Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Ténèbres, Artesia
Yalancı Bahar, Aşkın Nur Yengi
Yok Bana Bu Cihanda, Maya Perest
Succession, Nicholas Britell
Psycho Killer, Talking Heads
🐙
Ténèbres, Artesia
25 Şubat 2014
Arven Doruk Aslan, Ağzından
Madalyon.
Bir madalyonu havaya fırlatıp düşmesini beklerken, yerde hangi tarafın üste geleceğini asla bilemezsin. O sırada madalyonun kenarındaki çizikleri, üzerindeki görünmez desenleri fark edersin. 'Nedir bu? Nasıl işler? Neden döner?' diye merak edersin. Masanda kitaplar, duvarlarda haritalar, zihninde çözülmeyi bekleyen bir bilmece vardır. İlk adım masumdur: Sadece anlamak istiyorsundur.
Bu, araştırmanın başlangıcıydı.
Ben, anlamak istiyordum.
Her parça, beni bir sonraki soruya, bir sonraki kapalı kapıya götürdü. Kapıları araladıkça, ardındaki koridorlar daha karanlık, daha dolambaçlı oldu. Nefesim, tozlu hava ile ağırlaştı. Adımlarım yankılandı. Araştırmam derinleştikçe, başlangıçtaki masum soruların rengi soldu. Öğrendiğim her gerçek, madalyonun üzerine bir toz tabakası daha serpti. Artık onu fırlattığımda, havada sadece bir metal parçası değil, ona yüklediğim tüm ağırlık dönüyordu. Keşfettiğim her detay, dönüşü yavaşlatan, kaçınılmaz sonu yaklaştıran bir çekim gücü gibiydi.
"Sana kes sesini dedim!"
Okyanus Yüzbaşı'nın o keskin, yüksek emri duvar kenarlarında titreşirken, koridorun başında durdum. Başımı yavaşça sola çevirdim. Yüzbaşı Okyanus Gökçe, üniformasının koyu laciverti içinde dimdik duruyordu. Sırtı, benim hizasında olduğum duvara dönüktü, omurgası adeta çelik bir çubuk gibi gergindi.
Ve tam karşısında, alanın ortasında, Taygun Kılıç Yıldız vardı. İşaret parmağını Okyanus teyzenin yüzüne doğru uzatmıştı. Parmağında parlayan yüzükle gözlerimi kıstım.
"Karşında kim olduğunu unutma. O sesini alçalt, yoksa-"
"Yoksa ne?"
Cümle ağzımdan çıktı. Sesim, betonarme duvarlar arasında sert bir netlikle, sanki bu boşluğu yıllardır tanıyormuşçasına yankılandı. Okyanus Yüzbaşı ile Taygun Kılıç Yıldız'ın bakışları birbirlerinden koparak bana çevrildi. Onların karşıtlığı, madalyonun iki yüzünün, cansız metalden çıkıp et ve kemik, nefes ve irade olarak karşımda tezahür etmiş hali gibiydi. Havaya fırlatılmıştı ve dönüyordu. Hangisinin üste geleceğini kimse bilemezdi.
Ayağımı yerden kaldırıp ilk adımı attığımda, sessizlik öyle yoğundu ki, botumun kauçuk tabanının seramik zeminde çıkardığı hafif sürtünme sesi bile bir çığlık gibi yankılandı. Her adım, beni o tekinsiz sahnenin tam kalbine biraz daha yaklaştırıyordu. Havadaki gerilim elle tutulabilirdi; ama bakışlarım parmakla gösterilecek kadar Taygun Kılıç Yıldız'a kenetliydi.
Öfkeyle sarmalanmış buzul mavileri, yüzümde dolanırken bu adamın, hâlâ nasıl ben üniversitedeyken öğrenim görevlisi ve bir asker olduğuna şaşıyordum.
Yanlarına vardığımda, iki zıt kutbun tam ortasına, gerilimin en keskin olduğu noktaya adım atmış gibiydim. Başımı yavaşça Okyanus teyzeye çevirdim. Gözlerinin içinde, bir rahatlama parladı, ancak hemen ardından adeta buzun üzerinde oluşan çatlaklar gibi derin bir endişenin, hatta korkunun ilk tohumları filizlendi.
"Bir sorun mu var, yüzbaşım?" deyip yeniden Taygun Kılıç Yıldız'a baktım. Taygun, kıstığı kirpiklerinin arasından beni izlerken tek kaşımı kaldırdım.
"Vazifen olmayan işlere karışma Arven."
Cümlesi havada asılı kaldığı an, yüzümdeki ifade değişti. Kaldırdığım tek kaş anında indi. Dudaklarım, keskin ve soğuk bir çizgi halinde gerildi, dişlerim görünecek şekilde açıldı. Bu, neşeli bir gülümseme değildi. Daha çok, bir meydan okumanın, bir uyarının ya da içten içe kaynayan bir öfkenin buz tutmuş yüzeyiydi.
"Vazife mi?" Sorum, sanki havada kendi etrafında dönen bir bıçak gibiydi. "Oysaki bana öğrettiğiniz derslerden ilki korumaydı, hocam." Kaşlarımı havaya kaldırdım, "Ah, pardon eski öğretim üyesiydiniz, unutmuşum."
Taygun Kılıç Yıldız, seğiren gözlerini kırpıştırdığı sıra, Okyanus Yüzbaşının gülmemek için kendini tuttuğunu biliyordum. Taygun, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Yeniden onları açtığında bütünlük maskesini gördüm.
"Abi ve kardeş arasında," dedi, bastırarak. "Ufak tefek sorunlar olabilir."
Taygun'un sesi, bu kez yumuşak değil, kesilmiş çelik kadar net ve soğuktu. Her kelimeyi, bir çiviyi tahtaya çakar gibi vurguluyordu.
"Ufak tefek," diye tekrarladım, kelimeleri havada sallanan bir ip gibi bırakarak. Gözlerim, Okyanus Yüzbaşı'nın bir an için sımsıkı kapanıp ardından yeniden açılan yumruklarına kaydı. "O kadar ufak tefek ki, bir üssün koridorunda, emir ve tehdit havada uçuşuyor."
Taygun, gözlerimi yakaladı. İçindeki o akademik sakinliğin yerini, askeri bir disiplin ve kesin bir uyarı almıştı. "Aile arasına girmek, senin vazifen değil, Arven Doruk Aslan." İsmimi vurgulayışı, artık bir öğrenciye değil, bir yüzbaşıya, hatta bir yabancıya hitap ediyormuş gibiydi.
Gülümsemem tamamen silindi. Yüzümde artık sadece, bu iddiayı tartan, her açısını irdeleyen bir ifade vardı. "Aile," diye mırıldandım, sanki kelimeyi ilk kez duyuyormuşum gibi. Sonra başımı hafifçe yana eğdim, önce Okyanus teyzeye, sonra Taygun'a baktım. İkisi arasındaki çene hattındaki sertliği, alındaki aynı çizgiyi şimdi daha net görüyordum. Ama aynı zamanda, bir okyanus kadar farklı olan şeyleri de taşıyorlardı. Biri dalgaları dizginlemeye çalışan bir set gibi sert ve dik, diğeri ise o dalgaların kendisi gibi öngörülemez ve derin.
"Peki," dedim, sesimi bir oktan daha ziyade, yere düşen ağır bir madalyonun sesi gibi alçaltarak. "Bu ailevi mesele, Gölcük Deniz Üssü'nün güvenliğini, personelinin moralini ya da belki de çok daha yüksek bir otoritenin verdiği bir görevi ilgilendiriyor mu?"
Soru havada asılı kaldı. Taygun'un yüzündeki 'bütünlük maskesi' çatlamadı, ama gözlerinin derinliklerinde, bir hesaplaşmanın rakamları hızla akıp gittiğini görebiliyordum. Ağırca bedenini bana döndürdüğünde Okyanus teyzenin nefesini tuttuğunu işitmiştim.
"Benimle böyle konuşamazsın, Yüzbaşı. Her ne kadar ihraç edilmiş bir asker olsam da karşında, eski bir Albay duruyor."
Gözlerimi alayla kıstım.
"Her ne kadar Yüzbaşı Okyanus Gökçe'nin abisi bile olsanız, sizin de karşınızda Türk Deniz Kuvvetleri'ne ebediyetle bağlı, Sualtı Taarruz komutanı Yüzbaşı Arven Doruk Aslan duruyor. İhraç edilmiş askerlerin," diye devam ettim, sesimi bir parça daha alçaltarak, tehlikeli bir sakinlikle, "stratejik tesislere girişi yasaktır. Siz burada olduğunuza şükredin, Albayım."
Son kelimeyi hem bir saygı işareti hem de onun artık elinde olmayan bir yetkiye acımasızca yapılan bir atıf olarak bıraktım havada. Sonra, çenemi hafifçe kaldırarak, yanımda sessizce duran Okyanus teyzeyi işaret ettim. "Ve burada olmanızı sağlayan kişiye iyi davranın."
Taygun Kılıç Yıldız, alt dudağını dişlerinin arasına alıp bakışlarını kaçırırken, yüzündeki maskede derin bir çatlak oluşmuştu. Öfkesi kırılmış, şaşkınlığı artmıştı. Derince yutkunup yeniden bana baktığında kafasını iki yana salladı. Dudaklarına sahte bir gülümseme büründü.
"Arven, Okyanus teyzene önem verdiğini biliyorum. Kendisiyle özel bir konu konuşuyorduk. Ben sesimi istemeden yükseltince-"
Kaşlarımı kaldırdım, sözüne daldım.
"Kesin öyledir, istemeden."
Taygun, gözlerini kapatıp açtı, sakin kalmaya çalışıyordu ki devam etti.
Gözlerini açtı, "Ben sesimi yükseltince o da bana karşılık vermek zorunda kaldı. Bende ağzımdan hiç çıkmaması gerekenleri söylerken sen geldin," dedi.
Dudaklarımı içe doğru büzüp kafamı salladım.
Cesaret, her insanın taşıdığı bir duyguydu ama gerçek cesaret; sana ihanet edeceğini bildiğin, seni sırtından bıçaklayacak kişiye sırtını dönebilmektir. Okyanus teyze, o yüzden sırtını duvara yaslayarak onunla konuşuyordu. Çünkü biliyordu, sırtını ona dönerse bıçaklayacaktı.
"William Shakespeare'i bilir misiniz?" diye sorduktan sonra yeniden dudaklarımı büzüp cevap vermesini bekledim. Taygun Kılıç Yıldız, alayla gülerken kafasını iki yana salladı.
"Konunun Shakespeare ile ne alakası var, Arven?"
Gülümsedim.
"Julius Caesar kitabında çok sevdiğim bir söz vardır," gülümseyen dudaklarına baktım, "Korkarım yüzümüze gülenlerin yüreklerinde, sürüyle kötülük yatıyor bize karşı..."
Taygun Kılıç Yıldız'ın gülümsemesi ağırca solarken gözlerine meydan okurcasına baktım. Gözlerindeki o derin, soğuk boşluk, bir kuyuydu. Beni çekmek için değil, kendisinin içine düştüğü ve şimdi beni de aşağı çekmeye çalıştığı bir kuyu.
Aramızda, havada dönen bir madalyonun olduğunu biliyordum. İkimiz de aynı madalyonu tutmaya çalışıyorduk. Ben hangi yüzün üste geleceğini merak ediyordum. O, madalyonun kenarıyla boğazımı kesmenin bir yolunu arıyordu. Ben, elim görünür bir şekilde yakalamak için bekliyordum. Onunsa, sırtının arkasında sakladığı eli, görünmez bir şekilde her an tutacakmış gibi açıktı.
"Julius Caesar, değil mi?" diye mırıldandı, sanki ağzında yeni bir tat almış gibi. "Peki ya Brutus'u hatırlıyor musun, Arven? En çok güvendiğin bıçak, en derini saplar."
Cümlesini bitirdikten hemen sonra göz ucuyla Okyanus teyzeye baktı.
"Tik... Tak... zaman işlemeye devam ediyor Okyanus," dedi ve ardından hızla arkasına dönüp yürümeye başladı. Koridorda uzaklaşırken, her adımı betona gömülen bir çivi sesi çıkarıyordu. Okyanus teyze derin, titreyen bir nefes aldı. Ben ise hâlâ Taygun'un sırtına, o sakladığı elin hayali şekline bakıyordum.
Başımı iki yana salladım. Yanıtım, bir nefes kadar hafif, bir kurşun kadar ağırdı.
"Üzülme, Okyanus teyze. İhanet, katili de mahkûm eder."
Gözlerim yüzünü buldu. Anneme gülümsediğim sıcak tebessümlerimden birini ona gönderdiğimde, burukça gülümseyip omzumu sıvazladı. Bana sırtını dönüp uzaklaşamaya başladığında derin bir nefes bırakıp arkama döndüm. Cebimden telefonumu çıkartırken bir yandan da yürümeye başladım.
Elimdeki telefondan bir numara tuşlayıp kulağıma yasladım. İkinci çalışta açılan aramayla gülümsedim.
"Aslanlar ailesinin asi prensi. İyi ki doğdun kardeşim. Yeni yaşına girmenin burukluğunu mu yaşıyorsun? Yoksa bir yaş daha büyüdün diye havalanıyor musun?"
Telefonun ucundaki kahkaha sesi, gülümsememi biraz daha genişletmişti.
"Unutma abi, ben bir yaş büyümüş bile olsam babamın gözünde hâlâ bir ergenim. Bunun burukluğunu yaşıyorum."
Odamın kapısını açarken kahkaha atarak kapıyı kapattım. Masaya doğru ilerlerken telefonu diğer kulağıma aldım.
"Benim gözümde ise aldığın her yaşta daha da yakışıklı oluyorsun, kardeşim."
"O yüzden bu yakışıklı kardeşin, doğum günü vasıtasıyla gece kulübüne gidip kız düşürecek."
Gözlerimi devirdim.
"Serseri seni."
Masamın hemen önündeki koltuğa oturduğumda, bir telefon uzağımdaki Rauf ile konuşmaya devam ettim. Bir gün öleceğimi biliyordum. Ama bu, yalnız olmayacaktı. Beni öldürecek olan kader, aynı kanı taşımasına rağmen yazgıya da acımayacaktı. Zamanımız kısıtlıydı, bunun da farkındaydım. Kader beni yakalamaya çalışırken ben, kaderin yazgıyı tuzağa düşürmesini engellemeye çalışıyordum.
Başlangıcı düşündüm: Madalyon.
O madalyonu havaya fırlattığımda, hangi tarafın üste geleceğini biliyordum.
Zihnimde yarattığım bir dünyanın dışına taştığımda nelerin olabileceğini öğrenmek istemiştim. Yeryüzünde yer alan her şeyin, denizin altına da inşa edildiğini söyleyen dedeme karşı, iyi bir asker ve araştırmacı olmak istemiştim. Ben, sadece anlamak istemiştim.
Başlangıç ve son, aynı madalyonun iki yüzüdür.
Araştırmanın sonu, buydu.
🥲
Yalancı Bahar, Aşkın Nur Yengi
Rauf Aslan, Ağzından
Düşüncelerim dipsiz bir girdaptı ve her bir cümlesi, beni daha da derinlere, daha kuytu çıkmazlara sürüklüyordu.
Arven, yaptığı o lanet araştırmalar sonucunda, ona yardımcı olan Okyanus Gökçe ile o denizaltından sağ çıkamamışlardı. Buna sebep olan Taçsız Kral'dı, tamam, kabul. Peki, Kılıç kimdi? Yasemin'in mors alfabesiyle verdiği bu isim, bizi neyin kıyısına götürecekti? Zihnimin içindeki bu karanlık sarmalın daha da harlanmasına sebep olan, cevapsız bir soru daha vardı.
Miraç, neden o ismi duyar duymaz bayılmıştı?
Parmaklarımın arasında sıkıştırdığım sigaranın fitilini dudaklarıma götürdüm. Derin, yakıcı bir nefes çektim. Bakışlarımın odağındaki Gölcük Denizi, burnumdan süzülen ağır duman bulutlarıyla buğulanırken, arkamdan yaklaşan ağır adım seslerini umursamadım. Ama o, yanımda durup "Sigara içtiğini bilmiyordum," demesiyle ona dönmem bir oldu.
Miraç, gözleri kızarmış bir şekilde karşımda duruyordu. Yüzünde o her zamanki kontrollü ifade yerine, gerilmiş bir tel gibi gevşek bir yorgunluk vardı. Sigarayı işaret ve başparmağımın arasında tutarak, son bir kez daha ciğerlerimi yakan nefesi çektim. Kızaran ucu, yanımdaki teneke kül tablasının içinde, acı bir tıslama sesi çıkararak söndürdüm.
"Çok nadir içiyorum," dedim, sesim dumanın verdiği boğuklukla biraz kısık ve pürüzlü çıktı. Ellerimi ceketimin ceplerine sokup tüm vücudumla ona döndüm. "Sen nasıl oldun?"
Soru, havada asılı kaldı. 'Nasıl oldun'dan çok daha fazlasını, 'O bayılmanın sebebi neydi?'yi, 'Kılıç'ı tanıyor musun?'u, 'Bana söylemediğin ne var?'ı soruyordum aslında. Konuşmasını bekledim.
Miraç, gözlerini birkaç kez hızlıca kırpıştırdı, bakışlarını benden, dalgalara doğru kaçırdı. Üst dudağımı yalayarak, onun arkasında kalan loş bina girişine baktım. Kesinlikle bir şey biliyordu ve söylemekten dehşet duyuyordu. O çekindiği şey, benim içimde kaynayan öfkeyi daha da körükleyecek cinstendi. Gözlerimi yeniden onun yüzüne çevirdiğimde, bu sefer bana baktığını fark ettim. Bakışında korku, pişmanlık ve dayanılmaz bir ağırlık vardı.
"Taygun Kılıç Yıldız, Rauf," dedi titrek bir sesle. Gözleri, her an yanaklarına dökülmesini istemediğim yaşlarla dolmuştu. "Yasemin eğer doğruyu söylüyorsa, o, abinin ve annemin katili."
Bunu biliyordum zaten. O zaman sorun neydi?
Gözlerini sıkıca kapattı. Uzun, kara kirpiklerinin üzerinde biriken inci taneleri, ağır ağır süzülerek solgun yanağına düştü. Silmek için ellerimi cebimden çıkartıp yanağına uzatacakken, ellerimin havada donmasına sebep olacak o cümleyi kurdu.
"O adam, annemin abisi."
Havadaki soğuk, ciğerlerimin derinliklerine kadar işledi. Zihnim, bir bombanın patlamasından sonraki o sağır, sarsılmış sessizliğe gömüldü. Havada asılı kalan ellerimi yavaşça indirdim. Kelimeler, havada kristalize olmuş zehir gibi sallanıyordu. Abimi ve annesini öldüren kendi kanından, ailesinden miydi?
Miraç gözlerini açtığında, içlerindeki ifade omurgama saplanan bir bıçağın varlığına neden oldu. Gözlerinde korkudan daha fazlası, derin bir utanç ve ezici bir çaresizlik vardı.
"Dayın?" Tek hece, boğazımdan zorla, kırık bir cam parçası gibi sıyrılarak çıktı.
Miraç başını, neredeyse algılanamayacak kadar hafif bir şekilde salladı, sonra yeniden dondurdu.
"Eski bir askeri öğretim görevlisi ve ihraç edilmiş bir albay."
Sessizlik, kelimelerin ağırlığı altında ezildi. Sadece bir cani değil, disiplin, onur ve vatan hizmeti yemini etmiş biriydi bu. Miraç'ın dayısı, ihraç edilmiş bir albaydı. Zihnim, parçaları bir araya getirmeye çalışırken acıyla kasıldı.
"Annem ondan hiç bahsetmezdi. Evimizde onunla ilgili tek bir fotoğraf bile yoktu. Sadece o adam derdi, sesi her seferinde donardı. Yasemin'in ile Arven'in derslerine giren öğretim görevlisinin adı Taygun Kılıç Yıldız'dı, Rauf. Arven mezun olduktan hemen sonra istifa etmiş ve askeriyeye geri dönmüş. İhraç sebebi bilinmiyor, gizlemişler."
Hava, sadece soğuk değil, zehirli gibi gelmeye başladı. Ciğerlerime her nefes çekişimde, bu ihanetin ve şiddetin ağırlığı doluyordu. Miraç, ona bakıyorsam hızla ellerini kaldırdı ve kollarımın yanına yasladı.
"Rauf, lütfen. Bunları ben yapmış gibi bakma bana."
Ellerimi yumruk yaptım. Tırnaklarım avuç içlerime batarken hissettiğim acı, beni şimdiye, burada olmaya bağlıyordu. İki ince, temiz gözyaşı, kirpiklerinin arasından sızdı ve sessizce aktı. Sağ elimi ağırca havaya kaldırıp sol kolumdaki elini tuttum. Avcunu kolumdan ayırmasına neden olduğumda bir adım geriye çekildim.
"Ben..." sesimin içi boşaltılmış gibiydi, "Bunu hazmetmem gerekli," dedim ve hızla yanından geçip limana doğru yürümeye başladım.
"Rauf, gitme!"
Adımlarım sarsaklarken duraksayacaktım ama tırnaklarım yeniden avuç içlerime batmaya başladı. Acıyla yürümeye devam ettim, arkamı dönmedim.
"Rauf!" hıçkırıkları üstte yankılandı. "Yalvarırım gitme!"
Miraç'ın son çığlığı, rüzgârda parçalanıp sırtıma saplanan keskin bir buz kıymığı gibiydi. Her adımda sesi uzaklaşıyor, ama içimdeki yankısı daha da derinlere işliyordu.
Eski bir albay. Arven'ın hocası. Annemin abisi.
Bu gerçekler, beynimde bir yankı bulmacası gibi çarpışıyor, birbirine kenetleniyordu. Arven'in katiliydi. Abimin katiliydi. Her birleşme, ihanetin boyutunu daha da büyütüyordu. Abimin katiliydi. Bu, rastgele bir şiddet değildi. Abimin katiliydi. Soğuk, hesaplı, belki de yıllar öncesine dayanan bir planın parçasıydı. Abimin katiliydi. Arven, bu adamdan hiç şüphelenmiş miydi? Abimin katiliydi. Miraç'ın annesi, buna engel olamamış mıydı?
Zihnim susmuyordu.
Limana bağlı sürat botuna eğilip halatı çözdüğümde hızla bota atladım. Motoru çalıştırıp direksiyon başına geçerken başımı limana çevirdim. Uzaktan, bina girişinin loş ışığında, tek başına, kollarına sarılmış, küçücük görünen bir siluet görebiliyordum. Omuzları, hıçkırıklarla sarsılıyor olmalıydı. Onu orada, soğukta, yalnız bırakmıştım. Tıpkı benim hissettiğim yalnızlık gibi.
Miraç'ın gözlerindeki o çığlık atarcasına masum ifade yeniden gözlerimin önüne geldi. Onun da bir kurban olduğunu biliyordum. Ama o anda, o masumiyet bile dayanılmaz gelmişti. Çünkü o masumiyet, benim kaybımın büyüklüğünün yanında küçük, önemsiz kalıyor gibi gelmişti. Bu düşünce, beni bir anlığına daha da derin bir utançla doldurdu.
O da annesini kaybetmemiş miydi?
Dayısı tarafından.
Yanağıma akan gözyaşıyla yavaşça önüme döndüm. Önümde, Gölcük Denizi'nin geceyi yutan dipsiz siyahlığı uzanıyordu. Havadaki tuz ve balık kokusu, ciğerlerimdeki zehirli havayla karıştı. Avuç içlerimdeki acı, nabzımın her atışında zonkluyordu. Ama bu acı, zihnimdeki kasırganın yanında hiçti.
Motorun homurtusu, zihnimdeki kasırganın sesini bastıramıyordu. Denizin üzerinde, karanlığın içinde ilerlerken, tek yol göstericim kör bir öfke ve dipsiz bir kederdi. Soğuk rüzgâr, gözlerimi yaşartıyordu. Belki de sadece rüzgardandı. Ellerim direksiyona o kadar sıkı kenetlenmişti ki, eklemlerim ağrımaya başlamıştı.
Eski bir albay. Arven'ın hocası. Annemin abisi.
Cümleler, motorun ritmine ayak uydurmuş, kafamın içinde tekrar edip duruyordu. İhanet, bir merkezden çıkan dalgalar gibi yayılıyordu. Arven, o derslerde ne düşünmüştü? Hocasının soğuk, keskin zekasına hayran mı kalmıştı? Yoksa, o güven veren aksi duruşunun altında, Okyanus Gökçe'nin bile kaçtığı bir canavar olduğunu sezmiş miydi? Sezseydi, kendini koruyabilir miydi?
"Yalvarırım gitme!"
Utanç, öfkeye karıştı. Ona sırtımı dönmüştüm. En çok ihtiyacım olan, belki de en çok onun ihtiyacı olduğu anda. Çünkü acım, bencilliğimi kör etmişti. Onun acısını, kendi acımla yarıştırmış, küçümsemiştim. Bu, yapılacak en adice şeydi.
Gözlerimi kapatıp gazı sona ittirdim. Hız, içimdeki durağanlığı, o donmuş öfkeyi parçalıyor gibiydi. Önümdeki Poseidon Adası'nı geçip Büyükada'ya doğru sürmeye devam ettim. Bütün detaylar tüm acımasızlığıyla önümdeydi ve ben, hiçbir zaman görememiştim. Arkamda kalan yanmış adanın içinde bir zamanlar yaşayan adam, benim abimin katiliydi.
Kafamı iki yana sallayıp taşlıklara yaklaşacağımı anladığımda gazı kesip ayağa kalktım. Baş ve orta parmağımı dudaklarıma yaslayıp ıslık çaldım. Adanın içinden iki siluet koşarak kıyıya geldiklerinde botun içindeki halatı tutup onlara doğru fırlattım. Siluetler, botu karaya çekerken siluetlerin ardında iri yarı vücudundan tanıdığım, Alistair var oldu.
Alistair, karadaki iki siluetin arasından adım adım öne çıktı. Ay ışığı, geniş omuzlarını ve yontulmuş gibi sert yüz hatlarını aydınlatıyordu. Gözleri, gece avcısı gibi, bota, bana dikilmişti. Yanındakiler, halatı ustalıkla bir kayaya bağladıktan sonra geri çekildi, Alistair'in gölgesinde kayboldular.
Bottan indiğimde karşımda durdu. Alistair'in sesi, dalgaların ve rüzgârın üzerinde net bir şekilde yükseldi.
"A bheil duilgheadas ann?" Bir sorun mu var?
Onu takmadan yanından geçip hızlı adımlarla yürümeye başladım. Peşimden beni takip ettiğinde kulübenin önünde durup kapıyı açtım ve içeriye daldım.
"Dhan stàball a tha thu a' dol, Alistair?!" Ahıra mı giriyorsun, Alistair?!
Dedem, uzandığı koltuktan bir hışımla kalkıp bana döndüğünde, öfkeyle biçimlenmiş kaşları, şaşkınlıkla havalandı ve gözleriyle üzerimi süzdü.
"Rauf? Dè tha thu a' dèanamh an seo aig an uair seo? (Senin bu saatte burada ne işin var?) Üstelik üzerinde üniformaların var?"
"Yalvarırım gitme!"
Zihnimde Miraç'ın sesi çınlarken gözlerimi öfkeyle kapattım. Bana yaklaşan adım sesleriyle gözlerimi açıp bir adım geriye çekildim ve işaret parmağımı dedemin yüzüne doğru kaldırdım. Gözleri, ona yönelttiğim parmağıma inerken kaşları yeniden çatıldı. Yüzündeki şaşkınlık, hızla kaybolup yerini tehlikeli bir sakinliğe bıraktı. Bu, askeriyedeki en sert eğitmenlerden birinden bile daha soğuk ve yargılayıcı bir bakıştı. Alistair, kapı eşiğinde durmuş, durumu sessizce izliyordu.
"Parmağını indir," dedi dedem, sesi alçak, ama kulaklarımda gürleyen bir yankı gibiydi. Her Gàidhlig hecesi, odayı donduruyordu. "Şu an, kiminle konuştuğunu unutmuş gibisin."
Nefesim hızlı hızlı çıkıyor, göğsüm inip kalkıyordu. Parmak titriyordu. İndirmek istemedim. İndirmek, bu patlamanın, bu deliliğin sonu olacaktı.
"Taygun Kılıç Yıldız!" diye bağırdım, isim odada bir yankı gibi çarpıp durdu. "İhraç edilmiş bir albay. Arven'in hocası. Miraç'ın dayısı! Onu biliyor muydun?"
İsim odaya düştüğü anda, dedemin yüzündeki her kas hareketsizleşti. Dondu. Sanki taştan bir heykel gibiydi. Sadece gözleri daraldı, içlerinde hızla geçen hesaplamalar, anılar, bağlantılar okunuyor gibiydi. O bakış, her şeyi itiraf ediyordu.
"Cevap ver!" diye haykırdım, parmağım hâlâ havada, ama artık bir tehditten çok, acı içinde titreyen bir suçlama gibiydi. "Onu tanıyor muydun?" hızla karşısına geçip yakalarından tuttum. "Abimin katilini tanıyor muydun?"
Alistair'in hızla kapıdan ayrılıp bize doğru yaklaştığını fark ettim. Dedem, titreyen bakışlarını benden çekmeden sağ elini havaya kaldırıp onu durdurdu. Ama Alistair, her an temkinli olması gerekmiş gibi yakınımızda duraksadı. Dedemin gözleri, yakalarımdaki ellerime, sonra yüzüme dikildi.
"Tanıyordum," dedi, sesi şimdi daha yumuşak, ama her kelimesi bir mezar taşı gibi ağırdı. Yakalarından tutan ellerim gevşedi. "Tanıyordum, Rauf. Ama onun bu olduğunu bilmiyordum. Asla."
Ellerim yavaşça aşağı kaydı, ceketinin kumaşında güçsüzce sallandı. "Ne... ne demek istiyorsun?" diye mırıldandım, sesimdeki öfkenin yerini şaşkın bir boşluk almıştı.
Dedem, yavaşça geriye, koltuğuna doğru adım attı. Ben de, ayaklarım sürüklenir gibi, onu takip ettim. Alistair, bir gölge gibi, biraz daha geride durdu, gözleri her an her şeye hazırdı.
"Taygun Kılıç Yıldız," diye başladı dedem, sanki ismi ağzında yabancı, acı bir tat gibi çeviriyordu. "Askeri akademide yıldızı parlayan, gelecek vaat eden bir subaydı. Zekâsı keskindi, taktikleri geleneksel değildi. Sınırları zorlardı. Hatta Arven, bir keresinde onun bir dersinden bahsetmişti, gözleri parlıyordu." Dedemin sesi titredi, bu anıyı hatırlamak acı veriyordu. "Ama bir şeyler ters gitti. Çok ters. Akademiden istifa etti. Bir anda ihraç edildi. Sebep, resmi kayıtlarda 'görevi kötüye kullanma'ydı. Ama kulaktan kulağa dolaşan söylentiler daha karanlıktı. Yasadışı silah ticaretiyle, sınır ötesi gruplarla bağlantı... Ama kanıt yoktu. Ya da varsa da üstü örtülmüştü."
Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı.
"Onu tanıyordum, evet. Ve ihraç edildiğinde, ordunun başından büyük bir belayı attığını düşünmüştüm. Onunla aynı ortamlarda bulunmamaya, adını duymamaya özen gösterdim. Ama onun... onun Yıldız olduğunu bilmiyordum. Yani, Okyanus Gökçe ile olan bağlantısını..."
Odayı ağır bir sessizlik kapladı. Dedemin itirafı, öfkemi söndürmemişti, ama onu dönüştürmüştü. Artık sadece bir düşmana değil, bir sisteme, bir ihmale, bir körlüğe karşıydı. Ve dedem de o körlüğün bir parçasıydı.
"Sen onu tanıyordun," diye tekrarladım, sesim artık daha sakin, ama içi oyulmuş gibiydi. "Ve sen, Arven'in ona hayran olduğunu biliyordun. Peki ya sonrası? Okyanus ve Arven'in araştırmaları? 'Taçsız Kral'? Hiç mi aklına gelmedi bu adam? Okyanus Gökçe? Hiç mi şüphelenmedin?"
"Geldi!" diye patladı dedem, ilk kez sesi yükseldi, içinde ezici bir çaresizlikle. "Aklıma geldi, Rauf! Ama ne yapabilirdim? Emekli bir SAS personeliyim, üstelik Türkiye'ye bağlı değilim. İhraç edilmiş, kayıtlardan silinmiş bir Türk adam hakkında ne yapabilirdim? Delil yoktu. Sadece karanlık söylentiler vardı. Ve ben..." Bu sefer sesi kırıldı. "Ben, onların başına bir şey gelmesinden o kadar korkuyordum ki, belki de gerçeğe bakmak istemedim. Belki de onları koruyabileceğimi sandım, gerçeklerle yüzleşmekten kaçınarak."
İtiraf, odada çırılçıplak duruyordu. Korku. Hepimizin ortak paydası buydu. Miraç'ın annesinin korkusu, dedemin korkusu, benim öfkemle karışık korkum... Ve o korku, Taygun Kılıç Yıldız'a, karanlıkta büyümesi, zehrini yayması için alan vermişti.
"Peki," dedim, sesim titrerken. "Arven, onlara ihanet edecek olanın kim olduğunu biliyor muydu?"
Dedem, gözlerini usulca kapattığında yüzümü buruşturup ona sırtımı döndüm. Arven, nasıl buna engel olamamıştı? Nasıl onların ölümüne sebep olacak kişiyi etkisiz hâle getirmemişti? Gözlerimin önü yaşlarla buğulandığında kırpıştırarak burnumun kemerini sıktım ve omzumun üzerinden dedeme baktım.
"Okyanus Gökçe, abime hiç ihanet etti mi?"
Dedem, hızla kafasını iki yana salladı.
"Okyanus Gökçe, mutlak bir sadakatle bağlıydı ona. Evet, bir kız evladı vardı ama Arven'i olmayan erkek bir evlat gibi gördü hep. Onlara bu ihaneti eden tek kişi Okyanus Gökçe'nin abisi, Taygun Kılıç Yıldız'dı."
Bu, ölümden bile daha acımasız bir ihanetti. Benim abime acımayan bu adam, kendi kız kardeşine bile acımamıştı. Kimseye de acımayacaktı.
Dedem, koltuğunda küçülmüş, yaşlı ve kırılgan görünüyordu. Alistair hâlâ gölgede, bir heykel gibi duruyordu. Dedem, Alistair'e bakıp küçük bir baş hareketiyle çıkmasını sağladı. Çıkana kadar bakışları sırtından ayrılmadı. Kapının kapanma sesiyle bana döndü.
"Miraç'ın babası, katilin kim olduğunu biliyordu." Gözlerim büyüdü, "O yüzden Miraç'ı buraya gönderdi. Ondan korumak için. O yüzden seninle evlenmesini istemedi. Çünkü senin ona zarar vereceğini düşündü."
Cümleler, birer kurşun gibi beynime saplandı. Nefesim kesildi. Odanın duvarları üzerime geliyor gibiydi.
"Ne?" Tek kelime, boğazımdan zorla sıyrıldı. Dedem, oturduğu koltuktan kalkıp bana doğru yaklaşırken bedenimi güçlükle ona döndürdüm. Gözlerini kısarak yüzümü süzdü ve çenesini kaldırdı.
"Ben, aptal bir adam değilim evlat. Miraç ile kâğıt üzerinde bir evlilik yaptığınızı biliyorum," konuşmak için ağzımı açtığımda beni susturdu, "Sus. Babanı kandırabilirsin ama beni," kaşlarını kaldırdı, "hayır."
Ağzım açık kalmıştı. Tüm bu karanlık, ihanet ve ölüm girdabının içinde, en kişisel, en saklı sırrımızın da ortaya dökülmesi... İçimdeki her şey alt üst olmuştu. Bir an, nefes alamadım. Dedem, bir adım daha yaklaştı. Yaşlı ama dimdik duruşuyla, odanın tek hâkimi gibiydi.
"O kız, bu adaya ilk geldiğinde gözlerindeki korkuyu gördüm. Sadece geçmişinden değil, gelecekten de korkuyordu. Ve sen..." Başını iki yana salladı. "Sen, onun etrafında dolanırken, ona bakarken... O bakışlar kandırmacaya uygun değildi, Rauf. Belki evliliğiniz başta bir anlaşmaydı. Ama senin için öyle kalmadı."
İtiraf etmek ya da inkâr etmek için kelimeler aradım dilimde. Ama bulamadım. Sadece boşluğa bakakaldım. Onun gözlerindeki bilgi, yalan söylemeyi imkânsız kılıyordu.
"Bu," diye kekeledim sonunda, "bu önemli değil şu an. Taygun... Miraç'ın babası..."
"Her şey birbiriyle bağlantılı!" diye kesip attı dedem, sesi odada çınlayarak. "Sen onun için önemlisin. Ve o, senin için. Bu, sizi daha da savunmasız kılıyor. Taygun Kılıç Yıldız gibi biri için değer verdiğin bir insan, en büyük zayıflığındır. Ona ulaşmanın en kolay yoludur. Babası bunu biliyordu. Ben bunu biliyorum. Ve sen..." Duraksadı, sesi biraz yumuşadı. "Sen, belki de şimdi anlıyorsun."
Anlıyordum. An be an, acı bir şekilde, buz gibi bir netlikle anlıyordum. Miraç'ı sevmek onu hedef tahtasının tam ortasına koymaktı. Babasının korkusu boşuna değildi. Dedemin endişesi boşuna değildi.
"Peki ne yapacağım?" diye sordum, sesimdeki çaresizlik beni bile şaşırttı. "Ondan... uzak mı durmalıyım? Onu göndermeli miyim?" Bu düşünce bile, içimi oyuyordu. Her sözcüğün görünmez bir cam parçalarıyla dilimin üzerine çizik attığını hissettim.
Dedem, uzun ve derin bir nefes aldı.
"Hayır," dedi sonunda, kararlı bir tonla. "Artık çok geç. Onu göndermek, onu yalnız ve korunmasız bırakmak olur. Ayrıca," dedi, bana dik dik baktı, "senin ona ihtiyacın var. Ve onun da sana. Bu bağ, sizi zayıf düşürdüğü kadar güçlü de kılabilir. Birbirinizi korumak için bir sebep. Düşmemeniz için bir dayanak."
Sözleri, içimdeki fırtınayı biraz olsun dindirdi. Bir umut ışığı gibiydi. Belki de kaçmak değil, kök salmak, birlikte dayanmak gerekiyordu.
"Ona her şeyi anlatacağım," diye tekrarladım, bu sefer daha güçlü bir sesle. "Babası dahil. Ve sonra birlikte karar vereceğiz."
"İyi," diye onayladı dedem. "Ama sadece konuşmakla kalmayacaksınız. Hazırlanacaksınız. Taygun sadece bir tetikçi değil. O, bir taktik dehası. Sizi fiziken değil, zihnen de avlamaya çalışacak. Zayıf noktalarınızı bilecek." Gözlerime dikti bakışlarını. "Ve şu an, en büyük zayıf noktanız birbiriniz. Bunu bir silaha dönüştürmesine izin vermeyeceksiniz. Bunu bir kalkana dönüştüreceksiniz."
Alistair'i çağırmak için kapıya döndü, ama durdu. Bana baktı.
"Ona olan hislerin… onları saklama. Bu karanlıkta, dürüstlükten daha güçlü bir silah yoktur. Babası onu yalanlarla korumaya çalıştı ve bak nereye geldik. Siz, doğrularla savaşacaksınız."
Gerçekler bir dağ gibi üzerime yıkılmıştı: Katilin kimliği, dedemin suskunluğu, Miraç'ın babasının bilgisi ve şimdi, kalbimin en derin, en savunmasız sırrı. Ama dedem haklı olabilirdi. Belki de bu acımasız dürüstlük, bu karmaşık bağ, bizi parçalayacağına birleştirebilirdi.
Son bir kez başımla onayladım ve evden kendim çıktım. Kıyıya ilerlerken adımlarım ilk geldiğimdekinden daha ağırdı, ama aynı zamanda daha kararlıydı. Alistair, motorun başında, sabırla bekliyordu. Bota binip halatı botun içine bıraktım ve motoru çalıştırıp gazı kökledim.
Bu sefer, bir kaçış için değil, bir dönüş içindi. Ve döndüğümde, sadece gerçeği değil, kendi yüreğimin de şahit olduğu bir sırrı getiriyordum. Savaş dışarıda değil, artık tam anlamıyla içimizde başlıyordu.
Yok Bana Bu Cihanda, Maya Perest
Miraç Gökçe Aslan, Ağzından
Kalbim, sanki bin bir yerinden çatlamış, her atışında kırılan bir porselen gibiydi. Her vuruşu, göğüs kafesimin içinde acıyla yankılanıyor, adeta her seferinde biraz daha fazla parçalanacağımı hissettiriyordu. Soğuk sadece cildime değil, o çatlaklardan içeri sızıp her şeyi donduruyordu.
"Gitti," diye mırıldandığımda artık ben bile kaçıncı olduğunu saymıyordum. Gitmişti. Gitti. Beni anlattıklarımdan sonra orada bırakıp gitti. Gözümden kesilmeyen yaşlar, yanaklarımda nemini koruyordu ama yüzümü kastırmıştı. Ne gözlerimi kırpabiliyordum ne de yanaklarımı oynatabiliyordum. Yalnızca tek bir şey söylüyordum.
Gitti.
"Ula cittuysa cittu!" Fırat'ın serzenişi, kafamın içindeki o tek kelimeli kısır döngüyü kırdı. Ses, boş kantinin beton duvarlarında sertçe çarpıp bana ulaştı.
"Yeter da! Sen de dürtme beni sadan sadan!" küçük bir tene çarpma sesi geldi. "Lerna! Valla basayi bağa! Akşamdan beru ağlay bu kız." küçük bir sessizlik oldu. "Oy nenem! Yoksa o kurma koli komutanunuz, Gölcük'ün denizinu ha bu kizun cözüne mi soktu? Akay akay durmay!"
Burnumu çekip yüzümü ona çevirdim.
Sağında Lerna oturuyordu solunda ise Ali duruyordu. Sağ dizinin üzerine elini koymuş bacağını sinirle titretiyordu. Bakışları Ali'den kopup yeniden beni bulduğunda yeşil irisleri kısıldı.
"Pi şu cözlere bah," kafasını inanamıyormuşçasına iki yana salladı. "Bu benum tanuduğum kadun olamaz."
Alt dudağım şiddetle titremeye başladığında, yeniden hıçkırarak gözlerimi kapattım. Tekrardan bir ete çarpma sesiyle Lerna'nın sesi yükseldi.
"Sus artık! Kızın halini görmüyor musun?"
Yanaklarıma konan ellerle gözlerimi açtım. Ona söylediğim cümlelerden sonra bana dokunmamıştı. Lerna, Fırat'ın yanında, bana doğru eğilmişti. Yüzündeki ifade, tanıdığım o keskin, koruyucu öfkeyle doluydu. Ali ise biraz geride, huzursuz, ne yapacağını bilemeyen bir şekilde duruyordu. Onlar buradaydılar. Ben limanda donup kalmış, kendi acımın içinde boğulurken, onlar gelmişlerdi.
Ama o gitmişti.
Fırat, Lerna'ya yan gözle baktı, dudaklarını büzdü, ama itiraz etmedi. Sadece derin, hırçın bir iç çekişle, "Valla migrenim tuttu, gafama gafama atay," diye mırıldandı ve arkasını dönüp tezgâha doğru yürüdü.
Lerna, arkasından ona baktı.
"Kafan kopsun," deyip bana daha yakın bir yere kaydı. Elini, benim titreyen, soğuk elimin üzerine koydu. Dokunuşu sıcaktı. Gerçek, canlı bir sıcaklık.
"Miraç," dedi, sesi şimdi yumuşak, ama altında çelik gibi bir ciddiyet vardı. "N'oluyor? Sen böyle biri değilsin. Rauf nerede? Sana ne yaptı o herif?"
Ali, arka planda, "Abim biraz gezmeye çıkmıştır herhalde," gibi bir şeyler mırıldandı, ama Lerna ona bile dönüp bakmadı. Tüm dikkati bana odaklanmıştı.
"Rauf..." diye başladım, ama boğazım düğümlendi. Nasıl anlatmalıydım? Dayım... katil... Kâğıt üzerindeki evliliğimizin gidişatı... Hepsi birbirine dolanmış, dilimin ucunda bir yumak haline gelmişti.
"Ben... ben ona bir şey söyledim," diye zorlukla itiraf ettim. "Çok kötü bir şey. Ve o... hazmedemedi. Gitti."
Ali, sandalyesinden bize doğru eğildi.
"Ne söyledin, Miraç abla? Sen Rauf abime ne söyleyebilirsin ki onu böyle kaçırsın?"
Bu sözler, içimdeki buzları biraz daha çatlattı. Gözlerim yeniden doldu.
"Taygun Kılıç Yıldız, annemin abisi," gözlerimden yaşlar döküldü, "O... a...abisinin ve annemin katili..."
"NE?"
Ali'nin sandalyesi, keskin bir gıcırtıyla geriye kaydı. Ses, boş kantinin tavanına çarpıp aşağı düşen bir çekiç gibiydi. Lerna'nın yüzündeki tüm ifade silindi, yerini donmuş bir şok aldı. Elini elimden çekti, sanki dokunduğu şey aniden yanıcı hale gelmişti. Fırat, tezgâhın önünde, elindeki çaydanlıkla donup kalmıştı. Havada, sadece çaydanlıktan yükselen buharın ince hışırtısı ve Ali'nin hızlı nefes alışverişi duyuluyordu.
Lerna, yavaş yavaş nefesini verdi, gözleri büyümüş bir şekilde bana bakıyordu.
"Annenin abisi mi? Yani sen... sen onun yeğeni misin?" Sesi, bu bağlantının iğrençliğini kavramaya çalışırken titriyordu.
Başımı, acı dolu bir onaylamayla salladım.
"Yasemin'in mesajında bahsettiği 'Kılıç' o. Bende yeni öğrendim. Ve Rauf... Rauf bunu söylediğimde..."
"Tabii ki kaçar!" diye patladı Ali, sesinde hem korku hem de bir tür anlayış vardı. "Yani... yani senin dayın, onun abisini ve anneni... Vay anasını." Eliyle yüzünü kapattı.
Fırat, sessizliğini bozdu. Çaydanlığı usulca ocağa koydu. Sırtı dönük, bize bakmadan konuştu, sesi alışılmadık derecede ağır ve ciddiydi;
"Zehri çıkarması lazım. Öfkesini bir yere yöneltmesi lazım," dedi fısıldayarak, "Amma... celduğunda korksun benden."
Bana bakarken yaklaştı ve önümde durdu.
"Her ne olursa olsun, bunların sebebi sen değilsin. Anlıyor musun beni?"
İlk defa Trabzon ağzıyla konuşmamıştı. Yutkunarak kafamı salladığımda Lerna, kolumdan tutup ayağa kaldırmaya çalıştı.
"Hadi, haydi kalk mavişim. Gel, biraz hava alalım," Fırat'a baktı. "Yoksa ben katil olacağım."
Ardı ardına yutkunarak ayağa kalktığımda kafamı kaldırıp kantin kapısına baktım.
Rauf, girişte duruyordu. Üzerinde hâlâ gece ve deniz vardı. Yüzü solgundu, gözleri kızarmıştı. Ama bakışları doğrudan bana kenetlenmişti. Bana, ben yapmışım gibi bakmıştı. İçinde artık o ilk patlamanın kör öfkesi yoktu. Yerini, derin bir bitkinlik ve değişmez bir kararlılık almıştı. Lerna, Ali ve Fırat'ı gördü, ama gözleri onlarda uzun süre kalmadı. Bana döndü.
"Ula Gorbagor!" Fırat, yanımızdan jet hızıyla uçtu. Adımlarını Rauf'a doğru çevirmişti. "Senu benum elumden kim alabilur?"
"Fırat!"
Endişeyle gözlerimi büyüttüm. Lerna ile seslenmemize bakmamış, aksine daha da hızlanmıştı. Rauf'un bakışları ona çevrildiğinde Rauf'un yakalarına yapıştı. Kolumu gitmemem için çekiştiren Lerna'yı ittirdim ve onlara doğru koştum. Fırat'ın koluna asıldığımda Rauf, sakince Fırat'a bakıyordu.
"Çek elini," dedi ama Fırat, elini çekmedi. "Miraç. Sana diyorum. Elini çek."
Bana demişti.
"Ortada bir fuşki döney ve sen, bu kizu ağlatup ortadan kaybolay misun? Bu mu la senun adamluğun?"
Rauf'un bakışları öfkeyle beni bulduğunda "Çek elini!" diye bağırdı. Elimi bir anda çekip geriye doğru sendelediğimde gözümden bir yaş süzüldü.
Fırat, "Efendular siçsun ağzuna. Yedum ula senu!" deyip Rauf'a vuracakken Rauf, Fırat'ı ters döndürüp Ali'ye doğru ittirdi. Bana bakıp hızla sol bileğimden sıkıca yakaladı ve çekiştirmeye başladı. Adımlarımı, onun hızlı adımlarına ayak uydurmaya çalışırken Fırat'ın arkamızdan yankılanan seslerini işitebiliyordum.
"Pi bırak da! Kizu cötürey. Bu sinurla Allah bilur ne yapar ona?"
"Ya bir sus artık be adam. Bir sus! Rauf abim hiçbir şey yapmaz ona!"
Geride kalan cümleleri duyamazken Rauf, çalışma odasının kapısını açıp benimle içeriye girdi ve kapıyı kapattı. Kapının kilidini çevirdiğinde bileğimi bırakıp alnını kapıya yasladı.
"Sakinim, sakinim," dedi ve arkasını dönmeden eliyle koltuğu işaret etti. "Otur."
Dediğini ikiletmeden masasının önündeki koltuğa oturduğumda gözlerimi kapattım. Bu saate kadar neredeydi? Nereye gitmişti? Söylediğim şeyleri hazmedebilmiş miydi? Düşüncelerim bir zindandı ve bende onlara tutsaktım.
Adım seslerini işittiğimde gözlerimi açmadan öylece bekledim. Karşımdaki koltuğa oturduğunu hissettiğimde sertçe yutkundum. Aramızda uzun bir sessizlik oldu. O kadar yoğun ve uzundu ki hatta bir ara, gözlerimin arkasındaki karanlığın beni yuttuğunu hissettim. Ta ki bana seslenene kadar.
"Bana bak."
Gözlerimi açıp Rauf'a baktığımda sağ dirseğini kolçağa yaslamış, eliyle de çenesini ovuşturuyordu. Sanki tüm vücudu, içinde biriken öfke, acı ve yeni edindiği kararlılık arasında gerilmiş bir yaydı. Nefes alışverişi, odanın sessizliğinde yankılanacak kadar derin ve kontrollüydü. Sessizlik öyle yoğundu ki, kendi kalp atışlarımı kulaklarımda duyabiliyordum. Sonra, ovuşturduğu elini indirdi.
"Sen benim elime bir bomba verdin, Miraç. Pimi çekilmiş," sertçe yutkundum, "Ve ben, onu nereye atacağımı, kiminle atacağımı bilmeden patlatmak istemedim."
Duraksadı. Gözlerimin içine baktı, sanki söyleyeceği şeyin bana vuracağı darbeyi ölçüyordu.
"Dedemin yanına gittim," diye devam etti, gözlerini benden ayırmadan. Lambanın ışığı, gözlerindeki her dalgalanmayı ortaya çıkarıyordu. "Sen bana o bombanın yanında yapbozun bir parçasını verdin. O, diğer parçaları getirdi. Ve birlikte korkunç bir resim oluşturdular."
Boğazım düğümlendi. "Ne... ne gördün?"
Rauf, derin bir nefes aldı, sanki ciğerlerine zehirli bir hava çekiyor gibi.
"Taygun Kılıç Yıldız'ın askeriyedeki yükselişini ve düşüşünü. İsminin nasıl karartıldığını, dosyalarının nasıl kaybedildiğini. Ama daha önemlisi..." Duraksadı, kelimeleri itinayla seçiyordu. "Senin babanın bunu bildiğini öğrendim."
Odadaki hava aniden daha da ağırlaştı. "Babam mı?" diye fısıldadım. Kalbim, göğüs kafesime vurarak sanki dışarı çıkmak istiyordu.
"Evet. Dedem, babanın endişelerinden, seni limandan, bizden uzak tutma çabalarından bahsetti. Başta anlamamıştım. Ama şimdi... şimdi anlıyorum. Seni korumaya çalışıyordu. Belki de seni, dayın olacak o heriften, başımıza gelenlerden, benden korumaya.”
Rauf'un sesinde acı bir anlayış vardı. Kendisini bir tehdit, bir tehlike olarak görmenin verdiği acı.
Gözlerim doldu. Tüm o sert sözler, mesafeli duruşlar, izin vermediği görevler... Hepsi, bir babanın çaresizce sarıldığı bir kalkanmış. Beni sevdiği için değil, belki de korktuğu için. Bu gerçek, onun sevgisini daha da karmaşık, daha da acı verici hale getiriyordu.
"Baban, o yüzden evlenmemize çok sinirlenmiş. Dedemin küçük bir tahmini. Olur da bunu öğrenirsem, sana zarar vermemden korkmuş, baban."
Bu itirafın, aramızda büyük bir duvarın inşa ettiğini sandım. Bir an için yutkunmakta güçlük çekerken gözlerimi, önümüzde duran sehpaya indirdim. Bu durumun üzerine ne söyleyebilirdim bilmiyordum. Onu seviyordum ama aramızda duran iki mezar taşı vardı. Aramızda duran sadece geçmiş değil, ölümler ve ihanetlerdi. Bu karanlıkta, bu ihanetler ve ölümler labirentinde sevmek, en büyük zayıflıktı. Babamın korktuğu tam da buydu.
"Rauf," diye fısıldadım güçlükle ve gözlerimi sehpadan ayırıp gözlerine baktım. "Yolları ayıralım." Kaşları çatıldı, "Sen, her bana baktığında, belki de dayımın yüzünü göreceksin. Ben, senin acını her gördüğümde, bunun sebebinin benim kanımdan biri olduğunu hatırlayacağım. Aramızda iki tane mezar var."
Rauf, çatık kaşlarının altından bana baktı ve ağırca ayağa kalkıp ortamızda duran sehpanın üzerine oturdu. Bacaklarımı bacaklarının arasına sıkıştırdığında yüzümü süzdü.
"Sana baktığımda, sadece seni görüyorum. Dayını değil. Anneni ya da Arven'i değil. Seni," kaşlarını büzdü, "Ve acım... evet, acım var. Ama sen onun sebebi değilsin. Sen, o acının en büyüğünü taşıyan diğer yarısısın. Eğer bu acıyı bir yere kanalize edeceksem, bu, seni korumak, seninle bu karanlığı temizlemek için olur."
Bir an için nefes alamadım. Onun saflığı, dürüstlüğü karşısında şaşkına dönmüştüm. O, geçmişin yükünü geleceğe taşımak yerine, onu şimdiki zamanda, birlikte dönüştürmekten bahsediyordu.
"Babanın korktuğu şey," diye ekledi Rauf, "bizim düşeceğimiz tuzaktı. Birbirimizi suçlamak, birbirimizden uzaklaşmaktı. Ama biz o tuzağa düşmeyeceğiz. Çünkü biz, onlar gibi susmayacağız. Konuşacağız. Kırılacağız belki, ama tekrar bir araya geleceğiz."
Elini uzattı, bu sefer yüzüme doğru. Parmak uçları, yanağımda kuruyan gözyaşı izlerine hafifçe değdi. Dokunuşu, bir sözden daha güçlüydü.
"O iki mezar taşı," dedi, "bizim geçmişimiz. Ama geleceğimiz değil. Geleceğimizi, şu anda, bu odada, birlikte inşa edeceğiz. Eğer kabul edersen."
Gözlerim yeniden doldu, ama bu sefer acıdan değil, bir tür özgürleşme, bir umut hissinden. Onun avucuna yaslandım. Soğuk yanağım, onun sıcak elinde eriyor gibiydi.
"Kabul ediyorum," diye fısıldadım. "Her şeyi. Seni. Savaşı. Geleceği. Hepsini."
Rauf'un yüzündeki küçük bir tebessümle ayağa kalktı, beni de kendisiyle birlikte ayağa kaldırdı. Karşımda durdu, iki eliyle yüzümü tuttu.
"O zaman kurallarımız var," dedi. "Bir: Asla yalan söylemeyeceğiz. İki: Asla birbirimizi suçlamayacağız. Üç: Her şeye karşı birlikte yüzleşeceğiz. Ve dört..." Gözlerime dikti bakışlarını, içleri ciddiyetle parlıyordu. "Boşanmak kelimesini yasaklıyorum."
Dudaklarımdan ister istemez, küçük, şaşkın kıkırtı döküldü. Rauf'un derin bir nefes aldığında kafasını iki yana salladı.
"Ben çok ciddiyim. Her ne olursa olsun, ne yaşarsak yaşayalım, boşanmayacağız." Yüzünü yüzüme doğru eğdi. "Ben seni seviyorum Miraç ve bu değişmeyecek."
Yüzüme karşı söylediği itiraf ile gözlerimi kırpıştırdım. Yanaklarıma dolan ısıyla Rauf, ellerini çekip yanağıma baktı ve dişlerini göstererek gülmeye başladı.
"Heh," dedi, kahkahalarının arasından, "bende ne zaman kızaracak diyordum? Ha şöyle ya, yüzüne renk gelsin biraz."
Yanaklarımdaki ateş, onun kahkahalarıyla daha da alevlendi. Önce şaşkınlık, sonra hafif bir öfke, en sonunda da onun bu beklenmedik, çocuksu neşesi karşısında yenik düşen bir gülümseme... Tüm duygular yüzümde bir savaş verdi. Elimi kaldırıp, onun gülen yüzüne hafifçe vurdum.
"Şaka yapılacak zaman mı bu?" dedim, ama sesimdeki yumuşama belli ediyordu ki tam olarak kızmamıştım. Onun bu aniden beliren neşesi, odadaki ağır, zehirli havayı dağıtmış, bize bir anlığına da olsa nefes aldırmıştı.
Geri çekilip gözlerini büyüttü.
"Kocaya şiddet he?"
Omzumu silkip dilimi çıkardığımda gözlerinden saniyeler içinde tehlikeli bir parıltı geçti. Sol eli belime bir yılan gibi kıvrılırken beni gövdesine yapıştırdı. Sağ elini hızla kulağım ile boynumun arasına yaslayıp dudaklarıma dudaklarını bastırdı.
Nefesim, daha ilk temasla kesildi. Bu, yumuşak bir öpücük değil, bir fırtınanın göbeğine çekiliş gibiydi. Dudakları, benimkileri ele geçirirken hem sert hem de ustacaydı; tüm o bastırılmış öfkesini, korkusunu, ama en çok da o an ortaya çıkan kararlı sevgisini bu tek eylemde dışa vuruyordu. İlk şok, yerini derin, titreşimli bir uyanışa bıraktı. Gözlerim kapandı, dünya sadece onun dudaklarının baskısına, belimi saran kolunun gücüne ve boynumun narin çukuruna yerleşen elinin sıcaklığına indirgendi.
Karşılık verdim. İstemeyerek değil, açlıkla.
Ellerim, daha önce ceketinin yakalarına kenetlenmişken, şimdi onun ensesine, sert kaslarının üzerine kaydı. Parmaklarım, saçlarının arasına daldı, onu bana daha da yakın çekmek için. İçimde bir yangın başladı, önce göğsümde bir kıvılcım, sonra karnımda bir alev topu gibi yayıldı. Tüm o zehirli gerçekler, tüm o karanlık sırlar, bu ateşin içinde bir an için yok oldu, küle dönüştü.
Rauf, dudaklarının baskısını hafifletti, ama ayrılmadı. Nefesinin sıcaklığı tenimde gezindi, dudakları benimkilerin üzerinde hafifçe gezindi, bir an için nefes almamıza izin verdi. Ama bu mola kısa sürdü. Bu sefer daha yavaş, daha derin, daha keşfedici bir öpüşle geri döndü. Alt dudağımı iki dudağının arasına alıp hafifçe emdi, sonra dilinin ucuyla dudaklarımın kapalı çizgisini yaladı, içeri davet edercesine. Ağzım açıldı, onun dilinin benimkine dokunuşuyla bir elektrik şoku daha vücudumu sardı. Tadı kahve, gece ve tamamen Rauf'tu.
Bir inilti, ikimizden hangisinden çıktığını bilemedim, odanın sessizliğinde yankılandı. Belimdeki kol, beni ona iyice yaklaştırdı, bedenlerimiz arasındaki her boşluğu yok etti. Diğer eli, boynumdan yanağıma, çeneme doğru ilerledi, başparmağı alt dudağımın şişkin kıvrımında gezindi. Her dokunuşu, derimin altında yanıcı bir iz bırakıyordu.
Zamanın anlamı kalmadı. Dakikalar mı, saniyeler mi geçti, bilmiyordum. Tek gerçek, onun ağzının benim ağzımda hareketi, bedeninin benim bedenime baskısı ve içimde kopan duygusal kasırgaydı. Bu, sadece fiziksel bir arzu değildi. Bu, bir onaydı. Tüm korkunç gerçeklere rağmen, buradaydık. Birbirimizi seviyorduk. Ve bu sevgi, bizi yok etmekle tehdit eden her şeye karşı bir kalkandı.
Rauf, dudaklarını boynuma kaydırdı. Islak, sıcak öpücükler, çenemin altından, nabzımın deli gibi attığı boyun çukuruma, oradan da köprücük kemiğimin kemikli çıkıntısına kadar bir yol izledi. Her dokunuş, içimde yeni bir titreme dalgası başlattı. Başım istemsizce yana düştü. Ellerim, onun sırtında gezindi, omurgasının kıvrımlarını, omuz bıçaklarının sert kemiklerini hissetmek için.
"Deniz kızı," diye homurdandı, adımı tenime gömerken, sesi boğuk ve arzunun verdiği bir pürüzle kaplı.
Cevap vermedim. Konuşamazdım. Tüm benliğim, onunla kurduğum bu ilkel, gerekli bağla meşguldü. Onun saçlarını daha da sıkı kavradım, onu bana daha da yakın çekmek için.
Sonunda, nefes nefese, birbirimizden ayrıldık. Ama tamamen değil. Alınlarımız birbirine değiyordu, nefeslerimiz hızlı ve sıcak, havada karışıyordu. Gözlerimi açtığımda, onun gözleri sadece birkaç santim ötemdeydi. İçleri, arzunun koyu rengiyle doluydu, ama aynı zamanda şaşırtıcı bir yumuşaklık ve huzur vardı. Dudakları hafifçe şişmiş, parlaktı. Benimkiler de öyle hissettiriyordu.
"Yavaşlamam gereken o kayalıklardayım ve ben son sürat gidiyorum," diye fısıldadı, "Bu süratle gitmeye devam edersem botu parçalayacağım."
Kıkırdayarak geri çekildiğimde göğsündeki elim, kasıklarına yaslandı. Gözlerim büyüyerek ona baktığımda, şaşkın bir şekilde bana baktı. Elimi hızla çekip arkamı döndüm. Sırtım ona dönük, odanın diğer tarafına bakıyordum, ama gözlerim önündeki duvarı değil, o anlık, kazara ama son derece mahrem temasın şokunu görüyordu. Avucumun, onun sert kaslarının aşağısında ve sıkı kumaşın altındaki sıcak, diri şekli hissettiği o salise...
Kaslarından daha da sertti. Dikkatini çekerim.
Tenimin altında bir ateş yanıyor, yüzüm kıpkırmızı kesilmişti. Bu, önceki öpüşmelerden çok daha farklı, çok daha yakıcı bir şeydi. Arkamdan, Rauf'un derin, zorlanmış bir nefes aldığını duydum. Bir anlık sessizlik oldu, hava elektrik yüklü, gergin bir şekilde doluydu.
"Chuir thu nàire mhòr oirnn!" diye boğuk bir ses çıkardı, sesi hâlâ kalın, ama tamamen şaşkınlık ve bir panik karışımıyla. "Ben... Öpüş... yani...seninle... Ne saçmalıyorum amına koyay- koymak yok! Ne koyuyorsun gerizekalı?"
Kelimeleri birbirine karışıyordu. Bu, onu ilk kez böyle tökezlerken görüyordum. Güçlü, kontrollü Rauf, bir anlık fiziksel şokla sarsılmış, dili tutulmuştu. Bu, beklenmedik derecede tatmin edici ve aynı zamanda komikti.
Yavaşça, hâlâ yüzüm alev alev yanarken, ona döndüm. Gözleri biraz büyümüş, ağzı hafifçe aralıktı. Kulaklarında da bir kırmızılık vardı. Bu onay, benim utancımı biraz olsun hafifletti. Gülerek ona bakmaya başladığımda elini ensesine götürüp gülmeye çalıştı.
Gülüşümüz, odadaki gerilimi eriten bir sıcaklık gibiydi. Rauf, utancından biraz sıyırmış gibi, elini ensesinden çekip bana bakarken gözlerindeki o muzip, aynı zamanda şaşkın ifade yerini yavaş yavaş bildik ciddiyetine bırakıyordu. Ama bu sefer, o ciddiyetin altında yumuşak bir ışıltı vardı.
"Tamam," dedi, sesini temizlemeye çalışır gibi. "Tamam, dur. Bu beklenmedik bir gelişmeydi."
"Beklenmedik mi?" diye mırıldandım, hâlâ yanaklarım yanıyordu. "Hangi kısmı? Benim yanlışlıkla... değdiğim kısmı mı, yoksa senin İskoç Galcesi'nde belki de küfredip dilinin dolandığı kısmı mı?"
Rauf, bana yarı öfkeli, yarı eğlenmiş bir bakış fırlattı.
"İkisi de. Ve lütfen, o 'yanlışlıkla' meselesini tekrar gündeme getirme. Botu parçalama konusunda ciddiyim."
Aramızda bir an için rahat, neredeyse normal bir sessizlik oluştu. Önceki saatlerin yoğun dramı, yerini bu tuhaf, samimi ve biraz da gergin sükunete bırakmıştı. Birbirimize bakakaldık. O an, her şey çok basitmiş gibi geliyordu. O vardı. Ben vardım. Ve aramızda, çözülmesi gereken korkunç bir sorun yığını vardı. Ama en azından, onunla aynı taraftaydık.
Rauf, derin bir nefes aldı ve küçük bir adımla yeniden önümde durdu.
"O herifin artık ne olduğunu ikimiz de iyi biliyoruz. Olayları yavaştan alacağız. Durduğumuzu düşünmesini sağlayacağız. O sırada bilgi toplamaya devam edeceğiz. Dedem, birtakım araştırmalar yapmış ama sen olmadan bilgi almayacağımı söyledim. Bize onun hakkında bilgi akışı sağlarken, etrafımızdaki herkesi de koruma altına almalıyız. Kendi kardeşine acımayan bir kalleş, kimseye acımaz."
Bu düşünce midemi bulandırdı.
"Önceliğim seni korumak," diye ekledi Rauf. "Çünkü şimdi sen bensin. Benim eşimsin. Üzerinde Arven'in annene verdiği o anahtarı taşıyorsun. Bunun için sana ulaşmak isterse..." Cümlesini tamamlamadı. Tamamlamasına gerek yoktu. Gözlerindeki karanlık gölge her şeyi anlatıyordu.
Ona doğru bir adım attım. "Ben korkmuyorum," dedim, kendimden emin olmaya çalışarak. "Seninleyken de korkmuyorum."
Bir an için gözlerinin içindeki sert buzlar eridi. Bana doğru uzandı, eliyle yanağıma dokundu. Bu seferki dokunuşu, önceki yakıcı temaslardan farklı, koruyucu ve sakinleştiriciydi.
"Biliyorum," diye mırıldandı. "Ama ben korkuyorum. Senin için. O yüzden kurallarımıza bir tane daha ekliyorum. Beş: Hiçbir şeyi, hiçbir riski tek başına almayacaksın. Anlaştık mı?"
Başımı salladım. "Anlaştık."
"Güzel." Eli yanağımdan çekildi, ama gözleri üzerimde kaldı. "Şimdi bizimkileri kantine toplayalım. Fırat ile Lerna'ya hem bir hoş geldin yemeği hem de aramızdakileri açıklamak için bizim eve davet edelim."
Kapıya doğru bir bakış attım. Dışarıda, kantinde, Lerna, Fırat ve Ali hâlâ bizim için endişeleniyor olmalıydı. Onlara bir açıklama borçluyduk. En azından, sakin olduğumuza dair bir işaret.
"Fırat seni parçalayacaktı neredeyse."
Rauf'un dudaklarında küçük, istemsiz bir kıpırtı oldu. "O Trabzon tulumunun bana gücü yetmez," gözlerimi büyüttüm, "Tamam, gözlerini belertme. Ama evet, haklısın. Lerna ile Fırat, seni gerçekten önemsiyorlar."
Kapıya yürüdü, kilidi açtı. Bana dönüp elini uzattı.
"Hazır mısın?"
Elimi onunkine bıraktım. Avuçlarımız birleştiğinde, sadece sevgi değil, bir antlaşmanın, bir ortaklığın sıcaklığı da vardı. "Hazırım."
Birlikte odadan çıkıp kantine vardığımızda, artık Sualtı Akreplerindeki herkesin de onların yanında toplandığını fark edebilmiştim. Ortamda bir gerilim vardı. Fırat, ayakta volta atarken Lerna ile Aslı, birbirleriyle konuşuyorlardı. Pars, Ali ve Demir, ayakta durmuş, volta atan Fırat'ı izliyorlardı.
Bizi ilk fark eden Demir oldu.
Dudaklarını aralayıp bize döndüğünde kenetli ellerimizi gördü. Aralı dudakları biraz daha aralanırken Rauf'a baktı.
"Hadi lan oradan?" dedi ve dişlerini göstererek gülümsedi.
Herkesin bakışları önce Demir'e ardından onun baktığı bize çevrildi. Fırat'ın adımları bıçakla kesilmiş gibi sabitlendiğinde gözleri ellerimizde dolandı ve ardından bana çevrildi. Dudaklarında gülmek ve gülmemek arasında bir çizgi vardı. Gözlerimi kırpıştırdığımda gözlerini devirip Lerna'ya baktı. Lerna ile Aslı, ayağa kalkıp bana yaklaştıklarında diğerleri de onları takip etti.
Ali, hızla kızların önüne geçti.
"Gerçekten iyisiniz değil mi?"
Rauf'a baktığımda bana baktığını gördüm. Kafamızı aynı anda sallayıp ona baktık. Rauf, elimi biraz daha sıktı. Fırat, Ali'nin omzuna dokunup önünden çekilmesini sağladığında Rauf'un önünde durdu.
"Emin misin? Her şeyi çözdünüz mü?"
Rauf, çenesini dikleştirdi. Fırat, her şeyi derken konuştuğumuz meselelerden bahsediyordu. O heriften, abisinin ve annemin katili olan o heriften... Onun yeğeni olmamdan...
"Kanından değil, yüreğinden sorumlusundur," dedi, yavaşça. "Miraç'ın o adamla bir ilgisi yok. O sadece kurban. Tıpkı benim gibi. Ve biz, kurbanlar olarak birbirimize kenetleneceğiz. Suçluya değil."
Uzun bir sessizlik oldu. Lerna gözlerini benden ayırmıyordu, yüzündeki koruyucu ifade yavaş yavaş eriyor, yerini derin bir üzüntü ve anlayışa bırakıyordu. Rauf'un elimi tuttuğu tarafın dışında kucakladı.
"Ben senin yanındayım, mavişim," diye fısıldadı kulağıma. "Her zaman. Bu çok ağır. Ama sen güçlüsün." Gözlerim yeniden ıslandı, ama bu sefer iyi hislerle. "Teşekkür ederim," diye mırıldandım omzuna.
Ali, hâlâ bir şeyler söylemek ister gibi duruyordu. "Peki... şimdi ne yapacaksınız?"
Rauf bana baktı, soruyu bana devreder gibi.
"Önce bu geceyi atlatacağız," dedim. "Yarın akşam evimizde hep birlikte bir yemek yiyeceğiz. Hem Lerna ile Fırat'ı tanımış olursunuz hem de asıl meseleye dönmeden son bir nefes alma gecesi yaparız."
O an, kantindeki ağır hava tamamen dağılmıştı. Yerini, belli belirsiz bir hüznün gölgelediği, ama dayanışmanın sıcaklığıyla ısınan bir sükûnet aldı. Hepsinin gözleri parıldayarak bize baktıklarında derin bir nefes aldım ve gözlerimi kantinin penceresine çevirdim. Dayım hâlâ oradaydı. Gerçekler hâlâ acı vericiydi. Ama bu gece, bir şey netleşmişti: Yalnız değildim. Ve sevgi, karanlığa karşı savaşmak için taşıyabileceğimiz en keskin kılıçtı.
Korkmuyordum.
Succession, Nicholas Britell
Yazar, ağzından
Malikanenin yüksek tavanı, şömineden yükselen dans eden dumanla dolu hafifçe aydınlatılmıştı. Dışarıda, gece ve fırtına hüküm sürüyordu; yağmur, pencerelerin camlarını öfkeyle dövüyor, rüzgâr ise binanın taş yapısında iniltiler çıkarıyordu. Ama içeride, tek ses şöminedeki odunların çatırtısı ve yanı başındaki tekli koltuğa gömülmüş adamın neredeyse duyulmayan nefesiydi.
Buzul mavisi gözleri, şöminenin alevlerini soğuk ve sakin bir şekilde yansıtıyordu. Tıpkı derin bir buzul gölünün yüzeyi gibiydi. Ama yüzeyin altında neyin gizlendiğini tahmin etmek imkansızdı. O gözlerde ne öfke, ne korku, ne de zafer kıvılcımı vardı. Sadece, olan biten her şeyi kavrayan, çevresindeki dünyayı ve kendi içindekini aynı mesafeyle izleyen mutlak bir farkındalık vardı.
Sağ eli, koltuğun kadifeyle kaplı koluna hafifçe dayanmıştı. İşaret parmağında, sönük ateşin ışığında loş bir parıltı yayan koyu gümüş platin bir yüzük vardı. İşçilik olağanüstüydü. Çift başlı bir yılan, kıvrımlı bedenleriyle bir deniz yıldızını sıkıca sarmıştı. Yılan başları, birbirine zıt yönlere bakıyor, biri kapıya, diğeri şömineye dönüktü. Deniz yıldızının beş kolu, antik ve bilinmeyen bir simgeyi andırırcasına, yüzüğün kavisini takip ediyordu.
Adamın adı Taygun Kılıç Yıldız'dı. Ama kimse onu bu isimle çağırmıyordu. Ve uzun zamandır kimse çağırmamıştı.
O, Taçsız Kral'dı.
O, vatana ihanet etmiş, devletine sırt çevirmiş bir albaydı. Kartallı Nişanı'nı çamurlu bir savaş meydanında çiğneyen, ordusunu arkada bırakıp sisler içinde kaybolan, taht için biçilmiş kaftan olduğu halde tacı reddeden haindi. Taçsız Kral... Bu isim bir lakaptan çok bir lanetti. Taç giymeyi reddetmenin, gücün zirvesinden bilinçli bir düşüşün bedeliydi.
Şöminedeki bir odun yer değiştirip bir kıvılcım bulutu çıkardı. Işık, bir anlığına, duvarları kaplayan kitap ciltlerinin altın yazılarını, uzaktaki bir piyanonun köşesini ve odanın diğer ucundaki büyük, örtülü bir portrenin çerçevesini aydınlattı.
Taçsız Kral'ın parmağı, bilinçsizce yüzüğün soğuk metaline dokundu. Dokunuş, geçmişin sessiz bir çağrısı gibiydi. Yılanın iki başı. Biri geçmiş, diğeri gelecekti. Sarmaladıkları deniz yıldızı ise şimdi, donmuş ve kaçınılmaz olandı. O, her ikisinin de bekçisiydi.
Dışarıda, malikanenin uzun kaldırımında bir çakıl taşı sesi duyuldu. Bir arabanın sesi değildi bu; daha çok, dikkatli ve kararlı bir adım sesiydi. Yağmura ve rüzgâra rağmen duyulabiliyordu. Misafir kapıyı çalmadan önce Taçsız Kral, yavaşça ayağa kalktı.
Boyu, kütüphanenin loşluğunda daha da uzun, gölgesi daha da heybetli görünüyordu. Şöminenin ışığı, arkasında devasa, hareketsiz bir siluet oluşturdu. Yüzüğündeki çift başlı yılan, bir an için ateşin ışığıyla canlanmış, deniz yıldızını sarmalayan halkaları sıkılaşmış gibiydi.
Kapıdaki vuruşlar, tahta malikanenin büyük kapısına gelen sert, ritmik ve resmi üç vuruş, fırtınanın uğultusunu yarıp geçti.
Dudaklarının köşesinde ince, anlamsız bir kıvrım belirdi. Ne bir gülümseme, ne bir tiksinmeydi. Daha çok, hangi durumda olduğunu öğrenecek olmanın verdiği huzursuzluk kıvrımıydı bu. Yönü ve bedeni, yanan şömineye döndü. Ellerini arkasında bağladı ve çenesini eğerek ateşi izlemeye başladı. Kapının önündeki korumalar, malikanenin kapısını açtığında bakışları oraya dönmedi.
Açılan kapının eşiğinde, fırtınalı geceyi sırtında taşıyan bir figür belirdi. Şapkası yoktu. Yağmur damlaları, üç numara tıraş olmuş kafasının üzerinde cıva taneleri gibi parlıyor, süzülüp sert çizgili yüzüne, kalın kaşlarına akıyordu. Gözleri, ıslak yeşil çayırlar gibiydi; loş ışıkta parlak ve keskin, ancak taşıdıkları ifade değil, bir emirle gelen görevin ağırlığını yansıtıyordu.
Üzerinde, bedenine tam oturan, kaslı kollarını ve geniş omuzlarını belli eden saf beyaz bir gömlek vardı. Gömleğin üzerinde, koyu gri, hafif yünlü bir yelek vardı ve üzerinde, önü açık bırakılmış, uzun, siyah bir yün paltoydu. Paltonun uçları, içeri girerken hâlâ gece rüzgârıyla dalgalanıyordu. Altında, uçları diz altına kadar uzanan pantolonun paçalarına sokulmuş, yağmur ve çamur lekelerini taşıyan, mat siyah, dayanıklı deriden yapılma askerî çizmeler vardı. Hareketi, askerî bir disiplinle sınırlanmıştı; her adımı hesaplı ve dengeliydi, çizmeleri döşeme tahtalarında yankılanırken sessiz bir otorite yayıyordu.
Sol elinde, hafifçe tuttuğu, yağmurdan korunmuş gibi görünen bir zarf vardı. Mektubun üzerine basılmış, kırmızı balmumuyla mühürlenmiş bir damga parlıyordu. Altın iplikle işlenmiş, karmaşık detaylara sahip, tek bir taçtı. Genç adam, ağır kapıyı arkasından kapatmadan önce korumalara kısa, anlamlı bir bakış attı. Kapıyı kapattıktan sonra, yürüyüşünü sürdürdü. Ateşin ışığı, ıslak çizmelerinin parıltısında ve yeşil gözlerinde oynadı.
Taçsız Kral'ın sol çaprazında, saygılı bir mesafede durdu. Yağmur kokusu ve soğuk gece havası onunla odaya dolmuştu. Konuşmadan önce bekledi. Sadece, elindeki mektubu hafifçe ileri uzatarak, varlığını ve amacını sessizce bildirdi. Şömine alevleri, genç adamın yüzündeki su damlacıklarını altın rengine boyuyor, sert ifadesini yumuşatmak yerine, daha da belirgin hale getiriyordu.
Taçsız Kral, solundan uzatılan zarfa göz ucuyla baktı. Ellerini sırtından ayırıp zarfı kavradı. Kalın, kaliteli kâğıdın soğuk dokusu parmaklarının ucunda hissediliyordu. Başparmağı, tacın kabartma mührünün üzerinde bir an gezindi. Sonra, hassas bir baskı sesiyle zarftan çıkardığı tek katlı mektubu açtı.
"Toplam zararımız nedir?" diye sordu, sesi odadaki odunların çatırtısından ve dışarıdaki fırtınadan daha yumuşak, ama keskin bir bıçak gibi daha deliciydi. Gözleri hâlâ şöminenin alevlerine dikiliydi; mektubu okumaya başlamadan önce cevabı duymak istiyordu.
Çaprazında duran genç adam, gözlerini yalnızca bir kez, yavaşça ve kasti bir şekilde kırptı. Islak kirpikleri bir an için o yeşil çayırları kapattı, ardından yeniden açıldı.
"Neredeyse tüm finans ağımız çöktü," dedi. Sesi duruşu gibi düzdü, herhangi bir duyguya yer vermiyordu, ama kelimelerin kendisi bir felaket habercisiydi. "Avrupa'daki ana üslerimiz donduruldu. Geçiş yolları tıkandı. Nakit akışı durma noktasında."
Taçsız Kral'ın çene kasları, tek bir seferde, taştan bir heykelin yüzündeki ince bir çatlak gibi gerildi. Mektubu tamamen açtı. Kalın, resmi bir kağıttı, üzerinde koyu mürekkeple yazılmış az sayıda, özlü cümle. Gözleri okumaya başladığı satırlarda gezinirken, her bir kelimede daha da çenesi kasılıyor, taşlaşıyordu. Dudakları ince bir çizgi halini aldı.
Genç adam, "Okyanus Hanım'ın kızı..." diye mırıldandı, sanki ismi ağzında yabancı, acı bir tat bırakıyormuş gibi. "Yüzbaşı Miraç Gökçe'nin yaptığı bu eylem, bizi çıkmaza soktu. Özellikle en iyi keskin nişancınızı elinizden alarak..."
Taçsız Kral, bir an için, gözlerini mektuptan ayırdı ve şömine alevlerinin derinliklerine baktı. Alevler, buzul mavisi gözlerinde dans ediyor, ama onları ısıtamıyordu. Dudaklarının iç kısmını stresle dişlerken mektubu, şöminenin içine fırlattı. Hareketi kontrollü, neredeyse törenseldi. Ardından, nihayet, başını çevirip genç adama baktı. O buzul bakışlar, şimdi yeşil gözlerle buluştu.
"Yaptığı bu eylem," dedi, Taçsız Kral, sesi buz gibi ve netti, "bizi neredeyse çıkmaza sokacaktı. Neredeyse."
Genç adam, kaşlarını kaldırıp indirdi.
"Birçok anlaşma iptal edildi, Taçsız Kral," dedi tek nefeste.
Taçsız Kral'ın bakışları şimdi tam anlamıyla ona yönelmişti; ölçüyor, değerlendiriyor, belki de gençliğindeki kendi yansımasını arıyordu.
"Söyle bana," dedi Taçsız Kral, "bir yapıyı yerle bir etmek için en iyi yol, onun temellerine saldırmak mıdır? Yoksa onun en güçlü olduğunu düşündüğü taşı, yerinden oynatarak, geri kalanını kendi ağırlığı altında çökertmek mi?"
Genç adam bir cevap vermedi, bunu biliyordu. Bu bir ders, bir tefekkürdü. Sessizce devam etmesini bekledi. Karşısında, zamanında askerleri eğiten bir akademisyen, şimdi teröristlere öncülük ediyordu.
Taçsız Kral, kafasını ağırca sallayarak tekrar şömineye baktı.
"Miraç, en güçlü taşımız olduğunu düşündüklerimizden birine saldırdı. Ve başarılı oldu. Ama bir yapının sadece taşlarından ibaret olduğunu sanıyorsa," diye ekledi, yüzükteki deniz yıldızına baktı, "çok yanılıyor. Buzul göllerinin yüzeyi kırılgan görünebilir. Ama altında, hareket eden, şekil değiştiren, yolu üzerindeki her şeyi aşındıran daha büyük kütleler vardır."
Genç adam, neredeyse belli olmayacak bir kıvrımla kaşlarını çattı.
"Bunun da üstesinden geleceğinize eminim," dedi, büyük bir sadakatle. "Planınız nedir? Emirlerinizi bekliyorum."
Taçsız Kral, kısa bir süre şömine de yanan mektubun parçalarını izledi. Buzul mavileri, ateşin yansımalarıyla daha da belirginleşmişti. O irislerde tehlikeli bir farkındalık oluştuğunda ellerini arkasında bağlayarak genç adama döndü. Gözlerini baştan aşağıya üzerinde gezdirip yeniden gözlerine baktı. O yeşil çayırlarda, hâlâ kör bir itaatin ötesine geçemeyen bir merak, bir beklenti vardı.
"Alaz," diye seslendi, adını ilk kez kullanarak. Sesinde, ismi telaffuz etmenin verdiği tuhaf bir tanıma, bir mülkiyet hissi vardı. Sanki bir kıvılcıma isim veriyor ve onun hangi yangını yakacağına karar veriyormuş gibi. "Benim için ne yapabilirsin?"
Soru, odanın loşluğunda, şöminedeki bir odunun çatırtısından daha yumuşak, ama Alaz'ın zihninde bir yıldırım kadar keskin düştü. Bu, beklediği türden bir emir değildi. Somut, ölçülebilir bir görev değildi. Bu, sınırları bilinmeyen, cevabı kişinin özüne işaret eden bir sorgulamaydı.
Alaz, bir an için nefesini tuttu. Yeşil gözleri, karşısındaki adamın buzul mavisi sakinliğine kilitlendi. Orada ne bir beklenti ne de bir tehdit vardı. Sadece mutlak, nötr bir meraktı. Cevap, onun henüz bilmediği bir şeyi belirleyecekti.
"Her şeyi," dedi Alaz, sesi ilk kez o güvenli, düz askeri tonundan sıyrılıp daha ham, daha içten bir tona büründü. Ama hemen toparlandı, sözlerini bir taahhüt haline getirdi. "Sizin sözünüz benim canımdan daha değerlidir. Şimdi canımı isteyin, gözüm kapalı diz çökerim. Emredin yeter."
Sözler odada çınladıktan sonra bir sessizlik oldu. Taçsız Kral, karşısında duran bu genç adamı, bu saf ve keskin sadakati inceliyordu. Yanaklarındaki yağmur izleri henüz kurumamıştı, gençlik ateşi ve askeri disiplinle dövülmüş bir vücut, heybetli bir şekilde karşısında duruyordu. Onun bu mutlak bağlılığı, buzul gölünün sakin yüzeyinde beklenmedik, sıcak bir girdap gibiydi. Değerliydi. Ve tüm değerli şeyler gibi, şekillendirilmeli ve kullanılmalıydı.
Yavaş, ölçülü bir adımla yaklaştı. Aralarındaki mesafe tehlikeli bir şekilde kapandı. Taçsız Kral, Alaz'ın yaklaşık bir baş boyu daha kısaydı. Durdu ve çenesini, genç adamın yüzünü daha iyi görmek, o yeşil çayırlardaki her dalgalanmayı yakalamak için hafifçe kaldırdı. Şömineden gelen ışık, iki adamın profillerini altın bir çizgiyle çiziyor, biri buz gibi keskin, diğeri ise ateşe hazır bir kılıç gibi sertti.
"Güçlüsün," dedi Taçsız Kral, sesi alçak ve düşünceliydi, her kelimeyi tartarak. Gözleri Alaz'ın gergin omuzlarında gezindi. "Fiziken sağlam, bir dövüşçünün kas hafızası var sende." Sonra, gözlerini yukarı kaldırıp onunkilerle buluşturdu. "Zekisin. Buraya geliş yolun, duruşun, sorularını nasıl seçtiğin hepsi bunu gösteriyor. Beceriklisin ve sadıksın. En önemlisi bu, mutlak sadakat."
Kafasını iki yana salladı.
"Ama can, verilebilecek en basit ödünçtür, Alaz. Ben senin canını istemiyorum. Ben senden çok daha kıymetli, çok daha zor bir şey istiyorum." Taçsız Kral, son darbeyi indirdi, kelimeleri bir hançer gibi sessiz ve ölümcüldü: "Senden, Miraç'ı kendine aşık etmeni istiyorum, Alaz."
Psycho Killer, Talking Heads
Miraç Gökçe Aslan, Ağzından
Sabahın bu erken saatinde, odanın içine sızmaya başlayan güneş ışığıydı beni uykumdan eden. Perdelerin aralığından süzülen bu incecik, jilet gibi keskin aydınlık, alnımın tam ortasına saplanmıştı. Sanki bir ok gibiydi; yönünü şaşırmamış, hedefine kusursuzca nişan almıştı. İstemsizce yüzümü buruşturdum. Göz kapaklarım ağırdı, sanki içleri kumla dolmuş gibiydi. Henüz uyanıklıkla uyku arasındaki o gri bölgede yüzüyordum.
Sol tarafıma, serinliğin ve gölgenin olduğu yöne doğru dönmek için kıpırdandım. Fakat hareket edemedim. Vücudumu saran bir ağırlık vardı ki bu ağırlık içimi ısıtan tuhaf bir his bırakıyordu. Bir asker disipliniyle nefesimi tuttum. Tüm duyularımı sonuna kadar açtım. Bu ağırlığın ne olduğunu, nereden geldiğini anlamaya çalıştım.
İşte o zaman yavaşça gözlerimi araladım.
Odağıma ilk düşen şey, siyah bir dalga oldu. Rauf'un dağınık, cehennem kadar koyu ve ipeksi parlaklıktaki siyah saçları, çeneme yaslanmış vaziyette duruyordu. Bu koyu perde, görüş alanımı kısmen dolduruyor ve beraberinde onun ılık, yosun kokusunu taşıyordu. Yalnızca milimetrik bir ölçüde, son derece ağır bir tempoda başımı çevirebildim.
Açılmış bacaklarımın arasına kendi bacaklarını sıkıştırmıştı; kavisli baldır kasları benimkilerle öyle iç içe geçmişti ki, bu durum bir çeşit koruyucu kıskaçtan farksızdı. Çıplak üst bedeni, bütün ağırlığıyla vücuduma yaslanmıştı. Göğsünün yayılımı kaburgalarımın üzerinde duruyor, kalp atışının yumuşak ve düzenli gümbürtüsü göğsümün derinliklerinde hissediliyordu. Kaslı kolları başımın altındaki yastığın en kuytularına, bir yılanın kıvrımı misali dolanmış ve orada âdeta boğucu bir sarmaşık hassasiyetiyle donup kalmıştı. En çok da bu temas beni hareketsiz kılan şeydi: Bu beden, bir yandan beni koruyan bir zırh, diğer yandan içinden çıkılmaz bir tuzaktı.
Başını, boynumun o narin ve savunmasız girintisine gömmüştü. Her nefes alışında, sıcak soluğu köprücük kemiğimin üzerinde ılık bir rüzgâr estiriyor ve tüylerimi âdeta diken diken ediyordu. Uyuyordu. Uzun kirpikleri, solgun teninin üzerinde hafif hafif titriyordu.
Dudaklarımda, kontrolüm dışında, küçük ve yenik bir tebessüm tomurcuklanmaya başladı. Serbest duran sol elimi, ağır ağır ve büyük bir ihtiyatla yukarı kaldırdım. Elim havada bir an tereddütle asılı kaldıktan sonra, alçalarak o siyah dalganın ta içine daldı. Parmak uçlarım, onun saçlarının ipeksi ve birbirine dolaşmış dokusunda geziniyordu. İnce teller, parmaklarımın arasından kayıp giderken, bende elektriksiz, yalnızca sıcak bir yumuşaklık bırakıyorlardı. Bir serçenin kanadı kadar hafif bir edayla, okşamaya başladım onu.
Yakınlığın verdiği o tuhaf cesaretle, biraz daha kararlı bir şekilde saçlarını taradım ve ensesine, oradan da boynunun sıcak tenine kadar indim. Orada, nabzının yumuşak atışını parmak uçlarımda hissettim.
"Rauf," diye fısıldadım. Sesim, sabahın o derin sessizliğinde pürüzsüz ve biraz da boğuk çıkmıştı. "Uyan artık."
İlk önce hiçbir tepki gelmedi. Yalnızca, boynumun çukurunda hissettiğim nefesi bir an için derinleşti. Ardından, tüm vücudunda, uykunun en karanlık diplerinden yüzeye vuran bir dalgalanma oldu. Kasları, bedenimi sarmaşık gibi sarmış olan o kaslar, hafifçe kasılıp gevşedi. Göğsümün üstünde duran kalbinin atışı bir an için hızlandı.
Yavaşça, yüzünü boynumun oyuğundan çıkardı. Burnu, köprücük kemiğimin eğrisini takip etti ve çenemde bir an durdu. Uzun kirpikleri bir kez daha titredi, ardından ağır ağır, bir perdenin aralanışı gibi gözlerini açtı.
Kahverengi miydi onun gözleri, yoksa kehribar mı? Sabahın ilk ışığı, o gözlerin derinliklerinde saklı duran her rengi ortaya çıkarıyordu: altın sarısı, bal rengi, eski bir meşe ağacının gölgesi... Uykudan yeni uyanmıştı, fakat o keskin zekâ, hemen parlamaya başlamıştı bile. Gözleri, benim yüzümde bir müddet gezindi, okşamakta olduğum elimde durdu, sonra tekrar gözlerime döndü. Dudakları, benimkilere son derece yakın bir mesafede, belli belirsiz bir kıvrımla hareket etti.
"Karıcığım," dedi. "Zafer kazanmış bir komutan bile, askerlerine sabahın bu saatinde teftiş yaptırmaz. Zaten bütün gece uyurken fırıldak gibi dönüp durdun. Bu da yetmezmiş gibi, sağa sola çarpan kollarınla beni dövdün resmen. Son çare olarak, seni ancak üzerine yatarak durdurabildim. Ben uyuyalı iki saat bile olmadı. Bari şimdi rahatça uyumama müsaade et."
Sesi, uykunun ağırlığından dolayı çatallı ve kalındı, fakat içinde bir tehditten çok, samimi bir sitem barındırıyordu.
Sitemini bitirir bitirmez, bütün ağırlığıyla yeniden üzerime kapandı. Başını, boynumun o girintisine tekrar gömdü. Bilinçli ve inatçı bir hareketle burnunu, köprücük kemiğimin hemen üstüne, tenimin en hassas noktalarından birine dayadı. Ardından, ciğerlerinin tamamını dolduracak kadar derin ve neredeyse gösterişli bir nefes aldı. Nefesinin yakıcı sıcaklığı tüm boynuma yayılırken, burnunun ucu tenime hafifçe bastırdı.
Bir ürperti, omurgamdan aşağıya doğru yayıldı. Bu küstah samimiyet, bir yandan sinirlerimi bozuyor, diğer yandan içimi garip bir sıcaklıkla dolduruyordu. Gözlerimi sinirle kıstım, fakat sesim hiç de istediğim kadar keskin çıkmadı; içine, farkında olmadan, bir meydan okuma da karışmıştı.
"Rauf Aslan" dedim. "Uyurken yediğin dayağı uyanıkken bir kez daha yemek istemiyorsan derhal üzerimden kalk."
Sözlerim odanın sessizliğinde asılı kaldı. Onun, hareket etmek bir yana, daha da ağırlaştığını hissettim. Boynumda hissettiğim nefesi bir anda kesildi. Yastığın altına dolanmış kolları yatağa doğru baskı uyguladı ve bedenini vücuduma sürterek yüzüme doğru eğildi. Gözleri, artık uykuyla değil, tehlikeli bir parlaklıkla doluydu. Bu gözler, benim yüzümde uzun uzun dolaştı, dudaklarıma, ardından tekrar gözlerime kaydı. Aramızdaki mesafe, bir öpüş için fazla, fakat bir meydan okuma için fazlasıyla yakındı.
"Beni tehdit mi ediyorsun, karıcığım?"
Bu soru, bir fısıltıdan çok da yüksek olmayan, fakat odanın dört duvarına yayılan bir güçle fısıldanmıştı. "Karıcığım" kelimesi bu sefer bir sitem değil, kasten seçilmiş, meydan okuyan bir silahtı. Gözlerimin içine bakıyor, her bir tepkimi, her bir kasılmamı bir avcı edasıyla izliyordu.
Kollarının yarattığı baskıyla göğsümün üzerinde tamamen hapsolmuştum. Nefes almakta zorlanıyordum. Fakat bu zorluk sadece fiziksel değildi. Onun vücudunun sıcaklığı, ağırlığı ve kasıtlı sürtünmesi tüm sinir sistemimi alarm durumuna geçiriyordu. Yanaklarıma sıcak bir renk yayıldığını hissediyordum. Bu utançtan değildi. Ya da öyleydi belki de. Bilmiyordum.
"Tehdit değil" diye karşılık verdim. Nefesim biraz kesik kesik çıkıyordu fakat sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışıyordum. "Bu bir uyarıydı sadece."
Gözleri tehlikeli bir sakinlikle gözlerimden ayrıldı ve kızardığına emin olduğum yanaklarıma çevrildi. Ah, her seferinde olan buydu işte. Lanet olası bir zaaf işte. Soğukkanlı bir sorgucuya karşı durabilirdim, bir düşmana karşı durabilirdim. Fakat bu alenen alaycı, her şeyi gören bakış karşısında vücudum ihanet ediyordu bana.
Dudaklarında arsızca ve son derece keyifli olduğunu düşündüğüm bir kıvrılma oluştu. Sonra yavaşça bu kıvrım genişlerken yeniden gözlerime baktı.
"Uyarı yapmak için cüretkâr olmalıydın, Miraç" dedi. Her heceyi keyifle ve tane tane vurguluyordu. "Utangaç değil."
Kaşlarımı hem inkârla hem de öfkeyle çattım. Bu kadarı fazlaydı.
“Ben utanmıyorum" diye çemkirdim. Sesim istemeden tizleşmiş ve savunmacı bir tona bürünmüştü. Otoritemi kaybettiğimi fark edince hızla bir bahane buldum. Gözlerimi ondan kaçırdım. Bu hareketim yanaklarımdaki ateşi daha da körükledi sadece. "Sadece hava sıcak. Ve sen çok ağırsın."
"Öyle mi?" diye mırıldandı, başını hafifçe yana eğerek. "Pekâlâ."
Bedeninin ağırlığını, dirseklerine vererek hafifletti. Bir an için rahatlamış, nefesim biraz olsun düzelmişti. Fakat bu bir lütuf değil, yeni bir taktiğin başlangıcıydı. Boşalan bir elini, yavaşça yüzüme doğru getirdi. Baş parmağının ucu, yanağımın en yüksek noktasına, elmacık kemiğime yakın ve en sıcak bölgesine, neredeyse dokunacak kadar yaklaştı. Orada, havada, tenimin yaydığı ateşi yokluyor gibiydi.
"Buradan başlayıp," dedi. Sesi alçak ve baştan çıkarıcıydı. "Boynuna kadar uzanan, dokunsam beni yakacak olan bu hava sıcaklığının sebebi, ben olabilir miyim yavrum?"
Parmağı, içimi eriten o kelimenin son hecesinde, nihayet o noktaya değdi. Dokunuşu beklediğimden çok daha hafifti, fakat bu hafiflik, onu yüz kat daha şok edici kılıyordu. Sanki bir sigara söndürür gibi, yumuşak ve ısrarlı bir baskıyla, yanağımda daireler çizmeye başladı. Her bir dokunuş, o küçücük noktadan tüm vücuduma elektrik akımları yayıyor, bacaklarımın arasında istemsiz kasılmalara ve midemin derinliklerinde kelebekler uçuşmasına neden oluyordu.
"Cevap veremiyor musun?" diye ısrar etti. Parmağı çeneme, oradan da dudaklarımın kenarına kaydı. Bu sefer bastırmadı. Sadece orada durdu. Sıcaklığını ve varlığını hissettirdi. "Yoksa şimdi bu sıcaklık sana fenalık mı geçirtiyor?"
Savunmam bütün bütün çökmüştü. Onun karşısında fiziksel olarak güçlü olabilirdim, fakat bu oyunu, bu yakınlık savaşını onun kendi kurallarıyla oynamakta tamamen âciz kalıyordum. Gözlerimi, büyük bir zorla, tekrar onunkilere çevirdim. Onun gözlerinin içinde zafer değil, yoğun ve yakıcı bir merak vardı. Benim direnişimi, teslim oluşumu, bütün zaaf ve kusurlarımı görmek istiyordu.
"Sen..." diye zorlukla konuşabildim, sesim bir fısıltıdan ibaretti. "Sen çok tehlikelisin."
"Tehlikeli mi?"
Kelimeyi ağzında geveledi, sanki tadına varıyormuş gibi bir edayla. O gözlerdeki merak, şimdiden koyu ve tatmin olmuş bir parıltıya dönüşmüştü. Başparmağı, hâlâ dudaklarımın kenarında duruyordu. Ardından, çok ama çok yavaş bir tempoda, o ince çizgiyi takip etmeye başladı. Alt dudağımın dolgun eğrisini, bir ressamın fırça darbesi gibi, sonsuz bir hafiflikle sıyırdı.
"Belki de öyleyim," diye fısıldadı. Her heceyi, sıcak nefesiyle birlikte yüzüme üflüyordu. "Fakat sen, deniz kızı, daha dün gece Kraken Kapanı'nı yerle bir ettin. Bana göre," diye ekledi, parmağını dudağımın üzerinde hafifçe bastırarak, "asıl tehlikeli olan sensin. Ve ben..." Başını biraz daha eğdi; artık dudakları benimkilere neredeyse değiyor, nefesi tenimde ılık bir meltem gibi esiyordu. "...yalnızca bu tehlikenin, beni daha ne kadar delirtebileceğini görmek istiyorum."
Parmağı, dudağımdan çeneme, oradan da boynuma doğru indi. Derimin üzerinde başlattığı bu yolculuk, yavaştı, işkence edercesine yavaştı. Köprücük kemiğimin üzerinde bir an durdu, nabzımın delicesine attığı noktada. Orada, atan damarıma parmağının ucuyla hafifçe bastırdı.
"Bak," diye mırıldandı, sesi tıpkı bir büyü gibiydi. "İşte bu. İşte gerçek uyarı tam da burada. Kalbin. Yalan söyleyemez o. Sadece atar. Benim için."
"Senin için değil," diye zorlukla karşı çıktım, fakat sesim titriyordu, ihanet ediyordu bana. "Senin yüzünden."
Aynı şeydi işte. Ve ikimiz de bunu çok iyi biliyorduk.
Gözleri, gözlerime dikilmişti. O parıltı artık yalnızca bir merak değil, açık bir talep, sessiz bir izin arayışıydı. "Öyleyse," dedi ve nihayet dudakları, benimkilere bir kuş tüyünün dokunuşu kadar hafif bir temasla değdi. Bu dokunuş, tam anlamıyla bir öpüş değildi. Sadece bir soruydu. Sessiz, fakat yakıcı bir soru.
İzin verir misin?
Cevap, bedenimdeki her bir gergin kasın birden gevşeyişinde, nefesimin derin bir kesilmenin ardından hızlanışında ve ona doğru istemsizce yaptığım o küçük, tamamen teslimiyet dolu harekette saklıydı.
Her şey bir anda alev aldı.
O sessiz ve yakıcı soru, artık yanıtlanmıştı. Dudakları, benimkilerin üzerine tam olarak yerleşti. Teması yumuşaktı, fakat kararlıydı. Araştıran, talepkâr ve tıpkı kendisi gibi ısrarlıydı. İlk temasın şoku bedenimi sarıp sarmalarken, derin bir iç çekişle ağzımı araladım. Bu, açık ve net bir davetti. Ve o, bu daveti hiç tereddüt etmeden, hem de büyük bir memnuniyetle kabul etti.
Dirseklerinin üzerindeki ağırlığını tamamen bıraktı; göğsü yeniden kaburgalarıma baskı yaparken, bir eli enseme, saçlarıma daldı. Parmakları, saç tellerimin arasına girdi ve başımı hafifçe yukarıya, kendine doğru kaldırarak aramızdaki açıyı değiştirdi. Diğer eli ise hâlâ yanağımdaydı ve şimdi çenemi, boynumu okşayarak yavaşça aşağıya doğru iniyordu.
Öpüşümüz, sabahın o ilk uyanışının tembelliğinden hızla bir açlığa dönüştü. İçimin bir yerlerinde, bu kadar yakın olmanın, bu kadar kontrolü bırakmanın ne büyük tehlikeler barındırdığını fısıldayan bir uyarı sireni çalıyordu. Fakat o sirenin sesi, onun nefesinin hışırtısına, dudaklarının hareketlerinin ritmine ve dilinin ağzımda giriştiği o amansız keşif gezisine her defasında yenik düşüyordu.
"Rauf..." diye inledim, dudaklarımı onunkilerden ayırdığım kısa bir anda. Nefes nefese kalmıştım. Adı, bir yalvarış, bir onay, belki de bir lanet gibi dökülüyordu dudaklarımdan.
"Biliyorum," diye mırıldandı o da. Dudaklarını çeneme, oradan da yeniden köprücük kemiğime kaydırırken sesi boğuk ve derindi. "Biliyorum, deniz kızı. Ben de biliyorum."
Deniz kızı. O isim, şimdi bambaşka bir anlam taşıyordu. Artık bir operasyon kodu ya da basit bir lakap değildi. Onun ağzında, özel, yakın ve derin bir sahiplenişle yankılanıyordu.
"Dur dediğin an duracağım," dedi ve dudakları yeniden benimkileri buldu.
(+18) BU ALAN RİSKLİ ALAN!!!! OKUMAK İSTEMEYEN, ARGO, CİNSELLİK VB. CÜMLELERDEN HOŞLANMAYANLAR BİR SONRAKİ İŞARETE KADAR AŞAĞIYA!!!
Elleri, vücudumu keşfetmeye devam etti. Askılı geceliğimin etekleri altından sızan parmakları, sırtımdaki kasların tüm gerilimini avucunda hissetti. Onun el ayasının yaydığı sıcaklık, tenimde sanki derin yanıklar bırakıyormuş gibi yakıcıydı. Her bir parmağının bıraktığı iz, ateşten dökülmüş bir harf misali bedenime kazınıyordu. Sırtımda gezinen eli, belimin o ince ve zarif kavisine indi ve orada tutunarak beni kendine daha da yakınlaştırdı. Diğer eli ise belimden göğsüme doğru yavaşça ilerledi, kaburgalarımın eğrisini ve kalbimin o çılgın atışını avucunun tam ortasında duyumsadı.
"Rauf..." diye tekrar inledim, fakat bu sefer sesim bir uyarıdan çok, onun adını tekrarlayan ve onaylayan bir feryat halini almıştı. Bedenim, daha önce hiç tanımadığı bir duyguya teslim oluyordu: saf, dizginsiz ve tüm sınırları zorlayan bir arzu. Kontrolüm, disiplinim, yılların emekle inşa ettiği tüm o askeri katmanlar, onun dokunuşları altında eriyip yok oluyordu.
Rauf, dudaklarımdan ayrıldı ve nefesi sıcak ve ıslak bir buhar gibi tenimde ilerlemeye başladı. Çenem, boynum, köprücük kemiğim... Her bir noktayı dudaklarıyla, diliyle yeniden keşfediyor, adeta yeniden yaratıyordu. Ellerimi, onun kaslı kollarından çıplak sırtına doğru sürükledim. Cildi sıcak ve gergindi; altındaki her bir kas lifi, onun her hareketiyle birlikte gerilip gevşiyor, canlı bir varlık gibi titreşiyordu. Parmak uçlarım, omurgasının derin ve karanlık oyuğunu takip etti ve beline doğru indi. Orada, belinin hemen üstünde, pürüzsüz cildin üzerinde bir çukur vardı. İşte o noktaya parmaklarımla bastırdığımda, derin bir homurdanma sesi onun göğsünden yükseldi ve titreyerek dudaklarına ulaştı.
"Miraç..." diye inledi, ağzı hâlâ boynumun kıvrımında saklıydı. Islak ve sıcak darbelerle tenimi işaretliyor, her bir dokunuşuyla derimin altına kazınıyordu. "Ellerine hâkim ol."
Bu sözler, içimde zaten kor halinde yanan ateşi daha da körükledi. Tırnaklarımı, ince ve kırmızı çizgiler bırakarak hafifçe sırtında gezdirdim. Bu acıyla yoğrulmuş zevk, onu daha da çıldırttı. Bir eli, belimi saran bir kemer gibi sıkıca kavradı; diğer eli ise geceliğimi nihayet tamamen yukarıya doğru çekti. Soğuk sabah havası, göğsümün üst kısmına değdi, fakat bu soğukluk anında onun avuçlarının sıcaklığıyla silinip gitti. Avuç içi, göğsümün dolgun eğrisini kavradı ve başparmağı, sertleşen ucunun etrafında yavaş daireler çizmeye başladı. Her bir dokunuş, karnımdan aşağıya, bacaklarımın arasında yoğunlaşan sıcak ve ağır bir baskıyı tetikliyordu.
"Siktir," dedi Rauf, sesinde hem şaşkınlık hem de hayranlık vardı. "Tam elime göre."
Şaşkınlıkla başımı yastıktan havalandırdım ve gözlerimi aralayarak ona baktım. Alt dudağını yaladı, göğsümde gezinen bakışını yavaşça gözlerime çevirdi.
"Canını acıtırsam, canımı acıt," dedi, her kelimenin altını çizerek. "Çünkü bunu yapmak zorundayım."
Anlamayan gözlerle ona baktığımda, dudaklarını araladı ve baş parmağını tomurcuğumdan çekip yerine dudaklarını koydu. Dişlerinin o hassas noktama hafifçe saplandığını hissettiğimde, derin bir iniltiyle kendimi ona doğru yükselttim. Rauf, gitgide kararan bakışlarıyla gözlerimin içine bakmaya devam ederken, göğsümü delicesine emmeye devam ediyordu. Her bir emiş, dişlerinin o hafif fakat kararlı baskısıyla birleşiyor ve acı ile zevk arasındaki o ince, tehlikeli çizgide geziniyordu. Benim iniltim, odanın sessizliğinde yankılanıyor, duvarlara çarpıp geri dönüyordu.
Avucu, serbest kalan diğer göğsüme kaydı ve aynı sert, talepkâr şekilde okşamaya başladı. Parmak uçları, o hassas etin üzerinde geziniyor, her dokunuşla içimdeki yangını biraz daha alevlendiriyordu. Başımı yastığa geri bıraktığımda, altında kıvrandığımı fark ettim. Kasıklarıma hemen baskı yapan onun varlığını, o sert ve diri hatları şimdi çok daha net duyumsuyordum.
Utancımı tüm çıplaklığıyla taşıyarak, bir elimi onun sırtından ayırdım ve kasıklarına doğru indirdim. Avucumu oraya doğru yavaşça sürükledim. Hareketim acemice ve tereddütlüydü; tenim kızarmış, nefesim kesik kesikti. Avucumun içi, dün gecekinden çok daha net ve çok daha yakıcı bir şekilde, onun eşofmanının ince kumaşı altındaki o sert ve diri hatları hissetti. Orada, tam orada, onun isteğinin ve sabırsızlığının fiziksel kanıtı, canlı bir kalp gibi nabız atıyor gibiydi. Dokunuşumla birlikte, derin ve içten gelen bir homurdanma onun göğsünden yükseldi.
Ancak, bu keşfe izin vermedi. Ani ve hiç beklenmedik bir hareketle, eliyle bileğimi kavradı. Parmakları çelik gibi sıkıydı, fakat canımı acıtmıyordu. Bileğimi, başımın üstünde, yastığa doğru yönlendirdi ve oraya bastırdı. Aynı anda, dudaklarını göğsümden çekti. O ıslak ve sıcak temasın ansızın kesilmesi, tenimde derin bir boşluk ve ürpertici bir soğukluk bıraktı.
Yavaşça, kontrolün her zerresini taşıyan bir hareketle yüzüme doğru eğildi. Artık aramızdaki mesafe yalnızca birkaç santimdi. Onun nefesi, dudaklarıma değiyordu; sıcak, hızlı ve bana öfkeli olmaktan çok, yoğun bir şekilde odaklanmış bir adamın soluğuydu bu. Gözleri, benim gözlerime kilitlenmişti. O gözlerin içinde, az önce göğsümde sergilediği o vahşi tutkunun yerini şimdi tehlikeli bir berraklık almıştı.
Ona dokunmak istiyordum.
Ama sanki Rauf, bunu sesli dile getirmediğim halde zihnimden geçenleri okuyabilmişti.
"Hayır," diye fısıldadı. Göğsümün üzerinde duran sağ elinin parmakları, ağır bir edayla altımdaki eşofmanın lastiklerini zorladı ve iç çamaşırımın ince kenarını iterek yol açtı. "Ben, seni hissetmek istiyorum."
Zihnimde bir kıvılcım parladı. Bu bir reddediş değil, bambaşka bir yönlendirmeydi. Nefes alışverişlerim hızlanırken dudaklarımı araladım ve ciğerlerime daha fazla hava doldurmaya çalıştım. Rauf, yüzümdeki hiçbir mimik kaçırmamak, şaşkınlığımı, beklentimi kaydetmek için gözlerini üzerimden ayırmazken, başparmağı iç çamaşırımın üzerinden kadınlığımın en hassas tepesini buldu. O noktaya, hafif ve dairesel bir baskıyla dokunduğunda, onun gözlerinin anbean arzu ve zaferle kısıldığına bizzat şahit oldum. Sanki en iyi sakladığım sırrımı keşfetmiş, en korunaklı kalemin kapısını aralamıştı.
"Ah!" diye kesik bir ses çıkardım, tamamen istemsizce. Sırtım bir yay gibi gerildi, gözlerim fal taşı gibi açıldı ve ardından bu dayanılmaz, yakıcı zevkin şiddetiyle kapandı. İnledim; sesim boğuk ve utanç doluydu, fakat bir o kadar da ihtiyaçlıydı.
"Şşş..." dedi, sesi şimdi bir büyücünün mırıltısı kadar yumuşak ve ikna ediciydi. Yanaklarıma, göz kapaklarıma ve titreyen dudaklarıma kondurduğu öpücüklerle beni yatıştırmaya çalışıyordu. Bacaklarımı, bu savunmasız açıklığı kapatmak ve onun bakışlarından, dokunuşundan korumak istediğimde, buna izin vermedi. Dizinin biriyle bacaklarımın arasında hafif fakat kararlı bir baskı oluşturdu. "Sakin ol, kasma kendini. Bırak. Sadece hisset."
Onun sözleri beynimde yankılanırken, parmakları harekete geçti. İç çamaşırımın kenarından içeriye, pamuklu kumaşın sıcak ve ıslak karanlığına doğru sızdı. Serin parmak uçları, çoktan hazır ve ıslanmış olan o hassas kıvrımlarıma değdiğinde, onun ağzından düşüncesiz ve ham bir küfür döküldü. Etrafa saçılmış, anlamsız bir hece yığınıydı bu. Ne söylediğini algılamak bile mümkün değildi. Algılayabildiğim tek şey, onun parmağının bedenimin en mahrem haritasında başlattığı o yavaş, işkence edercesine nazik keşif gezisiydi.
"Tomurcuğun nasıl da şişmiş," diye mırıldandı, nefesi kulak mememe değiyordu. "Onu görmeme izin veriyor musun?"
Zihnimin içinde patlayan kıvılcımlar çoğalarak gözlerimin arkasındaki karanlığı bile aydınlattığında, inleyerek onun parmaklarının altında kıvrandım. Kafamı salladım ve kurumuş dudaklarımın üzerinde dilini gezdirdiğini hissettim.
"Kelimelerini kullan, yavrum. İzin veriyor musun?"
"Rauf... lütfen," dedim, saf ve katıksız bir ihtiyaçla. Sesim parçalanmış, boğuk ve tamamen teslim olmuştu. Bu, her şeyin cevabıydı.
Rauf, dudaklarımın üzerine küçük ve yumuşak bir öpücük bıraktı. Parmağı dışarı çıkmadı. Aksine, daha derine ve daha yavaşça ilerledi. Her bir santimlik ilerleyiş, içimde yeni bir kasılmaya ve nefesimin daha da kesik kesik olmasına neden oluyordu. Diğer eli, eşofmanımın lastiğini tuttu ve onu aşağıya, engeli tamamen kaldırmaya doğru çekmeye devam etti. Fakat asıl odak noktası, o içeride, beni parça parça çözen ve tüm direncimi eriten parmağıydı.
Gözlerimi açıp onun gözlerine baktığımda, nefesim birdenbire kesildi. Saf, yoğun ve neredeyse kutsal bir ciddiyetle beni izliyordu. O, yüzümdeki her bir ifadeyi, gözlerimdeki her bir dalgalanmayı ve dudaklarımdan dökülen her bir nefesi titizlikle kaydediyordu. Onun bakışında, bir avcınınkinden çok farklı bir şey vardı; bir sanatçının, eserinin son halini görmek için adım adım geri çekilip baktığı andaki o derin, eleştirel ve hayran dolu odaklanma gibiydi. Ve ben, işte o eserdim. Kırılgan, ıslak, tamamen açığa çıkmış ve bütünüyle onun kontrolündeydim.
Bu bakış, onun parmağının içimde yaptığı her şeyden daha derine işliyordu. Utancımı, korkumu ve en çok da ona duyduğum o inanılmaz, delice güveni görüyor gibiydi. Hiç kimseye, hiçbir zaman bu kadar savunmasız olmamıştım. Ve o, bunun farkındaydı. Bu bilgi, onun gözlerinde bir sorumluluk ve bir yemin gibi parlıyordu.
"Çok güzelsin," diye fısıldadı, sesi neredeyse kendinden geçmiş ve şaşkın bir tondaydı. Kirpiklerimin arasından, bu kadar yoğun bir duygu yüküyle ona bakmaya devam ederken, elini iç çamaşırımdan çıkarttı ve yüzüme doğru yaklaştırdı. İşaret ve orta parmağı, az önce bedenimin en gizli yerlerini keşfetmiş olan o parmakları, şimdi hafifçe titreyerek dudaklarıma doğru uzandı. Üzerleri benimle ıslanmış, parlıyordu. Kendi kokumu ve kendi hazırlığımın kokusunu taşıyorlardı.
"Em."
Tek kelimelik bu emir, odada bir şimşek gibi çaktı. Onun sesi boğuk ve kısıktı; içinde kontrol edilemeyen bir arzunun sarsıntısı barınıyordu. Bu, bir testti. En son sınır. Bedenimi değil, irademi ve itaatimi talep ediyordu.
Bir anlık şokla donakaldım. Gözlerim, onun gözleriyle ve o ateşle harlanmış fırtınaya kilitlendi. Yutkundum. Boğazımda bir düğüm vardı. Ardından, gözlerimi ondan bir an olsun ayırmadan, dudaklarımı araladım ve onun parmaklarını ağzıma aldım. Parmakları ılıktı. Tuzlu ve topraksı bir tada sahiptiler. Ve evet, içlerinde benim kokum, benim tadım sinmişti. Bu, kendimi en mahrem halimle tüketmek gibi sapkınca bir eylemdi. Fakat aynı zamanda, onunla paylaşmanın en uç ve en yakın şekliydi.
Emmeye başladığımda, dilimin ucu onun parmaklarının altındaki hassas deriyi ve tırnaklarının kenarlarını keşfetti. Her bir emiş, içimde garip ve karanlık bir yankı buluyor ve kasıklarımda derin bir kasılmaya neden oluyordu. Gözlerim, onun yüzündeki her bir değişimi izlemekteydi.
O da izliyordu. Onun bakışları, ağzıma kilitlenmişti. Dudakları hafifçe aralanmış, nefesi hızlı ve yakıcıydı. Parmakları ağzımın içinde girip çıkarken, onun çenesi gerildi ve boynundaki damarlar belirginleşti. Ben emdikçe, onun da kendini tutmakta zorlandığını ve içinde bir şeyin koptuğunu açıkça görebiliyordum.
Derin, gırtlaktan gelen ve boğuk bir inilti onun göğsünden yükseldi. Bunu saklamaya ya da bastırmaya hiç çalışmadı. Bu ses, odanın sessizliğini yırtarcasına çıkmıştı. İçinde saf zevk, şok ve kontrolünü kaybetme korkusu vardı. Bu, onun da savunmasız olduğu andı. Onu bu hale getiren bendim. Sadece bedenimle değil, bu itaati gösterişimle.
Parmaklarını ağzımdan çektiğinde, kasıklarımdan sıyrılmış eşofmanımı iç çamaşırımla birlikte aşağıya doğru çekti. Bacaklarımdan sıyrılan eşofmanı, odanın rastgele bir köşesine fırlattı ve bacaklarımın arasına girdi. Dizleri yatağa saplanırken, bacaklarım onunkiler tarafından itilerek daha da açıldı. Alt dudağını ya kontrolünü sağlamak ya da içinde kaynayan şeyi bastırmak için ısırdı. O dudaklar, az önce benim parmaklarımı emdiğim dudaklardı. Şimdi, kenarlarında beyaz bir diş izi belirmişti.
Yüzüme doğru eğildi. Hareketi yavaş değil, ani ve acildi. Dudaklarını, benim dudaklarıma yapıştırdı. Bu bir öpüş değil, tam bir işgaldi. O, ağzımı, hâlâ kendi parmaklarının tadını taşıyan ağzıyla fethediyordu. Onun nefesi, benim nefesim oldu. Dilinin tadı tuzlu ve acildi. Bu öpüşte, az önce yaşadığımız o savunmasız anın şoku kadar, şimdi kontrolü geri alma ve beni yeniden ele geçirme çabası da vardı. Fakat içinde aynı zamanda bir minnet ve derin bir paylaşım da hissediliyordu.
Bir eli enseme daldı ve başımı sabitleyerek öpüşü daha da derinleştirdi. Diğer eli, kalçamda gezindi, ardından daha aşağılara, bacağımın iç yüzeyine indi. Oradan, hiç tereddüt etmeden, tamamen hazır ve ıslak olan kadınlığıma doğru ilerledi. Bu sefer arada hiçbir kumaş yoktu. Parmak uçları, doğrudan, o hassas ve şişmiş etime değdi.
Öpüşümüzün içinde bir inilti boğuldu. Bu sefer onun değil, benim iniltimdi. Avucunun içini, tüm o nemli sıcaklığımda hissediyordum. Parmakları, doğal kayganlığımın içinde geziniyordu.
Dudaklarımdan çekildi, yalnızca bir nefes alacak kadar. Gözleri, bir milim ötemdeydi. İçlerindeki fırtına dinmemiş, aksine daha da harlanmıştı. Gözlerini benden bir an bile olsun koparmadan çenemi öptü. O kısa ve yumuşak dokunuş bile içimi titretti. Dudaklarını tenimden ayırmadan, bir kelebek kanadı kadar hafif fakat ateş izi kadar kalıcı öpücükler bırakarak göğsüme doğru indi.
Göğsümün tam tepesinde durdu. Gözleri hâlâ benimkilerine kilitlenmişti; sanki her dokunuşunun bende yarattığı etkiyi anbean okumak istiyor gibiydi. Ardından, dudaklarını sertleşen tomurcuğumun etrafına kondurdu. Dilinin sıcak ve ıslak ucu, derimin üzerinde ağır ağır, işkence edercesine yavaş bir daire çizmeye başladı. Her bir dönüş, göğsümden kasıklarıma uzanan görünmez elektrik tellerini titretiyordu. Bir kez, derin bir emiş, ardından yumuşak bir öpücük... Ve yoluna devam etti.
Göğsüm hızla inip kalkarken, nefesim düzensiz ve gürültülü bir hal almıştı. Onun öpüşleri, bir harita gibi karnımdan aşağıya, kasıklarıma doğru yoğunlaşıyordu. Her bir öpüş, bir hedefe bir adım daha yaklaştığının işaretiydi. O, ince belimin eğrisini ve kalça kemiğimin çıkıntısını dudaklarıyla işaretliyor, adeta bedenimi yeniden haritalandırıyordu.
Kaslı ve gerilmiş kollarından biri, aniden ve beklenmedik bir çeviklikle hareket etti. Sol bacağımın altından, bir yılan misali kıvrılıp içeriye süzüldü. Bileğimi değil, doğrudan baldırımı kavradı ve bacağımı hafifçe yana ve yukarıya doğru itti. Bu hareket, beni tamamen açık ve tamamen savunmasız bir hale getirdi. Diğer eli, öteki kalçamı kavrayarak pozisyonumu sabitledi. Yatağa mıhlanmıştım. Hareket edemiyordum, etmek de istemiyordum.
İşte o an, ilk defa, gözleri gözlerimden ayrıldı. Bakışları, yavaşça ve kasıtlı bir şekilde, az önce tüm çıplaklığıyla ortaya serdiği ve şimdi bir adım ötesine inmek üzere olduğu kasıklarıma kaydı.
Orada, ıslak, şişmiş ve ona tümüyle açık bir şekilde duruyordum. Onun bakışı, fiziksel bir dokunuştan çok daha yakıcıydı. Sertçe yutkundu. Boğazındaki âdem elması bir inip bir kalktı. Yüzündeki her bir kas gerilmişti. O her zaman kontrol sahibi, alaycı, kendinden emin ve soğukkanlı Rauf'un yerinde, şimdi saf ve ham arzuyla dolu, neredeyse huşu içinde kalmış bir adam vardı. Onun bakışında bir şok, bir hayranlık ve ezici bir sorumluluk duygusu barınıyordu. Beni bu hale getiren oydu. Ve şimdi, son meyveyi toplamak üzereydi.
"Miraç," diye fısıldadı, sesi kırık ve nefessiz bir soluktu. "Tanrı bir ressamsa, sen onun başyapıtısın. Ve ben..."
Nefesi kesildi, sanki sözcüklerin ağırlığına dayanamıyormuş gibi. Gözleri, orada, çıplaklığımın tam ortasında, her bir detayı, her bir titreyişi ve her bir nemli parıltıyı titizlikle kaydediyordu.
"...ben, bu eserin önünde diz çökmüş bir cahilim. Sadece dokunmak ve anlamak istiyorum."
Onun sesi öyle içten ve öyle savunmasızdı ki, içimdeki tüm gerginlik ve tüm utangaçlık, yerini derin, sarsıcı bir hüzün ve şefkate bıraktı. Bu, onun ağzından duymayı bekleyeceğim son şeydi. Alay, şehvet, hatta küfür beklerdim. Fakat bu, kalbimi yerinden oynatan bambaşka bir şeydi.
Rauf, yüzünü oraya doğru yaklaştırdı. Derin bir nefes alarak burnunu bir kuş tüyü misali o bölgeye sürttü. Başımı yastığa bastırdım. O en hassas, en mahrem yerime değen bu dokunuş, beynimde bir şimşek çaktırdı.
"Korkunç güzel," diye mırıldandı, dudakları tenime değerek. "Ve benim."
Son kelimeyi, bir iddia ya da sahiplenme olarak değil, şaşkın bir kabul ediş olarak söyledi. Sanki bu kadar güzelliği hak ettiğine inanamıyormuş gibiydi. İçimden gelen ve kontrol edemediğim bir sarsıntıyla bacaklarımı kapatıp geri çekilmek istedim. Bu duygu fazla yoğundu, fazla savunmasızdı. Fakat buna izin vermedi. Onun kaslı kolu, bacağımı daha da sıkı kavradı ve beni yerimde tuttu.
"Sakin ol," dedi, dudakları hâlâ oradaydı. Nefesi, ıslak ve sıcak bir buhar gibi tenimin en hassas noktasına doğrudan üfleniyordu. Tanrım... Onun nefesini orada hissetmek, beni bir bulutun üstüne çıkarmış ve ardından aşağıya, dipsiz bir uçuruma bırakmış gibiydi. Tüm bedenim titriyor, kalbim göğüs kafesine vurmak için deliye dönüyordu.
Dudaklarını, en hassas yerime hafifçe bastırdı. Bu bir öpüş değil, bir mühürdü. Sıcak, yumuşak ve kararlı bir baskı. Ardından, o baskı hareket etmeye başladı. Yavaş ve dairesel hareketlerle, o şişmiş ve aşırı hassas tomurcuğun her bir milimetresini dudaklarıyla keşfe çıktı. Her bir dönüş, içimde bir kasılmaya ve boğazımdan boğuk bir sesin daha yükselmesine neden oluyordu. Gözlerimi sıkıca kapattım, fakat bu hissi engellemeye gücüm yetmiyordu. Bütün dünya, onun dudaklarının yarattığı o küçük ve yakıcı dairenin içine hapsolmuştu.
Ardından, hiç beklenmedik bir anda, dilinin sıcak ve ıslak ucu, dudaklarının arasından süzülüp dışarı çıktı. O noktaya, tam merkeze, bir yıldırım darbesi gibi dokundu. Keskin, elektrik yüklü bir zevk, tüm bedenimi sarstı. Ağzımdan, içimden gelen ve tanımlanamaz bir çığlık koptu. Ellerim, yastığı delip geçmek istercesine kenetlendi.
O, hiç duraksamadı. Dilini daha kararlı ve daha talepkâr bir şekilde hareket ettirmeye başladı. Önce yavaş ve keşfedici darbelerle, ardından hızlanarak ve bir ritim tutturarak. Her bir dokunuşu, beni biraz daha uçurumun kenarına sürüklüyor, nefesimi, aklımı ve her şeyimi alıp götürüyordu. Diğer eli, hâlâ bacağımı tutuyor ve beni ona doğru çekerek bu istilayı daha da derinleştiriyordu.
"Rauf... lütfen... ben..." diye zorlukla mırıldandım, kelimelerim boğuk ve parçalanmıştı. Ne istediğimi bile bilmiyordum. Durmasını mı, yoksa devam etmesini mi? Bu bir işkence miydi, yoksa cennetin ta kendisi mi?
O, yalnızca bir homurdanmayla karşılık verdi; bu ses göğsümde bir uğultu gibiydi. Durmadı. Aksine, daha da hızlandı. Bir eli, kalçamdan yukarıya, karnıma ve oradan da göğsüme kaydı. Parmakları, sertleşmiş göğüs uçlarımdan birini yakalayıp sıktı. Acı ve zevk, onun dilinin yarattığı fırtınayla birleşti ve içimde patlayan bir yangına dönüştü.
Dayanamayarak ellerimi onun yumuşak ve koyu renkli saçlarına daldırdım. Dudaklarının kıvrıldığını hissettim. Gülüyordu, fakat bunu önemseyecek halim yoktu. Parmaklarım, o dalgalı tellerin arasına girdi ve onu bana, o yakıcı ve ilahi acı-zevk kaynağına doğru bastırdı. Bu bir yönlendirme değil, tamamen bir yalvarıştı. Daha fazlasını istiyordum. Daha derinini. Beni bitirmesini istiyordum.
Sınırdaydım. Her şey çok parlaktı, çok yüksekti, çok fazlaydı. Gözlerimi açtım ve tavana baktım, fakat hiçbir şey göremedim. Sadece hissediyordum. Onun dilinin ısrarlı ve yetkin hareketlerini, parmaklarının göğsümdeki baskısını ve içimde biriken, kaçınılmaz ve ezici dalgayı.
"Rauf!"
Ona neden ismiyle seslendiğimi bile bilmiyordum. Bu bir uyarı mıydı, bir dua mıydı, yoksa sadece onun varlığını doğrulama çabası mı?
O, başını hafifçe kaldırdı. Dudakları parlak ve ıslaktı. Gözleri bulutlu ve karanlıktı, fakat içlerinde keskin bir niyet parlıyordu. "Gevşe," diye fısıldadı, sesi bir büyü gibiydi, boğuk ve tamamen benimle doluydu. "Bırak kendini. Dudaklarıma boşalmadan durmayacağım."
Sözlerinin küstahlığı ve netliği, içimde yeni bir kasılma yarattı. Ardından, yüzünü yeniden mahremiyetime indirdi. Fakat bu sefer öylece inmedi. Başını hafifçe yana eğdi ve ben, gözlerim tavanda asılıyken bile o sesi duydum. Hafif, ıslak bir tükürük sesiydi bu. Sıcak ve kaygan sıvı, tam o en hassas, en şişmiş noktama damladı.
Bu bana iğrenç gelmeliydi! Ahlaki tüm sınırları, tüm hijyen kurallarını çiğneyen vahşi ve ilkel bir eylemdi bu.
Fakat gelmedi.
Tam tersine, bu, şimdiye kadar yaşadığım en yakıcı, en kişisel ve en teslim edici andı. Ve o, bunu yaptıktan sonra, beni gerçekten dağıtmaya ant içmişçesine emmeye başladı. Artık yalnızca dili değil, dudakları ve o kaygan sıvı da işin içindeydi. Hareketleri daha vahşi, daha açgözlü ve daha acil bir hal aldı. Sertleşmiş çenesini hissetmek mümkündü. Her bir emiş, o sıcak nemi içime çekiyor ve her bir dil darbesi, onu en derin kıvrımlarıma yayıyordu.
"Ah! Tanrım! Rauf, lütfen, lütfen, LÜTFEN!" diye haykırdım, artık dilim dönmüyor, yalnızca onun adı ve yalvarışlar dökülüyordu ağzımdan.
İçimdeki dalga, artık bir tsunamiydi. Direnmek, tamamen imkansızdı. Onun dudaklarına, diline ve o kaygan, yakıcı birleşime teslim oldum. Orgazm, bir patlama gibi geldi. Yalnızca kasıklarımdan değil, tüm bedenimden ve her bir hücremden fışkıran bir şimşekti bu. Sesim kısıldı, gözlerim karardı ve geriye yalnızca beyaz bir gürültü ile müthiş bir boşalma hissi kaldı.
O, sözünü tuttu. Ben titreyip kasılırken ve dudaklarına boşaldığım sürece, durmadı. Aksine, ritmini aynen sürdürdü ve beni o zirvede tutmaya, her bir damlayı aldığını hissettirmeye çalıştı.
Ardından, en sonunda, her şey duruldu ve yavaşladı. Titreyerek, nefessiz ve tamamen bitmiş bir halde yatağa yayıldım. O, yavaşça başını kaldırdı. Yüzü ıslak ve parlaktı. Kaşları havada, gözleri kapalıydı; derin ve ağır bir nefes aldı. Sonra gözlerini açtı ve bana baktı. Onun gözlerindeki ifadeyi tarif etmek neredeyse imkansızdı: zafer, şok, şaşkınlık, doygunluk ve derin, uçsuz bucaksız bir bağlılık vardı içlerinde.
BURADAN DEVAM EDEBİLİRSİNİZ
:)
Yavaşça yukarı süründü, yanıma uzandı. Beni, ter içindeki, sıcak ve ağır bedenine çekti. Sırtımda gezinen eliyle ve alnıma kondurduğu o sessiz, neredeyse saygı dolu öpücükle, bana baktı. Gözlerinde az önceki fırtına dinmiş, yerini yorgun, tatmin olmuş bir sükûnet almıştı. Dudaklarında, bildik o arsız ifadenin yumuşamış, derin, gerçek bir gülümsemeye dönüştüğünü gördüm. Başparmağı, yanağımda, gözyaşı izlerinin kuruduğu yerde gezindi.
"Sanki utancını biraz kırdık hm, ne dersin?" diye fısıldadı, sesi hâlâ biraz kısık, ama içinde alışıldık şakacılığın sıcak bir kıvılcımı vardı.
Bu küstah, rahat ifade, az önce yaşadığımız o tarifsiz dokunuşların ardından beklenmedik ve tanıdık geldi. Bana, hâlâ benimle olduğunu, bu kadar yoğun bir şeyden sonra bile bana aynı Rauf olarak dönebildiğini hatırlattı. Bu, bir rahatlama hissiydi.
Gözlerimi devirip ona, omzuna doğru hafif, güçsüz bir yumruk indirdim. "Seni aptal," diye mırıldandım, ama sesimde artık hiç öfke yoktu, sadece bitkin bir teslimiyet vardı.
O, kahkaha attı. Ses, göğsünde derin, sıcak bir gürültü olarak yankılandı ve tenime işledi. Kolları, beni daha da sıkıca sardı, beni o güçlü, koruyucu kavrayışının içine gömdü. Burnumu, onun boynunun oyuğuna dayadım. Kokusu ciğerlerimi doldurdu.
Ve işte o an, yatağın dağınık çarşaflarında, onun kollarında, gerçek çarptı beni. Sadece fiziksel bir çekim ya da tehlikeli bir çılgınlık değildi bu. Daha derin, daha kalıcı, daha korkutucu bir şeydi.
Ben, Rauf'a âşıktım.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!