakinliğin merkezine girmiş oldu.
Kapı kulpunun sert sesi, odadaki donuk zamanı paramparça etti. Arven, kapıya baktı. Elindeki kalem kâğıdın üzerinde duraksadı. Odasının kapısından içeri giren şey, sadece bir insan değil, hissedilir bir basınç değişimi, elektrik yüklü bir cepheydi.
Avukat Ceylin Candan, kapıyı çarparak kapattı. Odanın ahşap zemininde aynı kararlı tık sesiyle ilerledi ve doğrudan masanın önüne geldi. Arven ile aralarında sadece geniş bir meşe masa ve yükselen evrak yığınları vardı artık.
Ceylin, elindeki iki dosyayı hiç nazikçe değil, masanın üzerine, Arven'in önündeki düzeni bozacak şekilde sertçe bıraktı. Ellerini de üzerine koyup masaya doğru eğildi.
"Siz, ne yaptığınızın farkında mısınız?"
Arven Doruk Aslan'ın gözleri, önce masaya bırakılan "Gizli" damgalı dosyaların üzerinde bir an gezindi. Yüzündeki tek hareket, sağ kaşının hemen hemen fark edilmeyecek kadar hafif bir kalkışı oldu. Kalemi, okumakta olduğu evrakın üzerinde bıraktı. Sonra, başını yavaşça kaldırdı.
İki mavi, ilk kez bu yakınlıkta, böyle doğrudan çarpıştı. Ceylin'in gözlerindeki fırtına bulutlarına, Arven'inkiler pürüzsüz, derin bir okyanus gibiydi. Ama okyanusun dibinde ne olduğunu kestirmek imkansızdı; sadece, o anki dalgasız sakinliği vardı.
"Avukat Hanım," dedi, Arven. "Kapıyı çalmak, genellikle içeri girmek için izin istemenin geleneksel bir yoludur." Gözleri, bir an için kapıya kaydı, sonra tekrar Ceylin'e döndü. Sözlerinde açık bir azarlama yoktu, sadece soğuk, nesnel bir gözlem vardı; bir kural ihlalini kayda geçiren bir memurun tonuyla.
Sonra, hafifçe geriye yaslandı. Sandalyesinin derisi hafifçe gıcırdadı. Ellerini, parmak uçları birbirine değecek şekilde masanın üzerine koydu. Bu hareket, savunmaya geçmek değil, zemini sağlamlaştırmak gibiydi.
"Farkında olduğum tek şey," diye devam etti, sesi bir ton daha alçalarak, "masamdaki ve sorumluluğumdaki işler." Başıyla, Ceylin'in önüne attığı dosyaları işaret etti. "O dosyaların içeriği, benim farkındalığımın dışında kalan bir konuysa, lütfen açıklayın. Yok eğer, benim yürüttüğüm bir işle ilgiliyse..."
Burada bir an duraksadı. Gözlerindeki okyanus yüzeyinde, ilk kez, keskin bir zekanın soğuk bir ışıltısı belirdi.
"...o zaman sormak isterim. Savcılığa bağlı bir avukat, rutin bir denetim için mi burada, yoksa," kelimeleri özenle seçerek, "şahsen beni sorgulamak için mi?"
Ceylin'in gözlerindeki buzul mavisi, Arven'in sakin tonu karşısında öfkeyle kıvılcımlandı. Dudakları ince bir çizgi halini aldı. Masaya dayalı parmaklarının uçları beyazlaştı.
"Cezaevindeki Kıdemli Üsteğmen Necla Parlar'ın çıkartılması ile ilgili işlem başlatmışsınız."
Cümleyi, bir suçlamayı okur gibi değil, kesip biçerek, her kelimeyi bir çivi gibi çakarak söyledi. Çıkartılması kelimesinin üzerinde özellikle durdu, sanki bu eylemin kendisi bir skandal, bir kanun ihlaliymiş gibi.
"Üst yazınız," diye devam etti, açık dosyalardan birini hafifçe iterek Arven'in önüne biraz daha yaklaştırdı, "bugün saat 09:00'da ilgili birimlere ulaşmış. Üzerinde ivedi ve gizli damgası var." Parmak ucuyla damgayı işaret etti, sonra gözlerini yeniden Arven'e dikti. Bakışları deliciydi.
"Bana açıklayın, Binbaşı." Sesi, önceki keskinliğini koruyordu, ama altında kaynayan bir öfke hissediliyordu. "Necla Parlar, askeri mahkeme kararıyla tutuklu. Terörle mücadele kapsamındaki bir soruşturmada, çok ciddi bağlantılar üzerine gözaltına alındı. Dosyası, savcılıkta aktif olarak takip edilmekte. Siz," burada bir an nefes aldı, sanki söyleyeceği şeyin ağırlığı nefesini kesiyormuş gibi, "hangi yetkiyle, hangi yeni delille, hangi hukuki gerekçeyle onun tahliye işlemini başlatırsınız?"
Arven'in yüzünde hiçbir tepki yoktu, ama Ceylin için bu, suçun kabulü gibiydi. Daha da öne eğildi, sesi alçak ama zehir gibi bir tonda aktı;
"Yoksa bu, alt rütbeli bir subayın, adalet sürecine müdahalesi mi? Askeri yargının işleyişine, sırf tanıdık veya eski dost diyerek yapılmış bir müdahale mi?" Gözlerini kısarak, Arven'in her zerresini taradı. "Cevabınızı duymak istiyorum. Çünkü eğer bu işlemde usulsüzlük, kanuna aykırılık varsa, dosya şu anda ellerinizin altında değil," diyerek dosyaya vurdu, "özel yetkili bir askeri savcının masasında olur. Ve o subay ile birlikte, sorgu odasında oturuyor olurdunuz."
Oda, sözlerinin yankısı ve Arven'den gelecek cevabın ağırlığıyla dolup taşıyordu. Ceylin, adeta onu sıkıştırmış, tüm ağırlığıyla üzerine abanmıştı. Şimdi sıra Arven'deydi.
Arven, Ceylin'in her kelimesi havada çınlarken, son derece sakin bir şekilde sandalyesinde oturuyordu. Parmak uçları birbirine değmişti, gözleri ise Ceylin'in öfkeli bakışlarının tam odağına bakıyordu. Sessizliği, Ceylin'in sözlerinin ağırlığını daha da arttırıyordu.
Ceylin'in son sözü bitip, oda ölü bir sessizliğe gömüldüğünde, Arven yavaşça nefes aldı. Sanki tüm söylenenleri içine çekip, analiz ediyordu. O mavi gözlerde artık buzul bir sakinlik değil, keskin, delici bir berraklık vardı.
"Bitirdiniz mi, Ceylin Hanım?" diye sordu, sesi düşük ama her hecesi net. Soru, bir meydan okuma değil, prosedürel bir kontrol gibiydi. Sanki, bir askeri brifingde, sunum yapan kişinin sözünün bittiğinden emin olmak ister gibi.
Ceylin'in cevap vermesine fırsat bile tanımadan, hafifçe öne doğru eğildi. Ellerini masanın üzerine, Ceylin'in attığı dosyaların tam yanına koydu.
"Öncelikle," diye başladı, her kelimeyi özenle seçerek, "astsubay ve subayların hukuki durumlarının takibi ve gerektiğinde savunma haklarının etkin kullanımı için girişimde bulunmak, birlik komutanı olarak benim yasal görev ve yetki alanım içindedir. Bunu müdahale olarak nitelendirmeniz, hukuk terminolojisine aykırıdır."
Gözleri, dosyanın üzerindeki "Gizli" damgasına kaydı, sonra tekrar Ceylin'e döndü.
"İkincisi, Kıdemli Üsteğmen Necla Parlar'ın dosyasının savcılıkta aktif olarak takip edildiği bilgisi, benim de erişimim dahilinde olan bir bilgidir. Ancak, aktif takip ile kesin hüküm aynı şey değildir. Savcılık soruşturma yürütür, mahkeme yargılar."
Burada, ilk kez ses tonunda hafif, ama belirgin bir sertleşme oldu.
"Üçüncüsü ve sizin en çok merak ettiğiniz kısım... 'hangi yeni delil'."
Arven, elini dosyanın yanından çekerek, masasının üzerindeki düzenli evrak yığınlarından, üzerinde "İstihbarat Değerlendirme – Kaynak Koruma" yazan ince bir klasörü aldı. Ceylin'in önüne attığı iki dosyanın yanına, usulünce, neredeyse sessizce bıraktı.
"Bu," dedi, parmağıyla klasöre hafifçe dokunarak, "Sualtı Akrepleri komutanları Yüzbaşı Rauf Aslan ve Yüzbaşı Miraç Gökçe tarafından, sabaha karşı bizzat bu odaya getirilmiş, kaynağı korumalı bir istihbarat değerlendirme özetidir. İçeriği, Kıdemli Üsteğmen Parlar'ın tutuklanmasına esas teşkil eden bazı iletişim kayıtlarına ilişkin köken sorgulaması ve teknik analiz bulgularını içermektedir."
Arven'in gözleri artık tamamen Ceylin'in üzerindeydi. Bakışları, bir bıçak gibi keskinleşmişti.
"Bu belge, söz konusu delillerin bütünlüğü ve güvenilirliği konusunda ciddi şüpheler olduğunu ortaya koymaktadır. Askeri Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 110. Maddesi, tutuklama nedenlerinin ortadan kalkması veya önemli ölçüde zayıflaması halinde tahliye talebinde bulunulabileceğini öngörür. Benim yaptığım, astlarımdan gelen bu yeni ve kaynak korumalı bilgi ışığında, ilgili birimlere bir hukuki ihtimalin değerlendirilmesi için yazı yazmaktan ibarettir. Nihai karar, elbette, yargıyı kullanan mahkemedir."
Sonra, hafifçe geriye yaslandı. Sesi tekrar düşük, kontrollü, ama ezici bir kesinlikteydi;
"Yani cevabınız, Ceylin Hanım, yetkim, görevim. Yeni delil, Sualtı Akreplerinin istihbaratıyla gelen teknik analiz. Hukuki gerekçe, CMK 110. Başka sorunuz var mı?"
"Yoksa," diye ekledi, neredeyse fısıldar gibi, ama her kelime bir kurşun gibi ağırdı, "savcılık olarak, kendi soruşturmanızda bu tür teknik analizleri gözden kaçırdığınız için mi bu kadar tedirginsiniz?"
Soru, odada bir bomba gibi patladı. Artık suçlayan ve savunan yer değiştirmişti. Arven, sadece kendini savunmakla kalmamış, karşı taarruza geçmişti.
Ceylin'in gözleri, Arven'in sakin ve keskin açıklaması karşısında iyice daraldı. Yüzündeki öfke, artık kontrolden çıkmak üzere olan bir volkan gibiydi. Dişlerini sıkarak, kelimeleri adeta dişlerinin arasından tükürürcesine çıkardı;
"Binbaşım."
Hitap, bir saygı ifadesi değil, buz gibi bir alay ve öfke taşıyordu. Bedeni daha da öne eğildi, avuç içleri masaya yapıştı, omuzları gergin bir yay gibiydi. Arven ile aralarındaki mesafe tehlikeli biçimde azalmıştı.
"Miraç..." adı, ağzında zehirli bir şeker gibi eridi, "daha yeni cezaevinden çıktı. Şimdi de," sesi, alçak ve tehlikeli bir tıslama gibiydi, "orada sadece bir hafta gördüğü, belki mütalaasını bile paylaştığı bir kişiyi çıkartmak mı istiyor? Bu kadar mı duygusal, bu kadar mı bağlılar birbirlerine?"
Her kelime, bir bıçak darbesi gibi, sadece işlemi değil, onun arkasındaki kişisel bağları ve güvenilirliği hedef alıyordu. Yüzbaşı Miraç'ın geçmişi, onun için bu hamlenin en büyük zayıf noktasıydı.
"O istihbarat değerlendirmesi mi?" diye sordu, gözleri Arven'in bıraktığı ince klasöre kayıp, sonra tekrar ona dikilerek. Sesi yükseliyordu, artık kontrolü zorlanıyordu. "Yoksa, cezaevinde geçirilen duygusal bir haftanın, mahkumiyetin ortak acısının ürünü olan bir kurgu mu? Siz, bir birlik komutanı olarak, daha iki hafta önce sorgu odasından çıkmış bir yüzbaşının, bir başka tutuklu için getirdiği teknik analizi, yeterli inceleme yapmadan, bu kadar hızla harekete geçirmenin sorumluluğunu alıyor musunuz?"
Masaya bir yumruk indirmemek için kendini zorluyor gibiydi. Nefesi hızlıydı.
"Belki de sormam gereken asıl soru bu, Binbaşım. Siz, böyle şahsi ve şüpheli bir kanaldan gelen bilgiye dayanarak, adalet mekanizmasının dişlilerini zorluyor musunuz? Yoksa," burada sesini tekrar alçalttı, ama bu seferki alçak ses daha da ürperticiydi, "Sualtı Akreplerinin kendi içindeki bu kayırma ağının bir parçası mı olmak istiyorsunuz? Dışarıdakiler, içeridekileri kurtarmak için mi uğraşıyor? Bu mu gerçek niyet?"
Soru, odanın havasını tamamen zehirlemişti. Artık sadece bir prosedür ihlali değil, bir çeteleşme, bir yolsuzluk iddiası havada asılıydı. Ceylin, tüm avukat ağırlığını, tüm savcılık otoritesini bu son, çirkin suçlamaya basmıştı. Arven'i sadece yanlış bir karar aldığı için değil, mesleki ve ahlaken çökmüş olmakla suçluyordu.
Arven'in kaşları, Ceylin'in son, zehirli suçlaması üzerine çatıldı. Okyanus mavisi gözlerinde, ilk kez buzdağının altındaki volkanın kıpırdanışları görüldü. Sandalyesinden ağırca, ama bir leoparın sessiz gücüyle doğruldu. Elleriyle masanın kenarına bastırdı, bedenini hafifçe öne eğdi. Artık aradaki mesafe, bir komutanın astına verdiği brifing mesafesi değil, iki eşit gücün tehlikeli biçimde yakınlaşmasıydı. Gölgesi, Ceylin'in üzerine düştü.
Sesi, odanın ağır havasını yaran, düşük ancak metalik bir tondaydı. Her kelime, soğuk bir çelik parçası gibi keskin ve ağırdı;
"Avukat Hanım."
Hitabı, onun yaptığına buz gibi bir karşılıktı.
"Yüzbaşı Miraç Gökçe'nin cezaevine girişi," diye vurguladı, her kelimeyi tek tek, dikkatle seçerek, "görev gereği, üstün emirle ve resmi bir devlet operasyonunun parçası olarak gerçekleşti. Onu oraya gönderen, devletin kendisiydi."
Burada bir an duraksadı. Gözleri, Ceylin'in gözlerinin derinliklerine, oradaki şaşkınlık ve öfke karışımına saplandı. Ses tonu, tehlikeli bir yumuşamayla alçaldı, ama bu yumuşama daha da tehditkardı;
"O operasyonun hukuki zeminini hazırlayan, tutukluluk işlemlerini başlatan, kısacası onu o hücreye sokan resmi evrakların altındaki savcılık mührü ve imza..."
Arven, hafifçe öne doğru biraz daha eğildi. Artık nefesleri birbirine karışacak kadar yakındılar.
"...sizin masanızdan çıkmadı mı?"
Soru, bir şimşek gibi çaktı. Arven'in yüzünde acımasız bir netlik vardı. Ceylin'in kullandığı her silahı, onun kendi geçmişinden çıkarıp, dönüp dolaştırıp ona doğrultuyordu.
"Onu içeri atan devletin belgesiydi. Bunu en iyi siz bilirsiniz. Şimdi," diye devam etti, sesi tekrar güçlenerek, "aynı devletin bir başka birimi, aynı operasyonun devamı niteliğindeki yeni teknik bulgular ışığında, adalet sisteminin işleyişi içinde bir tahliye talebi formu hazırlıyor. Ve siz buna, sanki kişisel bir kayırmacılıkmış, bir çete işiymiş gibi bakıyorsunuz."
Sesi, artık sorgulayan değil, hükmeden bir tondaydı;
"Bu tutarsızlığı açıklayın, Avukat Ceylin. Dün, devlet adına içeri aldığınız bir yüzbaşının, bugün yine devlet adına getirdiği teknik bilgiyi, neden şahsi ve şüpheli ilan ediyorsunuz? Yoksa sizin sorununuz, işlemin kendisiyle değil de, bu işlemi başlatan kişilerle mi?"
Bakışları, Ceylin'in yüzünde gezinerek, onun her tepkisini, her mikro ifadesini okuyordu. Odaya, korkunç bir gerginlik hâkim olmuştu. Arven, topu ve tüm ahlaki üstünlüğü, kesin bir hamleyle Ceylin'in sahasına atmıştı. Artık savunma yapan o değildi.
Ceylin, Arven'in ani yaklaşması ve o çarpıcı gerçeği yüzüne vuruşu karşısında adeta donakaldı. Gözleri, bir an için genişledi. O gururlu, dik duruşunda bir sarsıntı oldu. Arven'in sözleri, zihninde bir şimşek gibi çakmıştı: "...sizin masanızdan çıkmadı mı?"
O evrakları hatırladı. Mürekkebin kokusunu, o anki kararlılığını, devlet için doğru olduğuna inandığı o adımı... Ve şimdi, aynı adım, onu karşısındaki bu adam tarafından köşeye sıkıştırmak için kullanılıyordu. İçinde öfkeyle karışık ani bir boşluk hissetti. Yutkundu.
Yüzünde hafif bir pembelik belirdi. Bunun öfkeden mi, yoksa bu ani ve yakın yüzleşmenin getirdiği fiziksel bir tepkiden mi olduğunu kendisi de ayırt edemiyordu. Gözleri, Arven'in gözlerinden kaçmak için bir an yana kaydı, ama sonra toparlanıp, tüm gücüyle geri döndü. Dişlerini sıktı.
"Biraz geri çekilir misin?"
Ceylin'in sözleri, odadaki gergin havada beklenmedik bir çatlak açtı. İtirazı, kendini toparlama, alan açtırma çabasıydı ama sesindeki o hafif titreşim, kontrolü kaybettiğini ele veriyordu.
Arven'in dudağının ucunda beliren o belli belirsiz, ama son derece anlamlı gülümseme, bir zafer işareti değil, keskin bir tespitin ifadesiydi. Gözleri, Ceylin'in kaçırdığı bakışlarını, hafifçe pembeleşen yüzünü, gergin çenesini bir an daha süzdü. Bu gülümseme, bir boksörün rakibinin gardını düşürdüğünü gördüğü andaki soğuk farkındalığı andırıyordu.
"Masama eğilen sizsiniz, Ceylin Hanım."
Cümleyi yavaş, vurgulu, neredeyse düşünceli bir tonla söyledi. Sanki onlara, bu fiziksel yakınlığın ve gerginliğin kimin tercihiyle başladığını hatırlatıyordu. Beden dilini, ses tonunu, her şeyi kaydeden bir hâkim gibiydi.
Ceylin, hızla geri çekildiğinde sakinleşmek için gözlerini kapattı. Ama Arven geri çekilmedi. Tam tersine, aynı konumunda kaldı. Ceylin'in yüzündeki öfke çatlağının yanaklarına dolan pembelikle oluştuğunu gördü. Sessiz bir iç çekip doğruldu ama ellerini çekmedi. Odanın hakimiyetini aklınca kanıtlamaya çalışıyordu.
Ceylin'in gözlerini kapatıp, burnundan verdiği o derin, hırıltılı nefes, içinde kaynayan öfkenin ve yenilgi hissinin son patlamasıydı. Dudaklarını sinirle yalayıp gözlerini açtığında, bakışları artık sadece öfkeli değil, çılgınca bir meydan okumayla parlıyordu. O an, tüm kurallarını, tüm profesyonel mesafeyi hiçe saydı.
Sol eli masaya yaslanırken, sağ eli bir yılan başı gibi fırladı ve Arven'in üniformasının yakasını kavradı. Kumaş, parmaklarının altında buruştu. Beklenmedik fiziksel temas, odadaki tüm gerilimi patlama noktasına getirdi. Ceylin, tüm gücüyle onu kendine doğru çekti.
İki beden tehlikeli bir şekilde birbirine yaklaştı. Arven'in gözleri, hayatında belki de ilk kez, tam anlamıyla şaşkınlıkla büyüdü. O her şeyi kontrol eden, sakin ifadesi bir anlığına paramparça olmuştu. Gözlerinde, fiziksel bir ihlalin şokunu okumak mümkündü.
Ceylin'in yüzü, onun sadece bir nefes ötesindeydi. Nefesi, Arven'in yüzüne vuruyor, sözleri ise bir bıçak gibi keskin ve kişiseldi;
"Bana bak!" diye hırladı, sesi titriyor ama öfkeden güçlüydü. "Ben senin askerin değilim. Benimle kaşık atamazsın. Üstünlük taslama oyunlarını başkalarına yap."
Gözlerini daha da kıstı, yakayı sıktıkça sıktı. "Neredeyse sen de içeriye giriyordun, Arven Doruk Aslan. O operasyonda, o evraklarda, senin de adın vardı. Kenarda durduğunu sanıyordun ama ip senin boynuna da dolanmıştı."
Burada sesini alçalttı, ama her kelime daha da zehirliydi. "Seni o ipten ben aldım. Benim masamda kaldı o dosyan. Kimseye sormadan, kimsenin görmesine izin vermeden... Ben karar verdim. Ve sen, bana teşekkür edeceğine, benimle laf dalaşına giriyorsun? Bana 'Avukat Hanım' diyorsun?"
Yakasını son bir kez salladı, sonra iterek bıraktı. Arven hafifçe sendeleyerek, masasına tutundu. Ceylin, nefes nefese, ellerini titreyerek geri çekti. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Yaptığı şeyin büyüklüğü, o anki öfkesini bastırmaya başlıyordu, ama gözlerindeki meydan okuma sönmemişti.
Oda, artık sadece gergin değil, patlamış bir bombanın sağır edici sessizliğiyle doluydu. Arven'in yüzünde şokun yerini, buz gibi, tehlikeli bir şaşkınlığa bırakıyordu. Arven'in dudakları aralandı. İlk önce, şaşkınlıktan boğulmuş gibi, kısa, kesik bir nefes sesi çıktı. Sonra, bu ses boğazında bir yumak gibi açıldı ve dışarı gerçek, katıksız, şaşkınlıkla karışık bir kahkaha olarak döküldü.
Bu, stratejik bir gülüş değildi. Odayı dolduran bu yankılanan, derin ses, tamamen içgüdüseldi. Hayatında, hiç kimse, hele hele bir kadın, ona böyle davranmamıştı. Ne bir astı, ne bir üstü, ne de annesinden sonra. O otorite, o mesafe, o kontrol duvarı, bir anda tokat gibi bir fiziksel temas ve kişisel bir saldırıyla delinmişti. Ve bu delinme, beklenmedik bir şekilde, şokun ötesinde, içten gelen bir tepkiyi tetiklemişti.
Kahkahası, bir an için tüm komutanlık maskesini, tüm buzul sakinliğini sildi süpürdü. Gözleri, şaşkınlıkla büyümüş, ama aynı zamanda içten gelen o garip, kontrolsüz neşenin parıltısıyla ışıldıyordu. Ellerini beline koydu, başını geriye attı ve kahkahası bir süre daha, Ceylin'in şok içindeki bakışları eşliğinde, odada çınladı.
"Ne var? Ne gülüyorsun, komik olan ne?"
Arven'in yavaş yavaş, kahkahası kesildi. Ama yüzündeki ifade tamamen değişmişti. Artık saf bir meydan okuma ya da soğuk bir hesaplama yoktu. Yüzünde, hâlâ şaşkınlığın izleri olan, ama onun yerini almaya başlayan yepyeni, tehlikeli bir merak ve derin bir ilgi vardı. Gözleri, Ceylin'i baştan aşağı, bu sefer farklı bir gözle süzdü. Sanki onu ikinci kez görüyor, ikinci kez gerçekten fark ediyordu.
"Vay canına," diye fısıldadı, sesi hâlâ kahkahanın titreşimini taşıyordu, ama şimdi daha yumuşak, daha düşünceli bir tondaydı. Gözleri, Ceylin'in yakasını tutmuş eline, sonra onun öfkeli, korkmuş, kendinden emin ama aynı zamanda savunmasız yüzüne kaydı. "Vay canına, Ceylin."
İsmini bu kez bir keşif, bir hayret ifadesi olarak söyledi.
"Sen..." diye başladı, sözünü bitiremeden. Başını hafifçe salladı, adeta kendi tepkisinden bile şaşkındı. O anda, tüm o tahliye dosyaları, istihbarat raporları, hukuki çekişmeler, sanki arka plana düşmüştü. Ön planda, karşısında dikilen, nefes nefese, kuralları yıkmış bu kadın vardı.
Gülümsemesi, artık alaycı değil, karmaşık ve derindi. "Bana annemden sonra kimse böyle davranmadı," diye ekledi, bu kez sesi tamamen ciddi, neredeyse kendine ait bir itiraf gibiydi. "Bir kadın, hiç."
Bu sözler, odaya yeni bir gerilim, yeni ve tamamen farklı bir elektrik yükledi. Artık sadece bir askeri savcılığa bağlı avukat ile bir komutan arasında değil, bir erkek ile bir kadın arasındaydılar. Ve Arven Doruk Aslan, kontrolünün sarsıldığı, ama bundan tuhaf bir şekilde zevk aldığı bu yeni sahneye bakıyor, bir sonraki adımı bekliyordu. Ceylin'in hamlesi, oyunun kurallarını sonsuza dek değiştirmişti.
Ceylin, Arven'in o beklenmedik, içten kahkahası ve ardından gelen, annesine dair o samimi itirafı karşısında adeta dondu. İçindeki öfke fırtınası, aniden bir boşluğa düşmüş gibi söndü. Yüzündeki meydan okuma ifadesi, şaşkınlık ve bir anlık paniğe yerini bıraktı. Gözleri, Arven'in değişen, daha derin, daha tehlikeli bir ilgiyle parlayan gözlerinde kilitlendi.
Dudakları hafifçe titredi. Nefesini toparlamaya çalıştı. Bakışlarını, Arven'in gözlerinden ayırmak, o yeni ve ürpertici ilginin odağından kaçmak istiyordu, ama yapamadı. Sesini bulmaya çalıştı, ama çıkan ilk ses boğuk ve kısıktı;
"Bu... bu ciddiyetsizlik değil."
Sözleri, savunmaya çekilen, zemin kaybeden biri gibi çıkmıştı. Kendini toparladı, dikeldi. Ancak sesindeki keskinlik, artık kırılmıştı. Yerini, daha karmaşık, daha savunmasız bir tona bırakmıştı.
"Ben... ben bir hatayı düzeltmek istedim sadece. Seninle ilgili değildi. Operasyonla, gerçeklerle ilgiliydi." Sözleri, kendi kulağına bile inandırıcı gelmiyordu artık. Çünkü itirafı, onu tamamen kişisel bir zemine çekmişti.
Gözlerini sonunda ayırdı, yere, masanın kenarına baktı. Ellerini, üzerinde Arven'in yakasının buruşuk izlerinin olduğu koyu yeşil ceketinin eteğine sildi. Sanki o temasın izlerini silmeye çalışıyordu.
Dosyalara uzandı, ama hareketi mekanik ve anlamsızdı. Zihni, Arven'in kahkahasının ve o sözlerin yankısıyla doluydu. Kapıya doğru döndü, ancak adımları, içeri girdiği zamanki o kararlı tık tıklardan çok uzaktı. Sendeleyerek, dengesizdi.
Eşikte durdu. Sırtı Arven'e dönük, bir an hareketsiz kaldı. Belki bir şey daha söylemek, geri dönüp bakmak istiyordu. Kuruyan dudaklarını yaladı ve elindeki dosyayı havaya kaldırıp salladı.
"O kararını geri çektir. Sende yanarsın," dedi ve kapıyı açıp koridora adımını attı. Kapıyı kendinden emin olmayan, yumuşak bir çekişle kapadı.
Arven geldiği gibi hırçınca değil, içine kapanarak, titreyerek çekilen fırtınaya baktı. Gözleri, kapının üzerinde bir an asılı kaldı. Yavaşça, neredeyse düşünceli bir hareketle, elini kaldırdı ve üniformasının buruşmuş yakasına götürdü. Parmak uçları, kumaşın üzerinde Ceylin'in bıraktığı izleri hissedebiliyordu. O izler, sadece fiziksel bir temasın değil, bir duvarın yıkılışının da kanıtıydı. Yakayı hafifçe çekiştirip düzeltti. Hareketi, bir rutin, bir toparlanma ritüeli gibiydi.
Sonra, sandalyesine döndü. Oturuşu hâlâ dikti, ama omuzlarında, az önceki çarpışmanın ve onu takip eden o şaşırtıcı, içten kahkahasının ağırlığı vardı. Gözleri, masanın üzerine kaydı. Ceylin'in geride bıraktığı tek dosyaya, sonra kendi önündeki evrak yığınlarına baktı. Her şey aynıydı, ama hiçbir şey aynı değildi.
Dudaklarının kenarında, kendiliğinden, bu kez daha derin, daha karmaşık bir ifade belirdi. Bu bir gülümseme miydi, yoksa bir tefekkür işareti mi, belli değildi. Gözleri, tekrar kapıya çevrildi. Ceylin, avukat kimliğinin tüm ağırlığıyla gelmiş, ama o kimliğin altındaki kadın olarak, çok daha derin bir iz bırakarak gitmişti.
"Yanarım, öyle mi?" diye mırıldandı kendi kendine, sesi odanın sessizliğinde neredeyse duyulmuyordu. Ama sesinde bir korku ya da endişe yoktu. Daha çok, yeni başlayan bir satranç oyununun ilk hamlesini değerlendiren bir oyuncunun merakı vardı.
Eline kalemini aldı. Önündeki evrakı okumaya devam etmek için eğildi. Ama bir an, kalem havada asılı kaldı. Zihni, buruşuk bir yakanın hissini ve bir kadının, onu annesinden sonra ilk kez sarsan bir öfkeyle nasıl yakalayıp çektiğini hatırladı.
Sonra, başını salladı. Kalemi, kâğıda indirdi. İmzasını attı. İşine döndü. Ama artık, o işin ve bu odanın sınırlarının, o güçlü avukatın eli yakasında buruşukluklar bıraktığı andan itibaren, eskisi kadar keskin olmadığını biliyordu. Fırtına geçmişti, ama toprağı sarsmış ve beklenmedik tohumlar ekmişti.
Rauf, elinde tuttuğu evrakla abisinin odasına doğru ilerlerken Avukat Ceylin Candan'ın Arven'in odasından çıktığını görmüştü. Rauf, Ceylin'in yüzüne profesyonellikle bakarken, Ceylin'in bakışlarının dalgın olduğunu ve yanaklarından boynuna doğru yayılan belirgin bir kızarmayı gördü.
Ceylin, arkasını dönüp giderken Rauf, kapının önüne yaklaştı. Sonra, yavaşça başını çevirip, Ceylin'in çıktığı kapının üzerindeki isimliğe baktı.
Bnb. ARVEN DORUK ASLAN
Gözleri, pirinç harflerde bir an gezindi. Ardından, başını yavaşça sola çevirdi. Koridorun sonunda, Ceylin'in yeşil takım elbiseli, hafifçe sendeleyen silueti, köşeyi dönüp gözden kayboluyordu.
Rauf'un yüzünde profesyonel bir ifade vardı, ama gözlerinin derinliklerinde hızlı bir analiz ve merak parlıyordu. Kapıya doğru yüzünü çevirdi. Dudaklarının köşesi kıvrıldı, kafasını 'seni gidi seni' dercesine salladı. Ardından boğazını temizleyerek kapıyı çaldı.
İçeriden, her zamanki gibi derin ve kontrollü bir ses geldi: "Girin."
Rauf kapıyı açtı ve içeri adımını attı. İlk bakışı, doğal olarak masanın başındaki abisine gitti. Arven, her zamanki gibi evraklara gömülmüştü. Ancak Rauf'un keskin gözleri, bir detayı hemen yakaladı. Arven'in üniformasının yakası, her zamanki kusursuz düzlüğünde değildi. Hafifçe, çok az, ama fark edilebilecek şekilde buruşuktu.
Ve abisinin yüzü... O her şeyi kontrol eden, sakin ifadenin altında, yeni sönmüş bir yangının kızılötesi izleri vardı. Gözlerinde, olağanın ötesinde bir parıltı.
Rauf, içeri girdi, kapıyı kapadı ve selam verdi.
"Binbaşım."
Ama zihni, koridordaki dalgın, kızarmış yüzlü avukat ile şu an karşısındaki, yakası buruşuk, gözlerinde farklı bir ışık olan abisi arasında görünmez bağlar kuruyordu. Getirdiği istihbarat özeti, aniden çok daha sıradan bir mesele gibi gelmeye başlamıştı. Masaya doğru yürüdü ve elinde tuttuğu evrakı Arven'e doğru uzattı.
Arven, elini uzatıp dosyayı aldı ve evrak yığınının üzerine koyup kapağını açtı. Arven, Rauf'un getirdiği dosyayı incelerken Rauf, "İçinde Sualtı Akreplerinin operasyon kayıtları bulunuyor," dedi ama gözleri abisinin yakasında dolanıyordu. "Odaya gelirken Avukat Ceylin Hanım'ı gördüm. Onunla konu hakkında konuştuğunuzu varsayım yaparsam, sanırım aldığımız karara sinirlenmiş olmalı. Sert mi konuştun, koridorda ağlıyordu çünkü?"
Bu, bir tuzak yalanıydı.
Cümle, bir bıçak gibi saplandı. Arven'in gözleri, dosyadan yavaşça kalkıp, Rauf'un yüzüne dikildi. Yüzünde, profesyonel ciddiyetin anlık bir sarsıntısı oldu.
"Ağlıyor muydu?"
Bu, beklentilerinin ve az önceki karşılaşmanın hiçbir yerinde olmayan bir detaydı. Öfke, meydan okuma, titreyen bir gurur evet ama gözyaşı? Bu, Ceylin Candan'ın profiline, o dikenli avukat kimliğine uymuyordu. İçinde, o kadının kızarmış, dalgın yüzünü hatırladı. O ifade, gözyaşlarından mı kaynaklanmış olabilirdi? Mümkündü. Ama bir şeyler tam oturmuyordu. Rauf'un bakışları onun buruşuk yakasında gezindiği o an, Arven'in zihninde bir şimşek çaktı. Rauf'un gözlerindeki o masum merakın ardında, çok daha keskin, test edici bir ışık gördü. Bu, bir gözlem raporu değildi. Bu, bir tuzaktı.
Arven, derin bir nefes aldı ve dosyayı masaya, kusursuz bir sakinlikle bıraktı. İki elinin parmak uçlarını birleştirip çenesinin altına dayadı. Hareket, tam bir komutan tavrıydı, ama aynı zamanda bir perdeleme hareketi gibiydi de.
Gözlerini, Rauf'un gözlerinin tam içine dikti. Dudaklarının kenarında, belli belirsiz, tehlikeli bir kıvrım belirdi. Bu bir gülümseme değil, bir silahın namlusunun parıltısıydı.
"Öyle mi?" diye sordu, sesi alçak, düşünceli, ama her hecesi bıçak gibi keskindi. "İlginç. Çünkü benim gördüğüm, gözyaşları değil, daha çok kontrol edilmeye çalışılan bir öfkeydi."
Rauf, abisinin buz gibi analizi ve o tehlikeli parıltı karşısında geri adım atmadı. Aksine, içinde bir meydan okuma alevlendi. Dudaklarının kenarında, Arven'inkine tıpatıp benzeyen, ama daha genç, daha pervasız bir kıvrım belirdi.
"Benim de gördüğüm," diye başladı, sesi alçak ama meydan okuyucuydu, "sizin bu öfkeden keyif almış olmanız. Çünkü bir komutanın üniformasında, disipline hiç yakışmayan bir düzensizlik bulunuyor."
Masaya, Arven'in önüne, hafifçe eğildi. Sesi bir fısıltıya dönüştü, sadece ikisinin duyabileceği kadar;
"Ve eğer benim tahminim yanlışsa, o zaman açıklayın, lütfen. Avukat Candan, sizin odanızdan, yüzü kıpkırmızı, bakışları dalgın, neredeyse sendeleyerek çıkarken, üniformanızın yakası da bu şekilde buruşukken... Bu odada tam olarak ne yaşandı da, hem onu hem de sizi bu hale getirdi?"
Rauf, geri çekildi ve tekrar dimdik durdu. Ama bakışları alaycıydı. Bu artık sadece bir astın merakı değil, ailenin bir üyesinin, abisinin hayatındaki özel olayı algılama çabasıydı.
"Çünkü eğer işler, 'kontrol edilmeye çalışılan bir öfkenin' ötesine geçtiyse," diye ekledi, sesi yeniden normal tonuna döndü, ama her kelime ağırdı, "o zaman bu, sadece Sualtı Akreplerinin değil, sizin de başınızı derde sokabilecek bir operasyon kaydına dönüşür. Ve ben, o dosyanın içinde boş sayfa bırakmak gibi bir hataya düşmem."
Rauf, abisine meydan okuyordu. Onu, duvarlarının ardına saklanmaya çalıştığı kişisel bir bölgeye itiyordu. Arven, Rauf'un meydan okuyuşu karşısında bir an sessiz kaldı. Sonra, beklenmedik bir şekilde, tek kaşını hafifçe kaldırdı. Dudaklarının kenarında, bu sefer gerçek bir espri anlayışını yansıtan, daha yumuşak ama aynı derecede anlamlı bir kıvrım belirdi.
"Vay be," diye mırıldandı, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi. "Stratejik gözlem yeteneğin gelişiyor, takdir ettim."
Hafifçe öne eğildi, sesini alçalttı, tiyatral bir gizlilikle;
"Ama biraz daha çalışman lazım. 'Ağlıyordu' kısmı fazla melodramatik oldu. Senaryoyu abartmışsın. O, daha çok... hırslı bir arının, kovanın bekçi ayısını sokmaya çalışıp, kendi iğnesinden şaşkına dönmesi gibiydi. Komikti doğrusu."
Sonra, aniden ciddileşti, ama gözlerindeki şakacı ışıltı tamamen sönmemişti.
"Ama şunu bil, Rauf. O arı, iğnesini taktı. Ve ayı da ayılığını yaptı. Sonuç, gördüğün gibi, buruşuk bir yaka ve muhtemelen içinden hâlâ bana sövmeye devam eden bir kadın var."
Arven, sandalyesine geri yaslandı ve ellerini havaya kaldırdı. Tırnak işareti yaptı.
"Yani, eğer senin "operasyon kaydın" benim bu küçük diplomatik sürtüşmemi belgelemek üzereyse, en azından gerçekçi yaz. Başlığı 'Komutanın Yakasındaki Esrarengiz Buruşukluk, Bir Avukat ile Yaşanan İletişim Kazasının Anatomisi' olsun. Alt başlıkta da 'Gözyaşı Yok, Ama Gururda Hafif Çizikler Var' yazsın."
Rauf'un şaşkın ifadesini görünce, Arven nihayet tam anlamıyla, kısık sesli ama samimi bir kahkaha attı.
"Rahatla, kardeşim. İkimiz de devletin masasında oturuyoruz. Bazen masa sallanır, kahve dökülür, yakalar buruşur. Önemli olan, masanın devrilmemesi."
Rauf, Arven'in kurduğu saçma cümlelerle şaşkınca dudaklarını araladı.
"Abi, ne diyorsun?"
Arven'in yüzündeki o esprili ifade, Rauf'un şaşkın ve ciddi sorusu karşısında söndü. Sanki bir perde çekildi ve ardındaki gerçek, yorgun adam göründü. Omuzları, neredeyse fark edilmeyecek kadar çöktü.
"Ne mi diyorum?" diye tekrarladı Arven, sesi artık alaycılıktan uzak, düz ve yorgun. "Diyorum ki, Avukat Candan, elinde konuyu ve beni bağlayabilecek dosyalarla geldi. Ben de onu, kendi geçmişiyle, Miraç için yaptıklarıyla bağladım. Birbirimizi sıkıştırdık. İşler kontrolden çıktı."
Gözleri, pencereden dışarı, üssün düzenli geometrisine kaydı. O düzenin içindeki kaosu düşünüyor gibiydi.
"İki yıpranmış, gururlu insan, devletin gri koridorlarında birbirlerini yok etmeye çalışırken, aniden kişisel sınırları aştılar. Ve şimdi, birbirlerinin ellerinde, bir diğerini mahvedebilecek silahlar var. Ama o silahları kullanmak, ikisini de bitirir."
Sandalyeden kalktı, pencereye yürüdü. Sırtı Rauf'a dönük, konuşmaya devam etti;
"Onun yüzü kıpkırmızıydı, evet. Ama gözyaşı değil, öfke ve... belki de işini riske attığı için duyduğu bir tür panikti. Ve ben şimdi, onun bu aptalca cesaretine karşı ne yapacağımı bilmiyorum."
Rauf, abisinin sırtını seyrederken, odanın havası değişti. Arven'in o her zamanki sarsılmaz kayalık imajı, çatlamıştı. Çatlaklardan, yorgunluk ve bir tür şaşkınlık sızıyordu. Bu, Rauf'un hiç alışık olmadığı bir şeydi.
Arven pencereye dayandı, parmak uçları soğuk cama değdi. Sesini duyurmak için değil, belki de kendi kendine konuşmak için alçalttı;
"Bu geçen on sene boyunca hiç bu kadar... aşağılanmamıştım, Rauf. Ama aynı anda, hiç bu kadar şaşırmamıştım da."
Rauf'a döndü.
"Yani demem o ki," burukça gülümsedi. "bir olasılıklar denizinin içindeyiz ve ben ilk defa yüzmeyi unuttum."
Rauf, abisinin o buruk gülümsemesi ve itirafı karşısında donup kaldı. İçinde, şaşkınlık, koruma içgüdüsü ve derin bir anlayış çarpıştı. Abisi, her zaman yön gösteren, sarsılmaz pusulaydı. Şimdi ise pusula ibresi deli gibi dönüyordu. Bir an sessiz kaldı. Sonra, ona doğru yaklaştı. Sadece, Arven'in gözlerinin içine bakarak, sesini alçaltıp, ona özel bir sır verir gibi konuştu;
"Deniz, bildiğimiz tek şey. Ama bazen, haritası çıkarılmamış sularda oluruz. Pusula bozulur. O zaman ne yaparız?"
Duraksadı, Arven'in tepkisini bekledi. Sonra, neredeyse bir fısıltıyla devam etti;
"Kerteriz alırız. Sabit bir noktaya, güvendiğimiz bir şeye bakarız. Senin sabit noktan ne, abi? Üs mü? Rütben mi? Yoksa sadece doğru olduğuna inandığın şey mi?"
Arven, gözlerini kıstı.
"Benim cümlelerimi, bana geri mi satıyorsun hayta?"
Rauf, tebessüm etti.
"Senin bana söylediğin bütün cümleler, benim üniformamı diken iplerin düğümleridir. Ve eğer soruyorsan, benim kerterizim her zaman aynı oldu. Onu değiştiren Miraç'tı," elini, Arven'in omzuna yavaşça bıraktı. "O kadın bir tehdit mi, yoksa kerteriz alabileceğin beklenmedik bir kara parçası mı, ona sen karar vereceksin. Ama bir şeyi unutma. Haritasız sularda yalnız yüzenler, genelde kaybolur."
Selam verdi. Hareketi, artık sadece bir astın üstüne değil, bir kardeşin, zor bir yolda olan ağabeyine olan saygısını ve desteğini gösteren bir hareketti. Döndü ve kapıya yürüdü. Çıkarken, arkasına dönüp baktı. Arven hâlâ pencere önünde ayakta, o olasılıklar denizinin ortasında düşünceliydi.
"Ve abi... yüzmeyi hatırla. Sonuçta, bunu bana öğreten sendin."
Kapıyı sessizce kapattı. Arven'i, kendi dalgaları ve o beklenmedik, yeşil takımlı, yakasına yapışmış "kara parçası" ile baş başa bırakarak.
Arven, omzundaki o hafif ama anlamlı dokunuşu hissetti. Rauf'un sözleri, kendi geçmişteki derslerinin bir yankısı gibiydi; şimdi ona, bir ayna gibi geri dönüyordu. Gözleri, pencere camından dışarıdaki uçsuz bucaksız denize takıldı. Her zaman bildiği, yönettiği, üzerinde hüküm sürdüğü o deniz.
Ama Rauf haklıydı. Şimdi farklı bir denizdeydi. Dibe vuran bir akıntının, görünmez girdapların olduğu, haritası olmayan bir suydu bu. Ve ortasında, belirsizlikle sallanıyordu.
Ceylin'in yüzü gözünün önüne geldi. Öfkeli mavi gözleri, kızarmış yanakları, onu kendine çekerken ki o çelik gibi tutuşu... Ve ardından, o çatlak sesle dökülen itiraf: "Seni o ipten ben aldım."
Arven, derin bir nefes aldı. Göğsünde, üniformanın sıkı kumaşının altında, kalbi, alışılmadık bir hızla atmaya devam ediyordu. Bu, sadece adrenalinden kaynaklanan bir çarpıntı değildi. Daha karmaşık, daha yabancı bir şeydi.
"Kerteriz..." diye mırıldandı kendi kendine.
Rütbesi mi? Görevi mi? On yıldır sürdürdüğü o kaçış mı? Yoksa sadece, o an, doğru olanın ne olduğuna dair içgüdüsü mü?
Arven, pencere önünden döndü. Masasına, o kaotik evrak düzenine baktı. Dosyalar, raporlar, imzalar... Hepsi, bildiği, kontrol ettiği dünyanın parçalarıydı.
Sonra, elini cebine attı. Ceketinin iç cebinden, küçük, siyah, kayışlı bir askeri defter çıkardı. Sayfalarını karıştırdı. İçinde operasyon notları, koordinatlar, kod adları vardı. En son sayfalardan birinde, durdu. Orada, daha önce hiç kimseye göstermediği, kendi el yazısıyla kısa, kişisel notlar vardı. "Kontrol, her şeydir. Kontrolü kaybetmek, savaşı kaybetmektir."
Bu cümleye baktı. Sonra, kalemini çıkardı. Cümlenin yanına, yeni bir not ekledi. Yazarken, yüzünde garip, buruk bir ifade vardı.
"Bazen, kontrolü kaybetmek... yeni bir sahile vurmanın tek yoludur."
Defteri kapattı, cebine koydu. Gözleri, kapıya kaydı. Ceylin'in çıkıp gittiği kapıya. Kararını vermişti. Bu haritasız denizde, kerterizini doğru olduğuna inandığı şey olarak alacaktı. Ve şu an doğru olan, önce onu anlamaktı. Onu, Ceylin Candan'ı.
Masaya oturdu. Telefonun ahizesini kaldırdı. Askeri savcılığın genel irtibat numarasını değil, doğrudan bir dahili numarayı çevirdi. Telefonun ucundaki sekreter kadına, sesi artık o eski, sarsılmaz komutan tonundaydı, ama içinde yeni bir niyet vardı;
"Askeri Savcılık Avukatı Ceylin Candan'ı arıyorum. Evet. Bekleyeceğim."
Telefonu kulağına dayadı, gözlerini yeniden pencereye, denize dikti. Beklemeye başladı. Artık sadece dalgaları dinlemiyor, o beklenmedik kara parçasından gelecek cevabı da dinliyordu.
Yasemen, Afra
Miraç Gökçe, Ağzından
Benim adaletle derdim yoktu.
O, yaldızlı kitapların, mermer salonların, cübbelerin hışırtısının arasında sıkışıp kalmış, soyut ve kırılgan bir heykeldi. Benim derdim, o heykeli çamurun içine çeken, onun ağırlığıyla ezilen, ama bir türlü kıramadıkları elleriyle onu lekeleyen insanlarlaydı.
Benim doğru olanı, yanlışmış gibi gösteren insanlarla derdim vardı.
Motorun sesi, kulaklarımda bir uğultuydu. Bu ses, içimdeki o eski kapıların gıcırtısını, demir anahtarların şıngırtısını bastırmaya çalışıyor gibiydi. Başarısızdı. Her viraj, her dur kalk, beni biraz daha geriye, o gri duvarların içine götürüyordu. Ama bu sefer farklıydım. Dışarıdaydım. Ve içeri, kendi isteğimle, kendi ayaklarımla giriyordum.
Yanımdaki Lerna, camdan dışarıya bakıyordu. Onun varlığı, bu kapalı metal kutuda, bir tür canlı kanıttı. Benimle aynı şeyleri her seferinde görüp yaşayan kız kardeşim, yine beni yalnız bırakmamıştı. Dışarıda ikimizin de hayatı vardı. Dışarıdaki diğer insanlar, direksiyon sallayıp, bir yerden bir yere gidiyordu. Biz de onlardan biriydik şimdi. Sadece gideceğimiz yer, çoğunluğun kabusunda bile yer almayacak kadar özeldi.
Arabayı ben kullanıyordum. Yönümü ben seçiyordum. Hızımı ben ayarlıyordum. Bu küçük kontrol, her şey demekti. Arabayı kullanırken, ellerim eski bir refleksle hareket ediyordu. Ama zihnim, başka bir yerdeydi. Necla, şu an koğuşta olmalıydı. O daracık alanda, geleceğimden habersiz ziyaretimi bekliyordu. Ona ne söyleyecektim? "Merhaba, ben geldim. Seni buradan çıkarmak için bir şeyler yapıyorum." Basit, değil mi? Ama hiçbir şey, o duvarların içinde basit değildi. Her kelime, her bakış, bir şifreydi. Her umut, bir işkence aletine dönüşebilirdi.
Cezaevi tabelasını gördüm. Uzakta, bir tepenin üstünde, ışıklarıyla şehrin yarası gibi duruyordu. Midemde bir kasılma oldu. İçgüdüseldi. Nefes almamı zorlaştıran o çamaşır suyu, küf, umutsuzluk kokusunu hatırlıyordum. Ama bu sefer, o kapıdan içeri adımımı atarken, kimliğimde ziyaretçi yazacaktı.
Ziyaretçi.
Bu küçük kelime, ne büyük bir güçtü.
Direksiyonu, o bildik yola doğru kırdım. Motor sustu. Ani bir sessizlik çöktü. Bu sessizlik, kulaklarımda bir çınlamaya dönüştü; içimdeki her şeyi daha net duymama neden oldu. Kalbimin her atışı, bir uyarı gibiydi. Gitme. Geri dön. Ama mantığım bu sesi dinlemiyordu.
Başımı yavaşça Lerna'ya çevirdim. O, hâlâ camdan dışarı, o korkunç yapıya bakıyordu. Yüzünde, benim tanıdığım o maskeydi. Donuk, ifadesiz, her şeyi içine gömen. Ama gözlerinin kenarında, ışıkta parlayan bir nem vardı. Öfkeden mi, korkudan mı, yoksa sadece soğuktan mı bilmiyorum. Bana ihtiyacı var, biliyorum. Ama şu an, benim başka birine ihtiyacım vardı.
"Sen arabada kal."
Sesim, arabanın içinde tuhaf, boğuk çıktı. Bir emir değildi. Bir ricaydı. Bir yalvarmaydı belki de. Benim için burada bekle. Dışarıda, özgürlüğün bu tarafında bir parçam olsun. Yoksa bu kapıdan içeri giremem.
Lerna, başını bana çevirdi. Gözlerimiz buluştu. Orada, kelimelere dökülmeyen bir anlaşma vardı. Git. Yapman gerekeni yap. Ben buradayım. Hafifçe başıyla onayladı. Bu kadardı. Başka bir şeye gerek yoktu.
Kapı koluna uzandım. Metal, öğlenin saatinde bir bıçak ağzı gibiydi, soğuktu burası. İttim. Dışarıdaki hava, ciğerlerime bir yumruk gibi indi. Temiz, keskin, acımasız. İçerideki bayat, hapsedilmiş havadan ne kadar farklıydı. Her nefesim, bir ayrıcalıktı şimdi. Ve ben, bu ayrıcalığı bırakıp, o boğucu karanlığa geri dönüyordum.
Kapıyı kapattım. Ses, nihai bir vuruş gibiydi. Lerna'yla aramızdaki son bağ, o camın arkasında kaldı. Şimdi yalnızdım. Ayağımın altındaki çakıl taşları, her adımımda bir çığlık gibi çıtırdıyordu. Önümde, cezaevinin giriş kapısı uzanıyordu. Aydınlatılmış, soğuk, demirden bir ağız. Beni yutmak için bekliyordu.
Her adım, geçmişe doğru atılmış bir adımdı. Kokular gelmeye başladı; çamaşır suyu, pas, pişmiş yemek, insan teri... Hepsinin karışımından oluşan o tanıdık, mide bulandırıcı koku. Ciğerlerimi yakıyordu. Ama ayaklarım durmadı.
Nöbetçi kulübesine yaklaştım. Işık, yüzüme vurdu. İçerideki asker, bana boş, sorgulayıcı bir bakış attı. Kimliğimi ve görüş odasının belgesini uzattım. Parmaklarım titremesin diye sımsıkı kavradım.
"Ziyaretçi," dedim. Sesim bu sefer daha net, daha sert çıktı. Bu küçük kelime, benim kalkanımdı. Beni mahkûmdan insana çeviren sihirli sözcüktü. Kapı açıldı. İçeri adım attım. Ve o an, gündüz havasının temizliği, yerini her şeyi kaplayan, ağır bir buz gibi sıcaklığa bıraktı. Geri dönmüştüm.
Ama bu sefer farklıydı. Sırtımda, dışarıda bekleyen bir araba, bir kız kardeş ve yapılacak bir iş vardı. Adımlarım, koridorda yankılandı. Beni, görüş odasına aldıklarında bakışlarım etrafta dolandı. Kamera ve ses kaydı alan herhangi bir cihaz yoktu. Dört duvar arasında bir ben, bir masa ve iki sandalye vardı.
Odaya giriş, iki farklı kapıdan sağlanıyordu. Birisi, ziyaretçilerin girdiği ana giriş kapısıydı. Diğeri ise koğuştan çıkartılıp odaya geleceği koridora uzanıyordu. Oraya uzanan kapı açıldığında önce bir siluet belirdi. Üzerindeki siyah kapüşonlusuyla ve eşofmanıyla Necla göründü. Teni biraz daha soluktu, gözlerinin altında mor halkalar vardı, ama o dik duruş, o keskin çene hattı aynıydı. Kapı eşiğinde donup kaldı. Gözleri, beni tanımakta gecikmedi. İçinde şimşek çaktı.
"Novoş?"
Sesi, o boş, yankılanan odada bir çan sesi gibi çınladı. İçinde inanamama, şaşkınlık ve derinde, bastırılmış, kırılgan bir umut vardı. Orada, o koğuşta, o karanlıkta, o isim bir sığınak, bir kimlikti. Onu duymak, ciğerlerime temiz hava dolmuş gibi hissettirdi.
Yüzümde, içimden gelen, gerçek bir gülümseme belirdi. Bu, planlı, hesaplanmış bir ifade değildi. İçten, otomatik bir tepkiydi. Onu görmek... Onu orada, o kapının eşiğinde görmek... Kalbim sıkıştı. Ama gülümsemem sönmedi.
"Kim olduğumu sana hatırlatacak kadar uzun süre mi kaldım içeride, Kıdemli Üsteğmen?" diye karşılık verdim, sesim alçak, sakin, ama içinde bir sıcaklıkla. Ayağa kalkmadım. O an, o ortamda, her hareketin, her sesin anlamı vardı. Ayağa kalkmak, bir aciliyet, bir heyecan göstergesi olabilirdi. Oturuşum, sakin ve kontrollü kalmam gerektiğini söylüyordu. Burada ben varım. Her şey kontrol altında.
Gözlerim, onun gözlerine kenetlendi. Odayı, o boş duvarları, o masayı unuttum. Sadece o vardı. O ve onun taşıdığı o ağır, görünmez yük.
"Buyur," diye başımı hafifçe karşısındaki sandalyeye doğru eğdim. "Ayakta bekleme. Zamanımız var."
Zamanımız var. Bu üç kelime, bir vaatti. Seni unutmadık. Seni bırakmadık. Ve şimdi, senin için buradayım. Bana doğru yaklaşmasını izlerken, zihnim hızla çalışıyordu. Ona her şeyi anlatamazdım. Henüz değil. Ama ona, dışarıda bir dalganın yükseldiğini, o dalganın onu bu duvarlardan alıp götürmek için geldiğini hissettirmeliydim. Ve bunu, bir komandonun anlayacağı dille, açıkça değil, imalarla, bakışlarla, sessiz anlaşmalarla yapmalıydım.
Necla, sandalyeye oturdu. Hareketi yavaş, düşünceliydi. Oturduğu an, dikleşti, omurgası bir çelik çubuk gibi. Askeri disiplin, burada bile, en kişisel anlarda bile onu bırakmıyordu. Ellerini masanın üzerine koydu. Parmakları ince, ama eklem yerleri belirgindi. Bir an, hareketsiz kaldı.
Gülümsemem biraz daha yumuşadı.
"Nasılsın?" diye sordum.
Gözleri, yüzümde gezindi. O keskin, analizci bakışını hatırlıyordum. Şimdi o bakış, beni okuyor, satır satır deşifre etmeye çalışıyordu. İçinde bir şüphe, bir temkinlilik vardı. Buraya nasıl geldim? Neden geldim? Arkamda kim vardı? Hepsi, o ela gözlerin derinliklerinde dans ediyordu.
"Nasıl mıyım? İşte buradayım." Başıyla, etrafındaki dört duvarı işaret etti. Sonra, gözlerini tekrar bana dikti. "Sen dışarıdasın. Asıl sen nasılsın, Novoş?"
Novoş kelimesini bu sefer daha vurgulu söylemişti. Bir test gibiydi.
"Dışarıdayım," diye onayladım, sesimde bir ton bile oynamasına izin vermeden. "Ama her şey, dışarıda olmak değil, Necla. Nerede olduğun, kiminle olduğundan daha önemli değil."
Burada hafif bir duraksama yaptım. Gözlerimi, kapıya, sonra ona çevirdim. Sessizliğin anlamını biliyordu. Burada konuşulan her şeyin, duvarların kulakları olabileceğini biliyordu. Ama aynı zamanda, bu özel odayı, bu kayıtsız görüşmeyi ayarlayabilmiş olmamın da bir mesaj olduğunu anlıyordu.
"Sana getirecek fazla bir şeyim yok," dedim, dürüstçe. Eşya, yiyecek, içecek... Hepsi yasaktı, anlamsızdı. "Ama bazı... güncellemeler var. Dışarıda. Senin durumunla ilgili."
'Durum' kelimesini kullanırken, sesimi biraz daha alçalttım. Bu, dava ya da suçlama demekten daha yumuşak, daha yönetilebilir bir kelimeydi.
"Bazı evraklar," diye devam ettim, dikkatle kelimeleri seçerek, "yeniden değerlendiriliyor. Bazı teknik noktalar gözden geçiriliyor." Gözlerimle, "Anlıyor musun?" diye sordum. Deliller. İstihbarat. Kaynaklar. Hepsi yeniden masaya yatırılıyor.
Necla'nın nefesi biraz sıklaştı. Göğsü, sweetshirtün altında hafifçe kabardı alçaldı. Masanın üzerindeki parmakları hafifçe kıpırdadı. Bu, onun şok ifadesiydi. İçeride, zaman donmuş gibiydi. Her gün aynı, her hafta aynı, her ay aynı... Ve şimdi, ben, dışarıdan, yeniden değerlendirme diyordum. Bu, statik suya atılan bir taştı.
"Kim?" diye sordu, tek kelime. Sesinde bir aciliyet vardı. Kim yapıyor bu değerlendirmeyi? Güvenilir mi?
Başımı iki yana salladım. Burada, isim yok. "Doğru yerlerdeki doğru insanlar," diye cevapladım, belirsiz ama umut verici. "Ve onlar... senin dosyana daha yakından bakmak istiyor. Çok yakından."
Bu, açık bir şey söylememekle, her şeyi söylemek arasındaki ince çizgiydi. Ona 'tahliye oluyorsun' demedim. O, bir askerdi. Boş vaatlere inanmazdı. Ama somut adımlardan, teknik noktaların gözden geçirilmesinden anlardı.
Sonra, hafifçe öne eğildim. Aradaki mesafe azaldı.
"Senin yapman gereken tek şey Necla, dayanmak. Anladın mı? Sadece dayan. Ve bana güven."
Güven kelimesi, odada asılı kaldı. En ağır, en riskli kelimeydi. İçeride, güven diye bir şey yoktu. Ama ben, onu dışarıdan, o kapıdan içeri getirmiştim. Ona uzattığım şey buydu. Gözleri, gözlerime kilitlendi. İçinde bir fırtına vardı. Umut, korku, şüphe ve o eski, demir gibi irade yansıyordu. Sonra, yavaşça, neredeyse fark edilmeyecek şekilde, başıyla onayladı. Bir selam değildi. Bir anlaşmaydı.
"Anladım," dedi, sesi biraz daha güçlü. "Novoş."
Bu sefer, ismim bir onay, bir teslimiyetti. Tamam. Seninleyim. Dayanacağım.
Ardından, daha sıradan, daha güvenli sularda yüzmeye başladık. Koğuştakilerden, rutinden, sağlığından bahsettik. Her kelime, aslında başka bir şeyin şifresiydi. Ve o kısa görüşme boyunca, ona dışarıda bir dalga olduğunu, o dalganın adının intikam değil, adalet olduğunu ya da en azından, bizim tanımlayabileceğimiz en yakın şekliyle ve onun için geldiğini hissettirmeye çalıştım.
Ziyaret süresi bitmek üzereyken, ayağa kalktım. O da kalktı. Aramızda, masanın eni vardı.
"Yine geleceğim, Kıdemli Üsteğmen Necla Parlar," dedim. Bu bir veda değil, bir sözümdü.
"Bekliyor olacağım, Miraç Yüzbaşım," diye karşılık verdi.
Kapıdan çıkarken, arkasına dönüp baktım. O, hâlâ ayaktaydı. Dik, gururlu, tıpkı içeri girerken olduğu gibiydi. Ama şimdi, gözlerinde, duvarların ötesini gören bir ışık vardı. O ışık, benim getirdiğim tek, ama en değerli şeydi.
Koridorda ilerlerken, içimdeki ses sustu. Artık uyarılar yoktu. Sadece, taş gibi bir kararlılık vardı. İşe koyulma zamanıydı. Sert adımlarla cezaevinden çıkıp araca doğru ilerledim. Lerna, arabadan inmiş, kalçasını kaputa yaslamış, kollarını da göğsünde bağlamıştı. Beni görünce gülümsedi ve doğruldu.
Dudaklarımda oluşan gülümsemeyi saklamadan ona doğru ilerledim. Bir şey demeden kafamı salladığımda omzuma vurdu ve kapıya doğru ilerledi. Şoför koltuğuna geçip kapıyı açtım. Cezaevine son bir bakış attım ve hızla araca bindim. Emniyet kemerimi bağlarken Lerna, bir an için durup bana baktı.
"Miraç, bana söylemek istediğin bir şey var mı?"
Elim, o plastik mandalda donup kaldı. O birkaç saniye, içimdeki her şeyin ağır çekimde aktığı, acımasız bir sonsuzluğa dönüştü.
Onu gördüm. Gözlerinde, benim o koridorda bıraktığım tüm şüphe ve korku vardı. Ama onunkinde aynı zamanda bir sabır, bir dayanıklılık vardı. O, benim sis perdesini delmek, gerçeği görmek istiyordu. Sadece evet ya da hayır değil. Beni gerçekten görmek istiyordu.
Emniyet kemerini sonunda tak diye yerine oturttum. Ses, bir noktayı koymak gibiydi. Başımı, ona doğru çevirdim. O kız kardeşim, yoldaşım, gölgem... Yüzündeki ifade, yargılayıcı değil, bekleyiciydi. Tıpkı cezaevi kapısında beklerken olduğu gibi.
"Var," dedim, sesim beklediğimden daha kırık çıktı. Boğazımı temizledim. "Ama kelimelere dökmek zor."
Gözlerimi, ön camdan, uzaklaştığımız o korkunç yapıya çevirdim. Oradaki her taş, her dikenli tel, bana bir şeyler fısıldıyordu. Ve ben, Lerna'ya o fısıltıları anlatamazdım. Çünkü onlar, benim karanlığımın dilindeydi.
"İçeride..." diye başladım, sonra sustum. Doğru kelimeyi bulamıyordum. "İçeride, sen yoksun. Ama senin hayaletin var. Her zaman var. Beni ayakta tutan, o hayaletti. Ve şimdi..."
Döndüm, ona baktım. Gözlerimde, Necla'nın hücresinden taşıdığım o umut ışığıyla, Lerna'nın yüzündeki endişe çarpıştı.
"Şimdi içeride, onun hayaleti yok. Onun kendisi var. Gerçek, canlı, nefes alan ve o da tıpkı benim gibi, hayaletlerle dolu bir dünyada yaşıyor. Ve ben..." Nefesim kesildi. İtiraf, boğazımda düğümlendi. "Ben, onun hayaletlerini kovmak için oraya gidiyorum. Ama korkuyorum, Lerna. Kendi hayaletlerim, onunkilerle birleşip beni... yeniden içine çekecek diye."
Araba hâlâ park halindeydi. Motor çalışmıyordu. Sadece ikimizin nefes sesleri ve dışarıdaki rüzgârın uğultusu vardı. Lerna, bir an beni öylece süzdü. Sonra, yavaşça elini uzattı ve benim, direksiyonu kavramış olan elimin üzerine koydu. Dokunuşu sıcak, sağlamdı. Dışarıdaki tüm soğuğa, içimdeki tüm tereddüte meydan okuyordu.
"Kararlarına her zaman saygı duydum Miraç. Ama boyunu aşan işler, bazen gerçekten boyumuzu aşması içindir. Ayağında bir ip takılı. Seni limana bağlayan bir ip." Kafasıyla bakmadan cezaevini gösterdi. "Onu kurtarmak için ipleri gevşetirken, arkandaki kanlı denize düşme."
Lerna'nın sözleri, bu sefer daha keskin, daha görsel bir uyarıyla vurdu. Kanlı deniz. Gözlerimi kapattım bir an. O kelimeler, zihnimde hemen bir sahne canlandırdı. Karanlık, dalgaların köpüğü kırmızıya bulanmış, içinde kaybolduğum, boğulduğum, her şeyi kaybettiğim bir umman. O deniz, geçmişimdi. İçinde yüzdüğüm her nefret, her kayıp, her ihanet.
Ve ben, şimdi, o denizin kenarına geri dönmüştüm. Sadece bu sefer, elime bir ip almıştım. Necla'ya uzatmak için. Ama Lerna haklıydı. İpi uzatırken, kendimi de o kıyıdan, o güvenli limandan uzaklaştırıyordum. Dalgaların çekim gücüne yenik düşebilirdim.
Gözlerimi açtım. Lerna'nın eli hâlâ benimkinin üzerindeydi. Ona baktım. Yüzünde, bir kız kardeşin korkusu değil, bir savaşçının uyanıklığı vardı. O da o denizi biliyordu. Farklı bir kıyıdan, ama aynı fırtınayı izlemişti.
"O ip," diye fısıldadım, sesim rüzgârın sesiyle yarışır gibiydi, "sadece beni limana bağlamıyor, Lerna. Sensin o ip. Eğer ben o denize düşersem..." Sustum. Söylemek istemediğim şeyi söylememek için dilimi ısırdım. Sen de benimle gelirsin. Ben batarsam, sen de çekersin.
Onun gözlerinde, benim düşüncemi okuduğunu gördüm. Hiç korkmuyor gibiydi. Sadece, gerçeği kabul ediyordu.
"Artık ben değil," dedi beni şaşırtarak. "Rauf gelir."
Lerna'nın sözleri, arabanın içinde bir şimşek gibi çaktı. Gözlerim, onun ifadesiz, kayalık gibi yüzüne kilitlendi. Orada, bir yalan ya da bir teselli aramaya çalıştım. Yoktu.
Lerna, başını hafifçe yana eğdi. Sanki, "Hâlâ anlamadın mı?" der gibiydi.
"Sen batarsan, ilk önce seni kurtarmak için atlayan o olur, Miraç. Ben kenarda durur, ipi tutarım. Ama suya giren, seni çıkarmaya çalışan, her zaman o olacak. Çünkü o, senin sevdiğin adam, evleneceğin, hayat kuracağın adam. Ve sen, onun bu hayatta ailesinden sonra değer verdiği tek insansın."
Ellerimi direksiyondan kaldırdım, avuçlarıma baktım. Bu eller, onu düşmekten ne kadar tutmuştu? Şimdi ise, onu en tehlikeli akıntıya doğru çekiyor olabilirlerdi.
"Onun benim için suya atlamasından korkuyorum," diye fısıldadım. Bu, en büyük korkumdu. Necla'yı kurtarmak uğruna, Rauf'u kaybetmek. Bu, hiçbir zaferin telafi edemeyeceği bir yenilgi olurdu.
Lerna, yavaşça elini uzattı ve benim titreyen elimi, sımsıkı, sakin bir kavrayışla tuttu.
"İşte bu yüzden ipi koparmaman gerektiğini söylüyorum. Sadece bana değil, ona da bağlısın. Ve ona olan bağın, seni daha akıllı, daha temkinli yapmalı. Çünkü biliyorsun, sen batarsan, o da seninle birlikte yanacak. Bu, senin lüksün değil. Bu, senin sorumluluğun."
Gözlerime baktı. Gözlerinde, sevgi ve acımasız bir mantık vardı.
"Yani, eğer gerçekten onu seviyorsan, kendi kurtarma operasyonunda intihar etmeyeceksin. Planını öyle kuracaksın ki, hem Necla'yı çıkaracaksın, hem de kendin ve Rauf sapasağlam limana döneceksiniz. Bu, boyunu aşan işin asıl tanımı: Herkesi kurtarmak. Kendini feda etmek değil."
Herkesi kurtarmak. İmkânsız bir denklem gibi geliyordu. Ama Lerna haklıydı. Eskisi gibi tek başıma, ölümüne bir komando olamazdım artık. Arkamda, beni seven, bana güvenen, benim için kendini feda edecek insanlar vardı.
Derin bir nefes aldım. Ciğerlerime dolan hava, kararlılıkla doluydu. Lerna'nın elini sıktım. Lerna, tek kaşını sorguyla kaldırdı ve kafasını salladı. Gözlerimi kapatıp kafamı salladım ve ellerimizi ayırdım. Anahtarı çevirip aracı çalıştırdım ve geri vitese takıp aracı cezaevinden uzaklaştırdım.
Yarım saatlik bir yolculuk sonucunda aracı üsse park ettim. Aracın kapısını kapattığımda, metalik ses, üssün sükunetinde bir nokta gibiydi. Öğlenin havası, cezaevindeki o boğucu sıcaklığın yerini almış, yüzümü serin, tuzlu bir rüzgâr yalıyordu. Omuzlarımı silkelerken, üzerimden o korkunç yerin ağır, görünmez tozlarını atmaya çalışıyordum gibiydim. Lerna, aracın diğer tarafından çıktı, gözleri yorgun ama tetikteydi. Ona doğru bir adım atmak üzereydim ki, hareket köşeden geldi.
Üssün ana girişindeki nöbetçi kulübesinden, genç, telaşlı bir er, neredeyse koşarak üzerimize geliyordu. Botlarının asfaltta çıkardığı tempolu sesler, üssün sessizliğini deliyordu. Yüzünde, bir mesajı yetiştirmenin aceleciliği vardı. Elinde, askeri dosya zarflarından daha sade, bej renkli, dikdörtgen bir zarf tutuyordu.
Tam önümde durdu, nefes nefese, selam verdi.
"Komutanım!" Soluğu henüz düzgün değildi. "Size bir zarf var. Eğitiminizi alan subay birliğinden gelmiş öyle dendi. Acil ve şahsa özel damgalı."
Gözlerim, onun elindeki zarfa kaydı. Sıradan görünüyordu. İçgüdüsel olarak Lerna'ya döndüm. O da olan biteni izliyor, zarfa ve yüzümde beliren düşünceli ifadeye bakıyordu. Ona sessizce işaret ettim.
"Sen içeri geç. Üzerini değiştirip komuta merkezine git. Ben de geliyorum, birazdan."
Lerna, bir an tereddüt etmedi. Gözlerinde bir soru vardı, ama sormadı. Sadece, hafifçe kafasını sallayarak, olan biteni anladığını gösterdi. Sırtını döndü ve üssün loş aydınlatılmış koridorlarına doğru, o her zamanki sakin, ama kararlı adımlarıyla yürümeye başladı. Arkasında, bana güvenen bir sessizlik bırakarak.
Nöbetçi ere döndüm. Zarfa uzandım. Parmak uçlarım, kâğıdın serin, hafif pürüzlü yüzeyine değdi. Üzerinde, tanıdık bir el yazısıyla sadece "Yzb. Miraç Gökçe - Şahsen" yazıyordu. Mühür, bildik askeri mührün biraz daha farklı, daha eski bir versiyonuydu. Acil damgası, kırmızı ve çarpık basılmıştı, sanki aceleyle vurulmuştu.
"Teslim aldım," dedim, sesim profesyonel ve düzdü. "Kurye hâlâ burada mı?"
"Hayır Komutanım. Zarfı bırakıp ayrıldı. Özel bir araçtaydı, plakasını kaydettik."
Başımla onayladım.
"Tamam. Görevine dön."
Er, bir selam daha çakıp geri çekildi. Ben ise, olduğum yerde kaldım. Rüzgâr, zarfın köşesini hafifçe oynatıyordu. İçimde, garip bir merak, bir parça nostaljik sızı ve derinlerde, bir uyarının titreyişi vardı. Parmaklarım, zarfın köşesini kavradı. Kâğıdın dokusu, beklenenden daha kalın, daha hamdı. Adeta aceleyle koparılmış bir not defterinin kenarı gibiydi. Hafifçe, neredeyse saygıyla, yırttım. İçindeki karanlığa baktım.
Tek bir katlanmış kâğıt parçası. Rengi, loş ışıkta griydi, neredeyse içindeki mesajın ağırlığıyla kararmış gibiydi. Zarfı, avucumun içine, kâğıdın altına yerleştirdim. Bir nefes aldım ve kat yerlerini usulca açtım.
Yanlış insanlara bulaşıyorsun.
-Köprü
İçinde, daktilo ya da bilgisayar yazısı değil, el yazısı vardı. Koyu, siyah, aceleyle atılmış, ama her harfi keskin ve net bir yazıydı. Mürekkep, bazı yerlerde kâğıdın liflerine işlemiş, küçük kanatlar açmış gibiydi. Sadece bir cümle. Ama o cümle, gözlerime çakılan bir çivi gibiydi.
Gözlerim, o iki satıra mıhlanmış kaldı. Zihnim, hızla geçmişin sisli koridorlarında koşmaya başladı. "Köprü." Bu bir kod adı mıydı? Bir kişinin lakabı mı? Yoksa bir yerin, bir operasyonun, bir olayın sembolik adı mı? Hafızamın derinliklerinde bir yerde, tozlu bir rafın üzerinde duruyordu, ama şimdi, ellerimde somut bir tehdit olarak canlanmıştı.
Yanlış insanlara bulaşıyorsun.
Necla ile mi ilgiliydi? Onun dosyasıyla, arkasındaki güçlerle uğraşmamla mı? Ya da çok daha eski, çok daha kişisel bir hesaplaşmanın yeniden gün yüzüne çıkmasıyla mı?
Rüzgâr, avucumdaki kâğıdı hışırdattı. Soğuk, ensemde hissettiğim bir nefes gibiydi. Bu bir uyarıydı. Dostane bir dikkat et değildi. Daha çok, bir çizginin çekildiğini, o çizgiyi geçersem ne olacağının belirsiz bırakıldığı, tehlikeli bir ihtardı. "Köprü" imzası, gönderenin kimliğini saklıyor, ama aynı zamanda onun yetki alanını, geçmişteki konumunu da hatırlatıyordu.
Kâğıdı, yavaşça tekrar katlayıp zarfın içine koydum. Zarfı, kabanımın iç cebine derine, adeta saklamak ister gibi yerleştirdim. Gözlerimi, üssün aydınlık ufuklarına çevirdim. Köprü orada, bir yerde, geçmişimden bir hayalet, şimdiki hamlelerimi izliyordu. Ve sessizce, tek bir cümlelik bir notla, varlığını hatırlatıyordu.
Son bir nefes aldım. Ve ayaklarımı, artık sadece Necla'yı değil, geçmişin tüm hayaletlerini de hesaba katmam gereken o plan odasına doğru çevirdim. Zarf, cebimde, kalbime yakın, bir uyarı ve bir silah gibi ağırlığını hissettiriyordu.
Komuta merkezinin ağır kapısı arkamda kapandığında, içerideki düzenli hava, yükselip bir an kesildi. Onlarca göz, ekranların mavi ışıltısından kopup üzerime dikildi. Üniformam, her kıvrımıyla disiplini haykırıyordu, ama benim içimde, cebimdeki o kâğıdın yaktığı bir ateş yanıyordu. Bakışları görmezden geldim. Odak noktam, oda boyunca, köşedeki masada, haritalara ve teknik şemalara gömülmüş olan tek bir figürdü: Rauf.
Eğilmiş, omuzları gergin, dikkati tamamen önündeki işteydi. Işık, alnına dökülmüş saç tutamlarının kısımlarında parlıyordu. Onu izlerken, Lerna'nın sözleri kulaklarımda çınladı: "Sen batarsan, ilk önce seni kurtarmak için atlayan o olur."
O anda, kararım kesinleşti. O zarftaki uyarıyı, Köprü'nün tehdidini ona asla söylemeyecektim. Bu bilgi, onun omuzlarına binecek en ağır yük olurdu. Benimle ilgili bir tehdit, onun mantığını, stratejisini, hatta belki de cesaretini paramparça edebilirdi. O, operasyonel bir dehaydı, ama aynı zamanda benim hayatımdı.
Bu sadece duygusal bir karar değil, stratejikti. Rauf, şu anda Necla'nın çıkartılması için hazırladığımız planın beyniydi. Onun dengesi, net zihni kritikti. Ona gelen bu dış tehdidi bildirmek, tüm dikkatini dağıtır, operasyonu ikincil plana atmasına, hatta durdurmasına neden olabilirdi. Necla, o koğuşta, bizim iç çekişmelerimizi bekleyemezdi.
Rauf, derin bir nefes alıp doğruldu. Boynunu bir yana, sonra diğer yana çevirdi, omurgasından hafif bir çıtırtı sesi geldi. Tam o sırada başını kaldırıp beni gördü. Gözlerinde, yoğun konsantrasyondan kaynaklanan bir bulanıklık vardı, ama beni görünce netleşti, odaklandı.
Dudaklarının kenarında, henüz kontrol edilmemiş, otomatik ve samimi bir kıvrılma belirdi. Bu, bir subayın gülümsemesi değil, bir insanın, bir anlık rahatlamasıydı. Huzursuzluktan ve hesaplamalardan oluşan ağır bulutların arasından sızan güneş ışığı gibiydi.
Onun yüzünde bu ifadeyi görünce, içimdeki bütün karanlık dalgalar bir anlığına duruldu. Çenemdeki gerginlik gevşedi, istemeden, farkında bile olmadan, dudaklarımın köşeleri ona doğru hafifçe kalktı. Sanki iki ayna birbirine tutulmuş gibiydik; onun dudaklarındaki sıcaklık, benimkilerde bir yansıma, bir cevap bulmuştu.
Rauf, masadan çekilip bana doğru yaklaşmaya başladığında ona sırtımı döndüm ve merkezin kapısını araladım. Rauf'un bakışları sırtımda, omurgam boyunca yukarı tırmanıyor gibiydi. Hiçbir şeyden şüphelenmemesi gerekiyordu. Koridora çıkıp ona döndüm. Yüzümde, biraz yorgun ama rutin bir ifadeyi korumaya çalışıyordum. Lerna'nın bana öğrettiği, duyguları tozlu raflara kaldırma ifadesiydi bu. Rauf, kapıyı kapatıp etrafına kısaca baktı ve bana döndü.
"Yavrum, erken gelmişsiniz?"
"Gelinlik denemesi erken bitince, Lerna ile Necla'nın görüşüne gittik. Oradan da buraya geldik."
Sesimde, gerçeğin sadece bir katmanını taşıyan sakin bir tını vardı. Bir parça yorgunluk, biraz da işine dönme isteği.
"Görüşme nasıldı?" diye sordu Rauf, sesi profesyonel bir ilginin arkasına saklanmış, daha derin bir merakla doluydu.
"Beklediğim gibiydi," diye yanıtladım, kelimeleri seçerek. "Dayanıklı. Disiplinli. Bilgiye susamış." Başımı hafifçe yana eğdim. "Bazı teknik detayların gözden geçirildiğini, dosyasında hareketlilik olduğunu hissettirdim. Fazlasını değil."
Rauf'un gözleri, yüzümde gezindi. Bir analizcinin bakışlarıydı bunlar; parçaları bir araya getirmeye, söylenmeyeni duymaya çalışıyordu. İçimde bir dürtü, ona her şeyi anlatma, cebimdeki o soğuk ağırlığı boşaltma dürtüsü kabardı. Ama Lerna'nın sözleri ve Köprü'nün tehdidi, bu dürtüyü demir bir mengenede sıkıştırdı.
Onun yerine, bir adım daha yaklaştım. Aradaki mesafeyi, artık nefes alışverişlerimizin karışabileceği, profesyonel mesafenin tüm sınırlarını zorlayan o ince çizgiye getirdim. Koridorun loş ışığı, aramızdaki gerilimi görünmez bir haritaya dönüştürüyordu.
"Plan ne aşamada?" diye sordum, sesimde aciliyetle oynayan yumuşak bir telaş vardı. Konuyu, bildiğimiz en güvenli zemine, görev ve detaylara çekmek ister gibiydim. "Senin o değerli kafan, bu kez hangi senaryoları üretti?"
Sorumla birlikte koridordaki durgun hava hafifçe kıpırdandı. Rauf'un dikkati, sorumun içeriğinden önce, söyleyiş şeklimde takılı kaldı. Bakışları önce dudaklarıma kaydı, orada, kelimelerin henüz doğmadan önceki halini aradı sanki. Sonra, belirgin bir yutkunmayla, gözleri yüzümde gezindi; alnımdaki küçük çizgilerden, gözlerimin altındaki gölgelere kadar her detayı okumaya çalışan bir tarama yaptı.
Aniden, neredeyse tedirgin bir hareketle küçük bir adım geri çekildi. Omuzları hafifçe kalktı, etrafa kısaca, tetikte bir bakış attı. Sesini alçaltarak, fısıldar gibi konuştu;
"Kızım, şöyle yaklaşma bana. Saatli bomba gibiyim, her an patlayabilirim."
Sözleri koridorda hafif bir yankı bıraktı. Ben, şaşkınlıkla değil de, içten gelen bir eğlenceyle kıkırdayarak etrafıma baktım. Sessizlik hakimdi; sadece köşe başındaki nöbetçi masasında, evrak işleriyle meşgul iki siluet vardı. Kimse bize dönüp bakmıyordu bile.
Yavaşça yeniden Rauf'a döndüm. O, bu sefer tüm ciddiyetini bozmuş, gözlerini komik bir şekilde devirerek bana bakıyordu. Dudaklarında, tüm yorgunluğunu ve gerginliğini dağıtan, samimi ve biraz da çapkın bir gülümseme oynamaya başlamıştı. Bu ifade, anlık bir kaçamaktı; kuralların ve tehlikelerin arasından sızan, sadece ikimize ait küçük bir sığınak.
"Patlarsan patla," dedim, sesimde şakacı bir meydan okuma vardı. "Ben zaten senin enkazının altında kalmaya alışığım."
Gözlerinde bir şimşek çaktı. Alt dudağını dişlerinin arasından bırakırken, o çapkın gülümseme biraz daha derinleşti, kenarları gözlerine doğru kırışıklıklar oluşturdu.
"Sen bu aralar fazla kalbimin ritmiyle oynuyorsun. Yapma yavrum yapma."
"Kalbinin ritmiyle oynuyorum," diye tekrarladım, başımı hafifçe yana eğip onu süzerken. "Senin o saatli bomba dediğin şey, kalbindeki saatin tik takları değil mi zaten, Yüzbaşı? Her patlama öncesi, öyle güzel hızlanıyor ki..." Dudaklarımda kurnaz bir gülümseme belirdi.
Rauf, kaşlarını kaldırdı. Şimdi tamamen oyunun içindeydi. "Ah, öyle mi?" diye karşılık verdi, sesi alçak ve cilveli. "Peki ya sen, Yüzbaşım? Bana bu kadar yaklaşıp da kendi bombalarının güvenlik kontrollerini kim yapıyor? Yoksa," diye biraz daha yaklaştı, artık fısıldıyordu, "seninkilerin pimi de çoktan çekilmiş de sadece kimin elinden patlayacağını mı bekliyor?"
Nefesim, boğazımda düğümlendi. Espri, tehlikeli bir flörtöz gerilime dönüşmüştü. "Kimin elinde patlayacağını biliyorum," diye fısıldadım, gözlerimi onunkinden ayırmadan. "Ama söyleyeyim mi? Çok da güzel bir enkaz olacak."
Rauf bir kahkaha attı, sesi koridorda yankılanırken, köşedeki nöbetçilerin başları hafifçe kalktı. Geri çekilip, bana uzun, beğeni dolu bir baktı.
"Yemin ederim, Miraç," dedi, başını iki yana sallayarak. "Seninle çalışmak, düşman hattının arkasına sızmaktan daha tehlikeli." Elini, komuta merkezinin kapısına doğru uzattı. Fısıldamaya başladı. "Geç içeriye, boş oda arattırma bana."
Gözlerimi utançla kıstım. Yüzümde, oynadığımız bu tehlikeli oyunun yaktığı bir sıcaklık yayılıyordu.
"Pislik," diye mırıldandım, sesimde yalancı bir kızgınlıkla, havadaki elini indirip doğrudan kapıya yönelirken.
Arkamdan gelen ses, alçak, kendinden emin ve ipeksi bir tınıyla ulaştı kulağıma;
"O pisliğe deli gibi aşıksın."
Kapının koluna uzandığım anda, onun eli benimkinin üzerine geldi. Isı, anında yayıldı. Nazik ama kararlı bir baskıyla kolu aşağı indirdi ve kapıyı benim için araladı. Eşikte durakladım. Yavaşça ona döndüm. Dudaklarımda, artık saklamaya çalışmadığım, yumuşak ve itiraf dolu bir gülümseme vardı.
"Bildiğin şeyleri yüksek sesle söyleme, canımın içi," diye fısıldadım. "Zaten her şeyi gözlerinden okuyorum ben."
Rauf, bu kez şaşırmış gibi yaptı. Gözlerini hızla kırpıştırdı, sonra ani bir hareketle elini kalbinin üzerine götürdü. Sanki görünmez bir ok onu oradan vurmuştu. Dudakları hafifçe aralandı, sahte bir acı ifadesiyle.
Bu komediye kanmış gibi yaparak, boğazımı hafifçe temizledim. Onun yarattığı bu küçük sahnenin ortasından, kapı eşiğinden içeriye, komuta merkezinin loş ışıklı dünyasına adım attım. Arkamda hem kapıyı hem de onun kalbini aralık bırakarak.
Masaya doğru yürüdüğümde, ekrana en yakın sandalyeye adeta düşer gibi çöktüm. Yorgunluğum ve taşıdığım gerginlik, omuzlarımı hafifçe öne eğmişti. Başımı kaldırıp kapıya döndüğümde, Rauf'u gördüm. Kapıyı tam kapatmamış, aralık bırakmış, dış koridoru gözlüyordu. Sessiz bir bekleyiş içindeydi. Tek kaşım, merakla yukarı kıvrıldı. Ne bekliyordu?
Cevap, gölgelerle birlikte geldi. Önce Sualtı Akreplerinin tanıdık, sessiz adımları duyuldu. İçeriye Ali, Aslı, Lerna, Fırat, Pars ve Demir girdi. Onların hemen arkasından, varlığıyla odanın havasını anında değiştiren biri daha göründü: Arven.
Arven'in içeri girişi, bir emirle eşdeğerdi. Tüm dikkatler ona kaydı. Ben, refleksle ayağa fırladım. Duruşumu düzelttim, omuzlarım geride, çenem yukarıda. Rauf da aralık kapıyı sonunda kapattı ve ağır, sessiz adımlarla masanın öteki tarafına, tam karşıma geçti. Arven'in hareketlerini izlerken orada durdu.
Arven, masanın başındaki ağır, deri sandalyeye doğru ilerledi. Hiç acele etmiyordu. Sandalyeyi çekti, yerleşti. Bakışları, masanın etrafında toplanan her birimizin üzerinde ağır ağır dolaştı. O bakış, bir inceleme, bir tartma, bir harekete geçirme öncesi son kontroldü.
"Oturun."
Tek kelimesi, odada çelik bir perde indirir gibiydi. Komut kısa, net ve tartışmaya kapalıydı. Onun sözüyle, hepimiz aynı anda yerlerimizi aldık. Sandalyelerin hafif gıcırtıları, odadaki tek ses oldu.
Bir an masaya baktım. Artık iki taraf vardı. Rauf'un yanında Ali, Demir, Pars ve Aslı oturuyordu. Rauf'un yüzü şimdi tamamen profesyonel ve kapalıydı, birkaç dakika önce koridordaki o çapkın ifadeden eser yoktu. Benim yanımdaysa Lerna ile Fırat vardı. Lerna'nın dizinin hafifçe bana değdiğini hissettim; sessiz, dayanışma dolu bir temastı.
Arven, iki tarafın tam ortasında, masanın başında oturuyordu. Odaya hâkim olan sessizlik, artık gerilimle doluydu. Arven'in ağır, değerlendirici bakışları odada dolaşırken, bir an için bana çevrildi. Gözleri bomboştu. Hiçbir duygu barındırmıyordu. Hiç kırpmadan, hiç taviz vermeden, dümdüz ona baktım. Yüzümde ne bir meydan okuma ne de bir yaltaklanma vardı. Sadece bekleyiş.
Önündeki dosyaya, iki elini üst üste koydu. Sağ elinin parmakları, sol elinin üzerinde hafifçe, ritmik bir şekilde vurmaya başladı. Sonra, boğazını temizledi. Ses, kuru ve keskin çıktı. İstemsizce, vuran parmaklarına bakan gözlerim, yeniden onun yüzüne, o puslu ama keskin gözlerine kaydı. Orada, tam olarak ne aradığımı bilmiyordum.
Parmaklarının vuruşu durdu.
"Askeri Savcılık Avukatı Ceylin Candan ile görüştüm."
Başımı, devam etmesi için hafifçe salladım. İçimde bir şey kıpırdanmıştı. Arven, önce time sonra da Rauf'a baktı. Rauf, tek kaşı yukarı kalkmış, abisine anlamaya çalışan, ama aynı zamanda içgüdüsel bir tedirginlikle dolu bir ifadeyle bakıyordu. Arven'in yüzünde hiçbir ipucu yoktu.
Sonra Arven, sandalyesinde sağa doğru döndü. Eliyle, arkasındaki boş, gri duvarda asılı duran perdeyi işaret etti.
"Ava'nın dosyasını aç."
Ava.
İsmi, zihnimde patlayan zehirli bir şarapnel parçası gibiydi. Anında, soğuk ve yakıcı bir his, damarlarımdan aşağı, kalbime doğru yayıldı. Nefesim kesildi. Gözlerim, refleksle Rauf'a kaydı. O, Arven'in sözlerini duyduğunda boğazını temizlemişti. Şimdi, çenesindeki kaslar sıkı sıkıya gerilmiş, yanağının içini öfkeyle ya da çaresizlikle dişliyordu. Onun o halini görmek, içimdeki zehri daha da alevlendirdi.
Arven, bu kez tamamen Rauf'a döndü. Bakışları, artık bir sorudan çok, bir sorgulamaydı. Sesindeki ton, odayı dondurdu;
"Köprü'nün dosyası nerede?"
Sorunun ağırlığı odanın ortasına düşmüş bir kurşun gibi çöktü. Ava ve Köprü. İsimler, masanın üzerinde zehirli bir ikili olarak parlıyordu. Rauf'un yüzündeki tüm ifadeler silinmiş, yerini profesyonel, ama tehlikeli derecede nötr bir maskeye bırakmıştı. Yanımdaki Lerna'nın nefes alışının keskin bir şekilde durduğunu hissedebiliyordum. Sanki herkes, Arven'in bir sonraki hamlesi için ciğerlerindeki havayı tutmuştu.
Sonra, Rauf hareket etti. Sakince, hemen elinin altında duran ince, bej renkli bir dosyayı aldı. Hiç tereddüt etmeden, masanın yüzeyi boyunca Arven'e doğru uzattı. Dosyanın karton kapağı hafifçe sürtünerek ilerledi, sessiz odada bir çığlık gibiydi.
O an, kaşlarımın istemsizce çatıldığını hissettim. İçimde bir şey kasıldı. Bu hareketi izlemek, bir bıçağın soğuk çeliğini görmek gibiydi.
Rauf, Köprü'yü biliyor muydu?
Bu soru, beynimde bir siren gibi çalmaya başladı. Cebimde taşıdığım, beni uyaran o tehdit mektubunun göndereni... Rauf onun hakkında bir dosya tutuyor muydu? Bu, onun benim için yaptığı sessiz bir araştırma mıydı, yoksa... yoksa çok daha eski, benden saklanan bir bağlantının kanıtı mı?
"Senin yokluğunda, kordan bir şehir inşa ettim. Her bir korkuluğu yanık anılardan, her sokağı beklemenin közlerinden ördüm."
Rauf'un bana söylediği cümleler zihnimde yankılandı. Rauf, ben yokken ne yapmıştı?
Kordan bir şehir. Yanık anılar. Köprü. Dosya.
Parçalar zihnimde şimşek hızıyla birleşmeye çalışıyordu. Rauf, benim cezaevinde olduğum o uzun, karanlık günlerde sadece beklememişti. Araştırmıştı. Beni oraya sokan, bana ihanet eden, ya da bizi bu hale getiren güçleri anlamaya çalışmıştı. Ve Köprü, o güçlerden biri olmalıydı. Belki de en tehlikelisi.
Belki de o dosya, onun benim için inşa ettiği korunun en karanlık mahallesinin haritasıydı. Ve ben, cebimdeki uyarı mektubuyla, farkında olmadan tam o mahalleye, onun kapısına dayanmıştım.
Rauf'a baktım. Onun yüzündeki o maskeyi, o profesyonel donukluğu gördüm. Ama şimdi, o maskenin altında, bir şeyler seçebiliyordum. Bir endişe miydi, yoksa "sen anlarsın" der gibi bir bakış mı? Bana, içerideyken yaptıklarını, kordan şehrinin planlarını hiç anlatmamıştı. Belki de anlatamazdı. Ya da ben, kendi acımın içinde o kadar kaybolmuştum ki, anlatmak istediğinde duymamıştım.
Benim yokluğumda, beni korumak için kendini ne ateşlerin içine attın, Rauf? Ve şimdi, ben geri dönüp senin inşa ettiğin bu kordan labirentte kaybolduğumda, seni de benimle birlikte yanmaya mahkûm mu ettim?
İçimdeki zehir, yerini keskin ve acı bir sorumluluk duygusuna bıraktı. Cebimdeki mektup aniden dayanılmaz bir ağırlık kazandı. O mektup, sadece bana değil, onun da üzerine çöken bir tehditti. Ve ben, onu korumak adına, ondan en çok ihtiyacım olan şeyi, doğruyu, saklamaya çalışmıştım.
Arven, elindeki dosyadan kafasını kaldırdığında bakışlarım arkasındaki perdeye çevrildi. Köprü ve Ava'nın fotoğrafları duruyordu ama Köprü'nün yüzü pusluydu, seçilmiyordu.
"Köprü, Ava'nın sağ kolu. Üç yıl önce, İzmir'de bir liman operasyonundan sonra kaybolmuş. O liman operasyonu, Fırtına Timinin yönettiği bir operasyondu."
Bakışları beni buldu.
"O operasyonda onu hiç gördün mü Miraç Yüzbaşı?"
Dudaklarımdan otomatikman "Hayır," döküldü. Ama zihnim, bir fırtına gibi savruluyordu. Tek bir isim, tüm bu karmaşanın ortasında bir kasırga gözü gibi duruyordu: Helen Kefr-i.
Ve sonra ışık çaktı. Zihnimdeki tüm dosyalar, karanlık bir mahzenden savrulup açığa çıktı. O mahzenin kapısı artık açıktı. İçeri bakabilir, istediğim an çıkabilirdim. O savrulmuş dosyalardan sızan zehrin akışını izledim. Helen'in Necla'dan korktuğu anı yeniden gördüm.
Arven, tam da o an konuştu, sanki zihnimdeki o açık kapıdan içeri bakıyormuş gibi:
"Ne hikmetse Necla Parlar, o operasyon sırasında, cezaevine girmiş."
Rauf'un damağını şıklattığını duydum. Ses, bir uyarı çıngırağı gibiydi. Ama ona bakamadım. Gözlerim Arven'in yüzünde kilitli kaldı. Tüm dikkatim, onun bir sonraki cümlesine odaklanmıştı.
"Daha detaylı ve düzgün anlatır mısınız, binbaşım?" Sesi, uyarı dolu ama kontrol edilmeye çalışılan bir tondaydı.
Arven, ağır ağır sandalyesinde tamamen bize, masanın iki tarafına döndü. Sonra öne eğildi, avuçlarını masanın sert yüzeyine yasladı. Tüm fiziksel duruşu, açıklamanın ağırlığını taşıyordu.
"Direkt olarak konuyu anlatayım," dedi ve bakışları bir an için Rauf'un üzerinde durdu, neredeyse acıyan bir şekilde baktı. Sonra, patlayıcı gerçeği ortaya koydu;
"İçeriden çıkartmaya çalıştığımız Kıdemli Üsteğmen Necla Parlar; Köprü'nün babasını sorguladığı için içerideymiş. Köprü'nün babası, bir terörist elebaşıymış. O yüzden Köprü, o operasyonda hızla kaybolmuş. Çünkü içeriye, Miraç'ın içerideyken ifşa ettiği birini gönderecekti."
Orada bir an durdu. Oda, nefes almayı unutmuş gibiydi. Sonra, Arven'in bakışları yavaşça, kaçınılmaz bir şekilde bana çevrildi. Gözlerinde, bir suçlama değil, acı bir teyit vardı.
"Helen Kefr-i."
İsim, odada bir tokat gibi patladı. Her şey yerli yerine oturdu. Necla'nın sorguladığı baba... Köprü'nün kaybolma sebebi... Helen'in içeri girişi... Ve ben.
Ben, istemeden, farkında olmadan, bu korkunç makinenin dişlilerinden biri olmuştum.
Rauf'a baktım.
Rauf, yanağını dişleriyle içe doğru çekti ve time baktı.
"Operasyon iptal," dedi ve bana baktı. "Çıkış işlemini durduruyorum."
Onun bana bakan gözlerinde, koridordaki o çapkın, şakacı ışıktan eser yoktu. Orada, demir gibi bir kararlılık ve altında, bu durumun beni etkileyeceğini bas bas bağıran kişisel bir öfke vardı. Yanağını dişlemesi, içinde kaynayan bu öfkeyi zapt etmeye çalışmasıydı.
Ben, Köprü'nün planında bir piyondum. Ve şimdi, Necla'yı kurtarma girişimimiz, bizi doğrudan Köprü'nün hedef tahtasına yerleştiriyordu. Rauf'un iptal kararı, bir teslimiyet değil, bir stratejiydi. Tehlikeyi dağıtmak, yeniden konumlanmak.
"Hayır, iptal değil."
Sözlerim, sessiz odada tek başına ayakta duran bir çığlık gibi çınladı. Dudaklarımdan sızmamışlardı; benim en derin, en karanlık mahzenimden, tüm kontrolümü kaybederek fırlamışlardı. O mahzenin kapısı artık ardına kadar açıktı ve içerideki her şey dışarı akıyordu: Çaresizlik, öfke, suçluluk ve en kötüsü, inatçı bir umut.
Tüm gözler üzerimde toplandı. En ağır bakış, Rauf'unkisiydi. O demir kararlılık, şimdi donuk bir şaşkınlıkla çatışıyordu. Beni, hiç beklemediği bir isyanla karşısında görüyordu.
"Ne?" Tek kelimesi, bir uçurumun kenarından aşağı düşen bir taş gibi sert ve kesindi.
"İptal değil," diye tekrarladım, sesim bu sefer daha güçlü, ama içten gelen bir titremeyle doluydu. Ayağa kalktım. Sandalyenin ayakları zeminde gıcırdadı. "Durduramazsın, Rauf."
Arven bile, bu beklenmedik meydan okuma karşısında hafifçe geri yaslandı. Lerna, yanımda, donup kalmıştı.
"Sen delirdin mi?" Rauf'un sesi alçak ve tehlikeli bir tona büründü. "Az önce duymadın mı? Bu bir tuzak. Sen, farkında olmadan, tuzağın mekanizmasını kurmuşsun. Şimdi üzerine basmak üzeresin. Ve sadece sen değil, hepimiz."
"Duydum!" diye karşılık verdim, sesim yükselirken. "Her şeyi duydum. Köprü'yü, Ava'yı, babasını, Helen'i... Hepsi bir yerde mantıklı. Ama bir şeyi unutuyorsun."
Masaya, avuçlarımı dayadım. Öne eğildim, Rauf'un bakışlarına meydan okurcasına.
"Necla, o koğuşta, şu an," diye vurguladım, her kelimeyi bir çivi gibi çakarcasına. "Köprü'nün intikam listesinin en tepesinde oturuyor. Biz burada güvenli mesafelerden yeniden konumlanma oyunu oynarken, o orada, dört duvar arasında, savunmasız. Köprü uyandıysa, sadece bizi izlemekle yetinmeyecek. Ona ulaşmanın çok daha kısa ve kirli yollarını arayacak. Operasyonu iptal etmek onu güvende tutmaz, Rauf. Sadece yalnız bırakır."
Rauf'un çenesindeki kaslar, çelik halatlar gibi gerildi. Ağır ağır, tehditkâr bir sakinlikle yerinde doğruldu, ama henüz ayağa kalkmadı. Bakışları, buz gibi ve sorgulayıcıydı.
"Yani sen," diye başladı, sesi tehlikeli bir alçaklıkta, "açık hedef olarak koşup, onu Köprü'nün pençesinden mi almaya çalışacaksın? Bu senin çözümün mü?"
Gözlerimi kırpmadım. "Gerekirse, evet."
Cebimdeki tehdit mektubunun gülümseyerek nefes aldığını kalbimde hissettim.
O 'evet' odada patladığı anda, Rauf'un gözlerinde kontrolden çıkmış bir öfke alevlendi. Yüz kasları istemsiz bir seğirmeyle oynadı ve bir hışımla, sandalyesini geriye iterek ayağa fırladı. Arven, hemen araya girmek için yerinden kalktı, ama Rauf onu yok saydı. Bir adımda önüme geldi, sağ kolumu dirseğimden yakalayıp sertçe kendine doğru çekti. Yakalayışı, bir kelepçe gibiydi. Öyle yakındı ki, nefesinin sıcaklığını yüzümde hissedebiliyordum.
"O cümleni geri al," diye hışırdadı, sesi boğuk ve parçalı. Gözlerinin içine baktım; orada sadece öfke değil, paniğin eşiğinde bir korku vardı. "Sen bu timin bir parçasısın. Hiçbir kararı, asla, tek başına veremezsin. Anlıyor musun? Asla!"
Sözleri, bir tokat gibi vurdu. Ama acıtmadı; aksine, içimdeki isyanı daha da körükledi. Onun gözlerinin derinliklerine baktım, korkusunu, çaresizliğini gördüm. Ve bu sefer, sesim titrek değil, kristal kadar net çıktı;
"Tek başına vermiyorum, Rauf. Sana danışıyorum. Ama danışmak, boyun eğmek değil." Kolumu, onun tutuşunda zorlayarak çekmeye çalıştım, ama bırakmadı. "Evet, bu time aitim. Ama Necla da bizim gibi bir asker. Onu oraya biz sokmadık, ama onu oradan çıkarmak bizim sorumluluğumuz. Ve senin dediğin gibi yeniden konumlanmak, onun için zaman kaybı. Köprü'nün ona ulaşması için zaman tanımak demek."
Arven, araya girmeye çalıştı.
"Rauf! Bırak kızı."
Ama Rauf, Arven'in varlığını, sesini duymuyor gibiydi. Tüm dikkati, tüm varlığı bana kilitlenmişti. Bana bakışında, tanıdığı, sevdiği kişiyi değil; anlam veremediği, kontrol edemediği bir yabancıyı görüyor gibiydi.
"Peki ya sen?" diye fısıldadı, sesi öfkenin küllerinin altından çıkan saf, yakıcı bir acıyla doluydu. "Seni hedef tahtasının tam ortasına koymamı mı istiyorsun? Köprü seni bir piyon olarak kullandı. Şimdi sen, kendini şah piyonu mu ilan ediyorsun?" Sesini yükseltti, ama bu bir bağırtı değil, içten gelen bir çığlıktı. "Bu intihar, Miraç! Ve ben senin intiharına yardım edemem."
Tam o anda, Arven daha fazla beklemedi. Ani bir hareketle Rauf'un koluna girdi, tüm ağırlığıyla onu geriye çekti. Rauf, beklenmedik müdahaleyle dengesini kaybetti, bir adım geriye sendeledi. Arven, sol elinin avuç içini Rauf'un göğsünün ortasına, kalbinin üzerine adeta çiviler gibi bastırdı.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen?" Arven'in sesi artık komutandı, ağabey değil. Keskin ve yıkıcı bir sakinlikle devam etti. "Nerede olduğunuzu, kimin karşısında olduğunuzu unuttunuz mu?" Gözleri önce Rauf'un kapalı gözlerinde, sonra da masanın etrafındaki diğer herkeste dolaştı. "Unuttuysanız, derhal hatırlatayım!"
Herkes ayağa kalktığında, bastırdığı elini Rauf'un göğsünden çekmedi. Onunla, tüm odayla konuşuyordu;
"Bu bir savaş odası. Karşınızda bir düşman değil, müttefikiniz var. Ve siz," diye Rauf'a odaklandı, "tim lideri olarak, duygularınızı bir kenara bırakıp, durumu analiz etmekle yükümlüsünüz. Miraç'ın söylediği riskli mi? Evet. Ama iptal etmek pasifliği, daha büyük bir risk değil mi? Köprü'nün bir sonraki hamlesini beklemek, onun inisiyatifi ele geçirmesine izin vermektir."
Arven, nihayet elini çekti. Rauf, göğsündeki basıncın yokluğuyla bir nefes aldı. Yüzü hâlâ gergindi, ama artık o kör öfkeden eser yoktu. Yerini, ağır bir utanç ve yeniden toparlanma çabası almıştı.
Arven, bana döndü.
"Ve sen, Yüzbaşım. Cesaretin takdir edilebilir. Ama cesaret, pervasızlıkla karıştırılmamalı. Gerekirse evet demek, bir plan değil, bir vasiyettir. Bize bir plan getir. Nasıl bir hareket hem Necla'yı koruyacak hem de bizi tamamen Köprü'nün nişangahına oturtmayacak?"
Odaya, stratejik bir sorgulamanın soğuk, temiz havası doldu. Kişisel çatışma bitmiş, profesyonel müzakereler başlamıştı. Rauf, yavaşça sandalyesine oturdu, elleri masanın üzerinde sıkılıydı. Ben ise, Arven'in sorularına cevap vermek, sadece hislerimle değil, aklımla da savaşmak zorunda olduğumu anladım.
"Güneş bulur yakar seni
Külün' saçar açma yasemen
Şafak söktü kokun gelir
Derin uykuda böldü beni
O konu bana ağır gelir
Açma yasemen"
10 Saat Önce
Yüksek Dağlara Doğru, Koliva
Fırat Çapoğlu, Ağzından
"Hırçın bir denize âşık olursan, sevdiğini orada boğulurken görürsün," diye fısıldamıştı babam, Karadeniz'in azgın dalgaları ayaklarımın altındaki kayalıkları yalayıp çekilirken. O an, sadece güzel bir mecaz sanmıştım. Ta ki Lerna'yı gördüğüm ana kadar. Gerçeği o zaman kavradım.
Babam yalnızca bir noktada haksızdı. Âşık olduğun, hırçın denizin ta kendisi oluyordu. Boğulmayı bekleyen de sen oluyordun. Ve sen, her gelen dalganın kemiklerini öğüten soğuğuna, ciğerlerini sıkıştıran tuzuna rağmen, o uçsuz maviliğin ihtişamına hayranlık duymaktan asla vazgeçemiyordun. İşte o zaman anlıyordun: Sevdiğin şey, aynı zamanda seni yok etmek için sabırsızlanıyordu.
Ona, Lerna'ya bakarken babamın sözü beynimin kıvrımlarında yankılanıyor ve içimi buz gibi bir korku kaplıyordu. Çünkü ben çoktan boğuluyordum. O, içimde her şeyi silip süpüren, dipsiz bir girdaptı. Yanına vardıkça nefesim daralıyor, uzaklaştıkça da can çekişiyordum. Belki de babamın asıl demek istediği buydu: Sakın âşık olma. Sadece izle, uzaktan ve güvende. Ama ben izlemeyi asla öğrenemedim. Ben, usul usul batmayı, o karanlık sularda nefesimi tutmayı öğrendim.
İnsanlar, çay rengi saçlarımın altındaki yeşil gözlerime bakıp, "İçinde Karadeniz'in mavisi var," derlerdi. Hangi Karadeniz'in mavisi? Fırtına sonrası, öfkeyle köpürmüş, ıslak çakılların üzerinde hırçınca çarpan, koyu lacivert mi? Yoksa öğle vakti, güneşin altında, sinsi ve zalim bir sakinlikle, katil bir güzellikle parıldayan turkuaz mı? Cevap, ikisinin de birbirine karıştığı yerde saklıydı.
İkisi de bendim.
Peki, şimdi karşımda sırtı dönük duran, parmaklarının arasında tükenmiş bir sigara izmaritini, son küllerini bile avuçlamışçasına ısrarla sömüren adam kimdi?
Yüzbaşı Rauf Aslan.
O, yeni timimizin komutanıydı. Sırtı bana dönük, omuzları gergin, dünyanın bütün yükünü tek başına taşıyor gibiydi. Miraç'ın nişanlısıydı. Ona baktığımda, gözlerinin önünde ailesini kaybetmiş bir adamın soğuk, korunaklı bakışlarını görüyordum. Belki de bu yüzden anlaşabiliyorduk. Ama onun korkusu farklıydı. Ben kaybettiklerimle yaşamayı öğrenmiştim; o ise sahip olduğu son şeyi, Miraç'ı kaybetmekten ölesiye korkuyordu.
Her hareketi, her emri, onu korumanın hesabıyla yazılmış gibiydi. Sigarasını o hırçınlıkla içişinde bile, içindeki fırtınayı bastırmaya çalışan bir kontrol vardı. Lerna ve ben onun timindeydik, ama hissettirdiği şey, özellikle Miraç söz konusu olduğunda, bir timden ziyade bir kaleydi. Ve o, her şeyi gören, her tehdidi önceden sezmeye çalışan, yalnız kale muhafızıydı.
Miraç'ın kaçırıldığı gün, parmaklarımın arasında kopan tesbihin ipliği, yüreğimde kor gibi taşıdığım korkunun ilk filizini de beraberinde getirdi.
Bana, askerliğe dönmem için uzattıkları o koyu, cilalı ahşap tesbih... Kara gözlü, gece gibi saçlı Lerna, her bir boncuğu tek tek, bir dua, bir sabır, bir bağışlanma niyetiyle dizmişti. Miraç ise, o ipi bile isteye gevşek bırakmıştı. Belki de hayatın kendisinin ne kadar narin olduğunu, bir kopuşun ne kadar ani olabileceğini bana hatırlatmak istemişti.
Ama ben, o ipin kopacağını o an düşünmemiştim. Kopuş, bir silah sesiyle geldi. İplik dağıldı, ahşap boncuklar birer birer, sanki hayatlarını kaybeden canlılar gibi, vites topuzunun boşluğundan tık tık diye sıçrayarak yuvarlanıp gitti. Her biri, birer kayıp ruh gibi dağıldı karanlıkta.
O tesbih, benim için bir dua aleti değildi. O, içimde taşıdığım sessiz bir mezarlıktı. Parmak uçlarımla her dokunduğum boncuk, o mezara bırakılmış bir hatıra çiçeği olurdu. Her çekişim, geçmişe dair bir saygı duruşu, yokluklarını çekerdim.
Ancak, o gün yeşeren korku, başka bir soruydu. Şimdi bu yeni kopuş, bu dağılan boncuklar, bana neyin habercisiydi? O kopan iplik, yalnızca geçmişin değil, geleceğin de bir ipucu muydu? Dağılan her boncuk, henüz kaybetmediğim birini mi işaret ediyordu?
O gülü, ben kimin mezarına bırakacağım korkusuydu bu. Lerna'nın mı? Yoksa henüz gelmemiş, ama adını içgüdülerimin fısıldadığı başka bir kaybın mı? Kopan tesbih, geçmişin mezarlığını dağıtmış, yerine, henüz kazılmamış bir mezarın soğuk toprak kokusunu getirmişti. Ve ben, o kokuyu ciğerlerime çekmekten korkuyordum.
İşte, arkası dönük olan adamda bundan korkuyordu.
Miraç'ı kaybetmekten.
Normal adımlarla ona doğru yaklaşıp yanında durduğumda, gözlerindeki fırtınayı gördüm. Limanı inşa ettiği topraklarıyla, normalde mesafeli ve analitik bir keskinlikle bakardı. Ama şimdi, içi balçıkla kaplanmış bir üssün gece yarısını izliyordu. İçinde bir korku girdabı dönüyor, etrafını çelikten bir iradeyle çevrelemeye çalışıyordu. Sanki bakışlarıyla, görünmez bir düşmanı durdurmaya, uzaklarda bir yerde olan Miraç'ı görünmez bir kalkanla sarmaya çalışıyordu.
Sigarasından derin, hırçın bir nefes çekti. Dumanı, aramızdaki sessizliğe karışarak dağılırken, sesi kurşuni bir bulut gibi çıktı dudaklarından;
"Biliyor musun, Fırat," dedi, sesi kum taneleri gibi hışırdayarak. "Bazen en büyük korkun, seni en büyük hataya sürükler. Kontrol etmeye, kilitlemeye, sarmalayıp saklamaya çalışırsın. Çünkü kaybetmek, kendi canını kaybetmek gibi gelir."
Gözleri, gri bulutlu gökyüzüne dikildi.
"Ve işin lanet yanı," diye ekledi, bu sefer sesi daha alçak, daha yıpranmış, "korktuğun şeyi davet etmeye başlarsın. Her koruma duvarın, üzerine çektiğin bir hedef işareti olur. Bu işin ironisi bu."
Bana döndü, gözlerindeki fırtına şimdi doğrudan benim yeşilimde kendini arıyordu.
"Sen anlarsın. Sen de aynı korkuyu taşıyorsun içinde. Lerna'ya bir şey olacak korkusu. Onu kaybetme ihtimalinin, kendi sonun gibi yaklaştığını hissedersin."
Bir an sustu. Sanki nefesi, boğazında bir diken gibi takılı kalmıştı. Sonra, bir komutan emri verir gibi değil, aynı yaradan sürekli kanayan, tükenmek bilmeyen bir adamın içli yakarışı gibi konuştu;
"Korkuyorum, Fırat. Doğru yaptığımızı sandığımız hiçbir şey, doğru değil. O 'doğru' dediğimiz karanlık koridorda, ayak seslerimiz bizi yanlışa sürüklüyor. Ve o karanlık, onu alırsa..." Sesinin tonu bir cam çatlağı kadar ince ve titrek hale geldi, "Ben yok olurum. Çünkü eğer o giderse," diye duraksadı, nefesi tamamen kesilmiş gibiydi, "her şeyin rengi, anlamı, sebebi solup gider. Anlıyor musun?"
Anlıyordum. Onun gözlerindeki canlı, yakıcı fırtına, benim içimdeki durgun, taşlaşmış mezarlığı dolaşıyordu. İkimiz de aynı uçurumun kenarında duruyorduk; biri düşmekten korkuyordu, diğeri ise çoktan düşmüş olmanın soğukluğunu taşıyordu. İkisi de aynı derecede dipsizdi.
Şimdi o dipsizliğin içinden şafak yükselecekti.
Şafak, kaybettiklerimizin kemiklerini söken bir ışık olacaktı.
10 Dakika Önce
So Far, Olafur Arnalds
Miraç Gökçe, Ağzından
Bir kâğıdın, bıçak ağzından daha keskin; bir kalemin, namludan daha güçlü olduğunu, beni yok etmesi gerektiğini yazan satırlardan öğrenmiştim.
Kaderim ise, satırlarımın arasına işlediğim sözcükleri bana gösterdiğinde ve ben onlara geri döndüğümde, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, bir kez daha, kemiklerime kadar hissederek anlamıştım.
Şimdi önümde, Gölcük Deniz Üssü'nün devasa, çelikten giriş kapısı uzanıyordu. Soğuk ve sorgulayıcı bir bakışla bakan bu kapı, bir geçiş değil, bir yargı yeriydi. Solumda, devlet gücünün somutlaşmış hali olan loş bina girişi; sağımda ise, uçsuz bucaksız, huzursuz bir griye bürünmüş Marmara'nın soğuk suları vardı.
İki güvenliğin arasında kalmış bir şekilde, bana yazılmış o fermanı bekliyordum.
Üzerimde yalnızca üniformam ve rütbelerim vardı. Ne bir silahım ne de bir hançerim. Tüm savunmam, omuzlarımdaki yıldızlar ve göğsümdeki brövelerden ibaretti.
Üssün ağır kapısı gıcırtıyla, isteksizce aralandığında, ellerimi arkamda çelikten bir kenet gibi kavuşturdum. Nefesim, göğüs kafesimde sıkışan bir kuş gibi çırpınıyordu. Bana doğru yaklaşan o kâğıttan fermanın ayak seslerini duyuyor gibiydim.
Kapıdaki iki nöbetçi asker, üst araması için onun kollarını kaldırmasını işaret ettiklerinde, dünyanın tüm oksijenini ciğerlerime çekmişim gibi derin, titrek bir nefes aldım. O silaha dönüşmüş kâğıdın satırlarının onlara ne fısıldadığını, kalbimin atışından daha iyi biliyordum.
"Bende bir askerim," diyecekti.
Onların söylediği şey ise şu olacaktı: "Komutanım, güvenlik tedbirleri gereği hiç kimseyi silahlı alamıyoruz."
Ama hiç kimsenin bilmediği bir nokta vardı ve kimse onu sorgulamayacaktı.
Bana doğru yaklaştıkça, zihnimin kapalı mahzeninin ağır demir kapısını araladım. Onun her adımı, benim içe doğru bir adımımdı. Sanki bir labirentin geriye sarılan koridorlarında, karanlığa doğru yürüyordum. O fiziksel mesafeyi kapatırken, ben anılardan örülü bir derinliğe çekiliyordum.
Kalemi kendine silah yapmış o ferman, tam karşımda durduğunda, yüzümde ince, hesaplanmış bir gülümseme belirdi. Adımlarımı durdurdum ve mahzenin kapısını tamamen açarak onun içeri girmesine izin verdim.
"Miraç Yüzbaşı, beni misafir ettiğiniz için teşekkür ediyorum."
Sesi cilalı bir tahta gibi pürüzsüzdü. Sahiden, bir insan sadece teşekkür mü eder böyle bir anda?
Gülümsemem biraz daha genişledi, bir tuzak çiçeğinin açılışı gibi. Sağ elimin avucunu yukarı kaldırıp, dalgaların huzursuzca öpüştüğü iskeleyi gösterdim.
"Hoş geldiniz. Hava kapalı ama deniz her zaman açık fikirlidir. İsterseniz şöyle geçelim. Deniz havasını özlemişsinizdir."
Kafasını hafifçe, neredeyse algılanamayacak bir tereddütle salladı. Gözleri, kısa bir an için sağa, loş bina girişine kaydı. Orada, kendi ördükleri görünmez ağları mı görüyordu, yoksa benim oraya serpiştirdiğim gölgelerden mi korkuyordu, tam emin olamadım. Tek bildiğim şey, yalnız olmadığımdı. Uzaklarda, birkaç çift göz bu sahneyi izliyordu.
Birlikte, zamanın yavaşladığı küçük, ağır adımlarla iskeleye doğru yürümeye başladığımızda, sırtıma saplanan bakışların somut ağırlığını hissediyordum. Sanki uzaktaki o bakışlar, beni görünmez bir nişangahın merkezine oturtmuştu. Her an, aniden yükselecek bir dürbünün camından yayılacak sıcaklıkla tüm varlığımı sarabilirdi. Ellerimi arkada, sakin bir güçle kavuşturmuş, tutuyordum.
"Nasılsın Miraç," diye sordu, katlimi imzalayan kalemin sahibi. Sesinde sahte bir sıcaklık, altında delici bir soğukluk vardı. "Alışabildin mi özgürlüğe?"
Ona göz ucuyla, bir anlığına baktım. Omuzlarımı, kayıtsız bir küçümsemeyle silkerek cevap verdim.
"Ben zaten çok kalmamıştım orada," dedim, sesim dalgaların hışırtısına karışarak. "Asıl sizi sormalı. Siz uzun bir süre oradaydınız, değil mi? Siz nasılsınız?"
Sorum, bir nezaket sorusundan çok, zehirli bir tohum gibi havada süzüldü. Onun cevabı, sözlerinin altındaki zifiri karanlıkta saklıydı. Ve ben, bu sessiz satranç tahtasında, onun piyonunu oynatmasını bekliyordum.
"Adaletin terazini düzelttikten sonra biz de işler biraz değişti."
Buna yüreğimin derinliklerinden gelen acı bir kahkahayla gülmek istedim. Ama öyle yapmadım. Bunun yerine, iskele betonunun ortasında, tam denizle kara arasındaki o görünmez çizgide durdum. Yavaşça sırtımı denize döndüm. Arkamda uçsuz mavilik vardı, benim gerçek evim. Onun beni koruyacağından, yutacağından, saklayacağından emindim. Ve işte o anda, zihnimdeki mahzenin ağır kapısını, tam onun içerideyken üzerimize kapattım.
İçeride, yılların ördüğü örümcek ağları aniden hareketlendi. Tozlu rafları, soluk anıları, her bir acıyı ve tüm varlığımı, saniyeler içinde kadifemsi ve yapışkan ipliklerle kapladılar. Yüzümdeki kontrollü gülümseme, bir mum alevi gibi söndü.
Örümceklerden nefret ederdim.
"Adaletin terazisi," dedim, sesim buz kıran bir geminin gövdesi gibi sert ve soğuk, "senin için çoktan kırıldı, Karadul."
Karşımdaki kadının dudaklarında zehirli bir çiçek gibi açılan gülümsemeyi görür görmez, zihnimin mahzenine, o masanın üstündeki tek bir anıya gömüldük. Kader, bana o sayfaların aslında ne olarak, kimin eliyle işlendiğini bir kez daha, acımasızca gösteriyordu.
"Erken emekli edilmiş, Yüzbaşı Nergis Karadul."
İsmi ve eski rütbesi, koğuşun havasını değiştirdi. Bu sadece bir tanışma değil, bir kimlik teşhiriydi. Karadul. Soyadı bile bir hikâye anlatıyordu. Örümcek ağını ören, sessizce bekleyen... Bu kadını hatırlıyordum. Çanakkale'de görev yaparken, televizyondaki haberini görmüştüm. Sessiz sedasız bir uzaklaştırma almıştı ve ardından bir anda içeriye alınmıştı. 'Erken emekli edilmiş' ise... Askerî lügatte bu, ayak kokusu gibi sinmiş, resmî bir leke demekti. O hali daha gençti, şimdi ise bayağı bir yaşlanmıştı.
"Adaletin terazisi sana da kaymış, Yüzbaşı Miraç Gökçe."
Sözleri, doğrudan ve yargılayıcı değildi. Sözleri doğrudan vurmuyor, sinsi bir sızı gibi içeri işliyordu. Daha çok, acı bir ortaklığın tespiti gibiydi. Bir ortaklık tespiti miydi, yoksa bir tuzağın ilk yemi mi? Terazinin kaydığını kabul ediyor, ama kimin eliyle kaydığını sorguluyordu. Gözlerindeki o derin, yıpranmış bilgelik, şimdi daha net görünüyordu. Hayır, gözlerindeki derin, yıpranmış bilgelik, artık şüpheli bir parlaklıkla parlıyordu. O da benim gibi, sistemi içeriden bilen biriydi. Ve görünüşe göre, o da sistemin dişlileri arasında öğütülmüştü. Ama onun dişlileri arasında kalıp kalıp kendini bilememiş miydi, yoksa bilerek mi sivriltmişti?
Yavaşça başımı salladım, onaylayarak. Artık sadece duyduğumu değil, anladığımı da gösteriyordum. Onaylamak için değildi, suya atılan taşın oluşturduğu halkaları takip etmek içindi.
"Görünüşe göre, terazi pek çoğumuzun üzerinde oynamış, Yüzbaşım. Yapmam denenleri yaptırıyor, bize."
O ana kadar, bütün her şey gözlerimizin önündeydi. En gerçek, en çıplak haliyle. Ama kural buydu: Hiçbir şey, göründüğü gibi değildir. Annemin ve Arven'in imzaları, zihnimde bir sözcüğün tam altına bir mezar taşı gibi gömülmüştü: Kimseye güvenme.
Zihnimin derinliklerindeki aynadaki benliğim ile göz göze geldim.
"Miraç," dediğinde, gözlerimi açıp sol omzumun üzerinden ona baktım.
Nergis'in gözleri bir anlığına keskinleşti, avını tartan bir kartal gibi. Sonra yavaşça, dikkatle kurgulanmış bir hareketle, battaniyenin altından elini çıkardı. Yanındaki ucu bükük metal dolabın kapağını açtı. İçinden, köşeleri yıpranmış, derisi soluk bir defter ve ucu mükemmel sivriltilmiş sıradan bir kurşun kalem çıkardı. Bir ritüelin parçaları gibiydiler.
"Burada," dedi, kalemi hafifçe, neredeyse sevecen bir şekilde havada sallayarak, "kayıt tutmak hayati önem taşır. Resmî evrak yalan söyler."
Bana doğru eğildi. Nefesi, bayat ekmek ve eski kâğıt kokuyordu. Sesi, duvarlara sızan nem gibi bir fısıltıya dönüştü;
"Senin dosyan, bizim buradaki birçok dosyayla aynı tozlu rafta duruyor olabilir. Yanlış yer. Yanlış zaman. Yanlış emir. Senin hikâyeni biliyorum. Fırtına Timi. Soğuk Kızıl. İçine enjekte edilen şey."
Her kelime, omurgama dizilen buzlu mermiler gibi indi. Bu kadın nereden biliyordu? Yoksa bu, beni test etmek, çatlatmak için atılmış bir kumar mıydı? İçimde bir şey savunma pozisyonuna geçti.
Yüzüm bir maskeydi. Ne panik ne şaşkınlık. Sadece, bir taşın soğukluğu.
"Kayıtlar bazen yanıltıcı olabilir," dedim, her heceyi teraziye koyarak. "Önemli olan, hangi gerçeğin nerede yazılı olduğu."
Nergis, bu sefer gerçekten gülümsedi. Ama bu gülümseme, bir mezar taşı kadar soğuk ve donuktu.
"Gerçek," diye fısıldadı, gözlerinin içinde tekinsiz bir ışık oynaşarak, "çoğu zaman kaybolur. Ama tanıklar asla tam olarak susmaz. Sen buraya sadece bir mahkûm olarak gelmedin, Miraç Yüzbaşı. Sen bir tanıksın. Ve burada, tanıklar..." Duraksadı, anlamı havada bir duman halkası gibi bırakarak, "...ya çok değerlidir ya da çok kısa ömürlü."
Sözlerini bitirdi ve defterini açtı. Artık bana bakmıyordu, sayfalardaki hayaletlerle konuşuyor gibiydi. Ama bıraktığı son cümle, görünmez bir iple boğazıma dolanmıştı.
Bu bir koğuş değildi. Burası, kâğıttan bıçakların ve fısıltıdan kurşunların uçuştuğu, sessiz bir savaş alanıydı.
Flashback'in sisleri dağıldığında, karşımda yine o solgun, tehlikeli kadın duruyordu.
"Benim o aradığın kişi olduğumu nereden anladın?" diye sorduğunda, gözlerinin tam içine, o siyah pusun derinliklerine baktım.
"Helen Kefr-i yanıma geldiğinde, bir tek Necla ve Hale abla gelmişti. Sen sadece uzaktan bizi izledin ve bunu kaydettin, o deftere. Lerna, içeriye gireceği gün sen çıktın. Bu planlıydı. Çünkü, beni tek başıma yenebilirdin ama iki kişi seni riske atardı. Ve Lerna, her zaman benden daha şüpheci bir kişilikti, bunun farkındaydın."
Sessizlik, ağır ve anlamlı bir şekilde çöktü aramıza. Verdiğim cevap, ona ait bir parçayı, bir sırrı, bir suçu geri vermiş gibiydi. İzleyicinin, bir an için izlendiğini fark etmesi gibi.
"İlginç doğrusu, dedikleri kadar efsaneymişsin, denizkızı."
Dişlerimi köklerinden sarsacak kadar sıktığımı, acıyan çene kemiğimden anlamıştım.
"Köprü, nerede?" diye tısladım, sesim keskin bir jilet gibi havayı yardı.
Karadul, yüzündeki zehirli çiçeği andıran gülümsemeyi bir an bile soldurmadan, başını hafifçe çevirip üssün devasa, çelik giriş kapısına baktı. O kapı, bir sığınak değil, bir mezardı şimdi onun için.
"Demek," diye mırıldandı, sesinde oyunbaz, alaycı bir tını, "onun için tüm bu güvenlik önlemi aldırdınız? Köprü için mi yoksa kendi zayıf noktanız için mi?"
Arkamda, çelik bir kelepçe gibi kenetli tuttuğum ellerimi bir milim bile gevşetmedim. Parmak uçlarıma kontrol edilemez bir titreme gelmişti, ama dışarıdan görünen tek şey, taştan bir sükunetti. En ufak bir hareket, en küçük bir zaaf işareti, bu zehirli örümceğin ölümcül hamlesini tetikleyebilirdi. O, bir asker üniformasının içine saklanmış, hain bir gölgeydi.
Onun gözleri, soğuk ve mekanik bir hesaplamayla, önce benim taş kesilmiş, kenetli ellerime kaydı. Sonra yavaşça yukarı tırmandı, gözlerimin derinliklerine, içimdeki fırtınanın merkezine kitlendi. Aramızda gergin, görünmez bir ip vardı ve ikimiz de, hangi tarafın önce bıçağını bu ipe sürtüp koparacağını bekliyorduk.
"Söylesene, Miraç Gökçe," diye başladı, sesi zehirli bir bal gibi süzülerek. "Pencere ardında, dürbünlerin arkasında bizi izleyen herkes... Senin benim elimden zarar görmenden ne kadar korkuyor? Seni korumak için mi buradalar, yoksa kontrol etmek için mi?"
Sorduğu soru, bir hançer gibi sadece bana değil, benim arkasındaki tüm sisteme saplanmak üzereydi.
Başımı, tüm onurum ve inancımla yavaşça kaldırdım. Deniz rüzgârı, saçlarımı alnımdan geri itti. Bakışım, çelik gibi sert ve berraktı.
"Biz," dedim, her kelimeyi bir çekiç darbesi gibi indirerek, "en azından şehit veririz. Onurlu bir kayıp, bir emanettir. Rüzgârda dalgalanan bir bayrak, bir hatıradır."
Bir adım daha yaklaştım, nefesim neredeyse onunkine değiyordu.
"Sizler ise," diye bitirdim, sesim buzul gibi keskin ve alçak, "sadece leş olursunuz. Kokunuz, ihanetiniz gibi ağır ve pis bir iz bırakır. Ve tarih, leşleri değil, şehitleri hatırlar."
Sözlerim, havada bir tokat gibi çınladı. Onun yüzündeki gülümseme sonunda söndü, yerini ince bir çatlak gibi geçen, kontrol edilemeyen bir öfke aldı. İpi kesecek olan, artık belliydi.
"Bizde de son yaptıklarımız konuşulur, Miraç Gökçe."
Sözleri bir çıngırak yılanının sesi gibi tısladı kulaklarımda. Ve o anda, göğsümün tam ortasında, üniformamın kumaşını soğuk ve sert bir noktaya doğru iten bir baskı hissettim. Bakmama gerek yoktu. Çünkü acı, ama değişmez bir gerçek vardı. Gerçek bir asker, hiçbir zaman tamamen silahsız değildir. Üniformasının bir kıvrımında, bir çizmesinin içinde, sessiz ve ölümcül bir yedek her zaman hazırdı. İkinci bir silah. Ne kadar hain olsa da o da bunun bilincindeydi. Ve o an bir horozun indirildiğini, kalbime dayanmış o ölümcül namlunun soğuk metalik temasından anladım.
Nefes alışverişlerimiz aynı ritmi yakalamıştı. Onunki heyecanlı ve sığ, benimki derin ve ölçülü.
"O namlu bir cümleyi noktalar. Ama bir hikâyeyi asla. Hikayeler sızıntı yapar. Kâğıttan, parmak izlerinden, fısıltılardan sızar. Ve benim hikayem," diye ekledim, dudaklarımda ince, keskin bir gülümseme belirerek, "çoktan yazıldı. Senin elindeki tetik, sadece bir sayfayı çevirir."
Onun gözlerinde, zafer ışıltısının ardında, ilk kez bir şüphe, bir tereddüt kıpırdadı. Silahın gücü onda, ama son sözün gücü bende gibiydi. Ve bu bilgi, göğsümdeki çelikten daha ağır, onun yüreğine gizli bir hançer gibi saplanmıştı.
An, kristalleşti.
Zaman, bir saniyenin sonsuz dilimlerine ayrıldı. Arkamda çelikten bir kelepçe gibi kenetli duran ellerim, bir milisaniyede, bir yıldırım hızıyla çözüldü. Kaslarım, yılların eğitimini, kayıpların öfkesini, hayatta kalma içgüdüsünü tek bir harekette eritti. Sol elim, bir puslu aynadaki hayaletin eline doğru savruldu; hedefi, onun parmaklarına yapışık duran, göğsüme dayalı o metal uzantıydı.
Onun tetik parmağının kasılma anıyla, benim bileğini kavrayışım aynı salisedeydi. Birbirine giren iki kaderin çarpışmasıydı.
Zamanı durdurmazdınız.
İki silah, tek bir namludan ateşlenmişçesine, aynı anda gürledi. Ses, kulak zarlarını yırtan, kemikleri titreten bir süpernova patlamasıydı. Göğsümde, evrenin merkezinde bir yıldız çökmüş gibi ani, yakıcı bir ısı patladı. Bu bir acı değil, varoluşun kendisinin kütlesiz bir boşluğa dönüştüğü o ilk, tarifsiz şoktu. Nefesim, akciğerlerimden bir yara alıp kaçan bir kuş sürüsü gibi savrulup gitti.
Aynı anda, Nergis Karadul'un vücudu, sanki görünmez bir çekiçle omzundan vurulmuş gibi sola doğru sertçe yalpalandı. Arkadan gelen kurşun, ona ulaşmıştı. Gözleri, şaşkınlık ve ani bir anlayışla iri iri açıldı. Dengesini kaybediyordu, iskele betonun üzerinden, soğuk suya doğru düşecekti.
Beni vurduğunu görmesin.
Bu düşünce, kalbimdeki yaranın acısından daha yakıcıydı. Tüm benliğimle, ciğerlerimdeki son havayı, damarlarımdaki son gücü söküp alarak ona uzandım. Parmak uçlarım, onun üniformasının kumaşına bir anlığına değdi, kaydı, tutunamadı.
Rauf, benim vurulduğumu görmesin.
Bu korku, ölüm korkusunu bile bastırıyordu. Onun o koruyucu, sahiplenici öfkesinin, bu kritik anda kontrollü bir planı, kontrolsüz bir katliama çevireceğini biliyordum. Kontrol, her şey bitene kadar bende kalmalıydı. Ama bedenim, ihanet ediyordu. Onu tutamadım. Ellerim, sadece havada, boşlukta bir an asılı kaldı.
Patlamanın merkezindeki o devasa süpernovanın kalıntıları gibi, tüm kütlemle yerçekiminin acımasız kollarına bıraktım kendimi. Bedenim geriye, ağır ve çaresizce yıkıldı. Sırtım, iskele betonunun vefasızlığıyla şiddetle buluştu. Bir kemik uğultusu ve keskin bir sızı, omurgamdan beynime fırladı. Başım betona sertçe çarptı, kulaklarımda derin, uğultulu bir çınlama başladı.
Ruhumun derinliklerindeki o küçük, korkmuş çocuk benliğim, avucunu, sanki düşen bir yıldızı, kaybolan bir hayali yakalayabilirmiş gibi, kararmış göğün sonsuzluğuna doğru açmıştı. Parmaklarının arasından, ölümün eşiğindeki gözlerimin gördüğü bulutların ardındaki ışıltılı tozlar süzülüyor, eriye eriye kayıp gidiyordu. Sırtım, iskele betonunun acımasız ve soğuk gerçekliğindeydi. Ama bakışlarım, yalnızca geceye kenetlenmişti. Gündüzün tüm aydınlığı bir anda, bir lamba gibi sönüvermiş, yerini derin, kadifemsi ve sayısız yıldızla delik deşik olmuş, dipsiz bir karanlığa bırakmıştı. Artık benim için zaman, hep o andı.
Gökyüzü, hep o geceydi.
İçimden, o küçük çocuğun sesi yankılandı: "Peki arkalarında ne var? O ışığın bittiği yerde?"
Zamanın ötesinden, annemin sesi geldi.
"Işığın bittiği yerde, sonsuz bir olanaklar denizi var. Belki altın kumlu plajları olan, iki güneşli gezegenler... Bulutları şeker pembesi, denizleri lavanta kokan dünyalar... Ya da hiç görmediğimiz renklerin dans ettiği, sessizliğin bile bir müziğe dönüştüğü gaz bulutları. Orada, bizim zaman dediğimiz şeye bağlı olmayan canlılar olabilir; ışık hızında düşünen, yıldız tozuyla beslenen varlıklar."
Işığın bittiği yer burası mıydı?
Sonsuz olanaklar denizi, sadece kanla ıslanmış, soğuk bir iskele betonundan mı ibaretti şimdi?
Ama tam o umutsuz düşünceye kapılırken, kulaklarımın en derininde, o unutulmaz günün kahkahasının sıcak bir yankısını duydum. Ve gözlerimi saran o kadifemsi gecede, annemin parmağıyla çizdiği o görünmez, muhteşem yay, bir an için parlak, fosforlu bir iz bırakarak yeniden belirdi. O iz, şekil değiştirdi, dönüştü ve Rauf'un göğsüne yaslandığım, onun kalp atışlarını dinlediğim o gecenin sessiz yıldızına, o tek, sade parıltıya dönüştü.
"Benim için bu geceyi al ve bir kutunun içine koy. Zamanın işlemesine izin verme."
Rauf, "Senin kalp atışın, benim saatim," dedi ve yanağına yasladığım elimi alıp kendi göğsüne yasladı. "Benim kalbimin atışı da senin saatin. İkisi aynı ritimde attığı sürece hiçbir şey değişemez. Hiçbir şey bitemez."
Saat durmuştu.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!