Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölümde yer alan belirtilmiş şarkıları lütfen okurken açın.
🐙
The Untold, Secession Music
16 Şubat 2017
Yazar, Ağzından
Bazı anlar vardır, bir soluk kadar incecik bir çizgide belirir. Nefesin tutulduğu, kalbin tek bir atış için havada asılı kaldığı o kırılgan sınırda, her şey bir seçime bağlı gibidir. Ama bazı anlar da vardır ki, onlar zaten yazılmıştır. Sanki kaderin dişlileri öyle bir kilitlenmiştir ki, eğerler ve keşkeler orada işlemez.
O an gelip çattığında, onu engellemeye çalışmak, duran bir saatin akrebiyle oynamak, akan bir nehrin yatağını avuç içiyle değiştirmeye uğraşmak kadar beyhudedir. Tüm yapabileceğiniz, o soğuk, ağır, kaçınılmaz gölgenin üzerinize usul usul çöküşünü seyretmek ve ardından gelecek olanı o keskin, acı tanecikleri gibi yayılacak sonuçları, içinizi kemiren bir sessizlikle beklemektir.
İşte o anlardan biri, şimdi, bu nemli ve karanlık odanın tam kalbinde vücut buluyordu.
Hava, paslı metal, toprak ve terden süzülen keskin, statik bir korku kokuyordu. Nem, beton duvarların gözeneklerinden sızarak aşağıya, gri yüzeylerde karanlık izler bırakarak süzülüyor, tek bir lambanın verdiği sarı, hasta ve titreşen ışık altında cılız bir parıltıyla can çekişiyordu. Işık huzmesi, tavandaki bir çatlaktan sızıp doğrudan odanın merkezine, bir sahne ışığı gibi düşüyordu. Bu huzmenin içinde, sayısız toz zerreciği, sonsuz ve hüzünlü bir girdap halinde dönüyordu.
Sanki zamanın kendisi bu odada ağır çekimde akıyor, her saniyeyi acımasız bir netlikle, her zerreyi görünür kılıyordu. Sessizlik mutlak değildi; uzaklardan, belirsiz bir kaynaktan gelen tek tük, boğuk bir damla sesi duyuluyordu. Soğuk, kemiklerin içine işlemişti; giysilerden değil, umutsuzluktan yükselen bir soğukluktu.
Odanın dört bir yanına, kırık kuklalar gibi savrulmuş beş figür vardı. Hepsi yerdeydi, hareketsiz, kaderlerine terk edilmiş izlenimi veriyorlardı. Elleri ve ayakları, endüstriyel sertlikteki siyah plastik kelepçelerle arkadan sıkıca birleştirilmişti. Fırat, en iri yapılı olanı, ağır omuzları sırtını dayadığı duvara yaslanmış, başı göğsüne düşmüş, sersem bir haldeydi. Sığ nefes alıp verişi, geniş göğsünü zar zor kaldırıyordu. Emir, yan yatırılmıştı, alnında pıhtılaşmış koyu bir kan lekesi, kirli teninde bir yara nişanesi gibi duruyordu. Baran ise, yüzüstü uzanmış, yanağı soğuk betona değmiş vaziyetteydi. Dişlerinin sıkılı olduğu, çene kaslarının gerilmiş hatlarından belli oluyordu; bilinciyle baygınlığı arasında amansız bir mücadele veriyor gibiydi, fakat bedeni ağır bir kurşun gibiydi.
Ancak odanın merkezine, o sarı ışık huzmesinin dibine daha yakın bir noktada, iki kadın birbirine yakın konumlanmıştı.
Miraç ve Lerna.
Ayak bilekleri, basit değil, karmaşık ve kasıtlı bir düğümle birbirine bağlanmıştı. Öyle ki, birinin en ufak bir hareketi, diğerinin bacağını çekecek, onu uyandıracak ya da rahatsız edecek şekilde tasarlanmıştı. Fakat tuhaftı, elleri serbest bırakılmıştı. İkisinin de kolları, bedenlerinden ayrılmış gibi, cansız, soğuk betonun üzerine ölü balıklar misali yayılıyordu. Avuç içleri yukarıya, sanki bir şeyi reddeder ya da bir şey istiyormuş gibi açıktı. Bilinçleri kapalıydı.
Miraç'ın nefesi, göğsünde hızlı ve sığ bir dalgalanmaydı; bir kuşun kanat çırpışı gibi hafif ve ürkek. Lerna'nınki ise tam tersine, neredeyse duyulmayacak kadar derin ve ağırdı; suyun çok altından gelen, karanlık bir uçurumun nefesi gibi. Yüzlerinde, onları Fırtına Timi'nin ölümcül unsurları yapan o çelik maskeden, o disiplinli ifadeden eser yoktu. Şimdi orada sadece insani bir kırılganlık, bilinmeyen bir kimyasalın ya da şiddetin ağına teslim olmuşluk vardı. Miraç'ın kaşlarının arasında hafif bir kırışıklık, Lerna'nın dudaklarında belirsiz bir titreme... Uykuda bile acı çekiyor gibiydiler.
Ve odanın tam ortasında, hareketsiz bir heykel gibi dikilen biri vardı. Işık huzmesinin tam kenarında, aydınlıkla karanlığın sınırında duruyordu. Fırtına Timi'nin tüm üyelerinin her bir nefesini, her istemsiz kas seğirmesini, her göz kapağı titreyişini izliyordu. Bir kadındı, ancak kadınsılığa dair hiçbir iz taşımıyordu. Saçları, kafatasının hatlarını acımasızca ortaya çıkaracak kadar kısaydı, soğuk ışıkta donuk bir platin, hatta kül rengi alıyordu.
Yüzü ifadesizdi; alnı düz, dudakları ince ve hareketsiz, çenesi sert bir çizgiyle bitiyordu. Kayadan oyulmuş, sonra cilalanmış gibi pürüzsüz ve soğuktu. Ama asıl ürpertici olan gözleriydi. Donuk mavi. Buzul göllerinin en derin, en hareketsiz katmanlarını, güneş ışığının ulaşamadığı çatlak diplerini andırıyorlardı. İçlerinde canlılıktan, merhametten, hatta sıradan bir meraktan bile yoksun bir bakış vardı. Sadece bir gözlemci değil, bir nöbetçi, bir kayıt memuru, belki de prosedürün son adımını bekleyen sanki bir cellattı. O donuk mavi halkaların derinliklerinde, bu odadaki beş kişinin geleceği çoktan yazılmış, mühürlenmiş ve dosyalanmış gibiydi.
Fırat, başını kaldırmak için büyük bir çaba harcadı. Boyun kasları protesto eder gibi gergindi. Kirpiklerinin arasından, bulanık görüntüyü zorladı. İlk önce kadının siluetini, sonra sağ elindekileri seçti.
İki şırınga.
Cam gövdeleri, sarı ışıkta soluk bir varlıkla parlıyor, içlerindeki berrak sıvı, kadın hafifçe hareket ettikçe minik dalgalar yapıyordu. Sıvı, su gibi masum görünüyordu. Ama bu odada masumiyete yer yoktu.
Kadın, yüzündeki o taşlaşmış ifadeyle adım atmaya başladı. Ayak sesleri yankılanmıyor, beton zeminde yumuşak, neredeyse hayali bir sürtünme sesi çıkarıyordu. Fırat'ın içinde bir şey kıpırdadı. Önce bir titreşim, sonra kaslarında iğneli bir uyanış. Yerinde kıpırdamaya başladı. Omuzlarını duvardan ayırmaya çalıştı. Sırtındaki her kas lifi gerildi.
"Yapma."
Sesi, kendi kulağına bile yabancı geldi. Güçsüz, çatlak, kuru havayı yırtan cılız bir çırpınış. Odanın ağır sessizliği, bu sesi hemen yuttu, damla sesinin arasına gömdü.
Kadın durmadı. Fırat'ın varlığından, sesinden en ufak bir etki bile göstermedi. Sanki rüzgârın taşıdığı bir yaprak hışırtısını duymuş, umursamamıştı. Donuk mavi gözleri, önündeki yolda, iki hareketsiz bedene kilitlenmişti. Adımları mekanik bir hassasiyetle devam etti yavaş, ölçülü, değişmez. Her adımı, kaçınılmaz sona atılan bir perçin gibiydi.
"Yapma!" Bu kez daha yüksek, daha sert bir çıkış yaptı Fırat. İçindeki çaresizlik, komuta yetkisinin otomatik tonuyla karışmıştı. Boğazı yanıyordu, her hece acıyla sıyrılıyordu. "Karga! Sirena! Kendinize gelin! Uyanın!"
Lakap sesleri odada çınladı. Lerna, operasyonlardaki keskin gözlem gücü ve sessiz ölüm getiren vuruşlarıyla bilinirdi. Miraç, su altındaki zarafeti ve iletişimdeki vazgeçilmez yeteneğiyle. Şu anda ikisi de, ayakları birbirine bağlı, elleri serbest ama işlevsiz, bilinçsiz bir şekilde yatıyordu.
Kadın, iki bedenin yanına çöktü. Dizleri betona değdi, hareketleri doğal ve soğukkanlıydı; bir laboratuvar teknisyeninin, bir patoloğun prosedürel hassasiyeti vardı üzerinde. Önce, kendisine en yakın olan Miraç'a yöneldi. Serbest olan eliyle Miraç'ın kolunu, dirseğinden kavrayıp çevirdi. Parmak uçları, dirseğin iç kıvrımında, soluk tenin altındaki mavi damar hatlarını aradı. Buldu. İşaret parmağı, enjeksiyon noktasını belirledi.
Şırıngalardan birini yere bıraktı. Elinde kalanın ucundaki steril kapağı başparmağıyla ittirdi. İğnenin metalik ucu, titreşen sarı ışıkta soğuk, küçük bir yıldız gibi parladı. Sıvı, hafifçe sallandı.
Fırat deliye dönüyordu. "DOKUNMA ONLARA! UYANIN!" diye kükredi. Tüm vücut ağırlığını öne, bağlı ayaklarının üzerine vermeye çalıştı. Omuzları yerden kalktı, bir anlığına dengelendi, sonra güçsüz düştü. Bileklerindeki plastik kelepçeler, deriyi acımasızca sıyırarak yaktı. Ama hareketi sınırlıydı, güçsüzdü, etkisizdi. Bir filin ayağı altındaki karıncanın çırpınışı gibiydi.
Arka planda, Emir homurdandı. Başını sağa sola salladı, belki de bilincinin derinliklerinde bu sesleri işitiyordu. Baran ise gözlerini aralamıştı. Bakışları bulanık, odaklanmamıştı, ama içlerinde yavaş yanan bir alarm lambasının titremesi vardı. Uyanışın eşiğindeydi.
Kadın, bu ikincil hareketlere en ufak bir aldırmadan, iğneyi, damarın üzerinde belirlediği noktaya yaklaştırdı. Bir anlık duraksama bile yoktu. İğne, tenin direncini kırarak, sessizce içeri girdi.
Fırat'ın nefesi kesildi.
Kadın, başparmağını pistonun üzerine koydu. Yavaşça, eşit bir basınçla itti.
Şırıngadaki berrak sıvı, cam tüpün içinde küçülerek, ince iğneden geçip Miraç'ın damarına akmaya başladı. Kadının donuk mavi gözleri, bu aktarım sırasında enjekte ettiği şeyin ilk fiziksel karşılığını görmek istercesine, Miraç'ın yüzüne dikilmişti.
Ve bir karşılık geldi.
Miraç'ın bedeni, görünmez bir elektrik kablosuna dokunmuş gibi, ani ve şiddetli bir irkilmeyle tepki verdi. Tüm kasları, bir anda kaskatı kesildi; sırtı kemer gibi gerildi, boynu arkasındaki tendonlar ip gibi belirdi. Gözleri, bir saniye öncesine kadar kapalı olan gözleri aniden, tamamen açıldı ve doğrudan üzerine eğilen kadının donuk mavi bakışlarına kilitlendi. O bakışlarda baygınlık ya da korku yoktu. Daha ziyade, şoka uğramış, buz gibi bir şaşkınlık ve derinden gelen, keskin bir odak vardı. Enjeksiyonun yapıldığı noktadan, ani, yayılan bir sıcaklık dalgası fışkırdı. Sanki damarlarına sıvı ateş enjekte edilmişti. Zihni, bu yeni, yabancı istilayla boğuşurken, dişlerini öyle bir sıktı ki, çene kasları taş gibi sertleşti. İçinde, bir an için tüm planları, tüm eğitimi süpüren tek bir düşünce vardı: Bu... bu değil. Beklediğimiz bu değildi.
Kadın, pistonu sonuna kadar itip iğneyi çıkardı. Enjeksiyon noktasında küçük, kırmızı bir boncuk belirdi. Hiç oralı olmadı. İkinci şırıngayı eline aldı. Aynı soğukkanlı, prosedürel dönüşle, şimdi Lerna'ya yöneldi.
"Hayır."
Fırat'ın sesi bir anlığına fısıltıydı. Tüm enerjisi, o çırpınışla tükenmiş gibiydi. Kadın, ikinci şırıngayı Lerna'nın koluna doğrultmuştu. İğnenin ucu, Lerna'nın solgun, neredeyse mermer beyazı teninin birkaç santim üzerinde, ölümcül bir arı gibi asılı duruyordu. Lerna'nın derin, dalgalı nefesi devam ediyordu; habersiz, savunmasız.
Fırat, kafasını iki yana sallamaya başladı.
"Hayır! Hayır, yapma..."
Çığlıkları, artık boşluğa düşen, hiçbir şeye çarpmayan yankılardan ibaretti. İkinci şırıngadaki sıvı Lerna'nın bedenine enjekte edildiğinde Fırat, kadına hesap sorarcasına bağırıp çağırıyordu. Ayaklarını kaldırmaya çalışıyor ama gücü yetmiyordu. İri yarı olmasına rağmen, odanın içinde asılı katman bunu engelliyordu. Onları uyandırmak için haykırdığı her lakap, şimdi kendi çaresizliğinin bir yankısı olarak ona geri dönüyordu.
İlk enjeksiyonun sonuçları, Miraç ile Lerna'nın damarlarında şimdiden yayılıyor, bilinmeyen bir reaksiyonu tetikliyordu. Ve ardından, ikincisi gelecekti. Henüz ne olduğu bilinmeyen, fakat kadının buzul gibi bakışlarından tek bir şeyin kesinlikle anlaşıldığı o nihai sonuç yazılıydı.
O sonuç, bir kez başladı mı, artık durdurulamazdı.
Böyle Kahpedir Dünya, Gripin
Miraç Gökçe, Ağzından
Benim zihnim; toz kaplamış, isimsiz ciltler gibi birikmiş bir anı havuzuydu.
Her biri, derinlerden yükselip ciğerlerimi yakan basınç gibiydi. Kütüphane rafları değildi zihnim; daha çok, puslu bir denizaltının kompartımanlarına benzeyen, havası ağır ve tuzla kaplı duvarları olan bir mahzendi. Her raf, bir görevin, bir eğitimin, bir bekleyişin ağırlığını taşıyordu. Parşömen kokusu değil, barut, tuzlu su ve güneşte kurumuş halatın keskin kokusu sinmişti ciltlerine.
Bir kesiminde, Ege'nin ayazında titreyen parmaklarımın, bir ipin üzerinde sessizce kayışı duruyordu. Ötekinde, karanlık suyun altında, yalnızca kendi nabzımın gürültüsünün ve hedefin gölgesinin olduğu o sonsuz an vardı. Bir diğeri, sır olması gereken, denize karışıp gitmiş isimlerle doluydu. Onlar okumak için değil, yük olarak taşımak için vardılar. Belki de o yüzden hiç aksesuar takmamıştım.
Zaten yük, epeyce ağırdı.
Bize anlatılan her bilgi, sonunda bizi götürecek ve karşısına çıkaracak bir sınav için verilmişti. Beynimin içinde yer alan bu anıların çoğu, normal bir eğitimin sınavları değildi. Harfleri, soğuk suyun şokunu, gece operasyonlarının kaygılı sessizliğini, sınırın ötesindeki kum tanelerini yazmıştı. Her biri bir ders değil, bir hayatta kalış, bir nefes alış, bir vazife tamamlayıştı.
Ben, kütüphane bekçisi değildim; su altındaki karanlıkta, yalnızca kendi zihninin haritasına güvenerek ilerleyen bir komandoydum. Ve bu mahzen, o haritanın ta kendisiydi; her toz tanesi, unutulmaması gereken bir derinlik iziydi.
Ben o mahzende, kendime ait bir sistem kurmuştum. İçime kazığım her bilgi, dışarıya sızamayacak kadar önem arz ediyordu ve bu yüzden kapısının yalnızca dışarıdan açılmasını sağlamıştım. İçerideki hiçbir anı, dışarıya sızamazdı. Ta ki ben onları özgür bırakana kadar...
Şimdi parmaklarımın arasından babama geçen kâğıdın soğuk varlığı, beni kendi zihnimin içindeki, o anıların bulunduğu mahzene kilitliyordu. Dışarıya açabilecek tek bir kapı vardı ve ben, o kapının ardında kalmıştım. Nefesim, tıpkı ilk kez on metreye dalıp kulak zarı patlayacağımı sandığım o an gibi, göğüs kafesimde sıkışıp kaldı. Dışarıda, şimdi ve burada olan her şey buğulanıp silinirken, içerideki her detay bıçak keskinliğiyle canlandı.
Parmaklarımdaki kâğıdın soğukluğu, okyanus dibindeki çelik bir gövdenin dokusuyla birleşti. Soruşturma evrakı, kalabalığın arasına dalmış, elindeki bana ait olan bir silahla Taygun Kılıç Yıldız'ı vuran gerçeğe dönüştü. Ortama yayılan sis, suyun yüzeyinden süzülen ve bulanık ışık huzmeleri halinde dibe vuran gün ışığına evrildi. Sessizlik, sadece basınçlı havanın monoton uğultusu ve kendi, aşırı yüklenmiş kalbimin derinden güm güm atışıyla doldu.
Mahzenimin raflarından biri, usulca sarsıldı ve açıldı. İçinden çıkan, bir pusulanın titreyen ibresi ve bir derinlik ölçerin mekanik tıkırtısıydı. Zihnimin karanlık sularında, kapının önünde dikildim. Dışarı çıkmak, o sırları, o ağır yükü, orada, güvenli ve kontrolüm altında bırakmak demekti. Ama dışarıda, şimdi, bir seçim yapmam gereken başka bir hayat vardı. Ve bu seferki harita, tamamen yolun bir yerde kesiştiği ize çıkıyordu.
"Bu nasıl olabilir?"
Rauf'un, düşünceli ve öfkeyle harmanlanmış sorusu gözlerimi kapatmama neden olmuştu. Arven'e o silahı kendim vermiştim. Bunun başımıza geleceğini biliyordum. O an, suyun altında nefesi tutmak, paniğe kapılmamak, verilen görevi düşünmek ve harekete geçmekti önemli olan. Şimdi de öyleydi.
Ciğerlerimdeki basıncı, zihnimdeki basıncı dengelemeye çalışarak derin, sessiz bir nefes aldım. Kapının tokmağını o hayali, ağır çelik kapının tokmağını zihnimde kavradım. Açmak, zordu. Birinin onu dışarıdan açması gerekti.
Yanaklarıma yaslanan ellerle açmaya çalıştığım kapıdan dışarıya doğru yalpaladım. Gözlerimi açtığımda Rauf'un endişeyle bana gözlerini gördüm. Zihnimdeki mahzenin kapısı aralanmış, içerideki bazı gölgeler dışarıdaki ışığa karışmıştı. Gözlerimin içinden göreceğinden korktum ve gözlerimi kaçırıp bir adım geri çekildim.
Ama kaçacak yer yoktu. Artık sadece geçmişin bir komandosu değil, şimdinin de bir parçasıydım. Ve bu yeni görev, sessizlikle değil, belki de ilk kez, sözle tamamlanacaktı. Doğruldum. Gözlerimi, kaçamak bakışlarımı toplayarak, anneme, Arven'e, babama ve sonunda Rauf'a bakarak gözlerinin içine diktim. Nefesim hala o derin, kontrollü dalgıç nefesi gibi çıkıyordu.
"Savcılık makamına gitmem gerekiyor," diyerek başladım, sesim düzdü. "İşin aslını bir tek orada öğrenebiliriz."
Babamın hareketlendiği gördüm. Elindeki kâğıdı bir kara leke gibi parmaklarının arasında kıvırdı ve rulo haline getirdi. Sağ elinde sıkıca tutmaya devam ederken kafasını salladı.
"Miraç haklı," dedi ve kağıtla içeriyi gösterdi. "Bir yanlış anlaşılma olmalı. Tanıklar ve ifadeleri diyor, bildirgede. Hangi tanıkmış bir öğrenelim."
Sözleri üssün gri betonları arasındaki gergin havayı biraz olsun dağıtmıştı, ama benim içimdeki fırtına dinmiyordu. Tanık. Kelime, zihnimdeki mahzende yankılandı. Kimdi? Neyi görmüştü? Ya da... kime gözlerini dikmişti?
Arven'in yüzü, bir anlığına zihnimde belirdi. Soğuk, hesaplayıcı bakışları. Ona silahı verirken ki o an, şimdi bir suç mahallinin başlangıç noktasına dönüşmüştü. Ben tanıktım aslında. Kendi suçuma.
Annemin sessiz endişesi, Rauf'un sorgulayan bakışları üzerimdeydi. Onlara daha fazla açıklama yapamazdım. Henüz. Her kelime, savcılık koridorlarında bir silaha dönüşebilirdi. Öğretildiğim gibi hareket etmeliydim: Az konuş, çok gözle, hamleni tam zamanında yap ve kimseye güvenme.
"Gidelim," dedim, hareketlenerek. Sesimde, bir operasyona hazırlanırken ki o otomatik, duygusuz ton vardı. Bu bir sorgu değil, bir keşif göreviydi şimdi. Düşman belli değildi, arazi bilinmiyordu, ama hedef netti. Gerçeği bulmak ve hasarı kontrol altına almaktı.
Rauf solumda, annem ise sağımda yerini alırken Arven ile babam arkamızdan geliyordu. Ali, koşarak Rauf'un yanına geçtiğinde Rauf, bir an için kafasını ona doğru çevirdi ama adımlarımız durmadı.
"Timi ikinci kata çağır. Hemen."
Ali, koşarak önümüze geçtiğinde düşünceli bir nefes aldım. Tek bir korkum vardı ve onun gerçek olmasını istemiyordum. O korkum, mahzendeki en ağır cildi yerinden oynatmak gibiydi. Bakışlarım Rauf'a çevrildi. Gerilen yüzü ve düşünceli gözleriyle önündeki yolunu izliyordu. Sol elimi hiç düşünmeden ve arkamızdan gelenlerden utanmadan sağ eline kenetledim. Bakışları bir an için beni bulduğunda parmaklarımızı birbirinin arasından geçirip sıkıca tuttu.
"Hiçbir şey olmayacak, korkma," diye fısıldadı.
İşte korkum buydu. Onun böyle söylemesi. Çünkü ben, hiçbir şeyin asla hiçbir şey olmadığını biliyordum. Denizin sakin yüzeyi altında her zaman bir akıntı, bir enkaz, bir tehlike vardı. Ve benim korkum, tam olarak buydu.
Rauf.
Benim en büyük korkum, oydu.
Adımlarımızı yeniden sürdürdük, ama elim onunkinden ayrılmadı. O bağ, artık sadece bir temas değil, bir hatırlatmaydı. Savcılık binasının soğuk gölgesi yaklaştıkça, Rauf'un parmaklarını biraz daha sıkı sıktım. Bu sefer sessiz kalamazdım. Konuşmalı, anlatmalı, kendi ateşimi kendim çekmeliydim. Onun önüne geçmeliydim.
Çünkü bir başka korkum, onun gölgeme düşmesiydi. Ve bu, taşımaya cesaret edemeyeceğim son yüktü.
Odanın önüne varmak üzereyken adımlarımı yavaşlattım ve anneme küçük bir bakış attım. Siz önüme geçin dercesine bakıp başımla yön verdim. Annem, Arven ve babam ile önümüze geçip odanın önündeki duvar kenarında durdular. Bakışlarımı Rauf'a çevirip sessizce yutkundum.
"Her ne olursa olsun," dedim, gözlerinin içine bakarak. "Ne yaşanırsa yaşansın, sakin kalacaksın. Bana söz ver."
Tereddütlü bakışları yüzümde dolandı. Başparmağımla elinin üstünü okşadım.
"Sıkıntılı bir süreç olabilir, tutuklayabilirler. Kimseyle görüşmeme izin vermeyebilirler. Aile içi konuşmalar olabilir," dilimi ısırarak mahzenime henüz yeni konmuş anının kapağını açtım, "Şu an evli olmadığımız için beni göremeyebilirsin."
Rauf'un gözlerinde bir şimşek çaktı. O tereddütlü bakış, anında keskin bir dirence dönüştü. Parmakları, benimkileri neredeyse canımı acıtacak kadar sıktı.
"Hayır," dedi, tek kelimeyle. Sesi, bir emir kadar sertti. "Öyle bir şey olmayacak."
"Rauf..."
"Dinle," diye kesip attı sözümü. Gözlerini benden ayırmadan, yaklaşan kapıya, oradaki görünmez düşmana bakarcasına dikti bakışlarını. "Ben senin komutanın değilim. Ama bu, senin tek başına gireceğin bir operasyon da değil. Seni orada bırakmayacağım."
İçimde bir yer, onun bu inatçı, delice cesaretine sızladı. Tam da bundan korkuyordum. Kuralları, riskleri, o labirentin ne kadar acımasız olabileceğini bilmeyen biriydi o. Aşkı, bir kalkan sanıyordu.
"Kanunlar öyle işlemiyor," diye fısıldadım, sesimde bir yalvarma tonu vardı. "Onların kurallarına göre oynayacağız. Tutuklamaları gerekiyorsa, tutuklayacaklar Rauf."
Gözlerini kapıdan çekip bana döndü. Bakışı, çeliğe dönüşmüş bir ateş küpüydü. Dile vurulacak her darbesi, etrafa közlerini sıçratacaktı.
"Şunu söylerken iki kere düşün," dedi, sesi birden alçalarak, yalnızca ikimizin duyabileceği bir fısıldamayla. "İki dudağının arasından çıkan cümlelerin, benim kalbimin ritmi. Kalbimi dişlerinin arasında öylece geveleyip bırakamazsın."
Orada, tüm o korumacı öfkenin ardında, daha derinde bir şey gördüm. Korku. Beni kaybetme korkusu. Tıpkı benim onu kaybetme korkum gibi. Mahzenimdeki en ağır cilt sarsıldı. İçindeki sayfalar, kontrol, hesap, yalnızlık diye fısıldarken, Rauf'un sözlerindeki o çıplak gerçek, tüm o tozlu sayfaları yakan bir alev gibiydi.
"Ayrıca," diye devam etti. "Kuralları mı var? Bize verilen kuralları uygularız o hâlde." Yüzünde o bildik, meydan okuyan ifade belirdi. "Evleniriz."
Sözcük, havada asılı kaldı, bir şok bombası gibi.
"Dün, bugün, yarın... Fark etmez," diye devam etti Rauf, sesi biraz daha yumuşamış, ama kararlılığından hiçbir şey kaybetmemişti. "Aynı taktik. Kanun önünde değil belki ama, her şeyden önce, benim önümde yine eşim olursun. Seni görmeme engel olamazlar."
Bu bir plan değildi. Bir intihardı. Onu bu işin içine daha da çekmek, onun da üzerine kayıt düşmek, hedef tahtasına bir daire daha eklemekti. İçimdeki her şey haykırıyordu: Hayır. Asla. Olamaz.
Kafamı iki yana salladım.
"Sürecin bir hafta sürdüğünü kendin biliyorsun. Bu zaman bize yetmez," dedim ve bir adım geri çekildim. "Benim zamanım yok. Şimdi bana o istediğim sözü ver. Ne olursa olsun sakin kalacaksın."
Yan taraftan gelen adım seslerini işittiğimizde elini sıkıp bıraktım. Timin meraklı bakışlarıyla bize doğru yaklaştığını fark ettim. Rauf, burnundan sert bir nefes bıraktı ve seslice yutkundu.
"Söz," dedi ve yüzünü kulağıma yaklaştırdı. Nefesi, tenimde bir ürperti bıraktı. "Ama en aksi bir durumda, kendimi de Arven'i de yakarım."
Sözleri bir bıçak gibi saplandı. İçinde bir tehdit değil, çaresizliğin çılgınca bir vaadi vardı. Onun yanma ihtimali, mahzenimdeki tüm karanlığı alevlendirecek tek kıvılcımdı.
Hızla geri çekildi. Elimizi ayırdı. Avucumda, parmaklarımın izi ve onun sözlerinin yakıcılığı kaldı. Kapıya doğru ilerlerken sırtı bana dönüktü, omuzları gergin, adımları ağır. O yakarım kelimesi, koridorda yankılanan ayak seslerinden daha gür çınlıyordu kulaklarımda. O bir söz vermemişti. Bir ültimatom vermişti. Beni korumanın yolunun, her şeyi, kendini de dâhil, ateşe atmak olduğuna inanıyordu.
Tim'in bakışları üzerimizde dolaşıyordu. Babamın sessiz gözlemleri, annemin endişeli huzursuzluğu, Arven'in buz gibi varlığı... Hepsi, Rauf'un bıraktığı yangının dumanları arasında silikleşiyordu.
Kapıya doğru yaklaştım. Üzerimdeki kabanın yakalarını düzelttim. Giyim kuşam, ilk izlenimdir; düşmanına saygı, kendine olan güvendir. Sol elimin parmaklarını hafifçe sıktım, sonra yumruğumu kapıya nazikçe iki kere vurdum.
"Girin."
İçeri girdim ve peşimden kimse gelmeyecekti. Kapıyı arkamdan kapattığımda, dışarıdaki dünyanın sesi kesildi. Burası farklı bir basınç bölgesiydi.
Tuğgeneral Kemal Candan, masasının arkasındaki döner sandalyede oturmuş, beni bekliyordu. Gözlerinde, bir komutanın tarafsız değerlendirme bakışı vardı. Masanın önündeki, birbirine bakan iki tekli koltuktan biri boştu. Diğerinde ise ona tıpatıp benzeyen, alımlı ve bakımlı, benden belki de beş yaş büyük olduğunu tahmin ettiğim bir kadın oturuyordu. Yüz ifadesi, generalinki kadar sakindi, ama gözlerinde gezen bir merak ve keskin bir zekâ parlıyordu. Sanırım kızı olmalıydı, ama tanımıyordum, görmemiştim.
Meslek etiği gereği, tüm dikkatimi generalin üzerinde topladım. Sol ayağımı sertçe sağ ayağımın yanına vurdum. Başım dik, omurgam çelik gibi, bakışlarım önümde.
"Yüzbaşı Miraç Gökçe, Çanakkale. Hakkımda açılmış soruşturmanın aslını öğrenmeye geldim komutanım."
Sözlerim odada çınladı ve kesildi. Tuğgeneral Kemal Candan, beklediğim gibi resmi bir tavırla karşılık vermek yerine, buruk bir gülümsemeyle başını salladı. Sağ elini kaldırıp, boş olan koltuğu işaret etti. Sesindeki ton, resmiyetten çok, belki biraz yorgun bir sıcaklık taşıyordu.
"Gel kızım, geç otur."
Bu hareket beni şaşırttı. 'Kızım' hitabı ve bu beklenmedik sakin davet, zihnimdeki tüm senaryoları bir an için alt üst etti. Bu, bir sorgunun başlangıcı değilmiş gibiydi. Daha çok, daha önceden başlamış bir konuşmanın devamına davetti.
Göz ucuyla yanındaki genç kadına baktım. O, sadece sessizce gözlemliyordu. Bu ikili, bana karşı kurulmuş bir cephe gibi durmuyordu. Daha ziyade, içine çekildiğim bir pusun kenarında bekleyen iki figür gibiydiler.
"Teşekkür ederim komutanım," dedim, sesimdeki resmi tonu koruyarak, ama adımlarımı biraz daha yumuşatarak gösterilen koltuğa doğru ilerledim. Otururken, Rauf'un yakıcı sözlerini ve dışarıdaki her şeyi zihnimdeki o ağır kapının ardına kilitlemeye çalıştım. Şimdi, bu odada, başka bir derinliğe dalmalıydım.
Tuğgeneral Kemal Candan, masasının arkasında, bir dağ gibi duran bir varlıktı. Üniforması, üzerinde kusursuz oturuyor, omuzlarındaki yıldızlar bile disiplinle parlıyordu. Yüzü, Ege'nin rüzgârlarıyla ve karar vermenin ağırlığıyla iyice şekillenmişti; alnındaki çizgiler birer harp hattı gibi derindi, kaşlarının altındaki gözler ise gece denizlerinde pusula ibresi gibi keskin ve kararlıydı.
Saçları, tıraşlı kafasının kenarlarında kırlaşmış, her tel bir emrin, bir sorumluluğun ağırlığını taşıyor gibiydi. Burnunun üzerinde, uzun saatler harita ya da dosya incelemekten kalmış hafif bir iz vardı. Dudakları ince ve sıkıca kapalıydı; yılların getirdiği sırları ve verilen emirleri mühürlemişti.
Yavaşça öne eğildi. Dirseklerini masanın üzerine, iki ağır dayanak gibi yasladı. Sonra, birbiri üzerine geçirdiği kollarını çapraz bir şekilde, sağlam bir kalkan gibi önünde birleştirdi. Parmakları, kaslı ön kollarında hafifçe gerilmişti; bu hareket, ne tam bir rahatlama ne de tam bir savunmaydı. Daha çok, dengeli bir hazır oluş hâliydi. Tıpkı bir operasyon başlamadan önce, son istihbaratı dinleyen bir komutanın duruşu gibi.
Bu pozisyon, onu daha da devleştirdi. Masanın ardından yükselen bu görüntü, sadece bir üst rütbeyi değil, deneyimin, otoritenin ve karşısındakini tartmanın somut bir ifadesini yansıtıyordu. Gözleri, şimdi daha da keskindi. Bakışları, beni süzüyor, üniformanın ötesine, geçmiş operasyonların bıraktığı izlere, zihnimdeki o mahzenin kapısının ardına kadar işlemek ister gibiydi.
"Soruların olacaktır Yüzbaşım," dedi, sesi o çapraz kolların arasından, derin ve yankılı çıkıyordu. "Ama önce, benim sana anlatacaklarım var."
Başlıyorduk.
Kafamı dinlediğimi işaret edercesine salladığımda, dirseklerini masadan çekmeden, sadece başını hafifçe eğdi. Gözlerinin etrafındaki kırışıklıklar, uzun yılların kararlarıyla ve gördüğü manzaralarla derinleşmişti. Derin bir nefes bıraktı; o nefes, odanın ağır havasında, bir emir bekleyen askerlerin sessizliği gibiydi.
"Tanık olduğun olayın, aslı astarını biliyorum," diye başladı. Her kelime, ölçülü ve tartılıydı, tıpkı bir haritada koordinat işaretler gibi. "Gerçeğin de ne olduğunu biliyorum."
Duraksadı. Bakışları, sivil kıyafetlerimden yüzüme, oradan da sanki geçmişimi okuyormuşçasına gözlerimin derinliklerine kaydı. Kaşlarını, hafifçe, adeta bir bilmece sunarcasına kaldırdı.
"Eline ulaşan kâğıt, benim yönlendirmemdi."
Cümle, bir tokat gibi patladı sessizlikte. Zihnimdeki tüm senaryolar bir anda paramparça oldu. Babamın elindeki o soğuk, katlanmış kâğıt... O anki şok, korku, Rauf'un yüzündeki endişe... Hepsi, bu masanın arkasındaki adamın bilgisi dahilinde miydi?
"Beni babandan dolayı tanırsın kızım," diye devam etti, sesinde geçmişe dair bir yorgunluk, belki de bir pişmanlık vardı. "Bu zamana kadar ne vatanımı ne dostumu ne de dostumun kızını harcayacak kadar, alçak bir herif olmadım. Belki de o kâğıdı eline ilk aldığında benden nefret ettin ya da farklı düşüncelere savruldun."
İtiraf etmeliydim; öyle olmuştu. Şimdi ise, sadece bir buz gibi şaşkınlık vardı.
"Amacım daha farklı bir düşünceye gebe," dedi ve çapraz kollarının üzerinden bana baktı. O pozisyon, onu hem korunaklı hem de saldırgan gösteriyordu. "Ve o kâğıt, o düşünceyi başlatacak bir anahtar."
Derin bir nefes aldı. Bu kez nefesi, bir kararı açıklamadan önceki son hazırlık gibiydi. Gözleri, aniden bir kartal gibi keskinleşti, üzerimdeki tüm zırhı ve savunmayı delip geçmek istercesine.
"Ayrıca."
Sesinin tonu değişti. Artık bir stratejist değil, sert bir eğitim subayı gibi konuşuyordu.
"Silahının, senin bir namusun olduğunu ve kimseye vermemen gerektiğini bir kez daha anlamış olduğunu umuyorum."
Bu kelimeleri odanın soğuk havasını yırtıp, doğrudan göğsüme saplandı. Silahı vermem, sadece taktik bir hata değildi onun gözünde. Kişisel bir düşüş, bir onur kaybıydı. Yüzümü sıcak bir utanç kaplarken, bakışlarımı ondan ayırmadım. Bu, bir sorgudan çok daha fazlasıydı. Bu, bir yargılamaydı.
Gözlerini kapattı ve bir an için burnundan sert bir nefes verdi. Açtığında o stratejist geri dönmüştü. Birbirine yaslanan kolları ayrıldı. Dirsekleri, bir tekneyi dengede tutan iki sağlam direk misali masaya yaslandı. Parmakları, önünde birleşti, uçları hafifçe birbirine değiyordu. Sanki bir fırtınanın ortasındaydık ve bizi bu dalgaların arasında ayakta tutacak tek denge noktası, onun bu kararlı duruşuydu.
"20 Şubat 2017."
Tarihi, bir kurşun gibi attı ortaya. Gözleri, şimdi daha da keskin, beni delip geçmek istercesine bakıyordu. "Bu tarih sana bir şeyler çağrıştırıyor mu?"
Zihnimdeki mahzenin en karanlık raflarından biri sarsıldı. İki ya da üç rafı aynı anda yere devirdi. Etrafa yayılan zehirli koku burnuma doldu. Burnumu reflekse çektim. Bu tarih, dört gün öncesinde kanıma zorla ve istemeden işlenmiş bir zehrin, damarlarımdan sökülüp atılacağını başlatan tarihti.
Kafamı, hatırlıyorum dercesine, sert ve keskin bir hareketle salladım.
"16 Şubat 2017'den sonraki dördüncü gün," dedim, sesim otomatik bir raporlama tonuna bürünmüştü. "Soğuk Kızıl operasyonuna dahil olan, içinde benim de bulunduğum Fırtına Timi'nin bulunduğu konumun ele geçirildiği gün."
Bir an duraksadım. O günden öncesini hatırlıyordum. Geceyi, nemli ormanın kokusunu, telsizdeki cızırtıyı, arkamızdan gelen ayak seslerini... ama bir tek ondan sonrasını hatırlayamıyordum. Kesik kesikti.
"Hatta bizi bulan ekip," diye devam ettim ve farkında olmadan, acı ve öfkeyle bükülmüş bir gülümseme dudaklarıma yayıldı, "yanlış hatırlamıyorsam eğer, onu yaraladığıma rağmen, elinden bir şekilde kaçırmıştı. Bizi geri getirdiler ama hedefi değil."
Sonra, uzun süredir içimi kemiren o bilmeceyi, ilk kez yüksek sesle dile getirdim: "Sonradan öğrendik ki, bizi kurtaran o ekip, onlar için çalışıyormuş. Askeriyeye sızmış yeraltı fareleri. Ama en büyük sorularımız hep aklımızda kaldı. Neden bizi sağ salim geri getirdiler? Neden hepimizi orada öldürmediler? Ve neden sadece, Lerna ile bana uyuşturucu enjekte ettiler... Bunu hâlâ çözemedik."
Tuğgeneralin parmak uçları, hiç ses çıkarmadan birbirine vuruldu. Sanki duymak istediği bir cümleydi ve bunu sessizce alkışlamıştı. Gözleri, benim içimdeki o çözülmemiş karmaşanın üzerine kilitlenmişti. Yanındaki genç kadın ise ilk kez hareketlendi; dik oturuşunu bozmadan, defterine bir not aldı. Kalemin ucu, odanın sessizliğinde keskin bir çizik sesi bıraktı.
"Soruların yerinde," dedi Tuğgeneral, sesi artık daha yumuşak, neredeyse düşünceli bir tonla. "Ama cevapları, senin sandığın yerde değil."
Dirseklerini masadan biraz daha kaldırdı, avuçları birleşik halde önünde durdu. Bu kez pozisyonu, bir dua eden adamınkini andırıyordu, ama yüzündeki ifade bir katilin soğukkanlılığını taşıyordu.
"20 Şubat 2017," diye tekrarladı. "O gün, sen ve Lerna sadece kurtarılmadınız. Senin deyiminle 'yeraltı faresi' olan o ekibin görevi, sizi öldürmek değildi. Oradan kaçırdıkları Ava, zaten tek bir adam için çalışıyordu. Taçsız Kral."
Kelime, havada asılı kaldı. Taçsız Kral.
Abiciğim! Adam ölüyor ruhu bizi bir türlü salmıyor!
İç sesimin serzenişini Tuğgeneral Kemal Candan bozdu. "Size enjekte edilen madde sadece bir uyuşturucu değildi, Yüzbaşım." Gözlerini, benimkilerin içine daha derinden gömdü. "O, bir nöro-kimyasal işaretleyiciydi. Bir izleyici. Ve bir tetikleyici."
İçimde bir şey, buz gibi bir çatırtıyla kırıldı. Yasemin Gök Kurnaz...
"Fırtına Timi'nin içinden sadece iki kişiye verildi," diye devam etti, her kelimesi bir çekiç darbesi gibi indi. "Sana. Ve Lerna'ya. Çünkü ikiniz de, operasyondan önce yapılan psikolojik ve fizyolojik profillemelerde, belli parametreleri taşıyordunuz. Dayanıklılık. Uyum sağlama kapasitesi. Ve... belli bir duyarsızlık. Ayrıca, Lerna senin en yakınındaki insandı. O düşerse, sende düşerdin."
"Peki neyi tetikliyordu?" diye fısıldadım, sesim boğuk çıktı. Kendi bedenimin, farkında olmadığım bir ihanetin aracı olabileceği düşüncesi midemi bulandırıyordu. Tuğgeneral, nihayet avuçlarını ayırdı. Sağ elini, yavaşça masanın üzerinde, bana doğru sürdü. Açık, boş bir avuç. Ama içi tehditlerle doluydu.
"Biliyorsun ki ben, o senelerde Çanakkale'de görev yapıyordum. Seni getirdiklerinde, komadaydın Miraç. Lerna ise ölümün eşiğindeydi. Vücudunuz, maddeye farklı tepkiler vermişti. Senin sistemin, onu neredeyse özümsemişti. Lerna'nınki ise reddetmeye çalışmış, bu yüzden de kendi kendini tüketmişti."
Odadaki hava, aniden boşalmış gibi oldu. Nefes alamıyordum. O pis, aşağılık herif, sırf beni takip edebilmek için nelere kalkışmıştı? Annemi ölümüne sebep olacakken ki edilmiş halini düşünürsek, bana acıyacağını da pek sanmıyordum. Hain olmak böyleydi işte. Ölmüş olmasına rağmen, arkasından beddualar devam ediyordu.
"Ben," dedim, sesim titreyerek, "ne haldeyim? Soruşturma bunun neresine bağlanacak?"
Tuğgeneral, ilk kez gerçek bir acıma ifadesiyle baktı bana. Çok kısa sürdü.
"Evlat," dedi ve sonunda karşımda oturan kadını işaret etti. "Bu, benim kızım Ceylin. Askeri Savcılık'a bağlı bir avukat."
Gözlerimi Ceylin'e çevirdim. Generalin keskin çizgilerini yumuşak bir güzellikle devralmıştı. Masmavi gözleri, Ege'nin en duru günlerindeki deniz gibiydi; derinliklerinde bir zekâ ve tarifsiz bir hüzün parlıyordu. Sarı saçları omuzlarından dalgalar halinde süzülüyor, disiplinli bir ortamda izin verilmiş tek lüks gibi duruyordu. Burukça bir gülümseme ihtiyacı duydum. O da bana aynı şekilde, anlayışla ve biraz da acımayla karışık gülümsedi.
"Miraç Yüzbaşı, beni tanımaz ama ben onu çok iyi tanırım," dedi, sesi babasınınkinden daha yumuşak, ama aynı derecede netti. "Çanakkale'de methini bayağı bir duydum."
Methini. Kelime, içimde bir bıçak gibi döndü. Benim yakaladıklarım, onun dosyaladığı davalar mıydı? Onun kazanılan mahkemeleri, benim pusuda geçen gecelerim, tuzla yanan yaralarımın karşılığı mıydı? Dudaklarımdaki buruk gülümseme, ruhumu hapseden bir soğuk gibi soldu. İçimde, ona karşı olmayan, ama onun temsil ettiği sisteme, bu kusursuz görünen makineye karşı oluşan bir girdap büyüdü.
"Evet," dedim, sesim artık titremiyor, soğuk ve metalik bir tınıyla odada çınlıyordu. "Benim yakaladıklarımı sizler içeriye atıyordunuz."
Gözlerimi Tuğgenerale çevirip ayırmadan devam ettim. O, hiç kıpırdamıyor, sadece izliyordu. "Şimdi de," diye ekledim ve dudaklarımda gerçek bir gülümseme, acı ve alayla dolu bir gülümseme belirdi, "rotayı tersine çeviriyorsunuz. Beni oraya göndereceksiniz."
Dudaklarımdan dökülen cümleler, şakaklarımdaki nabzın göğsümden fırlayacakmış gibi atmasına sebep oldu. İçimdeki o işaretleyici madde değil, saf öfkeydi bu. Bir aletin, bir mülkün isyanıydı.
Ceylin, bir an için nefesini tutmuş gibiydi. Sonra, profesyonel maskesini yeniden takındı.
"Yüzbaşım," diye söze girdi, sesi daha resmiydi. "Ava, Taçsız Kral için çalışan bir kadındı. Ayrıca sadece onun için de çalışmıyordu. Çocuklara, okul önlerinde satılan her uyuşturucunun sebebiydi, birbirlerini, sırf bir paket altın tozu için öldüren iki kardeşin de katili. Şu an dışarıda hangi masumu zehirleyebiliriz diye düşünürken, biz burada sizin de güvenliğinizi düşünüyoruz."
Tuğgeneral, gözlerini kısarak dinliyordu. Ceylin ise devam etti, sesindeki resmiyetin altında derin bir öfke köpürüyordu.
"Bak Miraç. Ava, Taçsız Kral'ın sadece bir dağıtıcısıydı. Ava, kinli bir kadındır. Yüzüne bıraktığın izler, hâlâ oldukça konuşuluyor. Ava, şu an dışarıda. Bir türlü yakalanmıyor ve teslim olmuyor. Onun ağzından çıkan her bir isim, bizi diğerlerinin tam kalbine götürebilir. Taygun Kılıç Yıldız'ın yani, Taçsız Kral'ın leşi çöpe atılmadan dosyası bana geldi. Bana bile bu kadar çabuk ulaşan habere, sence, Ava kaç saniyede ulaşmıştır? Ve savcılık olarak biz, seni bir tanık koruma programına almaya karar verdik."
Korkunç bir şeyi anlamaya başlıyordum.
"Yani beni içeriye atacaksınız ve Ava, sırf onun yüzünde iki üç çizik bıraktığım için, teslim olup içeriye mi girecek?"
Tuğgeneralin yüzündeki kaslar gerildi. Ceylin ise sözlerimin saçmalığına karşı soğuk bir sabırla, net bir şekilde başını iki yana salladı.
"Hayır, Yüzbaşım. Tam tersi." Ceylin'in masmavi gözleri, bir pusula gibi sabitlendi bana. "Ava, teslim olmayacak. Ava, senin için gelecek. Senin o çizikleri atmış olman, onun gözünde bir hakarettir. Ama senin içeride olman, onun gözünde bir fırsattır. İntikam fırsatı."
Tuğgeneral, ağır bir şekilde koltuğuna geri çöktü, sanki taşıdığı yükü bir an bana devrediyormuş gibi.
"Taygun Kılıç Yıldız öldürüldüğünde, güç boşluğu oluştu. Ava da dahil birçok kolu, bu boşluğu doldurmak için birbirini yemeye başladı. Ava'nın elinde, diğer rakiplerine karşı kullanabileceği bir koz var: Sen. Onu yaralayan, onun 'onurunu' kıran komando. Taçsız Kral'ı öldürenin sen olduğunu düşünüyor herkes. Seni içeride bir şekilde 'hallederse' ki bunun yollarını orada bulur. Hem intikam almış olacak hem de rakipleri arasında korku salarak, Taçsız Kral'ın mirasında daha güçlü bir konuma yükselecek."
İçimde bir buzul çatırdadı. Bu bir koruma programı değildi. Bir yem operasyonuydu. Ava'nın peşine düşmek için değil, Ava'nın bana düşmesi için kullanılacaktım.
"Beni... bir tuzak olarak kullanacaksınız," diye fısıldadım, sesimde hiçbir şaşkınlık yoktu, sadece acı bir kabulleniş vardı. "Koruma programı bir maske. Gerçek hedef, Ava'yı ve onun arkasındaki askeri sızmayı, beni hedef göstererek açığa çıkarmak."
Ceylin hafifçe başını eğdi. "İki amacımız var. Bir: Ava'yı ve onun ağını ortaya çıkarmak. İki..." Duraksadı, gözlerinde zor bir itirafın ağırlığı vardı. "Taçsız Kral'ın ölümünden sorumlu tutulmaya çalışılan, şu an 'şehit' pozisyonunda görünen Rauf'un abisi, Arven Doruk Aslan'ı korumak. Çünkü asıl olan kanıtlar, onun üzerine düzenleniyor."
Hava, odadan tamamen çekilmiş gibi oldu. Ona verdiğim silah, zaten bizim tasarladığımız bir fikirdi. Eğer, Taçsız Kral'ın arkasında bıraktığı, askeriyedeki bir ekip var ise beni kullanmak için harekete geçecekti. Planımız buydu. Ama Arven'in ve benim hesaplayamadığımız bir gerçeklik vardı.
Önümde duran Tuğgeneral, bir hain değildi.
Ceylin, devam etti, her kelime bir çivi gibi çakılıyordu: "Birileri, bunca sene hayatta kalmış Arven'i, Taçsız Kral'ın gerçek katili olarak göstermek için uğraşıyor. Eğer bu algı yerleşirse, sadece Arven cezaevine girmez, Miraç. Rauf ve tüm aileleri, bir suikastçının ailesi olarak damgalanır, hayatları kararır. Bir düşünsene, on sene boyunca saklanıyorsun. Adamlar öldürüyorsun ve tam operasyon günü Taçsız Kral'ı öldürüyorsun. Ortalık yangın yerine döner. Ve o silah... ona sen verdin, Miraç. Bu, düzenlenmek istenen senaryoyu 'gerçek' kılmak için kullanılabilecek en somut kanıt."
Tuğgeneral, ağır bir şekilde öne eğildi. Dirsekleri masaya gömülmüş, parmakları alnına dayanmıştı. Sanki taşıdığı yük onu eziyordu. Sonra başını kaldırdı ve baktığında, gözlerinde bir babanın acısı değil, bir generalin amansız gerçekçiliği vardı.
"Ve sen," dedi, sesi odanın sessizliğinde çelik gibi keskin, "Rauf'u ve onun ailesini, Arven'in bu iftiradan temizlenip özgür kalmasını istiyorsan... Maalesef ki bu görevi kabul etmek zorundasın, kızım. Çünkü senin içeri girmen, bu operasyonun bir parçası olman, Ava'nın ve onun arkasındakilerin dikkatini dağıtacak, Arven üzerindeki baskıyı kıracak ve bize onları asıl suçlulara yönlendirme fırsatı verecek."
Rauf. Onun gözlerindeki o korku, şimdi çok daha anlamlı geliyordu. Sadece benim için değil, abisi için de korkuyordu. Ve ben, farkında olmadan, o korkuyu besleyen hamleyi yapmıştım.
"Ya reddedersem?" diye sordum, sesim çatallanarak.
Tuğgeneral, gözlerini benden ayırmadı.
"O zaman," dedi, her hecesi net ve ağırdı, "hakkındaki soruşturma gerçek olarak yürür. Adalete teslim edilmesi için yakalanan, yakalandığında konuşturulacak olan Taçsız Kral'ı öldürmekten yargılanırsın. Bu yargılama, kâğıt üzerinde şehit olmuş Arven'in davasıyla birleşir. Ona, bir suikastçı suçlaması takılır. Sana da ona silah sağlayan bir asker. Medyanın ve mahkemenin önünde, Rauf'un tüm ailesi mahvolur. Sen de dahil."
Bir an sustu, son sözün ağırlığını hissettirerek.
"Ya da," diye ekledi, "burada, bu masada, sadece kendin için değil, onlar için de bir kahraman olmayı kabul edersin. Sessizce içeri girersin, tuzağın bir parçası olursun ve Ava'yı sağ bir şekilde teslim edersin."
Seçim, artık sadece benimle ilgili değildi. Rauf'u, Arven'i, onların geleceğini kurtarmakla ilgiliydi. Zihnimdeki mahzenin kapısı, bu kez onların yüzleriyle doldu. Kapattığımda, onları içeride, güvende bırakmış olacaktım.
Gözlerimi açtım.
"Karşılığında bende sizden bir şey istiyorum."
Hasret, Aylin Aslım
Yazar, Ağzından
Her kilidin bir anahtarı vardır.
Gerçeğe vurulan her kilit ise, bir gün mutlaka paslanır.
Kapının hemen dışındaki koridor, sıkıştırılmış bir nefes gibi gergindi. Floresan ışıkları, soluk sarı bir tonla beton zemine ve bembeyaz duvarlara vuruyor, herkesin yüzünde keskin gölgeler oluşturuyordu.
Rauf, kapının tam karşısında, sırtını duvara dayamıştı. Kolları göğsünde kavuşmuş, ama bu bir savunma duruşundan çok, içinde kaynayan bir enerjiyi tutmaya çalışan bir hareketti. Gözleri, o çelik kapının yüzeyine mıhlanmıştı; her an açılacakmış ve içerden ne çıkacakmışçasına delip geçmeye çalışıyordu. Çenesi öfkeyle sıkılıydı, çünkü çaresizlikten başka bir şey değildi bu bekleyiş. Avuç içlerinde, Miraç'ın elini bıraktığı noktada, hâlâ bir sıcaklık ve boşluk hissediyordu.
Onun bir adım gerisinde, biraz yanda Arven duruyordu. Kardeşinin gerginliğine kıyasla daha sakin, ama o sakinliğin altı katran gibi ağırdı. Sırtı düzdü, elleri yanlarında, hareketsizdi. Fakat gözleri kapıda değil, Rauf'un omuzlarındaki gerginlikte, Okyanus teyzesinin titreyen ellerindeydi. O silahı aldığı andan beri taşıdığı bilinç, şimdi ağır bir taşa dönüşmüş, onu bu koridorun zemine çakılıyordu. Her an, o kapıdan çıkacak bir haberin, her şeyi altüst edeceğini biliyordu.
Okyanus Gökçe, kocası Albay İlhan'ın hemen yanında, neredeyse onun koluna tutunmuş gibi duruyordu. Yüzünde o her zamanki şefkatli ifade, yerini kemirici bir endişeye bırakmıştı. Dudakları hafifçe aralıktı, sanki sessizce bir dua mırıldanıyor ya da nefesini tutmaya çalışıyordu. Gözleri, kapıyla kocasının yüzü arasında gidip geliyor, bir umut, bir açıklama arıyordu. Elleri, eteğinin kumaşını farkında olmadan buruşturup duruyordu.
Albay İlhan, karısının yanında bir sütun gibiydi. Asker duruşu bozulmamıştı, ama yüzündeki ifade, bir operasyon haritasını okurken ki keskin konsantrasyondan farklıydı. Daha derin, daha kişisel bir endişeyle doluydu. Elindeki buruşuk kâğıt parçasını, farkında olmadan sıkıyor, avucunun teriyle nemlendiriyordu. Gözleri, koridorun diğer ucunu, belki de gelecek bir haberciyi gözlüyor, ama kulakları tamamen arkasındaki o kapıdaydı. O kapının ardında, kızının ve eski bir dostunun konuşması, tüm ailenin kaderini çizebilirdi.
Onların biraz uzağında, Sualtı Akrepleri toplanmıştı. Üniformaları içinde disiplinliydiler, ama aralarındaki sessiz alışveriş, merak ve tansiyonu ele veriyordu. Kimi ayaklarını yere vuruyor, kimi parmaklarını birbirine kenetlemiş bekliyordu. Hepsi, göz bebekleri kadar kıymetli olmuş bir kadının, o kapıdan nasıl çıkacağını merak ediyorlardı. Ciddi bir sorgu mu? Koridordaki her nefes, her bakış, bu sorunun cevabını aramakla geçiyordu. Aralarında konuşmuyorlardı; sadece, ailenin etrafında sessiz bir kalkan, endişeli bir nöbet tutuyorlardı.
Koridorda zaman, ağır ağır, tıkanmış bir damla gibi ilerliyordu. Tek ses, uzaktan gelen bir telefon zırıltısı ve Rauf'un, sabırsızlıkla ayağını yere vururken çıkardığı hafif, ritmik tıkırtıydı. Herkes, o çelik kapının kulpu inecek diye bekliyordu. Ve her saniye, içeride olup bitenler hakkında yüzlerce senaryo, zihinlerde kurulup yıkılıyordu.
Koridorun en sonundan gelen ses, bekleyişin gergin sessizliğini bıçak gibi yardı. Sert, ritmik, tartımlıydı. Her bir adım, koridordaki sessizliğe çarparak yankılanıyor, giderek yaklaşıyordu.
Rauf'un bakışları sola doğru, sesin geldiği yöne kaydı. Gözlerindeki sabırsız endişe, anında donuk bir korkuya dönüştü. Sırtını dayadığı duvardan, bir yay gibi fırlayarak ayrıldı. Bedeni gerilmiş, nefesi tutulmuştu.
Dört siluet, floresan ışığının soluk aydınlığında belirdi. Askeri İnzibat. Üniformaları kusursuz, yüzlerinde resmi ve ifadesiz bir ciddiyet vardı. Kemik yapıları sert, bakışları önlerinde, hedefe kilitlenmiş gibiydi. Postallarının her vuruşu, koridordaki gerilimi bir kat daha arttırıyor, somut bir tehdidin ayak sesleri gibi yankılanıyordu.
Arven'in gözleri daraldı. Vücudu hafifçe öne eğildi, içgüdüsel bir savunma pozisyonu aldı, ancak hareket etmedi. Bu bir savaş alanı değildi; burası kuralların geçerli olduğu bir yerdi ve gelenler, o kuralların uygulayıcılarıydı.
Okyanus Hanım, Albay İlhan'ın koluna daha sıkı yapıştı, rengi bembeyaz oldu. Kocasının kolundaki kasların sertleştiğini hissedebiliyordu.
Albay İlhan, yüzünü hiç değiştirmedi. Sadece başını çevirip, yaklaşan dört inzibat erine baktı. Gözlerinde, durumu anlamaya ve kontrol etmeye çalışan bir komutanın hızlı değerlendirmesi vardı. Bunların gelişi, içerideki görüşmenin sonucu muydu?
Sualtı Akrepleri, disiplinli bir şekilde toplu halde bir adım geri çekilip koridorun kenarına dizildiler. Yüzlerindeki merak, yerini tetikte bir uyanıklığa bıraktı. Bu kişilerin geliş amacı ne olursa olsun, komutanlarının ailesi ile aralarında fiziki bir bariyer oluşturuyorlardı.
Dört inzibat, ailenin ve timin önünde, tam kapının yanında durdu. Başlarındaki çavuş, önce Albay İlhan'a, sonra kapıya baktı. Selam vermedi, konuşmadı. Sadece bekledi. Diğer üçü de aynı şekilde hareketsizdi. Onların varlığı, kapının ardındaki gizemin tehlikeli bir sonuca evrileceğinin sessiz bir habercisi gibiydi. Rauf'un boğazından güçlükle bir yutkunma sesi geldi. Şimdi bekledikleri tek şey, o kapının açılması ve içeriden çıkacak olan karardı.
Kapı, gergin bekleyişi kesen sert ve ani bir hareketle açıldı. İçeriden Ceylin çıktı, arkasından kapıyı hemen kapattı. Profesyonel duruşu yerindeydi, ancak gözlerindeki ani kararlılık, durumun aciliyetini ele veriyordu. Tam karşısında, Askeri İnzibat Çavuşu, metalik bir sesle kelepçesini çıkarttı. Bu hareketi gören Rauf'un nefesi kesildi, yumrukları istemsizce sıkıldı, parmakları avuçlarında iz bırakacak kadar.
Ceylin, keskin bir dönüşle çavuşa baktı.
"Kelepçe takılmayacak," dedi, kaşlarını çatmadan hemen önce. "Koy onu yerine."
Bu beklenmedik emir, koridordaki herkesin dikkatini çekti. Albay İlhan bir adım öne çıktı. Yüzünde bir babanın endişesi ve bir üst rütbenin sorgulayıcı ifadesi vardı.
"Ceylin, ne oluyor kızım?"
Ceylin, Albay'ın sorusuna hemen cevap vermedi. Önce, anlamlı ve hızlı bir bakışı Arven'e attı. O bakışta bir uyarı, bir aciliyet ve "sen de biliyorsun" anlamı vardı. Sonra gözlerini tekrar Albay İlhan'a çevirdi. Nefesini görünür şekilde aldı ve gerçeği, soğuk ve keskin bir bıçak gibi ortaya koydu;
"Tutuklanma kararı var, İlhan Albayım. Miraç'ın cezaevine sevki başlatılacak."
Cümle, koridordaki havayı tamamen değiştirdi. Okyanus Hanım'ın eli ağzına gitti, gözleri doldu. Arven, kaşlarını çatıp dilini dişlerinin üzerinde gezdirdi. Sualtı Akrepleri şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.
Rauf'un dünyası, o tek cümleyle yerle bir oldu. Yüzündeki tüm renk soldu, gözlerinde önce inanmazlık, sonra parçalayıcı bir acı ve nihayetinde kaynayan bir öfke alevlendi. Bakışları, artık kapalı olan o kapıya dikilmişti. İçeride, sevdiği adamın kaderi çiziliyordu ve o, dışarıda, hiçbir şey yapamadan bekliyordu.
Ceylin, yutkunarak devam etti, sesi biraz daha alçalmıştı, sanki söylediği her kelimenin ağırlığını taşıyordu: "Açık görüş olmayacak. Kapalı görüşe de sadece birinci dereceden anne, baba, eş, çocuk veya kardeş girebilecek. Cezaevine giderken herkes eşlik edebilir, ama içeride yalnızca bu saydıklarım dahil olabilir."
Bu cümleler, Rauf'un yüzünde ani ve kontrol edilemez bir titremeye neden oldu. Çenesindeki kaslar seğirdi, dişlerini birbirine kenetleyemiyor, sadece çaresizce titriyordu. Gözleri, anlamsızca yere, karoların arasındaki derzlere kaydı. Bakışlarıyla o çizgileri takip ederken, sanki dünyanın tüm ağırlığı omuzlarına binmiş gibi çöktü. Sonra, yavaşça başını kaldırdı. Gözleri yeniden o kapıya kilitlendi. Şimdi bakışlarında, derin ve dipsiz bir hüzünden başka bir şey yoktu; tüm umutların söndüğü bir karanlık vardı. Elleri, boşlukta, bir şeyi tutacakmış gibi hafifçe açılıp kapandı, ama avuçları bomboştu.
Ceylin, göz ucuyla Askeri İnzibatlara baktı, onların hazır olduğundan emin olmak istercesine. Derin, ağır bir iç çekişle başını iki yana salladı ve kapıya döndü. Kapıya, hafif ama kararlı bir şekilde iki kere vurdu. Elini kulpu indirip açtı.
Miraç, aralanan kapıdan çıktı. Sivil haliyle olsa bile duruşu düzgündü, başı dikti. Yüzünde, şaşırtıcı bir sakinlik vardı. Çavuşun yanındaki iki inzibat, ona doğru usulca yaklaştı ve her iki koluna da resmi, ancak zorlayıcı olmayan bir şekilde girdiler. Miraç, bu hareketi hiç umursamıyor gibiydi. Gözlerini doğrudan Rauf'a çevirdi ve dudaklarının kenarında, sadece onun anlayabileceği, hafif, hüzünlü bir tebessüm belirdi.
Ama Rauf, o tebessümü görmeye hazır değildi. İçinde her şey parçalanıyordu. Omuzları, kontrol edemediği bir hızla inip kalkıyor, nefesi hırıltılı ve düzensizdi. Burun delikleri her nefeste genişliyor, gözleri kan çanağına dönmüştü. Çıldırmak üzereymiş gibi görünüyordu.
Miraç'ın dudakları, neredeyse görünmeyecek kadar hafifçe oynadı. Bir kelime şekillendi havada: Sakin ol.
Her şey bir anda oldu. Lerna'nın çığlığı, koridorun ağır havasını paramparça etti. "Ne yani, öylece götürüyor musunuz? Onu vuran o değildi!"
Fırat, bir sıçrayışta yanına vardı, sert ama koruyucu bir hareketle elini Lerna'nın ağzına kapattı ve onu göğsüne doğru çekti. "Lerna, sus!" diye fısıldadı kulaklarına, ama çok geçti. Lerna, Fırat'ın elini tüm gücüyle ısırdı. Acıyla çekilen elinden kurtulur kurtulmaz, bir ok gibi fırladı. Gözleri yaşla doluydu, ama bakışları çelik gibi sertti. Koşarak Miraç'a doğru ilerledi ve iki inzibatın arasına adeta dalarak ona sarıldı.
"Götürmeyin kız kardeşimi," diye fısıldadı, sesi titreyerek, yüzü Miraç'ın göğsüne gömülmüş halde.
Bu ani hareket, inzibatları hazırlıksız yakaladı. Biri müdahale etmek için elini uzattı, ama Rauf'un keskin bir el hareketiyle durdu. Miraç, kolları tutulmuş haldeyken bile başını eğdi, alnını Lerna'nın omuzlarına dayadı. Bir anlığına, o sert komando maskesi düştü, yerini kan bağı olmayan ama kandan olanın sıcaklığı aldı.
"Lerna," dedi, sadece onun duyabileceği kadar alçak, sakin bir sesle. "Karga, uyuyor. Geri adım at. Şimdi değil."
Lerna, onun kulağının dibinde inledi, daha sıkı sarıldı. Kısık sesle fısıldadı, "Karga siksin seni, ne işe bulaştın yine?" ardından ağlak bir sesle "Götürmeyin onu!" diye hıçkırdı. Miraç, yavaşça başını kaldırdı. Gözleri, Fırat'ı aradı. Bakışında bir emir vardı. Fırat, anında yanlarına geldi. Miraç'ın sessiz izniyle, Lerna'yı usulca, ama kararlılıkla Miraç'tan ayırdı. Lerna direndi, ama Fırat'ın kolları ona bir sığınak oldu.
Miraç, Lerna'nın yaşlı gözlerine son bir kez baktı ve hafifçe başıyla onayladı. Sonra, yeniden o sakin, nötr ifadeye büründü. İnzibatlara döndü.
"Devam edelim," dedi, sesi tekrar düz ve ifadesizdi. Ama o kısa sarılma anı, koridordaki herkese, gidenin sadece bir asker değil, bir aile olduğunu hatırlatmıştı. Miraç "Devam edelim" dediğinde, koridordaki tüm gözler bir an için ona ve Lerna'ya dönmüştü. Ama en ağır bakış, hâlâ bir köşede çakılı kalan Rauf'tandı.
Lerna'nın o çaresiz sarılması, Fırat'ın onu teskin edişi... Tüm bunlar, Rauf'un içindeki fırtınayı daha da körükledi. Çünkü onun yapamadığı bir şeyi, Lerna yapmıştı. Dokunmuştu. Vedalaşmıştı. Kendisi ise, bir evrak yığını yüzünden yaptıklarını kendine yedirememiş, sevdiği kadının yanına bile yaklaşmıyordu. Bu adaletsizlik, çenesini o kadar sıkıyordu ki, çenesinin kenarı bembeyaz kesilmişti.
"Ter döküyor dört duvar
Bense beklerim bir gün mutlaka
Ters dönecek anahtarlar bir gün elbet
Çıkacaksın ışığa"
İnzibatlar Miraç'ı yavaşça koridor boyunca yürütmeye başladılar. Her adım, Rauf'la Miraç arasındaki mesafeyi artırıyordu. Rauf, artık dayanamadı. Sessizliğini, boğuk ve parçalanmış bir sesle bozdu.
"Miraç!"
Sesi, koridorda çatallanarak yankılandı. Bir yalvarma, bir isyan ve bir veda karışımıydı. Herkes sustu.
"Sen aydınlığa ben sana hasret
Gel eritir demirleri bendeki ateş"
Miraç durdu. İnzibatlar da durdular. Miraç, başını yavaşça çevirdi ve son kez Rauf'a baktı. O sakin, komutan ifadesi, bir an için eridi. Gözlerinde, sadece Rauf'un görebileceği bir yumuşama, derin bir hüzün ve karşı konulmaz bir bağ vardı.
"Bir gün açılır açılmaz sandığın kapılar
Vurunca güneş
Bir karanlık daha erişti güne
Saat neredeyse beş"
Dudakları yeniden, sadece ona özel bir şifreyle hareket etti: "Söz verdin."
"Sen aydınlığa ben sana hasret
Gel eritir demirleri bendeki ateş"
Rauf, gözlerini kırpmadan ona baktı. Ciğerlerine çektiği her nefes, bir bıçak gibi batıyordu. Miraç'ın ona verdiği son emir buydu. Sakin kal. Sözünü tut.
Elleri titredi. İçindeki her şey ona bağırıyordu: Engelle! Çığlık at! Peşinden git! Ama Miraç'ın gözlerindeki o son talimat, onu olduğu yere mıhladı. Başıyla, neredeyse hissedilmeyecek kadar hafif, acı dolu bir onay işareti verdi. Evet. Sözünü tutacaktı. Şimdi değil.
Miraç, bu küçük hareketi gördü. Gözlerinde bir anlık bir minnet, derin bir sevgi parladı. Sonra, yeniden önüne döndü. Maskesi yerine oturdu.
"Yürüyün," dedi inzibat çavuşuna, sesi artık tamamen nötrdü. Rauf, onun sırtının, koridorun sonundaki kapıya doğru uzaklaşmasını izledi.
"Gün bizim güneş bizim göğsümüzde ateş bizim
El ele olduğumuz o gün gülmek bizim
Dün bizim yarın bizim yana yana sevmek bizim
Hasrete vurduğumuz göz göz yürek bizim"
Her adım, onun kalbinden bir parça daha koparıp götürüyordu. Albay İlhan ve Okyanus Gökçe, kızlarının peşinden koşar adım giderlerken Rauf, boş kalan avuçlarını yumruk yaptı. Tırnakları, bu sefer acıyı hissetmek, kendine gelmek için avuçlarına saplanıyordu. Miraç kapıyı geçtiği an, gözlerinde hüzün kayboldu; sadece kaynamış, körleşmiş bir öfke var oldu.
Yanında, sessiz ve suçlulukla dolu duran Arven'e döndü. İki eliyle abisinin yakalarını kavradı ve tüm gücüyle onu sertçe duvara çarptı. Arven'in sırtı betona çarptığında boğuk bir ses çıktı.
"O BENİM EŞİMDİ!"
Haykırışı, koridorda yankılandı. Bir acı haykırışı, bir aidiyet iddiası, bir kaybın isyanıydı. Parmakları kumaşın içine geçmişti, tırnakları altındaki kaslara kadar işliyordu.
Demir ve Fırat, şok içinde bir saniye dondu, sonra aynı anda harekete geçtiler. İki taraftan Rauf'un kollarına asıldılar, onu geri çekmeye, ayırmaya çalıştılar. Ama Rauf, bir anda korkunç bir güce kavuşmuştu. Çaresizliğin verdiği o ilkel kuvvetle kendini söküp attı, bir kez daha Arven'i duvara savurdu.
Arven, bu sefer bile savunma yapmadı. Gözleri kapalıydı. Yüzünde ne bir acı ne de bir direnç ifadesi vardı. Sadece, hak ettiğini düşündüğü bu cezayı, bu şiddeti kabul ediyor gibiydi. Rauf'un parmaklarının yakasında bıraktığı izler, onun yüreğindeki yaraların yanında hiçti. Miraç'ın bu duruma düşmesindeki payının ağırlığı altında eziliyordu.
"Rauf, dur! Böyle çözemeyiz!" diye bağırdı Fırat, onu geri çekmek için tüm gücünü kullanırken. Demir de diğer kolunu zapt etmeye çalışıyordu.
Ama Rauf, onları duymuyordu. Duymak istemiyordu. Nefesi, hıçkırıklarla karışık hırıltılar çıkarıyordu. Gözleri Arven'in yüzüne dikilmişti, ama aslında orada değildi. O, kapıdan geçip giden, bir daha dokunamayacağı kadını görüyordu. Ve bu acının sorumlusu olarak gördüğü en yakın hedef, karşısındaydı.
"Beni gözümün bebeğinden ayırdın Arven!" dedi, gözleri dolarken. "Beni on sene önce canımdan ayırdın, şimdi de canımı çıkartıyorsun!"
Rauf'un gözlerinden, şimdi öfkenin yerini alan ıslak, acı dolu yaşlar süzülmeye başladı. Arven'in yakasını tutan parmakları gevşedi, ama ellerini çekmedi.
"Keşke gerçekten ölseydin."
Rauf'un sözleri, koridordaki tüm sesi emdi. Öylesine keskin, öylesine zehirliydi ki, Fırat ve Demir bile şokla ellerini gevşetti. O bir isyan değil, bir lanetti. Ve hedefi, gözleri kapalı duran abisine yönelmişti. Sözler, Arven'in kapalı göz kapaklarının ardına, bir bıçak gibi saplandı.
Gözlerini açtı. İçlerinde artık ne suçluluk ne de teslimiyet vardı. Ölü bir deniz gibiydiler; derin, karanlık ve dondurucuydu. Rauf'un yüzündeki gözyaşlarını, lanetini gördü. Ve o an, kardeşinin acısının boyutunu, onun nefretinin derinliğini ilk kez tam olarak anladı. Yavaşça, Rauf'un gevşemiş ellerini, yakasından ayırdı. Hareketi mekanikti, duygusuzdu. Sonra, Rauf'un bakışlarının tam içine dikti gözlerini.
"Belki de öyle olması gerekiyordu," dedi Arven, sesi Rauf'unki kadar soğuk, ama çok daha sakin, ölümcül bir sakinlikle. "Belki de o gün, o operasyonda ölmeliydim. Ya da hiç bu işe başlamamalıydım. Sen de onunla tanışmazdın. Hiçbirimiz burada, bu halde olmazdık."
Her kelime, buz gibi bir mantıkla söyleniyordu. Sanki hayatlarının tüm yanlışlarını, soğukkanlılıkla yeniden hesaplıyordu.
"Ölmedim," diye devam etti, adım adım Rauf'a yaklaşırken. "Yaşıyorum. Ve senden canını ayırdığım kadın, benim de annem. Benim de canımın yarısı. Unutma. Söylediğin ayrılık, zaten içimde yıllardır sönmüş olan bir kıvılcım. Annemizi kaybetmenin acısını biliyorum, Rauf."
Rauf, donakalmıştı. Arven'in bu hali, onun beklediği patlamanın tam tersiydi. Bu, bir buzdağıydı ve suyun altındaki kısmı, görünenden çok daha büyük ve tehlikeliydi. Arven, sonunda durdu, yüzü Rauf'un yüzüne birkaç santim mesafedeydi.
"Şimdi karar vermelisin," diye fısıldadı, sesi neredeyse tehditkâr bir yumuşaklıktaydı. "Gerçekten ölmemi mi istiyorsun? Yoksa sevdiğin kadını, gözünün bebeğini geri almak için gerekli olan, hayatta kalmış bu pişman, bu işe yaramaz abini mi kullanmak tercihindesin?"
Rauf, nefes alamıyordu. Arven, ona bir seçim sunmuyordu. Onu, en zayıf ve en güçlü olduğu yerde, çaresizliğinde yakalıyordu. Öfke, yerini tam bir boşluğa bıraktı. Ne nefret edebiliyor ne de sarılabiliyordu. Sadece, hayatının enkazı arasında, bir can simidi gibi uzatılan bu zehirli eli görüyordu.
Gözler, birbirlerine bakarken, hiç kimse, onları kapının önünde izleyen Tuğgeneral Kemal Candan'ı görmüyordu. Sesi, koridorun sessizliğini, bir kamçı darbesi gibi yırttı. Beklenmedik, otorite dolu ve kesindi: "Arven Doruk Aslan ve Rauf Aslan! Odama!"
Herkes, şaşkınlıkla sesin geldiği yöne, kapının önüne döndü. Orada, kimsenin fark etmediği bir köşede, Tuğgeneral Kemal Candan dikiliyordu. Ne kadar süredir oradaydı? Hepsi mi? Hiçbiri mi? Üniforması kusursuzdu, yüzündeki ifade ise okunaksız bir taş gibiydi. Sadece gözleri, biri donmuş öfke, diğeri parçalanmış acı ile dolu iki kardeşin üzerinde, bir yargıç gibi duruyordu.
Arven ve Rauf, aynı anda irkildi. Bir an önce birbirlerini yok etmeye hazırken, şimdi dışarıdan gelen bu emirle donup kalmışlardı. Rauf'un yüzündeki tüm ifadeler silinmiş, Arven'in buz gibi sakinliği ise ilk kez bir çatlak göstermişti. Tuğgeneralin varlığı, kişisel trajedilerini aniden daha büyük, daha tehlikeli bir oyunun içine yerleştiriyordu.
Tuğgeneral, onların şaşkın bakışlarına aldırmadan, başını hafifçe odasının yönüne çevirdi. Hareketi tartışmaya kapalıydı.
"Derhal," diye tekrarladı, sesi biraz daha alçak, ama on kat daha tehditkâr bir tonda.
Kelime, koridorda çınlayıp, iki kardeşin kemiklerine kadar işledi. Tartışma, direnme, hatta nefes alma şansı tanımayan, çelikten bir emirdi bu. Arven, ilk kez gözlerini Tuğgeneralden kaçırdı. O an, içindeki tüm karmaşa ve suçluluk, yerini derin bir uyanıklığa bıraktı. Bu bir çağrı değil, bir celpti. Ve celp eden kişi, durumu tamamen kontrol ediyordu. Omuzlarını geri attı, askeri geçmişinin getirdiği otomatik bir disiplinle düzeldi. Adımını Tuğgeneralin gösterdiği yöne, odaya doğru attı. Yüzü artık maskeydi.
Rauf ise bir anlık tereddüt yaşadı. Gözleri, hâlâ Miraç'ın kaybolduğu koridorun sonuna, sonra da Arven'in sırtına kaydı. İçgüdüsü, oradan uzaklaşmak, peşinden gitmek istemekti. Ama Tuğgeneralin varlığı, o koridora fiziksel ve mecazi bir duvar örmüştü. Yutkundu. Boğazındaki yumruk gibi sertleşmiş acıyı yutarak, ağır adımlarla Arven'i takip etti. Adımları isteksizdi, ama artık başka seçeneği yoktu.
Tuğgeneral, onlar odanın önüne vardığında, kapıyı açıp içeri girmeleri için bekledi. Kendisi en son girdi. Kapıyı kapatmadan önce, koridorda kalan Sualtı Akreplerine son bir kez baktı. Bakışında bir uyarı, bir 'buraya kadardı' ifadesi vardı. Kapı, yumuşak ama kesin bir sesle kapandı.
Sualtı Akrepleri, artık boşalan o alana bakakaldılar. Bir dramın bir perdesi inmiş, ama sahne, seyircilerden tamamen koparılarak, kapalı kapılar ardında devam etmek üzere değiştirilmişti. Geriye, sadece ağır bir sessizlik ve cevaplanmamış onlarca soru kalmıştı.
Nasır, Melike Şahin
Miraç Gökçe, Ağzından
Suçlu olmakla suçlanmak arasında, mahkumiyetin gerçek rengi kaybolur.
Suçlu olmak, eylemin ve sonucunun ağırlığını taşımaktır. Vicdanın o keskin bıçağıyla yüzleşmek, kendi karanlığını kabul etmektir. Bu mahkûmiyet, dışarıdan görünenden çok daha içseldir. Parmaklıklar bedenin etrafında değil, ruhun derinliklerinde örülüdür. Buradaki renk, pişmanlığın kurşuni grisi ve kabullenmenin ağır lacivertidir.
Suçlanmak ise, başka bir gerçekliğin kurbanı olmaktır. Yanlış anlaşılmanın, iftiranın, adaletsizliğin veya sistemin çarkları arasında öğütülmenin soğuk yüzüdür. Masumiyetin, ellerinden alınan özgürlüğün ve çaresizliğin rengidir. Burada mahkûmiyet, hak etmediğin bir cezanın ağırlığı altında ezilmektir. Rengi, haksızlığın acı sarısı ve çığlığı duyulmayan öfkenin kızılıdır.
İşte tam da bu iki uç arasında, mahkumiyetin gerçek rengi silinir, bulanıklaşır. Toplum, medya, mahkeme... Hepsi bir etiket yapıştırır: "Suçlu!"
O etiketin altında, gerçek suçlunun pişmanlığı mı, yoksa masum birinin çığlığı mı olduğu giderek ayırt edilemez hale gelir. Sistem, bu ayrımı yapmak için çoğu zaman zaman, sabır veya gerçek bir adalet arayışı göstermez. Sonuç, aynı üniformayı giymiş, aynı duvarlar arasında kalmış, ama içlerinde fırtınalar kopan insanlar yığınıdır.
Kimi suçu için, kimi sırf suçlu göründüğü için içeridedir.
Aradaki fark, artık mahkumiyetin tadıdır.
Pas.
Kapılar, arka arkaya kapanırken bir mahkûmiyet senfonisi çaldılar. Sert, metalik, nihai. Her biri, dışarıda bıraktığım Rauf'un nefesiyle, timin sesiyle, Gölcük'ün rüzgarıyla, annemin bana son bakışıyla ve bana gururla bakan babamla arama, bir çelik perde daha indirdi. Yankılar beton duvarlarda can çekişirken, gözlerimi bu yeni mahzenin içinde gezindirdim.
Hava ağırdı. Ter, çamaşır suyu, paslanmış metal ve yıllardır bu duvarlara sinmiş çaresizliğin keskin bir karışımı kokuyordu. Her nefes, ciğerlerime bu yeri kazıyordu. Ama tanıdık geldi. Başka bir türlü, ama yine de bir mahzen kokusuydu bu.
Adımlarımı kasıtlı olarak yavaş, ölçülü tuttum. Ayağımda artık postallar yoktu; sıradan ayakkabıların lastik tabanı betona her değdiğinde, bir eksiklik, bir yabancılık hissettim. Ama yürüyüşüm asla değişmemeliydi. Adımlarımın arasındaki mesafe, bedenimin dik açısı, bakışımın ufuk çizgisi bozulmamalıydı. Bunlar beni ben yapan, bana ait olan tek şeydi artık. Burada ilk kaybedilen duruştu. Duruş giderse, gerisi zaten peşinden sürüklenerek gelirdi.
Koğuş, bir insanın iki kolunu açabileceği genişlikte, ama sanki sonsuza kadar uzanan bir koridoru andırıyordu. Karşılıklı sıralanmış ranzalar, omuzları çökmüş, yorgun metal devler gibiydi. Bazılarının üzerindeki battaniyeler ölüm uykusuna yatmışçasına savrulmuştu. Bazılarında ise her kat, her kıvrım askeri bir titizlikle düzenlenmişti. Onları hemen fark ettim. Buradaki hayatı bir disiplin içinde, kontrol ederek sürdürenler vardı. Sessizce güç toplayanlar vardı. Savaş alanını terk etmiş, ama savaş halini içlerinde taşıyanlar vardı.
Ceylin'in kuralları, attığım her adımda zihnimde bir nizam içinde sıralandı.
1. Göz kaçırma. Zayıflık göstergesidir.
2. Diklenme. Gereksiz düşman kazandırır.
3. Kimseye meydan okuma, ama kimsenin de seni tartmasına izin verme. Dengede kal.
Bakışlarımı, bu kuralların pusulasıyla koğuşta gezdirdim.
Karşı duvardaki üst ranzada bir kadın yatıyordu. Kısa, siyah saçları yastığa dağılmıştı. Kolu gözlerinin üzerindeydi, ama dirseğinin açığından, keskin ve sorgulayıcı bir bakış sızıyordu. Ranzasının kenarında, elle örülmüş, rengârenk bir bebek patiği asılıydı. Bu naif süs ile yatağın sahibinin bakışlarındaki tedbirliliğin tezatı, buradaki her şey gibi çarpıcıydı. Beni, bir eşyayı inceler gibi, parçalarına ayırarak inceliyordu.
Lavabo başında, suyu açık bırakarak ellerini ovuşturan bir kadın vardı. Sırtı bana dönüktü, ama aynadaki yansımasından gözlerinin, suyun akışına değil, arkadaki hareketlere kilitlendiğini görebiliyordum. Kollarındaki bir çapa, kırık bir saat, Latince bir cümle dövmeleri, bir hayat hikâyesinin silinmez izleri gibiydi. Kasları gergindi, omuzları kulaklarına yakın duruyordu; sürekli tetikte bir hayvanın duruşuydu bu.
Pencere kenarında, kitaplardan oluşan bir barikatın ardında oturan bir kadın vardı. Sayfalara bakmıyor, cama vuran gri, cansız ışığa dalıp gitmiş gibiydi. Elleri kitapların üzerinde hareketsizdi, fakat parmak uçlarının hafifçe titrediğini fark ettim. Bakışları, başını çevirmeden, yerdeki gölgelerden süzülerek bana kadar geliyordu. Yüzündeki ifade o kadar boş, o kadar sakin ki, tehlikenin en sinsi halini temsil ediyor gibiydi. Buradaki en sessiz suların en derin aktığını biliyordum.
Burası bir savaş alanıydı. Üniformam yoktu, rütbelerim sökülmüştü, ama ben hâlâ bir askerdim. Askerlik rütbede değil, duruştaydı. Ve ben dimdik duruyordum.
Pencereye yakın, duvara bitişik boş bir alt ranzayı hedefledim. Arkam korunaklı, önüm açıktı. Kaçış yoktu, ama sürprizlere de açık değildi. Yatağın kenarına oturdum. Sırtımı tamamen yaslamadım; omurgam düz, dizlerim hafif açık, ayak tabanlarım yere tam basacak şekilde konumlandım. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Avuç içlerim yumuşak, ama hazırdı. Bu, bir nefes alma pozisyonuydu. Ve şimdi nefes alma zamanıydı.
Nefesimi sessizce saydım.
Dört... ciğerlerimi soğuk havayla doldur.
Dört... havayı içimde tut, kanıma karışsın.
Altı... yavaşça, kontrolle bırak.
Dalgıç nefesiydi. Sakinliği bastırmak için değil, sakinliğin kendisi olmak içindi. Tam o sırada, kapının demir parmaklıkları arasından bir gardiyan belirdi. Elindeki listeye baktı, sesi rutinin tonundaydı.
"Miraç Gökçe."
Başımı kaldırdım. Gözlerimi onunkilerle buluşturdum. Ne bir astın saygısı ne de bir mahkûmun meydan okuyuşu vardı. Sadece, 'Buradasın, ben de buradayım' diyen bir karşılıklı farkındalıktı.
"Buradayım."
Sesim, odanın ortasına düşen bir taş gibi net, sakin ve yalındı. Ne yalvarıyor ne emrediyordu. Sadece var olduğumu bildiriyordu. Gardiyan, başıyla onaylayıp uzaklaştı. Kapı tekrar kapandı. Bu sefer ses, içimde bir yere değil, etrafımı saran gerçeğin üzerine oturdu.
Burada kim olduğumu asla unutmayacaktım.
Ve neden burada olduğumu da.
Ava.
İsim, zihnimin karanlık sularında bir fener gibi yandı söndü. Bu bir hapis değil, bir pusuydu. Evet, yemdim. Ama iyi bir yem, avcısını da avlayabilirdi. Ayakkabılarımı çıkarttım. Bacaklarımı kendime doğru çekip ayaklarımı ileriye doğru uzattım. Sırtımı ranzanın soğuk metaline biraz daha yasladım ve beklemeye başladım. Dinleyerek. Gözlerim yarı açık, her şeyin farkında. Operasyon resmen başlamıştı.
"Hoş geldin demek isterdim ama... pek de hoş bir yer değil burası. Buradaki normaller Allah kurtarsın diyor. Bizse, adaletin terazisi kaymış diyoruz."
Ses, yumuşak ama içinde buraya dair bir kabullenmişlik taşıyordu. Bakışlarımı, sesin geldiği yöne, sol omzumun üzerinden yan tarafımda, alt ranzada yatan kadına çevirdim. Simsiyah, düz saçları yastığa yayılmıştı. Kömür karası gözleri, loş ışıkta bile parlaklığını koruyordu. Bir an için, o keskin bakışıyla Lerna'yı anımsattı bana. Ama Lerna'nın öfkesi tazeydi; bu kadının gözlerinde ise eskimiş, derinlere gömülmüş bir yorgunluk vardı.
Dikkatimi çeken, alnındaki iz oldu. Saç çizgisinden başlayıp, kaşının hemen üzerine kadar uzanan, soluk ve girintili bir çizgi. Çok eskiydi. İyileşmiş, ama asla kaybolmamıştı. Şekli ve derinliği, sıradan bir kaza izinden ziyade bir kurşun yarasının sıyırığına benziyordu. Battaniyesini çenesine kadar çekmiş, sadece başı görünüyordu, bana oradan, sabit ve değerlendirici bir şekilde bakıyordu.
Sessizliğimin farkına vardığında, boğazını hafifçe temizledi. Hareketleri ağırbaşlı ve sakindi. Yavaşça doğruldu, sırtını ranzanın demir çerçevesine yasladı. Battaniyesi karnına kaymıştı, onu usulca düzeltti. Ellerini battaniyenin üzerinde birleştirdi; parmakları sıkı değil, ama rahat da değildi. Hazır bir dinlenme hali.
"Korkma," dedi, dudaklarında ince, belli belirsiz bir gülümseme belirdi. "Bu koğuştaki herkes eski asker. Bizden sana zarar gelmez."
Gözlerindeki ifade yumuşadı, ama alnındaki o iz, söylediği her söze bir ağırlık katıyordu.
"Hoş," diye devam etti, sesi biraz daha alçalarak, sanki bir gerçeği paylaşıyor gibiydi, "normal bir koğuşta olsaydın da kimse sana zarar veremezdi. İstisnalar hariç. Kötüler dışarıda dolaşıyor evlat. İyiler..." bir an duraksadı, gözleri uzaklara daldı, "... iyiler çoğunlukla içeri atılıyor."
Doğru söze ne denirdi?
Gözlerimi ondan ayırmadım. Ceylin'in ilk kuralı: Göz kaçırma. Ama bu bir meydan okuma değil, bir dinleme pozisyonuydu. Yavaşça başımı, neredeyse hissedilmeyecek kadar hafif bir şekilde salladım. Bir selam değil, sadece duyduğumu belli eden bir işaret.
"Teşekkür ederim," dedim, sesim hâlâ nötr, ama içtenliği belli olacak kadar yumuşaktı.
Kadının dudaklarındaki gülümseme biraz daha belirginleşti.
"Adım Nergis," dedi, gözlerime bakarken. "Erken emekli edilmiş, Yüzbaşı Nergis Karadul."
İsmi ve eski rütbesi, koğuşun havasını değiştirdi. Bu sadece bir tanışma değil, bir kimlik teşhiriydi. Karadul. Soyadı bile bir hikâye anlatıyordu. Bu kadını hatırlıyordum. Çanakkale'de görev yaparken, televizyondaki haberini görmüştüm. Sessiz sedasız bir uzaklaştırma almıştı ve ardından bir anda içeriye alınmıştı. O hali daha gençti, şimdi ise bayağı bir yaşlanmıştı.
"Adaletin terazisi sana da kaymış, Yüzbaşı Miraç Gökçe."
Sözleri, doğrudan ve yargılayıcı değildi. Daha çok, acı bir ortaklığın tespiti gibiydi. Terazinin kaydığını kabul ediyor, ama kimin eliyle kaydığını sorguluyordu. Gözlerindeki o derin, yıpranmış bilgelik, şimdi daha net görünüyordu. O da benim gibi, sistemi içeriden bilen biriydi. Ve görünüşe göre, o da sistemin dişlileri arasında öğütülmüştü.
Yavaşça başımı salladım, onaylayarak. Artık sadece duyduğumu değil, anladığımı da gösteriyordum. Konuşmanın bitmesi için önüme dönüp dizlerime kollarımı bağlayıp gözlerimi kapattığım an, zifiri karanlık değildi. O karanlığın içinde, Rauf'un yüzü belirdi. O saf, korumasız, sadece bana ait olan gülümsemesi. Kırışıksız, endişesiz. O gülümseme, benim mahzenimdeki tek ışıktı. Ve her şey, o ışığı söndürmemek, hatta onun için daha da parlak yanmasını sağlamak içindi.
O gülümseme, benim dudaklarıma yansıdığında sırtımı, ranzanın soğuk metal çerçevesine daha rahat yasladım. Bedenimdeki gerginliğin bir kısmı, o anlık hatırayla birlikte dağılmıştı. Dudaklarımı hafifçe araladım. Sesimde ironi olmasına özen gösterdim. Sonra, en sert gerçeği, en yumuşak tonla ekledim: "Görünüşe göre, terazi pek çoğumuzun üzerinde oynamış, Yüzbaşım. Yapmam denenleri yaptırıyor, bize."
Ateşten Gömlek, Sagopa Kajmer
Yazar, Ağzından
Zihnim en güzel bahçem ama aynı zamanda en karanlık zindanımdır.
Hepimiz bir şeylerin mahkumuyuz bu hayatta. Alışkanlıkların, korkuların, geçmişin. Kimi bedeniyle, kimi ruhuyla mahkûm olur. İkincisinden kurtulmak daha zordur. Fiziksel parmaklıkların ötesinde, elle tutulamayan, çok daha sert ve acımasız bir mahkûmiyet vardır: Vicdan.
Vicdan, en sıkı denetimli cezaevidir; oradan kaçış yoktur.
Geceleri uyutmaz, gündüzleri gölgen gibi takip eder. Bu içsel hapishanenin ne gardiyanı vardır ne de tahliye tarihi. Kendi kendinin hem mahkûmu hem de jandarması olursun. Pişmanlık, yeniden yaşayamayacağın anlara duyulan sonsuz bir özlem ve yaptıklarının ya da yapamadıklarının bitmeyen yankısı olur.
Tuğgeneral Kemal Candan, masasının arkasına geçmiş, elleri masanın soğuk yüzeyine yaslanmıştı. Bakışları, karşısında dikilen iki kardeşi delip geçmek istercesine keskindi. Gözlerinin çevresindeki ince çizgiler, öfkenin soğuk ve kontrol altındaki bir türüyle gerilmişti. Kaşları hafifçe çatılmış, altlarındaki bakışlar ise buz gibi bir kızgınlıkla parlıyordu.
Ağzı, tek bir kelime etmemek için sıkıca kapanmıştı, ancak çenesindeki sert kaslar, içinde kaynayan şeyi ele veriyordu. Elleri masanın üzerinde yumruk haline gelmemişti, ama parmak uçlarının bastığı noktalarda bir gerginlik, bir basınç vardı. Sanki tüm o öfke, sessizliğin ve hareketsizliğin altında, volkan gibi birikirken, onu yalnızca bu katı, disiplinli bakışlarla dışarı vuruyordu.
Odanın havası, onun bu sessiz öfkesiyle ağırlaşmış, Arven ve Rauf'un üzerine çökmüştü.
Tuğgeneral, ağır bir gürültüyle masadan doğruldu. Avuçlarını masanın yüzeyinden ayırışı, sanki yapıştığı bir şeyi koparıyormuş gibi kararlı ve biraz da sertti. Hareketi odadaki gerilimi bir santim daha yukarı çekti.
Kollarını arkaya doğru kıvırdı, iki elini sırtında, belinin hemen üzerinde sıkıca birleştirdi. Bu, bir teftiş veya yargılama pozisyonuydu. Üniformasının kumaşı omuzlarında gerginleşti. Tok ve yankılı adımlarla onlara doğru ilerlemeye başladı. Her adım, beton zeminde yankılanarak, zamanı yavaşlatıyor gibiydi. Askeri postal sesleri, odadaki tek ve en baskın sesti.
Tam karşılarında durdu. Yakınlık, tehdidin boyutunu değiştirdi. Artık uzaktan yargılayan bir otorite değil, soluklarının sıcaklığını hissedebilecekleri, fiziksel varlığıyla da baskı kuran bir güçtü.
Arven, başını hafifçe kaldırarak Tuğgeneralin gözlerine baktı. Bakışında bir teslimiyet ya da korku değil, sorgulayıcı bir hazır oluş vardı. Nefesini kontrol ediyor, her kelimeye, her hareketin anlamını çıkarmaya hazırlanıyordu.
Rauf ise gözlerini Tuğgeneralden kaçırmıştı. Bakışları, generalin hemen yanındaki duvarda, boş bir noktaya kilitlenmişti. Çenesi o kadar sıkıydı ki, yanaklarındaki kaslar seğiriyordu. Bu, bir saygısızlık değil, öfkesini ve çaresizliğini kontrol edebilmek için gösterdiği son çabaydı. Generalin fiziksel varlığına tahammül ediyor, ama onunla göz teması kurmak, belki de patlamasına sebep olacaktı.
Tuğgeneral Kemal Candan'ın gözlerinin derinliklerinde, karşısında duran iki genç adamın ötesine uzanan bir şey vardı. Orada, yıllar önce kaybettiği, bu iki kardeşin duruşunu ve yaşını taşıyan başka bir genç subayın hayaleti vardı. Kendi kardeşi. Onun da omuzları böyle gergin, bakışları böyle dik olmuş muydu son gününde?
Generalin yüzündeki öfke, aslında katman katmandı. En üstte, disiplinsizliğe ve duygusal patlamaya duyduğu saf askeri öfke vardı. Ama onun altında, koridorda duyduğu o "Keşke ölseydin" çığlığıyla yeniden canlanan, çok daha eski ve kişisel bir acı yatıyordu. O çığlık, sadece iki kardeş arasında değil, onun kendi geçmişinin kapısını da çalmıştı.
Ellerini arkada kenetlemesi, sadece bir otorite duruşu değildi. Aynı zamanda, o eski acının yeniden uyanışını, avuçlarında hissettiği titremeyi gizlemek içindi. Her adımı ağır ve tok değildi sadece; aynı zamanda, kendi gençliğine, kayba ve affedilemez gibi görünen sözlere doğru atılan adımlardı.
"Birbirinize, ölümü, laneti, on yıllık acıları haykırdınız," dediği anda, sesi sadece bir üstün sesi değildi. İçinde, kendi şehit abisinin hatırasına saygıyla karışık bir yorgunluk vardı. Bu iki kardeşi, sadece bir disiplin sorunu olarak değil, aynı kaderin farklı yüzleri olarak görüyordu. Biri belki kaybedilmiş, diğeri ise kaybetme korkusuyla çıldırmak üzere olan.
Onlara baktığında, sadece Arven ve Rauf'u görmüyordu. Geçmişin ve şimdinin, kaybın ve öfkenin, bir askerin itaati ile bir insanın yüreği arasındaki bitmek bilmez savaşın somut halini görüyordu. Ve bu savaş alanına, isteyerek ya da istemeyerek, bir kez daha komuta etmek zorundaydı.
Bir adım daha yaklaştı. Artık aralarında sadece yarım metre vardı.
"Ben," dedi, bu kez sesinde o kişisel acının tortusu daha belirgindi, "bu üniformayı giydiğim günden beri, bir sürü ölüm haberi aldım. Bir sürü 'keşke' duydum. Keşke orada olsaydım. Keşke onu kurtarsaydım." Gözleri, aniden Rauf'a dikildi. "Ama bugüne kadar, hiçbir askerden, bir başka askere, 'keşke ölseydin' sözünü duymadım."
Sözler, havada asılı kaldı. Rauf, istemsizce gözlerini yere dikti. Arven'in yüzünde ise donuk bir ifade vardı.
General, tekrar ikisine de baktı.
"Siz ikiniz," diye devam etti, "sadece kardeş değilsiniz. Siz, bu ülkenin aynı rütbeleri hedeflemiş, aynı yeminleri etmiş iki askersiniz. Evet, biri üniformasını çıkarmış olabilir." Sesi aniden gürledi "Ama yüreğindeki yemin, kolay çıkarılan bir kumaş parçası değildir!"
Yükselen sesine karşılık, ellerini arkadan çözdü. Sağ elini, göğsündeki madalyaların üzerine, kalbinin hizasına koydu.
"Benim kardeşim de bir askerdi," dedi sesini alçaltarak. "Onu kaybettiğimde, benim dilimden dökülen 'keşke', onun yaşaması içindi. Çünkü biz, bu üniformayı giyenler, birbirimizin canına kıymak için değil, birbirimizin canını korumak için ant içeriz."
Eliyle, Arven ve Rauf'u işaret etti.
"Siz bugün, o andı unuttunuz. Kişisel acılarınız, mesleki onurunuzun ve birbirinize olan bağlılığınızın önüne geçti. Ve bu," sesi yeniden gürledi, "benim komutam altında, asla kabul edilemez!"
Sustu. Odada sadece üçünün de nefes sesleri duyuluyordu. Tuğgeneralin yüzündeki öfke, yerini derin bir hayal kırıklığına ve acı bir sorumluluk duygusuna bırakmıştı.
"Şimdi," dedi, tonu tekrar kontrol altına alınmış, ama daha da tehlikeli bir sakinlikle, "size bir seçim sunuyorum."
Rauf'a dönerek yüzüne doğru eğildi.
"Miraç Gökçe, şu an cezaevine götürülüyor," Rauf bir an için yutkunamadığında, Kemal Candan, Rauf'un âdem elmasındaki hareketi izledi. "Bu zamana kadar dışarıdaki teröristi içeriye alan bir asker, şimdi onları tıktığı yere girmek zorunda kaldı."
Duraksadı, her birinin tepkisini görmek için. Rauf'un duvardaki bakışları Tuğgeneral Kemal Candan'a çevrildi. Rauf'un göz bebekleri sertti ama içindeki korkuyla titriyordu. Kemal Candan, geriye doğru doğruldu.
"Ya burada, şu an, o lanetleri, o keşkeleri geride bırakıp, gerçekten neden burada olduğunuzu konuşmaya başlarız. Ya da ikinize de tutanak tutup, görevlere gönderirim. Ne ikiniz birbirinizi ne de Miraç'ı görürsünüz. Çünkü emin olun, ikinizi de şu an karşımda tutmanın sebebi, sadece tartışmanız değil."
Kemal Candan, Arven'e dönerek son sözlerini söyledi: "Karar sizin. Kardeşler olarak mahvolmayı mı, yoksa askerler olarak savaşmayı mı seçeceksiniz?"
Rauf ile Arven, birbirlerine baktıklarında zamanın çarkları durdu. Rauf'un gözlerinde, on yıllık bir yalnızlığın ve yeni bir kaybın şoku vardı. Arven'in bakışları ise, taş gibi ağırdı. İçinde, taşıdığı suçluluğun ve kaybın tüm yükü vardı. Aynı acının iki farklı yüzü, zaman akmaya başladığında; aynı düşmanın karşısında, zorunlu bir ittifakın ilk anlaşmasını, kelimelere dökmeden özgürlük için imzalayacaklardı.
Ve onları bu sahip oldukları özgürlük korkutacaktı; çünkü mahkûmiyet, hayatın karmaşasından bir sığınak haline gelecekti.
Cilveloy, Destan
Miraç Gökçe, Ağzından
Yarın, dünün aynısıdır.
Duvarlar sadece mekânı değil, zamanı da hapsetmişti. Bugün buradaki ikinci günümdü. Ama burada, durağan zamanın içinde bile, bir hayat akmaya devam ediyordu. Belki dışarıdaki gibi değil, ama vardı. Ve ben, Ceylin'in üçüncü kuralına uymaya çalışırken, bu hayatın içinde nasıl var olacağımı öğreniyordum.
Ama sanırım, biraz dengeleri bozmuş olabilirdim.
Elimdeki iskambil kartlarındaki jokeri çıkartıp masanın ortasına bıraktım. Bu bir meydan okuma değil, oyunun bir parçasıydı. Sadece, burada, bu küçük masada, kuralları bildiğimi göstermenin bir yoluydu.
Sağımda oturan Hale üsteğmen, yüzünü buruşturarak elindeki kağıtları attı. "Vay be," dedi, sesinde şaşkınlık ve biraz da keyif vardı. "Jokeri saklıyordun demek."
Solumda oturan Necla, dövmeli elini alnına attı ve o da kartları bıraktı. "Haklısın Hale abla," dedi, bana doğru göz kırparak. "Yeni kız, kağıtları biliyor."
Gülerek kollarımı öne uzattım ve tüm kartları kendi önüme doğru çektim. Bu zafer, büyük bir şey değildi. Sadece bir oyundu. Ama bu küçük zafer, bu dört duvar arasında, normal bir an yaşayabildiğimi, gülebileceğimi, rekabet edebileceğimi hatırlattı bana.
"Hadi, bir el daha," dedi Hale, kartları karıştırmaya başlayarak. "Bu sefer ben kazanacağım."
Necla, "Ben de katılıyorum," diyerek yerine iyice yerleşti.
Bu, bir mahkûmiyet değil, bir mola gibiydi. Dışarıdaki sorunları, Ava'yı, bizimkileri, Rauf'u düşünmekten birkaç dakikalığına uzaklaştıran bir mola. Burada, bu kadınlarla, sadece kart oynayan, sohbet eden, küçük şakalar yapan biriydim. Bu sıradanlık, en az Tuğgeneralin ofisindeki gerilim kadar önemliydi. Çünkü bu sıradanlık, insan kalmaya devam ettiğimin kanıtıydı. Ve insan kaldıkça, hayatta kalma, direnme gücüm de artardı.
İşin aslı gece uyuyamamıştım.
Ranzanın üzerinde, gözlerim üstümdeki ranzanın demirine dikili, dışarıdaki her sesi dinleyerek saatleri saymıştım. İçimdeki mahkemenin sessiz varlığı, Rauf'un son bakışı, Ava'nın bilinmezliği... Hepsi karanlıkta büyüyüp zihnimi kemiriyordu. Sabah, aynada göz altlarımdaki morumsu gölgeleri gördüğümde belli oldu: Burada saklanacak hiçbir şey yoktu.
Ve koğuş, uyuyamayan bir yeniye karşı son derece hassastı. Uykusuzluk, burada bir lüks değil, bir zayıflık işaretiydi. O zayıflığı görenler, ister istemez yaklaştı. Belki korumak, belki anlamak, belki de sadece kendi hikayelerini anlatacak bir bahane aradıkları için.
Kahvaltı sonrası, sessizce oturduğum köşeme yaklaşan ilk kişi Nergis oldu. Elinde iki plastik bardak çay vardı. Birini önüme, diğerini kendi önüne koydu. Hiçbir şey söylemedi. Sadece, alnındaki o eski yara iziyle bana baktı. O bakış, "Biliyorum," diyordu. "İlk gecenin ne demek olduğunu biliyorum." Oturdu ve çayını yudumlamaya başladı. Onun sessiz yoldaşlığı, sorularla boğulmaktan daha değerliydi.
Ve o sabah, sayfalar teker teker açıldı.
Mesela sağ tarafta oturan, koğuşa ilk girdiğimde gördüğüm Hale abla, Üsteğmen Hale Çıvar. Ankara'dan gelmişti. Yüzünde bir gülümseme varken, içinde bir evlat acısı yaşıyordu. Avm'de kızıyla birlikte dolaşırken suikasta uğramıştı. Kızının toprağa verilişini bekleyemeden, katillerinden oracıkta hesap sormuştu. Adalet, onu, evladının cansız bedeninden önce cezaevine almıştı. Bana bakarken, belki de kendi ilk günlerini, o ilk uyuyamadığı geceyi hatırlıyordu.
Ha bu arada, ranzasındaki bebek patiği, kızına aitmiş.
Solumda, Hale'nin söylediği bir şeye şaşkınlıkla ela gözlerini kocaman açmış olan, dövmeleriyle geçmişini yazmış Necla, Kıdemli Üsteğmen Necla Parlar. Bilecik'ten gelmiş. O da benim gibi Sat komandosuymuş. Onun da hikayesi, bir görevle ilgiliydi. Elleriyle teslim ettiği bir elebaşıyı, sorgulamaya kalkmıştı. O yüzden o da buradaydı. Oysaki görevi verenler, zaten bunu istememiş miydi? Kalbi iyiydi Necla'nın. Derdini anlatmak için sabırsızlanan, içi dışı bir insandı.
"Ablacığım sikeceğim artık, düzgün bir kart atar mısın?"
Ama ağzı... biraz bozuktu.
Askeri disiplinle yetişmiş, ama sokakla, gerçek hayatın kabasıyla yoğrulmuştu. Bu, onun filtresiz, gerçek kimliğiydi. Burada, üniforma yokken, dil de maskesini düşürüyordu.
Ben ise, iki gün gibi kısa bir sürede, koğuştaki diğer beş kişinin de kimliklerini öğrenmiştim. Onlar da sessiz anlatımlarla, küçük itiraflarla gelmişlerdi yanıma.
Teğmen Yasemin, daha yeni mezun olmuş, ilk görevinde "yanlış" emre itaatsizlik etmişti. Yüzündeki çocuksu ifadeyle, taşıdığı ağır suçluluk duygusu tezat oluşturuyordu. Başçavuş Leyla, lojistikteydi. "Kayıp" malzemeler dosyasının faili olarak gösterilmişti. Gözleri hep yerdeydi, konuşmaktan çok dinliyordu. Üsteğmen Canan, benim gibi bir komandoydu. Yakın temastan öldürdüğü bir hedefin "orantısız güç" kapsamına girdiği iddia ediliyordu. Hareketleri hâlâ bir kedinin sessizliği ve keskinliğiyleydi. Rümeysa ve Ayşe ise birlikte gelmişlerdi; bir operasyonda yer alırken, üstlerinin örtbas etmeye çalıştığı bir "yanlışlığı" ifşa etmeye kalkışmışlardı.
Buradaki herkes bir hikâye, her hikâye ise adaletin sorgulanması için bir sebepti.
Kart oyununa devam ederken, koğuşun ağır demir kapısının açılma sesi hepimizi susturdu. Gardiyan içeri girdi, elindeki listeye baktı. Disiplin, otomatik bir refleksle devreye girdi ve herkes ayağa kalktı. Ben, bir an için şaşkınlıkla otura kaldım. Buradaki ritüellere henüz tam alışamamıştım.
Yanımdaki Hale Abla, hafifçe bana dokundu. Başını, kapıya doğru anlamlı bir şekilde salladı. Sesini alçaltarak, aceleyle fısıldadı:
"Havaya çıkacağız, gel. Hava avlusu."
Cümleleri hem bir bilgilendirme hem de bir koruma sözü gibiydi. Havaya çıkmanın buradaki kuralları, görünmez hiyerarşisi olabilirdi. Ve Hale abla, tecrübesiyle beni o bilinmezliğe hazırlıyordu.
Yerimden kalkıp diğerlerinin arasına karıştım. Gardiyan, isimleri okumaya başladı. Her isim, bir kadının bu koğuştan dışarı, beton bir avluya doğru attığı bir adımdı. O avlu, yeni bir mahzen, ama aynı zamanda taze hava ve gökyüzünün görülebildiği bir yerdi. Ne olduğunu bilmediğim için içimde bir heyecan, bir gerginlik vardı.
Üzerimdeki kapüşonlu ceketin kapüşonunu saçlarıma örtüp ellerimi ceplerime soktum ve kapıya doğru yaklaştım. Gardiyanla göz göze geldiğimde, onun tarafsız, rutin bakışlarına karşılık, benimkiler net ve farkındaydı. "Miraç Gökçe," dedim, sesim odağın tam ortasından çıkmış gibi berraktı.
Yüzbaşı Miraç Gökçe.
İçimdeki ses, bana kim olduğumu unutturmadı.
Onlar unutsa, sen unutmayacaksın, dedi. Onlar bu ismi bir numaraya, bir dosyaya indirgese de, sen, onun taşıdığı her şeyi hatırlayacaksın.
Dudaklarımda, kendime ve içimdeki o sese yönelik hafif, güven dolu bir gülümseme belirdi. Bu, bir meydan okuma değil, bir hatırlatmaydı. Gardiyan, listesindeki ismi kontrol etti. Kafasını, kapıya doğru hafifçe sallayarak tek kelime etti: "Geç."
Kapının eşiğinden geçtiğim an, iki ayrı evrenin sınırını aşmış gibiydim. Arkamda bıraktığım koğuşun havası, ter, sabun ve kapalılığın karışımıydı. Önümdeki göreceklerim ise, keskin, soğuk ve özgürlüğe dair bir yalan söyleyen bir ferahlıktı.
Gardiyanlar, hepimizi düzenli bir sıra halinde sağ taraftaki koridorda yürütmeye başladı. Adımlarımız betonda ahenksiz bir yankı yapıyordu. Ama asıl ses, demir parmaklıkların çıkardığı seslerdi. Her biri, yüksek seslerle açılıp kapanırken, hapishanenin kalbinin attığını, nefes aldığını duyuyordum. Bu mekanik ve acımasız müzik, özgürlüğün ne kadar uzak olduğunu her saniye hatırlatıyordu.
Birkaç adım sonra sola döndük. Koridorun sonunda, büyük, çift kanatlı bir güvenlik kapısı duruyordu. Parlak metal yüzeyi, floresan ışığını soğuk bir şekilde yansıtıyordu. İki gardiyan, birbirlerine bakışarak senkronize bir hareketle kapılara yapıştı. Ağırlıklarını verdiler, kapılar gıcırtıyla kendilerine doğru açıldı.
Ve işte o an oldu.
Kapılar aralandığında, yüzüme soğuk ama ferah bir nefes vurdu. Bu, koğuşun durgun havasından, koridorun tozlu kokusundan tamamen farklıydı. İçinde, uzaktan gelen toprak, belki yağmur sonrası nem ve keskin bir temizlik kokusu vardı. Ama en önemlisi, açık havanın o tanıdık, genişletici hissiydi. Ciğerlerim, ilk defa derin bir nefes alabileceğimi fark ederek genişledi.
Kapının eşiğinde, bir ayak içeride, bir ayak dışarıda durdum. İki dünya arasındaki son çizgiydi burası. Arkamda, her biri ağır bir geçmiş taşıyan, ama bir şekilde bir arada duran kadınlar vardı. Önümde ise, beton bir avlu uzanıyordu. Yüksek duvarlarla çevrili, üstü tellerle kapatılmış, gökyüzünün sadece gri bir parçasının görülebildiği bir açıklık. Ama yine de gökyüzüydü işte. Bulutlar hareket ediyor, ışık değişiyordu. Bu, dört duvar arasında sahip olunabilecek en değerli illüzyondu: Dışarıya dair bir ipucu.
Hale Abla hafifçe dirseğiyle dürttü beni. "Haydi," dedi fısıldayarak. "Durma."
Bir adım attım. Sert beton, ayakkabılarımın altında farklı hissettirdi kendini. Soğuk hava, kapüşonun kenarından enseme doldu. Başımı kaldırıp yukarı baktım. O tellerin ardından süzülen ışık, gözlerimi biraz kısmama neden oldu. İçimdeki ses bu sefer fısıldadı: Gözlemle. Her şeyi.
Avluya dağılmaya başlayan diğer mahkumlara baktım. Kimisi yürüyor, kimisi duvara yaslanmış sohbet ediyor, kimisi ise sadece yukarı, o küçük gökyüzü parçasına bakıyordu. Her biri, bu bir saatlik özgürlüğü kendi yöntemiyle yaşıyordu.
Ben de yavaşça, avlunun kenarına, duvara yakın bir noktaya doğru ilerledim. Sırtımı soğuk betona dayadım. Hale Abla yanıma geldi, o da aynı şeyi yaptı. Birlikte, bu kısıtlı dünyayı ve içindekileri izlemeye koyulduk. Operasyon alanı değişmişti, ama görev aynıydı: Hayatta kalmak, anlamak ve asla, asla kim olduğunu unutmamak.
"Vay, vay, vay! Bakın burada kim var?"
Ses, avlunun karşı köşesinden, keskin ve alaycı bir tonda geldi. Tıpkı bir bıçağın havayı yarması gibi, kalabalığın uğultusunu yardı.
Herkes sustu ya da yavaşladı. Bakışlar, sesin kaynağına, sonra da bana çevrildi. Hale Abla'nın yanımdaki bedeni aniden gerildi. O, yerinden kımıldamadı, ama duruşundaki değişiklik, tetikte bir nöbetçi gibiydi. "Sakin," diye fısıldadı, dudakları neredeyse hiç kıpırdamadan.
Başımı yavaşça çevirdim.
Karşı köşede, küçük bir grupla birlikte, bana doğru bakarak dikilen bir kadın vardı. Giyimi düzgün ve temizdi. Yüzünde, kendinden emin, zehirli bir gülümseme vardı. Gözleri, beni baştan aşağı süzüyor, tanıdık bir düşmanı tespit eder gibiydi. Etrafındakiler de aynı yöne bakıyor, bekliyorlardı.
İçimdeki her şey bir anda kristalize oldu. Zihnimdeki bütün bilgiler, uyarılar, planlar bir anlığına ağırlaştı. Mahzenimdeki raftan bir kitap fırladı ve sayfaları çevrilmeye başladı. Tam son sayfada durduğunda adı italik bir şekilde üzerinde yazıyordu.
Helen Kefr-i
Bu kadın, benim operasyonlarımdan birinin ürünüydü. İzmir'de, gözden uzak bir liman antreposunda, insan kaçakçılığı operasyonuydu. Nakliye konteynırlarında kadın ve çocuklar vardı. Onu, deponun arka ofisinde, sahte belgeleri düzenlerken yakalamıştım. Yüzündeki o şaşkınlık ve küstah güven ifadesini unutamamıştım. "Bana dokunamazsınız," demişti. Ama dokunmuştum. Onu ve ekibini, o gece, suçüstü yakalayıp devretmiştim adliyeye.
Demek ki... hâlâ çıkamamıştı.
Ceylin'in ikinci kuralı zihnimde çınladı: Diklenme. Üçüncü kural: Kimseye meydan okuma, ama kimsenin de seni tartmasına izin verme.
Yüzümü hiç değiştirmeden, boş bir ifade takındım. Gözlerimi, onun gözlerinden ayırmadım. Bu bir göz kaçırma değildi; bir değerlendirmeydi. Onu, tıpkı bir operasyonda hedefi değerlendirdiğim gibi değerlendiriyordum. Hareketleri, duruşu, etrafındakilerle olan dinamik...
Hale Abla, yanımdan ayrılmadı. Onun varlığı, sessiz bir dayanışmaydı. Necla'nın da avlunun başka bir köşesinden bize doğru yaklaştığını gördüm. Koğuş, kendi içinde, görünmez bir cephe hattı oluşturuyordu.
Kadın, yavaş adımlarla bize doğru yürümeye başladı. Gülümsemesi genişliyordu. "Demek Yüzbaşı Miraç Gökçe de nihayet doğru yere, kendi gibilere gelmiş," dedi, sesi taşkın bir sahte nezaketle doluydu. "Dışarıda yakalayamadıklarına, içeride mi sığınıyorsun?"
Her kelime bir probdu. Beni provoke etmek, kontrolü ele almak, zayıf noktamı bulmak için atılmış oltalardı.
Başımı hafifçe yana eğdim.
"Beni tanıyor musunuz?"
Sesim, avlunun soğuk, durgun havasında yankılanmadan, net ve keskin bir şekilde düştü aramıza. Bu bir soru değil, bir testti. Onun beni ne kadar tanıdığını ne kadar kişisel algıladığını ölçmek için.
Helen Kefr-i, bir an için duraksadı. Gözlerindeki zehirli parıltı, bir hesaplama, bir kartları yeniden dağıtma ifadesine dönüştü. Beklediği öfke, korku ya da savunma değildi bu. Sadece, soğuk bir meraktı.
"Tanımak mı?" diye güldü, sesi yapay bir şaşkınlıkla süslenmişti. "Yüzbaşı, seni tanımayan mı var? Sen, Çanakkale'nin deniz kızı, Fırtına Timi'nin yıldızısın. Dosyaların efsanelerin içindedir."
Kelime seçimi ilginçti. Efsane. İçi boş, hatta biraz alaycı bir övgü. Ardından gelen 'dosyalar' ise, benim geçmişimin burada da bilindiğini, belki de çarpıtıldığını ima ediyordu.
"Herkesin bir dosyası vardır," diye karşılık verdim, sesim hâlâ aynı düz perdede. "Önemli olan, o dosyanın içindekilerin doğru olup olmadığıdır. Benimkilerde, İzmir Limanı'nda insan kaçakçılığı çetesini çökerten bir operasyon vardır mesela. O dosyanın son sayfasında, sanıklar listesinde bir isim vardır. O ismi hatırlıyor musunuz?"
Direkt, kişisel ve somut bir atak. Provokasyon oyununa girmeyecektim. Onun üzerimdeki gücü, belirsizlik ve geçmişin gölgesi üzerine kuruluydu. Ben ise, o gölgeyi dağıtmak, ışığı tam olarak nereye düştüğünü göstermek istiyordum.
Helen'in gözlerinde, anlık bir flaş, bir öfke parıltısı gördüm. Gülümsemesi dondu, yüzündeki sahte nezaket eridi. Ben, onun istediği zeminde genel geçmiş, efsaneler değil, onun en zayıf, en kişisel noktasında somut suçu ve yakalanışı savaşıyordum.
Etrafındaki kadınlar, havadaki gerilimi hissetmişlerdi. Hareketlendiler. Hale Abla, yanımda, neredeyse duvarın bir parçası gibi hareketsizdi, ama her an hazırdı. Necla da biraz daha yaklaşmıştı.
"Ah, evet," dedi Helen, sesi artık daha alçak ve daha tehditkâr bir tondaydı. Gülümsemesi geri dönmüştü, ama bu sefer gerçek bir yırtıcılık vardı içinde. "O dosya. Ne yazık ki, bazı dosyaların son sayfaları yeniden yazılır. Sayılar değişir...Kimi zaman, kahramanlar hain, hainler de mağdur olarak çıkarlar ortaya. Adalet denen şey, buralarda çok esnek olabiliyor, Yüzbaşı. Sen de göreceksin."
Bu bir tehditti. Açık ve net. Burada, içeride, gerçeklerin çarpıtılabileceğini, itibarımın lekeleneceğini söylüyordu.
Başımı hafifçe salladım, neredeyse düşünceli bir halde.
"İlginç bir bakış açısı," dedim. "Ama ben, mürekkebin kuruduğu sayfalara değil, gördüklerime inanırım. Ve gerçek, ne kadar çarpıtılırsa çarpıtılsın, bir şekilde ortaya çıkar. Tıpkı İzmir'deki depoda gördüğüm gibi."
Onun hamlesini, kendi sözlerimle ona geri yansıtıyordum. Bu bir satranç oyunuydu ve ben, savunmada değil, kontrollü bir saldırıdaydım. Avludaki tüm gözler üzerimizdeydi. Bu ilk karşılaşma, buradaki statümü, gücümü belirleyecekti. Ve ben, av olarak değil, avcı olarak çıkmaya kararlıydım.
Helen, gözlerini benden ayırmadan, yavaşça bir adım daha attı. Aramızdaki mesafe tehlikeli bir şekilde daralıyordu. "Gördüklerin mi?" diye tekrarladı, sesi bir bıçak gibi keskindi. "Peki, şu anki gördüğün ne, Yüzbaşı? Dışarıda bir kahraman olarak anılırken, burada, bizim gibi 'pisliklerle' aynı havayı soluyorsun. Senin gerçeğinde bu. Ve burada, senin dışarıdaki o güzel hikayelerin hiçbir anlam ifade etmiyor."
Etrafındaki kadınlardan biri, kısık bir kahkaha attı. Bu bir psikolojik operasyondu. Beni izole etmek, koğuşta yalnız olduğumu, geçmişimin burada bir kalkan olmadığını hissettirmek istiyorlardı.
Hale Abla, yanımdan hafifçe öne doğru kaydı. Hareketi küçüktü, ama netti. "Helen," dedi, sesi tıpkı benimki gibi sakin, ama altında çelik gibi bir uyarı vardı. "Hava vakti kısa. Herkes kendi işine baksın."
Helen, gözlerini Hale'ye çevirdi. "Ah, Hale Üsteğmen. Sadık çavuş gibi yeni geleni mi koruyorsun? Yoksa sen de mi onun 'gerçek' dosyasını okumadın?" Alaycı bir tonla başını salladı. "Zamanla öğrenirsin. Burada, kimse göründüğü gibi değildir."
Necla, avlunun diğer tarafından seslendi, sesi gür ve rahatsız edici bir şekilde samimiydi: "Helen, bırak şu novoşu da gel bir el oynayalım! Havayı zehir etme be kızım!"
'Novoş'. Buradaki argo, 'yeni' demekti. Necla, kasıtlı olarak kullanmıştı. Beni küçümseyerek değil, Helen'in beni 'Yüzbaşı' diye yüceltme oyununu bozarak, sıradanlaştırarak müdahale etmişti.
Helen, Necla'ya baktı ve yüzünde gerçek bir irkilme oldu. Necla, farklı bir tür tehditti; öngörülemez, dirençli ve buradaki kuralları içgüdüsel olarak biliyordu.
Ben, bu alışverişi izlerken, ilk hamlemi yaptım. Helen'e doğru, sadece yarım adım attım. Hareketim yavaş ve kasıtlıydı. Onun kişisel alanına girmiyordum, ama varlığımı fiziksel olarak da hatırlatıyordum.
"Bayram değil, seyran değil," dedim, sesim artık biraz daha yumuşak, neredeyse sohbet eder gibiydi. Ama her kelime ölçülüp biçilmişti. "Beni tanıyormuşsun, merak etmişsin. Merakını giderdim. İzmir'deki dosya kapandı. Şimdi buradayım. Ve burada da, tıpkı dışarıda olduğu gibi, kendi işime bakarım. Sen de kendi işine bak, Helen Hanım."
'O Hanım' hitabı kasıtlıydı. Askeri rütbe veya mahkûm statüsü değil, sivil ve soğuk bir mesafeyi koruyordu.
Helen'in gözlerinde, öfke ve bir şaşkınlık savaşıyordu. Beklediği korku ya da öfke patlaması olmamıştı. Sadece, değişmez bir sakinlik ve üzerinde oynayamayacağı bir özgüven vardı. Etrafındaki grubun da güveni sarsılmıştı; liderleri beklenmedik bir duvara çarpmıştı.
Sonunda, geri adım attı. Literal anlamda değil, ama geri çekildi. Zehirli gülümsemesi, ince, tehditkâr bir çizgiye dönüştü.
"Tabii, Yüzbaşı," dedi, sesi iğneleyici bir saygıyla doluydu. "Kendi işimize bakarız. Ama burada işler, iç içe geçer çoğu zaman. Göreceksin."
Başını çevirdi ve grubuyla birlikte avlunun diğer ucuna doğru yürüdü. Ama geride, havada asılı bir söz bırakmıştı: Bu bitmedi.
Hale Abla, derin bir nefes aldı. "İyi idare ettin," diye fısıldadı. "Ama dikkatli ol. O, burada uzun süredir var. Kök salmış."
Necla yanımıza geldi. "Ulan," dedi, omzuma dostça bir yumruk atarak. "Novoş dedim ama, sen bayağı eski kurt gibi davrandın. Helal olsun."
Sırtımı tekrar duvara dayadım. Kalbim, operasyon sonrasındaki gibi hızlı atıyordu, ama yüzümde hiçbir şey yoktu. İlk çatışmayı atlatmıştım. Ama Hale'nin dediği gibi, bu bitmemişti. Helen, bir düşmandı. Ve şimdi, benim burada olduğumu biliyordu. Bu, Ava'dan önce bile, önümde duran bir engeldi. Operasyon alanı iyice karmaşıklaşıyordu. Ama ben, hâlâ ayaktaydım. Ve kim olduğumu unutmamıştım.
Bindik Bir Alamete, Cem Karaca
Yazar, Ağzından
Büyük servis aracının içi, hareket halindeki bir bekleme odası gibiydi. Motorun boğuk uğultusu, metal gövdeye çarpıp geri dönüyor; her titreşim, koltukların iskeletine, oradan da omurgalarına işliyordu. Camlardan süzülen gün ışığı, filmli camlarla boğulmuş, içeride yarı karanlık bir atmosfer yaratmıştı. Ne tam gündüzdü burası ne de gece.
Sualtı Akrepleri Timi, araca dağılmış hâlde oturuyordu. Üniformalar yoktu üzerlerinde ama duruşları, omuzlarının gerginliği, bakışlarının keskinliği onları ele veriyordu. Bu bir görüş yolculuğuydu, evet. Özel izin alınmıştı. Ama kimse bunun sıradan bir ziyaret olmadığını inkâr edemezdi.
Ön sıralarda, Arven cam kenarındaki bir koltukta oturuyordu. Yüzü her zamanki gibi kontrollüydü; mimikleri minimumda, bakışları dışarıya sabitlenmişti. Camdan akan manzaraya bakıyor gibiydi ama aslında hiçbir şeye baktığı yoktu. Yanındaki koltukta, kapıya yakın Ceylin vardı. Avukat kimliği, onu bu araçta bulunan herkes için farklı bir noktaya yerleştiriyordu. Dizlerinin üzerinde çantası, çantasının üstünde duran dosyanın üzerinde de elleri kenetlenmişti. Profesyonel sakinliğinin altında, göz bebeklerinde ince bir hesap vardı. O da farkındaydı: Bugün yalnızca insanlar değil, kararlar da görüşecekti.
Bir arka sırada Fırat ile Lerna yan yana oturuyordu. Fırat, koltuğa biraz yayılmış, kollarını göğsünde bağlamıştı. Başını öne eğmişti ama gözleri kapalı değildi. Sessizliği, içindeki fırtınayı gizlemiyordu; sadece dizginliyordu. Lerna ise dimdikti. Omuzları geride, çenesi hafif kalkıktı. Bakışları sabit bir noktada, araç içindeki hiçbir sese tepki vermeden duruyordu. Bu, onun bekleme hâliydi. Dalgıçlar suyun altında nasıl sabırla nefeslerini ayarlarsa, Lerna da öyle beklerdi.
Demir, birkaç koltuk ötede tek başına oturuyordu. Bilinçli bir yalnızlıktı bu. Ne kulaklığını takmıştı ne de bir yere bakıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koymuş, parmaklarını yavaşça birbirine kenetleyip çözüyordu. Kendi iç ritmini tutturmaya çalışır gibiydi.
Pars ile Aslı, aracın daha arka tarafında yan yana oturuyordu. Aslı, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmiş, başını hafifçe Pars'a doğru eğmişti. Aralarında fısıltı yoktu ama sessiz bir anlaşma vardı. Pars'ın bakışları daha sertti; çenesini sıkmış, ileriye bakıyordu. Onun için bu bir ziyaret değil, tamamlanmamış bir dosyanın yeniden açılmasıydı.
Rauf ile Ali, şoförün yanındaki iki koltuğu paylaşıyorlardı. Ali kapıya yakın, dümdüz oturuyordu. Rauf ise şoför tarafındaydı. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı: Endişeyle heyecanın birbirine karıştığı, ayırt edilmesi zor bir hâl. Görecekleri yüzler, duyacakları sesler, söyleyemeyecekleri cümleler... Hepsi, göğsünün tam ortasında sıkışmıştı. Bir yanıyla orada olmayı istiyordu, diğer yanıyla bu yolun nereye çıktığını çok iyi biliyordu.
Aracın önünde, bir başka araç ilerliyordu. Konvoyun sessiz öncüsü. Direksiyonda, rütbesine yeniden kavuşmuş Yüzbaşı Okyanus Gökçe vardı. Üniforma giymiyordu ama duruşu her şeydi. Direksiyonu iki eliyle sıkıca kavramış, yolu dikkatle takip ediyordu. Yan koltukta eşi oturuyordu; başını hafifçe ona çevirmiş, arada bir yüzüne bakıyordu. Okyanus'un çenesi kilitliydi. Gözleri yolda, aklı gerideydi. Bu yolculuk onun için de bir dönüş yoluydu. Unvanlar geri gelmişti belki ama bazı hesaplar hâlâ açıktı.
Sualtı Akrepleri, önlerindeki araca her baktıklarında içlerinde aynı duygu kabarıyordu. Komutanlarını göreceklerdi. Bu düşünce, göğüs kafeslerinde sıcak bir dalga gibi yayılıyor; ardından merak, ardından temkin geliyordu. Kim, nasıl çıkacaktı o görüşten? Ne değişmişti ne sabit kalmıştı?
Arabanın içindeki sessizlik o kadar ağırdı ki, nefes alışlar bile gürültü gibi geliyordu. Ali, bu basınçlı havada eriyor gibiydi. Yanakları kızarmış, alnı terlemişti. Gözleri, camdan dışarı akan gri manzaradan, yanındaki taş kesilmiş adama, Rauf'a kaydı.
"Komutanım?" diye fısıldadı, sesi çatallanarak.
Rauf, göz ucuyla ona baktı. Bakışı, "Şu anda konuşma," diyen bir bıçak gibiydi.
Ali, panikle, aklına gelen ilk çözümü sundu. Korkuyla karışık bir gülümsemeyle, "Şarkı açabilir miyiz?" diye sordu.
Cümle, aracın içindeki gergin atmosferde anlamsız bir balon gibi süzüldü. Rauf'un yüzündeki bir kas seğirdi. Gözlerini yavaşça kapattı, derin, sabırlı bir nefes aldı. Sanki tüm dünyanın aptallığını ciğerlerine çekiyordu. Sonra başını sola çevirip aradaki koltuğun üzerinden arkasına baktı.
"Kim oturttu lan bunu benim yanıma?" diye sordu, sesi sakin ama tehlikeliydi.
Araçta birkaç boğuk boğaz temizleme sesi duyuldu. Fırat başını öne eğdi, omuzları hafifçe titredi. Lerna dudaklarını ısırdı, gülmemek için camdan dışarı bakıyordu. Arven, bakışlarını camdan çekip Rauf'a baktı. Göz ucundaki Ceylin avukatın da kendine baktığını gördü.
Demir, gözlerini açmadan, hiç kıpırdamadan cevap verdi: "Kapıya en yakın oydu. Mantıklı geldi."
Ali, masumiyetin vücut bulmuş hâliyle ellerini kaldırdı.
"Komutanım bakın, bakın... Sessizlik çok fena. İnsan düşünmeye başlıyor."
"Düşünme Ali," dedi Rauf anında. Ali'ye döndü. "Sana yasak!"
Pars arkadan lafa girdi, sesi sakin ama fitili ateşler cinstendi.
"Komutanım, Ali haklı. Birazdan burada hepimiz bir içsel yolculuğa çıkacağız."
Aslı dayanamayıp kıkırdadı.
"En son Ali içsel yolculuğunda telsizi denize düşürmüştü."
"BİR DE ONU HATIRLATMA," diye patladı Ali. "Travmam var benim onunla."
Rauf, şaka kaldıramayacak bir ruh hâlindeydi ama ortam elinden kayıyordu. Dişlerinin arasından konuştu.
"Ali, eğer arabada bir tane daha ses duyarsam-"
"Arabesk açmam," diye atıldı Ali hızla. "Söz. Hareketli bir şey açarım. Moral olsun diye."
Rauf, sakinleşmek için bir kez daha nefes aldı. "Peki," dedi, sesi tehlikeli bir yumuşaklıktaydı. "Ya benim kafamın içindeki orkestra, Ali? Onun şefi kim? Susmalarını nasıl sağlayacağım?"
Ali, şaşkınlıkla ağzını açık bıraktı. Rauf devam etti, sanki gerçekten teknik bir brifing veriyormuş gibi:
"Bir tane davulcu var, sürekli 'Miraç' diye vuruyor. Bir tane kemancı, 'Ava' diye inliyor. Bir de kafamın arkasında, sürekli 'Keşke ölseydin' diye çığlık atan bir rock yıldızı var. Sen hangi frekansı öneriyorsun? Hafif klasik? Yoksa gürültüyü bastıracak bir death metal mi?"
Araba bir tümseğe girdi, herkes sarsıldı. Rauf'un bu absürt, içsel çılgınlığını tarif edişi o kadar beklenmedik, o kadar kendi halindeki öfkeyle doluydu ki...
Önce Pars'ın ağzından, bastırılmış bir hırıltı çıktı. Sonra Aslı, elini ağzına kapattı, ama omuzları titremeye başladı. Fırat'ın dudakları kıvrıldı, gözleri hafifçe çekildi.
Ve sonra Lerna. Tüm o donukluk, o şok, Rauf'un "kafasındaki death metal yıldızı" tarifinde aniden çatladı. Boğuk, şaşkın, ama gerçek bir kahkaha patladı içinden. Öyle bir kahkahaydı ki, haftalardır içinde biriken tüm gerginliği, korkuyu dışarı atıyor gibiydi. Gözleri doldu.
Bu, bir kıvılcım etkisi yarattı. Demir, gözlerini açtı ve bu sıralar nadir görülen, hafif bir gülümsemeyle başını salladı. Ceylin, profesyonel ifadesini ilk kez kırdı, kahkahasını tutamadı, gözleri ışıldıyordu. Rauf'un bu beklenmedik, psikolojik patlamasının yarattığı durumun tuhaflığına dayanamadı.
Arven, Lerna'nın kahkahasını, sonra diğerlerinin gevşeyen yüzlerini gördü. Yıllardır duymadığı, belki de hiç böyle duymadığı bir sesti bu. Gözleri, kahkahanın merkezindeki Lerna'ya, sonra da yanındaki Ceylin'e kaydı. Ceylin, elindeki dosyayı yüzüne doğru kaldırmış, dudaklarını ısırarak kendini tutmaya çalışıyor, ama gözlerinin içi gülüyordu. O an, Arven için her şey durdu. Donup kaldı, sadece ona baktı.
Rauf ise, patlama noktasına gelmişti. "Ne komik ulan?" diye homurdandı, etrafındaki kahkahalara bakarak. Ama öfkesi artık gerçek değildi. Çünkü o kahkahalar, bir an için de olsa, Lerna'nın gözlerindeki ölü bakışı kırmıştı. Ve Ali, korkuyla karışık bir mahcubiyetle, "Death metal iyidir komutanım, gürültüyü bastırır," deyiverdi.
Bu son damlaydı. Fırat bile artık kendini tutamayarak kısık bir kahkaha attı. Arabanın içi, bir anlığına, gerginlikten değil, saf, şaşkın, rahatlatıcı bir kahkaha sesiyle doldu.
Araçta kahkaha dalga dalga yayılırken, Rauf çaresizce arkasına yaslandı. Gözlerini kapattı, burnundan sert bir nefes verdi.
"Ali," dedi, sesi yorgundu, "sen bu timde hayatta kalıyorsan ... sebebi cesaretin falan değil."
Ali umutla baktı.
"Ne komutanım?"
Rauf, gözlerini açtı. Araç, yüksek duvarlı, gri bir komplekse doğru son dönüşünü yaptı. Ali'ye baktı.
"Zamanlama yeteneğinin iyi olması," dedi.
Bu cümle, varışın habercisiydi.
Hasret, Sema
Miraç Gökçe, Ağzından
İnsan ruhunu mahkûm edemezdiniz; o, en dar hücrede bile özgürlüğünü bulurdu. Bu cümle, koğuşa dönerken adımlarımın ritmiyle zihnimde yankılanıyordu. Helen'le olan o gergin dans, beni korkutmak yerine özgürleştirmişti. Çünkü korkunun neye benzediğini hatırlamıştım. Ve hatırladığım anda, onun üzerimdeki gücü buharlaşıp gitmişti.
Sırtımdaki kapüşon hâlâ başımdaydı, ama şimdi bir gizlenme aracı değil, sadece bir kumaş parçasıydı. Gardiyanlar bizi tekrar koridorlardan geçirirken, Hale Abla yanıma yaklaştı. "İyiydin," diye fısıldadı, sesinde bir onay vardı. "İlk sınavı geçtin."
"Henüz bitmedi ki," diye mırıldandım, göz ucuyla önümüzde yürüyen Nergis'in sırtına bakarak. O, her şeyi kaydetmişti.
Koğuşun kapısı açıldı, içeri girdik. O tanıdık, ağır hava yüzümü yaladı. Tam o anda, Necla, lavabonun kenarından seslendi, elinde küçük bir kâğıt parçası sallıyordu:
"Hey, novoş! Senin için mesaj var. Gardiyan bıraktı."
Kalp atışlarım bir an için hızlandı. Yavaşça yanına gittim, kâğıdı aldım. Üzerinde sadece bir saat ve bir oda numarası yazılıydı. 14:30 - Görüş Odası 3. Ve altında, küçük, kodlanmış gibi bir harf: "A.İ.S.A"
Albay. İlhan. Sualtı. Akrepleri.
Nefesim kesildi. Bizimkiler... geliyorlardı. Bugün. Şu an olabilirdi bile. O kâğıt parçası, avludaki tüm gerginliğin, Helen'in zehirli sözlerinin üzerine düşen bir şimşek gibiydi. İçimde, bir an için, kontrol edemediğim bir dalgalanma oldu; umut, korku, özlem... Hepsi birbirine karıştı. Sonra, derin bir nefes aldım. Dalgıç nefesi. Dört, dört, altı.
Kâğıdı avucumda sıkıca tuttum, kenarları cildime batacak gibiydi. Yüzümü hiç değiştirmeden, Necla'ya başımla teşekkür ettim ve ranzama doğru yürüdüm. Her adımda, zihnimdeki mahzenin kapıları bir bir açılıyordu. Rauf'u, annemi, babamı, Arven'i, Tim'i... Hepsini tek tek, güvenli bir rafa yerleştiriyordum. Şimdi onlarla görüşecektim. Ama bu görüşme, sıradan bir ziyaret değildi.
Ranzama oturdum. Hale ve Necla, sessizce etrafımda bir çember oluşturmuşlardı. Soru sormuyorlardı, sadece bekliyorlardı. Buradaki dayanışmanın sessiz dilini öğreniyordum.
"Görüşüm var," dedim, sesim koğuşun geneline değil, sadece onlara ulaşacak kadar yüksekti. "Bugün."
Hale'nin gözlerinde bir parıltı belirdi. "Ailen mi?"
"Evet."
Necla, dövmeli elini omzuma koydu. "Güçlü ol. Dışarıda nasılsan, içeride de öyle ol. Gözlerinin içine baksınlar, kim olduğunu hatırlasınlar."
Tam o sırada, kapıdaki gardiyan seslendi: "Miraç Gökçe! Hazırlan. Görüşe çıkıyorsun."
Yerimden kalktım. Kapüşonumu sırtıma indirdim. İnsan ruhunu hapsedemezdiniz. Ve ben, ruhumu en dar hücreye, bu koğuşa hapsetmeyecektim. Onu şimdi, o görüş odasına götürüyor, sevdiklerimle buluşturacaktım. Ve belki de, orada, ilk gerçek hamlemizi yapacaktık.
Kapının açılması, bu sefer farklı bir anlam taşıyordu. Koğuştan çıkış değil, bir köprüden geçişti. Koridorlar aynı koridorlardı, demir kapılar aynı gıcırtıyla açılıp kapanıyordu. Ama her adımda, içimdeki dalış hazırlığı yoğunlaşıyordu. Nefes al, tut, ver. Sakin ol. Uyanık ol.
Gardiyan beni, daha önce hiç gitmediğim bir koridora soktu. Burası daha temiz, daha sessizdi. "Özel görüşme" yazılı bir kapının önünde durduk. Kapının üzerindeki küçük pencereden, içeride boş masalar ve sandalyeler görünüyordu. Henüz kimse yoktu.
"İçeri," dedi gardiyan, kapıyı açarak. "Onlar gelince alırız."
İçeri girdim. Oda küçüktü, ortada büyük bir masa, iki tarafta birkaç sandalye. Masanın üzeri bomboştu, tertemiz. Bir tarafı, benim oturacağım taraf, diğer tarafı onların. Aramızda cam yoktu. Bu, kapalı görüş değil, özel görüşmeydi. Tuğgeneralin ve Ceylin avukatın etkisi belliydi.
Sandalyelerden birine, duvara yakın olanına oturdum. Sırtımı tam yaslamadım. Ellerimi masanın üzerine, avuç içleri aşağı bakacak şekilde koydum. Beklemeye başladım.
Zihnim, tüm olasılıkları hızla tarıyordu. Kim gelecekti? Sadece annem ve babam mı? Rauf... Rauf gelmiş miydi? Ceylin'in dediği gibi, resmi bağ olmadığı için onu içeri almazlardı. Ama Tuğgeneral özel izin vermiş olabilir miydi? Ya da Arven? Tim?
Kapı yeniden açıldı. Gardiyan, içeri ilk girenleri işaret etti.
Babam ve annem girdi.
Sandalyeden kalkıp masanın sağında durdum. Annem, bir an için kapıda duraksadı. Gözleri odada dolandı, beni buldu. Yüzündeki o profesyonel maske, bir saniyeliğine çatladı. Gözlerinde bir ıslaklık, dudaklarında hafif bir titreme belirdi. Ama hemen toparlandı. Babamın adımları kararlıydı, ama bakışlarındaki endişe derindi.
"Kızım," dedi babam, sesi gür ama yumuşaktı. Annem, içgüdüsel olarak bana doğru adım attı, ellerini uzattı.
Tam o anda, gardiyan sert bir uyarıyla araya girdi: "Fiziksel temas yok."
Annemin elleri havada asılı kaldı, yüzünde bir acıyla geri çekildi. O sırada, kapıdan Ceylin girdi. Elinde resmi bir evrak tutuyordu, yüzünde odaklanmış bir ifade vardı. Gardiyana doğru ilerledi ve elindeki kâğıdı uzattı.
"Sen dışarı çık," dedi, sesi tartışmaya kapalı, net bir avukat tonundaydı. "Bu özel görüşme. Savcılık izni ve Tuğgeneral onayı var. Kapıyı kapatırsın, süre bitene kadar içeri kimse giremez. Anlaşıldı mı?"
Gardiyan, kâğıdı şaşkınlıkla inceledi, sonra Ceylin'in otoriter duruşuna baktı. İtiraz etmedi. Sadece başıyla onaylayıp odadan çıktı ve kapıyı arkasından kapattı. O klik sesi, odadaki havayı tamamen değiştirdi. Resmiyetin ve gözetimin sonuydu.
Annem, artık kendini tutamadı. Hızlı adımlarla yanıma geldi ve beni, sıkı sıkıya, içinden gelen bir hıçkırıkla sarıldı. "Canım kızım," diye fısıldadı boğuk bir sesle, elleri sırtımda titriyordu. Kollarımı ona sardığımda derin bir nefes çektim kokusundan.
Ne garip bir hayat yaşıyorduk. O özgürlüğüne kavuşurken şimdi ben bir mahkumdum. Babam, bir elini yanağıma koyup burukça gülümsedi.
"Okyanus, zamanımız az."
Annem, burnunu çekip geri çekilirken sertçe yutkundum. Ceylin, hemen arkasını dönüp anne ve babamın geldikleri kapıya doğru ilerledi. Kapıyı açıp geri çekildi. Kapının yanından Rauf'u gördüğüm an kalbim boğazıma vurdu. Gözlerini ayırmadan yürümeye devam ettiğinde arkasından gelen Arven'i ve içeriye doluşmaya başlayan Sualtı Akreplerini görebiliyordum.
"Atış serbest," dediğimde dudaklarımda, burnumu sızlatacak bir gülümseme oldu.
Gözlerim hızla dolmuş ve beni paslı bir görüşe bırakmıştı. Bulanık bakışlarımın arkasında bana doğru hızla yaklaşan bir siluet seçebiliyordum. Kolları bir kanat misali açılıp beni gövdesine aldığında tüm dünya o koku, o sıcaklık ve o güvenli hisse indirgendi.
Rauf'tu.
Sarılışı, anneminkinden farklıydı. Onda bir kadının şefkati vardı; Rauf'ta ise bir fırtınanın, bir kaya parçasının, kaybetme korkusuyla titreyen ama aynı anda seni yok edecek her şeye meydan okuyan bir sığınağın gücü vardı. Kolları, sırtımda öyle bir kenetlendi ki, nefes almak güçleşti, ama bu, hayatta olduğumu hissettiren en gerçek duyguydu. Yüzünü boynuma gömdü, nefesi tenimi yakıyordu. "Miraç," diye inledi, sesi boğuk, parçalanmış. Tek kelime. Ama o kelimede her şey vardı.
Gözlerimi kapadım, avuçlarımı onun sırtına dayadım. O an, cezaevi, planlar, tehditler, hepsi silinip gitti. Sadece ikimiz vardık. Ve bu, belki de aylardır hissettiğim en saf, en gerçek andı. Bir anlığına, sadece bir anlığına, asker, mahkûm, tuzak ya da operasyon değildim. Sadece, sevdiği adamın kollarında olan bir kadındım.
Etrafımızda bir hareketlilik vardı. Arven, kapıda durmuş, bu sahneyi izliyordu. Yüzünde ne kıskançlık ne de öfke vardı; sadece derin, acı bir anlayış ve belki de biraz huzur. Fırat, Lerna'yı sıkıca tutarken, gözleri bize dikilmişti, yüzünde nadir görülen yumuşak bir ifadeyle. Demir, Pars, Aslı ve Ali ise kenarda, bu kavuşmanın hem hüzünlü hem de güzel görüntüsü karşısında sessizce duruyorlardı.
Ceylin, profesyonelliğini korumaya çalışıyor, ama gözlerinin kenarı nemlenmişti. Annem ve babam ise yan yana durmuş, birbirlerine kenetlenmişlerdi. Annemin gözleri yaşlı, babamın yüzünde ise hem bir babanın mutluluğu hem de bu mutluluğun geçici olduğunu bilmenin ağırlığı vardı.
Sonunda, Rauf hafifçe gevşetti sarılışını, ama beni bırakmadı. Alnını alnıma dayadı. Gözlerimin içine, burnumun ucuna değecek kadar yakından baktı. Nefeslerimiz karışıyordu.
"Sen bütün yıkılmışlığımızın toplamı oldun be sevgilim," diye fısıldadı, her hecesi bir çaresiz gibi ağır. "Ben de buna dur diyemedim. Her şeyden haberim var. Buraya bizim için girdin."
Ona bakarken, gözlerimdeki yaşları tutamadım. Ama bu, zayıflık gözyaşları değildi. "Ben biliyorum," diye fısıldadım geri. "Ama sen... sakın kendini yakma. Benim için. Söz verdin."
O anda, Arven öne doğru bir adım attı. Hareketi, sessizliği bozdu. Rauf, başını kaldırıp abisine baktı. Arasında bir gerilim vardı, ama artık önceki gibi yıkıcı değildi.
"Zamanımız az," dedi Arven, sesi dümdüz, ama altında bir aciliyet vardı. "Tuğgeneralin bize verdiği süre sınırlı. Konuşmamız gereken şeyler var."
Rauf, bir an daha direndi, sonra yavaşça beni bıraktı. Ama elini hemen avucuma kaydırdı, parmaklarını benimkilerin arasına geçirdi. Bu temas, artık kopmayacak bir bağ gibiydi.
Babam, odanın merkezine doğru ilerledi. "Arven haklı," dedi, sesi odaya komuta ediyordu. "Miraç, buraya otur. Hepiniz, bir yer bulun. Dinleyin."
Sandalyeme geri oturdum, Rauf hemen yanıma, elimi bırakmadan yerleşti. Diğerleri de etrafımızda, yerlere, masanın kenarına oturdular veya ayakta durdular. Artık bir aile, bir tim değil, bir savaş konseyiydik.
Ceylin, masanın üzerine bir dosya koydu. "Miraç," dedi, gözlerime bakarak. "Bu bir görüş değil. Bu bir brifing. Ve sen, bu operasyonun merkezindeki istihbarat unsurusun. Dinle."
Ceylin, dosyanın kapağını açtı. İçinden çıkan ilk şey, Ava'nın bulanık, ama tanınabilir bir gözetleme fotoğrafıydı. Kâğıdı masanın ortasına, hepimizin görebileceği şekilde kaydırdı.
"Miraç," diye başladı, sesi düşük ama net. "Babam, istediğin gibi Rauf ve Arven'le konuştu. Onlara Ava'yı, Taçsız Kral'ın mirasını ve senin içinde bulunduğun durumu anlattı."
Rauf'un elimi tutan parmakları aniden gerildi. Arven, gözlerini kaçırdı. Ben ise sadece dinliyordum. Ben söylemiştim zaten söylemeleri gerektiğini, karşılığında istediğim şey buydu. Bu bilginin onlara verilmiş olması bir rahatlıktı. Artık yalnız değildim. Bu da benim savunmamdı.
"Arven, askeri sızma konusunda bildiklerini paylaştı," diye devam etti Ceylin, Arven'e minnet dolu bir bakış attı. "Rauf ise dışarıdaki bağlantılarını ve bunun bize nasıl yardımcı olacağını anlattı."
Sonra, gözlerini Sualtı Akreplerine çevirdi. "Ancak, baban, annen ve ben, bu işin sadece onlarla, üstü kapalı bir operasyonla yürütülemeyeceğini anladık. Çok riskliydi. Ve bu..." bir an duraksayıp hepimize baktı, "... sadece senin değil, hepimizin meselesiydi."
Tek kaşımı kaldırdım.
"Bu yüzden," dedi Ceylin, sesini biraz daha güçlendirerek, "dün gece, Tuğgeneralin bilgisi dâhilinde, Sualtı Akrepleri ile ayrı bir toplantı yaptık. Onlara durumun ne olduğunu, senin neden gerçekten burada bulunduğunu ve Ava'nın tehdidini anlattık."
Tim, haberdardı. Yalnız değildim. Hiç olmamıştım ki aslında. Ama bu bilgi, bende bir rahatlama değil, derin bir kuşku yarattı. Hepsi bu kadar mıydı? Basit bir bilgilendirme ve destek mi? İçimdeki alarm zilleri çalmaya başladı. Planın arkasında daha büyük, söylenmemiş bir hamle olmalıydı.
Sorgulayan, keskin bakışlarımı Ceylin'e diktim. Onun yüzündeki ifadeyi, gözlerindeki kaçamakları yakalamaya çalıştım. Ama Ceylin, bakışlarını benden kaçırdı. Doğrudan Fırat'a yöneldi. Orada, aralarında sessiz, hızlı bir iletişim geçti. Fırat, Ceylin'in bakışını görünce, yüzünde bir gerginlik belirdi ve gözlerini aniden masanın üzerine, boşluğa dikti. Bu bir suçluluk, bir saklanma hareketiydi.
Tam o anda, kalbim yerinden fırlayacakmış gibi hızlandı. Bir şeyler ters gidiyordu. Kaşlarım çatılarak, yavaşça başımı çevirdim ve Lerna'ya baktım.
Lerna, bana bakıyordu. Ama yüzündeki ifade, diğerlerindeki ciddiyet veya gizemden tamamen farklıydı. Yumuşak, sakin, neredeyse huzurlu bir gülümsemesi vardı. Gözlerinde ise, tartışmaya yer bırakmayan kristal berraklığında bir kararlılık parlıyordu.
"Yanına geliyorum."
Gözlerim, refleksle kocaman açıldı.
"Ne!"
Elbet Bir Gün, Canbay & Wolker
13 Saat Önce
Yazar, Ağzından
Komuta merkezinin loş, soğuk ışığı altında, hava statik elektrik gibi gergin ve ağırdı. Geniş strateji masasının etrafında, bir operasyonun kaderini belirleyecek insanlar toplanmıştı.
En başta, ayakta, bir anıt gibi duran Tuğgeneral Kemal Candan vardı. Üniformasının her düğmesi, omzundaki her yıldız disiplinle parlıyordu. İki eli masanın kenarına dayanmış, parmakları hafifçe gerilmişti. Bakışları, masanın üzerine serili haritaların, fotoğrafların ve şemaların ötesine, nihai hedefe odaklanmış gibiydi. Yüzündeki ifade, çelikten bir netlik taşıyordu; tüm sorumluluğun, tüm kararın ağırlığı onun omuzlarındaydı.
Sağında, bir adım geride, kızı Ceylin duruyordu. Üniformaların arasında sivil giysisiyle bir çiçek gibi dikkat çekiyor, ama duruşuyla bir çelik yaprak kadar sertti. Koyu pembe takım elbisesi, avukat ciddiyetini vurguluyor, ama gözlerinde babasından miras aldığı keskin zekâ ve analitik bakış parlıyordu. Bir elinde bir dosya, diğer eli masanın kenarında, hazır bekliyordu.
Solunda ise Albay İlhan Gökçe dikilmişti. Üniforması Tuğgeneralinki kadar kusursuzdu, ama duruşunda ek bir katman vardı. Kişisel bir davanın, bir babanın öfkesinin ağırlığı. Çenesi sıkı, bakışları masadaki bir noktaya, belki de kızının fotoğrafının olduğu yere odaklanmıştı. Tuğgeneralin hemen yanında olması, onun bu operasyondaki merkezi rolünü gösteriyordu.
Onun solunda, Yüzbaşı Okyanus Gökçe sessizce duruyordu. Diğerlerinin aksine, ellerini önünde birleştirmişti. Yüzündeki ifade, bir askerin disiplini ile bir annenin kemirici endişesi arasında gidip geliyordu. Gözleri masada değil, karşı tarafta, oturanlardaydı. Kızının savaş arkadaşlarının yüzlerini okuyor, belki de onlardan güç alıyordu.
Ve masada, oturanlar... Onlar bu operasyonun mermileriydi. Sessiz, ağır, hedefe kilitlenmişti.
İlk sandalyede, masanın baş tarafına en yakın yerde Rauf oturuyordu. Sırtı dik, elleri dizlerinin üzerinde sıkılı yumruklar halindeydi. Yüzünde bir maske vardı, ama gözlerinin altındaki koyu halkalar ve çenesindeki gergin kaslar, içindeki fırtınayı ele veriyordu. Bakışları, ilk kez gördüğü, masanın üzerindeki Ava'nın fotoğrafına mıhlanmıştı, onu delip geçmek istercesine.
Onun yanında Ali vardı. Rauf'a olabildiğince yakın oturmuş, onun gerginliğini paylaşıyor gibiydi. Yüzünde çocuksu bir ciddiyet vardı, bu ağır ortama uyum sağlamaya çalışıyordu.
Sonra Fırat ve Lerna. Fırat, geniş omuzlarıyla sandalyesini doldurmuş, kolları göğsünde kavuşmuştu. Yüzünde bir kaya gibi sabit, okunaksız bir ifade vardı. Lerna ise ona yaslanmış gibiydi, ama bakışları uyanık ve odaklanmıştı. Fırat'ın yanında olmak ona güven veriyor, ama gözleri, masadaki tehdit simgelerinden uzak kalmıyordu. Onun yanında Aslı sessizce oturuyor, olan biteni kaydediyordu.
Karşıdaki ilk sandalyede ise Arven tek başına bir ada gibiydi. Diğerlerinden bir parça uzakta oturmuştu. Hareketleri kontrollü, bakışları masanın üzerindeki belgelere dönüktü. Yüzünde suçluluk veya pişmanlık değil, soğuk bir odaklanma vardı. Bu, onun kefaretini ödeme yöntemiydi. Yanında Demir ve Pars vardı. Demir, her zamanki gibi sade, gözlemci ve tetikteydi. Pars ise daha rahat görünüyor, ama göz bebekleri her hareketi, her kelimeyi kaydediyordu.
Tuğgeneral, ağır bir nefes alarak konuşmaya başladığında, odadaki tüm bakışlar ona kilitlendi. Bu, sadece bir brifing değil, bir savaşın başlangıç noktasıydı. Ve masanın etrafındaki herkes, o savaşta atılacak bir mermi ya da hedef olmak üzere oradaydı.
"Konuyu toparladığımızda," dedi, her hecesi tartılı ve net, "bu kadını gören ve hayatta kalan insanlar, Fırtına Timi'nin eski üyeleridir."
Tüm bakışlar, Tuğgeneralin işaret ettiği yöne, Fırat ve Lerna'ya kaydı. O an, odanın atmosferi değişti. Artık sadece stratejik bir hedef değil, somut, kişisel bir düşmandan bahsediliyordu.
"Miraç, Lerna ve Fırat," diye devam etti Tuğgeneral, gözlerini bu sefer Albay İlhan ve Yüzbaşı Okyanus'a çevirerek, "bu kadının, Soğuk Kızıl Operasyonu'nda yaptıklarına direkt maruz kalan askerlerdir. Sadece bir istihbarat unsuru veya uzak bir tehdit değil. Onun elinden, bedenen ve ruhen zarar görmüş kişiler."
Fırat, bu sözler üzerine gözlerini masadan kaldırmadı, ama çenesindeki kaslar öyle bir gerildi ki, kemikleri beyazlaştı. Omuzları, üzerine bindirilen bu ağır, travmatik tanımlamanın yüküyle biraz daha genişledi. Bu bir madalya değil, bir yara iziydi. Ve şimdi, tüm bu üst düzey komuta heyetinin önünde, o yara yeniden deşiliyordu.
Gözleri Tuğgeneral Kemal Candan'a çevrildi.
"Bu konuşma nereye varacak komutanım?"
Fırat'ın sesi, odanın ağır havasında tok ve metalleşmiş bir tınlamayla çıktı. Gözleri, Tuğgeneralin yüzüne dikilmişti. Bakışında bir saygı vardı, ama onun altında, derinlerde yanan bir öfke ve "biz bunu zaten biliyoruz" diyen bir sabırsızlık vardı. Bu tanımlama, onlar için yeni bir şey değildi. Her gece, o yaranın ağrısıyla yaşıyorlardı. Ama şimdi, bu gerçeğin bu odada, bu şekilde dile getirilmesi, meselenin resmiyet kazanması ve bir hamleye gebe olduğu anlamına geliyordu.
Tuğgeneral, Fırat'ın bakışlarına hiç kırpmadan baktı. Yüzündeki ifade yumuşamadı, ama içinde bir onay vardı. Beklediği tepki buydu.
"Miraç hem Ava ile hem de diğer tehditlerle tek başına savaşamaz. Lerna'yı Miraç'ın yanına gönderme kararı aldık."
Tuğgeneralin planı anında masanın üzerinde yankı buldu. Rauf'un kaşları yukarıya doğru havalanırken diğerleri şaşkınlığa bulanma fırsatı bulamadı. Fırat, sandalyesinden fırlar gibi ayağa kalktı. Hareket o kadar ani ve güçlüydü ki, sandalye arkasına devrilip beton zeminde gürültüyle çarptı. Tüm bedeni gerilmiş, yumrukları sıkılmıştı. Gözleri, Tuğgeneralin soğuk ve sabit bakışlarına dikilmişti, ama içlerinde kaynayan bir fırtına vardı.
"Komutanım, bu kabul edilemez," diye patladı Fırat'ın sesi, odanın sessizliğini parçalayarak. Sesinde öfke, korku ve kesin bir ret vardı. "Lerna'yı oraya gönderemezsiniz. Göndermeyeceğim."
Tuğgeneral, hiç kıpırdamadı. Sadece kaşları, milimetrik bir şekilde kalktı. "Bu bir teklif değil, Üsteğmen. Bu, operasyonun bir gereğidir."
"Gereği mi?" diye hırladı Fırat, öne doğru eğilerek. "Onu yeniden o cehenneme, o kadının gölgesine mi atmak gereği? O, zaten bir kez ölümden döndü! Siz onun ne çektiğini biliyor musunuz? Gece terörlerini, her sesle irkilişini..." Sesinin tonu yükseliyor, kontrolünü kaybetmeye başlıyordu. Elini önündeki evraklara uzattı. "Siz Ava'nın sadece görüntüsünü biliyorsunuz. Nasıl bir manyak olduğunu bir biz, bir de Allah bilir."
"Fırat," diye bir ses, sakin ama keskin bir bıçak gibi araya girdi. Lerna'ydı. O da ayağa kalkmıştı, ama Fırat'ın yanında, ona değil, Tuğgenerale bakıyordu. Yüzü solgundu, ama gözleri berraktı. "Ben karar verdim. Kabul ediyorum."
Fırat, şaşkınlıkla ona döndü.
"Lerna, afkurma," dedi, siniri Trabzon şivesine vurmuştu.
"Benim kararım kesin," dedi Lerna, sesi çelik gibi keskin ve tartışmaya kapalıydı. Fırat'ın yanından bir adım uzaklaştı ve Ceylin'in yanına, neredeyse Tuğgeneralin hizasına geçti. Bu, sembolik bir hamleydi; artık Fırat'ın korumasından çıkıp, operasyonun resmi bir parçası olduğunu gösteriyordu.
"Ben Miraç'ı liseden beri bırakmadım, Fırat."
Cümle, odadakiler için yeni bir bilgiydi. Rauf hariç herkes şaşkınlıkla ona baktı. Bu sadece askeri bir bağ değil, on yıllara dayanan bir kader ortaklığıydı.
"Aynı okulda okuduk," diye devam etti Lerna, her kelimesiyle geçmişin ağır perdesini aralıyordu. "Aynı sırayı paylaştık. Soğuk Kızıl'da aynı maddeyi enjekte ettiler bana. Miraç komadan çıktı, ben ölümden döndüm. O geceyi, o ihaneti, o acıyı hücre hücre onunla paylaştım."
Fırat, bunu biliyordu zaten. Ama Lerna'nın onun için bunu da yapabileceğini, tam olarak bilmiyordu. Bu, kararlılığını anlamasını sağladı, ama korkusunu da katladı.
"Ve şimdi," diye ekledi Lerna, sesi biraz daha yumuşasa da, kararlılığından hiçbir şey kaybetmemişti, "onu orada, o kadının gölgesinde, tek başına bırakamam. Bu, benim de savaşım. Kaçarak değil, üzerine yürüyerek kazanacağım savaşım."
Fırat, ona doğru bir adım attı, yüzünde bir çatışma vardı. Lerna, elini kaldırarak onu durdurdu. "Her gece onun yüzünü görüyorum," diye fısıldadı, bu sefer sadece ona duyulacak kadar alçak, ama odanın sessizliğinde herkes işitti. "Her sessizlikte o iğnenin soğukluğunu hissediyorum. Bu benim kâbusum. Ve ben, o kâbusun tam ortasına, bu sefer uyanık ve hazır giriyorum. Miraç benim kanımdan olmayabilir ama o benim kan kardeşim. Onu koruyacağım."
Bu diyaloğu izleyen Rauf donup kalmıştı. Lerna'nın kararlılığı ona güven veriyor, ama bu fedakarlığın büyüklüğü ve riski içini kemiriyordu. Sonunda, sesini buldu ve düşünceli bakışlarını Ceylin'e çevirdi.
"Güvenlikleri ne olacak? İçeride, aynı koğuşta... Nasıl korunacaklar? İletişim?"
Ceylin, bu sorulara hazırlıklıydı, profesyonel tavrıyla hemen devreye girdi.
"Lerna'nın nakil ve koruma altına alınma sürecini yasal olarak ben yöneteceğim. Onu Miraç'ın bulunduğu koğuşa yerleştirmek için gerekli belgeleri hazırlayacağım. Tuğgeneralin onayı ve savcılık izniyle bu, idari bir prosedür olacak."
Miraç Gökçe, Ağzından
Gözlerim Ceylin avukatın bakışlarındaydı. Yüzündeki ifadeyi okumaya çalıştım.
Sözleri netti, ama arkasında bir şey daha vardı.
"Ava teslim oldu, Miraç."
Ceylin'in sözleri, görüş odasının havasını anında elektriklendirdi. Ava teslim oldu. Bu kadar mıydı? Bu kadar kolay mı pes etmişti? İçimde derhal bir uyarı ışığı yandı. Bu bir teslimiyet değil, bir hamleydi. Ve ben, o hamlenin tam merkezindeydim.
Gözlerimi Ceylin'den ayırmadım. Yüzümde hiçbir şaşkınlık ya da rahatlama yoktu. Sadece, tüm anlatılanları bir operasyon raporunu dinler gibi odaklanmıştım.
"Detay," dedim, tek kelimeyle.
Ceylin, başıyla onayladı, benim tepkimi takdir eder gibiydi.
"Yarın mahkemeye çıkacak. Sahte bir duruşma da senin için hazırlanacak. Cumhuriyet savcısı ve hâkim durumdan haberdar. Mahkeme salonu, korumalı, kontrol altında bir alan. Ava'nın seninle aynı ortamda olmasını, ama temas edememesini sağlayacağız. Onun sana bakışını, tepkisini, yapacağı hamleyi gözlemleyeceğiz. Seni o salona sokmamızın tek sebebi, Ava'nın seni görmesi."
Rauf'un elimi sıkmasıyla ona baktım. Ama o bakışlarını sağdaki kapıya çevirmişti ve dizini titretiyordu. Elini iki kere sıktığımda dizini durdurup bana döndü. Gözlerimde, "Sakin ol," yazıyordu. Sonra Lerna'ya çevirdim yüzümü, derin ve ağır bir nefes bıraktım.
"Lerna," dedim, bu kez Ceylin'e bakarak, "içeri nasıl gelecek? Onu hangi suçtan içeri atacaksın?" Kaşlarım hafifçe yükselirken, dudaklarımda zehirli bir arı gibi gezinen alaycı bir tebessüm belirdi. "İstersen sana birkaç fikir sunayım. Çünkü içerisi asker kaynıyor."
Babamın boğazını temizleyişi, odadaki sessizliği aniden yaran bir bıçak gibiydi. Derin, ağır bir nefes aldım ve göz ucuyla ona baktım. Kaşlarını kaldırıp indirdiğini gördüm; bakışlarıyla "Yapma," diyordu. İzaha muhtaç hakikatleri, mizahın gölgesine sığınarak yaralamayı bırak.
Yanağımın içini, dişlerimin arasında hafifçe ezdiğimi hissettim. Sonra elimi, Rauf'un sımsıcak ve koruyucu avucundan usulca çektim. Avuçlarımı masanın soğuk, cilalı yüzeyine dayayarak ayağa kalktım. Omuzlarım gerildi, çenem havada, bir savaşçının meydan okuması gibi. Herkes bir anda yerinden fırlamış, adeta bir rüzgâr onları yerlerinden koparmıştı. Dişlerimi öyle bir sıktım ki, çenemdeki kaslar taş kesildi.
Ceylin de aynı şekilde kaşlarını çattı ve avuçlarını masanın üzerine, bir hâkim gibi yerleştirdi.
"Yüzbaşı, sana söylediklerimi unutma," dedi, sesi soğuk ve tehditvari. "Kimseye diklenme. Anahtar bizim elimizde, Miraç. Sen o kapıdan çıkacaksın."
Ellerimi masaya öyle bir bastırdım ki, parmak uçlarım bembeyaz kesildi. Hafifçe öne eğildim, yüzüm onunkine yaklaştı.
"Ben içeri girdiğimde ne gördüm, biliyor musun?" diye fısıldadım, sesim öfkenin keskin teline gerilmiş bir yay gibiydi. Gözlerimden sızan öfke, onun masmavi bakışlarında dalgalanan bir zehir gibi yayılıyordu. Zihnimdeki her şey parçalarına ayırılıyordu. "Pas. Gerçeklerin üzerine vurulmuş kilitlerin, pas tutmuş, unutulmuş anahtarlarını."
Annem, duruşumdaki sertliği görüp koluma uyarıcı bir dokunuşla uzandı, fakat ben durmadım: "Buradaki çoğu kişi, o paslı anahtarları gömmüş. Kimse onları kırmaya kalkmasın, kendileri de açmaya cesaret edemesin diye."
Ceylin, kaşlarını iyice çattı ve aramızdaki nefeslik alanı büyüttü, geri çekilerek.
"Sen içeride de mi bu şekilde davranıyorsun?"
Kafamı sertçe salladım.
"Evet," diye tısladım. "Çünkü siz gelmeden bir saat önce karşıma, kendi ellerimle içeriye tıktığım düşmanım geçti."
Ama o an, o cümleler zihnimdeki mahzende yankılandı. Sanki görünmez bir el gelmiş, en ağır ciltleri öne devirmiş, sayfaları rüzgâra bırakmıştı. İçeride duran benliğim o saklı, gözlemci, kayıt tutan ben, elindeki kitapla bana doğru döndü. Sağ omzunu silkeler gibi hafif bir hareket yaptı ve tekrar önüne baktı. Rafları toplamaya devam etti.
"Miraç? Sana diyorum."
Önümdeki Ceylin ile gözlerimi kırpıştırdım.
"Ne gördün içeride?"
Ne yani? Ben o cümleleri söylememiş miydim? Mahzenimdeki benliğime döndüm. O, bana baktı ve elini dudaklarının üzerine götürdü. Sus, der gibiydi. Belki de hiç konuşmamıştım. Belki de hepsi içimde, bir çığlığa dönüşmeden boğulmuştu.
Rauf, kolumdan yakalayıp sert bir çekişle kendine çevirdi. Masadan çekilen ellerim havada, savrulmuş gibi kaldı iki boşluk, iki terk edilmiş yalnızlık gibi. Onun bakışları üzerimde dolandı, endişenin keskin ucu, merakın ateşi ve dibe çöken bir korkuyla.
"Bir şey oldu içeride," dedi, sesi gergin bir tel gibi titreyerek. Kafasını iki yana salladı, reddediyor gibiydi, inkâr ediyor gibiydi. "Anlat. Birini mi gördün? Anlat bana, sana zarar mı verdiler?"
Elleri kollarımda, omuzlarımda, yüzümde bir yarayı, bir izi, bir suikastı arar gibi gezinmeye başladı. Annem ürkek adımlarla yanımıza yaklaştı, gözleri bende, yüzümdeki her kırışığı, her gölgeyi okuyordu.
Ve tam o sırada, zihnimin mahzeninde duran o kadın, o sessiz, bilen, benliğimin derin yansıması elindeki kitabı kaldırdı. Sayfaları araladı. İlk satır, en büyük korkumdu: Onu kaybetmek. Hemen altında, ikinci bir hakikat: Onun için girdin. Ve en dipte, üçüncü bir çizgi, daha kalın, daha ağır mürekkeple yazılmış: Her şey, o ışığı söndürmemek, belki de daha da parlak yakmak için.
Bana döndü ve işaret parmağını sus çizgisine bastırdı.
Rauf'a baktım. İçimdeki mahzenin ağır kapısını usulca kapattım. Korkularımı, endişelerimi, şüphelerimi oraya hapsettim. Dışarıda, bana ait olan yumuşak, güvenli, sakin yüzümü takındım. Ellerini, vücudumda gezinirken yakaladım. Hafifçe sıktım. Acıyla, sevgiyle, özlemle dolu bir gülümseme yayıldı dudaklarıma.
"Dur, dur deli," dedim, sesim bir fısıltı kadar hafif, ama ona ulaşacak kadar net. "Bir şey olmadı."
Rauf'un avuçları yüzüme yapıştı, terinin sıcaklığı tenime işledi.
"Peki o zaman ne söyleyecektin?" diye sordu, nefesi heyecanla kesik kesik. "O kadar öfkeliydin ki..."
Gözlerim, onun bakışlarında takılı kaldı. Endişenin kırıldığı, ama korkunun hep dibe çöktüğü o derin bataklıkta. Avuçlarını yüzümden tutup hafifçe çektim, yanağımı onun terli, sıcak avucunun içine yerleştirdim. Dudağımı, parmaklarının yanına, bir yemin gibi usulca dokundurdum.
"Özgürlüğü, sevgilim," dedim, sadece onun duyabileceği kadar sessiz, içten bir tonda. Rauf gözlerini kırpıştırdı, şaşkınlıkla beliren bir nemle. Ben ise çenemi dikleştirdim, toparlandım, mahkûm değil komutan gibi durdum karşısında. "Gözlerimi kapattığım her an, seni gördüm."
Aşkın mahkûmuydum ben; özgürlüğümü ona teslim etmiştim.
Ve şimdi, o teslimiyetin ağırlığı altında bile, yine onun gözlerinde kendimi buluyordum.
BURADAN İTİBAREN ARA VERİN.
II. PART
Bülbülüm Altın Kafeste, Batu Sener
Yazar, Ağzından
Saat, 05:00'di.
Gece, bir siyah tül gibi camlara çökmüş, içeriye hüzün ve beklemenin ağır kokusunu getirmişti. Zamanın nabzı bu odada ağır çekim atıyor, her saniye bir kurşun gibi omuzlara düşüyordu.
Miraç'ın içerideki üçüncü günüydü. Dışarıda kalanlar içinse, onun yokluğunda solunan üçüncü zehirli nefesti.
Komuta merkezi, sessizliğin gölgesinde loş bir tiyatro sahnesini andırıyordu. Arven, Demir, Rauf, Fırat, Ali, Aslı ve Pars... Hepsi, karşılarında duran iki kadına Lerna ve Ceylin'e kilitlenmişti. Ceylin'in sesi, keskin bir çelik şerit gibi odanın havasını yarıyor; her kelimesi Lerna'nın zihnine bir çivi gibi çakılıyordu. Lerna ise sadece başını hafifçe sallıyor, bakışları bulutlu bir aynada yansıyan bir yemin gibi derin ve anlamlıydı. Anlıyordu. Kabul ediyordu. Bu, onun sessiz intikam yolculuğunun ilk adımıydı.
Fırat bir dağ gibi oturuyordu. Ama içi volkanla dolu bir dağdı. Parmakları öyle bir kenetlenmişti ki, kemikleri bembeyaz fışkırıyor, adeta taşlaşıyordu. Kulakları sözleri duymuyor, sadece Lerna'nın nefes alışverişinin ritmini takip ediyordu. Gözleri, onun yüzündeki her kırışığı, her titreyişi, her kararı okumaya çalışıyordu. Sanki bakışlarıyla ona bir zırh örebilir, onu bu karanlık yoldan geri döndürebilirmiş gibi...
Ama yüreği biliyordu. Bazen sevdiğini korumanın en acımasız yolu, onun savaşını kendi savaşına dönüştürmektir. Ve işte şimdi, o alevlerin ortasında, sessizce yanıyordu. Öyle bir ateşti ki o Karadeniz bile söndüremez diyordu, içinden.
Rauf, yanında sessizce yanıp tükenen Fırat'ın halini görüyordu, belki de en iyi o anlıyordu. Çünkü onun gözlerindeki o derin, kemirici ateş, kendi içinde de aynı izi taşıyordu. Sevdiklerini kaybetme korkusu, çaresizliğin verdiği o ilkel öfke ve için için yanan bir suçluluk...
Rauf biliyordu ki asıl yara, onun yüreğinde açılmıştı. Lerna'yı o karanlığın içine göndermek... Bu, Fırat için bir ihanetten farksızdı. Ve Rauf, o ihanetin ağırlığını yanı başında hissediyordu. Sanki ikisi de aynı zincire vurulmuş, aynı kaderin soğuk nefesini enselerinde duyuyorlardı.
"Olası bir durumda kendinizi savunmak zorunda kalabilirsiniz," dedi, her kelimesi tartılı ve kaçınılmaz bir gerçeklik taşıyordu. "Bunun farkındasın, değil mi?"
Lerna, gözlerini kaldırdı. Bakışında bir dalgalanma yoktu; durgun bir göl gibi, derin ve kararlıydı.
"Farkındayım," diye yanıt verdi, sesi metale çalıyordu.
Ceylin'in kaşları hafifçe kalktı.
"Kurallar belli, Lerna. Sen bir avukatın danışanısın, bir mahkûm değilsin. Ama orası farklı bir dünya. Orada senin onurunu kıran cümleler kullanırlar. Sakin olmalısın. Dışarıdaki yakaladıkların, orada karşına çıkabilir."
Fırat'ın nefesi, odanın diğer ucunda bir bıçak gibi kesildi. Aniden, sandalyesinden hışımla fırladı; hareketi o kadar sertti ki, arkasında bir rüzgâr, bir öfke fırtınası bıraktı. Kapıya doğru ilerlerken, her adımı betonu döver gibi ağır ve yankılıydı. Elleri titremiyordu, ama üniformasının üstten iki düğmesini çözerken parmakları adeta demiri büküyor gibiydi. Her bir düğmenin açılışı, içinde biriken çaresizliğin dışa vurumu, nefes almak için çırpınan bir yüreğin ritmiydi.
Lerna, o anı yakaladı. Eli havada, Ceylin'e doğru hafifçe yükseldi. Dur, dedi avuç içiyle. Sonra, hiç duraksamadan, Fırat'ın peşine takıldı. İkisinin ayak sesleri koridorda yankılandı; biri fırtınanın merkezine doğru çekilen bir girdap, diğeri ise o girdabın içine atılmış bir çığlık gibiydi.
Fırat, komuta merkezinin ağır kapısından fırladı, kendini koridorun soğuk ve yalnız kollarına attı. Duvara yaklaştı, avuçları betona yapıştı. Alnını sert yüzeye dayadı; nefesleri derin, hırçın ve düzensizdi. Her soluk, göğsünden bir yükü sökmeye çalışan bir baltanın iniltisi gibiydi. Omuzları gerilmiş, sırtı titreyen bir dağ gibi inip kalkıyordu.
Lerna, kapıyı açtığında onu öyle gördü. Yenik değildi, ama yaralı; kırılmış değildi, ama çatlamış. Sessizce kapıyı kapattı, arkasındaki dünyayı şimdilik dışarda bıraktı. Adımlarını ona doğru yönlendirdi, her adımda koridorun sessizliği daha da derinleşiyordu.
Fırat'ın sırtı, her nefes verişte dalgalanıyor, kasları gerilip gevşiyordu. Lerna ona yaklaştı, onu izledi. Başını hafifçe sağa doğru eğdiği an, Lerna'nın zihninde bir kapı aralandı. Anı, birden canlandı: Trabzon'un sisli bir sabahında, ailesini kaybettikten sonraki yaşamaya başladığı krizleri... Fırat'ın yüzündeki o ifade, çaresizlikle karışık bir öfke, kaybın verdiği o derin sarsıntı şimdi yine oradaydı. Aynı titreyen omuzlar, aynı sessiz çığlık.
Lerna, ağır ve dingin adımlarla yaklaştı. Sanki zamanı yavaşlatmış gibiydi, her adımı zeminde yankılanan bir sakinlik taşıyordu. Fırat'ın arkasına geldi, kollarını usulca onun belinden doladı, avuçlarını önünde birleştirdi. Bu bir kavrayış değil, bir sığınaktı; bir tutuş değil, bir bağdı.
Fırat, ilk dokunuşta irkildi, nefesi kesildi. Sonra, yavaş yavaş, içinde biriken tüm o ağırlık, tüm o bastırılmış acı, boşalıverdi. Omuzları titremeye, sırtı hıçkırıklarla dalgalanmaya başladı. Lerna, yanağını onun gergin, terlemiş sırtına yasladı. Teninin sıcaklığı, nefesinin ritmi, ikisini de aynı sessiz ağıtta birleştirdi.
Fırat'ın hıçkırıkları koridorun soğuk duvarlarında çarpıyor, her bir yankı geçmişin açtığı yaralarla birlikte yükseliyordu. Gözyaşları, bir askerin taşıması gereken o katı maskeyi yıkarken, bir insanın çıplak acısını ortaya seriyordu.
Tam o an, komuta merkezinin ağır kapısı yavaşça aralandı. İçeriden Sualtı Akrepleri tek tek döküldü. Arven, Demir, Rauf, Ali, Aslı, Pars. Hepsi bir anda oradaydı, Fırat'ın ilk defa çözülüşüne ve Lerna'nın ona sarılışının sessiz gücüne tanıklık ettiler.
Ama kimse konuşmadı. Kimse hareket etmedi. Hepsi, oldukları yerde kök salmış gibi durdular. Bu, bir saygı duruşuydu. Sadece Fırat'a değil, hepsinin içinde taşıdığı o ağır, ifade edilmemiş acılara karşı bir sessizlik selamıydı. Bazen en derin anlayış, kelimelerle değil, paylaşılan bir sessizlikle gelirdi. Ve şimdi, o koridorda, sessizlik hepsini birbirine bağlayan görünmez bir ip gibiydi.
O sessizliği Lerna bozdu.
"Fırat, yapma."
Fırat, alnı hâlâ duvara dayalı, gözleri kapalı, sadece başını iki yana salladı. Hareketi yavaş ve ağırdı, bir reddetme değil, bir çaresizlikti. Lerna, Fırat ile soğuk beton duvar arasındaki boşluğa usulca süzüldü. İnce, narin bir gölge gibi yaklaştı, sonra elleriyle Fırat'ın yüzünü duvardan nazikçe çekti. Parmakları onun sert, ıslak yanaklarında gezindi, bir an için ter ve gözyaşı karışımı bir ıslaklık hissetti.
Sonra, parmak uçlarında yükseldi. Gözleri kapalı, içi titreyen Fırat'ın göz kapaklarına hafif bir öpücük kondurdu. Ne bir tutku ne bir teslimiyetti bu; daha çok, bir yaranın üzerine serilen sessiz bir merhemdi.
Ama herkes bunun anlamını bilirdi.
Fırat, o dokunuşla birlikte daha da çöktü. Gözyaşları şimdi bir sel gibi akıyor, omuzları sarsılıyor, nefesi boğuk hıçkırıklarla kesiliyordu. Sesini zor buldu, kelimeleri boğazında düğümlendi;
"Benim tek kalan varlığım sensin," dedi, sesi kırık, parçalanmış. "Sen de gidersen... ben ne olurum?"
Lerna, onu daha sıkı kavradı. Fırat'ın terlemiş alnına kendi alnını yasladı, nefesleri birbirine karıştı, acıları aynı ritimde atan iki yürek gibi. Gözlerinin içine baktı; orada gördüğü korkuyu, yalnızlığı, kaybetme ihtimalinin yarattığı o karanlık girdabı susturmak istedi.
"Sana söz veriyorum," diye fısıldadı, sesi yumuşak ama çelik gibi sağlamdı. "Geri döneceğim." Sonra, buruk ve ince bir gülümseme yayıldı dudaklarına, gözlerinde bir parıltı belirdi. "Senin ha o fuşki yiyen paçini de alıp geleceğim."
Fırat, avuçlarını Lerna'nın beline doladı; sanki onu bir daha bırakmayacakmışçasına sıkıca, derinden kavradı. Kızı kendine doğru çekti, burnunu onun boynunun sıcak, tanıdık kokusuna gömdü. Nefesi, Lerna'nın teninde bir iz bırakır gibiydi.
"Söz verdin," diye mırıldandı, sesi boğuk, içten ve eskilerden gelen bir ciddiyetle doluydu. "Sözünden dönen, ne olsun?"
Lerna, gözlerinde biriken yaşları tutmaya çalışan, arkada duran tim üyelerine baktı. Onlara, özellikle de Ali'ye, hüzünlü ama muzip bir göz kırptı.
"Sözümden dönersem," dedi, sesi hafifçe titrerken bile alaycı bir gülümseme taşıyordu, "Ali düğünümüzde pembe giysin."
Ali, dolu gözlerini elinin tersiyle silerken, bir anda şaşkınlıkla irkildi. Gözlerini devirdi, yüzünde "yine mi ben?" ifadesi okunuyordu.
"Hayda!" diye çıkıştı, sesi hem komik hem de içten bir şikâyetle karışıktı. "Bu ihale yine nasıl bana kaldı?"
O anda, koridordaki gergin hava bir an için dağılmış, yerini tanıdık, sıcak bir mizaha bırakmıştı. Çünkü bazen en ağır anlarda bile, birbirine bağlı olmanın verdiği o hafiflik, insanı ayakta tutan tek şey olabilirdi.
Rauf, bakışlarını kaçırdı. Havaya bakarak dolu gözlerini kırpıştırıp onları geriye gönderirken boğazını temizledi. Burnunu çekti. Sanki o ağır havayı yutuyor, içindeki duyguyu bastırmaya çalışıyordu. Kafasını iki yana sallarken, bakışları ciddi ve derindi.
"Evet," dedi, sesi biraz boğuk ama netti. "Sözünüz söz müdür?"
Fırat, yavaşça geri çekildi ve Lerna'nın yüzünü avuçlarının arasına aldı. Parmakları onun yanaklarında, çenesinde gezdi; her dokunuş, bir soru, bir yalvarış gibiydi. Gözlerinin içine dikti bakışlarını.
"Bana geri döneceksin," dedi, sesi titreyen bir fısıltıyla. Lerna'nın yüzünü hafifçe sallarken, her kelimesi bir çiviyi çakarcasına ağırdı. "Söz mü?"
Lerna, Fırat'ın hareketini yansıttı. Onun kafasını avuçları arasına aldı, aynı ciddiyetle, aynı derinlikle. Gözleri ışıldıyor, dudaklarında ince, kararlı bir gülümseme beliriyordu.
"Söz," dedi, tek kelime.
Ama o tek kelimede, bir yemin, bir veda ve dönüşün haberi vardı.
"Bülbülleri har ağlatır,
Aşıkları yar ağlatır."
Kıyamet, Bö & Serhat Durmus
Miraç Gökçe, Ağzından
Kürsüye zincirlenmiş bir gölge gibiydim.
Takım elbisenin kumaşı tenime iğne batırırcasına temas ediyordu; her bir lif, özgürlüğümün kaybını hatırlatmak için dikilmiş gibiydi. Ellerimdeki kelepçeler soğuk, ağır ve alaycıydı. Her hareketimde hafif bir şakırtı çıkarıyor, tıpkı zamanın dişlilerinin dönüşünü sayan mekanik bir saat gibi.
Mahkeme salonu bir tiyatro sahnesi gibiydi, ama trajedi sahnesi gerçekti.
Tavan yüksek, soğuk ve uzaktı; avizenin donuk ışığı, her yere gri bir hüzün yayıyordu. Duvarlar meşe kaplama, cilalı, ama zamanla kararmış; her leke, her çizik, burada verilmiş bir kararın, dökülmüş bir gözyaşının sessiz tanığıydı. Pencerelerden süzülen loş sabah ışığı, toz zerreciklerini altın rengine boyuyor, onları bir melankoli dansına zorluyordu.
Hâkimin kürsüsü heybetli ve uzaktı; önündeki masif tahta, otoritenin soğuk yüzünü yansıtıyordu. Yan tarafta, savcının masası düzenli ve tehditkâr duruyordu; üzerindeki dosyalar, hayatımı parçalara ayırmaya hazır bıçaklar gibiydi.
Bu tiyatroyu izleyen, onlara ayrılmış alana yerleşmişlerdi. En önde anne ve babam oturuyordu. Annem, siyah bir mantonun içinde erimiş gibiydi; gözleri büyük, nemli ve sabit bana bakıyordu. Parmakları, babamın kolunda beyazlığa dönüşmüştü. Babam ise dimdik oturuyordu; çenesi sıkı, bakışları uzak ve sert. Asker duruşunu kaybetmemişti, ama gözlerinin kenarındaki kırışıklıklar, içinde biriken fırtınayı ele veriyordu.
Hemen arkalarında Arven, bir heykel gibi hareketsiz; bakışları mahkeme işleyişinde, ama arada sırada bana kayıyor, orada bir anlık bir acı, bir sorumluluk parlıyordu. Rauf, öne eğilmiş, dirsekleri dizlerinde; gözlerimde, beni yutarcasına bakıyordu. Her nefes alışı gergin, her hareketi tetikte. Yanakları çökük, gözlerinin altı mordu. Fırat, geniş omuzlarıyla koltukta bir dağ gibi; kolları göğsünde kavuşmuş, yüzünde okunaksız bir maske, ama çenesindeki titreme maskeyi çatlatıyor. Lerna, Fırat'ın yanında; dik, sakin, ama gözleri bana kilitlenmiş. Bakışında bir söz vardı: Yanındayım.
Ali, sağına soluna bakınıyor, ellerini ovuşturuyor; endişeli, ama aynı zamanda bu ağır atmosferde kaybolmuş gibiydi. Aslı ve Pars yan yana; Aslı'nın elleri dizlerinde sıkılı, Pars'ın bakışları salonu tarıyor, her çıkışı, her kapıyı not ediyordu. Demir en sonda, köşede; gözleri yarı kapalı, her şeyi kaydeden bir kamera gibiydi. Keskin nişancı huyuydu.
Ceylin, yanımda oturuyordu. Takım elbisesi kusursuz, saçları toplu, ama gözlerinde bir yorgunluk, bir savaşçının bitmeyen mücadelesinin izi vardı. Masanın üzerindeki dosyaları düzenliyor; kalemi, defteri, su şişesi her şey yerli yerindeydi. Bana ara sıra bakıyor; bakışında bir güven, bir "endişelenme" mesajı vardı. Ama ben, o bakışın ardındaki gerilimi de görüyordum.
Uykusuz geçirdiğim bu üçüncü günümdü.
Onlarda pek uyumuş gibi görünmüyordu. Yüzlerinde aynı yorgunluk, gözlerinde aynı gergin bekleyiş vardı. Hepsi bir zincirin halkaları gibi birbirine kenetlenmiş, nefes alışları bile senkronize olmuş gibiydi. Benim yokluğumda dışarıdaki onların hayatı da savsaklamıştı.
Tam o sırada, mahkeme salonunun arka tarafındaki yedek kapı sessizce aralandı. Gölgeli açıklıktan bir kadın belirdi; üniformalı, yüzü ciddi, bakışları doğrudan bizim tarafa kilitlenmişti.
"Avukat Hanım," dedi, sesi alçak ama net, salonun ağır sessizliğinde bir çakıl taşı gibi düştü. "Geldiler."
Ceylin'in bakışları anında beni buldu. Gözlerinde bir parıltı, bir hazır olma sinyali vardı. Eli, koluma uzandı; dokunuşu hem yumuşak hem de kararlıydı. Hafifçe bastırarak, beni yerimden kaldırdı. Ben de ona uydum, ayaklarımın altındaki zemine güvenerek doğruldum. Kalkarken, kelepçelerin soğuk metali bileğimi sıktı, gerçeği bir kez daha hatırlattı.
Her şey başlıyordu.
Ve ben, o başlangıcın tam ortasında, dimdik durdum.
Kalbim, göğüs kafesimin içinde bir yabani hayvan gibi çarpıyordu; her vuruşu kemiklerime değiyor, adeta kaçmak için bir yol arıyordu. Ama ben, dalgıç nefesini hatırladım. Dört saniye içeri, dört saniye tut, altı saniyede bırak. Nefesim, sessiz ve derinden aktı, içimdeki fırtınayı dizginlemeye çalıştı.
Bakışlarım, bizimle aynı anda ayağa kalkmış olan kocaman ailemde gezindi. Annem, babam, Lerna, Fırat, Arven, Rauf, Ali, Aslı, Pars, Demir... Her biri bana bakıyordu. Yüzlerinde merak, beklenti ve gizlemeye çalıştıkları o kemirici endişe vardı. Gözleri, bana sorular soruyordu: Ne olacak? Hazır mısın?
Tam o sırada, iki asker sessiz adımlarla yaklaştı. Üniformaları ütülü, bakışları tarafsız ve mesafeliydi. İkisi de koluma girdi; temasları resmi, soğuk, ama zorlayıcı değildi. Beni hafifçe öne doğru yönlendirdiler. Onlarla birlikte kapıya doğru döndüğümüzde, salonun uzak köşesindeki diğer kapı yavaşça açıldı.
Herkesin bakışları, gördüğüm kadına döndü.
Ava.
Saçları, kafatasının hatlarını acımasızca ortaya çıkaracak kadar kısaydı; küllü platin rengi, loş ışıkta donuk bir parıltıyla yanıyordu. Ama asıl çarpıcı olan yüzüydü.
Sağ gözünün üstünde ve sol kaşının hemen altında, derin, belirgin, çift çizik halinde yara izleri vardı. Benim bıraktığım izler. Zamanla solmuş, ama asla kaybolmamışlardı; tenine kazınmış bir intikam antlaşması gibiydiler.
Gözleri donuk maviydi; buzul göllerinin dibini andırıyor, içlerinde ne sıcaklık ne de pişmanlık barındırıyordu. Sağ gözü hâlâ o mavi rengi koruyordu, ama sol gözü bembeyazdı. Kör müydü, yoksa sadece ışığa duyarsız mı? Bilmiyordum. Ama o beyazlık, bakışlarına ürkütücü, tek taraflı bir keskinlik katıyordu.
Yüz ifadesi taş gibi durgundu. Ne öfke ne korku ne de zafer, sadece bekleyiş vardı. Sanki bu anı yıllardır hayal etmiş, şimdi ise gerçekle yüzleşiyordu.
Ve ben, onun gözlerine baktım. O mavi ve beyazın arasında, geçmişin tüm hayaletleri canlandı. O an anladım: Bu bir mahkeme değildi.
Bu, bitmemiş bir savaşın yeni bir cephesiydi.
Bize doğru yürümeye başladıklarında, salonun sessizliği daha da elektrik yüklü bir hâl aldı. Ava'nın adımları yankılanmıyordu; sanki zemine değmiyor, havada süzülüyor gibiydi. Ama her ilerleyişi, zamanı yavaşlatıyor, gerilimi katman katman yükseltiyordu.
Tam o sırada, Ceylin'in topuklu ayakkabılarından keskin, net bir tıkırtı yükseldi. Sola doğru, sakin ama kararlı adımlarla ilerledi. Bizimkilerin oturduğu sıraları çevreleyen ahşap korkuluğa yaklaştı, ellerini üzerine koydu. Parmakları hafifçe beyazlaştı. Gözleri bana değil, Ava'ya dikilmişti. İzliyor, görüyor, strateji kuruyordu.
Ama Ava, benden başka kimseye bakmıyordu.
O donuk mavi ve o bembeyaz göz, yalnızca benim üzerimde odaklanmıştı. Sanki salonun içinde sadece ikimiz vardık; diğer herkes birer silik gölge, fon perdesinin bir parçasıydı. Onun bakışları, bir lazer gibi tenimi deliyor, geçmişi, acıyı, o terk edilmiş depodaki yüzleşmeyi, iğnenin soğukluğunu, her şeyi yeniden canlandırıyordu.
Kolumdaki Askeri İnzibatlar ile yürümeye başladığımda sola doğru adımladık. Amacımız, Ava'nın bakışlarını Ceylin'e görünür kılmaktı. Lerna, Ceylin'in hemen arkasında belirdi. Arkasında duran Fırat, Rauf ve diğer kalan herkes onu izliyordu. Herkes görmeliydi. Ava'nın gözlerindeki o donuk, manyakça parıltıyı, tehlikenin hâlâ ne kadar canlı ve yakın olduğunu anlamalıydı.
Ava yaklaştıkça, yüzündeki o çift çizik daha da belirginleşiyordu. Onlar sadece yara izleri değil, birer nişaneydi. Benim varlığımın, irademin, onun bedenine kazınmış kanıtıydı. Her biri, geçmişte verilmiş bir savaşın, bitmemiş bir hesaplaşmanın sessiz tanığıydı.
"Karacoğlan der ki konup göçerken
Ecel şerbetini tas tas içerken"
Ve şimdi, tam çapraz konumundaydık.
"Yine buldum beni senden kaçarken
Var git ölüm bir zaman da yine gel"
Zaman burada durmuş gibiydi. Salonun geri kalanı flu, sesler boğuk, sadece ikimizin nefes alışverişi netti. Onun donuk mavi ve bembeyaz gözleri, benimkileri delip geçmek ister gibiydi. İçinde öfke yoktu; daha ziyade, soğuk, hesaplanmış bir tanıma vardı. Beni görüyor, hatırlıyor, kaydediyordu.
Dudaklarında, zamanın ve nefretin yoğurduğu ağır, demir bir gülümseme belirdi. Bu, bir tebessüm değil, bir ilandı; ruhunun kararmış derinliklerinden yükselen zehirli bir bayrak gibiydi. Başı, bir katedral çanı gibi ağır ağır öne eğildi; her santimi, gücünün ve sabrının bir tezahürüydü. Boynundaki kaslar gerildi, tıpkı bir okun yaydan fırlamadan önceki son gerilimi gibi.
Kaşlarının altından, o iki keskin, karanlık kemerin gölgesinden gözlerini bana dikti. Sağ gözü, kış gecesinin en derin, en dondurucu mavisiydi; içinde yıldız yoktu, sadece buz vardı. Sol gözü ise, bir hayaletin boş bakışı gibi bembeyazdı; ışık değil, ışığın yokluğunu yansıtıyordu. İkisi birlikte, bir ölüm maskesi kadar durgun ve ürperticiydi.
Bakışında öfke yoktu. Daha ziyade, bir koleksiyoncunun nadide bir parçayı seyredişindeki o derin, saplantılı haz vardı. Ben, onun galerisindeki en değerli eserdim; tenime kazınmış çizgiler, onun için birer zafer nişanesiydi. Nefesimiz, salonun durgun havasında buluştu; benimkisi disiplinli ve derin, onunki ise ince, hissedilir, bir yılanın tıslaması gibi.
O an, aramızda görünmez bir köprü kuruldu. Geçmişin bıçakları, şimdinin sessizliğinde parlıyordu. Ve gelecek, henüz yazılmamış bir intikamın mürekkebiyle besleniyordu.
Bir an için, Ava'nın bakışları kaydı. O donuk mavi ve ölü beyaz gözler, Ceylin'in hemen arkasında dimdik duran Lerna'ya kenetlendi. Bakışı, bir anlığına bile olsa, benden kopmuş, geçmişin diğer yarasına kilitlenmişti. O bakışta, tanıdık bir nefret vardı. Soğuk Kızıl'ın iğnesini paylaşmış iki bedenin, iki kurbanın sessiz yüzleşmesi.
Ama Ava'nın bakışları Lerna'ya değdiği anda, onun arkasında duran Fırat bir panter gibi canlandı. Bedeni gerildi, gözlerinde koruyucu bir ateş parladı. Hızla, neredeyse içgüdüsel bir hareketle, Lerna'yı kendi arkasına çekti. Geniş omuzları bir kalkan gibi öne çıktı, Ava'nın bakışlarıyla Lerna'nın varlığı arasına görünmez bir duvar ördü.
O anda, salonun havası bir kez daha değişti. Artık sadece ben ve Ava değil, geçmişin tüm hayaletleri, tüm bağları, tüm koruma içgüdüleri bu mahkeme salonunda somutlaşmıştı. Fırat'ın hareketi sessiz ama net bir mesajdı: Dokunamazsın.
Ava, Fırat'ın bu hamlesine hiç tepki göstermedi. Sadece, dudaklarındaki o karanlık tebessüm derinleşti; sanki bir satranç tahtasında beklenen bir hamleyi görmüş gibiydi. Yavaşça başını çevirdi ve o iki renkli gözü yeniden bana dikildi. Çenesini hafifçe kaldırdı, bakışları zehirli bir üstünlük taşıyordu.
"Soğuk Kızıl'ın izlerini bıraktığın yüzüm," diye fısıldadı, sesi zehirli bir ok gibi havada süzülürken. "Hiç geçmedi Sirena."
Duraksadı, sanki kelimelerinin zehrinin damla damla içimize sızmasını izliyordu.
"Bir sonraki iğnem," diye devam etti, bu kez sesi tüm salonun duyabileceği kadar açık ve meydan okurcasına yüksek. Gözlerini arkamda duran Ceylin'e dikti; dudaklarındaki o zalim kıvrık, bir canavarın sırıtışı gibiydi. "Onu uyutmak için değil, sonsuza kadar uyandırmamak için olacak. Bunun bilincinde olarak onu geri götürün, tamam mı?"
Sonra, tiz ve ürpertici bir kahkaha patlattı. Sesi, salonun ağır sessizliğini cam gibi parçalayan, içinizi ürperten bir çığlığa dönüştü. Hiç durmadan, adımlarını sürdürdü; her adımı, yere vurulan bir çivi gibi, tehdidini daha da sağlamlaştırıyordu.
"Ha bu arada," dedi, ona geri dönmedim ama herkesin bakışları ona döndü. "Karga'yı koruyan biri var. Seni benim elimden kim alacak sende onu düşün Sirena."
Bu, ateşi harlayan saf benzindi.
Gözlerimi Rauf'a çevirdim; ona sakin kalmasını hatırlatacak bir bakış fırlatmak isterken, onu tutan Arven'i fark ettim. Rauf, öne fırlamak için gerilmişti. Her kas lifi çelik bir yay gibi gergin, her siniri kopma noktasında titriyordu. Ama Arven, bir kaya gibi onun arkasında duruyor, iki koluyla Rauf'un göğsüne kenetlenmiş, onu yerinden kımıldatmamaya çalışıyordu. Hemen önlerinde Demir vardı; sırtı bize dönük, avucunun içi Rauf'un ağzını adeta mühürlemişti. Parmakları öyle bir sıkılıktaydı ki, eklemleri bembeyaz gözüküyor, Rauf'un ağzından çıkacak her çığlığı, her küfrü, her isyanı boğuyordu.
Ama asıl ateşi kimse tutmuyordu.
Fırat'ın içindeki volkan patladı. Bir anda, ahşap korkuluğun üzerinden atladı. Hareketi öyle ani, öyle vahşiydi ki, salonun durgun havasını yırtarak geçti. Ava'ya doğru bir yıldırım gibi savruldu; yumrukları demirleşmiş, gözlerinden çıkan öfke neredeyse görünür bir alev gibiydi.
"Fırtına!"
Lerna'nın, onun operasyonlardaki lakabıyla yükselen sesi bile onu durduramamıştı. Anında, iki yedek asker gölge gibi fırladı. Fırat'ı kollarından ve omuzlarından kavrayıp geri çektiler. O direnirken, küfürleri havada bir savaş baltası gibi savruluyordu.
Zihnim, hiçbirini süzgecinden geçiremedi. Sesler, görüntüler, hisler... hepsi bir girdap gibi içimi kemiriyordu.
Ama askerler sıkıca tutuyor, onu geriye, kontrol altına çekmeye çalışıyorlardı. Salon bir anda kaosa büründü, sesler yükseldi, sandalyeler gıcırdadı. Ancak Ava hiç durmadı. Sadece, arkasına dönüp o zalim, karanlık gülümsemesiyle bir an baktı. Bakışında bir zafer, bir alay, bir sonraki perdenin habercisi vardı.
Ve ben, orada, kelepçelerin soğuk metalinin bileklerimi yakışını hissederek izledim.
Çünkü biliyordum: Bu sadece bir başlangıçtı.
Ve savaş, şimdi resmen ilan edilmişti.
Heyamo, Çimen Yalçın
Yazar, Ağzından
Kaos, mahkeme salonunun dışına da taşmıştı; tıpkı zehirli bir nehrin kapıyı aşıp koridorlara yayılması gibi. Duvarlar bile bu öfke yüklü atmosferi yankılıyor, her bir çığlık betona çarpıp geri sekerek daha da güçleniyordu.
Fırat'ı tutan askerler, onu adeta bir yük gibi dışarıya attıklarında, Arven ile Demir de Rauf'u iki kolundan sıkıca kavrayıp koridora sürüklüyorlardı. Rauf'un ayakları yerden kesilmiş gibiydi, ama direniyor, her kasında bir isyan titriyordu.
Miraç ise, üzerindeki takım elbisenin içinde boğuluyordu. Kumaş artık bir giysi değil, bir prangaydı. Ellerindeki kelepçeleri çekiştirdi; metal bileklerini acıtıyor, ama bir çıkış yolu vermiyordu. Bu, umutsuz bir çabaydı, bir balığın ağ içinde çırpınışı gibi.
"Bırakun ula beni!"
Fırat'ın haykırışı koridorda yankılandı; sesi öfkeden parçalanmış, içinde hem acı hem de yenilmişlik vardı. Trabzon şivesi, bu çaresizlik anında daha da keskinleşmişti.
Albay İlhan Gökçe artık dayanamadı. Otoritesiyle, sükûnetiyle, bu kaosa bir dur demesi gerekti. Hızla Fırat'ın önüne geçti. Duruşu bir dağ gibi sağlam, bakışları ise çelik kadar keskindi. Fırat'ın yüzüne dik dik baktı, ona odaklanmasını sağladı.
"Kendine gel!"
Fırat, bir an için dondu. Gözleri İlhan Albay'ın gözlerine kilitlendi; orada bir emir, bir uyarı, ama aynı zamanda bir anlayış vardı. Ama öfkesi henüz dinmemişti. Lerna'ya baktı, sonra tekrar Albay'a döndü.
"Bakuşlarinu cörmedun mi?!" diye haykırdı, sesi titreyerek. Gözleri bu sefer Lerna'ya kaydı. "Unut kizum. Senu oraya nah cönderirum!"
Koridor, bu sözlerle bir kez daha gerildi. Herkes biliyordu: Bu sadece bir tartışma değil, bir savaşın ilanıydı. Ve savaş alanı, artık mahkeme salonları değil, her birinin yüreğiydi.
Rauf, uzakta, Arven ve Demir'in kollarında bir yabanıl hayvan gibi çırpınıyordu. Yüzü öfkeden bembeyaz kesilmiş, damarları şakaklarında atıyordu. Gözleri, Ava'nın girdiği kapıya dikilmişti, sanki oradan hâlâ bir tehdit sızıyor gibiydi.
"Çekin ellerinizi!" diye gürledi, sesi Demir'in kapattığı avcu yüzünden boğuk ve parçalıydı. "Onu buradan sağ çıkarmayacağım, öldüreceğim!"
Arven, onu daha da sıkı tuttu, alnını Rauf'un omzuna dayadı. "Rauf, yapma! Her şeyi bozacağız, yapma!"
Rauf, Demir'in elini ısırdığında Demir, bir an için elini çekti.
"Yapma mı?" diye tersledi Rauf, gözleri ateşle yanıyordu. "Tehdit etti lan! Miraç'ı gözümün önünde zehirlemekten bahsetti! Siz hâlâ nasıl sakin kalabiliyorsunuz?"
Demir, diğer avucunu Rauf'un ağzına daha da bastırdı, ama Rauf dişleriyle ısırmaya çalışıyor, nefesini hırıltılarla dışarı veriyordu. Gözlerinden, öfkenin ötesinde bir şey daha akıyordu: çaresizlik. İçinde biriken acı, korku ve yenilmişlik duygusu, onu adeta içten yakıyordu.
"Miraç!" diye seslendi, sesi bu sefer daha kırık, daha insanca çıktı. "Miraç, duyuyor musun beni?"
O anda, koridorun diğer ucunda, kelepçelerle bağlı duran Miraç'ın gözleri yere mıhlanmıştı. Sanki zemindeki her bir çatlakta geçmişin sırlarını, geleceğin belirsizliğini okuyor gibiydi. Bakışları donuk, odak noktası kaymıştı. Yüzünde bir anlık bir titreme, bir dalgalanma belirdi. Renk, teninden hızla çekiliyordu.
Ceylin, Miraç'ın solgunlaştığını, gözlerinin ferinin söndüğünü fark ettiği anda, içgüdüsel olarak ona doğru atıldı. Ama adımları yetişemedi. Miraç'ın bedeni öne doğru sallandı, dizleri bükülmeye başladı.
Tam o sırada, kollarından onu tutan iki askerî inzibat, refleksle hareket etti. Miraç'ın düşüşünü hissettikleri an, kollarını sıkıca kavradılar ve onu yukarı çektiler. Dizlerinin yere değmesine izin vermediler; onu havada, cansız bir ağırlık gibi tuttular. Bedeni, iki askerin kolları arasında askıda kaldı. Ne ayakta ne yerde; sadece düşüşü ertelenmiş bir çöküş gibi.
Ve Rauf, o manzarayı gördüğünde, içinde bir şey kırıldı.
Çünkü sevdiği kadın, sadece fiziken değil, ruhen de ellerinde tutsaktı.
Onu tutan kollara isyan etti.
"Lan, bırakın! Miraç bayıldı!"
Sesi, koridorda bir yıldırım gibi çakmıştı. Öyle bir haykırıştı ki, Arven ile Demir şok içinde gevşediler, ellerindeki kavrayışları anlık da olsa çözüldü.
Rauf, o boşluğu fırsat bilerek fırladı. Koşarak, adeta bir panter gibi Miraç'a doğru ilerledi. Ayakları yerden kesiliyor, nefesi daralıyor, ama durmuyordu. Herkes bir anda Miraç'ın etrafında bir halka oluşturmuştu; askerler, aile, tim... Hepsi şok ve endişeyle olan bitene bakıyordu.
Ama Rauf, müdahale etmek isteyen o halkanın içine daldı. Kollarını, Miraç'ın kelepçelerle birbirinden ayrı duran kollarının arasından geçirdi, beline doladı ve onu sıkıca kendine çekti. Hareketi hem koruyucu hem de sahipleniciydi; sanki onu tüm dünyanın tehdidinden sıyırıp alıyordu. Askerler, etraftaki insan duvarının ve artan gerilimin gölgesinde bir anlık tereddüt yaşadı, direnmediler. Miraç'ın bedeni, Rauf'un kollarına bırakıldı.
Rauf, onu sol koluyla sıkıca sardı; Miraç'ın başı göğsüne düşmüş, bedeni ona yaslanmıştı. O anda, teninin soğukluğunu, nefesinin zayıf ve düzensiz titreşimini hissetti. Sağ avucunu Miraç'ın yüzüne yasladı; parmakları çenesinden şakağına, oradan alnına doğru hafifçe gezindi. Başparmağı, onun soluk dudaklarının üzerinde durdu, sanki ona nefes vermeye, hayatı geri üflemeye çalışıyor gibiydi.
"Miraç?" diye fısıldadı, sesi boğuk ve kırıktı. "Yavrum, kendine gel. Miraç!"
Her kelimesi bir yalvarıştı, bir çırpınıştı. Gözleri, Miraç'ın kapalı göz kapaklarına kilitlenmişti; orada bir hareket, bir titreşim, bir uyanış belirtisi arıyordu. Nefesini tutmuş, kalbi göğsünde hızla çarparak bekliyordu. Ve o an, koridordaki herkes sustu; sadece Rauf'un umut dolu fısıltıları ve Miraç'ın zayıf solukları duyuluyordu.
Ceylin, etrafına hızla göz attı; mahkeme salonunun kapısından dışarı çıkmak üzere olan meraklı bakışları, koridorda birikmeye başlayan kalabalığı gördü. Endişe, yüzünde belirginleşti. Hemen Rauf'a yaklaştı, sesini alçak ama acil bir tonda tuttu:
"Rauf, dinle beni. Onu buradan hemen götürmemiz lazım. Bu ortamda, bu gözler önünde iyileşemez. Al onu kucağına. Sen de bizimle gel."
Ceylin'in bakışları kararlıydı; bir avukatın soğukkanlılığıyla, durumun aciliyetini ve riskini görüyordu. Eli hafifçe Rauf'un omzuna değdi, onu harekete geçirmek, gerçekle yüzleştirmek istiyor gibiydi.
"Hadi," diye ekledi, bu kez daha yumuşak, ama daha vurgulu. "Miraç'ın senin sesine ihtiyacı var. Ama önce onu güvende bir yere götürmeliyiz."
Rauf, Ceylin'in sözlerini duyduğunda gözlerini Miraç'ın yüzünden ayırmadı. Ama içgüdüsü, avukatın haklı olduğunu biliyordu. Bu koridor, bu gözler, bu gergin hava... Hiçbiri Miraç'ın iyileşmesi için uygun değildi.
Yavaşça, ama kararlı bir hareketle, yana doğru eğildi. Sağ elini, Miraç'ın dizlerinin arkasına yasladı ve bir çırpıda kucağına aldı. Bedenini göğsüne yasladı, başı boynuna düştü. Diğer eliyle onu destekledi, sıkıca ama nazikçe kavradı. Miraç'ın nefesi hâlâ sığdı, ama Rauf'un sıcaklığı ona bir güven, bir sığınak veriyor gibiydi.
Arven ve Demir hemen yanlarına geldi; onları korumak, yol açmak için. Fırat da öfkesini bir kenara bırakmış, Lerna'yı yanına alarak gruba katıldı. Tüm Sualtı Akrepleri, doğal bir kalkan oluşturmuştu; Miraç'ı ve Rauf'u merkezlerine alarak, onları dışarıya, güvenliğe doğru yönlendirdiler.
Ceylin önden yürüyor, yol açıyor, askerlere ve görevlilere talimatlar yağdırıyordu. "Yolu açın! Acil durum! Geri çekilin!"
Koridor boyunca, bir insan zinciri oluşmuştu; her biri, bu ağır anı saygıyla, sessizce taşıyordu. Adımlar yankılanıyor, nefesler derinleşiyor, ama kimse konuşmuyordu. Rauf, Miraç'ı kucağında taşırken, başını ona eğdi ve dudakları neredeyse onun kulağına değecek kadar yaklaştı. Sesini, sadece ikisinin duyabileceği kadar alçak, ama her kelimesi yüklü bir fısıltıyla konuştu:
"Yanıldı, gördün mü? Evet, Karga'yı Fırtına koruyordu. Ama Sirena'nın Kraken'in Kapanı'nda olduğunu bilemedi. Her şeye rağmen, nasıl yine kollarımda buldun kendini."
Bu düşünce, onları uzaktan izleyen bir çift gözde hafif bir tebessüm yarattı. Miraç'ın nefesi, o anda hafifçe derinleşmiş gibiydi. Belki duymuştu, belki sadece rüyasında. Ama Rauf, onun başına bir öpücük kondurdu ve adımlarını sıklaştırdı. Çünkü biliyordu. Savaş bitmemişti, ama onun savaşı, şu an kucağında taşıdığı kadını güvende tutmaktı.
🧜♀️
16 Şubat 2025.
Bıçak iz bırakır.
Kalem hüküm verir.
Hangisi daha keskin, sen karar ver.
Bu tarih, takvim yapraklarında sıradan bir gün gibi asılı duruyordu; rakamlar dingin, zaman ilerliyor gibiydi. Ama benim için, damarlarımda sessizce dolaşan bir anının ta kendisiydi. 2017'nin o aynı günü ve ayı, sekiz yılın ağırlığıyla şimdi yeniden karşıma dikilmişti. Sanki zaman, kuyruğunu ısıran mitolojik bir yılana dönüşmüştü; geçmiş ve gelecek, aynı zehirli dişte birleşiyor, tarih kendi üzerine katlanıyordu.
O gün, kanımıza karıştırılan zehir sadece kimyasal bir madde değildi. Bir ihanetin imzasıydı. Bir hafızanın tohumuydu. Ve şimdi, sekiz yıl sonra, o tohum filizleniyordu; kökleri geçmişin karanlığına, dalları ise bugünün gerilimine uzanıyordu.
Zaman çizgisi kırılmıştı. 2017'nin o soğuk, nemli, umutsuz odası ile 2025'in bu puslu, belirsiz sabahı, aynı gerilimin iki yüzü gibiydi. O gün bize enjekte edilen, sadece bir sıvı değil, bir kaderdi. Ve kader, asla tesadüflere inanmazdı. Çünkü bazen geçmiş, sadece hatırlanmak için değil, hesaplaşmak için geri dönerdi.
Bayıldığım o anı hatırlamıyorum. Sadece koğuşta uyandığımda üzerimde Rauf'un ceketi vardı. Onun tütün, sabun ve o tanıdık güvenlik duygusu kumaşa sinmişti. Ceket, onun yokluğunu tamamen örtemezdi belki, ama tenime değen her lif, bana onun yakın olduğunu, beni takip ettiğini fısıldıyordu. Bir anlık boşlukta, o koku bir sığınak olmuştu.
Ve sonra, Lerna geldi. Koğuşa girdiğinde, kapının ardından süzülen bir gölge gibiydi. Benim yanıma, bu paslı dünyaya adım attı. Onun bakışları her zamanki gibi keskindi, avcı gözleriyle etrafı tarıyordu. Ama ilginç olan şuydu: Koğuşa ilk girdiğimde bana dikilen o sayısız bakış Lerna'nın varlığıyla bir anda dağılmıştı.
Ben onlara meydan okurcasına, dimdik bakmıştım; ama Lerna öyle bir durdu ki, sanki tüm o bakışları kesip atan bir bıçak gibiydi. Herkes, onun gözlerindeki o buzul sertliği görünce, bakışlarını kaçırmıştı. O, benim savaş ortağımdı, kan kardeşimdi ve buraya, benim yanıma, kendi isteğiyle gelmişti.
Şimdi, bu 16 Şubat'ta, geçmişle şimdi birbirine karışmıştı. Zehir hâlâ damarlarımdaydı, Rauf'un ceketi omuzlarımdaydı, Lerna ise yanı başımda. Kalemim elimdeydi; bu kelimeleri, titreyen bir hafızanın içinden çekip sayfaya işliyordum.
Kalem hükmünü vermişti.
Şimdi sıra, silahın infazındaydı.
Yüzbaşı Miraç Gökçe
🧜♀️
16 Şubat 2025
Gece Yarısından sonra
Yazar, Ağzından
Hava, koğuşun demir parmaklıklarından sızan ay ışığıyla ağırlaşmıştı. Her nefes, nemli betonun, eski terin ve umutsuzluğun keskin karışımını ciğerlere çekiyordu. Miraç, alt ranzada, sırtını soğuk metale dayamış oturuyordu. Gözleri, karşı ranzada uzanmış Lerna'ya takılı kalmıştı. Nergis Yüzbaşı, Lerna'nın geldiği gün tahliye olmuştu.
Lerna sırtüstü yatıyordu, battaniyesi çenesine kadar çekilmişti. Ama uyumuyordu. Gözleri tavandaki ranza demirlerinde geziniyor, her saniye bir şeyi belki geçmişi, belki geleceği yeniden yaşıyor gibiydi. Parmak uçları, battaniyenin kaba kumaşında hafifçe titriyordu.
Neden, Lerna?
Miraç'ın iç sesi, koğuşun derin sessizliğinde bir uçurumdan düşen taş gibi yankılandı.
Neden geldin? Bu labirente benimle birlikte girmek zorunda mıydın? Senin yaraların henüz kabuk bağlamamışken...
Lerna, aniden başını çevirdi. Karanlıkta, gözleri iki keskin yıldız gibi parladı. Miraç'ın bakışlarını hissetmişti.
"Uyuyamıyorsun," dedi Lerna, sesi kuru yaprakların ayak altında ezilişi kadar kırılgan, ama çelik kadar keskin.
"Sen de," diye karşılık verdi Miraç, sesi bir mezar taşına kazınmış yazı gibi düz ve ağırdı.
Aralarındaki sessizlik, bu sefer bir şey taşıyordu: Soğuk Kızıl Operasyonu'nu. O nemli ormanı, telsizdeki cızırtıyı ve o kadının elindeki şırıngaları.
"Burası..." diye başladı Lerna, sonra sustu. Boğazını temizledi. "Burası bizim odamızdan daha soğuk," ardından işi alaya vurdu, "Ayak parmaklarım üşüdü. Yanımda yatsana."
Miraç, iç geçirdi. On yıldır aynı koğuşta, aynı ranzada uyudukları o askeri yatakhaneyi düşündü. Lerna ile ne zaman kendilerini yalnız hissetseler birbirlerine sarılarak uyurlardı. Bu düşünceye kafasını salladığında, Lerna'nın üşüdüğünü idrak etti. Alayla ona baktı.
"Ayak parmacıkların mı üşüdü?" dedi Miraç, dudaklarında bir gülümsemeyle. "Kusura bakma yavrum, ben Fırat değilim, seni ısıtamam. Ayrıca horluyorsun sen."
Lerna'nın gözleri Fırat'ın ismiyle bir an için parladı ama arkasından gelen cümleyle gözlerini kıstı. "Yalan. Ben horlamam."
"Horluyorsun. Fırat bile şikâyet etti. Karadeniz fırtınası gibi, dedi."
Lerna'nın yüzündeki gerginlik bir an eridi. Sonra yeniden dondu. "Fırat," diye mırıldandı, sanki adı ağzında acı bir tat bırakmış gibi. "Ona söylediklerimi... duydun mu?"
Miraç başıyla onayladı.
"Onu incittim," dedi Lerna, sesi titreyerek. Gözleri yeniden ranzaya döndü. "Ama burada olmam gerekiyordu. Seni bırakamazdım. Yine bırakamazdım."
Soğuk Kızıl Operasyonu'ndaki o gece, ikisinin de zihninde canlandı. O iğnenin tenlerine girişi. O berrak sıvının damarlarında yayılışı. Ve Ava'nın o buzul mavi gözleri, ölümün soğuk, merhametsiz bakışları.
"O gece," diye fısıldadı Miraç, "seni kaybettiğimi sandım."
"Ben de öyle sandım," diye karşılık verdi Lerna. Sonra aniden doğruldu, ranzanın kenarından ona doğru yaklaştı. Gözleri, karanlıkta bile parlıyordu. "Ama şimdi buradayız. İkimiz. Ve Ava dışarıda değil. O da burada. Yakında."
Miraç, Lerna'nın sözlerindeki keskin odaklanmayı hissetti. Bu Lerna değildi. En azından dışarıdaki, Fırat'ın kollarında gülen, onunlayken her şeyi düşünen Lerna değil. Bu, operasyondaki Lerna'ydı. Karga.
"Yarın," dedi Miraç, sesi artık komutan tonundaydı. "Gözlerimizi açık tutacağız. Buradaki herkes bir potansiyel tehdit, aklından çıkartma. Sana anlattığım Helen olayı sadece bir ağız dalaşıydı. Daha büyük bir şey gelecek."
Lerna başıyla onayladı. "Gözlem modundayım. Uyumak yok."
"Uyumalısın," diye itiraz etti Miraç. "Yarın ihtiyacın olacak."
Lerna, inatçı bir ifadeyle başını iki yana salladı. "Sen uyu. Ben nöbet tutacağım."
Miraç itiraz etmeye çalıştı, ama Lerna'nın bakışındaki kararlılığı gördü. İç geçirerek battaniyesine sarındı ve sırtını duvara döndü. Ama uyuyamadı.
Nöbet tut, diye düşündü içinden. Ama neye karşı? Duvarlar mı? Demir parmaklıklar mı? Yoksa içimizdeki o zehirli anılar mı?
Koğuşun derinliklerinden, bir mahkûmun bastırılmış hıçkırıkları duyuldu. Sonra aniden kesildi. Sanki ağzı bir yastıkla kapatılmış gibi.
Miraç gözlerini kapattı.
Rauf, diye geçirdi içinden, kalbi göğüs kafesinde sıkışmış bir kuş gibi çırpınıyordu. Şu an neredesin? Pencerenden bu geceye bakıyor musun? Yıldızları sayıyor musun? Beni... hâlâ seviyor musun? Şunu bil ki ben seni çok seviyorum.
17 Şubat 2025
Hava Avlusu
Yazar, Ağzından
Gri, ağır bulutlar, cezaevinin yüksek duvarlarının üzerinden avluya sarkmış, havayı kurşuni bir matem tülüyle örtmüştü. Hava, yağmurun yaklaştığını haber veren keskin, toprak kokulu bir nemle doluydu. Avlunun betonu, gece boyu çiyin soğuk öpücüğüyle ıslanmış, her adımda sırılsıklam bir yankı bırakıyordu.
Miraç, duvara yaslanmış, avludaki insan manzarasını gözlemliyordu. İnsan manzarası. Evet, insanlardı bunlar. Askerler, anneler, kızlar, katiller, kurbanlar... Hepsi bu beton mezarda, aynı gökyüzü parçasına bakıyordu. Lerna yanı başındaydı, kolları göğsünde sertçe kenetlenmiş, bakışları bir keskin nişancı gibi uyanık ve odaklanmıştı.
"Sağ köşe," diye fısıldadı Lerna, dudakları neredeyse kıpırdamıyordu. "Helen. Yanında üç kişi daha var."
Miraç göz ucuyla baktı. Helen, avlunun karşı köşesinde dikiliyor, onlara bakıyordu. Dudaklarında, zehirli bir mantarın kadifemsi cazibesini taşıyan bir gülümseme vardı.
"Bugün daha yaklaşacak," dedi Miraç, sesi alçak ve net. "O gün sadece test etti. Bugün, yanımda sen de varsın. Hamlesini yapacak, hazır ol."
Tam o anda, Helen hareket etti. Adımları, bir kedi yürüyüşü kadar yumuşak, ama bir yılan sürünüşü kadar tehditkârdı. Yanındaki üç kadın onu gölge gibi takip ediyordu, sadık çakallar, liderlerinin avına doğru geliyorlardı.
Lerna'nın bedeni, görünmez bir yay gibi gerildi. Miraç, onun yanında hafifçe duruşunu düzeltti. Omuzları geride, çenesi hafif kalkık, bakışları önde. Ceylin'in kuralları: Göz kaçırma. Diklenme. Dengede kal. Ama asla geri adım atma.
Helen, bir metre kala durdu. Mesafe, tehdidin nefes alabileceği kadar yakın, ama dokunamayacağı kadar uzaktı. Mükemmel hesaplanmıştı.
"Yüzbaşı Gökçe," dedi Helen, sesi bal gibi yapışkan, ama içinde cam kırıkları vardı. "Ve yanındaki sessiz gölge... dostunuz, sanırım. Bir isim lütfeder misiniz? Burada herkesin bir ismi olmalı. İsimsizler çabuk unutulur."
Lerna cevap vermedi. Sadece ona baktı. Bir kartalın avını izleyişi gibi, sabırlı ve ölümcül.
"İsimler burada neyi değiştirir?" diye sordu Miraç, sesi bir mahkeme salonundaki yargıç gibi nötr. "Helen Hanım? Yoksa hâlâ Kefr-i mi demeliyim?"
Helen'in ela gözleri, ama içlerinde petrol lekeleri gibi siyah noktalar olan gözler parladı.
"Ah, hatırlıyorsunuz. İyi. Çünkü ben de hatırlıyorum. İzmir Limanı. O soğuk gece. Ellerimdeki kelepçeler ve sizin gözlerinizdeki o küçümseyen ışıltı. Daha dün gibi aklımda."
"Küçümseme değildi," diye düzeltti Miraç. "Tiksintiydi. İnsan kaçakçılığı. Çocuklar, Helen Hanım. Çocuklar."
Helen'in gülümsemesi bir an dondu, yerini buz gibi bir maske aldı. "Evet. Çocuklar. Ama burada, bakın, ben masumum. Dosyalar karıştı, kanıtlar buharlaştı, tanıklar sustu. Adalet bazen esnektir. Bazen de kör."
Lerna, ilk kez konuştu. Sesi, kış rüzgârının betonu yalayışı gibi soğuk ve keskin: "Adalet değil, yolsuzluk. Çürüme."
Helen, gözlerini Lerna'ya çevirdi. İlgilenmiş gibiydi. Bir bilim insanının, yeni bir mikrobu incelemesi gibi ona baktı. "Ah, konuşuyor. Ve ne kadar keskin. Peki senin hikâyen ne, sessiz gölge? Neden bu beton mezardasın? Belki... birini korumak için? Yoksa korunmak için mi?"
Lerna'nın çenesi, granit gibi sertleşti. Miraç, onun yanındaki elini hafifçe salladı. Sakin, dengede kal.
"Herkesin bir nedeni var," dedi Miraç. "Bizimkiler bizi ilgilendirir. Sizinkiler de sizi."
Helen, bir adım daha yaklaştı. Artık aralarında yarım metre bile yoktu. Nefesi, ağır bir parfüm ve altından sızan korku kokusuyla karışıyordu.
"Burada yalnızsınız," diye fısıldadı, sesi bir yılan tıslaması kadar alçak ve tehlikeli. "Dışarıdaki o şanlı üniformalarınız, parlayan madalyalarınız, askeri geçit törenleriniz burada hiçbir anlam ifade etmiyor. Burada tek yasa var: Hayatta kalmak. Ve hayatta kalmak için, bazen beklenmedik ittifaklar kurmak gerekir."
"Teklif mi?" diye sordu Miraç, kaşları kalkmadan.
Helen, boğuk, içten gelmeyen bir kahkaha attı. Bir tabutun içinden gelen bir gülüş gibiydi. "Sadece bir gözlem. Bu duvarlar çok kalın. Ve bazen en güçlü görünenler, en çabuk çökebilir. Belki bir gün birbirimizin... omzuna ihtiyacımız olur."
Sonra, aniden döndü bir baykuşun sessiz dönüşü gibi ve grubuyla birlikte uzaklaştı. Ama geride bir şey bırakmıştı; havada asılı, kokusu bile zehirli bir tehdit.
Lerna, derin, kontrollü bir nefes aldı.
"O, Ava için çalışıyor olabilir mi? Bir uzantı?"
Miraç düşünceli bir ifadeyle başını salladı. "Belki. Ya da sadece kendi krallığını kurmaya çalışıyor. Ama dikkatli olmalıyız. Burada herkes bir piyon ya da piyon olduğunu sanan bir şah. Kıçımın kenarları."
Lerna, küfreden Miraç ile ona baktı.
"Aa, sen kolay kolay küfretmezdin?"
Miraç, göz ucuyla ona baktı.
"Bir yandan Necla bir yandan sen küfredip duruyorsunuz Lerna. Ne bekliyordun? Benim de ağzımı bozdunuz."
Lerna, gülerek ona baktı.
"Has siktir oradan. Adabınla yapacaksın kızım bu işi. Adam akıllı söyleyeceksin. Küfretmeden fikirlerimi artık söyleyemiyorum, diyeceksin!"
Tam o sırada, avlunun diğer tarafından keskin bir düdük sesi duyuldu. Gardiyan, elindeki düdüğü bir cenaze marşının başlangıcı gibi çalıyordu, hava vakti bitmişti.
Miraç, Lerna'ya baktı. "Aynen kardeşim, küfretmeden artık ben konuşamıyorum. Bugün sadece siktiğimin bir başlangıcıydı. Yarın yemekhanede dans ederken de küfredeceğim."
Lerna başıyla onayladı, gözlerinde o bildik, ölümcül odaklanma parlıyordu. "Müziği ben seçerim. Sen bok gibi şarkılar açıyorsun."
18 Şubat 2025 - Öğleden Sonra, Yemekhane
Breakin' Dishes, Rihanna
Yazar, Ağzından
Yemekhanenin havası, her zaman olduğu gibi ağırdı. Kaynatılmış sebzelerin buharlaşmış nefesi, plastik tabakların sıcaklıkla yaydığı kimyasal koku ve insan bedenlerinin kapalı alanda biriktirdiği o ekşi, tuzlu ter kokusu birbirine karışmıştı. Floresanların titrek ışığı altında her şey soluk, her yüz bir gölge oyununa dönüşmüştü.
Miraç, önündeki tabağa bakıyordu. İçindeki şey "mercimek" olarak adlandırılıyordu ama rengi griye çalıyor, kıvamı ise bir çamur birikintisini andırıyordu. Kaşığını hafifçe karıştırdı, içinden küçük bir buhar bulutu yükseldi.
"Fırat'ın mercimeğini tercih ederdim," dedi sessizce, sesi yemekhanenin uğultusunda kaybolacak kadar alçaktı. "O mercimek... Çanakkale'deki o soğuk kış günü. Hepimiz hasta düşmüştük. O, bir kazan kurdu mutfağa. İçine kimyon, nane, biber... ne varsa attı."
Lerna, kaşığını tabağının kenarına bıraktı. Plastik, betona hafif bir sesle değdi. Gözleri, tabağının içindeki gri bulamaca değil, uzak bir anıya dikilmişti.
"O mercimek değildi ki," dedi Lerna, sesinde garip bir yumuşaklık vardı. "O bir iksirdi anasını satayım. İçine ne koyduğunu asla tam anlamadık. Ama bir kâse bile içtiğimde, ciğerlerimdeki soğukluğu eritirdi. Ayak parmaklarımı hissederdim yeniden. O günden sonra mercimeğin bağımlısı olmuştum."
Miraç, dudaklarında küçük bir kırışıklıkla gülümsedi.
"O günü nasıl hatırlıyorsun? Sen hasta yatıyordun. Ateşler içinde."
Lerna, omzunu silkti.
"Hatırlıyorum hayal meyal. Hatta sen bana Karga, Fırat seni zehirledi galiba, çünkü normalde bu kadar hızlı iyileşmezdin' demiştin."
İkisi de gülümsedi. O an, sadece bir saniyeliğine, yemekhanenin beton duvarları eridi, pis kokusu dağıldı, yerini Çanakkale'deki o eski, ısınması zor koğuşun saman ve tuz kokusu aldı.
Tam o anda kapı gıcırdadı.
Ses, bir bıçak gibi o sıcak anının ortasına saplandı.
Helen içeri girdi. Yanında dört kadın vardı. Bugünkü duruşları farklıydı. Daha organize, daha kasıtlıydı. Yürüyüşleri senkronizeydi, bir sürünün ava yaklaşması gibiydi. Helen'in yüzündeki gülümseme zehirli bir çiçek gibi açılmıştı, gözleri ise iki siyah çakıl taşı gibi parlıyordu.
Miraç'ın kaşığı, tabağının kenarında hareketsiz kaldı. Lerna'nın omuzları, görünmez bir yük binmiş gibi hafifçe gerildi. İkisinin de bakışları anında değişti. Anıdan gerçeğe, sıcaktan soğuğa.
Helen, doğrudan onların masasına yürüdü. Ayak sesleri, beton zeminde bir saat tik takı gibi düzenli ve tehditkârdı. Yanındakiler onu çevrelemişti. Sarışın iri kız, Merve'ydi. Kumral sıska, Ceren'di. Mavi saçlı, elleri nasırla kaplı kız Fatma'ydı. Siyah saçlı henüz genç, Sezen'di.
"Yüzbaşı," dedi Helen. "Ve yanındaki sessiz gölge. Yemek nasıl? Lezzetli mi?"
Lerna, kaşığını yeniden aldı. Tabağına daldırdı, bir parça "mercimek" kaldırdı, salladı. "Novoşlara göre değil," dedi, sesi buz gibi düz. "Ama senin damak tadına uygun olabilir. Tadı nasıl desem... biraz kart."
Helen'in gülümsemesi genişledi. "Ah, şakacı. Ama burada şakalar pahalıya patlar." Bir adım daha yaklaştı. "Dün havada bir mesaj bırakmıştım. Sanırım okumamışsınız."
"Okuduk," dedi Miraç, hâlâ oturuyordu. "Ve çöp kutusuna attık."
Siyah saçlı genç kız, yani Sezen öne çıktı.
"Abla konuşurken sus!"
Lerna, kaşığı yavaşça tabağa bıraktı. Hareket o kadar yavaş ve kasıtlıydı ki, bir silahın emniyetinin kapatılması gibi geldi. Gözlerini kıza dikti.
"Sen," dedi Lerna, sesi bir bıçak ağzı kadar ince ve keskin, "kaç yaşındasın bücür? Dudaklarındaki emziği saklamaya çalışmadan ablalarına laf veriyorsun."
Kızın yüzü kızardı. "Sen kimsin de..."
"Ben," diye kesti Lerna, "altındaki bezi doldurtanım. İşetirim seni velet."
Helen, elini kaldırdı.
"Sezen, sus."
Sezen geri çekildi, ama öfkesi gözlerinden fışkırıyordu. Helen, masaya eğildi, avuçlarını plastik yüzeye dayadı.
"Bakın," diye fısıldadı, sesi şimdi zehirli bir yılan tıslaması gibiydi. "Burada iki seçeneğiniz var. Ya bizimle... uyum sağlarsınız. Ya da..."
"Ya da?" diye sordu Miraç, kaşını kaldırmadan.
Helen'in gözleri parladı.
"Ya da bu yemekhaneden ayakta çıkamazsınız."
Helen'in son kelimesi, yemekhanenin ağır havasında bir zehirli ok gibi süzüldü ve tam kalbine saplandı. Sessizlik anında çöktü; öyle bir sessizlikti ki, plastik kaşığın tabağa değen en ufak çıtırtısı bile bir silah sesi gibi yankılandı. Floresan ışıkların titrek sarılığı altında, her yüz bir maskeye dönüşmüştü
Miraç, hâlâ oturuyordu. Ama artık oturan bir insan değil, bir yaydı. Omurgası dik, nefesi sığ, gözleri Helen'in gözlerinde sabitlenmişti. Lerna ise ayağa kalkmıştı; yavaş, bir sıvının yükselişi gibi kaçınılmazdı. Hareketinde öyle bir kesinlik vardı ki, masadan ayrılışı bir kapının kapanışı gibi hissettirdi.
"Ayakta çıkamazsınız," diye tekrarladı Lerna, sesi bu kez alçak, düşünceli, neredeyse meraklı bir tondaydı. Sanki Helen'in söylediği şeyi gerçekten anlamaya çalışıyordu. Sonra başını hafifçe yana eğdi. "Peki... tam olarak kaç kişisiniz? Sayalım mı? Sen," parmağıyla Helen'i işaret etti, "bir. Sarışın iri kız," Merve'ye döndü, "iki. Kumral sıska," Ceren'i göz ucuyla süzdü, "üç. Mavi saçlı kasatura elli," elleri nasırlı Fatma'ya baktı, "dört. Ve siyah saçlı, keskin bakışlı velet," Sezen'e dikti gözlerini, "beş. Beş, ikiye karşı. Matematiksel olarak üstünsün."
Helen'in dudaklarındaki zehirli gülümseme bu sefer gerçekten dondu, yerini ince, çelik gibi bir çizgi aldı.
"Sayılar her zaman üstündür."
"Sayılara asla güvenmem," dedi Miraç, sonunda ayağa kalktı. Sandalyesi, beton zeminde hafif bir gıcırtıyla geri kaydı. Hareketi öyle yavaş, öyle kasıtlıydı ki, bir dağın jeolojik zamanlarda yükselişini izliyormuşsunuz hissi verdi. "Değil mi, Lerna?" dedi, sesi sakin ama altında bir uyarı vınlaması vardı.
Lerna, parmaklarını birer birer sıvazladı, eklem yerleri hafifçe kütürdedi.
"Sayılara bende güvenmiyorum kardeşim," kaşlarını kaldırdı, "Baksana bize beş diye yalan söylüyorlar. Ben buradan bakınca dört kadın bir de," Sezen'e baktı, "velet görüyorum."
Genç kızın yüzü önce şaşkınlıktan bembeyaz oldu, sonra öfkeden kıpkırmızı kesildi.
"SENİ PİS-"
Patlama anı, bir film karesi gibi ağır çekimde başladı.
Sezen, bir sıçrayışta öne fırladı. Hareketi eğitimsiz ama hınç doluydu. Sağ yumruğu, Lerna'nın yüzüne doğru bir çekiç gibi savruldu. Rüzgârı, Lerna'nın saçlarının ön telini havalandırdı.
Lerna hareket etmedi. Gözlerini bile kırpmadı.
Yumruk, burnuna bir santim kala, Lerna'nın sol eli havada bir yılan gibi savruldu. Merve'nin bileğini, tam da kemiklerin en hassas noktasından kavradı. Küçük, kuru bir ses yankılandı, bilek kemiğinin sıkışması, bağların gerilmesi gibi. Merve'nin yüzü anında acıyla buruştu, ağzı bir 'O' harfi gibi açıldı.
"Bir," dedi Lerna, sesi bir anons gibi düz, tonu bir doktorun teşhis koyuşu gibi net.
Ve sonra bedeni bir yay gibi boşaldı. Sağ dizi, bir piston gibi yukarı fırladı, Sezen'in kasığına tam isabetle saplandı. Kaslara, sinirlere, en savunmasız bölgeye. Sezen'in ciğerlerindeki tüm hava, boğuk, ıslak bir sesle dışarı fışkırdı. Gözleri fal taşı gibi açıldı, bilinci bir an için söndü.
Lerna, onun dengesiz gövdesini bırakmadı. Dirseğini, Sezen'in ensesinin hemen altına, boynun arkasındaki o hassas noktaya indirdi. Daha çok ses yoktu, sadece Sezen'in ağırlığının betona çöküşünün yumuşak tokluğu vardı. Yüzüstü uzandı, hareket etmedi.
Toplam süre 2.2 saniyeydi.
Şok dalgası, yemekhanede hissedilebilir bir şok dalgası gibi yayıldı. Kumral sıska kadın, içgüdüsel olarak elindeki plastik tabağı fırlattı. Tabak, Miraç'ın başının yanından geçti, duvarda patlayarak gri lapa lekeleri bıraktı.
Miraç, tabağın gelişini izlemişti bile. Kafasını bir santim yana çekti, kaşığı bile elinden bırakmadı. Ama ayakları harekete geçti. İki kısa, keskin adımla, bir dansçının adımları gibi hafif ve ölçülüydü. İri kadın geri çekilmeye çalışırken, Miraç zaten onun kişisel alanına girmişti. Sol yumruğu, kadının diyaframının hemen altına, midesinin üst kısmına saplandı. Kadının gözleri fal taşı gibi açıldı, nefesi kesildi. Öne doğru büküldü. Miraç, bu hareketi kullandı. Kadının arkasına geçti. Sol kolunu kadının ensesinden, sağ kolunu belinden kavradı. Bir çelik kıskaç gibi. Sonra, tüm vücut ağırlığını ve momentumunu kullanarak onu, henüz şaşkınlıktan hareket mavi saçlı kadının üzerine fırlattı.
İki beden havada bir an için buluştu, sonra betona bir yumruk gibi çakıldı. Nefesler bir anda dışarı fışkırdı.
"Birdi, üç oldu," dedi Miraç, Lerna'ya bakmadan, gözü sarışındaydı. Bir an için kaşlarını çattı. Alt dudağını ısırdı ve kafasını sola doğru eğdi. "Fiona," diye fısıldadı "... Sana bu ismi taktım."
Sarışın, ona doğru adımladığında Miraç, sağ ayağını havaya kaldırdı ve kızın önce tabldot demirini tutan eline vurdu, kendi etrafında dönerken sağ ayağını yere koydu ve sol ayağıyla bu sefer de yüzüne vurdu. Sarışın, ne olduğunu anlayamadan kendini, yerdeki iki bedenin üzerinde buldu.
"Dört," dedi Lerna.
Şimdi sadece Helen ayaktaydı. Dört kişide yerdeydi. Biri bilinçsiz, ikisi nefes alamıyor gibi kıvranıyor, biri sersemlemişti. Helen'in yüzünde bir duygu kasırgası vardı: İlk şok, sonra korku, sonra derin, yakıcı bir öfke. Ama en çok, yenilginin soğuk, acı tadı vardı. Geri adım attı. Bir, iki. Ayakları betona yapışmış gibiydi.
Miraç, ona doğru bir adım attı. Hareketi tehditkâr değil, sadece sonuçlandırıcıydı.
"10 Bin 216 insan, 236 çocuk. Ama kayıtlara geçen, 5 Bin 123 insan, 16 çocuk," dedi, sesi şimdi yumuşak, üzgün gibiydi. "Gerçek, görünendir Helen Kefr-i."
Miraç'ın gözleri, Helen'in yüzündeki küçük kesiğe takıldı. Orada, alnının hemen üstünde, nasıl olduğunu bile anlamadığı, ince bir çizikten sızan tek bir kırmızı damla vardı. O damla, Helen'in tüm beklediği 'zaferinin' bedeliydi.
O anda kapılar vuruldu. Sesler, bağırtılar, ayak sesleri. Gardiyanlar içeri daldı.
Ama o an, o birkaç saniye, yemekhanenin tarihine kazınmıştı. Beşe iki. Ve iki, beşi yerle bir etmişti.
Miraç, hâlâ ayaktaydı. Nefesi biraz hızlıydı, ama kontrolü elindeydi. Lerna'ya baktı. Lerna da ona baktı. Aralarında tek bir kelime geçmedi.
Ama her şey söylenmişti.
Bugün, plastik tabaklar ve çelik yürekler konuşmuştu. Ve cezaevinde bir söz dolaşmaya başladı: "Sayılara güven olmaz. Gerçek görünendir. Eski Yüzbaşı Miraç Gökçe ve Eski Kıdemli Üsteğmen Lerna Kalemci, sadece kendini savunmadı. Onlar, İzmir Limanı'nda çocuk ve insan kaçakçılığı yapan Helen Kefr-i'yi de burada ifşa etti."
Ainsi Bas La Vida, Indila
20 Şubat'a Bağlanan 19 Şubat Gecesi - Hücre
Miraç Gökçe, Ağzından
Zaman burada çürüyordu.
Bir meyvenin içinde, yavaş yavaş kararan, yumuşayan, kendi kendini yiyip bitiren bir çürüme değildi bu. Daha çok, paslanmış bir saatin dişlileri arasında sıkışıp kalmış, her dönüşte biraz daha aşınan, sesi giderek boğulan bir çürümeydi. Gece, hücrenin tek, küçük penceresinden sızan ayazla birlikte duvarlara sinmişti. Soğuk değildi sadece; hareketsizliğin, bekleyişin, sıranın sana gelmesini beklemenin o kemikleri oyucu ıslaklığıydı.
Nefes alışım, bu durgunluğun içinde tek canlı şeydi. Dört say... ciğerlerimi bu ağır, kokulu havayla doldur. Dört say... havayı tut, kanıma karışsın, zehri temizlesin. Altı say... yavaşça, kontrolle, dışarı bırak. Dalgıç nefesi. Suyun basıncına karşı tek kalkan. Buradaki basınç da aynıydı: Görünmez, ama her yanından sıkan, ciğerlerinde sıkışan, kulaklarında çınlayan bir basınç.
Gözlerimi açtım.
Karanlık mutlak değildi. Pencereden, belki bir sokak lambasından, belki ayın cılız ışığından süzülen soluk bir aydınlık, hücrenin sınırlarını çiziyordu. Duvarlar griydi. İnsan eliyle sıvanmış, sonra yılların, umutsuzluğun, sessiz çığlıkların ağırlığıyla çatlamış, kararmış bir gri. Üzerinde isimler, tarihler, dualar, küfürler kazınmıştı. Kimi düzgün harflerle, kimi tırnak iziyle, kimi kanla. Hepsi, bu taş yutaktan geçip gitmiş seslerin fosilleşmiş haliydi.
Yatak ya da ona verilebilecek en yakın isimle, beton yükselti sırtıma batıyordu. Üzerindeki ince, sert ve kokulu döşek, bir lütuf değil, bir alaydı. Yorgan diye verdikleri şey, cılız, rengi atmış bir yün yığınıydı. Ama onun bile altında, bedenimin yaydığı sıcaklık, bu buzul hücrede tek yaşam belirtisi gibiydi.
Sağ duvarda, yerden bir karış yüksekte, demirden bir halka duruyordu. Kelepçe için mi, yoksa daha karanlık zamanlardan kalma bir bağlantı noktası mı, bilmiyordum. Parlak değildi; pas ve terle kaplanmış, mat, ölü bir göz gibi bakıyordu bana.
Kokuydu asıl katlanılmaz olan. Çamaşır suyunun keskin, yapay temizlik kokusu. Onun altında, yıllanmış ter, korku, çaresizlik ve betonun nemli küf kokusu. Ve en dipte, silinmez bir iz gibi, insan ıstırabının o ekşi, metalik kokusu. Bu koku giysilerime, saçlarıma, ciğerlerimin en derin köşelerine işliyordu. Unutamayacağım bir damga gibi.
Oturduğum yerden, yavaşça başımı çevirdim. Solumda, kapı. Ağır, çelik bir kapıydı. Üzerinde, göz hizasında, küçük bir dikdörtgen pencere vardı. Oradan dışarıyı, koridorun loş ışığını, ara sıra geçen gölgeleri görebiliyordum. Gardiyanların postallarının ritmik, yankılı sesi... O ses, buradaki tek zaman ölçeriydi. Her geçiş, bir saatin geçtiğini hatırlatıyordu.
Kapının hemen yanında, zeminde, paslanmaz çelikten bir tabak ve plastik bir bardak duruyordu. Akşam yemeğinden ya da ona verilebilecek isimle, besinden kalanlardı. Soğumuş, yağlı, kokusu bile iştah kapatan bir yemek. Yemedim. Sadece suyu içtim. Su, burada en değerli, en masum şeydi.
Kendi ayak seslerimi duyar gibi oldum. Ama hareket etmiyordum. Hareket etmek, enerji kaybetmekti. Enerji kaybetmek, düşünmeye, hissetmeye, korkmaya başlamaktı. Bu yüzden hareketsizdim. Bir kaya parçası, bir kök, bir batık gemi enkazı gibi.
Ama zihnim hareket halindeydi. O, asla durmazdı.
Adım sesleri. Kelime, karanlıkta bir yarasa gibi uçtu zihnimin tavanında.
20 Şubat.
Ava.
Bugün bir şey olacaktı.
İçimi bir sızı kapladı. Lerna, geldi aklıma. O da bu duvarların arasında, belki başka bir hücrede, belki başka bir koridorda, aynı karanlığı soluyordu. O beni korumak için girdi. Bu nasıl bir kısır döngüydü? Birbirimizi düşündüğümüz için, aynı bataklığın daha derinlerine iniyorduk.
Rauf.
Onun adını düşünmek, hücrenin soğuğuna rağmen göğsümde sıcak, acı bir yumruk gibi patladı. Onun kokusu, terli avuçlarının sıcaklığı, sesindeki o kırılgan ama inatçı ton... Hepsi, burada, bu kokunun, bu soğuğun üzerinde yüzen bir hayaletti. Onu kaybetme korkusu, bu demir kapılardan daha sağlam bir hapishaneydi benim için.
Her şey onun içindi.
Bugün bir şey olacaktı.
Bir ses geldi. Uzaktan, belirsiz bir öksürük, ya da bir homurdanma. Başka bir hücreden, başka bir mahkûmdan. Bu ses, yalnız olmadığımı hatırlattı. Bu duvarların arkasında, her biri kendi hikâyesi, kendi acısı, kendi umuduyla yaşayan daha niceleri vardı. Ben sadece bir tanesiydim.
Yavaşça, çok yavaşça, sırtımı duvardan ayırdım. Kaslarım protesto etti, kemiklerim gıcırdadı. Ayaklarımı yere, soğuk betona bastım. Ayağa kalktım. Boynumu sağa sola çevirdim. Birkaç adım attım. Hücrenin genişliği dört, belki beş adımdı. Bir uçtan diğer uca. Bir hücrenin içinde özgürlük yürüyüşü.
Pencereye yaklaştım. Parmaklıkların arasından dışarı baktım. Gökyüzünün küçük, karanlık bir parçasını görebiliyordum. Yıldız yoktu. Sadece, şehrin yapay ışığının yansıdığı bulutlu, kirli bir boşluk. O boşluğun altında, kilometrelerce ötede, Rauf vardı. Annem, babam, Arven, tim... Hepsi, o kirli ışığın altında bir yerlerde, belki uyanık, belki beni düşünüyorlardı.
Ellerimi duvara dayadım. Soğuk, pürüzlü beton, avuç içlerime acı verdi. Bu acı iyiydi. Gerçekti. Beni şimdiye, buraya bağlıyordu.
Bugün bir şey olacaktı.
Gözlerimi kapadım. Dalgıç nefesine döndüm.
Dört... dört... altı...
Korkmuyordum. Korku lükstü. Korku, düşünecek vakti olanlar içindi. Benim vakti yoktu. Sadece bir görev vardı. Hayatta kalmak. Onları korumak. Ve bu paslı kilitleri, birer birer, usul usul kırmak.
Nefes verişim, hücrenin sessizliğinde buhar gibi dağıldı.
Bugün, çok şey olacaktı.
Metal şıkırtıların ve adım seslerinin yaklaştığını işittiğimde ellerimi yasladığım yerden arkama dönmedim. Kapının açılışı anî ve gürültülüydü. Beton duvara çarpan çelik kanat, boğuk bir gümbürtüyle içeriye bir ışık seli taşıdı. Koridorun floresanları, hücremin loş karanlığını yırtıp paramparça etti. Gözlerim refleksle kısıldı, içgüdüsel bir savunmayla. Işık, aynı zamanda bir saldırıydı burada; alışık olduğun karanlığı elinden alan, seni çıplak ve savunmasız bırakan.
Ayak sesleri içeri girdi. İki çift. Ağır, kararlı, zamanı bölen. Postalların betona vuruşu, hücremin sessiz ritmini bozdu. Nefesimi tutmadım. Sadece, yüzümü duvardan yarım derece çevirdim, yanaklarım soğuk betona değiyordu hâlâ.
"Yüzbaşım."
Ah...
Bu kelime. Bu tek, basit, rütbeli hitap. Hücrenin loşluğunda bir şimşek gibi çaktı ve tüm varlığımda yankılandı. Gardiyan çavuşun sesinde nefret ya da şefkat yoktu; sadece rutinin monoton tonu. Ama o monotonluk, günler, belki haftalar sonra, bana aidiyetimin ne olduğunu, gerçekte kim olduğumu bir kez daha hatırlatan ilk şeydi.
Yüzbaşım.
Bir unvan değildi sadece. Bir kimlikti. Bir yemindi. Denizin tuzunu ciğerlerinde, gece operasyonlarının sessizliğini kulaklarında, silah arkadaşlarının nefesini sırtında taşıyan bir hayatın özetiydi. Ne bu paslı duvarlar, ne bu demir parmaklıklar, ne de bu aşağılanma tiyatrosu... Hiçbiri onu silemezdi.
Başımı, yavaşça ona doğru çevirdim. Işığın onu tam olarak aydınlattığı yerde, yüzündeki ifadesizliğin ardında, ince bir şey yakaladım. Belki bir saygı kırıntısı. Belki sadece protokol.
"Teşekkürler," dedim, sesim onunki kadar düz, ama altında derinden gelen bir tonla. Teşekkür, "Yüzbaşım" hitabı içindi. Birbirimizin dilinden anlıyorduk. O, bir askeri disiplinle hareket ediyordu; ben, o disiplinin bir parçası olmaya devam ediyordum.
Bugün çok şey olacaktı.
"Yürüyün," dedi çavuş, kapıyı tamamen açarak koridoru işaret etti. Adım attım. Gardiyanın elindeki anahtarlar şıkırdadı. Ama artık o ses, bir mahkumiyetin değil, bir görevin sesiydi. Çünkü ben bir mahkûm değildim. Bir Yüzbaşıydım. Ve yarın, o mahkeme salonunda, karşımda kim olursa olsun, bunu hatırlayacaktım. Ava da, savcı da, yargıç da... Hepsi, üniformasını çıkarmış da olsa, bir askerin gözlerinin derinliklerindeki o sarsılmaz duruşu göreceklerdi.
Koridorda ilerlerken, adımlarım biraz daha sert, duruşum biraz daha dikleşti. Aidiyet, bazen bir kelimede saklıydı. Ve o kelime, bu gece, bu zincirli yürüyüşte, bana en güçlü zırhımı geri vermişti.
Koridorun hemen sonunda, loş ışığın altında bir siluet belirdi. Ellerini ovuşturuyordu, ama soğuktan değil. O, her zaman hareket halindeydi; içindeki enerjiyi, tetikte duran o keskin oku dizginlemeye çalışan bir bedenin ritüeliydi bu.
Lerna.
Onu görür görmez, göğsümde sıkışan bir şey, nefes alacak yer buldu. Dudaklarımdaki tehlikeli, kendime has bir tebessüm genişledi. O da beni gördü. Ovuşturmayı bıraktı. Kollarını yanlarına saldı, başı hafifçe yana eğik, tıpkı operasyon öncesi brifingde yaptığı gibi. Gözleri, koridorun iki ucunu birbirine bağlayan çelik bir tel gibi bana kilitlendi.
Adımlarımı değiştirmeden, aynı ölçülü, güven dolu tempoyla ona doğru ilerledim. Gardiyan çavuş ve nöbetçi, bir adım arkamda, sessizce takip ediyorlardı. Bu an onlara ait değildi.
Bir metre kala durdum. Aramızda, görünmez bir sınır, bir mahkûmiyet çizgisi vardı. Fiziksel temas yasaktı. Ama bakışlarımız, tüm kuralları delip geçiyordu.
"Karga," dedim, sesim koridorda yankılanmadan, sadece ona ulaşacak kadar yüksek. Onun operasyonlardaki lakabıydı. Sessiz, ölümcül, hedefine kilitlenen.
"Sirena," diye karşılık verdi, ağzının kenarında benimkine eş, ama daha keskin bir gülümseme belirdi. Gözlerinde, endişe yoktu. Sadece derin bir anlayış ve değişmez bir kararlılık parlıyordu. "Seni beklerken duvardaki böcekleri saymaya başladım. Üçüncüyü geçemedim. Sıkıcı."
Hafifçe burnumu çektim.
"Disiplin eksikliği, her zaman sorunundur."
"Disiplinini, cehenneme gönderildiğin o operasyonda da göstermiştin," diye çaktı sesi.
"Bu sefer suyun dışındayız, Karga" diye cevap verdim. "En azından, seninle birlikteyim."
Bir anlık sessizlik oldu. Koridordaki elektrik hırıltısı dışında hiçbir ses yoktu. O sessizlikte, on yıllık bir dostluğun, paylaşılan kâbusların ve sarsılmaz bir güvenin tüm konuşması yapıldı.
Çavuş arkamdan, boğazını temizledi. Zaman daralıyordu.
Lerna, başıyla onayladı, gözlerini benden ayırmadan. "Öyleyse gidelim," dedi. "Gidip kraliçenin yoluna biraz altın tozu serpelim."
Arkamı dönüp çavuşa baktım. O da başıyla ileriyi işaret etti. Yürümeye başladık. Bu sefer, Lerna benim yanımda, bir adım geride değil, omuz omuza sayılabilecek bir mesafede yürüyordu. İki asker. İki mahkûm. İki kardeş. Aynı karanlık koridorda, aynı belirsiz ışığa doğru ilerlerken, anahtarların şıkırtıları bir ahenge dönüştü.
Gerçeğe vurulmuş her kilit paslanır.
Söz, zihnimde bir mırıltı gibi dolandı. Ava'nın bize zorla enjekte ettiği o madde... Tuğgeneralin anlattığı nöro-kimyasal işaretleyici... Tüm o yalanlar, örtbaslar, askeriyenin karanlık dişlileri... Hepsi, gerçeğin üzerine vurulmuş çelikten kilitlerdi. Ama paslanıyorlardı. Çünkü Lerna buradaydı. Çünkü Rauf dışarıdaydı. Çünkü ben, hâlâ nefes alıyordum.
Pas tutmuş her kilit ise, bir gün kırılmak zorundadır.
Ve o gün, bugündü.
Gardiyanlar bizi, temizlik görevlisi eşliğinde havalandırma bahanesiyle, ana koğuş bloklarından uzak, eski ve daha az kullanılan B-Blok'a getirdiler. Buranın havası daha ağırdı. Duvarlardaki boya kabarmış, zemindeki beton çatlamıştı. Işık, seyrek aralıklarla yerleştirilmiş korunaklı ampullerden sızıyor, her şeyi uzun, çarpık gölgelere boğuyordu.
Koridorun sonuna, diğerlerinden ayrı duran, üzerindeki numaranın kazınmış olduğu tek bir kapının önünde durduk. Burası, bir zamanlar infaz öncesi hücrelerine yakın olan, şimdilerde ise depo ve arıza mahalli olarak kullanılan bir tuvaletti. Kapının yeşil boyaları yer yer dökülmüş, demiri paslanmıştı.
Sağımızdan diğer gardiyanlardan ayrılan bir Başgardiyan, bize doğru yaklaşıyordu. Yüzündeki çizgileri bir harita gibi derindi, Tuğgeneralin gönderdiği adamdı. Anahtarını çıkardı. Ama önce, yavaşça bana döndü. Gözlerinde, rutinin ötesinde, tarihin ağır tozunu taşıyan bir bakış vardı.
"Yüzbaşım," dedi, sesi koridorun loş sessizliğinde tok ve yankılı. "Tarih, satır aralarında yazılır. Resmi kayıtlarda değil. Fısıltılarda, karanlık koridorlarda, paslı kapıların ardında alınan nefeslerde... Kahramanlık da, ihanet de, orada doğar." Duraksadı, anahtarı kilide yaklaştırırken. "Bugün, satır aralarından bir sayfa koparacaksınız. Ya tarihe geçeceksiniz ya da tarihin silinmiş bir dipnotu olacaksınız."
Klik.
Kapı açıldı. İçeriden, nemli beton, yıllanmış pislik ve keskin bir temizlik malzemesi kokusu karışımı yükseldi. Soğuk, durgun bir hava yüzümü yaladı.
"Hava molanız, beş dakika. Süre dolunca kapıyı açarım."
Lerna ile içeri adım attık. Kapı arkamızdan, ağır bir metal uğultusuyla kapandı. Ses, içerideki ölü havada çınlayıp sönümlendi.
Tuvalet küçük ve kasvetliydi. Karşı duvarda üç adet kapısız, yarım bölmeli tuvalet kabini sıralanıyordu. Yan tarafta, paslanmış çelikten bir lavabo, üzerinde aynası kırık bir ayna. Tek bir korunaklı ampul, tavandan sarkıyor, her şeyi soluk, hastalıklı bir sarılığa boğuyordu. Işık, kabinlerin içindeki derin karanlığı daha da belirgin kılıyordu.
Harekete geçtik.
Lerna, bir panter gibi sessizce süzüldü. Lavabonun altını, aynanın çerçevesini, su deposunun kenarlarını hızla taradı. Tuğgeneralin ekibi, kameraları görünmez kılmalıydı. Bir havalandırma ızgarasının arkasında, ya da kirli fayansların birinin altında... Lerna bana, keskin bir baş hareketiyle işaret etti. Görünürde bir şey yoktu. Mükemmeldi.
Plan netti. Tuğgeneral, Ava'nın beni izlettiğinden, bu özel molanın ona bir fırsat olarak sızdırılacağından emindi. Ava içeri girdiğinde, onunla yalnız olacaktım. Onu konuşturmak, tehditlerini, itiraflarını, Taçsız Kral'ın ötesindeki bağlantıları kayıt altına aldırmak... Lerna, son kabinde, kapının arkasında, görünmez bir tanık olarak bekleyecek ve gerektiğinde müdahale edecekti. Ava'yı sağ teslim almak, ama ağzındaki her gerçeği de çekip almaktı asıl olan.
"Karga," diye fısıldadım, lavabonun yanına geçerken. "Son kabin. Kapıyı kapatma, aralık bırak. Sadece gölgede kal."
Lerna, anlamlı bir bakış attı. Gözlerinde, operasyona hazır o keskin, ölümcül odak vardı. Hiç ses çıkarmadan, en sondaki kabine kaydı. Bir saniye içinde, karanlığın içinde eridi, yok oldu. Sadece, kabinin kenarından sızan cılız ışık, onun ayakkabısının ucunu belli belirsiz aydınlatıyordu.
Ben, lavabonun önünde döndüm. Soğuk, paslı çeliğe ellerimi dayadım. Aynadaki kırık yansımam, parçalanmış bir hayalet gibi bana baktı. Derin bir nefes aldım. Dört... Dört... Altı...
Kulaklarımı dikmiştim. Dışarıdaki koridorda, boşlukta asılı sessizlik... Sonra, çok uzaktan, tek tük ayak sesleri. Yaklaşıyor muydu, uzaklaşıyor muydu? Kalbimin her atışı, göğsümde bir çekiç darbesi gibiydi. Paslı her kilit kırılmak zorundaydı.
Ve kırılacaktı.
Şimdi.
Nefesim, lavabonun soğuk metaline buğu yapmıyordu. Hava ölüydü. Kulaklarımdaki her damar, dışarıdaki en ufak sesi yakalamak için gerilmişti. İlk başta, sadece uzaktaki bir kapının gıcırtısı... Sonra, düzensiz, hafif, ama giderek belirginleşen bir ses. Tek bir çift ayak sesi değildi bu. İki çift. Biri ağır, gardiyan postallarının ritmik vuruşu. Diğeri ise daha hafif, daha yumuşak, ama o kadar da keskin... Kadın ayakkabılarının betona değen ince, tehditkâr tıkırtısı.
Ava.
İçimde, o lanet enjekte edilmiş maddenin anısı, suni bir sıcaklık dalgası gibi yayıldı. Damarlarımda hayalet bir akış hissettim. Gözlerimi kapadım, bir saniyeliğine. Kontrol. Nefes. Dört... dört... altı...
Ayak sesleri kapının önünde durdu. Gardiyanın sesi, boğuk ve mesafeli duyuldu: "Yalnızca beş dakika, çabuk çık."
Sonra, anahtar sesi. Metal kilidin içinde dönen çarkların soğuk, mekanik şarkısı. Kapı, hafif bir gıcırtıyla açıldı.
Işık, koridordan içeri sızdı, önce ayaklarına düşen bir şerit halinde. O ayaklar... Sade, siyah, topuksuz, sessiz hareket etmek için seçilmiş pratik ayakkabılar. Sonra, kapı yavaşça, neredeyse saygılı bir şekilde arkadan kapandı.
Ve o, içerideydi.
Kırık aynadan, yansımasını görebiliyordum. Kapının hemen yanında durmuştu. Üzerinde, simsiyah bir kıyafet yığını vardı. Saçları, hücresel ışıkta daha da soluk, neredeyse gümüşi bir platin rengi almıştı. Yüzü, aynı taştan oyulmuş ifadesizlikle. Ama gözleri... O donuk mavi buzullar, sırtımdan başlayıp ensemde, sonra da aynadaki kırık yansımamda geziniyordu. Beni izliyordu. Değerlendiriyordu. Avını.
Lavabonun musluğunu açtım. Su, paslı borulardan hırıltıyla çıkarak, beton çanağa boş ve gürültülü bir şekilde düştü. Bu ses, odadaki gerilimi biraz olsun kırmak, doğal bir davranış yanılsaması yaratmak içindi. Ellerimi ıslattım, soğuk suyu yüzüme çarptım. Uyanık kalmak için.
"Temizlenmeye mi çalışıyorsun, Yüzbaşı?" Sesi, tuvaletin ağır havasında beklenmedik bir yumuşaklıkla, neredeyse samimi bir tonla çıktı. Ama her kelimenin altında, zehirli bir iğnenin sivri ucu vardı. "O leke, ruhuna işlemiş. Suyla çıkmaz."
Yavaşça doğruldum. Elimle yüzümdeki su damlalarını sildim. Sonra, ağır ağır ona döndüm. Aramızda on, belki on iki adım vardı. Kapı ona daha yakındı. Lerna'nın saklandığı kabin ise tam ortada, bir kör noktada.
"Ava," dedim, sesim lavabonun metalik tınısından arınmış, düz ve soğuktu. "Tarihin satır aralarına düşmüşüz. İkimiz de."
Dudaklarının kenarında, incecik, bıçak gibi bir kıvrılma oldu. Bir gülümseme değil, bir yaranın açılışı gibiydi. "Tarih," diye tekrarladı, bir adım öne attı. Ayak sesi yankılanmadı. "Senin tarihin, benim elimde bitti, Yüzbaşı Gökçe. 16 Şubat'ta. O enjektörde. O madde sadece bir işaretleyici değildi. Bir mühürdü. Senin kaderini, benim kontrolüme bağlayan bir mühür."
Bir adım daha. Aramızdaki mesafe azalıyordu. Gözlerimi ondan ayırmadım. Lerna'nın saklandığı kabinin gölgesine bakmadım.
"Taçsız Kral senin için çalışıyordu," dedim, suyu ona yönlendiriyordum. "Ama sen, ondan daha büyük bir şeyin parçasısın. O sadece bir isimdi. Sen... sen farklı bir ağsın."
Ava, başını hafifçe yana eğdi. Soğuk bir merakla. "Ağımı merak mı ediyorsun? Yoksa," bir adım daha, sesi bir fısıltıya dönüştü, "içine düştüğün ağdan kurtulmak için mi Sirena?"
Aniden, hızla iki adım daha attı. Şimdi aramızda sadece birkaç adım vardı. Onun soluk teninden, hafif, kemikli bir parfüm kokusu geliyordu. Korku kokusu değil, güç kokusuydu. "O madde hâlâ damarlarında, Yüzbaşı. Uyuyor. Ama ben uyandırabilirim. Tek bir sinyalle. Acının, korkunun, kontrolün tamamen bana geçtiği o anı yeniden yaşatabilirim."
Elini, ceketinin iç cebine götürdü. Kalbim bir an için durdu. Silah mı? Enjektör mü? Ama çıkardığı şey, küçük, siyah, plastik bir uzaktan kumandaya benziyordu. Üzerinde tek bir düğme vardı.
"Bu," dedi, cihazı avucunda hafifçe sallayarak, "senin için bir tetik. Benim için ise... bir anahtar. Taçsız Kral'ın kayıtları, benim elimde. Askeriyenin içindeki dostlarımın isimleri, o kayıtlarda. Sen onu öldürdün, evet. Ama ben, onun gücünü miras aldım. Ve daha fazlasını."
İşte buydu. Taçsız Kral'ın ötesi. Kayıtlar. İsimler. Kameralar şimdi her şeyi kaydediyor olmalıydı. Ama daha fazlasına ihtiyacımız vardı.
"Peki ya ben?" diye sordum, sesimde bir titreme yoktu. "Bu tuzakta sadece bir yemsin. Beni öldürmeye geldin. İntikam için."
Ava, gerçek bir gülümsemeyle güldü bu kez. İçi boş, çınlayan, buz gibi bir ses.
"Öldürmek mi?" dedi, sesi alçak ve tehlikeli bir tatminle doluydu. "Bu çok basit. Ve sen basit bir ölümü hak etmiyorsun, Yüzbaşı. Sen bir uyarı olacaksın."
Bir adım daha yaklaştı. Nefesi, yüzümde soğuk bir esinti gibiydi.
"Taçsız Kral için yarattığım en değerli icadımdı," diye fısıldadı, gözleri cihaza dalmış. "Damarlara enjekte edilen nöro-kimyasal bir kölelik, Süksinilkolin. Uzaktan, tek bir sinyalle... spazm. Felç. Solunum durması. Sessiz, acısız, iz bırakmaz. İhanet edecek olanlar için mükemmel bir susturucu."
Gözlerini bana dikti. "Ve sen, benim en değerli deneklerimden biriydin. Dayanıklılığın, profilinin mükemmelliği... O yüzden seni ve yanındakini seçtim. Ama seni Çanakkale'de o maddeyi temizleyip çıkardılar, değil mi? Tuğgeneral Candan'ın şanlı ekibi." Dudakları büküldü. "İşe yaramaz bir operasyon. Çünkü kayıt hâlâ sisteminde. Sinyal, senin artık olmayan o maddeye ulaşamayacak, evet. Ama..."
Tam o anda, Lerna'nın saklandığı kabinden, neredeyse duyulmayacak hafif bir kıpırtı geldi. Ava'nın gözleri, anında o tarafa kaydı. Buzul mavi bakışları, kör noktadaki karanlığa kitlendi. Yüzündeki güven dolu ifade bir an sarsıldı.
"Kim var orada?" diye tısladı, sesi ilk kez keskin bir alarmla yüklendi.
Plan değişmişti. Ava sadece intikam peşinde değildi; daha büyük bir şantaj, daha karanlık bir ittifak teklif ediyordu. Ve Lerna'nın varlığından şüphelenmişti.
Zamanımız tükeniyordu.
Başparmağı, cihazın üzerindeki tek düğmenin üzerinde geziniyordu. Neyi tetikleyeceğini bile bilmiyordum. Dişlerimi sıktım ve hızla ayağımı kaldırıp elindeki cihazı düşürdüm. Cihaz, metalik bir çınlamayla betona çarpıp karanlık bir köşeye süzülürken, zaman bir saniyeliğine büküldü. Ava'nın gözlerindeki şok, saniyenin yarısında ergimiş çeliğe dönüştü. Ben, hamlemin momentumuyla ona doğru savrulurken, o zaten toparlanmıştı.
Ama hamlem boşuna değildi. "LERNA! CİHAZI BUL!" diye gürledim, sesim paslı boruları titretirken.
Lerna, kabinden bir karaltı fırlaması gibi çıktı. Gözleri yeri taradı. Ava, Lerna'nın hareketini görünce içgüdüsü onu durdurmaya zorladı, ama ben aramızda bir duvardım. Onun Lerna'ya uzanan kolunu yakaladım, ancak Ava bu sefer direnmedi. Aksine, bana doğru döndü ve boşta kalan eli, belinin arkasına, kemerine ani bir hareketle kaydı. Işık, çektiği nesnenin metalik yüzeyinde ölümcül bir parıltı çaktırdı.
Bir hançer.
"Hatırladın mı bunu?" dedi, hamlesini yapmadan hemen önce. Havada kavis çizerek, tam boğazıma doğru savruldu.
"Evet," Nefesimi içime çektim, boynumu geri çekip bıçağın ucundan milimetrelerle kurtuldum. "Senin yüzüne renk getirdiğim hançerim." Keskin rüzgârı, gırtlağımda soğuk bir iz bıraktı. Yüzüme, zehir gibi bir tebessüm yayıldı. "Onu bana geri versene."
Öfkelenmişti. Hançeri, bu sefer yana, kaburgalarıma doğru saplamak için daha sert savurdu. Kolumu araya soktum, bıçağın üst kısmını, eline yakın yerinden yakalayıp durdurmaya çalıştım. Çelik, avucumda kaydı, deriyi sıyırdı. Sıcak bir acı bileğimden yukarı fırladı ama bırakamazdım.
Bu sırada Lerna, yerde emekleyerek, ışığın ulaşmadığı köşelere bakıyordu. "Göremiyorum, lanet olsun!" diye bağırdı.
Ava, bıçağı geri çekmek için güç uyguladı. Ben de direndim. Bir anlık güç mücadelesi. Kaslarımız gerildi, nefeslerimiz karıştı. Sonra Ava, beklenmedik bir hamleyle dizini karnıma doğru savurdu. Kasılarak yana döndüm, darbeyi kalçamın yanından aldım. Acı, omurgama kadar işledi. Bıçağı tutuşum gevşedi.
Ava, bu fırsatı değerlendirip bıçağı kurtardı ve hemen Lerna'ya doğru döndü. Lerna, o sırada bir lavabonun altına bakıyordu, sırtı ona dönüktü.
"ARKANDA!" diye bağırdım, vücudum acıyla protesto ederken kendimi ona doğru attım.
Ava, bıçağı Lerna'ya doğru savurdu. Lerna, son anda uyarıyı duyup yana doğru yuvarlandı. Hançer, beton duvarda bir kıvılcım çakarak sıyırdı. Ava, vuruşu boşa gidince öfkeyle homurdandı ve dönüp bana, bu sefer bıçağı alçak, kasıklara doğru saplamak için saldırdı.
Kaçacak yerim yoktu. Vücudumu çevirdim, bıçağın ucu kalçamın üst kısmından sıyırıp geçti. Kot kumaş yırtıldı, deride keskin bir sızlama hissettim. Ama hamlesi onu dengeden çıkarmıştı. Ona yaklaştım, dirseğimle yüzünün yan tarafına vurdum. Kafası yana savruldu, ama çok sert değildi.
Bir vahşi çığlık attı ve tüm ağırlığıyla üzerime geldi. Bıçağı, göğsüme doğru indirmek için iki eliyle kavramıştı. Ben, iki elimle onun bileklerini yakaladım, bıçağı havada, göğsümün birkaç santim üzerinde durdurdum. Çelik ucun soğukluğunu tenimde hissedebiliyordum.
Yüz yüzeydik. Nefesi, öfke ve zafer karışımıyla yüzüme vuruyordu. "Gözlerinin içine bakarak yapacağım bunu," diye hırladı.
Ardından ani bir tekme savurdu. Ayağı, daha önce yaralanan bacağıma isabet etti. Bacaklarımın altı çöktü. Dengemi kaybettim. Sırt üstü, beton zemine düştüm, havam kesildi. Ava, üzerime çullandı. Ağırlığı göğsüme bindi. Bıçak, şimdi daha da yakındı.
Hırlayarak, tüm gücümle bileklerini itmeye çalıştım, kaslarım alev alev yanıyordu. Ama o, üstün konumunun avantajıyla yavaş yavaş, acımasız bir sabırla bıçağı aşağı indiriyordu. Çelik uç, önce havayı, sonra da tişörtümün kumaşını yardı. Soğukluğu, göğüs kafesimin hemen üzerinde hissediyordum.
Sonra yön değiştirdi. Bıçağı, yüzüme doğru yöneltti. Gözlerimdeki direnci görmek istiyordu. Yavaş, kasıtlı, işkence gibi. Bıçak, yanağıma yaklaştı. Soğuk çeliğin dokusunu tenimde hissedebiliyordum. Bir çizik atacak, belki daha fazlasını... Gözlerimi onun zafer dolu mavi buzullarına diktim. Pes etmeyecektim.
Tam o anda, kapı dışarıdan şiddetli bir darbe aldı. Gürültü, tuvalette bomba patlamış gibi yankılandı. Ava, şaşkınlıkla başını çevirdi. Kapı, ikinci darbeyle yerinden fırladı, gıcırdayarak açıldı. Işık huzmesinin içinde, siyah üniformalı bir figür belirdi. Hareket bir saniyeden kısa sürdü.
Keskin, bastırılmış bir elektroşok sesi.
Ava'nın sırtına, ona ağ misali atılan iki metal çengelli kablo saplandı. Anında, tüm vücudu bir yay gibi gerildi. Kemikleri, kasları, göz bebekleri kontrolsüz bir titremeyle sarsıldı. Ağzı aralandı, ama bir çığlık değil, boğuk, elektrik yüklü bir hırıltı çıktı. Bıçak tutan elleri, bir anda tüm gücünü yitirdi. Hançer, yanağımda soğuk bir çizik bırakarak sıyrıldı ve betona, keskin bir sesle düştü.
Üzerimdeki ağırlık, aniden cansız bir yük haline geldi ve yana, bir kukla gibi devrildi. Betona çarpışı, boğuk ve yumuşak bir ses çıkardı. Yerde, sarsıntılar yavaşlarken, soluğu hırıltılı ve düzensizdi. Gözleri, şokla baygın, tavandaki cılız ışığa dalmıştı.
"Buldum!"
Lerna'nın sesi, odanın diğer ucundan, zaferle karışık bir rahatlama çığlığı gibi geldi. Elinde, kırık plastik kılıfından teller sarkan tetikleyici cihazı sallıyordu. Yüzü solgundu, gözleri geniş, ama içlerinde sönmeyen bir zafer ateşi vardı.
Nefes nefese kalmıştım. Göğsüm, Ava'nın ağırlığından ve elektroşokun yarattığı adrenalin çöküşünden ağrıyordu. Yanağımdaki bıçak izinden sızan kan, sıcak ve ince bir şerit halinde kulağıma doğru aktı.
Başgardiyan, tam tepemde durdu. Elindeki elektroşok silahına baktı, parmağı tetiğin etrafında bir an dolaştı.
"Hep bunu kullanmak istemişimdir," dedi ve sesi beklenmedik bir samimiyetle yumuşadı. Sonra yeniden bana baktı. Yüzünde, katı disiplinin çatladığı, gerçek bir insana ait sıcak, yorgun bir gülümseme vardı. "Ava giderken avlanıyordunuz, be Miraç Yüzbaşım. Ama siz av değil, kendi kafesinizi kıranlardansınız."
Sözleri, tuvaletin ağır havasında bir şifre gibi çözüldü. Kendi kafesinizi kıranlar. Burada, bu paslı demirlerin ardında, özgürlük fiziksel değildi. Zihinde, yürekte başlardı. Ve biz, tam da bunu yapmıştık.
"Haydi kalkın," diye uzattı elini. Avuç içi nasırlı, ama temizdi. "Yaranıza baktıralım. Dışarıda sizi bekliyorlar."
Dışarıda. Kelime, yanağımdaki kesiğin acısından daha derin bir sızı bıraktı. Dışarıda kim vardı? Rauf? Tim? Yoksa sadece daha büyük, daha karmaşık bir operasyonun soğuk odaları mı?
Lerna, yanıma gelip diğer koluma girdi. Başgardiyanın elini tuttum. Ayağa kalktığımda, dizlerim titredi, ama dimdiktim. Başgardiyan, elektroşok silahını kılıfına sokarken mırıldandı: "Bazen özgürlük, en ağır kapıyı aralamak değil, içerideyken bile dimdik durabilmektir. Siz ikiniz hiç eğilmediniz."
Kapıdan çıktık. Koridor, hâlâ aynı loş, aynı kasvetliydi. Ama artık farklıydı. Adımlarımızın yankısı, bir mahkumiyetin değil, bir yürüyüşün sesiydi. Lerna'nın elindeki kırık cihaz, bir zafer ganimeti değil, bir soru işaretiydi. Yanağımdaki kan, bir yara değil, buradan çıkılacak bir yolun bedeliydi.
Koridorun sonundaki kapıya yaklaştıkça, ardındaki ışık daha parlak görünmeye başladı. O ışık, sadece bir floresan değildi artık. Özgürlüğün ta kendisi değildi belki. Çünkü özgürlük, belki de asla tam anlamıyla elde edilemeyecek bir hissiyattı. Ama en azından, bir sonraki nefesin nerede alınacağını seçme hakkına doğru atılmış bir adımdı.
Ve biz, kanlı, yaralı, yorgun, ama yıkılmamış, o adımı atıyorduk. Kafes kırılmıştı. Şimdi sıra, kırılan parçalardan yeni bir yol inşa etmekteydi. 16 Şubat 2017. Damarlarımıza enjekte edilmiş bir tutsaklıkla yaşamaya başladık. Sekiz yıl boyunca özgür gibi nefes aldık.
12 Şubat 2025'te kapılar kapandı.
20 Şubat 2025'te açıldığında, içimdeki sekiz yıl bitmişti.
Sekiz gün, sekiz yıla bedeldi.
Bu Son Olsun, Cem Karaca
20 Şubat 2025
Yazar, Ağzından
"Sayın Generalim; Yüzbaşı Miraç Gökçe hakkında söylenenler doğru mu?"
Deklanşör sesi. Flaş.
"Bir askeri, resmi olmayan, gizli bir operasyonun parçası olarak cezaevine sokmak yasal mı? Bunun için hangi yetki ve yasalar kullanıldı?"
Deklanşör sesi. Flaş.
"Bu olay, askeri istihbarat ve operasyon yöntemlerinizde bir değişikliğe yol açacak mı? Yoksa 'sonuç her şeyi mubah kılar' anlayışıyla aynı yöntemler kullanılmaya devam mı edecek?"
Deklanşör sesi. Flaş.
"Yüzbaşı Miraç Gökçe ve Kıdemli Üsteğmen Lerna Kalemci'ye bu operasyonun psikolojik bedeli için nasıl bir tazminat veya destek sağlanacak? Onlar sadece 'görevini yapmış askerler' olarak mı unutulacak?"
Ardı ardına patlayan flaşların arasından sıyrılarak kurtulan Tuğgeneral Kemal Candan, adliye koridoruna adımlarını attığında onları, kapıda bekleyen Sualtı Akrepleri gördü. Her birinin üzerinde sivil kıyafetler vardı, üniformalarının verdiği anonim güçten sıyrılmış, ama duruşlarından asla vazgeçmemişlerdi. Omuzları aynı diklikte, bakışları aynı keskindi. Onlar, artık yalnızca bir tim değil, bir ailenin savunma hattıydı. Ve şimdi, Tuğgeneral ile mahkeme salonuna, nihai yargının verileceği yere birlikte girmek için bekliyorlardı.
Nihai yargı, çoktan verilmişti.
Generalin yüzü, basınla olan sert diyaloğun yorgunluğunu taşıyordu, ama gözleri onları görünce bir an için yumuşadı, derin bir minnet ve sorumlulukla doldu. Başıyla, onlara katılmaları için hafifçe işaret etti.
Fırat, ilk adımı attı. Geniş omuzları koridorda bir kaya gibiydi. Yanında Lerna vardı; yüzündeki çizikler temizlenmiş, ama gözlerindeki savaş bitmemişti. Onların arkasında Demir, Pars, Aslı ve Ali... Ve en arkada, yüzünde bir fırtınayı zapt etmeye çalışan, elleri yumruk halinde, Rauf duruyordu. Yanında Arven vardı; iki kardeş, artık aynı acının ve aynı umudun iki yüzü olarak yan yanaydı.
Koridorun sonundaki ağır ahşap kapılara doğru ilerlediler. Postalların sesi yoktu artık, ama ayak sesleri bir bütün halinde, uyumlu ve ağır ilerliyordu. Bu, bir mahkeme salonuna giriş değil, bir savaş alanına son yürüyüş gibiydi. İçeride, Miraç'ın kaderi çizilecekti. Ama onlar için asıl dava, orada değil, kendi aralarında, omuz omuza durarak zaten kazanılmıştı.
Kapının bekçisi olan zabıta, kalabalığı ve Tuğgenerali görünce geri çekildi. General, elini kapının tokmağına koydu, bir an durdu. Arkasındaki timin sessiz, güçlü varlığını hissetti. Derin bir nefes aldı ve itti. Tek bir vücut halinde, tarihin yazılacağı o salona adım attılar.
Kapıdan içeri süzülen ışık, mahkeme salonunun görkemli ve soğuk atmosferini ortaya çıkardı. Hemen en ön sırada, birbirlerine yakın, sanki tek bir vücut gibi oturan iki figür: Okyanus Gökçe ve İlhan Gökçe.
Okyanus Hanım'ın yüzünde, uzun bir fırtınanın ardından beliren sakin bir güneş gibi, derin ve huzurlu bir gülümseme vardı. Gözleri, içeri giren oğullarına, kızlarına, yani time dikilmişti; her birinde aynı gurur, aynı sahiplenme parlıyordu. İlhan Albay ise daha kontrollüydü, çenesi sıkı, bakışları odaklanmıştı. Ama eşinin elini tutan elinin sıcaklığı ve omuzlarının rahat duruşu, zaferin henüz ilan edilmemiş ama artık içlerine işlemiş olduğunu ele veriyordu. O bizim kız, dercesine. Ne olursa olsun.
Sualtı Akrepleri için ayrılan alana doğru ilerlediler. Adımları hâlâ aynı uyumla, sessizce. Sıralı bir şekilde durdular. Bir duvar gibi, bir kale burcu gibi. Rauf, Arven, Fırat, Lerna, Ali, Demir, Aslı, Pars. Omuz omuza, nefes nefese. Her birinin başı onurla dikti. Yüzlerinde, maruz kaldıkları her şeye, kaybettikleri her şeye, verdikleri her mücadeleye meydan okuyan bir ifade vardı. Sonuç ne çıkarsa çıksın, burada, bu şekilde duruşları bile bir zaferdi. O bizim kızımız, komutanımız, kardeşimiz. Yargılayacaksanız, hepimizi yargılayın.
Tam o sırada, salonun yan kapısı açıldı. İki silahlı gardiyan eşliğinde, kelepçeli, sivil giysili, başı öne eğik bir kadın içeri girdi. Ava. Saçları diken dikendi, yüzü solgun ve ifadesizdi. Omzundaki pansuman, elektroşokun izlerini taşıyordu. Gardiyanlar onu, sanık kürsüsüne doğru götürürken, Rauf'un kaşları aniden çatıldı. Gözleri, Arven'e, sonra tüm time kaydı. Sesi, fısıltının bile altında, bir tıslama gibi çıktı:
"Miraç'ın mahkemesi değil mi bu? Bu buradaysa, Miraç nerede?"
Soru, timin arasında elektriklenmiş bir gerilim gibi dolaştı. Ava buradaydı. Peki ya Miraç? Onun kaderi nerede, nasıl çizilecekti? Beklenen, Miraç'ın mahkemesiydi. Ama salonun düzeni, sanki tek bir sanık varmış gibi kurulmuştu.
Arven, Rauf'a baktı, "Sakin ol," dedi. Fırat'ın çenesi sıkıldı. Lerna'nın bakışları, Ava'nın sırtına mıhlanmış, içindeki nefreti soğukkanlılıkla zapt etmeye çalışıyordu.
O anda, salonun arka kapısından, cübbesiyle Hâkim içeri girdi. Ağır, vakur adımlarla yüksek kürsüsüne ilerledi. Oturmasıyla birlikte, salonun kapıları kapandı ve kalabalığın uğultusu keskin bir sessizliğe dönüştü.
Hâkim, önündeki evraklara bir göz attı, sonra başını kaldırıp salona baktı. Gözleri, önce Ava'ya, sonra ön sıradaki Tuğgeneral ve Sualtı Akreplerine, en sonunda da Okyanus ve İlhan Gökçe'ye kaydı. Yüzü okunaksızdı.
"Sayın savcı," dedi, sesi salonun ağır havasında net ve yankılı. "Davanın esasını ve iddianameyi okumadan önce, tanığımızı çağıralım."
Savcı, kafasını salladı ve kapıda duran görevliye kafa işareti yaptı. Görevli kapıyı dışarıya doğru açıp doğrulduğunda bütün gözler kapıya çevrildi.
Kapıdan, Ceylin Candan ile birlikte, Miraç girdi.
Ama bu, kelepçeli, sivil giysili, mahkûm edilmiş bir Miraç değildi. Üzerinde, kusursuz bir şekilde ütülenmiş, rütbeleri parlıyor, madalyaları göğsünde disiplinle sıralanmış lacivert takım üniforması vardı. Başı dik, omuzları geride, adımları bir komutanın kararlılığıyla. Yanağındaki bantlı çizik, üniformanın kusursuzluğuyla tezat oluşturuyor, ama aynı zamanda onun bir savaşçı olduğunun canlı kanıtı gibi duruyordu.
Salonda bir dalgalanma oldu. Fısıltılar kesildi, yerini şaşkınlık ve saygı dolu bir sessizlik aldı. Okyanus Hanım'ın gözleri doldu, elini ağzına götürdü. İlhan Albay'ın yüzünde derin, tarifsiz bir gurur ve rahatlama belirdi. İşte kızım, dercesine.
Sualtı Akrepleri timinin bulunduğu sırada, Rauf'un tüm bedeni gerildi, sonra aniden gevşedi. İçinde, sekiz gündür biriken o korkunç baskı, o üniformayı görünce parçalanıp dağılmaya başlamış gibiydi. Arven, hafifçe başını salladı, yüzünde nadir görülen bir minnet ifadesi vardı. Lerna'nın dudaklarında, zaferle dolu keskin bir gülümseme belirdi. Fırat, geniş göğsünü kabarttı. Tüm tim alkışlamaya başladıklarında hâkim tokmağına vurdu.
"SESSİZLİK!"
Rauf, timi sustururken bile dolu gözlerini Miraç'tan ayıramıyordu. Arven, onun bu heyecanına dayanamadı ve kolunu omzuna attı. Rauf, günlerden sonra ilk kez bu kadar canlı gülümsedi ve kolunu abisinin omzuna attı.
Miraç, savcılık masasının yanındaki tanık kürsüsüne doğru ilerledi. Ava, sanık kürsüsünden ona baktı. O donuk mavi gözlerde, bu sefer şok ya da öfke değil, derin, karanlık bir kabullenme ve yenilginin soğuk ışıltısı vardı. Miraç, ona bakmadı bile. Tüm dikkati, önündeki yoldaydı.
Tanık kürsüsüne çıktı. Ceylin yanı başında, avukat olarak yerini aldı. Hâkim, bu görüntü karşısında kaşlarını hafifçe kaldırdı, ama hiçbir şey söylemedi. Savcı ayağa kalktı.
"Sayın Hâkim, savunma ve kamuoyu huzurunda," diye başladı savcı, sesi vurgulu ve açıktı. "Tanığımız, suç örgütü lideri Ava tarafından kaçırılıp, işkenceye maruz bırakılan, üzerinde deneyler yapılan ve ölümle tehdit edilen bir mağdurdur. Ancak, o sadece bir mağdur değildir. Aynı zamanda, bu örgütü çökertmek ve ülkesine ihanet edenleri ortaya çıkarmak uğruna, canı pahasına bir gizli operasyonu gönüllü olarak kabul eden, Yüzbaşı Miraç Gökçe'dir."
Savcı, elindeki oldukça kalın olan dosyayı iki eliyle kaldırdı. "Bu dosyada, Yüzbaşı Gökçe'nin, sanık Ava'nın itirafları, teknik takip kayıtları ve diğer tanıkların ifadeleriyle desteklenen, Taçsız Kral örgütünün askeriye içindeki sızmasını ortaya çıkaran kahramanca çabalarının tüm detayları bulunmaktadır. Kendisi, bugün burada, bir sanık olarak değil; bir tanık, bir mağdur ve en önemlisi, bu ülkenin gerçek bir kahramanı olarak bulunmaktadır."
Savcı, dosyayı masaya bıraktı ve Miraç'a döndü. "Yüzbaşım. Lütfen, 16 Şubat 2017'de başlayan ve dün, cezaevi tuvaletinde son bulan bu karanlık hikâyeyi, sizin ağzınızdan, bu yüce mahkemenin ve milletimizin duymasına izin verin."
Tüm salon, nefesini tutmuş, Miraç'a bakıyordu. Flaşlar bile patlamıyordu artık. Sadece, üniforması içinde, dimdik duran ve geçmişinin tüm ağırlığını taşıyan bir kadının sessiz, güçlü varlığı vardı.
Miraç, gözlerini hâkime dikti. Sonra, yavaşça başını çevirip, arkasındaki ailesine ve timine baktı. Rauf'un gözlerinde, ona olan inancın, sevginin ve "seni bekliyorum" sözünün ışıltısını gördü. Derin bir nefes aldı.
Ve konuşmaya başladı.
"Sayın Hâkim," diye başladı, her heceyi tartarak. "Ben, bir askerim. Ve bir asker, emir alır, emri yerine getirir. Bana verilen emir, Ava ve onun arkasındaki örgütü ortaya çıkarmaktı. Bu emri, gönüllü olarak kabul ettim."
Duraksadı. Sanki zihnindeki o mahzenin kapısını bir kez daha aralıyor, içindeki karanlık raflardan birini çekiyordu.
"16 Şubat 2017. Soğuk Kızıl Operasyonu. Biz... Fırtına Timi olarak, bir bataklığın ortasındaydık. Bulunduğumuz konum ele geçirildi. Uyandığımızda, beton bir odadaydık." Sesinde, o günün nemini, pas kokusunu, statik korkuyu taşıyordu. "Ava... sanık, oradaydı. Bana ve arkadaşıma, Kıdemli Üsteğmen Lerna Kalemci'ye, bilinmeyen bir madde enjekte etti. Bunun bir 'nöro-kimyasal işaretleyici' olduğunu, Taçsız Kral'ın bizi kontrol altına almak, konuşamaz hale getirmek için tasarlandığını öğrendik yıllar sonra."
Gözleri, sanık kürsüsündeki Ava'ya kaydı. Ava, başını öne eğmişti, ama omuzları gergindi.
"O madde, bedenimizde bir saatli bomba gibiydi. Ava'nın elindeki tetikleyici ile aktive olabilir, felç ve ölüme neden olabilirdi. Lerna'nın bedeni maddeyi tam temizleyememişti. Benimkini Çanakkale'de, Tuğgeneral Kemal Candan'ın ekibi temizlemeyi başardı. Ama kaydı, izi kaldı."
Savcı, öne doğru eğildi. "Yüzbaşım, bu bilgiye nasıl ulaştınız? Ve neden bu riski göze alarak, kendinizi tekrar Ava'nın hedefi haline getiren bu operasyona girdiniz?"
Miraç, derin bir nefes aldı. Bu sefer, doğrudan timine, ailesine, Rauf'a baktı.
"Çünkü sadece benim sorunum değildi," dedi, sesi biraz daha yükseldi, içtenlikle doldu. "Çünkü Ava ve onun arkasındakiler, sadece bizi değil, gözlerini sevdiklerimize, ailelerimize, onurumuza dikmişlerdi. Arven Doruk Aslan'a iftira atılıyor, Rauf Aslan ve ailesi bir suikastçı ailesi olarak damgalanmak isteniyordu. Taçsız Kral'ın mirasını ele geçirmek isteyenler, askeriyenin içindeki sızmayı korumak için her yolu deniyorlardı. Ben... bir yem olmayı kabul ettim. Çünkü en iyi bildiğim şeydi. Çünkü onları avlamak için, av olmak gerekiyordu bazen."
Salonda çıt çıkmıyordu. Miraç, cezaevi tuvaletindeki son karşılaşmayı anlatmaya başladı. Ava'nın tehditlerini, tetikleyici cihazı, hançeri, o ölümcül dansın her anını... Sesinde titreme yoktu. Bir operasyon raporu okur gibi, net ve soğukkanlıydı. Ama anlattıkları, dinleyenlerin yüreğini burkuyor, öfkelendiriyordu.
"Ava, bana şantaj yapmaya çalıştı," diye devam etti Miraç. "Taçsız Kral'ın askeriye içindeki bağlantılarının kayıtlarının kendisinde olduğunu, bunları açıklamayacağını... ama bizim de soruşturmayı durdurmamızı istedi. Amacı sadece intikam değil, gücü tamamen ele geçirmekti."
Anlatım bitmişti. Miraç, hâkime son kez baktı. "Sayın Hâkim. Ben, verilen görevi yerine getirdim. Ülkeme ihanet edenleri ortaya çıkarmak için elimden geleni yaptım. Kıdemli Üsteğmen Lerna Kalemci'de, aynı şeyi yaptı. Tüm Sualtı Akrepleri, ailem... hepsi, bu karanlıkla savaşta yanımda oldu. Benim tek isteğim, adaletin yerini bulması. Gerçeklerin ortaya çıkması. Ve bir daha, hiçbir askerin, ben ve arkadaşımın yaşadığı gibi bir ihanete, bir deney nesnesi olmaya maruz kalmamasıdır."
Konuşmasını bitirdi. Salon, bir an için bomboş kaldı. Sonra, arka sıralardan, yavaş yavaş, tek tük alkış sesleri yükselmeye başladı. Bu alkış, bir suçlamadan çok, bir saygı duruşuydu. Okyanus Hanım'ın gözlerinden yaşlar süzülüyor, İlhan Albay'ın göğsü gururla kabarıyordu. Tim, oldukları yerde, daha da dik duruyorlardı.
Askeri Savcılık'a bağlı, Avukat Ceylin Candan, artık konuya dahil oldu. "Sayın Hâkim, tanığın ifadesi ve elinizdeki deliller ışığında, sanık Ava hakkında; devlet sırrına ilişkin bilgileri çalmak, askeri personeli kaçırmak, işkence yapmak, insan deneyleri yapmak, suç örgütü kurmak ve yönetmek, cinayete teşebbüs ve devletin güvenliğine karşı suç işlemekten müebbet hapis cezası talep ediyoruz. Ayrıca, Yüzbaşı Miraç Gökçe ve Kıdemli Üsteğmen Lerna Kalemci hakkındaki tüm soruşturmaların, kamu görevlisine iftira ve delil uydurma suçlamalarıyla birlikte kapatılmasını, kendilerinin itibarlarının iade edilmesini talep ediyoruz."
Hâkim, önündeki evraklara son bir kez baktı. Sonra, tokmağını kürsüye hafifçe vurdu. "Duruşma, karar için ertelenmiştir. Ancak, mahkeme olarak bir noktayı şimdi açıklığa kavuşturmak isterim."
Hâkim, doğrudan Miraç'a baktı. "Yüzbaşı Miraç Gökçe. Sizin bu salonumuzdaki duruşunuz, üniformanız ve ifadeniz, yalnızca bir tanıklıktan ibaret değildir. Bu, bir sisteme, bir ihanete karşı duruştur. Mahkeme olarak, sizin ve Kıdemli Üsteğmen Lerna Kalemci'nin maruz kaldığı muameleyi ve gösterdiğiniz olağanüstü metaneti kayıt altına alıyor, kınıyoruz. Resmi karar öncesinde, hakkınızdaki tüm suçlamaların asılsız olduğunu ve sizin bir kahramanlık örneği sergilediğinizi beyan ederiz."
Bu, resmi bir beraat değildi henüz, ama onun kadar değerli bir şeydi: Resmi bir onay ve itibarın iadesinin ilk adımı.
Miraç'ın gözleri doldu, ama yaşları akıtmadı. Sadece, başıyla saygıyla eğildi. "Teşekkür ederim, Sayın Hâkim."
Duruşma ertelenmişti. Ama o salondan çıkacakları kapı, artık bir mahkûmiyetin değil, onurlu bir zaferin kapısıydı. Rauf'un, timin, ailesinin gözlerindeki o ışık, her şeye değdi. Kilit kırılmış, pas temizlenmeye başlamıştı. Ve şimdi, özgürlüğe giden yol, bir üniformanın üzerindeki madalyalar kadar parlak görünüyordu.
Mutluluğa Doğru, Funda
Miraç Gökçe, Ağzından
Özgürlük, en ağır zincirlerin bile kıramadığı umudun zaferiydi.
Ve şu an, üzerimde taşıdığım üniforma, o zaferin en somut kanıtıydı. Kumaşın her bir lifi, omuzlarımdaki her bir yıldız, göğsümdeki madalyaların her biri... Hepsi, bir kez daha ait olduğum yeri, kim olduğumu haykırıyordu. Bu, sadece bir giysi değildi. Benliğimin dışa vurumu, bir komandonun ikinci derisiydi. Postallarımın betona vuruşu, artık bir mahkumiyetin değil, bir kararlılığın ritmiydi.
Adliye binasının granit merdivenlerinden aşağı inerken, önümdeki geniş avluyu gördüm. Kalabalık vardı, basın vardı. Ama benim gözlerim, hemen merdivenlerin dibinde, birbirlerine sımsıkı tutunmuş, yüzlerinde aynı derin, sarsıcı gururla bekleyen iki insanda odaklandı: Annem ve Babam.
Büyük, kararlı adımlarla onlara doğru yürüdüm. Aramızdaki mesafe kapanırken, annemin gözlerindeki yaşları, babamın çenesindeki o gururlu sıkılığı görebiliyordum. Hiç duraksamadım. Onlara ulaştığımda, kollarımı aynı anda, her ikisinin de etrafına doladım. Onları, tüm gücümle, nefesim kesilene kadar sıkıca kucakladım. Annemin hafif deniz kokusu, babamın üniformasının temiz kumaş kokusu... Bunlar, hücrenin o ağır kokusunu silip süpüren, gerçek hayatın, evin kokularıydı.
Annem, boynuma sıkıca sarılmış, omuzuma hıçkırıklarını boşaltıyordu. "Canım kızım," diye fısıldadı, sesi boğuk ve titrek. "Canım, cesur kızım..."
Babam, daha kontrollüydü, ama sarılışı o kadar güçlüydü ki, kemiklerim gıcırdadı. Kulağıma eğildi, sesi kalın ve tok, ama içtenlikle doluydu: "Bir baba, kızından daha fazla gurur duyamaz, Miraç. Sen... sen her şeyi aştın. Seninle gurur duyuyoruz."
O cümle, mahkeme salonundaki tüm onaylardan, tüm resmi beyanlardan daha değerliydi. İçimde, taşlaşmış bir şey eridi. Gözlerimi sıkıca kapattım, bir anlığına onların sıcaklığına, güvenlerine bıraktım kendimi.
Sonra, yavaşça gevşettim sarılmayı. Onlara baktım. Annem, gözlerini siliyor, babam ise omzuma elini koymuş, beni avucunun içi gibi koruyordu.
"Gidin artık," dedim, sesim biraz kısık. "Çok yoruldunuz. Evde beni bekleyin, geleceğim."
Onayladılar. Anladılar. Annem, son bir kez yanağıma dokundu, babam başıyla selam verdi. Birlikte, kalabalığın arasından süzülüp gittiler. Arkalarından bakarken, sırtımda bir boşluk hissettim. Ama bu, yalnızlığın boşluğu değil, yeni bir başlangıcın alanıydı.
Ve tam o anda, gözlerim avlunun diğer ucundaki sütunun yanında duran adamı buldu. Rauf.
Orada, sivil giysileri içinde, kolları göğsünde kavuşmuş, beni izliyordu. Bakışları, alev alev yanan bir kor gibiydi; içinde özlem, korku, gurur ve bitmek bilmeyen bir sabırsızlık vardı. Tüm o yaşadıklarımız aramızda görünmez bir nehir gibi akıyordu.
Adım attım. O da adım attı. Aramızdaki mesafe, her adımda biraz daha eriyordu. Kalabalık, Sualtı Akreplerinin birbirine sarılarak bize bakması, sesler, flaşlar... Hepsi silikleşti, bulanıklaştı. Sadece onun yüzü, gözleri netti.
Ortada, avlunun tam kalbinde buluştuk. Hiçbir şey söylemeden, Rauf, ellerini kaldırdı. Avuçlarını, yavaşça, neredeyse kutsal bir saygıyla yüzüme yasladı. Parmak uçları, şakaklarıma, yanaklarıma, çeneme dokundu. Tenimdeki her bir çizgiyi, yanağımdaki bandın kenarını, gözlerimin altındaki gölgeleri okumaya çalışıyor gibiydi. Dokunuşu, elektroşoktan daha şok edici, ama o kadar iyi hissettiriyordu ki.
"Her nefes aldığımda," diye başladı, sesi kırık, ama derinden geliyordu, "seni düşündüm. Uyuyamadığım her gece, senin uyuyup uyuyamadığını merak ettim. Her kapı sesinde, senin geldiğini umdum." Başparmağı, yanağımdaki bantlı çiziğin üzerinde gezindi. "Bu çizik... senin yüzünde, benim kalbimde bir yara gibi."
Duraksadı. Gözleri, benimkilerin içine iyice battı. İçinde fırtınalar kopuyordu.
"Çok korktum, Miraç," diye fısıldadı, sesi bir çığlığın eşiğinde titreyerek. "Seni kaybetmekten... senin o karanlıkta tek başına savaşmandan... bir daha asla dokunamayacak olmaktan... geberdim be kızım."
Ve sonra, tüm ölçüyü, tüm kontrolü, tüm kuralları bir kenara attı. Sol avcu yüzümden kayarak belime kenetlendi ve dudaklarını benimkilerin üzerine, aç, susamış, çaresizce bastırdı.
Bu bir öpücük değildi. Bir nefes alma eylemiydi. Bir hayata dönüş çığlığıydı. Onun dudaklarında, bekleyişin acısı, korkunun tuzu, ama en çok da sarsılmaz bir sevginin saf sıcaklığı vardı.
Ben de karşılık verdim. Ellerim onun saçlarına, sırtına dolandı. Onu bana daha da yakın çektim. O anda, ne adliye vardı, ne geçmişin kâbusları, ne de geleceğin belirsizliği. Sadece ikimiz vardık. Ve bu öpüş, paslı tüm kilitleri kıran, bizi özgür kılan en güçlü anahtardı.
"Öhö!"
"Ohaöhöohaöhöhöoha!"
"Çüş hayvan herif!"
"Rauf, yavaş oğlum!"
Sualtı Akreplerinin yüksek perdeden, yarı şaşkın yarı delişmen tepkileri, avlunun ciddi havasını bir anda dağıttı. Onların sesine gülümsediğimde, Rauf, dudaklarımızı ayırmadan kollarıyla bana daha da sıkı sarıldı. Eli, hem bir zırh gibi dudaklarımızın kenarını, meraklı gözlerden ve objektiflerden korumaya çalışıyor, hem de öpüşümüzün yoğunluğunu engellemiyordu.
"Eh yeter be!" dedi Lerna, Fırat'ın kolundan sıyrılıp yanımıza yaklaşırken sesi yarı ciddi, yarı şakacı. "Sömürdün lan kızı. Azcık bana da bırak."
Rauf, gözlerini büyüttü, dudaklarımızdan nihayet ayrıldı. Ama kolları belimden gevşemedi. "Höst," diye tısladı, Lerna'ya yan gözle bakarak. "Git Fırat'a yapış. Miraç, benim."
Lerna, kaşlarını kaldırdı, dudaklarında o bildik, muzip ve meydan okuyan gülümsemeyle. Fırat ise arkasında, kocaman gülümsüyor, olanları keyifle izliyordu.
Ben, hepsinin bu absürt ve harika çekişmesine dayanamayarak kahkaha attım. Başımı iki yana salladım. "Tamam, tamam," dedim, ellerimi havaya kaldırarak teslimiyet gösterir gibi yaparak. "Benim için kavga etmeyin, ben hepinize yeterim."
Bu söz üzerine Rauf'un bakışı değişti. Alaylı, ama altında ciddi bir sahiplenme parlayan gözlerle bana baktı. Belimden tutan elleri sertleşti ve beni ani bir hareketle, tüm gücüyle tekrar kendine çekti. Göğüs göğse çarpıştık.
"Bak," dedi uzatarak, burnunun ucu neredeyse benimkine değecek kadar yakın, sesi alçak, vurgulu ve tamamen ciddi. "Sen bana bile yetmiyorsun yavrum. Bir ömür yetmez. Bir başkasını düşünmek, hele ki şu etraftaki sırtlan sürüsünü düşünmek..." Göz ucuyla timi işaret etti, "... bana ihanet olur. Anladın mı?"
Ardından, timin "Oooooh!" ve ıslıklarla dolu protestoları arasında, bu sefer daha yumuşak, daha uzun, ama aynı derecede sahiplenici bir öpücük daha kondurdu dudaklarıma. Bu, bir noktayı koyma öpücüğüydü.
Ben de ona karşılık verdim, elini tutup belimden çekerek. "Anladım, anladım, sahiplenici ayı," diye fısıldadım dudaklarının kenarından. "Ama şimdi sakin ol. Herkes izliyor."
Rauf, sonunda gözlerimi bıraktı ve timin yüzüne baktı, hâlâ beni bir koluyla sıkıca tutarken. "Ne izliyorsunuz? Hiç mi aşık görmediniz?" diye sordu, ama sesindeki gurur ve mutluluk gizlenemiyordu.
Lerna, Fırat'a yaslanarak, "Gördük de," dedi, "senin kadar oburuna rastlamadık."
Tüm tim, o an, avluda, geçmişin tüm ağırlığını omuzlarından atmış, kazanılmış bir zaferin ve bulunmuş bir aşkın verdiği saf, kontrolsüz bir neşeyle gülüyordu. Etraftaki basın ve kalabalık, bu samimi, askeri disiplinden uzak anı şaşkınlıkla izliyor, bazıları gülümsüyordu.
Ve ben, Rauf'un kollarında, timimin kahkahaları ortasında, yanağımdaki çizikle, üzerimdeki üniformayla... Kendimi, nihayet, evimde hissettim. Özgürlük, işte buydu. Zincirler kırılmış, kilitler açılmıştı. Ve şimdi, önümüzde, birlikte yürüyeceğimiz, belki hala engebeli, ama artık birlikte olacağımız bir yol uzanıyordu.
BURADAN İTİBAREN BİRAZ UZUN ARA VERİN.
III. PART
Varım, Nova Norda
Miraç Gökçe, Ağzından
Dilekler ve korlar.
Normal dediğimiz şey, eski bir kot pantolon gibidir; üzerinde yaşanmışlığın izleri vardır, bazen sıkar, bazen tam oturur, ama en önemlisi, rahattır. O eski, tanıdık rahatlığa dönmeye çalışıyorduk şimdi. Sanki fırtına dinmiş, deniz sakinleşmiş, gemimiz de tanıdık bir limana, Gölcük Deniz Üssü'ne yanaşmıştı.
Kantin, her zamanki gibiydi; hafif yağlı yemek, kahve ve temizlik malzemesi kokusu, plastik masa örtüleri, duvarda asılı denizci düğümleriyle doluydu. Ama bugün her şey daha farklı, daha parlak görünüyordu. Belki de gözlerimizdeki ferahlıktandı.
Bir masanın etrafında toplanmıştık. Lerna, Fırat'ın geniş kolunun altına sığınmış, başı onun omzuna dayalı oturuyordu. Fırat'ın yüzündeki o koruyucu, hala biraz gergin ama nihayet huzur bulmuş ifade, Lerna'nın sakinliğiyle tamamlanıyordu. Onlar, ateşten geçip birbirine kenetlenmiş iki çelik parçası gibiydiler.
Aslı ile Pars, masanın diğer tarafında, birbirlerine kaçamak bakışlar atıyor, bazen de göz göze gelince hızla bakışlarını kaçırıyorlardı. Aramızdaki en sessiz, en gizemli ama bir o kadar da güçlü olan bağ, belki de onlarınkiydi. Söze dökülmemiş, ama her bakışta yeniden onaylanan bir anlaşma.
Demir, her zamanki gibi, masanın biraz uzağında, kollarını göğsünde sıkıca bağlamış, gözlemci pozisyonundaydı. Yüzünde bir gülümseme yoktu belki, ama kaşlarının hafifçe kalkık olması, içinin rahat olduğunu ele veriyordu. O, bizim sabit yıldızımızdı; fırtınada da, sakin havada da aynı yerde, aynı şekilde dururdu.
Ve ben... Rauf'un kolları arasında oturuyordum. Bir kolum belimde, diğeri masanın üzerinde, onun elinin altında. Başım, omzuna dayalıydı. Onun nefes alışverişinin ritmi, hala biraz hızlı, biraz heyecanlıydı. Ama bu, artık korkunun değil, sadece varlığımın yarattığı bir heyecandı. Etrafımda, timim, ailem vardı. Ve en önemlisi, yanımda, beni tutan, gerçekten tutan bir adam.
Rauf'un hemen çaprazında oturan Arven vardı. Bir elinde bardağını yavaşça çeviriyor, diğeri masanın üzerinde duruyordu. Sürekli, Rauf'a alaycı, ama altında derin bir sevgi ve rahatlama olan bakışlar atıyordu. Her Rauf'un beni biraz daha sıkı tutuşunda, ya da bana fısıldadığı bir şeye, Arven'in kaşı hafifçe kalkar, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrılma olurdu. Sanki, "Bak kardeşim, sonunda aklını başına topladın," der gibiydi.
Sessizlik rahattı. Konuşmaya gerek yoktu. Her birimiz, kendi içimizde, geçen fırtınanın enkazını topluyor, yaralarımızı sarmaya çalışıyorduk. Kantinin loş ışığı altında, bu basit masanın etrafında, dileklerimiz ve hâlâ için için yanan korlarımız vardı.
Dilekler, henüz belli olmayan, dilden dökülmemiş ama hep taşıdığını bildiğin kelimelerdi.
Korlar ise daha derinde, sönmemişti: Ava'nın bakışı, sistemdeki çürümüş dişliler, Arven'in üzerindeki gölge... Bunlar, söndüremediğimiz, sadece kontrol altına aldığımız korlardı. Ve hepimiz biliyorduk ki, bir rüzgâr eserse, tekrar alev alabilirlerdi.
Ama şu an, o korlara değil, dileklerimize odaklanmıştık. Rauf, başını hafifçe bana eğdi, alnını şakağıma dayadı. "İyi misin?" diye fısıldadı, sadece benim duyabileceğim kadar alçak.
"Evet," diye fısıldadım geri, gözlerimi kapatarak. "Çok iyiyim."
Ve o anda, tüm korlar sönmese bile, bu sıcaklık, bu birliktelik, onları kontrol etmemiz için yeterli gücü bize veriyordu. Normale dönüş, işte buydu. Yanında, seni anlayan ve koruyan insanlarla, sessizce oturabilmekti. Ve en önemlisi, umut etmeye devam edebilmek.
Her şey yeniden yerli yerine oturuyor, eski bir fotoğraf albümünün tozlu sayfalarını çevirir gibi hissettiriyordu. Ama Ali'nin o masanın öbür ucundaki huzursuz, parlak bakışlarını görünce, içimde bir şey kıpırdadı. Tanıdık bir kıpırtıydı bu. Fırtına öncesi sessizlik değil, tam tersine, gülen bir şimşeğin habercisi gibiydi.
Ali, bardağını usulca masaya bıraktı. O an, odadaki tüm rahat nefes alışverişler, bir anda kesiliverdi sanki. Fırat, Lerna'yı biraz daha sıkıca kucakladı; sanki dalga geçilecek bir şey değil, kutsal bir anlatı başlıyordu. Demir'in kaşları, milimetrik bir hareketle yukarı kalktı.
"Miraç Abla," diye başladı Ali, sesi ciddi, hatta biraz hüzünlü bir tona bürünmüştü. "Sen içeride, o soğuk duvarlar arasında mücadele ederken, biz de dışarıda... eşsiz deneyimler yaşadık."
Rauf, omzumda hafifçe gerildi. Nefesi, kulağımın yakınında biraz daha hissedilir oldu. "Ali," diye homurdandı, ama sesi artık bir tehdit taşımıyor, daha çok yalvarır gibiydi. "O lafların geliyor. Yut."
Ali, dramatik bir el hareketiyle onu görmezden geldi. Gözlerini bana dikti, yüzünde saf bir masumiyet ifadesi vardı. "Mesela," diye devam etti, "senin tutuklandığın gün, araba yolculuğumuz... ah, Miraç Abla, o yolculuk bir efsaneydi."
Lerna, Fırat'ın göğsüne gömülerek bir kıkırdama tutturamadı. Aslı, dudaklarını ısırdı. Pars, gözlerini devirdi, ama köşesinde saklanan gülümsemesi her şeyi ele veriyordu.
"Arabanın içi," diye anlatmaya koyuldu Ali, elleriyle küçük bir kutu çizer gibi hareketler yaparak, "tabut gibi sessizdi. Bense en önde, komutanımızın hemen sağındaydım. Gerilim o kadar yoğundu ki, nefes almak bile camları buğulayacak gibiydi. Dayanamadım, 'Komutanım,' dedim, cesaretimi toplayıp. 'Şarkı açabilir miyiz?'"
Rauf'un yüzünü göremiyordum, ama boynundaki kasların aniden taş kesildiğini hissedebiliyordum. Omzuma düşen başı, hafifçe sallandı; iç çekişi, tüm odanın duyabileceği kadar derindi.
"Komutanım bana öyle bir baktı ki," diye sürdürdü Ali, sesini bir fısıltıya düşürerek, sanki o anı yeniden yaşıyormuş gibi. "Önce hiçbir şey söylemedi. Sadece, yavaşça arkasına döndü ve masumiyetle bakan tüm timin yüzüne baktı." Ali, sesini kalınlaştırarak: "'Kim oturttu lan bunu benim yanıma?'"
Bu sefer Fırat bile tutamadı. Boğuk, gürültülü bir kahkaha koyuverdi. Lerna, onun gömleğine yüzünü gömmüş, titriyordu. Demir, başını öne eğdi, ama geniş omuzlarının titremesi onu ele veriyordu. Arven, artık saklamıyordu, açık açık gülümsüyordu.
Ali, zaferinin tadını çıkarırcasına devam etti. "Ben panikle, 'Komutanım bakın, bakın... Sessizlik çok fena. İnsan düşünmeye başlıyor!' dedim. Komutanımız da hiç durur mu? Tak yapıştırdı cevabı, 'Düşünme Ali. Sana yasak!'"
Kantindeki kahkahalar, artık bir sel gibiydi. Rauf, yüzünü tamamen omzuma gömmüştü. Ama titreyişi artık mahcubiyetten çok, kendini tutamamanın verdiği sarsıntıydı. Ben de dayanamadım, kıkırdamaya başladım.
"Ama en iyisi," diye haykırdı Ali, ortamın keyfine iyice kapılmış, "komutanımızın içsel orkestrasıydı! Çünkü ben 'müzik' deyince, o bana döndü ve şöyle bir soru sordu: 'Peki ya benim kafamın içindeki orkestra, Ali? Onun şefi kim?' Sonra anlatmaya başladı, bir davulcu sürekli 'Miraç' diye vuruyormuş. Bir kemancı 'Ava' diye inliyormuş. Kafasının arkasında da, 'Keşke ölseydin' diye çığlık atan bir rock yıldızı varmış! Sonra bana sordu, 'Sen hangi frekansı öneriyorsun? Hafif klasik? Yoksa gürültüyü bastıracak bir death metal mi?'"
O an, her şey durdu. Sonra, patlayan kahkahalar kantinin tavanına ulaştı. Pars, masaya vuruyor, Aslı gözlerinden yaş geliyordu. Lerna, neredeyse nefes alamıyordu. Fırat, onu tutmaya çalışırken kendi gülmekten bitap düşmüştü. Demir'in sırtı düzelmiş, gerçek, nadir bir kahkaha onu da sarmıştı. Arven, başını geriye atıp gülüyor, sonra Rauf'a bakıp başını iki yana sallıyordu.
Rauf, nihayet başını kaldırdı. Kulakları kıpkırmızıydı, yüzünde yenilmiş ama şimdi tamamen özgür kalmış bir ifade vardı. Gözlerini bana çevirdi. İçinde, o gergin, korkulu, çaresiz anın yansıması ve şimdi onun komik bir anıya dönüşmesinin verdiği tuhaf rahatlama vardı.
"Death metal iyidir," diye mırıldandı, sesi kahkahaların arasında zar zor duyuluyordu. "Gürültüyü bastırır."
Ben, elimi onun yanağına götürdüm. Parmak uçlarımla o kızarmış, sıcak tenine dokundum. "Kafandaki rock yıldızını susturmak için death metalci mi tuttun yani?" diye sordum, gözlerimin içi gülerek.
Rauf, sonunda pes etti. Omuzlarını çökertti, başı geriye düştü ve o da tüm samimiyetiyle, timiyle, ailesiyle birlikte kahkaha attı. O kahkaha, her şeydi. Kaygılarımızı, korkularımızı, geçmişin ağır yükünü bir an için dağıtan, bizi sadece şimdiye bağlayan bir şifaydı. Ve Ali, o andan sonra masada bir kahraman olarak oturdu; çünkü o cafcaflı, abartılı anlatımıyla, en ağır anımızı bile gülebileceğimiz bir hikâyeye dönüştürmüştü. Normale dönüş, biraz da buydu işte. Birlikte gülebilmekti.
Kahkahalar yatışıp, kantinin içi tekrar o huzurlu mırıltıya döndüğünde, Ali'nin gözlerindeki o ışıltı hiç sönmedi. Daha anlatacak hikayesi varmış gibi, masanın üzerine hafifçe eğildi. Bu kez sesi daha gizemli, daha içeriden bir tondaydı.
"Tabii, arabadaki rock yıldızı komikti de," diye söze girdi, kaşlarını havaya kaldırarak. "Ama asıl hikâye, sen gittikten sonra komutanımızın kendi başına savaşa nasıl hazırlandığında, Miraç Abla."
Rauf, bu kez daha az direnç gösterdi. Sadece gözlerini kapattı, başını hafifçe salladı; artık kaçış yoktu. Tim, ilgiyle yöneldi. Hatta Arven bile Ali'ye odaklandı.
"Şöyle ki," diye devam etti Ali, sahne sanatçısı edasıyla. "Senin tutuklandığın ilk gece, komutanımız odasına kapandı. Ben, ona bakmak için odaya gittiğimde, kapının altından ışık sızıyordu. İçeriden, tekrarlayan bir ses geliyordu: 'Plan A, Plan B, Plan C... Senaryo 1, Senaryo 2...' Merak edip, kapıyı sessizce açtım. Geldiğimi bile fark etmedi. İçeride, duvarla konuşuyordu!"
Lerna, Fırat'ın koluna sıkıca yapıştı. "Ne diyormuş duvara?" diye fısıldadı.
"Senaryo 1," diye taklit etti Ali, Rauf'un o derin, gergin ses tonuyla. "'Miraç, sorguda şunu sorarlarsa, cevabı şöyle verecek.' Senaryo 2: 'Avukat şöyle bir hamle yaparsa, biz de şu kanalı devreye sokacağız.' Bir de ara sıra durup, havaya soruyordu: 'Peki ya hiç tahmin edemediğimiz bir şey olursa?' Sonra kendi kendine cevap veriyordu: 'O zaman da ben yanındayım. Her türlü.'"
Rauf'un yanakları hafifçe kızardı. Ben, elimi onun dizine koydum, sıcaklığını hissettim. O, sadece benim için değil, olamayacağı yerde bile, benim adıma savaş planları yapmıştı.
"Ama en iyisi," diye atıldı Ali, iyice coşmuştu, "beslenme ve uyku düzeniydi! Komutanım, senin yokluğunda tam bir askeri robot moduna girdi. Kahvaltı: Bir dilim kuru ekmek, şekersiz çay. Öğle: Enerji bar. Akşam: Aynı. Uyku? 'Uyku lüks, Ali. O şu an uyuyamıyor, ben nasıl uyuyayım?' diyordu. Bir gün dayanamayıp, tabldottan bir porsiyon pilav üstü kuru fasulye getirdim. Bana baktı, 'Ali,' dedi, çok ciddi. 'Bu yemeğin kalorisi 450. Kabul edilebilir. Ama içindeki sodyum oranı, bir operasyonda ter yoluyla atamayacağım kadar yüksek. Riskli.' Ben de 'Komutanım, tadı güzel,' dedim. Cevap? 'Tat, lüks.'"
Masada yeni bir kahkaha dalgası koptu. Bu sefer daha sıcak, daha şefkatli bir gülüşü vardı. Fırat, Rauf'a bakıp başını salladı. "Vay be Rauf, sen gerçekten çıldırmışsın."
"Bitmedi!" diye heyecanla ekledi Ali. "Senin masanın her bir detayının tozunu alıyor, yerli yerine koyuyordu. Kitabının açık kaldığı sayfayı bile bozmadan, aynı şekilde tutuyordu. 'Komutanım, niye böyle yapıyorsunuz?' diye sordum. 'Çünkü,' dedi, sesi birden yumuşayarak, 'döndüğünde her şey aynı yerinde, aynı düzende olsun istiyorum. Hiç gitmemiş gibi hissetsin.'"
Bu sefer kahkaha yoktu. Sessizlik, sıcak ve doluydu. Lerna'nın gözleri buğulandı. Aslı, Pars'a daha da sokuldu. Ben, boğazıma düğümlenen şeyi yutkundum. Rauf, yüzünü bana çevirdi. Gözlerinde o anlardaki çaresiz çabanın utancı yoktu, sadece saf, katıksız bir sevgi vardı.
"En son," diye fısıldadı Ali, artık şakacı tonu gitmiş, yerini yumuşak bir anlatıma bırakmıştı. "Savcılık binası önünde, seni beklerken... Hava soğuktu, rüzgâr keskin. Komutanım, ceketinin yakasını kaldırmadı, titremiyormuş gibi durdu. Ama ben yanındaydım. Fark ettim ki, avuçlarını o kadar sıkıyordu ki, tırnakları avuçlarında kırmızı izler bırakmıştı. Ve sürekli, neredeyse duyulmayacak kadar hafif, bir şey mırıldanıyordu. Kulak verdim... 'Güçlü ol. Güçlü ol. Ben buradayım. Güçlü ol.' Senin için, kendi kendine dua ediyordu, Miraç Abla. Belki de tek yapabildiği buydu."
O an, kantinde çıt çıkmadı. Rauf, gözlerini benden ayırmadı. Ben de onunkilerden ayırmadım. Timin bakışları üzerimizdeydi, ama bu rahatsız edici değildi. Aksine, bu anın tanıkları olmaları güzeldi.
Ali, son sözünü söyledi: "Yani evet, komutanım kafasında death metal çaldı, belki saksılara bile istihbarat raporu yazdı ve kuru fasulyenin sodyumuna taktı. Ama her saniyesi, her nefesi, senin için oldu, Miraç Abla. Biz de onun yanında, o deli dünyasında, elimizden geldiğince ona eşlik ettik."
Sessizliği, Rauf'un sesi bozdu. Hafif, biraz kısık: "Fazla abarttın, Ali."
Ali, saf bir gülümsemeyle omuz silkti. "Abartmak görevimdir, komutanım."
Ben, Rauf'un yanağına usulca dokundum. "Teşekkür ederim," diye fısıldadım, sadece ona duyulacak kadar. "Hem senin hem de senin bu çılgın, fedakâr dünyanı koruyan herkesin için."
O an, normale dönüş, sadece kahkahalar değil, o kahkahaların altında yatan bu derin, delice bağın da farkına varmaktı. Ve Ali, cafcaflı anlatımıyla, bize tam da bunu hatırlatmıştı.
Rauf'un boğazını temizleyişi, kantinin o sıcak, kahkahalı havasında küçük bir şimşek çaktırdı. Beni, zaten sarmaladığı kollarıyla biraz daha kendine çekti. Hareketi koruyucu ve sahiplenicidir, ama altında bir kararlılık, bir emir tonu vardı. Çenesi dikleşti, askeri duruşu tamamen geri geldi, ama bu sefer yalnızca bir komutan olarak değil, bir erkek olarak da.
"Gençler," dedi, sesi daha önceki mahcup, gülen tonundan tamamen farklı, net ve tartışmaya kapalıydı. Gözleri masanın etrafında birer birer dolaştı. "Biz," diye vurgulayarak tekrarladı, eli hafifçe sırtımda dolaşırken, "bir haftalığına ortalıkta yokuz."
Masada bir anlık şaşkınlık sonra hızla yerini anlayışa ve hatta minik sırıtışlara bıraktı. Ben donakaldım.
Peki, bundan benim neden haberim yoktu?
Soruyu sormama gerek kalmadı. Tüm ifadem, ona dikilen bakışımla her şeyi anlatıyordu: Şaşkınlık, hafif bir alınma ve derinlerde, hızla kabaran bir merak. Ayrıca benim ona sürpriz yapmam gerekirdi. 25 Şubat, onun doğum günüydü.
Rauf, timin tepkisini aldıktan sonra nihayet yüzünü bana çevirdi. Gözlerimle buluştuğunda, oradaki sakin, kararlı ifadenin biraz yumuşadığını gördüm. Yerini, bana özel, daha derin bir sıcaklık aldı.
Kulağıma eğildi. Nefesi, tenimde ürpertiye neden oldu. "Sürpriz," diye fısıldadı, kelime sanki bir özür, bir vaat ve bir davet karışımıydı. Sonra, hafifçe geri çekilip gözlerimin içine baktı. Dudaklarında, benden sakladığı bir sırrın hafif, gizemli gülümsemesi belirdi.
"Rinn mi miann," dedi.
Bir dilek tuttum.
Bir an, nefesim kesildi. Sonra, için için bir sıcaklık göğsümden yayılmaya başladı. İçimdeki tüm korlar, o an, bir dilek tutmam için ışıldayan küçük yıldızlara dönüştü.
Gözlerimi kapatmadım. Onun bakışlarına tutundum. Ve sessizce, yüreğimin en kuytu, en güvendiği köşesine bir dilek gizledim: Bu gittiğimiz yerde, sadece sen ve ben olalım. Geçmişin gölgeleri, geleceğin belirsizlikleri bir haftalığına dinlensin. Senin o 'rinn mi miann' dediğin yer, benim de kalbimin tam orası olsun.
23 Şubat 2025
Óró Sé Do Bheatha Bhaile
Miraç Gökçe, Ağzından
Rauf'un gizemli gülümsemesi, uçağın penceresinden ilk göründüğünde anlam kazandı. Bulutların arasından süzülen, çivit mavisi ve zümrüt yeşili parçalar halindeki topraklar, keskin kayalıklar ve etrafını saran, öfkeden çok bir hüzünle köpüren okyanus...
İskoçya'daydık!
Daha doğrusu, onun en vahşi, en rüzgârlı, dünyanın geri kalanından kopmuş gibi duran adalarında: Hebridler'de!
Rauf, yol boyunca beni izlemişti. Bembeyaz köpüklerle dövülen koyları, yosun kokulu rüzgârı ilk içime çekişimi, gözlerimin irileşip camda takılı kalışımı... Yüzünde, planının işe yaradığını görmenin saf, çocuksu bir gururu vardı. "Rinn mi miann," diye tekrarladı, bu sefer sesini duyabildim, yumuşak, ama gururlu. "Seni, sana getirdim sevgilim."
Neler olduğunu tam anlayamıyordum ama içimden bir ses dileklerimin, bu sefer onunkilere karışacağını belirtiyordu.
İniş yaptığımız küçük pist, bir tepenin yamacındaydı. Kapı açıldığında vuran hava, nefesimi kesti. İçinde tuz, yosun, ıslak toprak ve özgürlüğün keskin, temiz kokusu vardı. Üniforma, rütbe, dosya, Ava, askeri mahkeme, koğuş... Hepsi, o ilk nefesle birlikte binlerce kilometre geride kaldı sanki. Geriye sadece uğultulu rüzgâr ve Rauf'un avucumda sımsıkı duran eli kaldı.
Bizi bekleyen, eski model, pastoral yeşil bir Land Rover'dı. Direksiyonda, yün kazaklı, yüzü çizgili, mavi gözleri dostça parlayan yaşlı bir adam vardı. "Hoş geldiniz," dedi kalın bir İskoç aksanıyla.
Rauf, gülümseyerek belime sarıldı.
"Angus. Dedemin, abisi."
Gülümseyerek Angus'a baktım.
"Halò, is mise Miraç."
Angus, gözlerini büyüterek hayranlıkla Rauf'a baktı.
"Rauf! Bu kız dilimizi de biliyor," omuzları düştü ve bana baktı. "Bir deniz kızı, bu kadar büyüleyici olmamalıydı."
Angus'un sözleri, vahşi rüzgârın içinde sıcacık bir köşe gibiydi. Gözlerindeki samimi şaşkınlık ve o zarif iltifat, Hebridler'in soğuk havasını bile ısıtıverdi. Bir deniz kızı, bu kadar büyüleyici olmamalıydı. Rauf'un ailesinin kanında da bu şiirsel yüreklilik vardı demek ki.
Rauf, Angus'un şaşkınlığına içten bir kahkaha attı, sesi rüzgârda dağılırken. Sonra beni, belimden saran koluyla daha da yakınına çekti. Başımın üstüne, alnımın hemen üzerine, saçlarıma karışan bir öpücük kondurdu.
O öpücük, birçok şey söylüyordu: Gurur duyuyorum. Sen benimsin. Bak, benim dedem gibi seni de hemen sevdiler. Ama en çok, orada, o uzak adada, ailesine ait bir parçayı benimle paylaşmanın verdiği derin, sarsıcı mutluluk vardı içinde.
Yüzümü, onun göğsüne doğru çevirdim, yünlü kazağının kokusuna gömdüm. Deniz, tuz ve eski odun, yosun... Rauf'un kokusu. Ve şimdi, bu toprakların kokusu.
Angus, gözlerindeki hayranlığı gizlemeye bile çalışmadan, bize kapıyı açtı. "Hadi içeri girin, çocuklar. Rüzgâr kemiklerinize işlemeden. İçeride sıcak bir çay ve dedenizin yadigarı viski var."
Land Rover'a binerken, Rauf kulağıma eğildi.
"Böyle dediğine bakma. Bizi, benim evime götürüyor. Orada yalnız kalacağız," dedi ve kapıyı kapatıp bana doğru döndü. Gözlerime baktı ve dudaklarında, sadece benim anlayabileceğim, küçük, kendinden emin bir kıvrılma belirdi. O kıvrılma, "Artık kaçış yok," diyordu. "Kraken'in kollarındasın deniz kızı. Ve burada, dünyanın kenarında, bunun tadını çıkaracağız."
İçim, bir dalgalanma ile kabardı. Heyecan, beklenti ve o arsız güvenin bana da sirayet etmesiyle... Elim, dizime düşmüştü, onu buldu ve üzerini örter gibi usulca kapattı. Cevap vermedim. Sadece, gözlerimi onunkinden ayırmadan, başımı hafifçe, neredeyse görünmez bir şekilde salladım. Evet. Evet, anladım. Evet, biliyorum. Ve evet bekliyorum.
Angus, bir tepenin zirvesinde durdu. "İşte!" diye bağırdı, eliyle göstererek. Aşağıda, gri kayalıklara yapışmış, küçük, duman tüten bir taş kulübe görünüyordu. Etrafındaki diğer yapılar, birçok mekâna dönüşmüştü. Rauf'un düşünceli gözleri, oraya, sonra bana kaydı.
"En son buraya 25 Şubat 2014'te gelmiştim."
Rauf'un sesi, rüzgârda neredeyse kaybolacak kadar yumuşak, ama her hecesi keskin bir hatırayla yüklüydü. Tarih, havada asılı kaldı. 2014. Onun hayatındaki bir dönüm noktasından hemen önceydi. Belki de tam o gündü.
"Normalde, bu yapıların bazıları yoktu."
Bu, sadece bir gözlem değildi. İçinde, zamanın acımasız geçişine, her şeyin değişmesine dair derin, kişisel bir yas vardı. Burayı, belki de her şeyden önce sakin geçirdiği bir sığınak olarak biliyordu. Ve şimdi, o sığınağın bile başkalarının elleriyle değiştiğini görüyordu.
Elimi, onun eline daha sıkı kenetledim. Parmaklarım, onun parmaklarının arasına girerek, "Bak ben de buradayım," dedi. "Değişen her şeyle birlikte, senin yanındayım."
Rauf, gözlerini bana çevirdi. O düşünceli, biraz hüzünlü ifadenin içinden, yavaş yavaş, şimdiki zamana dair bir ışık sızdı. Beni gördü. Burada, şu anda, onunla birlikte olduğumu gördü.
"Belki de iyi olmuş," diye mırıldandı, sesi biraz daha güçlenerek. "Bana dilimden dökülmeyenleri hatırlattı."
O anda, yolculuğun son perdesinin ne olduğunu daha iyi anladım. Bu bir kaçamak değildi. Bir geri dönüştü. Rauf'un, acılarının ve yalnızlığının bir simgesi olan bu yere, şimdi sevgiyle, benimle geri dönüşüydü.
Angus, bizi arabayla kulübenin önüne kadar bırakıp camdan bize baktı.
"Beni aramayı unutma Rauf. Sabah kahvaltıya gelin!"
Rauf, kafasını salladı, İskoç aksanıyla, "Tamam, geliriz. Dikkatli git. Rowena'ya da selam söyle," dedi.
Araba bizden, uzaklaşmaya başladığında aynı anda Rauf ile yana dönüp evin etrafındaki yapılara baktık. Her bir yapı, buraya özel tapılar gibi dikilmişti. En uç kısımda, uzakta bir Irish Pub vardı. Onun yanında büyük bir merdivenli alan vardı. Bize doğru yakın binalar ise kıyafet, hediyelik eşyaları satan yerlerdi. Birkaç tane daha Pub vardı ama bunlar buraya ait imzaları taşıyordu.
Rauf, elimi tuttu ve beni kendine doğru çevirdi.
"Arkadaşlarımı aradım, yarın onlarla buluşacağız."
Sözleri, içimde hafif bir şaşkınlık dalgası yarattı. Burayı sadece ikimize ait, dünyadan tamamen izole bir sığınak sanmıştım. Ama Rauf, daha büyük, daha canlı bir plan yapmıştı. Uzaktaki Irish Pub'ı işaret ederken, gözlerinde sadece bir buluşma değil, bir aidiyet heyecanı vardı. Burası onun geçmişinin bir parçasıydı ve o, bu parçayı bana, hayatının bu saklı köşesindeki insanlarla tanıştırarak sunmak istiyordu.
"Çok sıklıkla gittiğim bir yerdi. Dedem sayesinde tanıştım orayla."
Dedesinin adını anışında, sesi yumuşadı, saygı ve özlemle doldu. Bu pub, sadece bir içki mekânı değil, onun için bir nesiller köprüsü, bir hikâye aktarıcısıydı.
"İskoç adasında bir Irish pub... Kimseye tuhaf gelmiyor."
Bu cümledeki hayranlık, buraya özgüydü. Buranın ruhunu anlatıyordu: Kurallara, mantığa, sıradanlığa karşı bir başkaldırı değil, doğal bir kabul. Denizci bir İrlandalı ile bir İskoç kadının, dünyanın kenarında, kendi kurallarını koyarak inşa ettiği bir yuva. Rauf da, bizi bu yuvaya davet ediyordu.
"Haydi gel, sana Rauf Aslan'ın aslında nasıl biri olduğunu göstereyim."
Gülümsedi. O gülümseme, tüm planlarının, tüm beklentilerinin karşılık bulduğunu görmenin verdiği derin bir tatminle parlıyordu. Beni, taş kulübenin ağır ahşap kapısına doğru çevirdi. Anahtarı cebinden çıkardı, kilide soktu.
Kapı, içerideki sıcak, odun ve eski kitap kokulu karanlığa açıldı. Rauf, beni kendi evine, geçmişinin ve şimdisinin kesiştiği o sığınağa, ilk adımı atmam için kenara çekildi. Ve ben, içeri adımımı atarken, yalnızca bir kulübeye değil, Rauf'un kalbinin en korunaklı odasına giriyordum. Önümüzdeki bir hafta, işte bu odanın kapılarını bir bir aralayacaktık.
Kapı ardımızdan kapandığında, dışarıdaki rüzgârın uğultusu bir mırıltıya dönüştü, yerini şömineden gelen huzur verici çıtırtılar ve odunun kavruluşunun derin, sıcak kokusu aldı. Gözlerim loş ışığa alışmaya çalışırken, ilk gördüğüm şey, sol duvardaki devasa şömineydi. Alevler, taş kemerin içinde dans ediyor, duvarlara titrek, altın turuncu gölgeler yansıtıyordu.
Şöminenin yanlarında, el yapımı, ağır görünümlü ahşap gardıroplar vardı. Kapakları kapalıydı, ama üzerlerinde deniz kabukları, dalgaları aşmış gemi maketleri, paslanmış eski dümenler duruyordu.
Ama salon değildi burası. Beklediğim gibi bir oturma alanı, koltuklar yoktu.
Hemen sağımızda duvardan uzak, geniş, ahşap çerçeveli bir yatak duruyordu. Ayakların uzatıldığı kısım şöminenin karşısında kalıyordu. Üzerinde kalın yün battaniyeler, yastıklar... Sanki odanın kalbi, oturma değil, dinlenme üzerine kurulmuştu.
Tam karşımıza baktığımda dar ama sağlam görünen bir ahşap merdivenin, üst kata, karanlık bir balkona ya da çatı katına doğru tırmandığını gördüm. Duvarlarda, çerçeveli fotoğraflar asılıydı. Birinde, Rauf'un dedesi genç bir adam olarak, balık tutarken, arkasında şu an içinde durduğumuz kulübenin daha bakımsız haliyle poz vermişti. Başka birinde, Rauf'un kendisi, belki on dört, on beş yaşlarında, yüzünde henüz kayıpların gölgesi düşmemiş, kasketli, gülümsüyordu. Yanında, kolunu omzuna atmış, gururla bakan bir adam daha vardı, muhtemelen Angus. Gençliği, saf bir neşe ve ait olma duygusuyla parlıyordu fotoğrafta. Arven'in kaldığı yerde gördüğüm fotoğraflarda vardı aralarında.
Rauf, kapının yanında durmuş, benim keşfimi izliyordu. Yüzünde, bir ev sahibinin gururu vardı.
"Beklemediğin bir manzaraydı, değil mi?" diye sordu, sesi şöminenin çıtırtılarına karışarak. "Burada, salon diye bir şey yok. Bu kulübe, ben doğduktan hemen sonra yapılmış. Üst kat ise... depo gibi. Dedemin bana verdiği eski aletleri, sandıklar falan var."
Yatağa doğru yürüdüm. Battaniyelerin üzerinde, yün üzerine işlenmiş karmaşık desenler vardı; Her biri bir klan sembolü, bir aile arması gibi duruyordu. Gardıroplardan birinin üzerinde duran gemi maketine dokundum. Tozsuzdu. Tertemizdi. Burası terk edilmiş bir yer değil, sürekli hazır, bekleyen bir yuva gibiydi.
Rauf yanıma geldi. "Buraya giren ikinci ve son kadınsın," diye fısıldadı, neredeyse saygı dolu bir sesle, "ilki annemdi. Annem yapmış burayı."
Rauf'un son cümlesi, odadaki her şeyi yeniden şekillendirdi. Sadece bir bilgi değildi bu; bir vahiydi.
"Annem yapmış burayı."
Sözler, şöminenin çıtırtıları arasında çınladı. Gardıroptaki gemi maketi, duvardaki fotoğraflar, yataktaki karmaşık desenli battaniyeler... Hepsi aniden canlandı, bir anlam kazandı. Bu kulübe, sadece bir erkeğin inşa ettiği bir sığınak değildi. Bir annenin, yavrusu için, dünyanın en kenarına, en güvenli yuvayı örmesinin somut ifadesiydi.
Gözlerim, hemen yukarıdaki merdivene kaydı. "Ben doğduktan hemen sonra yapılmış." Annesi, belki de Rauf kucağındayken taşları üst üste koymuş, bu şömineyi yakmış, bu yatağı yerleştirmişti. Bu battaniyelerdeki her ilmik, onun elleriyle atılmıştı. Buradaki her detay, bir annenin, oğlunun hayatının ilk nefesini burada alması, ilk adımlarını burada atması, fırtınalardan burada korunması için duyduğu derin içgüdüsel arzunun ürünüydü.
Rauf, elimi tuttu. Avuçları sıcak, ama tutuşu nazik, neredeyse hürmetkardı. "Biliyorum," diye fısıldadı, gözleri gözlerimde geziniyordu, içindeki duygu selini anlamaya çalışıyordu. "Ağır bir söz. Ama doğruydu. Senin bilmeni istedim. Burayı, bu şekilde paylaşmamın ne anlama geldiğini."
Boğazıma bir yumruk oturmuştu. Konuşamıyordum. Sadece, elimi onunkinden çekip, yüzüne doğru kaldırdım. Parmak uçlarımla, şakaklarındaki çizgileri, çenesinin sert hatlarını gezdirdim. Bu adam, dünyaya karşı bir kale gibi duran, yeri geldiğinde acımasız olabilen bu adam; annesinin anısını bu kadar kutsal tutan, onun dışındaki her kadını bu sınırın dışında bırakan bir yüreğe sahipti.
"Niye ben?" diye zorlukla fısıldadım, sesim kırılıyordu.
Rauf, avucunu yanağıma dayadı. Başparmağı, gözümün altındaki nemli izi usulca sildi. "Çünkü sen," dedi, her kelimesi bir mühür gibi ağır, "o kapıdan içeri adım attığında, annemin yıllar önce yaptığı gibi... burayı bir yuva gibi hissettirdin. Sadece bir sığınak değil. Bir yuva. Ve... yeniden bir yuva kurmak istediğim tek kadın sensin."
O anda, tüm betimlemeler, tüm detaylar birleşti. Şömine, atalardan kalma yatak, fotoğraflar, temiz tutulmuş eşyalar... Hepsi, kaybedilmiş bir sıcaklığın ardından, özlemle korunmuş bir hazineydi. Ve Rauf, o hazinenin kapısını bana, sadece sevgilisi olduğum için değil, o yuvanın gelecekteki diğer yarısı olabileceğime inandığı için açmıştı.
Gözlerimi kapattım, alnını alnıma dayadım. Nefesimiz, şömine ateşinin sıcaklığında birleşti. İçimdeki dalgalanma yatıştı, yerini derin, sarsıcı bir minnet ve karşı konulmaz bir sevgi aldı.
"Teşekkür ederim," diye fısıldadım, kelimelerin yetersiz olduğunu bilerek. "Bu güven için. Bu onur için."
Rauf, alnını alnımdan ayırıp dudaklarına değdirdi. "...sé do bheatha 'bhaile," diye mırıldandı, bir şarkı mırıldanıyor gibiydi. "'Sé do bheatha, a bhean ba léanmhar... Do bé ár gcreach tú bheith i ngéibhinn...'sé do bheatha 'bhaile...Anois ar theacht an tsamhraidh."
Sözlerini anlayabilmiştim ama o bana söylemeyi tercih etti: "Eve hoş geldin. Hoş geldin, dertli kadın. Felaketimizdi tutsak olman. Eve hoş geldin. Ki yaz geldi artık."
Ve ben o an ilk defa eve geldiğimi değil, geri döndüğümü hissettim.
24 Şubat 2025
Cum 'Ur Gealladh, Tannas
Yazar, Ağzından
Sabahın ilk ışıkları, Hebridler'in gökyüzünü yarmadan önce, gri bir aydınlıkla sızdı taş kulübenin küçük penceresinden. Uçurumdan yükselen okyanus kokusu, şöminedeki son korların kül kokusuyla karışıp, odanın her köşesine dolmuştu. Rauf, gözlerini açmadan önce, yanındaki sıcaklığı hissetti; Miraç'ın derin, düzenli nefes alışverişini dinledi. Bir an, zamanın durduğu o büyülü anın tadını çıkardı.
Sonra, usulca döndü. Yanında, pencereden vuran huzmenin tonlarıyla aydınlanmış yüzüyle uyuyan Miraç'ı izledi. Saçları yastığa dağılmış, dudakları hafif aralıktı. O an, tüm dünyanın ağırlığından sıyrılmış, sadece ona ait olan bu halini görmek, Rauf'un içini tarifsiz bir huzurla doldurdu.
Yavaşça, ona doğru eğildi. Nefesinin sıcaklığını, onun yanağında hissettirmemeye çalışarak, alnına usulca bir öpücük kondurdu. Dudakları, onun tenine değdiğinde, Miraç'ın nefes ritmi hafifçe değişti, ama uyanmadı.
Rauf, biraz daha yaklaştı. Burnunu, onun kulak memesinin hemen yanına, saçlarının diplerine dayadı. "Miraç," diye fısıldadı, sesi sabahın sessizliğinde bal kadar tatlı, ipek kadar yumuşaktı. "Uyan hadi, güzelim. Sabah oldu."
Kelimeler, odanın sıcak havasında eriyip gitti. Miraç, göz kapaklarını hafifçe titretti. Uzun, koyu kirpikleri, yanaklarına gölge düşürdü. Rauf, tekrar fısıldadı, bu sefer biraz daha yakından, ona özel bir şarkı mırıldanır gibi: "Güneş, uçurumun ardından bize bakmak için sabırsızlanıyor. Haydi, seni bekleyen bir hazine var."
Miraç'ın dudakları, uykulu, bilinçsiz bir gülümsemeyle kıvrıldı. Gözlerini, ağır ağır açtı. İlk önce, odanın tavanındaki ahşap kirişleri gördü. Sonra, yanı başındaki Rauf'un yüzüne odaklandı. Gözleri, uykunun pusundan sıyrılıp, ona baktığında, içlerinde bir sıcaklık, bir ait olma hissi parladı.
"Rauf," diye mırıldandı, sesi çatallı ve uykuluydu. Elini, yüzünü okşamak için kaldırdı, ama hareketi ağırdı, tembeldi. "Bu bir rüya değil, değil mi?"
Rauf, onun elini yakaladı, avuçlarının içine aldı ve dudaklarına götürdü. Parmak uçlarına, her birine ayrı ayrı, sabahın ilk öpücüklerini bıraktı. "Eğer bu bir rüya olsaydı, yüzüm bacaklarının arasındayken, inlemeyle uyanırdın."
Rauf'un sözleri, odanın loş sabah sessizliğinde beklenmedik, keskin bir şimşek gibi çaktı. İçerdiği arzu o kadar somut, o kadar kışkırtıcıydı ki, Miraç'ın yüzündeki uykulu ifade anında buharlaştı. Gözleri, şaşkınlık, sonra hızla yayılan bir uyanıklık ve derinlerde kıvılcımlanan bir meydan okumayla büyüdü.
Ama bu şaşkınlık, bir suç ortaklığından ya da paylaşılmış bir anıdan değil, tam tersine, paylaşılmamış bir andan kaynaklanıyordu. Çünkü dün gece, yorgunluktan bitap düşmüş bedenler, sadece sarmaş dolaş uyumuş, derin ve rüyasız bir uykuya dalmışlardı.
Miraç'ın kaşları, şimdi tam anlamıyla yukarı kalktı. Dudaklarında, Rauf'un beklediği utangaç bir kızarmadan ziyade, açık bir şüphe ve muzip bir sorgulama belirdi.
"Sen ne görüyorsun rüyalarında öyle?" diye sordu, sesindeki uyku hali hâlâ vardı, ama altında keskin bir zekâ parlıyordu. "Çünkü dün gece, hatırladığım kadarıyla, senin yüzünün yerleştiği tek yer, boynumdu. Ve inlemelerim değil, horlamalarımız vardı. Hem de ikimiz birden."
Rauf, bu beklenmedik, dürüst ve biraz da komik karşılık karşısında bir an afalladı. Yüzündeki o kendinden emin, arsız ifade, yerini şaşkın bir boşluğa bıraktı. Sonra, yavaş yavaş, şaşkınlık eridi ve yerini sıcak, içten bir kahkahaya bıraktı. Omuzları hafifçe titredi.
"Horladık mı?" diye tekrarladı, gözleri gülerek. "Cidden mi?"
"Cidden," diye onayladı Miraç, şimdi o da gülümsüyordu. Yorgunluğun verdiği o rahat, maskesiz hal içinde, bir elini kaldırıp Rauf'un burnuna hafifçe dokundurdu. "Sen, derin, düzenli bir vızıltı. Ben de... sanırım ara sıra bir şey mırıldanıyordum. Ama kesinlikle inleme değildi. Daha çok... 'kapa çeneni, ışığı söndür' tarzı bir şey."
Bu itiraf, odadaki tüm gerilimi dağıttı. Rauf, yatağa geri çöktü, ellerini yüzüne kapattı ve boğuk bir kahkaha attı. "Ya," diye mırıldandı kahkahalarının arasından. "Planladığım romantik uyanış böyle değildi."
Miraç da ona katıldı, yanına yaslandı, omzuna başını dayadı. Gülüşleri, şöminedeki son korların çıtırtısıyla birleşti.
"Önümüzde daha altı gün var sevgilim," dedi Miraç, Rauf'u dürterken. "Kalk. Hadi gezdir beni."
Rauf, yüzünü yastıktan ayırıp Miraç'a baktı. Gözlerindeki serseri bakışlarını Miraç'a göstermekten çekinmedi.
"Nereye gezdireyim seni?" dedi, Miraç'ı yatağa sırt üstü yatırırken. "Söyle bana kadın, seni hangi rüyalarda gezdireyim," sırıttı, "Aklını başından alacak birçok yer var. Hadi söyle bana, seni nereye götüreyim?"
Miraç, sırt üstü yatakta, Rauf'un üzerine gölgesi düşmüş haldeyken, onun gözlerindeki o 'serseri' bakışı gördü. Ama bu sefer korkmadı, ürpermedi. İçinde, aynı ateşten bir kıvılcım parladı. Rauf'un oyununa katılmaya hazırdı.
Yatağın üzerinde, kollarını iki yana açtı, dudaklarında meydan okuyan bir gülümsemeyle. "Öyle mi?" diye fısıldadı. "Peki seçeneklerim neler, Sayın Rehberim?"
Rauf, daha da yaklaştı, bir elini yatağa, Miraç'ın başının yanına dayadı. Diğer eliyle, hafifçe onun çenesini okşadı.
"Seçenek bir," diye başladı, sesi alçak ve çekici. "Seni, bu kulübenin hemen arkasındaki gizli patikadan alıp, dünyanın bittiği yere götüreyim. Öyle bir uçurum var ki, aşağıda sadece kayalar ve köpük var. Ve orada, rüzgârın seni uçurmasına izin vereceğim... tabii ben tutmazsam."
Miraç'ın gözleri parlıyordu. "Korkutucu," diye mırıldandı. "Devam et."
"Seçenek iki," diye devam etti Rauf, parmağı onun boynuna, köprücük kemiğine kaydı. "Zaten seni akşam Irish Pub'a götüreceğim. Arkadaşlarımla tanışacaksın. İyi çocuklardır. Ama herkesten önce, oraya giden yoldaki her taşı, her çiçeği anlatayım sana. Dedemin, bana bu adada öğrettiği her hikâyeyi fısıldayayım kulağına. Ta ki Pub'ın kapısından içeri girdiğimizde, sen burayı benim kadar benimsemiş olana kadar."
"Duygusal," diye yorum yaptı Miraç, ama sesi yumuşaktı. "Başka?"
Rauf, eğildi, dudakları neredeyse onunkine değiyordu. "Seçenek üç," diye fısıldadı, nefesi Miraç'ın dudaklarında. "Hiçbir yere gitmeyelim. Bu yatakta kalalım. Ateşi körükleyeyim. Ve senin aklını başından alacak yerin, benim ellerimin, dudaklarımın keşfedeceği her bir santim toprağın olduğunu kanıtlayayım. Burası, haritada bile olmayan, sadece ikimize ait bir kıta."
Miraç, nefesini tutmuştu. Her seçenek, farklı bir vaatti: Tehlike, aidiyet, tutku... Hepsi Rauf'la doluydu.
Yavaşça, ellerini kaldırıp Rauf'un yüzünü avuçlarına aldı. Gözlerinin içine, derinden baktı.
"Zor bir seçim," dedi, sesi kararlı. "Ama ben... açım. Angus'un söz ettiği o kahvaltıyı duydum. Senin anlattığın pub, biralarını, hikayelerini merak ediyorum. Ve o uçurum..." Bir an sustu, hayal eder gibi. "O uçurum, sabrını zorlayacak."
Sonra, ona meydan okuyan bir bakış attı. "Yani rehberim, beni önce doyur. Sonra, ayaklarımın üzerinde durabileceğim kadar güçlü hissettiğimde... beni o uçuruma götür. Pub ve diğer her şey... onlar da sırasını beklesin."
Rauf, onun bu kararlı, dengeli cevabı karşısında bir an şaşkınlıkla, sonra da büyük bir hayranlıkla gülümsedi. Miraç, sadece tutkuyu değil, gerçekliği, ihtiyacı ve sabrı da seçiyordu.
"Öyle olsun," diye onayladı, onu yataktan kendi kendine kalkması için bırakarak. "Kahvaltı, sonra uçurum. Pub, akşama kalsın. Ve diğer kıta..." Göz kırptı. "... geceye hazır olsun."
Miraç, yataktan kalktı, Rauf'un ona uzattığı eli tuttu. Oyun bitti, şimdi gerçek macera başlıyordu. Ve Rauf, Miraç'ı gezdirirken, aslında onunla birlikte, kendi kalbinin ve bu adanın en derin, en gizli köşelerini keşfedecekti.
Rauf, Miraç'ın buraya gelirken yanına hiçbir şey almaması için özenle tembih etmişti. Çünkü buradaki gardıropların bazıları sıradan bir dolap değildi; annesinin, yıllar önce, bir gün oğlunun buraya getireceği kadın için hazırladığı bir sandıktı adeta. Hiç giyilmemiş, katlanmış, özenle yerleştirilmiş kumaşlar duruyordu içeride. Kalın, yün bir şal; ipek gibi yumuşak, el dokuması bir tunik; yün ve tiftik karışımı, desenli uzun bir etek. Ve en alt kısmında, neredeyse beyaz, ince ama sıcacık tutan kumaşıyla bir uzun elbise duruyordu.
Rauf'un annesi, bunları yerleştirirken, belki de henüz hayal bile edemediği gelini düşünmüştü. Şimdi, o hayal, şöminenin soluk ışığında uyanmış bir kadının bedeninde can bulacaktı.
Rauf, gardırobun önünde durdu. Miraç'ın önünde, annesinin hazinesini bir bir serdi. Önce yumuşak, toprak rengi tunik, ardından desenli etek, üzerine kalın şal verdi. Her bir parçayı giydirişi, bir tören gibiydi; sessiz, saygılı, her dokunuşu bir anının canlanışıydı. Kıyafetler Miraç'a tam oturdu, sanki yıllar önce onun ölçüleri alınmışçasına. Şalı omuzlarına attığında, Miraç artık sadece bir ziyaretçi değil, bu toprakların ve bu ailenin bir parçası gibi görünüyordu.
Rauf'un üzerinde, temiz beyaz, kolları dirseğe kadar sıvanmış bir gömlek vardı. Gömleğin üzerine oturan koyu toprak tonlarında, düğmeleri kapalı bir yelek giymişti. Yelek bedeni sıkmadan sarıyor; omuz çizgileri net, duruşuna dingin bir ağırlık katıyordu. Pantolonu koyu kahverengi tonlarında; kalın dokulu, dayanıklı bir kumaştandı. Ne çok dar ne de boldu. Bacağı rahatça saran, hareket özgürlüğü veren düz bir kesimi vardı. Ayaklarında ise koyu renk, dizinin dört parmak altında biten ve baldırını saran deri çizmeler vardı.
Birlikte, taş kulübeden çıktılar. Sabahın serin, tuzlu havası yüzlerine vurdu. Gökyüzü, çatlayan bir inci gibiydi; alacalı bulutların arasından mavilikler sızıyor, uzaktaki okyanus ise kurşuni ve hırçındı. Angus'un evine giden patika, uçurumun kenarını dolanıyor, çalılıklar ve yosun kaplı kayalar arasından geçiyordu.
Rauf, Miraç'ın elini tuttu, adımlarını ona uydurdu. Yürürken, etraflarındaki sessizliği yavaş yavaş, alçak sesiyle doldurmaya başladı.
"Bak," dedi, sol taraftaki, rüzgârla eğilmiş, çıplak bir ağacı işaret ederek. "Şu ağacı görüyor musun? Dedem ona 'Fırtına Bekçisi' derdi. Kökleri kayaların arasına öyle işlemiş ki, hiçbir kasırga onu yerinden sökememiş. Bir keresinde, ben küçükken, Arven ile bir fırtınada burada sıkışıp kalmıştık. O ağacın arkasına saklanmıştık. Annemler bizi bulduğunda Annem, 'Bak Rauf,' demişti, 'o ne kadar güçlüyse, biz de o kadar güçlüyüz. Köklerimiz bir.'"
Miraç, ağaca baktı. Dalları, sanki acı çeker gibi kıvrılmış, ama gövdesi dimdikti. Rauf'un anlattığı hikâye, ağaca yepyeni bir anlam kazandırdı; artık sadece bir bitki değil, bir dayanıklılık simgesiydi.
Biraz daha ilerlediler. Patikanın sağında, kayaların arasında küçük, berrak bir su birikintisi vardı. Su, yağmur suyuyla dolmuş, yüzeyi rüzgârda hafifçe kırışıyordu.
"Bu gölet," diye devam etti Rauf, sesinde bir nostaljiyle, "benim ilk 'balığımı' tuttuğum yerdi. Tabii ki balık falan yoktu içinde, sadece birkaç su böceği. Ama dedem, ciddi ciddi bir olta yapmıştı bana. Saatlerce oturmuş, hiçbir şey tutamamanın hayal kırıklığını yaşamıştım. Sonra dedem yanıma oturdu. 'Rauf,' dedi, 'bazen önemli olan tuttuğun balık değil, beklerken geçen zamandır. O zaman, düşünmek, hayal etmek, sadece olmak için zamandır.' O zaman anlamamıştım. Şimdi..." Duraksadı, Miraç'a baktı. "Şimdi her şeyi anlıyorum."
Miraç, onun elini sıktı. Rauf'un bu içten, savunmasız anlatımları, onu büyülüyordu. Bu, operasyon brifinglerindeki net, keskin Rauf değildi. Bu, kökleriyle, anılarıyla, hüzünleriyle konuşan bir adamdı.
"Annen," diye sordu Miraç yumuşakça, "bu yolda neler hayal kurardı sence?"
Rauf, bir an düşündü. "Sanırım... sakinlik hayal ederdi. Babamın denizden döndüğü, hep birlikte bu patikada yürüdüğümüz günlerin sonsuz olmasını. Belki de benim, bir gün, senin gibi bir kadını bu yoldan geçirerek, onun hayalini devam ettirdiğimi görmek isterdi."
Sözleri, Miraç'ın içini ısıttı. Bu giydiği elbise, bu dinlediği hikayeler, bu yürüdüğü patika... hepsi, ona bırakılmış bir sevgi mirasıydı.
Tam o sırada, patikanın ilerisinde, dumanı tüten bir baca ve etrafı çitlerle çevrili, sevimli bir taş kulübe göründü. Angus'un evi. Bahçesinde, rengârenk çiçekler, rüzgâra direnen bodur ağaçlar vardı.
"İşte orası," dedi Rauf, sesi canlanarak. "Ve bahse girerim ki, Angus şu an kapının önünde, ellerinde sıcak porridge ve tüten çaylarla bizi bekliyordur. Çünkü bu adada, misafirperverlik de kökler kadar derindir."
Miraç, ona baktı.
"Porridge mi?" diye sordu, "O ne?"
Rauf, Miraç'ın saf merak dolu bakışına gülümsedi. Ona döndü, bir elini cebine sokarak, diğer eliyle onun omzunu sıvazladı.
"Porridge," diye başladı, sanki büyülü bir formül açıklıyormuş gibi. "Yulaf ezmesinin, süt ya da suyla pişirilmiş halidir. Kıvamı, bulut kadar yumuşak ama bir kale kadar doyurucudur. Üzerine, Angus'un bahçesinden toplanmış yaban çilekleri, belki biraz kahverengi şeker, belki de bir fiske tarçın... İşte o zaman, Hebridler'in en soğuk sabahını bile göğsünde eriten bir mucizeye dönüşür."
Miraç'ın kaşları, biraz şüpheci, biraz da merakla kalktı. "Yulaf ezmesi? Ciddi misin? Bizi, dünyanın öbür ucuna getirip, sabah kahvaltısını yulaf ezmesi ile mi açacağım?"
Rauf, kahkaha attı, sesi rüzgârda dağıldı. "Ah, sevgilim, bu sadece yulaf ezmesi değil. Bu, Angus'un porridge'i. Yediğinde sen de anlayacaksın."
Miraç, dudaklarını büktü, ama gözlerindeki şüphe yerini ilgiye bırakıyordu. "Pekâlâ," dedi, meydan okuyan bir tonla. "Ama eğer hayal ettiğim gibi değilse, seni o uçurumdan aşağı atma hakkımı saklı tutuyorum."
Rauf, gözlerini kısıp, ona yaklaştı. "Anlaştık," diye fısıldadı. "Ama eğer beğenirsen... o zaman benim bir ödülüm olacak."
"Ne ödülü?" diye sordu Miraç, şüpheyle.
Rauf, sadece gizemli bir gülümsemeyle cevap verdi ve onu, Angus'un kulübesine doğru yürümeye devam ettirdi. Tam dediği gibi, kapının önünde, üzerinde buharlar tüten iki kase ve yanında demlikle, geniş bir gülümsemeyle Angus onları bekliyordu.
"Gördün mü?" diye mırıldandı Rauf, Miraç'ın kulağına. "Kökler derindir. Ve kahvaltı kutsaldır."
Angus'un taş kulübesinin küçük mutfağı, sabahın ılık güneşi ve şömine ateşiyle aydınlanmıştı. Masanın üzeri, basit ama şefkatli bir hazırlığın izleriyle doluydu.
Çiçek desenli seramik kaseler, gümüş kaşıklar, bal kavanozu, küçük bir kapta tereyağı ve ortada, buharı tüten demlik... Ama odak noktası, önlerinde duran, krem rengi, üzeri kızılcık ve yaban çilekleriyle süslenmiş, tarçın tozu serpilmiş iki kâse Porridge'di.
Angus, sandalyesine kurulmuş, keyifle onları izliyordu. "Rauf doğru söylemiş, kızım," dedi, kalın İskoç aksanıyla. "Bu, sıradan bir yulaf değil. Bu, Hebridler'in sabahının özü. Her lokmada, toprağın sabrını, rüzgârın serinliğini ve biraz da benim yaşlı ellerimin sevgisini tadacaksın."
Miraç, Rauf'a şüpheci bir bakış attı. Rauf sadece, "Denemeden bilemezsin," der gibi başını salladı, gözlerinde eğlenceli bir ışıltıyla.
Miraç, kaşığı Porridge'in ortasına daldırdı. Sıcak, yumuşak kıvam, kaşığı kolayca içine aldı. Üzerindeki meyvelerden bir parça ve tarçınla birlikte, dikkatle ağzına götürdü.
İlk anda, sadece sıcaklık ve yumuşaklık hissetti. Sonra, yulafın fındıksı, topraksı tadı diline yayıldı. Ama bu, bildiği yulaf ezmesinden çok daha derin, daha kavrulmuş bir lezzetti. Üzerindeki ekşimsi yaban çilekleri ve tatlı kızılcıklar, bu tok tadı hafifletiyor, tarçın ise her şeye mis kokulu, sıcak bir dokunuş katıyordu. Ama asıl sürpriz, Angus'un bahsettiği o sevgiden geliyordu sanki. Lezzet, son derece dengeli ve şefkatle hazırlanmış gibiydi. Doyurucuydu, evet, ama aynı zamanda rahatlatıcı, güven vericiydi.
Gözleri, farkına varmadan büyüdü. Kaşığı masaya bıraktı, bir an ne diyeceğini bilemedi.
Rauf, onun şaşkın ifadesini görünce gülümsedi. "Söylemiştim," diye mırıldandı.
Angus, gururla göğsünü kabarttı. "Gördün mü? Her şey, doğru zamanda, doğru ellerde pişmekle ilgili. Tıpkı aşk gibi." Sonra, Rauf'a anlamlı bir bakış attı. "Ya da bu topraklarda doğmasan bile, aidiyet hissiyle yaşamak gibi."
Miraç, tekrar kaşığını aldı. Bu sefer daha büyük bir lokma aldı, lezzetin tamamını hissetmek istercesine. Yuttuğunda, Rauf'a döndü. Şüphe, yerini saf bir şaşkınlık ve minnet duygusuna bırakmıştı.
"Haklıymışsın," diye itiraf etti, sesi yumuşak. "Bu... bu çok güzel. Normal yulaf ezmesine benzemiyor."
Rauf'un yüzündeki gülümseme, zaferden çok daha derin bir şeye dönüştü. "Öyleyse," dedi, alçak sesle, sadece ona duyulacak şekilde. "Hatırlarsın, bir ödülüm vardı."
Miraç, ona bir yandan kaşık sallarken, bir yandan da gözlerini devirdi. "Porselen bir kâsede yulaf ezmesi yedim diye, ne gibi bir ödül hak ettin?"
Rauf, masanın altından, onun dizine hafifçe dokundu. "Seni, bu porselen kasedeki yulaf ezmesinin gerçekten ne anlama geldiğine ikna etme ödülü. Ve şimdi," diye ekledi, Angus'a dönerek, sesini normale döndürerek, "teşekkürler Angus. Bu, harikaydı. Şimdi, söz verdiğim gibi, Miraç'ı biraz daha gezdirip göstereceğim."
Angus, onaylayarak başını salladı, gözleri parıldıyordu. "Rauf, bekle. Rowena babasıyla gitmeden önce, size bir şeyler hazırlamış." Küçük bir sepet uzattı, içinde iki adet sarılmış sandviç ve küçük bir şişe su vardı. "Uçurumun kenarında acıkırsınız diye."
Miraç, sepeti alırken, buradaki insanların düşünceliliğine ve sıcaklığına bir kez daha hayran kaldı. Rauf'un ona söylediği gibi, kökler gerçekten derindi.
Angus'un evinden çıkıp, rüzgârın daha da keskinleştiği patikaya geri döndüklerinde, dünya ikiye ayrılmış gibiydi. Bir yanda, sırtını dayadıkları tepelerin yumuşak, yeşil ve mor çalılıklarla kaplı yamaçları; diğer yanda, önlerinde uçsuz bucaksız genişleyen, köpükler saçan öfkeli bir okyanus. Patika, giderek daralıyor, kayalıklar daha sivri, zemin daha engebeli bir hal alıyordu.
Rauf, Miraç'ın elini hiç bırakmadı. Her zorlu taş, her kaygan yosun parçası için onu uyarıyor, dengede tutuyordu. Ama korumacılığı, onun gücünü küçümsemekten değil, bu yolculuğun bir parçası olmaktan geliyordu.
"Şu ilerideki dönemeci görüyor musun?" diye seslendi, rüzgârın uğultusuna karşı. Sesi, gürültüde kaybolmasın diye biraz daha yükselmişti. "O dönemeci 'Anneannemin Dirseği' diye çağırırız. Çok eskiden, anneannemin annesi, bu yolda bir fırtınada sıkışıp kalmış. Tam o köşede, bir kayanın ardına saklanmış ve fırtına dinene kadar dua etmiş. Sonra da, 'Bu dirsek, beni kurtardı,' demiş. İsmi öyle kalmış."
Miraç, dönemece bakarken, artık sadece bir kayalık çıkıntı görmüyordu. Bir kadının korkusunu, duasını ve hayatta kalma azmini görüyordu. Bu ada, her taşın altında bir hikâye saklıyordu.
Dönemeci döndüklerinde, karşılarına çıkan manzara, nefeslerini kesti. Patika, burada neredeyse tamamen bitiyor, yerini uçurumun kenarındaki düz, rüzgârla aşınmış geniş bir kayalık platforma bırakıyordu. Platformun sonu ise, hiçlikle buluşuyordu. Aşağıda, onlarca metre aşağıda, okyanusun gri suları, kara volkanik kayalara öfkeyle çarpıyor, beyaz köpükler halinde patlıyordu. Gürültü, kulakları dolduran, her şeyi sarsan bir gümbürtüydü.
"İşte," dedi Rauf, sesini ona yaklaştırarak, neredeyse fısıldayarak. Çünkü burada, bağırmanın bir anlamı yoktu; ses, rüzgâr ve okyanus tarafından yutuluyordu. "Dünyanın bittiği yer."
Miraç, platformun kenarına, tam sınırına bir adım attı. Rauf, onun beline, sıkıca ama paniklemeden sarıldı. Ayak parmakları, uçurumun başlangıcından sadece bir karış ötedeydi. Aşağıya baktı. Köpüklerin dansı, kayaların görkemli duruşu, gökyüzüne karışan su zerrecikleri... Hepsi, insanın ne kadar küçük, hayatın ne kadar kırılgan, ama aynı zamanda bu gücün karşısında ayakta durmanın ne kadar muhteşem olduğunu hatırlatıyordu.
"Korkuyor musun?" diye sordu Rauf, dudakları onun kulağına değiyordu.
Miraç, bir an düşündü. Sonra başını iki yana salladı, ona doğru döndü. "Hayır," diye bağırdı, sesi gürültüde kaybolsa da, dudaklarından okunabiliyordu. "Çünkü sen varsın. Ve ben, senin tuttuğun yerde, hiçbir şeyden korkmam."
Rauf'un gözlerinde, okyanus kadar derin bir duygu parladı. Onu, kenardan bir adım geriye, daha güvenli bir noktaya çekti. Ama kollarını ondan çekmedi. Onu, yüzü kendine dönük şekilde tuttu.
"Bu uçurum," diye başladı, bu kez sadece onun duyabileceği kadar yakından konuşarak, "bana hep iki şeyi hatırlatır. Bir: Hiçbir şey kalıcı değil. En sert kaya bile, zamanla aşınır. İki: Tam da hiçlikle burun buruna geldiğinde, tutunacak bir elin, bir kalbin olması... her şeye değer."
Miraç, ona bakarken, rüzgâr saçlarını darmadağın ediyor, gözlerini yaşartıyordu. Ama o, sadece Rauf'u görüyordu. "Ben de sana bir şey söyleyeyim mi?" diye fısıldadı. "Bu uçurum, bana seni getirdiğin için teşekkür etmemi hatırlatıyor. Çünkü tüm bu güzellik, yanımda sen olmadan, sadece bir manzaradan ibaret olurdu. Belki de olmazdı, çünkü gelmek aklımın ucuna bile gelmezdi."
O anda, Angus'un verdiği sepet aklına geldi. Sinsice gülümsedi. Onu açtı, içinden bir sandviç çıkardı. Basit, peynirli ve jambonlu bir sandviçti. Ama onu, uçurumun kenarında, rüzgârın ortasında, dünyanın sonundaymış gibi hissettikleri yerde, Rauf'a uzattı.
"Ödülün," dedi, gözlerinde bir şaka parıltısıyla. "Porridge'i beğendim. İşte sana bir sandviç."
Rauf, kahkahasını bastıramadı. O muhteşem, tehlikeli, büyüleyici manzaranın ortasında, bir sandviç uzatılıyordu ona. Rauf, boyun büktü ama yine de aldı.
"En iyi ödül bu değil," diye mırıldandı, Miraç'a doğru. "Ama en lezzetlilerinden biri."
Birlikte, uçurumun kenarında, okyanusa karşı sandviçlerini yediler. Konuşmaya gerek yoktu. Gürültü, onların sessizliğini tamamlıyordu. Burası, dünyanın bittiği yerdi. Ve onlar, tam da orada, kendi dünyalarını yeniden inşa etmeye başlamışlardı.
24 Şubat 2025
An Irish Party In Third Class, John Ryans Polka & Blarney Pilgrim
Miraç Gökçe, Ağzından
Uçurumun keskin hatırası, kaslarımdaki hafif yorgunlukla birlikte, taş kulübeye döndüğümüzde hâlâ tenimde titreşiyordu. Rauf, içeri girer girmez şöminenin sönmekte olan korlarını canlandırmak için eğildi. Alevler, yeni odunlarla buluşup hızla yeniden hayat buldu, odayı titrek, dans eden turuncu gölgelerle doldurdu. Yüzü, ateşin ışığında çizgili ve ciddi görünüyordu.
Rauf, beni, Irish Pub'ı kontrol etmek, akşam için hazırlık yapmak için kulübede; annesinin gardırobunun önünde bıraktığında, yüzünde gizemli bir tebessümle bakıyordu. "Sen hazırlan," demişti. Ona, onun ne giyeceğini sorduğumda ise 'Gelince görürsün,' demişti.
Taş kulübede yalnız kaldığımda, sessizlik bu sefer farklı geldi. Şömine hâlâ sönmemişti, odadaki ışık alacakaranlığın soluk mavisiyle karışıyordu. Gardırobun önüne gittim. Daha önce giydiğim tunik ve eteği dikkatlice katlayıp bir kenara koydum. Sonra, el yordamıyla, en arka köşeyi araştırdım.
Parmak uçlarım, yumuşak, neredeyse dokunmamış gibi duran bir kumaşa değdi. Onu çekip çıkardığımda, nefesim kesildi. Onu, saygıyla, sanki kutsal bir kılıfı çıkarır gibi dolaptan çıkardım. Kumaş, ellerimde bir bulut, bir hayal kadar hafif hissediliyordu. Giymeden önce, şöminenin önünde, iç çamaşırlarımı çıkartarak durdum. Ateşin sıcaklığı, sırtımı, belimi ısıtıyordu. Elbiseyi üstüme geçirdim.
Kumaş, tenimle buluştuğunda bir ürperti, sonra derin bir sıcaklık yaydı. Göğüs kısmındaki zarif büzgüler, bedenimi kusursuzca sardı, sıkmadan, şeklimi ortaya çıkardı. Dekolte, masumiyetle arzunun o keskin sınırında duruyordu; açık ama iffetli, davetkar ama utangaç. Kısa, hafifçe kabarmış kollar, omuzlarıma kadar iniyor, her hareketimde hafifçe sallanıyordu.
Ama asıl büyü, aşağıya indikçe başlıyordu. Etek, ayak bileklerime kadar uzun, bol ve akışkandı. Bir adım attım. Kumaş, bacaklarımın etrafında bir su gibi, bir nefes gibi dolandı, hareket etti. Süssüzdü. Nakış yoktu, pul yoktu, işleme yoktu. Sadeliği, onu bir tapınak giysisi kadar görkemli, bir gelinlik kadar masum yapıyordu. Aynanın karşısına geçtim.
İçimdeki asker, o disiplinli komando silinmişti. Yerinde, bu kırık beyaz bulutun içinde, kökleri bu topraklara, bu taş duvarlara, bu şömine ateşine uzanan bambaşka bir kadın duruyordu. Rauf'un annesinin hayal ettiği kadın... ve belki de hep içimde saklı duran, gerçek benliğim.
Bordo saçlarım, uçurumun rüzgârı ve şöminenin sıcak nefesiyle kabarmış, adeta bir koyu şarap nehri gibi, bir kan misali omuzlarımdan, elbisenin beyazlığına tezat oluşturan canlı bir şelale gibi dökülmüştü. Her tel, loş ışıkta kızıl altın parıltılar saçıyor, ateşin dansına eşlik ediyordu. Yüzümde makyaj yoktu, sadece doğal allığım, heyecanın hafif pembeliği ve gözlerimde, bu dönüşümün yarattığı dingin fırtına vardı.
Kenarda duran, yumuşak deriden yapılmış kısa topuklu ayakkabıları aldım. Yatağın kenarına oturdum, her birini dikkatle giydim. Bileklerimi saran ince deri kayışlar, kolayca yerine oturdu, onları hafifçe sıktım. Ayağa kalktığımda, derinin tenimle bütünleştiğini, sağlam ama özgür bir destek verdiğini hissettim. Saçlarımı, omuzlarımdan geriye, sırtıma doğru attım. O an, kapının kilidinde, hafif bir metal tıkırtısı duyuldu.
Kapı açıldı.
Ve Rauf içeri girdiğinde, zamanın akışı anında yavaşladı, yoğunlaştı. O, kapı eşiğinde, alacakaranlığın morumsu arka planında keskin bir siluet olarak belirdi ve öylece dondu. Tüm bedeni, nefes alışı bile görünür şekilde, bir heykelin taş kesilmiş hali gibi hareketsizdi.
Gözleri şimdi bir kâşifin, keşfettiği hazinenin büyüsüne kapılmış, hayranlık dolu şaşkınlıkla üzerimde geziyordu. İlk olarak, omuzlarımdan aşağı, elbisenin bembeyaz kumaşına dökülen o canlı, koyu bordo saç selimi gördü. Işık, her teline vurdukça kızıl altın kıvılcımlar saçıyor, şömine alevlerinin dansına eşlik ediyordu.
Sonra, gözleri aşağı kaydı. Elbisenin beyaz bulutu, bedenimi sararken yarattığı zarif kıvrımlarda gezindi. Göğsümdeki incecik büzgüler, onu bir heykeltıraş inceliğiyle vurgulayan belim ve nihayet, ayak bileklerimde hafifçe toplanıp, her hareketimde su gibi akacakmış izlenimi veren akışkan etek. Her detay, onun bakışları altında canlanıyor, adeta yeniden yaratılıyordu.
Nefesi, odanın derin sessizliğinde keskin, hissedilir bir hırıltıyla kesildi. Üzerindeki bol beyaz keten gömlek, bu anın heyecanıyla gerilen her kasını, her nefes alışında genişleyen göğsünün ritmini acımasızca ortaya seriyordu. Gömleğin gevşek duran kumaşı, omuzlarındaki geniş, güçlü kas kütlesinin, kollarındaki sert tendon hatlarının ve düz, çelik gibi karın kaslarının altını çiziyor, onları bir sanat eseri gibi sergiliyordu.
Alnına, kaşlarının üzerine düşmüş birkaç siyah, serseri tel saç, şöminenin ışığında parlayan ter izleriyle birleşiyor, ona vahşi, terkedilmiş bir ada prensinin görünümünü veriyordu. Koyu deri pantolon askıları, gömleğin üzerinde iki sert, karanlık çizgi oluşturmuş, göğsünün genişliğini vurguluyordu. Bu, bir komutanın disiplinli zarafeti değil, toprağın oğlunun ham, doğal, ezici güzelliğiydi.
Bir adım attı. Ayaklarındaki deri ayakkabıların çıkarttığı tok sesten daha ziyade, dünyanın ağırlık merkezinin gürültüyle yer değiştirişi gibiydi. Sonra bir adım daha. Gözlerindeki ifade, hayranlıktan derin, yakıcı bir tanıma arzusuna evriliyordu. Sanki gözleriyle her kıvrımı, her gölgeyi, bu anı sonsuzluğa kazımak ister gibiydi.
Tam karşımda durdu. Uzattığı el titremiyordu, ama avuç içinden yayılan sıcaklık, şömineden gelen ısıdan daha yoğun, daha kişisel, daha yasak bir ateşti. Parmak uçları, önce elbisenin omuzdaki pamuk yumuşaklığındaki kumaşına dokundu, neredeyse saygı dolu bir temasla. Sonra, dikkatle, bir bordo saç telimi alıp, parmakları arasında hissetti. Sanki bir canlı alevi, hayatın ta kendisini, kanın sıcaklığını avucunda tutuyordu.
"Rüyalarımda bile," diye fısıldadı, sesi taş duvarlara çarpıp bana ulaşan derin, yankılı bir mırıltı gibiydi, kalın ve tutkulu, "bu kadar mükemmel hayal edemezdim."
Rauf'un fısıltısı tenimde eriyip giderken, ben de elimi kaldırdım. Avuç içim, önce onun gömleğinin ince keten dokusuna, hemen ardından da altındaki sıcak, sert gerçekliğine değdi. Parmak uçlarım, beyaz kumaşın altında saklanan çelik gibi kas kordonlarını, her nefes alışında kabaran geniş göğsünün sert düzlemini ve kolunun üst kısmındaki güçlü, yuvarlak kas kitlesini yavaşça keşfetti. Dokunuşum, onun üzerimdeki hayranlık dolu bakışı gibi saygılı, ama aynı zamanda bir haritayı okur gibi meraklıydı.
Gözlerini, kendi elimi izlerken yukarı kaldırdım. Loş ışıkta, alnına düşen o serseri siyah teller gözlerinin üzerine sarkmış, keskin çene hattını ve dudaklarının ciddi, ama şimdi hafifçe aralanmış halini çerçeveliyordu. Bu kadar vahşi bir yakışıklılık adil değildi. İçimden, hangi kayıp deniz krallığının prensi, hangi fırtınalı diyardan kaçıp gelmiş bir savaşçı olduğunu sorguladım. Askeri üniforma onu bir komutana dönüştürürken, bu basit keten ve deri, onun doğuştan gelen, ilkel bir soyluluğunu ortaya çıkarıyordu.
"Sen," diye fısıldadım, sesim şöminenin çıtırtılarına karışan alçak bir melodi gibi, "bu gömleğin altında, hangi eski krallığın hazinesini saklıyorsun, Rauf Aslan? Bu kaslar, hangi unutulmuş savaşların, hangi sadık yeminlerin izini taşıyor?"
Rauf, dudaklarında yavaşça genişleyen, sadece bana ait olan o nadir, yumuşak gülümsemeyle karşılık verdi. Avucunu, benim onun göğsündeki elimin üzerine kapattı. Ellerimiz, ateşle çeliğin, hayalle gerçeğin buluşması gibiydi.
"Krallığım," diye mırıldandı, başı hafifçe yana eğik, "şu anda avucunun altında atıyor. Ve taşıdığım tek savaş izi, seni bulana kadar kaybolmuş olmanın verdiği boşluktu. Şimdi ise..." Duraksadı, diğer elini kaldırıp yanağıma dokundu, başparmağı çene hattımda gezindi. "Şimdi taşıdığım tek iz, senin dokunuşunun bıraktığı ateşten dövme."
Sözleri, içimi titretti. Ona daha da yaklaştım, alnımı onun alnına dayadım. Nefeslerimiz, şöminedeki odunların yanarken çıkardığı kokuyla, tuzlu rüzgârın getirdiği serinlikle ve ikimizin arasındaki elektrikle karıştı.
"Öyleyse," dedim, dudaklarım neredeyse onunkine değerken, "hadi gidelim. Beni, senin kayıp krallığındaki tebaana götür. Onlara, prenslerinin artık yalnız olmadığını göster."
Rauf, gözlerimi derinden içine çektiği bir bakış attı. Sonra, yavaşça geri çekildi, ama elimi bırakmadı. Onu, kapıya doğru çekti.
"Krallığım," diye tekrarladı, sesi artık alaylı ama kararlı, "seninle birlikte yeniden taç giyecek."
Birlikte, taş kulübeden dışarı, Hebridler'in alacakaranlıkla mora bürünmüş, yıldızların parlamaya hazırlandığı akşamına adım attık. Rauf, elini hiç bırakmadı. Beyaz gömleği, artık tamamen karanlığa gömülen gökyüzünde soluk bir ışık gibi parlıyor, kaslı silueti çevredeki koyu tepelerin karşısında güçlü bir anıt gibi duruyordu. Ben, beyaz elbisemle ve akan bordo saçlarımla, onun yanında, bir efsanenin somutlaşmış hali gibi yürüyordum.
İleride, tepeden aşağıdaki koyda, pencerelerinden altın ışık sızan, içinden cıvıl cıvıl kahkahalar ve canlı bir keman ve davul sesleri yükselen Irish Pub görünüyordu. Oraya giden patikada, çakıl taşları üzerinde ayak seslerimiz yankılanıyordu. Her adım, bizi geçmişin hikayelerine, şimdinin kutlamasına ve belki de birlikte kuracağımız geleceğin ilk sayfasına biraz daha yaklaştırıyordu. Ve ben, Rauf'un yanında, bu vahşi güzelliğin ortasında, hayatımın en gerçek, en büyülü yolculuğuna çıktığımı biliyordum.
İçeriye girdiğimizde gözlerimin büyümesine engel olamadım. İçerideki hava, dışarıdaki keskin, tuzlu serinliğin aksine, yoğun ve yaşanmıştı. Taş zeminin nemli nefesi, asırlık meşe fıçılardan sızan buğulu koku, deri koltukların ter ve anıyla yoğrulmuş kokusu ve bunların hepsini saran, tatlımsı, mayalı bir bira buğusu... Sesler ise bir duvar gibiydi; onlarca insanın konuşması, gürültüsü, bardak şıkırtıları ve uzaktan gelen kemanın ince çığlığı, yüksek, koyu meşe tavan kirişlerinde toplanıyor, oradan yankılanarak aşağıya, dokunulabilir, canlı bir battaniye gibi üzerimize iniyordu.
Rauf, elimi sımsıkı tutmuş, beni koridor gibi dar bir boşluktan, mekânın kalbine doğru yönlendiriyordu. Gözlerim, etrafı hızla taradı. Solmuş yeşil ve bordo boyalı taş duvarlar, çerçeveleri çatlamış, ciddi yüzlü balıkçı ve asker portreleriyle kaplıydı. Devasa bir şömine karşı duvarda yanıyor, alevlerin ışığı üzerindeki tuhaf deniz kabuklarında, yırtık ağ parçalarında ve paslı at nallarında dans ediyordu. Parlak bakır aksanlı, koyu ceviz bar tezgâhı, arkasındaki aynalı dev viski dolabında yüzlerce kehribar, bal ve ateş renkli şişeyi bir hazine gibi sergiliyordu. Işıklar, kristal kadehlerden yansıyarak duvarlara sıcak, hareketli resimler çiziyordu.
Rauf, beni doğrudan, şöminenin hemen yanındaki geniş, yuvarlak bir masaya doğru götürdü. Masanın etrafında, yüzlerinde dostane bir bekleyiş ve sıcak ifadeler olan insanlar oturuyordu. Üç erkek ve yanlarında iki kadın. Hepsi, bize doğru bakıyordu.
Tam masaya yaklaştığımızda, olan oldu. Masadakilerin yüzündeki sıcak ifadeler, bir anda şaşkınlığa dönüştü. Önce bana, sonra Rauf'a baktılar. Ve sonra, hepsi aynı anda, sanki gizli bir işaretle, başlarını kaldırıp benim başımın üzerindeki bir noktaya, tavana diktiler. Gözlerinde tanıdık bir şeyi görmenin, bir şeyi anlamanın ifadesi vardı. Hafif bir gülümseme, hatta bir iki kişinin gözünde bir nemlenme bile fark ettim.
Bu ani, toplu hareket beni şaşırttı. Merakla, neye baktıklarını görmek için başımı kaldırmaya çalıştım.
Ama tam o anda, Rauf'un eli hızla hareket etti. Sıcak, geniş avucu, nazik ama tartışmasız bir şekilde çenemi kavradı. Başparmağı yanağıma, diğer parmakları çene kemiğimin altına oturdu. Hafif ama kararlı bir basınçla, başımı yukarı kaldırmama izin vermeden, yüzümü tamamen kendine çevirdi.
Gözlerim onunkilerle buluştu.
Orada, tüm Pub'ın gürültüsünün, kalabalığının, meraklı bakışlarının ötesinde, sadece ikimize ait bir sessizlik vardı. Rauf'un yüzünde, alışılmadık bir ifade vardı. Gözleri, her zamanki altın kahverengi topraklarından daha koyu, daha derin bir tondaydı. İçlerinde, büyük bir sırrın eşiğinde duran bir çocuğun heyecanı, kutsal bir şeyi paylaşmanın korkusu ve gururu ve beni korumak, bu anı doğru zamana saklamak isteyen bir adamın kararlılığı vardı. Dudakları hafifçe aralanmıştı, nefesi hızlıydı.
"Şimdi değil," diye fısıldadı, sesi o kadar alçaktı ki, sadece dudaklarını okuyabildim, ama anlamı gözlerine kazınmıştı. "Önce onlar. Sonra... o." Başıyla, tavana doğru hafifçe işaret etti.
Sonra, yavaşça çenemden elini çekti, ama bakışlarını benden ayırmadı. Sanki, "Güvendesin, bana güven," diyordu. Ardından, yüzünü masadakilere çevirdi. Yüzündeki ifade yumuşadı, yerini bildik, sıcak bir gülümseme aldı.
"A chairdean," Dostlar diye başladı, sesi artık daha rahat, gururlu ve netti. "Seo í Miraç. Mo ghràdh. Mo chridhe." Bu Miraç. Benim aşkım. Benim kalbim.
Masadaki şaşkınlık, yavaş yavaş eridi. İlk önce, en geniş omuzlu, sakallı adam ayağa kalktı. Yüzünde kocaman, samimi bir gülümsemeyle bana doğru kafasını eğip kaldırdı.
"'S mise Bill," dedi, kalın İskoç aksanıyla. "Agus seo í mo bhean, Elsie." Ben Bill. Ve bu da karım, Elsie. Yanındaki, gülümseyen, kumral saçlı kadın başıyla selam verdi.
Rauf, sırayla diğerlerini tanıttı: "Agus seo Eòghann, agus a bhean Catrìona." Sakin bakışlı, kehribar gözlü adam ve onun yanındaki zarif kadın başlarıyla selamladılar.
"Agus an seo Ian." En heyecanlı görünen, yüzünde sıcak bir parıltı olan adam hemen atıldı;
"Fàilte! Fàilte ort, a Miraç!" Hoş geldin! Hoş geldin Miraç! diye coşkuyla haykırdı, neredeyse koluma sarılacakmış gibiydi.
Ben, onların sıcaklığı ve Rauf'un beni bu şekilde, bu kadar gururla tanıtması karşısında içim ısınmış, biraz da utangaç bir halde, elimi uzattım, tebessüm ettim. "Fàilte. Tapadh leibh." Hoş buldum. Teşekkür ederim.
O anda, Ian'ın gözleri tekrar, istemsizce, tavana kaydı. Sonra hızla Rauf'a baktı, kaşlarını kaldırdı, anlamlı bir bakış attı. Rauf, neredeyse hissedilmeyecek kadar hafif bir baş sallama ile cevap verdi. Aralarında, benim henüz bilmediğim, bu taş duvarlara ve ahşap tavanlara kazınmış bir sır, bir hatıra vardı.
Ve ben, o sırrın, başımın üstünde, karanlık tavan kirişlerine asılı durduğunu, Rauf'un bana "şimdi değil" dediği o anı sabırsızlıkla beklerken, yeni tanıştığım bu insanların sıcaklığıyla sarılıp sarmalanmıştım. Gizem hâlâ oradaydı, ama şu an önemli olan, Rauf'un beni aşkı ve kalbi olarak dünyasına kabul ettirmiş olmasıydı.
Ian'ın coşkulu "Fàilte!"si taş duvarlarda erirken, Bill masaya iki kocaman, köpükleri taşan siyah Guiness bardağını usulca indirdi. Bira, kalın camın içinde yavaş yavaş çöken fırtınalı bir gece gökyüzü gibiydi. "An rud a tha thu ag iarraidh fad na beatha," Hayat boyu aradığın şey budur diye gülümsedi, gözleri Rauf ile benim aramda gidip gelirken. Sakalının arasından yayılan sıcaklık, sözlerinden daha anlamlıydı.
Yuvarlak masanın etrafına yerleşmiştik. Rauf, Ian'ın yanındaki sandalyeye oturduğunda bende yanında yerimi almıştım. Dizinin sıcaklığı ince elbise kumaşımdan geçip bana ulaşıyordu. Elini, masanın altından gizlice uzattı, uyluğuma dokundu. Bu, gürültünün içinde sadece ikimize ait, sessiz bir "buradayım" işaretiydi.
Havada uçuşan Slainte kelimesiyle ilk yudumlar alındı. Guiness, dilimde koyu kavrulmuş kahve ve bitter çikolata notaları patlatarak boğazımdan aşağı, mideme sıcak bir ağırlık gibi indi. İçimi bir huzur kapladı.
Sohbeti, sakin bakışlı Eòghann açtı. Kehribar rengi gözleri, mum ışığında bal rengi parıldayarak bana dikildi. İskoç aksanı, sözcükleri yuvarlak ve yumuşak hale getiriyordu: "Peki, Miraç... Rauf'un seni nasıl tarif ettiğini biliyoruz. Ama sen bize anlat. Sen kimsin? Gerçekten... bir asker misin?"
Asker kelimesini, beyaz elbiseme ve dökülen saçlarıma bakan gözleriyle, biraz şüpheyle söylemişti. Tüm masanın dikkati üzerimde toplanmıştı. Rauf, bardağını dudaklarına götürdü, ama gözleri bana bakıyor, kenarından bir gülümseme saklıyordu. Cevabımı merak ediyordu.
Gülümsedim. "Evet," dedim, sesim Pub'ın uğultusuna rağmen net çıkıyordu. "Bir askerim. Daha doğrusu, bir komandoyum." Rauf'un gözlerinin içine alayla baktım. "Onun komutanıyım."
Masada bir anlık şaşkın sessizlik oldu. Sonra Catrìona'nın ince, zarif bir kahkahası duyuldu. "Ah, işte bu harika!" dedi, mavi gözleri ışıl ışıl. "Yani bizim vahşi savaşçımız, sonunda kendi komutanına teslim oldu öyle mi?"
Rauf, omuz silkti, alaycı bir küçümsemeyle. "Buna stratejik ittifak deniyor," diye mırıldandı. Ama eli, baldırımda daha sıkı bir dokunuşla beni ele veriyordu.
Ian, heyecanla öne atıldı, neredeyse bardağını devirecekmiş gibi. "Peki ya lakabın? Bizimkine 'Kraken' diyorlar. Sualtı Akrepleri, öyle değil mi? Peki senin takma adın ne? Denizlerin canavarına komuta eden kadına ne derler?"
Yüzümde hafif bir kızarma hissettim. Göz ucuyla Rauf'a baktığımda, sırıtarak bana bakıyordu. Gözleri, "söyle" diyor gibiydi.
"Onlara gerçeği söyle," diye mırıldandı, sadece benim duyabileceğim kadar alçak, sesinde gurur ve alaycı bir sıcaklıkla.
Derin bir nefes aldım. Bir an için, yıllarca suyun altında, soğuk ve karanlıkta çatıştığım o operasyonları, timimdeki diğer kadınların o çelikten bakışlarını hissettim. Sesim, Pub'ın gürültüsüne meydan okuyan netlikte çıktı:
"Sirena," dedim. "Denizkızı derler."
Sözcük, masanın üzerine düşen bir şimşek gibiydi. Bir an için herkes dondu. Ian'ın ağzı bir "O" harfi gibi açıldı. Elsie, elini kalbinin üzerine koydu. Eòghann'ın kehribar gözleri, inanılmaz bir şeyi anlamış gibi büyüdü. Bill ise, yavaşça arkasına yaslandı, sakallı yüzünde koskoca, anlam dolu bir gülümseme belirdi.
Rauf'un derin, dünyaları değiştiren bir nefes bırakışıyla, sanki tüm Pub'ın zamanı yavaşladı. Geniş avuçları, sanki en değerli hazinesini yerinden oynatıyormuş gibi, nazik ama tartışmasız bir kesinlikle beni, sandalyemde kendine doğru çevirdi. Bir hareketle, bacaklarımı onun dizlerinin arasına aldı, koyu deri pantolonunun sıcak dokusu ince elbise kumaşımdan geçerek tenime işledi. Bir kıskaç değildi bu; bir sığınak, bir aidiyetti.
Ellerimi iki geniş, sıcak mağarasında hapsetti, parmakları benimkilerin etrafında kilitlendi. Ve sonra sadece izlemeye başladı. Toprak ve ateş renkli gözleri, yüzümün her santiminde, her ifadesinde gezinerek, sanki bu anı sonsuzluğa kazımak ister gibiydi. O bakışların içinde, sadece tutku değil, derin bir huşu, nihai bir teslimiyet vardı.
"Miraç," diye fısıldadı, sesi şömineden gelen çıtırtılar kadar doğal, ama onlardan daha güçlü bir titreşimle odanın uğultusunu yardı. Gözlerimin en derinlerine bakıyordu, ruhuma iniyordu. "Rinn mi miann, sevgilim."
Bu basit Galce ifade, onun ağzında bir yemin, bir kutsal metin gibi çınladı. "Yıllar önce, bu taşların, bu dumanın, bu sadık yüreklerin ortasında, yalnız ve geleceği bilmez bir haldeyken, bir dilek tuttum. Sadece bir umut, bir rüyaydı. Ama ben," diye devam etti, sesi biraz daha gürleşerek, "rüyalarımı taşa, çeliğe ve iradeye dönüştürmeye alışkınımdır. Dileğimi de öyle yaptım. Onu aramaya çıktım. Her operasyon, her gece nöbeti, her boş an hepsi, bilinçaltımın derinliklerinde, o dileğin peşindeydi."
Parmakları, ellerimin üzerinde hafifçe gezindi. "Ve şimdi," diye ekledi, sesi şimdi yumuşak, neredeyse hayret dolu bir tonda, "dileğim, dilek tuttuğum yerde artık benimle. Bu bir tesadüf değil. Bu, evrenin geri saydığı bir randevuydu." Başını hafifçe yana eğdi, gözlerindeki altın damarlar, şöminenin alevinde parlıyordu. "Sen, benim bu topraklarda, bu gökyüzü altında, bu denizin yanında, ait olacağını, anlayacağını ve onu taşıyacağını düşündüğüm en kıymetli varlığımsın. Askeri madalyam değil, göğsümdeki nişan değil... kalbimin ta kendisisin."
Kalbim, göğüs kafesimde öyle hızlı ve güçlü atmaya başladı ki, onun bunu hissettiğinden, avuçlarının arasındaki nabzımın çırpınışından duyduğundan emindim. Nefesim kesilmişti. Pub'ın tüm sesleri, renkleri, kokuları silinip gitmiş, sadece onun varlığı, onun sözleri ve bana dokunuşu kalmıştı.
Sonra, yavaşça başını kaldırdı. Çenesi zarif bir açıyla yukarıya döndü. Gözlerini, benim gözlerime kilitlemiş halde, bana sessiz bir talimat verdi. "Bak," der gibiydi. "Bak ona. Dileğimi gör."
Merak, heyecan ve tarifsiz bir beklentiyle başımı yukarı kaldırdım. Gözlerim önce, dumanla kararmış kalın meşe kirişlerde gezindi. Loş ışık, tavanın derinliklerinde gölge oyunları yapıyordu. Sonra, tam bizim masamızın üzerinde, şöminenin dans eden turuncu ışığının en çok toplandığı noktaya odaklandım.
Ve onu gördüm.
Koyu, deniz tuzuyla aşınmış ahşaptan oyulmuştu. Bir gemi pruvasından sökülüp getirilmiş gibiydi; kadim, pürüzlü ve hikâyelerle dolu. Bir denizkızı figürüydü. Bedeni, ebedi bir dalganın kıvrımına uymuş gibiydi, kuyruğu kirişe gömülü, gövdesi ve kolları ise boşluğa, aşağıya, bize doğru uzanıyordu. Yüzünde melankolik bir zarafet vardı, boş oyuk gözlerine rağmen derin bir bilgelik taşıyor gibiydi.
Ama nefesimi kesen, saçları oldu.
Kalın, fırtınalı dalgalar halinde, taç gibi başından aşağıya, omuzlarına, sırtına doğru bordo renkli ahşaptan oyulmuş ve dökülüyordu. Şömine alevi, her oyuğa, her kıvrıma vurdukça, o bordo ahşap yanıyor gibi parlıyordu. Işık, sanki o saçların içinde dolaşıyor, onlara canlı, ateşli, neredeyse kan rengi bir parıltı veriyordu. Sanki ahşap değil de, donmuş bir alev, hapsolmuş bir hayat enerjisiydi.
Bordo saç.
Gözlerim, büyümüş bir halde, oymalı saçlardan, kendi omzuma dökülen, şömine ışığında altın kıvılcımlar saçan canlı bordo saçlarıma kaydı. Sonra, hızla Rauf'un yüzüne döndüm. Onun bakışında, benim şaşkınlığımı izlemenin verdiği derin, sarsıcı bir haz vardı. Gözleri, "Görüyor musun? Anlıyor musun?" diye soruyordu.
Ve anladım.
Rinn mi miann dediği o cümle, şimdi beynimde bir şimşek gibi çaktı. Dilek, sadece bir kadın değildi. Dilek... bendi. Benim varlığımın özü, benim görünüşümün, ruhunun bir yansımasıydı. O, henüz beni tanımadan, sadece rüyalarında gördüğü bir silueti, bu taş duvarlara ahşap olarak kazımışlardı. Ve şimdi, o ahşabın canlı karşılığı, tam altında oturuyordu.
"Rauf..." diye fısıldadım, sesim titreyerek. Gözlerim yeniden yukarı kaydı, bu sefer daha yakından, her detayı inceleyerek. Oymalı saçların dalgaları, benimkilerle neredeyse aynıydı. "Bu... bu benim."
"Hayır," diye düzetti Rauf, sesi yumuşak ama kararlı. Elini kaldırıp, önce oymalı figüre, sonra yüzüme dokundu. "O, benim dileğimdi. Sen ise... sen, dileğimin cevabısın. Onu gerçeğe dönüştüren mucize."
Gözlerim doldu. Pub'ın tüm gürültüsü, artık sadece bir uğultuydu. Masadaki herkes, bu keşif anımızı huşu içinde izliyordu. Ben, başımın üstünde asılı duran, Rauf'un geçmişteki yalnız umudunun somut kanıtına bakarken, hayatımda ilk kez, birinin beni bu kadar derinden, bu kadar özsel olarak hayal etmiş ve özlemiş olmasının ne demek olduğunu anladım.
Bu sadece aşk değildi. Bu, bir kaderin görsel bir dua olarak taşa kazınması ve sonra o duanın, canlı kanlı haliyle karşısına çıkmasıydı.
Bu ağır, büyülü anı Bill bozdu. Sakallı çenesini eline dayayarak bizi süzdü. Gözlerinde, babacan bir merakın ötesinde, derin bir saygı vardı. Sonra, kalın, yuvarlak aksanıyla sessizliği kırdı. Sorusu doğrudan Rauf'aydı, ama gözleri, bir efsanenin iki parçasıymışız gibi ikimizde geziniyordu.
"Kraken. Doğruyu söyle şimdi. Sirena'yı çok aradın mı?"
Soru, bu kez çok daha derin bir anlamla havada asılı kaldı. Artık sadece bir kadını değil, bir lakabı, bir kaderi, bir efsanevi eşleşmeyi arayıp aramadığını soruyordu.
Rauf, yavaşça bizi masaya döndürdü. Cevap vermeden önce, başını yavaşça bana çevirdi. O anki bakışı, daha önce hiç böyle görmemiştim. İçindeki komutan tamamen yok olmuş, erkek bile değildi sadece. Gözlerinde, bir dağın yalnız zirvesini arayan ve nihayet onu bulan ilk bahar güneşinin ifadesi vardı. Yalın, vahşi ve her şeyi anlatıyordu.
Sonra, Bill'e döndü. Dudaklarının kenarında, yenilmiş ama gururlu, küçük bir kıvrılma belirdi.
"Aradım," dedi, sesi tok ve yankılı, tüm masanın duyabileceği kadar net. "Ama onu bulmadım, Bill. O, beni buldu. O, bana geldi. Tam ondan korkup kaçıp gidecekken," bana döndü, "beni kendine büyüledi."
Sözleri, masada bir elektrik şoku etkisi yarattı. Ian, gözlerini silerek başını iki yana salladı. Elsie ile Catrìona'nın gözleri nemlendi. Eòghann, derin bir "hım" çekip bardağını kaldırdı. Bill ise, yüzündeki o kocaman gülümsemeyle, başını onaylar gibi salladı. Bu, beklediklerinden de mükemmel bir cevaptı.
Ve ben, Rauf'un yanında, Sirena olarak, onun dileğinin ve arayışının canlı cevabı olarak, hayatımda ilk kez bir lakabımın sadece bir unvan değil, bir kader bağı olduğunu hissettim.
Zaman, Guiness'in köpüğü gibi yoğun ve tatlı bir akışla aktı. Yuvarlak meşe masanın üzeri, boşalan ve yeniden dolan bal rengi, kehribar bardakların bıraktığı ıslak halkalarla bir haritaya dönüşmüştü. Havada, tatlı bir çakırkeyiflik vardı; kafalar hafif dönüyor, diller gevşiyordu ama gözler parlıyor, zihinler şaşırtıcı bir berraklıkla çalışıyordu. Bill, Eòghann ve Ian'ın hikayeleri daha yüksek sesle, aralara serpiştirdikleri İskoç Galcesi küfürler daha renkli, kahkahalar da taş duvarlarda daha gür çınlıyordu. Ben, Rauf'un kolunun güvenli sığınağında, bu sıcaklığın içinde eriyip gidiyordum. Ta ki...
Arka plandaki sürekli uğultunun içinden, canlı, diri bir ezgi yükselmeye başlayana kadar. Önce, bir kemanın keskin, neşeli bir çığlığı duyuldu, hemen ardından bir akordeonun dolgun, nefesli akorları ve bir bodhrán davulunun hızlı, davetkar ritmi ona eşlik etti. Müzik, "An Irish Party In Third Class"ın o tanıdık, ayakları yerden kesecek kadar coşkulu enerjisiyle taş duvarları doldurdu, sıkıştı. İnsanların ayak vuruşları, masalardan gelen alkış sesleri müziğin üzerine bindirildi.
Rauf, anında canlandı. Bardağını masaya, kararlı bir 'tak' sesiyle, bir komutan haritaya işaret koyar gibi bıraktı. Şöminenin ışığı, gözlerinde yeniden çakan o tanıdık, iddialı, beni ilk gördüğü andaki kıvılcımı yakaladı. Bana döndü. Yüzünde, bir meydan okuma, bir maceraya çağrı ve saf, çocuksu bir keyif okunuyordu. Eğildi, dudakları neredeyse kulağıma değecek kadar yaklaştı. Nefesi, tenimi ısıttı, sesindeki alçak gürültü, yükselen müziğin ritmini yansıtıyordu:
"Görüyor musun onları, denizkızı?" diye fısıldadı, başıyla Pub'ın ortasına, müziğin etrafında basit ama coşkulu adımlarla bir araya toplanmaya başlayan insanlara doğru işaret ederek. "Burada, bu kadim taşların arasında, altın sıvılar ve binlerce hikayeyle dolu bu yerde... hayat sadece nefes alıp vermek değil." Duraksadı, gözlerimi öyle bir yakaladı ki, kalbimin atışını hissettim. "Hayat, her an parlayacak, adımlarını yakacak bir kora rağmen dans etmektir."
Elini, avucu yukarı bakacak şekilde, masanın üzerinden bana uzattı. Bu bir soru değildi. Bir davetti. Hatta, bildiğimiz anlamda bir davet bile değildi; beklenen, kaçınılmaz bir gerçekliğin başlangıç işaretiydi. Parmakları hafifçe kıpırdıyor, beni çağırıyor, çekiyordu.
"Dans edelim mi?" diye ekledi, ama sesindeki ton bunun bir seçenek olmadığını söylüyordu. "Dileğim, sadece seyretmek için değildi, sevgilim. Onunla korda dans etmek içindi."
Kalabalığın ortasında, masaların arasındaki dar boşluk, anında bir dans pistine dönüşmüştü. Çiftler, tekler, birbirini tanıyan tanımayan gruplar, hepsi müziğin çabuk, neşeli ritmine kapılmış, karmaşık olmayan ama yürekten gelen adımlarla dönüyor, birbirlerinin ellerini sıkıca tutuyor, başlarını geriye atıp gökyüzüne kahkahalar savuruyorlardı. Bu, bir balo salonunun incelikli, kurallı dansı değil, toprağın, denizin sert koşullarında ve hayatın basit sevinçlerinin kutlandığı; ayakların tahta zemine meydan okur gibi vurduğu, dirseklerin havada özgürce sallandığı, yüzlerin ter ve mutluluktan parladığı yersel, canlı, nefes alan bir kutulamaydı.
Endişeyle kalabalığa baktım. "Ama bu müzik... adımlarını bilmiyorum," diye fısıldadım, sesim müziğe neredeyse yenik düşüyordu.
Rauf'un dudaklarında, o bildik, yalın gülümseme belirdi. "Hiçbir kural yok," dedi, sesi güven vericiydi. "Sadece müzik var. Ve sen. Ve ben. Ve bu," diyerek elimi, göğsünün üzerine, hızlı hızlı atan kalbinin üstüne koydu, "kalp atışları. Bırak ayakların, kemiklerin duysun. Ben seni yönlendiririm."
Ve elimi aldı. Avucu, benimkini saran en güvenli limandı. Beni sandalyemden, nazik ama tartışmasız bir çekişle ayağa kaldırdı. Beyaz elbisemin eteği, hareketle birlikte hafifçe kabarıp dalgalandı, ayak bileklerimi okşadı.
Avucu beni sımsıkı kavradığı an, dünya daraldı ve sadece onun dokunuşundan, müziğin çağrısından ibaret kaldı. Diğer eli, belime, beyaz kumaşın altındaki çelikten eğime, sahibi olduğu toprakları işaretler gibi sağlamca yerleşti. İlk adımım, bir keşif gemisinin bilinmeyen sulara atılışı gibiydi; tökezler gibi oldum, dengem bozuldu. Ama o, fırtınada dümeni sertçe kıran bir kaptan gibi, beni kendi ekseninde, güçlü bir çekişle dengeledi. Kasları, bir operasyon planını uygular gibi kusursuz çalışıyordu.
"Bak bana," diye buyurdu, sesi müziğin ritmine gömülmüş, nefesi sıcak bir buğu gibi kulak mememe değiyordu. "Sadece bu gözlere bak. Gerisini ben hallederim."
Ve ben teslim oldum. Gözlerimi, şömine ışığında yanıp sönen o toprak ve altın labirentine kilitleyip bıraktım. Zihnim boşaldı, bedenim bir enstrümana dönüştü. Ayaklarım, kemiklerim, onun her küçük rehber hareketini, her kasılmayı, her yönlendirmeyi bir telsiz mesajı gibi anında algıladı.
Beni kalabalığın çalkantılı denizine sürükledi. Bir dönüşle uzaklaştırdı, sanki bir balığı oltayla uzağa fırlatır gibi, ipin ucunu korkutucu bir mesafede gevşetti. Kalbim bir an için boşluğa düştü, yalnız kaldığımı sandım. Sonra, tam o anda, görünmez bir çekişle beni geri, göğsüne çarptırdı.
Nefesim kesildi.
"İşte," diye homurdandı, dudakları ıslak saçlarıma değerek, sesi zafer ve sahiplik dolu. "Kaybolmana, sende bir saniye bile yalnız hissetmene asla izin vermem. Benim denizkızım, benim sularımda kaybolmaz."
Müzik, John Ryan's Polka'nın coşkulu temposundan, The Blarney Pilgrim'in daha hızlı, daha çılgın dizelerine evrildi. Rauf da evrildi. Hareketlerimiz bir savaş dansına dönüştü. Beni kendi etrafımda hızla çevirdi, bir topacı fırlatır gibi. Beyaz elbisemin eteği, havalanıp mükemmel, geniş bir daire çizdi, etraftaki ışıkları ve bakışları yansıtan bir akışkan yüzey gibi parladı.
Başım döndü, dünya, gülüşlerin, renklerin, ışıkların uçuştuğu bir fırıldak oldu. Sırtımı, terle ıslanmış keten gömleğinin sıcak duvarına dayadı. Kolları, belimi sıkıca sardı, beni kendine gömülmüş bir mücevher gibi tuttu. Çenesi, omzuma ağırlıkla yaslandı. "Herkes görsün," diye fısıldadı boğuk, ritmik bir sesle, her hecede nefesi tenimi titreterek. "Şu taşlı, topraklı herkes baksın ve bilsin. Kraken'i kimin tuttuğunu, kimin dizginlediğini, kimin sahibi olduğunu herkes bilsin."
Sonra, ani ve beklenmedik bir incelikle, beni kendinden çevirdi, yüz yüze getirdi. Hareketlerimiz anında yavaşladı. Müzik hâlâ hızlıydı, ama biz onun içinde kendi göletimizi yaratmıştık. Alnını alnıma dayadı. Burun uçlarımız birbirine değiyordu. Nefeslerimiz biranın maltlı buğusu, yorgunluğun keskinliği ve saf, arı tutkuyla, aynı küçük havada karıştı, birbirine girdi. Adımlarımız artık müziğin çılgın temposuna değil, senkronize olmuş, gürültüyle atan iki kalbin vuruşlarına uyuyordu. Onun avucu sırtımda, benimki onun gömleğinin üzerinde, altındaki çelik gibi kasların sert düzlemlerini hissederek geziniyordu.
"Hayal gücüm," diye mırıldandı, dudakları neredeyse benimkilerle temas ediyordu, kelimeler bir öpücük gibi havada titriyordu. "En vahşi, en umutsuz rüyalarımda bile... bu kadarını yakalayamazdı. Dileğim sadece sen değilmiş. Seninle... bu varmış. Bu sessizlik, bu gürültünün ortasındaki mükemmel sessizlik."
Bir dönüş daha geldi, bu sefer daha yavaş, daha kasıtlı, bir zafer turu gibi. Sonra, müziğin son, coşkulu bir akor patlamasıyla zirveye ulaştığı anda, beni tuttuğu gücü değiştirdi. Bir kolumu sırtıma doğru kaydırdı, diğeriyle belimi destekledi ve beni, nazik ama kararlı bir baskıyla geriye, zarif bir eğimle yatırdı. Dünya yan döndü. Saçlarımın bordo dalgaları, aşağıya, tahta zemine doğru bir şelale gibi döküldü. Tüm Pub, tavanın koyu kirişleri ve asılı lambalar, baş aşağı bir perspektiften göründü. Ama gözlerimin önünde, sabit, sarsılmaz bir nokta vardı: Onun yüzü. Eğilmiş, üzerime abanmış, gözlerinde fırtına sonrası sakinliğin, ele geçirilmiş bir zaferin ve saf, korunmasız hayranlığın ifadesiyle. Sırtımda, belimdeki elleri, dünyadaki tek sabit nokta, düşmekten koruyan tek destekti.
Müzik, keskin bir şekilde kesildi. Sessizlik, bir saniyeliğine, boşluk gibi çöktü. Sonra yerini, yükselen gür bir alkış, ıslık ve yorgun kahkahalar aldı.
O beni, yavaş, saygı dolu bir hareketle doğrulttu. Ayaklarım yere değdi, ama dengem hâlâ ona bağlıydı. Yüzüme baktı, başparmağı yanağımda, ter izlerimin arasında gezinerek. Sonra eğildi ve dudakları alnıma, hafif, bir tüy dokunuşu, bir mühür gibi değdi.
"Ve işte," diye fısıldadı, sesi hâlâ hızlı nefes alışverişlerle titreşerek, ama şimdi derin bir huzurla doluydu. "Dileğim sadece benimle dans etmiyor, Miraç. Beni nefessiz bırakıyor. Tüm havasını ciğerlerimden çekip alıyor."
Orada, nefes nefese, terle sırılsıklam, onun sarsılmaz kollarında, bir dileğin sadece gerçek olmakla kalmayıp, insanın tüm dengesini, yerçekimini alt üst edip, onu bir başka insanın gözlerinin içinde, güvenle asılı kalabileceği bir evrene fırlatabileceğini öğrendim.
Sanki zaman, ayaklarımızın altına dökülmüş ve bizi yansıtan bira göletine basıp kaymışız gibi bizi evin önüne yalpalattığında dudaklarımızdan kahkahalarımız dökülüyordu. Geceyi içimize çekmiş, ciğerlerimizi temiz, tuzlu havayla ve paylaşılan neşenin ılıklığıyla doldurmuştuk.
Rauf, anahtarı kilide sokmak için iki hamle yapmak zorunda kaldı, çünkü bir eli hâlâ omzumda sıkıca duruyor, beni dengede tutuyordu.
"Tokmağı tutsana, düşmeyelim."
Dediğini yaptım.
Kapının tokmağından ellerim kaydı, içeri sendeleyerek girdim ve dengesiz bir kahkaha attım. Vücudum yatağın hemen yanındaki duvara doğru savruldu, avuçlarım sıvasına yapışarak düşmekten son anda kurtuldum. Sırtım soğuk duvara dayalı, nefes nefese kalakalmıştım.
Ardımdan giren Rauf, iki eliyle kapıyı sertçe kapattı. Tok ses, tüm sesleri kesmiş gibiydi. Ayakkabılarımızı çıkarırken ki o birkaç saniyelik sessizlik, odanın ağır, ılık havasıyla daha da belirginleşti. Sonra, dönüp bana baktı. Hareketi hızlı ve kararlıydı. İki adımda yanıma geldi, bir eli belime kenetlendi ve beni duvardan koparıp kendine doğru çekti. Hareket o kadar beklenmedik ve güçlüydü ki, bir an için ayaklarım yerden kesilmiş gibi oldum.
"Sarhoş musun sen?" diye sordu, sesi alçak ve gergindi. Nefesi, içkinin keskin kokusuyla birlikte yüzüme çarptı.
Kafamı iki yana salladım. Başım dönmüyordu, aklım yerindeydi. Ama onun bu ani yakınlığı, bu dokunuşu, dengemi bozan şeydi. "Hayır," diye mırıldandım. "Aklım başımda."
Ama adımlarımın sendelediği bir gerçekti. Ya da belki de sendeleyen, onun karşısındaki içsel dengemdi. Loş ışıkta, yüzünün detayları netleşiyordu. Dudakları hafif aralıktı. İç kısımları nemli ve koyu pembeydi, nefes alıp verişiyle hafifçe kıpırdıyorlardı. Nefesi, şimdiye kadar fark etmediğim bir telaşla göğüs kafesini şişirip indiriyor, ince pamuklu gömleğinde hafif dalgalanmalar yaratıyordu. Yakınlığı, odanın boğucu sessizliğini birdenbire elektrik yüklü, tehlikeli bir şeye dönüştürmüştü. Belimdeki elinin sıcaklığı, kumaşın ve derimin ardından damla damla yayılıyor, tüm dikkatimi oraya, o yakan noktaya topluyordu.
"Kesinlikle hayır," diye tekrarladım, bu sefer daha net, onu süzmeye devam ederken. "Ama her an olabilirim." Sesimde bir meydan okuma, bir davet vardı.
Bakışlarım, yine o aralık dudaklarına takılı kaldı. Her nefes alışında hafifçe kıpırdayan, bir şey söylemek ya da bir şeyi içine çekmek arasında gidip gelen o ince çizgi... O boşluk, söylenmemiş her şeyle, yapılmayı bekleyen her şeyle doluydu. Rauf'un belimdeki eli daha da sıkılaştı, parmakları neredeyse acıtacak kadar derine battı. Yüzüme vuran nefesleri sıklaştı, hızlandı.
"Olalım mı, sarhoş?" diye sordu, sesi gırtlağında takılı kalmış gibi çatallı ve kalındı. Sertçe yutkundu, boynundaki kaslar gerildi.
Gözlerimi güçlükle onun dudaklarından çektim. Gözlerine baktım, ama o da aynı yoğunlukla, tamamen benim dudaklarıma odaklanmıştı. Bakışları, fiziksel bir dokunuş kadar ağırdı.
"Nasıl?" diye fısıldadım, ama dudaklarımdan çıkan ses bir sorudan çok, boğuk, ihtiyaç dolu bir inlemeydi.
Rauf, cevap vermek yerine, belimdeki ellerini ağır ağır, kasıtlı hareketlerle aşağıya, kalçalarıma doğru indirdi. Avuçlarının sıcaklığı, hareket ettiği her yeni santimde tenimde yeni bir iz bırakıyor gibiydi.
"Yavaş yavaş," dedi, sesi iyice boğuklaşmış, her hecesi bir tehdit ve vaatle yüklüydü. "Sindire sindire. Damla damla. Tadına vara vara."
Parmak uçları, kalçalarımın kavisine ulaştı. Elbisenin ince kumaşı, onların baskısıyla tenime daha da yapıştı. Parmakları, şeklimi keşfeder gibi ağır, dairesel hareketlerle geziniyor, her dokunuşta içimde bir gerginlik ipi daha geriliyordu. Yanaklarımdan sızan bir sıcaklık, boynuma, oradan da göğsüme doğru yayılıyordu. İçimde bir şey, uzun süredir gerilmiş ve şimdi çözülmek üzere olan bir yay gibi titriyor, titreşiyordu.
Boğazımda biriken kuru, sıcak topak yutkunmama engel oluyordu. Zorlukla yuttum.
"Hızlı olsa olmaz mı?" dedim, sesimde sitem ve dayanılmaz bir sabırsızlık vardı. "Birden... kökten içime aksa," duraksadım, nefesim kesik kesikti, "alkol."
Bu cümle, aramızdaki gerilimi son bir kertede daha tırmandırdı. Rauf'un gözlerinde, kontrolünü yitirmek ile onu bilinçli olarak, iradi bir şekilde fırlatıp atmak arasında gidip gelen şiddetli bir kararsızlık okudum. Dudakları bir an için daha da aralandı, keskin, hırıltılı bir nefes aldı. Hava, dişlerinin arasından ıslık çalar gibi geçti.
Başını hafifçe yana eğdi. Nefesi, artık sadece yüzüme değil, dudaklarımın köşesinde, en hassas, en savunmasız noktada geziniyordu. Tüm bedenim bir anda, her biri gergin ve elektrik yüklü tellerden örülmüş bir yumağa dönüştü. Her lifim ona, o nefese, o yakınlığa tepki veriyordu.
Parmakları kalçalarımda aniden kilitlendi, bir kıskaç gibi sıktı ve beni kendine doğru öyle bir çekti ki, nefesim kesildi. Artık aramızda nefes alacak, hareket edecek kadar bile boşluk yoktu. Karnıma, kasıklarıma baskı yapan o sert, iddialı varlığı her zerremle hissediyordum.
"Kökten mi," diye tekrarladı, o da bilinçli olarak duraksayarak, her kelimeyi bir damla zehir gibi ağır ağır dökerek, "içine aksın... alkol?"
Artık bu bir düşüş değil, bir boşluğa bilinçli, istekli bir süzülüştü. Ve onun sesindeki o koyu, tehlikeli, şehvet dolu tat, bütün damarlarımda yanarak yayılan en sert, en keskin içkiden kat kat daha baş döndürücüydü.
Omuzlarındaki elimi, onun koluna doğru kaydırdım. Kaslı kolu boyunca aşağı indim, bileğini, elini geçtim. Sonra, ellerim onun beline ulaştı. İnce gömleğin kumaşını avuçlarımda hissettim. Oradan, daha aşağıya, kalçalarının sert kemiklerini ve dolgun kaslarını kavramak için kaydım. Onu, kendime, olduğumuz o birbirine yapışık halin içinde daha da yakına, daha da derine çektim.
"İçime aksın," diye fısıldadım, dudaklarım neredeyse onunkine değiyordu, her heceyi ayrı, vurgulu telaffuz ederek. "Ilık ılık... yavaş yavaş değil. Bir anda. Beni sarhoş etsin."
Rauf'un boğazından, derinden, yırtıcı bir hırıltı yükseldi. "Siktir!" Kalçalarımı iki avucunda yoğurarak, kendi sertliğine doğru ezdi. Gözlerinde artık hiç kararsızlık yoktu, sadece saf, kör edici bir açlık vardı. Alnını alnıma dayadı, nefesi ağzıma doldu. "İliğimi köküne kadar içine akıtacağım yavrum!"
Ve işte o an, bekleyişin ince, gergin ipliği nihayet koptu.
(Cinsellik, argo vb. cümleler yoğun bir şekilde lanse ediliyor. RAHATSIZ OLACAKLAR BELİRTTİĞİM YERE DOĞRU KAYDIRSIN.
Burning In Desire – Chris Grey
Dudaklarımız ilk çarpıştığında, ağzımda yalnızca onun değil, tüm gece içtiğimiz içkilerin karışık, ılık tadı patladı. Dişlerimiz birbirine çarptı, can acıtan, neredeyse metalik bir çarpışmaydı bu. Dili, alkolle gevşemiş ama vahşi bir keskinlik kazanmıştı; ağzımı, nefesimi, aklımın son berrak köşesini bile talepkâr bir hızla fethediyordu. Yavaş yavaş olmayacaktı, olamazdı. Tıpkı dediği gibi, alkolün damarlarda hızla yayılışı gibi ani bir darbeydi bu.
Onun vahşetini, kendi vahşetimle karşılayarak, ben de ona tüm gücümle karşılık verdim. Elim sırtında, gömleğinin ince pamuklu kumaşında dolandı. Kumaşı öyle bir sımsıkı kavradım ki, dikiş yerlerinden yırtılacakmış gibi gerildi. Diğer elim hâlâ onun kalçasındaydı ve onu bana doğru, ritmik, sert ve ısrarlı hareketlerle çekiyordum. Her sürtünme, kasıklarımdan göğsüme kadar vücudumda yeni bir şimşek çaktırıyor, zihnimdeki son düşünce kırıntılarını da silip süpürüyordu. Sadece o vardı. Sadece bu vahşet vardı.
Rauf, öpüşümüzü bir an bile kesmeden, elbisemin önündeki, göğüs hizasındaki bağcık iplere uzandı. İki yanını saran parmakları ince, gergin bir titreme halindeydi. Ama bu titreme zayıflıktan değil, bastırılmış, birikmiş yoğunluğun fiziksel taşmasıydı. İpleri sertçe, iki yana çekti. İnce düğümler çözüldü, bağcıklar gevşedi.
Tam o sırada, aramıza elimi soktum. Avuçlarımı onun gömleğinin göğsündeki düğmelerine, hızla, beceriksizce ama kararlılıkla kapattım. İki yana çekiştirdim. Küçük, sedef düğmeler yuvalarından fırladı, yere tık tık diye düşen sesler çıkardı. O da aynı hızla, gömleğini omuzlarından, şişmiş pazılarından söküp attı. Kumaş, havada bir an süzülüp sessizce yere indi.
Ben de ellerimi omuzlarıma atarak ince elbise kumaşını aşağıya, ayaklarımın etrafına düşürdüm. Artık aramızda hiçbir engel kalmamıştı.
Oda ılık, durgun bir havayla doluydu. Ve o havada, Rauf'un bakışlarının ağırlığını tüm çıplaklığımla hissettim. Gözleri, bir an için dondu, sonra üzerimde ağır ağır, bir kartalın avını izler gibi gezindi. Evet, iç çamaşırlarım yoktu. Bu bilinçli, meydan okuyan bir seçimdi ve şimdi tüm sonuçlarıyla karşımdaydı.
Bakışları, kaburgalarımın kıvrımından, göğsümün yükselen eğrisine, oradan düz karnıma ve daha aşağılara doğru yavaş, yakıcı bir şekilde kaydı. Tenimin her santimi, onun bakışının dokunduğu yerde yanıyor, sanki fiziksel bir iz bırakıyormuş gibi hissediyordum. Dudakları hafifçe aralandı, ama ilk anda bir ses çıkmadı. Sadece boğazının derinliklerinden, bastırılmış, ilkel bir homurtu, bir hayvanın inlemesi gibi yükseldi. Bu ses, odanın sessizliğinde bir deprem gibiydi.
"Miraç," diye mırıldandı sonunda, sesi parçalanmış, kırık bir fısıltıydı, sanki ismimi söylemek bile acı veriyordu. Avucunu, hafifçe titreyerek kaburgalarıma, göğüs kafesimin alt kısmına doğru uzattı. Dokunuşu beklenmedik bir tezatlıktaydı; yıldırım kadar ani, ama ipek kadar hafif ve keşifçiydi. Başparmağı, göğsümün alt eğrisini yavaşça, saygıyla takip ederken, nefesim göğsümde sıkıştı, kesildi. Derim ürperdi, göğüs uçlarım sertleşip belirginleşti, onun bakışlarının ve dokunuşunun ağırlığı altında mermer bir heykel gibi hareketsiz kaldım.
O, bu fiziksel, içgüdüsel tepkimi görünce, gözlerinde koyu, tehlikeli bir zafer ışığı parladı. Bu, onun gücünün değil, benim ona verdiğim gücün zaferiydi. İkinci eli de yükseldi, şimdi iki avucu da yanlarımda, belime yakın, böğürlerimde duruyordu. Sanki kırılgan, paha biçilmez bir sanat eserini, ama aynı zamanda en değerli ganimetini kavrıyormuş gibiydi. Bu kavrayışta bir hürmet vardı, evet, ama ondan çok daha güçlü, kemikleşmiş bir sahiplik duygusu.
Gövdeme doğru eğildi. Dudakları, göğsümün tam ortasına, iki göğsümün arasındaki çukura değdi. Nefesi, tenime çarpıp geri sekerken, orada ılık, nemli bir leke bırakıyor gibiydi.
"Böyle miydi planın?" diye sordu, sesi göğsümde yankılandı, dudakları konuşurken tenime sürtünüyor, her hece minik, elektrikli bir öpücük gibi titretiyordu beni. "İç çamaşırı giymeyerek beni çıldırtmak? Aklımı başımdan almak? Bana kendimi unutturmak?"
Cevap veremedim. Boğazımda sıcak, acı bir düğüm vardı. Sadece başımı geriye, duvara doğru attım, gözlerimi sıkıca kapattım ve onun ağır, düzensiz nefesinin tenimde yarattığı o yoğun, yakıcı hisse tamamen teslim oldum. Parmakları, avuçlarının sıcaklığını bırakarak yavaşça sırtıma kaydı, omurgamın her bir çıkıntısını, her kas telinin gerginliğini okur gibi takip etti. Bu bir keşif yolculuğuydu, bedenimin haritasını çıkarıyordu.
Sonra, o yolculuk aniden son buldu. Avuçları kalçalarımın dolgun kıvrımlarında durdu. Ve bu sefer, yavaşça değil, aniden, sağlam bir şekilde kavradı. Bu artık bir keşif değil, net, tartışmasız bir talep ediş, bir sahiplenişti.
"Konuş, sevgilim," diye ısrar etti, sesi daha da kalın, daha da boğuk bir hale gelmişti. Başını kaldırdı, gözlerime baktı. Bakışları yalvaran değil, emreden bir bakıştı. Derin, karanlık ve mutlaktı. "Söyle. Bunu istedin, değil mi? Beni bu hale getirmek istedin. Beni kontrolümü kaybetmiş, sana aç, sana muhtaç bu halde görmek istedin."
Göz kapaklarım ağır ağır, titreyerek açıldı. Onun gözlerinin aynasında, kendimin çıplak, susuz, tamamen ifşa olmuş yansımasını gördüm. Dudaklarımı, kurumuş dudaklarımı yaladım. Dilim bile titriyordu.
"Evet," diye fısıldadım, tek kelime, bir itiraf, bir zafer çığlığı ve bir teslimiyet beyanıydı bu. Sesim kendime bile yabancı, çatallı ve kısıktı. "Seni deli etmek istedim. Seni benim yüzümden kendini unutturmak istedim. Çünkü unutma, denizkızları hafızaları siler ya da onları delirtir."
Bu itiraf, üzerinde tutunmaya çalıştığı son ketleri, son zayıf engelleri de paramparça etti. Yüzünde, vahşi, çıplak, hiçbir şeyi saklamayan bir zafer ifadesi belirdi. Bu, sadece fiziksel bir üstünlük değil, beni bu noktaya getirmiş olmanın, bu sözleri ağzımdan dökülürken izlemenin verdiği karanlık bir tatmin duygusuydu.
Kalçalarımdaki elleri aniden demir gibi sertleşti, parmakları adeta tenime çivilendi ve beni kendine doğru öyle bir çekti ki, bir an nefesim kesildi. Alt dudağını, beyaz dişleriyle hafifçe ısırdı; bir düşünceyi, bir kararı bastırıyor gibiydi.
"Başardın," dedi, sesi gergin ve boğuk. "Delirttin beni. Öyleyse şartları eşitlemem gerek."
Şaşırmıştım. Tam onun ağzına, bedenine atılmaya hazırlanıyorken, beni hafifçe arkamdaki duvara yasladı. Sert sıva omurgama değdi. Kaşlarımı, anlam veremeyerek çattım. Rauf, gözlerimi hiç bırakmadan, önümde yavaşça diz çöktü. Hareketi, bir saygı duruşundan çok, bir avcının avına son bir bakış atışı gibiydi. Bakışlarımdaki şaşkınlığı ve içten içe kabaran beklentiyi okuduğundan emindim. Sağ elimle duvara tutunuyordum. Sol elimse havada, ne yapacağımı bilememiş şekilde asılı kalmıştı.
Sağ bacağımı, bileğimden kavrayıp hızla ve ustalıkla kaldırdı, ayağımı omzuna yerleştirdi. Dengesiz bir şekilde tek ayak üstünde duruyordum, ama onun tutuşu sağlamdı. Kalbim göğsümde deli gibi atıyordu. Cennetin önüne pusu kurmuş şeytanın, beni sınayacak nefesini hissettim.
Sadece bir dokunuştu, öpüş bile değil, ama tüm bedenim bir kramp gibi kasıldı. Ama bu kadarı bile yeterdi. Tüm bedenim, elektrik çarpmış gibi, bir krampla kasıldı. Sırtım duvarda kavislenip yeniden duvara yaslanırken, ellerim refleksle başının iki yanına atıldı, parmaklarım onun koyu, dağınık saç tellerinin arasına gömüldü.
"R-Rauf..." Adı, boğazımdan tıkanmış, boğuk bir sızlanma olarak çıktı.
O, cevap vermedi. Kelimelere ihtiyacı yoktu. Sadece, omzundaki bacağımı daha sıkı tuttu. Diğer eli, serbest kalan kalçamı kavradı ve beni kendine, o yakıcı ağzına doğru hafifçe, ama kararlılıkla çekti. Pozisyonumu sabitledi. Ve sonra, gerçek anlamda hareket etti.
İlk temas, aklımı başımdan alan bir şok dalgasıydı. Sadece dudakları değil, diliydi. Uzun, yavaş, kasıtlı bir yalayış. Gözlerim fal taşı gibi açıldı, sırtım duvarda yükselirken başım çarptı ama acıyı bile hissedemedim. Tüm duyularım, tüm varlığım, aşağıda, onun yarattığı o ıslak, sıcak, dayanılmaz haz fırtınasında toplanmıştı.
"Ah! Rauf..." İniltim, bu sefer daha net, odanın boğucu sessizliğinde bir çığlık gibi yankılandı.
O, metodikti. Adeta bir sanatçı, bir işkenceci gibi çalışıyordu. Cezalandırıyor, ama aynı zamanda ödüllendiriyordu. Her dokunuşu, her hareketi hem bir azap hem de bir lütuftu. Bazen yavaş, sadece dış hatları, kenarları yoklayan gezintiler... Bazen doğrudan, acımasız bir yoğunlukla merkeze odaklanmış saldırılar. Dili bazen düz, yayılarak, bazen sivrilerek hareket ediyordu. Parmakları kalçalarımda, popomda geziniyor, yoğuruyor, bazen hafifçe sıkarak beni onun ağzına doğru itiyor, kaçacak, saklanacak hiçbir boşluk bırakmıyordu.
Dayanamadım. Sol bacağımı kendi irademle kaldırıp, diğer omzuna yasladım. İki ayağım da artık onun omuzlarındaydı, tüm savunmasızlığımla ona açılmıştım. İnleyerek, saçlarından tutup yüzünü daha da cennetime doğru çektim. O ise, bu daveti sabırla, neredeyse minnetle karşıladı. Dili, bu kez daha derinlere, daha karanlık noktalara girmek için cennetin kapılarını yoklamaya devam etti.
Topuklarımı, onun gerilmiş, sert sırtına bastırdığımda, dizlerim kontrolsüzce titremeye başladı. Nefes alışım, düzensiz, kesik kesik çığlıklara dönüşüyordu. Onun adını sayıklıyordum, bir duaya, bir lanete, hayatta kalmak için tutunduğum tek kelimelik bir mantraya dönüşmüştü. "Rauf... Rauf, lütfen... Ah, orası... Tanrım, durma... daha fazla, lütfen daha fazla..."
Durdu.
Tüm o yoğun, ıslak, yakıcı dikkati aniden kesildi. Sıcaklık ve baskı yerini, soğuk, terk edilmiş, dayanılmaz bir boşluğa bıraktı. Sadece onun, en hassas yerime çarpan düzensiz, sıcak nefesi kalmıştı geriye. Gözlerimi, ağır kapaklarımı zorlayarak açtım. Aşağıya, ona baktım.
Rauf, yüzünü birkaç santim geri çekmiş, yukarı, bana bakıyordu. Dudakları parlak, nemli, hafifçe aralıktı. Nefesi, hâlâ titreyen etime düzensiz dalgalar halinde vuruyordu. Gözlerinde az önceki vahşi zaferin, kontrol edilemez açlığın yerini, derin, tehlikeli, buz gibi bir dinginlik almıştı. Okyanusun fırtına sonrası aldığı o sakin, ama dibinde neler gizlendiği belli olmayan hal gibiydi.
"Seni duyamadım," diye sordu, sesi alçak, bir yırtıcının avını oyalarken çıkardığı homurtuya dönüşmüştü. "Durmamı mı istedin?" Duraksadı. Başparmağı, yavaşça, neredeyse düşünceli bir şekilde, hâlâ titreyen, ıslak etimin üzerinde, tam klitorisimin üzerinde küçük, yuvarlak bir daire çizdi. Dokunuş, bir tüy kadar hafif, ama bedenimde bir yıldırım kadar şok edici bir tepki yarattı. Tüm vücudum, yeni bir spazmla, ona doğru çekildi. "Yoksa... devam etmemi mi?"
Soruyu sorarken, başparmağının baskısı biraz daha arttı, bu sefer daha ısrarlı, daha talepkâr, bir cevap bekliyormuş gibi.
Konuşamıyordum. Boğazım düğümlenmiş, dilim damağıma yapışmıştı. Sadece boş boş, şaşkınlık ve haz yüküyle ona bakakaldım. Başımı zayıf, çaresiz bir hareketle iki yana salladım. Hayır mıydı bu? Evet mi? Kendim de bilmiyordum. Tek bildiğim, bu askıda kalmanın, bu boşluk ve bekleme halinin, onun az önce yarattığı o yoğun hazdan bile daha acımasız bir işkence olduğuydu.
Bir gülümseme, dudaklarının köşesinde, anlık bir ışık gibi parlayıp söndü. Sessiz cevabımı, iç çekişimi, bedenimin titreyişini anlamış gibiydi.
"Karar veremiyorsun, değil mi?" diye mırıldandı, sesi alçak ve sinsi. Başparmağı, bu sefer küçük, dairesel, bastırarak hareketlerine devam etti; her dönüş, içimde yeni bir kasılmaya neden oluyordu. "Çünkü biliyorsun. Devam etmem seni bitirir. Parçalar. Geri dönülmez bir yere götürür."
Bu doğruydu. İçimdeki her hücre, bir sonraki dokunuşun, bir sonraki yalayışın beni bir uçurumdan aşağı, bilinmeyen, kontrolsüz bir boşluğa atacağını biliyordu. Ama aynı zamanda, o uçurumdan atılmayı, onun elleriyle, diliyle, paramparça olmayı istiyordum. İhtiyacım vardı.
Gözlerime baktı. Göz kapaklarım ağırlaşmıştı, bakışlarım bulanıklaşmış, odaklanamıyordu. Zorlukla nefes alıp veriyordum, göğsüm hızlı hızlı inip kalkıyordu. Dudaklarımı araladım, ses çıkarmaya, bir şeyler söylemeye çalıştım. Sadece kuru, boğuk, anlamsız bir hırıltı geldi.
"Konuş," dedi, sesi aniden sertleşti, bir emir gibiydi. Baskısını hafifçe artırdı. "Bana kelimelerini ver."
Ağlak, çaresiz bir inilti daha döküldü dudaklarımdan. İstiyordum. Devam etmesini istiyordum. O boşluğa düşmek istiyordum.
"Lütfen," diye zorlukla fısıldadım, sesim kırık, titrek.
Rauf, gözlerimi yakaladı. Dudaklarını, parlak, ıslak dudaklarını yaladı. Sonra, eğildi ve sıcak nefesini, tam o aşırı hassas noktama üfledi. Tüylerim diken diken oldu, bedenim bir kez daha şiddetle titredi.
"Lütfen ne bebeğim?" diye sordu, bu sefer daha yakından, nefesi tenimde kayboluyordu. "Hadi söyle bana."
Dayanamıyordum. Saçlarını, avuçlarımda sıkıca, neredeyse acıtacak şekilde tuttum. Tüm gücümü, tüm irademi o iki kelimeye verdim.
"Devam et!"
Zafer gülümsemesi, bu sefer tüm yüzüne, gözlerinin derinliklerine kadar yayıldı. Karanlık, doyumsuz, mutlak. Ve geri döndü.
Bu sefer, daha öncekilerin hiçbirine benzemiyordu. Bu bir sanat, bir teknik değildi artık. Bu, bir saldırı, bir yok edişti. Tüm incelik, tüm yavaş tempo, tüm kontrollü hareketler bir kenara atılmıştı. Yerini, aç, sınırsız, aceleci, ilkel bir iştah almıştı. Parmakları kalçalarımda, popomda kenetlendi, beni ona doğru adeta mıhladı. Dili ve dudakları, amansız, delice bir ritimle çalışmaya başladı. Yalıyor, emiyor, hafifçe ısırıyor, sonra tekrar derinlemesine dalıyordu. Artık yalnızca duyum vardı: ezici, yakıcı, sınırsız, her şeyi yutan bir haz.
Çığlığım, boğuk, parçalanmış, hayvani bir sese dönüştü. Artık kelime yoktu, sadece ses vardı. Ellerim saçlarını çekiyor, bırakamıyordum. Dizlerim iki yana tamamen düştü, tüm bedenim onun ağzının, dilinin merhametsiz saldırısına karşı koyamayacak şekilde açıldı, teslim oldu.
Ve sonra, o bitiş geldi. Bir patlama değil, daha çok bir süpernova gibiydi. Sessiz, beyaz, mutlak. Zaman durdu, uzay büküldü. Her şeyi silip süpüren bir boşluk açıldı. Kaslarım önce taş kesildi, her biri son bir gerilimle kaskatı oldu. Sonra, bir anda, tüm o muazzam gerginlik, içimden kopan bir dalga halinde boşaldı. Titreyerek, hıçkıra hıçkıra, Rauf'un üzerine, onun ağzına, çenesine boşaldım.
Ama o durmadı. Dalgalanmalarım azalırken, yoğunluğu yavaşladı, yumuşadı, ama devam etti. Acıyla karışık, aşırı hassaslaşmış, neredeyse dayanılmaz bir hazla, bedenimin son titreşimlerini, son sarsıntılarını da sabırla, neredeyse şefkatle emdi, içti. Sonunda, yavaşça, yüzünü ayırdı. Nefes nefeseydi. Omuzları inip kalkıyordu. Dudakları parlak, çenesi ıslak, yanakları kızarmıştı. Gözleri, karanlık ve saf bir zaferle, bir avcının avını nihayet indirmiş olmanın o ilkel gururuyla parlıyordu.
"İşte," diye homurdandı, sesi yırtık pırtık, nefes nefese, ama her hecesi ağır ve anlamlıydı. "Ceza ve mükafat. Deli ettiğin aklımın parçasını seninle geri aldım."
Cezam bitmişti. Ve ödülüm, onunla yeniden doğmuş halimdi.
Rauf, yandan sarkan dizlerimi avuçlarıyla kavrayıp düzeltirken, beni dengede tutan bir destek gibiydi. Bacaklarım hâlâ tutuk ve titrek, vücudum az önce yaşadığı patlamanın şokunu atlatmaya çalışıyordu. Ayaklarım parkenin soğuk yüzeyine sağlam basar basmaz, kendini benden ayırdı. Hareketi tek ve akıcıydı; bir savaşçının dinlenme anından savaşa geçişi gibi. Yerden kalktı, boyu loş odanın tavanına kadar yükseliyor gibi göründü.
Bir an durdu. Elini kaldırdı, başparmağı çenesindeki, benim bıraktığım nemi düşünceli bir şekilde sildi. Gözleri, o karanlık, derin bakışlarıyla hâlâ benimkilerde kilitliydi. Onu, bana bunu yaparken izlemek tarifsiz bir güç duygusu veriyordu. Yatak kenarındaki bu dar alanda, gölgeler içindeki figürü daha da heybetli, daha da vahşi görünüyordu.
Sonra, başparmağını dudaklarına götürdü ve o parmağın ucundaki nemi, gözümün içine bakarak, yavaşça emdi. Bu hareket, sadece fiziksel bir temizlik değil, bir mülkiyet işareti, bir zafer ilanıydı. Ellerini kemerine götürdü. Metal tokasının açılma sesi, odadaki tüm gerilim dolu sessizliği kesen keskin, nihai bir sesle yankılandı. Hiç zaman kaybetmedi.
Sağ eli fermuara indi, hızla aşağı inen cızırtı, bir şeyin serbest bırakıldığının, engellerin kaldırıldığının habercisiydi. Pantolonu, ağırlığıyla kalçalarından sıyrıldı, sert kaslı uyluklarından aşağı kaydı, dizlerini geçti ve sonunda ayak bileklerine ulaşıp parkenin üzerine, koyu bir gölge gibi çöktü. Kumaşın hışırtısı, hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.
O an, boxerının da pantolonuyla birlikte, aynı terk edişle aşağı indiğini fark ettim. Teninin loş ışıktaki soluk parıltısı, kalçalarının sert kavisi ve bacaklarının güçlü hatları bir anlığına ortaya çıktı. Ama orada, iki bacağının arasında, tüm gerilimi ve arzuyu somutlaştıran şey dimdik ve iddialı bir şekilde uzanıyordu. Onu izlerken boğazım kurudu. Bu hareketlerde aciliyet vardı, pratik bir çıplaklık, ama aynı zamanda hiçbir şeyi saklamaya niyeti olmayan bir vahşetin sergilenişiydi. Kendimi tamamen ona bırakmışken, onun da tüm kontrolü, gücü ve kabullenişiyle bana sunduğu o andı.
Alt dudağımı hafifçe dişlerimin arasına alıp ezdim, ona belli belirsiz, çekici, biraz da meydan okuyan bir gülümseme yolladım. Gözlerim, loş ışıkta terle parlayan geniş, heybetli omuzlarından aşağı kaydı. Göğsündeki gergin, geniş kaslara, her nefes alışında dalgalanan sert karın kaslarına ve en sonunda, ona tüm varlığıyla meydan okuyan o karanlık, iddialı heybete takıldı. Bakışım orada, bir an için dinlendi. Her santimiyle güç doluydu.
"Koca adamım benim," diye fısıldadım, sesim biraz boğuk, biraz da saf hayranlık ve karanlık bir arzuyla doluydu. Kelimeler ağzımdan çıkarken, sadece fiziksel bir gözlemi değil, onun yarattığı ezici baskıyı, varlığının dayanılmaz, ama arzulanan ağırlığını da kabul ediyor, hatta ona tapınıyordum.
Rauf'un dudaklarında, yavaş, kendinden emin, tehlikeli bir gülümseme belirdi. Bu, alaycı ya da küstah bir sırıtış değil, daha ziyade çapkın, bilmiş ve son derece tatmin olmuş bir ifadeydi. Gözlerinin derinliklerinde, karanlıkta parıldayan bir şeytan ışıltısı vardı. Başı, merakla, hafifçe yana eğildi.
"Biliyorum," diye mırıldandı, sesi alçak, kalın, vınlayan bir çınlama gibi odanın havasını doldurdu. "Ve sen," diye devam etti, her kelimeyi ağır ağır, vurgulayarak, "bu koca adamın sana ne yapacağını da çok iyi biliyorsun."
Çenemi, büyük bir başkaldırış ve tamamen bilinçli bir meydan okumayla yukarı kaldırdım. Gözlerimin içinde, kabulün yanı sıra, onu daha da ileriye, sınırların ötesine çekecek açık bir davet vardı.
"Bilmem," diye cevap verdim, sesimde oynak, tekin olmayan, alaycı bir tını. Kasıtlı olarak, gözlerimi onunkinden ayırmadan, dilimin ucunu üst dudağımın kenarında gezdirdim. "Göstersene?"
Bu iki kelimelik davet, henüz havada asılıyken, Rauf harekete geçti. Aramızdaki son kırıntı mesafeyi bir yıldırım hızıyla, bir saldırganın hamlesiyle kapattı. "Gel buraya," diye inledi, sesi hem bir emir, hem bastırılmış arzunun ta kendisi, hem de nihayet serbest bırakılan bir canavarın homurtusuydu.
Avuçları kalçalarıma kenetlendi, parmakları tenime gömülürken beni yerden kaldırdı. Bacaklarımı hızla beline sardım. Hiçbir ağırlığım yokmuş, bir oyuncakmışım gibi, kendini bana, beni de ona doğru çekti. Bir anlık havada asılı kaldım, sonra sırtım soğuk duvara çarptı. Ama bu sert temas bile, onun dudaklarının benimkilere acımasızca kenetlenişiyle gölgede kaldı. Bu bir öpüş değil, bir ilhaktı; nefesimi, direncimi, her şeyi içine çekiyordu.
Aynı anda, bedenimdeki başka bir noktada, beklenen ama yine de şok edici olan bir baskı hissettim. O sert, iddialı varlık, hazır ve nazır, en hassas sınırıma dayanmıştı. Duraksamadı. Bir itişle, bir nefes alışla, tüm engeli delip geçti ve beni tamamen, acımasızca doldurdu. İçime girişi o kadar hızlı ve keskindi ki, ciğerlerimdeki havayı boşalttı.
"Ah!" İkimizden de aynı anda kopan bir inilti, odanın nemli havasında birleşti. Benimki şok ve ezici doluluğun karışımıydı, onunki ise nihayet kavuşmuş, sıkı bir sıcaklığa gömülmüş olmanın derin, hırıltılı memnuniyeti. Parmaklarım hemen onun granit gibi omuzlarına atıldı, tırnaklarım gerilmiş kaslarına gömülürken, kendimi bu ani işgalin şokuna ve haz dolu sarsıntısına bıraktım. Duvar soğuktu, o ise içimde yakıcı bir ateşti.
Dudaklarımdan yavaşça ayrıldı, alnı ter içindeki alnıma dayandı. Nefesi, sıcak ve keskin, bir ustura gibi ağzıma doluyordu. Gözleri, karanlıkta parlayarak benimkileri yakaladı.
"Of," diye homurdandı, sesi boğuk, parçalanmış, kontrolün sınırında. "Her seferinde... Nasıl bir öncekinden daha sıcak, daha sıkı, daha ıslak karşılayabilirsin beni?" Dişlerini gıcırdattı, içimde hafifçe, ama iddialı bir şekilde kıpırdadı. Bu hareket, içimde derin bir kasılmaya, ona daha sıkı sarılmama neden oldu ve o da bunu hissederek gözlerini kıstı. "Çıldıracağım. Senin yüzünden aklımı, irademi, her şeyimi kaybedeceğim. Sür beni içine, al hepsini yavrum."
Ve sonra, gerçek anlamda hareket etmeye başladı. Basit bir yukarı-aşağı hareket değildi bu. Daha çok, derin, kasıtlı ve dönen bir ritimdi. Kalçasını kıvırarak beni duvarın sert yüzeyine doğru itiyor, omurgam boyunca çakan bir yıldırım gibi bir şok dalgası yolluyor, ciğerlerimdeki son havayı bile sıkıştırıp alıyordu. Sonra, aynı kasıtlı, işkence edercesine yavaş hızla, kendine doğru çekiyordu. Ama asla tamamen çıkmıyordu. Asla o yakıcı, dolgun bağlantıyı tamamen koparmıyordu.
Bu çekiş, onun vücudunun sıcak, terli sertliğini, karnının kaslarının benimkilerle nasıl mükemmel uyumlandığını, her kas lifinin titreşimini daha da yakından, daha da acı verici bir netlikle hissettiriyordu. Sanki her seferinde beni yeniden fethediyor, her çekişte ruhumdan biraz daha fazlasını talep ediyor, alıyordu.
Gözlerimi açık tutmak imkansızdı. Dünya, bu dönen, sarsan, yoğun duyuların altında eriyor, renkler ve şekiller birbirine karışıyordu. Sadece başımı geriye, o soğuk, acımasız duvara dayıyordum. O duvar, bu çılgınlık denizinde tek sabit noktam, tek dayanağımdı ama aynı zamanda, kaçışın olmadığının da somut kanıtıydı. Boğuk çığlıklarım, iniltilerim, küfürlerim ve onun adı, her amansız darbe ile duvara, taşın sıvasına ve benim hafızamın en derin katmanlarına mühürleniyor gibiydi. Parmaklarım onun omuzlarına, sırtına daha derinden gömülüyor, tırnaklarım kaslarına batıyor, sanki bu dönen fırtınanın, bu kontrolsüz düşüşün ortasında tek tutamağım, tek gerçekliğim oymuş gibi ona çılgınca yapışıyordum.
"Rauf..." diye inledim, sesim sarsıntılarla parçalanmış, her hece onun bir içime girişiyle, bir çekişiyle kopuyor, nefessiz kalıyordu. "Rauf...!"
Güç bulup başımı duvardan kaldırdım, gözlerimi ona dikmeye çalıştım. Görüşüm bulanıktı, loş ışıkta yüzü flu bir gölgeydi, ama niyetim kristal berraklığındaydı.
"Kontrolün..." diye zorlukla solukladım, onun bir derin itişiyle sarsılarak, "...gidiyor. Hissediyorum. Benden... benden geçiyor." Derin, titrek bir nefes aldım. "Çünkü burada..." Tekrar bir vuruş, daha derin, ciğerlerimdeki havayı boşaltan. "...burada, içimde... her şeyini kaybediyorsun. Gücünü, iradeni, o katı kontrolünü... Hepsi eriyor. Benim içimde eriyor."
Ellerim, onun granit omuzlarından yukarı kaydı. Avuçlarım, çenesinin gergin, tıraşsız sert hatlarını, şakaklarındaki hızlı atan damarı, boynundaki gergin tendonları hissetti. Alnımı, terle ıslanmış alnına yasladım. Nefeslerimiz, aynı hırıltılı, düzensiz ritme kilitlenmişti. Bakışları, benim gözlerimin derinliklerine, ruhumun en karanlık köşesine mıhlanmıştı; orada, kendisini nasıl kaybettiğini, kontrolünü bana nasıl teslim ettiğini görüyordu. Ve en korkuncu, buna bayılıyordu. O kaybedişten haz alıyordu.
"Ve sen..." diye fısıldadım, sesim neredeyse duyulmayacak kadar alçak, ama her hecesi bir bıçak gibi keskindi, son bir meydan okumaydı. "...benim içimde yok olmayı seviyorsun. O güçlü, korkulan adam olmayı bırakıp, sadece... benim olmayı seviyorsun."
Bu sözler, onun üzerinde patlayan bir bomba gibi etki etti. Gözlerinde, o ana kadar buzla kaplanmış gibi duran son kontrol parçası çatırdadı ve paramparça oldu. O ana kadar zapt edilmiş, dikkatle yönlendirilmiş olan saldırganlığı, artık dizgin tanımayan, ilkel, hayvani bir vahşete dönüştü. Beni tutuşu öyle bir sertleşti, öyle bir kenetlendi ki, kemiklerimin çatırdayacağını, tenimde bir daha asla silinmeyecek izler kalacağını düşündüm. Hareketleri hızlandı. Derinleşti. Düşüncenin, niyetin, planın ötesine geçti. Artık sadece içgüdüydü. Açgözlülüktü. Ve beni de aynı açgözlü, kör dürtünün içine çekiyor, sürüklüyordu.
Başımı tekrar geriye, soğuk duvara attığımda, artık dudaklarımdan kaçan o çığlığı tutmak mümkün değildi. Sesim, odanın loş köşelerinde çarparak yankılanan vahşi, çıplak, utançsız bir itiraf gibiydi. Her çarpışta, bedenimdeki her kemik, onun gücünün somut yankısıyla sarsılıyor, yerinden oynuyor gibiydi. Sırtımın duvara sürtünmesinden yükselen yakıcı, yırtıcı acı, derimde yanan bir feryattı. Ama tuhaf, karanlık bir dönüşümle, her alevlenen acı, on katıyla kabaran, taşan haz dalgalarının içinde eriyor, boğuluyor, onu daha da keskin, daha da yakıcı, daha da dayanılmaz kılıyordu. Acı, hazzın tuzağına düşmüş bir av, onun için besin oluyordu.
"Sen..." diye hırladı, sesi boğazının derinliklerinde, ciğerlerinin dibinde yuvarlanan kayalar gibi gürültülü ve boğuk. Çenemden, boynumdan süzülen tuzlu teri, dudaklarının sıcak, nemli, acımasız dokunuşuyla yakaladı, yaladı. O temas, tenimde bir şimşek çaktırıyor, tüylerimi diken diken ediyordu. "Sen bugün beni çıldırtmaya ant mı içtin? Nefesimi, aklımı, her şeyimi almaya mı yemin ettin?"
Gözlerimi, yarı kapalı, hazla ağırlaşmış göz kapaklarımın arasından ona indirdim. Bakışım, şehvetin, teslimiyetin ve saf meydan okumanın buluştuğu bir noktada kilitlendi onunkinde. Dudaklarım, kanayan bir yara gibi aralandı.
"Evet!" diye haykırdım, sesim çatallı, boğuk, paramparça, her hecesi onun bir vuruşuyla kopuyordu. "Çünkü sen de beni çıldırttın! Hep... hep böyle yaptın! İçimi, aklımı, her şeyimi altüst ediyorsun!"
Rauf'un dudakları, çarpık, karanlık ve tehlikeli bir gülümsemeyle gerildi. Bu, planlar kurduğu bir gülümsemeydi; gözlerinin içindeki ateş, bir vahşinin sonunda avını köşeye sıkıştırmış olmanın harlı zaferiyle daha da parlamıştı.
"Nasıl yavrum?" diye fısıldadı, sesi ipek gibi yumuşak, ama kelimelerin arasından sızan niyet çelikten keskin ve soğuktu. "Nasıl çıldırttım seni?" Soruyu sorarken, kalçasını kasıtlı, işkence edercesine yavaş bir hareketle kıvırdı. Bu, sadece bir hareket değil, bir sorgulamaydı. Bedeninin sert, belirgin damarları, içimdeki en hassas, en gizli, en derin katmanlara, dehşet verici bir anatomik isabetle sürtünüyordu. Her milimetre, bir sinir ucunu uyarıyor, içimde sessiz, elektrikli patlamalar dizisi yaratıyordu. Bu, acı ve hazzın, bilinç ve içgüdünün sınırında gezinen bir dansın ilk adımıydı.
Sonra, beklenen an geldi. Tüm ağırlığını, tüm kas gücünü, tüm vahşi arzusunu bir noktada topladı ve içime ani, yıkıcı, delip geçen bir hamle yaptı. Bu bir vuruş değil, bir darbeydi. "Böyle mi?"
Nefesim, göğsümde sıkışıp kalmış bir kuş gibi çırpındı ve boğazımdan kesik, boğulmuş bir inilti döküldü. O ise, hiç acımadan, merhametsizce devam etti. Kalçalarımı, avuçlarının kavurucu ateşiyle yeniden, bu sefer daha da güçlü kavradı. Parmakları tenime adeta çivilenirken, beni kendine doğru çekti ve aynı hamleyi, bu sefer daha derinden, daha acımasızca, sınırlarımın ve dayanma gücümün en uç noktasını zorlayarak tekrarladı. "Böyle mi?" diye hırladı, sesi kulaklarıma yakıcı, ürpertici, ilkel bir esinti gibi çarpıyordu. Her hece, bir vuruşla senkronizeydi.
Elleri, kalçalarımdan ayrıldı. Göğüslerime doğru kaydı. Avuçları, onları tamamen kapladı, sıkıca kavradı ve sertçe ezdi, şekillendirdi. Bu, sadece bir dokunuş değil, bir sahiplenişti. Bu dokunuşla birlikte, ritmini iyice hızlandırdı. Artık yavaş, işkence edici hareketler yoktu. Yerini, her biri daha vahşi, daha pervasız, daha açgözlü darbeler aldı. Bedenim, onunkine her çarptığında, duvara vuran güçlü, içli dışlı bir ses yükseliyordu.
"Yoksa..." diye devam etti, nefesi kesik kesik, ama her kelime bir tokat gibi sertti, "böyle mi çıldırttım seni?"
Dayanılmaz yoğunluktaki o baskı, haz ile acı, zevk ile ızdırap arasındaki son ince, kırılgan çizgiyi de paramparça etti. Artık ayrım yoktu. Her şey, tek bir yakıcı, boğucu duygu selinde birleşmişti.
Boğazımdan, ciğerlerimin derinliklerinden kopan bir sonraki çığlık, odanın tüm diğer seslerini bastırdı. Ve o çığlıkla birlikte, elim omzuna savruldu. Tırnaklarımı, onun gergin, terle ıslanmış, sıcak etine, kasına, derinden geçirdim. Derisi gerildi, altındaki kaslar, demir gibi sertleşerek bir an için dondu.
Gözlerinde bir şey parladı. Saf, işlenmemiş, ilkel, hayvani bir tatmin... Ve hemen ardından, daha da yakıcı, daha da aç, daha da fazlasını isteme arzusu. Verdiğim acı, onun için en tatlı ödül, en güçlü afrodizyak olmuştu.
"Ah!" diye gürledi, sanki verdiğim acı onu daha da canlandırmıştı. "İşte böyle yavrum! Sana ait olduğumu işaretle!"
Bu çağrıya cevap verircesine, diğer elim de öteki omzuna atıldı, tırnaklarım bu kez daha derine, daha çılgınca gömüldü. Onun tenimde bıraktığı görünmez izler gibi, benim de onun üzerinde somut, kırmızı izler bırakmamı istiyordu. Ve bu karşılıklı yıkım, onu tamamen körükledi.
Kontrolden çıkmış bir makine gibi bana abanışını şiddetlendirdi. Artık hareketleri bir kasırgaydı. Yukarı-aşağı değil, beni duvara mıhlamak istercesine, her biri ciğerlerimdeki son havayı boşaltan, karnımın derinliklerine işleyen amansız, aralıksız darbeler vardı.
İçimde her şey dağılıyor ve aynı anda, farklı bir düzende, onun etrafında yeniden yapılanıyordu. Kaslı göğsünün sabunsu kokusunu, nefesinin sıcaklığı, bedenimde yarattığı her kasılmada içimdeki varlığının nasıl genişleyip daraldığı hissediyordum.
Dudakları önce taparcasına alnımda gezindi, şakağımın atan damarına hafifçe, aidiyetli bir dokunuşla değdi. Sonra, aşağı kaydı ve benimkilerin üzerine kondu. Kurumuşlardı. Dilimin ucunu, bilinçsiz, içgüdüsel bir hareketle çıkardım ve onun üst dudağının kuru çatlağını, hafifçe ıslattım.
Bu küçük, naif, şefkatli hareket, onun içinde beklenmedik bir tetiği çekti. Sakinlik anında parçalandı. Dilimi, kendi diliyle sardı, sıkıca emdi, onunla oynadı, hükmetti. Gözlerimiz aynı anda geriye doğru kaydı. Öpüşümüz, bir anda, ıslak, açgözlü, kirli, nefessiz bırakan bir savaşa dönüştü. Sol eli hâlâ kalçalarımı, parmakları tenime gömülü bir şekilde tutarken, sağ elini enseme kaydırdı. Geniş avucu başımın arkasını kavradı, parmakları saç diplerime gömüldü, beni ona doğru, kaçış imkânsız bir şekilde kenetledi. Nefeslerimiz, tükürüklerimiz, terimiz... Hepsi birbirine karıştı, ayrılmaz bir sıvıya dönüştü. Bu, bir sevişme değil, bir yutulma anıydı.
Dudaklarımdan, boğuk, nefessiz bir homurtuyla ayrıldı. Nefesi, yüzümde yakıcı, ıslak bir buhar gibiydi. Gözleri, yüzümün her santimini, her kasılmayı, her şaşkınlık ve haz ifadesini yakıp geçercesine tarıyordu.
"Siktir," diye soludu, sesi parçalanmış, boğuk, inançsız bir hayranlıkla doluydu. Gözleri, yüzümün her santimini, her ifadesini tarıyordu. "Miraç... çok... çok güzelsin. Sen benim her hayalimden daha güzelsin."
Parmaklarım, refleksle, onun saçlarının ıslak, karanlık buklelerine daldı. Saç diplerini, sıcak kafa derisini hissettim. Onu bana, göğsüme doğru çektim. Sağ elini saçımdan çekip duvara yaslandı. Yüzünü, terle ıslanmış göğsümün ortasına gömdü. Bir an nefes almak için durakladı, sonra dudakları meme ucuma yapıştı. Sadece bir dokunuş değil, bir ele geçirişti. Ağzıyla kavradı ve kopartırcasına, açgözlüce emmeye başladı. Her emiş, göğsümden kasıklarıma, oradan da ayak parmaklarıma uzanan keskin, elektrikli bir şok yolluyordu. İçimdeki kaslar, bu darbeye cevap olarak daha da sıkı kasıldı.
Bedenim, onun her son, uzun ve derin itişine içgüdüsel bir kasılmayla, onu daha da yakından kucaklayarak cevap veriyordu. Odayı, inlemelerimiz, tenin tene vuruşunun ıslak yankısı ve kulaklarımızda giderek yükselen bir uğultuya dönüşen kanımızın şarkısı dolduruyordu.
Sonra, kuvvetli, son bir itişle, tüm vücudundaki kaslar çelik halatlar gibi gerildi. İçime aktığı an, sıcak, dolgun, bir dalgaydı. Ama durmadı, hızını kesmeden devam etti. Bu, benim de son direncimi kırdı. Kendimi ona bıraktığımda inleyerek beni tutuşlarını sertleştirdi.
"Sağıyorsun beni," diye hırladı boğuk, bitkin, neredeyse acı çeker bir sesle, alnı ter içindeki alnıma dayalı. Nefesi sıcak ve ağırdı. "Gevşe."
Cevap veremedim. Konuşmak, düşünmek imkansızdı. Bedenim her bir kasılışında, onun bana nüfuz eden varlığıyla daha da küçülüyor, içimdeki her şeyi dışarı sıkıştırıyor gibiydi. Sanki her şeyimi alıyor, geriye yalnızca ona tutunan, titreyen bir kabuk bırakıyordu. Yalnızca boynuna daha derinden gömüldüm, dişlerim onun köprücük kemiğinin sert, belirgin kıvrımında, terle ıslanmış ve hayat dolu tuzlu derisinde dinlendi. "Rauf..." diye inledim, bu kez adı dudaklarımdan bir teslimiyet, bir yakarış, bir dua fısıltısı olarak döküldü.
Ama gevşeyemiyordum. İçimdeki o muazzam doluluk, ikimizi de bir demir mengeneye sıkıştırılmış gibi hissettiriyordu. Kaslarım isyan ediyor, ona karşı koymak ve aynı anda onu daha derine çekmek arasında bölünüyordu. Sanki bedenim, onun varlığını hem kabul ediyor, ona tapıyor, hem de bu kadar yoğun bir şeyi taşımaktan aciz kalıyordu. Her nefes alışımda, o biraz daha yerleşiyor, beni içeriden biraz daha genişletiyor, biraz daha sahipleniyordu. Bu, hem işkence hem de cennetti.
O zaman, kontrolü tamamen ele aldı. Ben daha ne olduğunu anlayamadan, sol bacağımı belinden ayırıp, havaya kaldırdı ve ayağımı omzuna yerleştirdi. Pozisyonum aniden, kökten değişti. Açım derinleşti, genişledi, dönüştü. Bu yeni konum, ona erişebileceği en derin, en gizli noktaya erişim izni veriyordu.
Daha önce hiç dokunulmamış, uyarılmamış, bilinmeyen bir noktaya doğru acımasız, mükemmel bir isabetle ilerledi. Gözlerim fal taşı gibi açıldı, ağzım bir çığlık için aralandı ama ses çıkmadı; ciğerlerimdeki tüm havayı boşaltan sessiz, şok edici bir darbe gibiydi. Sonra, o derinlikteki varlığın yarattığı elektrik fırtınası tüm bedenimi sarınca, boğazımdan gırtlağımı yırtarcasına, tiz, çıplak bir çığlık koptu.
Rauf'un gözleri, o çığlığın yankısıyla birlikte, yüzümden aşağı kaydı. Bakışları, birleştiğimiz yere, tenimizin kaynaştığı, sınırların silindiği o karmaşık, ıslak, karanlık noktaya indi. Orada, kendi hareketini, bedenimin onu nasıl içine aldığını, nasıl kavradığını izledi. Soluğu hırıltılı çıktı. Bir an, donup kaldı. Hareketleri yavaşladı. Kasları demir gibi gerginleşti ve gözlerinde ani, panik dolu bir şehvet parladı.
"Sikeyim... sikimi köküme kadar yiyorsun amcığınla."
Yüzünde saf, kontrol edilemez bir azap vardı. Başparmağını, en hassas, en şişkin, en çılgın noktama bastırdı. Sert, dairesel, acımasız bir baskıyla orada gezindi.
"Söyle, bu kadar mı açsın bana?"
Cevap veremedim.
Derinimde biriken, katlanarak büyüyen tüm titreyişlerim, bir şafağın zorunlu, kaçınılmaz patlayışı gibi, onun varlığını dışarıya fışkırarak boşalmamı sağladı. Bu, sadece fiziksel bir boşalma değil, onu dışarı atma, hapsolduğu yerden kurtulma dürtüsüydü. Bedenim, son bir kasılmayla onu itti.
Rauf, yaralı ve acı çeker gibi keskin, boğuk bir inilti kopardı. Karnımın üzerine benim zevkimle ıslanmış penisini yasladığı an sıcak, kalın, güçlü fışkırışlarla, menisi karnıma, göğüslerime, hatta çeneme doğru sıçradı. Beyaz, opak damlalar, loş ışıkta parıldayarak tenime düştü. İlk sıçrayış, cildime değdiğinde, gözlerim irkilmeyle, ani bir sıcaklık şokuyla bir an için kapandı. Kirpiklerim titredi. Sonra, yavaş yavaş, ağır ağır açtım.
Bakışım, ilk önce kendi bedenime, orada birikmeye başlayan o kanıta kaydı. Sonra, hayranlıkla, derin, hipnotik bir büyülenmişlikle onun yüzüne yükseldi. O, aralık ağzından hızlı, kesik nefesler alıp veriyor, çatık, konsantre kaşlarıyla kendi boşalmasını, bedenimin üzerindeki izlerini izliyordu. Bu, onun gücünün, kontrolünün değil, zaafının, teslimiyetinin somut, sıcak kanıtıydı. Benim yüzümden, benim yarattığım haz, benim içimde kayboluşu yüzünden bu hale, bu kontrolsüz boşalmaya gelmişti.
Karnımda ve göğüslerimde yayılmaya, soğumaya başlayan o ılık, yapışkan ıslaklık, benim için bir zafer nişanesi, bir ganimet gibiydi. Dudaklarımın köşeleri, kendiliğinden, tatmin olmuş, neredeyse saygı dolu bir gülümsemeyle kıvrıldı. Parmak uçlarımla, göğsümün üzerindeki en yakın, en büyük damlayı hafifçe sıyırdım. Sonra, gözlerini, o karanlık, şaşkın, doyumsuz gözlerini yakalayarak, o parmağımı dudaklarıma götürdüm ve yaladım. Tadı tuzlu, metalik, vahşiydi. Onun özünün tadı.
"Aaa," diye fısıldadım, sesim hâlâ nefes nefese ama yumuşak, bir sırrı paylaşıyormuşum gibi. "Ama doyurmadın beni, hani içime akıtacaktın? Geri koy onu, çok açım sana."
Sözlerim, havada keskin bir bıçak gibi süzülürken, Rauf'un yüzündeki ifade aniden değişti. Şehvetin ve boşalmanın buğusu, koyu, tehlikeli bir öfkeyle ve yeni, daha derin bir açlıkla karıştı. Gözlerinde bir şimşek çaktı.
"Demek öyle," diye homurdandı, sesi bir uğultudan ziyade, toprağın altından gelen bir gürlemeydi. O kadar hızlı hareket etti ki, nefes alma fırsatım bile olmadı. Güçlü kolları bedenimi, soğuk çarşafın üzerine savurdu. Omuzlarım yastığa gömülürken, kendi ağırlığının tamamıyla üzerime çöktü. Bu, hafif bir yük değil, bir dağın ezici varlığı, bir yıkımın ağırlığı gibiydi. Nefesim kesildi.
Dudakları, benimkileri yakaladı. Bu bir öpüş değil, bir hücumdu. Dişleri dudaklarıma değdi, dili ağzımı fethetti, nefesini içime zorladı. Tuzlu, acılı, kontrolsüz bir mühürdü bu. Ve tam aramızda, göğüslerim ve karnım ile onun karnı arasında, boşalmasının ılık, kalın, kaygan seli sıkışmış, her hareketimizle yayılıyor, bizi birbirimize yapıştırıyordu. Bu fiziksel kanıt, onun kaybettiği kontrolün somut hatırlatıcısı gibiydi.
Beni öyle öperken, Rauf, sertliğini kaybetmemiş varlığıyla, yavaş, ama tartışmasız bir şekilde içime yeniden yerleşti. Bu seferki giriş, öncekinden daha yavaş, daha kasıtlı, daha acımasızdı. Göğsünden, derin, hırıltılı, yumuşak bir inilti yükseldi. Hareketi artık yalnızca şehvetle değil, daha ilkel, daha karanlık bir aşk ve sahiplenme dürtüsüyle yönlendiriliyordu.
"Ah," diye inledi dudaklarımın hemen üzerinden, nefesi yakıcı bir buhar gibi tenime yapışıyordu. "Mahvettin beni, Miraç. Yerle bir ettin."
"Görebiliyorum," diye karşılık verdim, nefesim hâlâ kesik kesik, ama sesimde ona ait olmanın verdiği karanlık, tatmin olmuş bir gurur titriyordu. "Her santimini. Her damlasını. Hepsi benim." Bedenimi onunkine daha da yaklaştırdım, kalçalarımı hafifçe kaldırarak onu daha derin, daha kesin, daha acımasız bir şekilde içime aldım. İçimdeki kaslar, onu kabul ederken bir kez daha bilinçli olarak kasıldı, onu sıkıştırdı, hapsetti. "Ama sen daha bitirmedin, değil mi?" diye fısıldadım, sesim alaycı bir şefkatle dolu. "İçimde hâlâ çelik gibisin... Aç olan yalnız ben değilim." Parmak uçlarımla sırtındaki gergin, terle parlayan kaslarda gezindim, her bir lifin titreyişini, gücünü ve çaresizliğini hissediyordum. "Demek ki daha çok içirmek istiyorsun. Daha fazlasını. Beni. Senden."
Dudaklarıma yaslı dudaklarından, öfke ve şehvetle dolu, boğuk, kısa bir kahkaha koptu. Bu bir zafer değil, daha çok tehditkâr, tehlikeli bir eğlenmeydi.
"İçirmek mi?" dedi gülerken, ellerini kalçalarıma kenetleyerek. "Seni yutmak istiyorum ulan. Tekrar tekrar, ta ki nefes alamayana, senin adından başka bir şey hatırlamayana kadar."
Gözleri gözlerime mıhlanmıştı; orada, onun çıldırmasına yol açan o karanlık gücümü görüyor ve ona taparcasına bakıyordu. Ama işin tuhaflığı, içimdeki varlığının hareketiydi. Tüm nefeslerimizden, önceki tüm vahşi hamlelerinden daha yavaştı. Kasıtlı, dayanılmaz bir yavaşlıkla ilerliyor, geri çekiliyor, her milimetreyi saydırıyordu. Sabırsızlanıp kalçalarımı, daha hızlı olması için kıvırdım.
Rauf, ağlak, bastırılmış, zayıf bir inilti çıkardı ve alnıma, neredeyse şefkatli denebilecek küçük, ıslak, hüzünlü bir öpücük kondurdu. Parmakları saçlarıma daldı, buklelerini nazikçe, neredeyse hürmetle okşarken, "Miraç... Miraç... Miraç..." diye tekrarladı. İsmim, onun dilinde bir büyü, bir lanet, bir dua gibiydi. Ve tüm bunlar olurken, içimdeki o amansız, küçük, derin, işkence edici hareketlerini bir an bile kesmedi. "Seni... parçalamanın eşiğindeyim, yavrum," diye fısıldadı, sesi tehlikeli bir tatlılık, bir uyarı ve bir itiraf karışımıyla doluydu. "Sınırımı zorlama. Lütfen... canını acıtmak istemiyorum."
Meydan okumanın verdiği sarhoşluk ve güvenle, dilimi çıkarıp dudaklarının kuru, gerilmiş kenarını, tuzlu terinin izini yaladım. Tadı, gücü ve kontrolün kaygan, metalik lezzetiydi.
"Benim koca adamımın sınırları neresi?" diye fısıldadım, sesim balla kaplanmış bir ustura kadar tatlı ve keskin. Gözlerine daldım, oradaki fırtınanın tam merkezini yakalamaya çalıştım. "Göster bana. O sınıra kadar götür beni."
Bu sözler, onun içindeki son kırılgan ipleri de kopardı. Gözlerindeki oyunbaz, kontrollü ışık anında söndü, yerini saf, yoğunlaşmış, karanlık bir arzu aldı. Yüz ifadesi dondu, tüm maskeleri düştü ve altındaki acımasız, doyumsuz yaratık nihayet serbest kaldı.
Aniden, sol bacağımı tekrar omzuna çekti, bu sefer daha da yukarı, neredeyse acı verecek bir esnekliğe zorlayarak pozisyonumu sabitledi. Diğer eli, boğazımın altına, köprücük kemiğimin üzerine, hafif ama tartışmasız, sahiplenici bir baskıyla yerleşti. Nefes alışımı hissetmek, kontrol etmek için değil, sadece orada olduğunu bilmek için.
"Öyle mi?" diye sordu, sesi artık bir hırıltı bile değil, yerin dibinden gelen, toprağı titreten bir uğultuydu. "Sınırlarımı mı merak ediyorsun?"
Bir an için hareketsiz kaldı, öyle derinime işlemişti ki, her ikimiz de onun varlığının yarattığı muazzam, boğucu dolulukta kaybolmuştuk. Sonraki hamlesi bir vuruş değil, bir işgaldi. Tüm vücut ağırlığını, tüm kas gücünü toplayıp, beni yatağa mıhlarcasına içime abandı. Ciğerlerimdeki tüm havayı boşaltan, gözlerimin kararmasına, yıldızlar görmeme neden olan sarsıcı bir darbeydi bu. Bir çığlık bile atamadım; sadece ağzım sessizce, şokla aralandı.
"İşte," diye homurdandı, ritmini yeniden başlatırken. Bu seferki tempo öncekilerden farklıydı; yavaş, kasıtlı, her milimetrenin hesabını yapar gibiydi. Her hareket, acı ile hazzın keskin sınırında geziniyor, her birini tek tek saydırıyordu bana. "İşte sınır."
Bir hamle daha yaptı, bu sefer daha derin, daha acımasız bir noktaya ulaşarak. İçimdeki her şey yerinden oynuyor gibiydi. "Benim sınırsızlığım."
Kalçalarını tamamen geri çekti, bir anlık boşluk ve dayanılmaz bir özlem hissi yarattı. Sonra, tüm gücüyle, sınırıma dayanan o varlığını tekrar, bu sefer daha hızlı, daha keskin bir şekilde içime gönderdi. Tam o anda, kalçama tok, yankılanan bir şaplak indirdi. Tenimde yakan bir iz bırakan bu ceza, içimdeki doluluğu daha da yoğunlaştırdı. "Senin alabileceğinin sınırı." diye ekledi, sesi boğuk bir vurguyla.
Her vuruş, onun sözlerini bedenime kazıyordu. Artık yalnızca fiziksel değildi; zihnimi, irademi de kuşatıyordu. Boğazımdaki el, nefesimle oynuyor, her derin girişte hafifçe sıkılıyordu. Gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum, ama bakışlarını görmezden gelemezdim. Bana bakıyordu. Birleştiğimiz yere değil, doğrudan gözlerimin içine. Orada, onun beni parçalayışını, benim de parçalanmayı nasıl kabul ettiğimi izliyordu.
"Şimdi görüyor musun?" diye soludu, dudaklarını ter içindeki bacağıma yaslarken. "Sınır sensin sevgilim. Ve ben..." Dişleri bacağımın etine sertçe saplandı, keskin, aydınlatıcı bir acıyı bedenimin her yerine, en uç noktalarına kadar yaydı. "...senin sınırlarını yıkıyorum."
Tam o anda, bedenim içgüdüsel olarak ona son bir kez daha tutunmak, onu hapsetmek, bu yıkımın içinde bir kontrol noktası bulmak için kasılmaya hazırlanıyordu. Ama o fırsatı vermedi. Bir anda, omzundaki bacağımı sertçe itti. Soğuk oda havası, daha önce onun sıcaklığıyla dolu olan en hassas yerime değdiğinde, boşluk ve yoksunluk hissiyle irkildim; bu, fiziksel bir yoksunluktan çok daha derindi.
Hiç zaman kaybetmedi. Beni tek, çelik gibi bir koluyla yüz üstü döndürdü. Yüzüm yastığa gömülürken, iki geniş avucu kalçalarımın yanlarına kenetlendi ve beni, savunmasız, ona tamamen açık, tüm zaaflarım ortada bir halde, havaya kaldırdı.
Kalçamın sağına, tam o yuvarlak, savunmasız kavise kondurduğu beklenmedik yumuşak öpücükler, tenimde hafif, titreyen bir iz bıraktı. Neredeyse şefkatli, neredeyse özür diler gibiydi bu dokunuş. İçimde bir anlık yumuşama, bir şaşkınlık dalgası yarattı.
Fakat bu duygu dağılmaya, anlam bulmaya bile fırsat bulamadan, doğrulduğunu hissettim. Sert, tok şaplağın sesi, odanın sessizliğini bir kurşun gibi delip geçti. Ses, duvarlarda yankılandı, kulaklarımda çınladı. Önceki yumuşaklığın tam zıttı olarak, yakıcı, kırmızı bir iz ve kasıklarıma işleyen bir sızı bıraktı.
Ve hemen ardından beni, bu sefer daha vahşi, daha dik, daha sahiplenici bir açıyla yeniden doldurdu. Bu giriş, öncekilerin hepsinden daha derin ve yoğundu. Pozisyon değişikliği her şeyi keskinleştirmiş, derinleştirmiş, onun her santimini daha yakıcı bir şekilde hissetmemi sağlamıştı. Nefesim kesildi, gözlerim karanlıkta büyüdü. Artık sadece alıyordum ve o, veriyordu.
Üzerime abandığında sol eli bir yılan misali kayarak boynuma dolandı; ne boğacak kadar sert, ne de bırakacak kadar gevşekti. Sadece oradaydı. Alnından ıslak bukleler terle yapışmış yüzüme dökülüyor, her hareketimizle hafifçe sallanıyordu. Yanağını yanağıma yapıştırdı; burun deliklerinden çıkan sıcak, hızlı nefes ve derin, gırtlaktan gelen hırıltıları doğrudan kulağıma karışıyor, benim olan nefesimle iç içe geçiyordu.
Bir güç, bir arzu bulup yüzümü ona doğru çevirdim, dudaklarımı onun tuzlu, gerilim ve çaba ile ıslanmış yanağına bastırdım. Orada, çenesinin kenarında, çenesini sımsıkı kapatan kasın sert atışını hissedebiliyordum. Ama o bu küçük, naif dokunuşla yetinmedi. Başını bir anda çevirdi ve dudaklarıma yapıştı.
Bu öpüş, daha öncekilerin hiçbirine benzemiyordu. Bir savaş ya da mücadele değil, kesin ve mutlak bir zaferdi. Tamamıyla ele geçirilmişliğin, teslim olmanın ve bu teslimiyetin en derin, en yakıcı haz olduğunun mühürlenişiydi. Nefesimizi, terimizi, kontrolü kaybedişimizin ortak, acı-tatlı tadını paylaştık. İçimdeki her hamlesini, o dudaklarımı, dilimi, nefesimi yoklarken daha derinden, daha yakıcı hissediyordum.
Gözlerimi araladığımda, onun kapalı göz kapaklarını, alnına düşen o karanlık saç tutamını, kaşlarının arasındaki konsantrasyon çizgisini gördüm. Tüm dikkati, tüm varlığı, bu birleşmenin fizikselliğine ve onun yarattığı duygusal kasırgaya kilitlenmiş gibiydi. Her şey yoğunlaşmış, odaklanmış, bu küçük evrenin dışındaki her şey silinip gitmişti. Zaman, nefeslerimizin ritminden ibaretti. Mekân, tenimizin temas ettiği noktalardan oluşuyordu.
Dudakları dudaklarımdan ayrıldığında, ağırlığı ve sıcaklığı tüm bedenime yayılan bir boşluk hissi bıraktı. Alnı, terle sırılsıklam olmuş alnıma yaslandı; iki fırtınanın göğüs göğse çarpışmış merkezleri gibiydiler. Nefesimiz hırıltılı, düzensiz ve birbirine karışmıştı; havayı paylaşan iki canavar gibi.
Gözleri açıldığında, buğulanmış, odaklanmakta zorlanan o koyu, derin bakışlarını birkaç kez hızla kırpıştırdı. Sanki karanlık bir sudan yüzeye çıkmaya çalışıyordu. Ve içimde, onun varlığı bir titremeyle kasıldı, genişledi, yoğunlaştı. Bu, sakin denizin ötesinde yükselen, kaçınılmaz bir dalganın ilk güçlü kabarışıydı. Yaklaşan fırtınanın habercisi.
"Geliyorum," diye fısıldadı, sesi parçalanmaya, dağılmaya yüz tutmuş bir tehdit gibi. Kelimeler nefesiyle birlikte, yüzümdeki teri hafifçe hareketlendirdi. Bu bir uyarı değil, bir ilandı. Sonun başlangıcıydı.
Alt dudağımı dişlerimin arasına alıp hafifçe ısırdım, ona karanlık, meydan okuyan bir bakış fırlattım. Kelimeler boğazımda düğümlenmişti; cevabım bedenimde, ona karşılık veren kasılışımdaydı. Sağ bacağımı biraz daha kaydırarak, kalçalarımı kontrollü, kasıtlı, alaycı bir yavaşlıkla daha da yukarı kaldırdım. Bu, sadece bir pozisyon değişikliği değil, bir sunuştu. Ona, benliğimin en derin, en savunmasız, en kutsal hazinesini, daha belirgin, daha ulaşılır, daha meydan okuyucu bir şekilde sundum.
Bu küçük, anlam yüklü hareket, bir kibriti barut fıçısına atmaktan farksızdı. Üzerimde tutunmaya çalıştığı son kontrol kırıntılarını, son insani frenleri de sökmüştüm. Sol bacağımı da, dizinin sert, kemikli çıkıntısıyla kenara itti, beni tamamen açtı, savunmasız bıraktı.
Avuçları kalçalarımın etine öyle bir gömüldü ki, yarın mor, çürük izler bırakacağından emindim. Kalçalarımı sıkarak, yoğurarak iyice kendi için ayırırken, üzerimdeki ağırlığını tamamen verdi, kendini bıraktı. Tüm ağırlığı, tüm gücü, tüm varlığıyla üzerime çöktü.
Göğsünün sıcak, terle ıslanıp loş ışıkta parlayan, taş gibi sert kasları sırtıma yapıştı. Alnı hemen yanıma, yanağımı bastırdığım yastığa yaslıydı. İçime girişi o kadar derin, o kadar keskin, o kadar hızlı ve mutlaktı ki, ciğerlerimdeki tüm havayı söküp aldı. En amiyane tabirle, yatakta eze eze içimi dolduruyordu. Boğazımdan, onun kulaklarına inlemekten başka bir kelime dökülmüyordu.
Odada yankılanan tenimizin çarpma sesleri, yatağın her darbesinde biraz daha gıcırtıların çoğalması, onun hırıltılı nefesine karışmıştı. Sanki tüm evren, olacaklar için nefesini tutmuştu. Tüm bedeni, gerilmiş, titreşen bir yay gibiydi; enerji onun her lifinde birikmiş, patlamak için son tetiği bekliyordu.
Onun devasa, beni tamamen dolduran varlığında ani ve şiddetli bir kasılma hissettim. Bu, sıradan bir titreme değildi. Sanki içimdeki her şey, o büyük kütlenin en derin, en merkezi noktasında bir araya toplanıp sıkışıyordu. Bir anda, onun varlığı katılaştı, genişledi, içimdeki her boşluğu, her milimetreyi daha da zorlayarak, işgal ederek doldurdu. Bu, yaklaşan patlamanın son ve en güçlü hazırlığı gibiydi; bir volkanın püskürmeden hemen önceki o son, ölümcül sessizliği ve içsel kabarmasıydı.
Rauf'un "Sik-" diye başlayan boğuk, gırtlaktan gelen küfrü, nefesinin ve bedensel zorlanmanın şiddetiyle boğuldu, anında kesildi. Bütün kasılmanın, yoğunlaşmanın ve birikimin zirvesinde, hayaları sertçe vajinama yaslandı. Gözleri geriye kaydı. Tam o noktada, onun tüm ağırlığını, gücünü, varlığını ve patlamak üzere olan özünü hissettim. "OH!"
O anda, tüm o birikmiş güç, tüm o dizginlenemez arzu, tek bir amansız, yıkıcı hamlede bana aktı. Bu bir boşalma değil, bir patlamaydı. İçimde hissedilen, sadece sıcaklık değil, aynı zamanda onun tüm varlığının, iradesinin, gücünün nihai bir şekilde bana devredilişiydi. Onun bedeni, o son hamlede öyle bir sarsıldı, öyle bir titredi ki, her kası, her siniri bu nihai serbest bırakılışın şokunu yaşıyor gibiydi. Avuçları kalçalarımda seğirdi, karnındaki kaslar taş gibi sertleşti, sonra aniden gevşedi. İçimdeki o yoğun kasılma, yerini sıcak, güçlü bir dalganın içimde yayılışına bıraktı. Bu, onun bana bıraktığı son ve en kalıcı izdi.
İçimde patlayan o sıcaklık dalgası, benim de son direncimi kırdı. Kasıklarımdan yayılan yoğun, elektrikli bir sızıyla, kontrolümü tamamen kaybedip boşaldığımda, Rauf nefes nefese tüm ağırlığıyla üzerime yığıldı.
BURADAN DEVAM EDEBİLİRSİNİZ!
Bir an mutlak bir sessizlik oldu. Sonra boğazımdan beklenmedik, hafif, şaşkın bir kahkaha döküldü. Bu, tüm gerginliğin, tüm mücadelenin, tüm o yoğun duygunun aniden boşalmasıydı. Ve hemen ardından, Rauf'un genzinden, göğsünün derinliklerinden gelen boğuk, titreyen kahkahaları işittim. Göğsü, sırtımda güçlü bir şekilde titreşiyor, kahkahaları kulaklarımda, odanın her köşesinde yankılanıyordu.
"N-Ne?" diye soluk soluğa sordum, yüzüm hâlâ yastığa gömülü, nefesimi toparlamaya çalışıyordum.
Üzerimdeki ağırlık hafifçe kaydı. Dudakları, terle ıslanmış, hassas enseme değdi. Dokunuşu, az önceki vahşetin tam zıttı, şaşırtıcı derecede nazikti.
"Seni şeytani denizkızı," diye fısıldadı, sesi hâlâ kahkahaların kalıntılı titremesiyle doluydu, ama altında derin bir yorgunluk ve hürmet vardı. Nefesi ensemde sıcak ve ıslaktı. "Kuruttun beni."
Başka bir şey söylemesine gerek yoktu. O ortak kahkaha, tüm söylenmemişleri, tüm paylaşılan çılgınlığı, dövüşü ve nihai, tuhaf, kazanılmış huzuru içeriyordu. Biz, iki savaşçı, savaş alanında, birbirimizi tüketmiş, bitkin düşmüş ve garip bir şekilde tam anlamıyla tatmin olmuş halde yatıyorduk.
Rauf, kendini ağır ağır üzerimden yana attı. Ben de, bedenimdeki son titremelerle, ısı kaybını önlemek istercesine ona doğru sokuldum. O da sorgulamadan, içgüdüsel bir hareketle kollarını bedenimin etrafına sardı, beni göğsüne çekti. Şömine yanmasına rağmen, ilk defa üşümüştüm. Titrediğimi fark ettiğinde, kafasını hafifçe kaldırıp, göğsüne yasladığım yüzüme doğru baktı. Gözleri karanlıkta parıldıyor, yorgun ama berraktı.
"Üşüdün mü?" diye sordu, sesi alçak ve biraz pürüzlü.
Kafamı, yanağımı onun cildine sürterek salladım. Derin bir nefes alıp kenardaki battaniyeye uzandı. Ağır, yünlü kumaşı üzerimize, beceriksizce ama özenle çekiştirdi, soğuk havayı dışarda bıraktı. Sonra, beni tekrar, bu sefer daha sıkı, daha koruyucu bir şekilde kendine çekti.
Saçlarımı, battaniyenin dışında, serbest bıraktı. Burnumu onun boynunun sıcak, tuzlu, insan kokulu kıvrımına sakladım. Orada, derisinin altında, hâlâ hızlı ama yavaşlayan nabzının ritmini hissettim. Dudakları, alnıma, hafifçe, neredeyse saygılı bir öpücük kondurur gibi değdi. Bu, az önceki vahşetin tam zıttı bir dokunuştu.
Battaniyenin altında bedenimi sıkıca sarmalamaya, ısıtmaya devam ederken, sanki bir şey söyleyecekmiş gibi boğazını temizledi. Hafif, gergin bir ses. Alnıma yeniden, bu sefer daha uzun süren, düşünceli bir öpücük kondurduğunda, beklentiyle yüzümü ona doğru çevirdim.
Gözleri, loş ışıkta, az önceki tutkunun, şehvetin buğusundan arınmıştı. Ama şimdi başka bir şeyle kaplanmış gibiydi. İçlerinde, alıştığım o karanlık yumuşaklığın yanı sıra, iki yabancı, kırılgan duygu daha vardı. Orada, o derin, hüzünlü bakışların dibinde, bir pişmanlık mı parlıyordu? Yoksa... korku mu? Beni incitmiş olmaktan, kontrolünü kaybetmiş olmaktan duyulan bir korku?
"Canın çok acıdı mı?" diye sordu, sesi alçak, çekinceli, neredeyse tedirgindi. Parmakları, battaniyenin altında, sırtımdan kalçama doğru hafifçe gezindi, sanki orada, onun yüzünden oluşmuş görünmez yaraları arayacakmış gibi. Bu basit soru, az önce yaşanan fırtınanın ardından gelen sakin denizde, beklenmedik bir kayadan çıkmış gibiydi. Gözlerindeki o hüzün bulutu, onun beni incitmiş, zedelemiş olabileceği korkusundan kaynaklanıyordu.
Hayır, canım acımamıştı. Üstelik bunu istemiş, hatta kışkırtmıştım. Onun o vahşetinin her anına, her sarsıntısına susamıştım. Sağ elimi battaniyenin ağır, sıcak kıvrımlarından çıkarıp yüzüne uzattım. Avucumun içi, onun yanağının sert kemiğine, biraz tıraşsız, biraz da terle nemli cildine yaslandı.
Yüzümde, yorgun ama içten, küçük bir tebessüm belirdi. Gözlerimin içi, onun endişeli bakışlarına yumuşak, sakin bir ışıkla baktı.
"Yok acımıyor," diye fısıldadım, sesim battaniyenin yalıtımıyla biraz boğuk çıkıyordu. "Hiçbir yerim de ağrımıyor. Aksine..." Duraksadım, başparmağımla onun şakağının altındaki gergin kası hafifçe okşayarak. "Aksine, her yerim seninle dolu. Ve bu, acıdan çok daha güçlü."
Gözlerindeki endişenin derin, koyu sularında, bir an için dalgalanan bulutların arasından sızan ay ışığı gibi, bana olan sevginin o saf, yıpranmamış parıltısını yakaladım. O kırılgan, pişmanlık dolu ifadenin altında, benim iyiliğim için duyduğu gerçek bir kaygı ve daha da derinde, ona bu şekilde dokunmama, bu şekilde görmeme izin verdiği için hissedilen bir huzursuzluk vardı.
"Haklıydın," diye fısıldadı, sesi battaniyenin altında boğuk, ama her hecesi ağır, kurşun gibi düşüyordu aramıza, bir itirafın ağırlığıyla. "Konu sen olunca kontrolümü kaybediyorum. Her seferinde. Sınırlarım, iradem, her şey buharlaşıyor. Senin önünde eriyor. Ve bu..." Duraksadı, gözlerini kapattı bir an, "...beni korkutuyor. Çünkü sen... sen benim tek zaafımsın Miraç. Ve ben senden asla vazgeçmeyeceğim."
Bu, bir özür değildi. Bir açıklama, bir kabulleniş, belki de bir teslimiyetti. Gözleri yüzümde gezinirken, bu gerçeği ne kadar korkutsa da, ondan kaçamayacağını, kaçmak da istemediğini biliyor gibiydi. Ben, onun kontrolsüzlüğünün hem nedeni, hem de tek kabul edilebilir sonucuydum.
Gülümsemem, yüzümde biraz daha belirginleşti. Eğildim ve çenesinin sert, gergin çizgisine, oradaki atan kasın üzerine küçük, hafif, şefkatli bir öpücük bıraktım. Dudaklarım tenine değdiğinde, onun hafifçe irkildiğini, sonra gevşediğini hissettim.
Gözlerini tekrar yakaladım. Bakışlarım, onun karanlık, dalgalı, derin denizine daldı.
"Unuttun mu?" diyerek başladım, sesim sakin, tatlı bir azarlama, bir hatırlatma gibiydi. "Senin sınırsızlığın... benim alabileceklerimin sınırı." Kelimeleri aramızda yavaşça, ağır ağır salınırken duraksadım. Sonra, daha alçak, daha kişisel, neredeyse bir sır paylaşıyormuş gibi bir tonla ekledim: "Ve ben... o sınırı yıkmana izin verdim. Hatta," diye fısıldadım, dudaklarım neredeyse onunkine değecek kadar yaklaşarak, nefesimi onun nefesiyle karıştırarak, "seni oraya davet ettim. İçeri buyur ettim. O yüzden endişelenme. Aldığım her şey, vermek istediğimdi. Verdiğin her şey de..." Duraksadım, gözlerinin içine daha derinden baktım, "...tam olarak benim istediğimdi. İstediğim sensin. Kontrollü haliyle değil... bu halinle. Mahvolmuş, teslim olmuş, bana ait bu halinle."
Rauf'un gözlerindeki endişe tamamen silinmese de, üzerine daha ağır, daha koyu, daha yoğun bir duygu çöktü; saf, filtrelenmemiş, şaşkınlıkla karışık derin bir hayranlıktı. O karanlık, dalgalı bakışlarında, benim sözlerime duyduğu inançsızlık ve bunun yerini alan derin, hürmet dolu bir saygı parlıyordu. Sanki karşısında, onun vahşetini sadece kabul etmekle kalmayıp, onu yönlendiren, kışkırtan, hatta kutsayan bir güç görüyordu. Tıpkı, o bardaki denizkızı gibi.
"Ne yapacağım ben seninle..." dedi, kafasını ağır ağır, neredeyse çaresizce, hayretle iki yana sallarken. Sesindeki şaşkınlık ve hayranlık, tatlı bir umutsuzluğa, bir çıkmazın kabulüne dönüşmüştü. Derin, içli, göğsünün derinliklerinden gelen bir nefes aldı, göğsü genişledi ve beni öyle bir sıkıca, öyle sahiplenici, öyle koruyucu bir şekilde kendine çekti ki, nefesim hafifçe kesildi, battaniyenin altında ona daha da gömüldüm. Kolları, battaniyenin altında bedenimi sardı, beni dünyanın geri kalanından, kendi korkularından, her şeyden koruyan canlı, sıcak bir kalkan gibiydi.
"Ne olacak benim bu mahvolmuş halim?" diye mırıldandı, sözleri saçlarıma, battaniyenin kıvrımlarına karıştı. Bu bir şikâyet değil, bir kabulleniş, bir itiraftı. Kendini bana bu kadar kaptırmış, kontrolü bu kadar bırakmış olmanın getirdiği tatlı, ağır, huzurlu bir teslimiyetti.
Bu itirafa, boğazımdan hafif, sevinçli, anlayış dolu bir kıkırdama yükseldi. Ona daha da sokuldum, bedenim onunkine, kemiklerine, kaslarına kadar tam uyum sağladı. İki parça, nihayet doğru yerdeydi.
"Seveceksin sevgilim," diye fısıldadım, sözlerim onun göğsüne gömüldü. "Bu mahvolmuş halini de seveceksin. Çünkü o halin benimle."
Rauf, bir an için duraksadı. Sonra, başımı nazikçe, ama kararlı bir şekilde boynunun sıcak kıvrımına yerleştirdi. Oraya, kalbinin atışını en net duyabileceğim yere. Dudakları, ıslak, dağınık saçlarıma değdi. Nefesi sıcaktı. Sanki duy diyordu. Benim kalbim, bir tek seni sever, Miraç. Bir de senin yarattığın beni, denizkızı.
Bakışlarım, bir an için, loş odada sessizce ilerleyen zamanın somut kanıtına, komodinin üzerindeki saate kaydı. Dijital rakamlar soğuk, mavi bir ışıkla yanıp sönüyordu: 23:58.
Doğum gününe, iki dakika kalmıştı. Onun bana vereceği, bizim birbirimize vereceğimiz her şeyin üzerinden, zamansal bir perde kalkmak üzereydi. Ama bu bir son değil, bir dönüm noktasıydı.
Yavaşça, yüzümü onun göğsünden uzaklaştırdım. Elimi yanağına götürdüm. Avucumun içi, çenesinin sert kemiğine, tıraşsız, yorgun, yaşam dolu cildine yaslandı. Başparmağım, şakağının altındaki gergin kasın üzerinde, nazikçe, sahiplenici bir şekilde gezindi. Yorgun, toprak rengi bakışlarında, bana olan sevginin o derin, sarsılmaz izlerini izliyordum. Orada, enkazın ve huzurun ortasında, saf bir gerçek parlıyordu.
"Bizi başta ayrı sayfalara, belki de ayrı kitaplara yazan kader şimdi aynı sayfaların üzerine, mürekkebi kanımızdan ve ruhumuzdan, birbirimizin ismini kazıyor. Silinmez bir şekilde. Ve biz," diye fısıldadım, dudaklarım neredeyse onunkine değiyordu, "o sayfaların tek gerçek okuru, tek sahibiyiz." Saatin 00:00 olduğuna dair bir ses duydum. "İyi ki bu dünyaya geldin, Rauf. İyi ki, o yazgının ortasına, ben diye bir cümle düştün."
Bir an, hiçbir şey söylemedi. Sadece gözlerime baktı. O karanlık, derin bakışlarda, sözlerimin yarattığı dalgalanmaları, şokun yerini alan yoğun, ağır bir duygu selini görebiliyordum. Nefesi, yüzüme sıcak ve düzensiz çarpıyordu.
Sonra, yavaş yavaş, dudaklarının köşelerinde, minik, yorgun, ama son derece gerçek bir gülümseme belirdi. Bu, zafer veya alay gülümsemesi değildi. Daha çok bir minnettarlık, derin bir kabulleniş ve nihayet bulmuş olmanın huzurlu farkındalığıydı. Yavaşça, elini kaldırdı. Hareketi ağır, kasları yorgundu. Geniş, sıcak avucu, yanağımda duran elimi, üstten örttü. Teninin sıcaklığı, benimkinin içine aktı. Sonra, parmakları, benim parmaklarımın arasına kaydı, onlarla kenetlendi. Bu, bir el ele tutuşma değil, bir birleşme, bir bağlanmaydı.
"Yazgıma yazıldın, Miraç," diye fısıldadı, sesi kırık, ama sarsılmaz bir temel gibi sağlamdı. Her hece, bir çekiç darbesi gibi ağır düşüyordu. "Ve ben..." Duraksadı, gözlerimi daha da yakından, daha da derinden yakalayarak, "...senin yazıldığın her şeyi, soluk alabildiğim sürece okuyacağım."
Nefesi kesildi. Boğazında, duygudan sıkışmış bir düğüm varmış gibi zorlukla yutkundu. Gözlerinde, o an, mutlak, tartışmasız, filtrelenmemiş bir gerçeklik parlıyordu. Bu bir şiir değil, bir yemindi.
"Ve son nefesimde..." diye ekledi, sesi neredeyse duyulmaz bir fısıltıya, bir ruh çıkışına dönüşerek, ama her hecesi yüzüme, zihnime, benliğime kazınırcasına netti. Göğsü, altımda derin bir nefesle yükseldi. "...o sayfadaki son kelime, ciğerlerimden süzülen son harf, dilimin titreye titreye dokunduğu son ses senin adın olacak. Miraç."
Gözlerini kapattı. Uzun, koyu kirpikleri yanaklarına değdi. Alnını, alnıma dayadı. İki dünyanın, iki benliğin temasıydı bu. Sıcak, ağır, huzur doluydu.
"Çünkü artık benim kelimelerim," gözlerini açtı, gözlerimin derinliklerinden sızıp ruhuma saplandı, "senin adından başka harf bilmiyor. Benim cümlelerim, senin varlığından başka konu tanımıyor. Sen benim tek lisanım, tek kütüphanem, tek mukaddes metnim oldun."
Yazgının son sayfası değil, bizim yazmaya başladığımız ilk sayfaydı. Ve ben, o sayfanın ilk cümlesini, onun yaşamına kondurduğum bir öpücükle yazıyordum. Sessizce. Ona ait olduğumu, onun bana ait olduğunu ve bu ait oluşun artık yazgıdan değil, tercihimizden kaynaklandığını hissederek.
Sen de benim lisanım oldun, Rauf.
Ve ben, senin tek anlamın.
İyi ki doğdun sevgilim.
25 Şubat 2025
Deniz Kızı, Mavi Çocuklar
Rauf Aslan, Ağzından
Ben sustum.
Herkes konuşurken, kapılar açılıp kapanırken, kararlar birer mühür gibi masalara vurulurken ben sustum. Çünkü bazı anlarda konuşmak, kontrolü kaybetmektir. Ve ben, kontrolü kaybedersem, bir daha geri toplayamayacağımı biliyordum.
Onu götürdükleri koridorda, vücudum bir heykel gibi katılaşmıştı. Nefes alışımı duyuyordum, kulaklarımda bir uğultu ama her şey çok uzaktaydı. Sanki bedenim oradaydı, ama ben, gözlerinin bana son attığı o bakışın içinde sıkışıp kalmıştım. O bakışta bir emir vardı: "Sakin ol."
Avuç içlerim yanıyordu. Parmaklarımı sıksam kemiklerim kırılacak gibiydi. Sıkmasam dağılacaktım. Öfke, kanımda dolaşan sıcak bir zehirdi; ama onu kusamazdım. Çünkü bu binanın duvarları vardı, kuralları vardı, üniformaları vardı. Ve ben, hepsini yakabilecek kadar öfkeliydim.
Ama yakmadım.
Çünkü yakarsam, ilk o yanacaktı. Her şeyi, onun dönüş yolunu yok edecektim. O yüzden, o kapı kapanana kadar, nefesimi tuttum. Sonra, sadece döndüm tüm sakinliğimi yok ettim. Ölümün nefesini ciğerlerinden daha atamamış bir adama, keşke ölseydin dedim. Tuğgeneral Kemal Candan'ın odasına girerken ayaklarım taştan, çıkarken adımlarım bir mezar taşı kadar ağırdı.
Miraç, cezaevine girdiğin an itibariyle, zaman benden koptu. Saatler durdu, takvimler anlamını yitirdi. O andan sonra dünya, yalnızca ikiye ayrıldı: O varken. O yokken.
Ve ben, ikincisinin içinde bırakıldım. Bir tünelin ağzında bırakılmış gibiydim. Geride kalan ışık sönmüştü, önüm sadece soğuk, kör bir karanlıktı. Sessizlik, benim yeni silahımdı. Herkes konuşurken, ben onu kuşandım. Tuğgeneralin odasında, Ceylin'in hızlı hızlı anlattığı planları dinlerken, Fırat'ın içini kemiren çaresizliği görürken, Arven'in gözlerindeki eski pişmanlığı okurken ben sadece sustum. Çünkü dilim, artık kelimeleri taşıyacak kadar hafif değildi. Ağzımda kurşun vardı. Ve o kurşunları, artık yanlış adama sıkmaktan korktum.
İkinci gün, onun yokluğunu gerçekten anladığım gündü. İçimde bir şehir vardı ve o şehir, bir gecede harabeye dönmüştü. Sokaklarında öfkenin enkazı, meydanlarında çaresizliğin tozu vardı. Tek bir bina ayaktaydı: Onun adı. Miraç. O binanın duvarlarına yaslanıyordum. Yoksa çökecektim.
Odanın duvarı, mantar pano oldu. Üzerine, saatlerce baktığım bir market kamerası görüntüsünü yapıştırdım. Ava, iki yıl önce, arka planda sıradan bir plastik saksı varken. Ali gece yarısı kapımdan baktı, "Komutanım, uyumayacak mısınız?" diye sordu. Ona döndüm, gözlerimin kan çanağına döndüğünü biliyordum. "Ali," dedim, sesim kum gibi. "O kadının arka planında duran saksıyı görüyor musun? O saksı, iki hafta sonraki bir operasyonda karşımıza çıkabilir."
Saksı, Miraç. Plastik bir saksı. Çünkü artık her şey bir ipucuydu. Her toz zerresi, her gölge, onu bana geri getirebilecek bir haritanın parçasıydı. Uyumak ihanetti. Uyku, onun orada, belki de uyanık olduğu, beni düşündüğü anlarda ona ihanetti.
Üçüncü gün. Lanet olası üçüncü gündü.
Kucağımda Miraç'ın varlığı, taşıyabileceğim her şeyin ötesindeydi. Boşluk sadece bir his değildi; fizikseldi. Göğsümün ortasında, nefes aldıkça genişleyen bir kara delik gibiydi. İçimi kemiriyor, her organıma, her hücreme zehirli dikenlerini batırıyordu.
Sessizliğe bürünmüştüm, evet. Ama bu sessizlik bir barut fıçısının sessizliğiydi. Dudaklarım kapalıyken, dişlerimin arasında öyle bir gıcırtı vardı ki, zaman zaman çenemdeki kasların kopacağını sanıyordum. Gözlerim, sedyede serum alan Miraç'ın karşısındaki boş duvara dikilmişti, ama gördüğüm şey Miraç'a bakan bir çift donuk mavi. O anın içinde dönüp kalmıştım, zihnimde çalmaya eden plak ise sadece bir tehdidin melodisini tekrarlıyordu.
O ana geri döndüm.
Vücudum kendiliğinden harekete geçti. Ona atılmak, parçalı yüzünü parçalamak, o gülümsemeyi yüzünden parmaklarımla kazımak üzereydim. Arven, tam arkamda, bedenimi bir mengene gibi kavradı. "Rauf," diye hışırdadı kulağıma, sesi bir uyarıydı.
Dişlerim birbirine kenetlendi. Çenemden, kemiklerin birbirine sürtünmesinin korkunç, iç gıcıklayıcı sesi geldi. Tüm vücudum titriyordu, kaslarım kopmak üzere olan kablolar gibi gerilmişti. Dilimin ucunda, boğazımın arkasında, onu oracıkta boğacak, o nefesi kesilene kadar o mavi gözlere bakacak sözler yanıyordu.
Ama yapmadım.
Demir beni tutsa da dudaklarımın arasında sustalının soğuk metalini, dilimin üzerinde kurşunun ağır tadını hissettim.
Sakin oldum.
Miraç, kollarımın arasındaydı. Ceketimi onda bıraktım. Bir zamanlar sandalyeye bıraktığım ceketi, yeniden omuzlarına alsın istedim. Yanında olamasam da benim onun yanında olduğumu, buradaki her zerremle onu kurtarmak için savaştığımı hissetsin diye. Çünkü ben onu zaten her an, her nefes alışımda hissediyordum.
Dördüncü gün, Lerna'nın içeri gireceği sabah, Fırat'la garajda buluştuk. Arabasının motorunu yağlıyordu. Elleri simsiyahtı. Bana bakmadı. İngiliz anahtarını bir somuna gereğinden fazla sıkarken, sesi metalik bir gıcırtıyla karışık geldi: "Onu bir kez daha kaybetsem," diye mırıldandı, "kendimi de kaybederim. Bunu biliyorsun, değil mi?"
Ona baktım. Gözlerinde, benim içimde köpüren aynı çaresiz çılgınlık vardı, ama onunki daha kırılgandı, daha uçurumun kenarındaydı. İlk kez, o sabah, gerçekten konuştum. Sesim, dört gündür konuşmadığım için pürüzlü ve yabancıydı: "Biliyorum. Onun için değil, onunla savaşıyoruz, Fırat. Sen Lerna'yı, ben Miraç'ı kaybetmeyeceğiz. Çünkü kaybedersek... savaşmayı bırakırız. Ve bırakamayız."
Arven, dördüncü gece, kapıyı çalmadan girdi. Elinde iki bardak sıcak, demli çay vardı. Bardakları masamın kenarına, panonun önüne koydu. "İç," dedi, sesi odanın dondurucu sessizliğini delen tek sıcak şeydi. "Kendini yakıp tüketirsen, onu bu karanlıktan kim çıkaracak? Kim getirecek?"
Konuşmadım. Çaydan bir yudum aldım. Sıcaklığı, midemde eriyen bir buz parçası gibiydi.
Arven, panoya döndü. Uzun uzun, isimlerin, okların, fotoğrafların oluşturduğu karmaşık ağı inceledi. Sonra, parmağını kaldırıp, bir köşede, henüz bir oklarla bağlanmamış bir ismin yanına hafifçe dokundu. "Burada," dedi, sesi alçak ve kesindi, "bir eksik var. Bilemiyorum, belki bilinçli olarak gözden kaçırıldı, belki gerçekten unutuldu. O kişi. 'Köprü.' Üç yıl önce, İzmir'de bir liman operasyonundan sonra kaybolmuş. Ava'nın sağ kolu, finansörü, gölgedeki ortağıymış. Öldü mü, saklanıyor mu, yoksa başka bir isimle başka bir yerde mi bilinmiyor. Ama onu bulursan, Rauf... tüm zincir, sadece bir halkadan değil, merkezindeki milinden çöker."
Gözlerimi panele çevirdim. O ismi, zihnimin en önüne, tüm düşüncelerimin merkezine yazdım.
Köprü.
Yeni bir gece, yeni bir av başlıyordu.
Ve ben, sekiz gün boyunca, her gece biraz daha sessiz, biraz daha keskin, biraz daha tehlikeli hale gelerek, bu şehri, bu harabeyi, tuğla tuğla, bilgi bilgi yeniden inşa ettim. Konuşmadım, çünkü her kelime enerjiydi ve tüm enerjimi, onu geri getirecek olan tek şeye saklıyordum: Sessiz, amansız, bitmek bilmeyen bir savaşa.
25 Şubat 2025.
Bugün benim doğum günümdü.
Miraç, şimdi karşımda tüm güzelliği ve varlığının ağırlığıyla duruyordu. Üzerindeki elbise, bir kumaş parçası değil, bir ilan, bir zafer ve onun ruhunun somutlaşmış haliydi. Tavandan sarkan, ahşap oymalı Deniz Kızı'nın tam altında, onun canlı, nefes alan tezahürü gibiydi.
Elbise siyahtı. Ama herhangi bir siyah değil. Derin, dipsiz bir gece gibi, içine ışığı çekip yutan, sadece kadifemsi bir parıltıyla kendini ele veren bir siyah. Kadife. Omuzlarından aşağı, bedeninin her kıvrımını, sanki bir heykeltıraş, onun formunu yaratırken kumaşı ıslak alçı gibi kullanmışçasına kusursuzca saran, yapışan bir kadife. Göğüs kısmı, asil bir dekolteyle, köprücük kemiklerinin zarif hatlarını ve boynunun uzun, güçlü çizgisini çerçeveliyordu. Kolları tamamen açık, incecik, siyah ipek kaytanlarla bağlanmıştı; her biri, kolunun üst kısmındaki kaslı hatları vurgulayan, neredeyse cerrahi bir hassasiyetle yerleştirilmişti.
Belinde, elbise onu acımasızca sıkıyor, onu bir kum saati gibi şekillendiriyor, gücünü ve dişiliğini vurguluyordu. Ama asıl dram, aşağıda başlıyordu. Belden aşağısı, dar ve dümdüz inen bir siluetten, dizinin hemen altında bir patlamayla genişliyor, bol, akışkan, kat kat bir tüle dönüşüyordu. Her katman, diğerinin üzerinde, siyahın farklı bir tonu gibi hafifçe dalgalanıyordu.
Kömür grisi, yıldızsız gece, parlak obsidyen...
Her hareketiyle, bu tül katmanlar bir su birikintisindeki yağ lekesi gibi ışığı yakalıyor, mor, lacivert ve bazen de koyu bordo parıltılar saçıyordu. Etek o kadar boldu ki, her adım atışında, ayaklarının etrafında sessiz, karanlık bir girdap oluşturuyor, onu bir bulutun üzerinde yürüyormuş gibi gösteriyordu.
Sırtı tamamen açıktı. Kadife kumaş, belinin en ince noktasında son buluyor, omurgasının güçlü, düzgün hatlarını, kürek kemiklerinin keskin köşelerini ve sırt kaslarının hafif gerginliğini çıplak bırakıyordu. Bu bir savunmasızlık değil, bir meydan okumaydı. En zayıf noktasını göstermek değil, en güçlü, en dayanıklı bölgesini, bir savaşçının sırtını sergilemekti. Sırtının ortasında, neredeyse görünmez ince bir siyah kaytan, elbisenin üst kısmını tutuyor, bu cesur açıklığa narin bir denge katıyordu.
Ve saçları... Bordo seli, bu sefer karmaşık bir topuzla ense köküne toplanmış, sadece birkaç ince, dalgalı tel yanaklarına ve boynuna sarkmıştı. Bu, kontrol edilmiş bir vahşetti. Yüzünde neredeyse hiç makyaj yoktu, sadece gözlerinin çevresinde, bakışlarını daha keskin, daha derin gösteren hafif bir kalem çekilmişti ve dudaklarında, neredeyse kan rengini andıran mat, koyu bir bordo ruj.
Bu elbise, ona verilmiş unvanlarını, bir gözyaşıyla inciye dönüştürmenin aksine, o incileri kendi kanı, hırsı ve korkusuzluğuyla yaratmıştı. Bu, bir balo elbisesi değildi. Bu, bir zırhın en zarif, en ölümcül haliydi. Ve karşısında, Denizlerin Canavarı'na, Kraken'e bile boyun eğmek düşerdi. Çünkü o, bu gece, sadece bir kadın değil; fethedilmiş bir dileğin, kendi fatihi olarak dönüşüydü.
Adımlarım ona doğru çekilirken, sanki görünmez bir gelgitin gücüyle ilerliyordum. Yüzümde, kökleri yüreğimin en derin, en karanlık odasından filizlenen bir gülümsemenin var olduğunu biliyordum. Bu, zaferin değil, teslimiyetin gülümsemesiydi. Taş zeminde her adım, hayatımın en önemli yürüyüşünün ritmini vuruyordu.
Aramızdaki mesafe yok oldu. Ellerimiz, doğal bir manyetizmayla, sanki hiç ayrılmamışlar gibi havada buluştu. Avuçlarım onunkine değdiğinde, dünyadaki tüm sıcaklığın, tüm sağlamlığın kaynağı oradaydı. Gözlerini bir an bile kırpmadan, o mavi denizlere daldım ve dudaklarımı onunkilerin üzerine bıraktım.
Bu öpüş, bir selamlaşma değildi. Bir ant içmeydi. Bir mühürdü. Dudaklarından çekilirken bıraktığı tat, tüm acıların, tüm savaşların ötesinde, saf ve tatlıydı: Elma şekeri. Kader, belki ironik bir gülümsemeyle bizi izliyordu. Hissediyordum, bir şeyler sona yaklaşıyordu. Belki masumiyetimiz, belki bekleyişimiz, belki de tek başınalığımız. Ama bu son, aynı zamanda bir başlangıç olacak gibiydi.
Yüzümü ondan bir karış uzaklaştırdım, ama ellerimizi bırakmadım. Gözlerime bakmasını sağladım. O mavilikte, benim yansımamın yanında, bir merak ve derin bir sakinlik vardı. Derin bir nefes aldım. Ciğerlerime çektiğim hava, onun kokusu, odun dumanı ve geleceğin belirsizliğiyle doluydu.
"25 Şubat 2017," diye başladım, sesim loş ortamda net ve yankılı çıkıyordu. "Bu taşların üstünde, bu tavanın altında, senden habersiz, yalnız başıma oturmuştum. Etrafımda gürültü, kahkaha, dostluk vardı. Ama içimde sadece bir boşluk ve bir dilek vardı."
Gözlerimi, başımızın üstündeki oymalı Deniz Kızı'na çevirdim, sonra tekrar ona döndüm. "O ahşaba, o su cadısına baktım ve bir şey diledim: Rinn mi miann."
Gülümsedi, gözlerinin kenarları kırıştı.
"O dilek," diye devam ettim, ellerimi onunkinden çekmeden, bir elimi cebime attım, "sadece senin gelmen değildi. Çok daha fazlasıydı. Seninle bu olmaktı. Seninle, bu hayatın tüm fırtınalarında ve sakinlerinde, aynı geminin kaptanı olmaktı. Seninle, sadece sevgili değil, dümeni birlikte tutan, fırtınaya birlikte bakan, limana birlikte yanaşan her şey olmaktı."
Tam konuşmak için dudaklarını araladığı anda, ben de harekete geçtim. İçimde yükselen o muazzam beklentiyi, o korkunç güzelliği bir saniye daha fazla taşıyamazdım. Bu, benim sahnemdi. Tüm sessizliğimin, dudaklarımdaki sustalıyı çekme zamanımdı. Yıllar önce dilediğim dileğin, şimdi benim yanımda oluşuyla konuşma zamanımdı.
Gözlerine baktım. O mavi denizlerde şimdi bir şaşkınlık, bir meydan okuma ve derinlerde, çok derinlerde, bir teslimiyet parlıyordu.
"Seni susturuyorum," diye fısıldadım, dudaklarım onunkine bir karış mesafede, her kelime onun nefesiyle karışıyordu. "Çünkü sekiz gün, sekiz gece, sekiz sonsuzluk boyunca seni düşünürken, senin için savaşırken, senin yokluğunda çıldırırken bu an için sözleri seçtim. Hepsi benimdi. Ve şimdi," diye devam ettim, başparmağım dudağının üzerinde hafifçe gezindi, "onları duymak istiyorum. Sadece benim ağzımdan çıkarken."
Cebimden, basit, sofistike bir kutu çıkardım. Kadife, elbisesiyle aynı derin siyahtı. Yavaşça, neredeyse huşu içinde açtım. Aksesuar takmadığını ve sevmediğini biliyordum. İçinde alyanslarımız duruyordu. Gözlerime bakmasını sağladım. Artık titremiyordum. Sadece nihai bir kesinlik vardı.
"Hemen üstünde yer alan, o ahşap figür, yıllardır orada asılıydı. Bu Pub'ın, bu taşların bir parçasıydı. Hiç kimseye, hiçbir şeye boyun eğmedi. Sadece orada durdu, kaderini bekledi."
Yavaşça, tek dizimin üzerine çöktüm. Başımı kaldırdım, gözlerimi yeniden onunkilerle buluşturdum. Bu sefer bakışımda, içimdeki tüm vahşi sevgiyi, tüm sahiplenici gururu, tüm koruyucu karanlığı ortaya döken bir yoğunluk vardı.
"Kraken," diye devam ettim, her kelimeyi bir mücevher gibi özenle seçerek, "efsanelerde denizleri titreten, gemileri karanlık kollarıyla parçalayan o efsanevi canavar... İşte o canavar, şu an senin önünde diz çöküyor, Sirena. Senin emrinde. Senin iradene teslim. Çünkü sen onu yakaladın. Onun en derin, en vahşi, en gizli dileğini buldun. Onun deli rüzgarlara meydan okumasının altında yatan, sadece bir limana demir atma isteğini gördün. Ve sen, o dileği gerçeğe dönüştürdün. Bir canavarı, kendi en büyük arzusunun zincirleriyle kapanına vurdun."
Gözlerinde ışıltılar birikti, nemlendi. Deniz fenerinin sisle buğulanmış camı gibiydi bakışları. Bana doğru eğildi, şimdi o, tüm görkemli yüksekliğiyle tepeden bakıyordu. Ben ise yerimden kımıldamadım. Karaya vurmuş, nihayet sığınağını bulan bir Leviathan gibiydim. Yüzümde, tüm savaşları, tüm fırtınaları sona erdiren yumuşak, kesin bir gülümseme belirdi. İçimde bir dilek tuttum.
Dilekler ve Korlar.
"Senin yokluğunda," diye fısıldadım, sesim artık sadece ona ulaşacak kadar yumuşak, "kordan bir şehir inşa ettim. Her bir korkuluğu yanık anılardan, her sokağı beklemenin közlerinden ördüm."
Kutuyu, alyanslarla birlikte ona doğru uzattım. İki basit altın halka. Ama onlar birer yüzük değil, birer demirleme noktasıydı. Bir geminin güvenli bir limana attığı ilk, kalıcı çapanın iki zincir halkası.
"O kordan şehrin tek limanı sensin, Miraç Gökçe. Derinlerde, karanlıkta senin için savaşırken, pusulam senin kalbinin ritmi olsun. Evlen benimle."
1.KİTABIN SONU
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!