Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Cevapsız Sorular, Manga
Bir Derdim Var, Mor ve Ötesi
Angel, Massive Attack
🐙
Cevapsız Sorular, Manga
Miraç Gökçe Aslan, Ağzından
Denizin kenarındaydım; nerede olduğumu bilemediğim, adını hiç duymadığım bir limanın sessiz kıyısındaydım. Çıplak ayaklarım suya gömülmüştü, serin, tuzlu bir temasla. Önümde uçsuz bucaksız bir deniz, gri ve sonsuz, sessizce uzanıyordu. Rüzgâr hafifçe esiyor, yüzümü, saçlarımı okşuyordu.
Önümdeki denizin hemen içinde, sırtı bana dönük biri duruyordu. Saçları asker tarzı kısacık değil, hafifçe uzun, dalgalıydı; rüzgârla savrulurken yumuşak bir hareketle dağılıyor, sonra yeniden toplanıyordu. Üst bedeni çıplaktı; omzunun hemen altındaki geniş alanda bir pusula dövmesi vardı. Güneşin battığı yönden düşen soluk ışık, kaslarına hafif bir parıltı katıyor, dövmesinin ise gölgelerle kıvrımlarını belirginleştiriyordu. Omuzları geniş, sırtı düz ve gergindi, duruşunda hem bir kararlılık hem de derin bir dinginlik vardı. Altında giydiği pantolon hafif dalgalanıyor, denizin ritmine uyuyordu.
Onu tanıyordum. Rauf'tu. Ama dövmesi olduğunu bilmiyordum. O duruşu, o saçların rüzgârdaki hareketini, o sırtın hatlarını... Kalbim hafifçe hızlandı. Bir adım atmak, seslenmek istedim, ama sanki zaman donmuştu. Sessizlik içinde, sadece denizin hafif çırpınışı ve rüzgârın ıslığı duyuluyordu.
Sonra, yavaşça döndü. Gözleri buluştuğumuz an, denizin rengi değişti gibi geldi. Hafif bir gülümseme, belirsiz ve tehlikeli, dudaklarında gezindi. Bana doğru yaklaşmaya başladıkça gökyüzündeki güneşin tan rengi hızla kaybolmaya başladı ve gökyüzünü kararttı. Ayaklarımdaki deniz köpürdü, dizlerime doğru yükselmeye başladı. Su, artık serin değil, ılık ve yapışkandı; dizlerimi saran köpükler kirli bir beyazlıkla patlıyor, içinde siyah parçacıklar dönüyordu.
Arkasında kalan deniz, koyu bir kan rengine bürünmeye başladı. Gözlerini gözlerimden ayırmıyordu. İçinde ne sevinç ne öfke vardı; dümdüz, dipsiz bir bakıştı. Arkasındaki deniz, bir dev kan lekesi gibi yayılıyor, ufuk çizgisini yutuyordu. Rüzgâr keskinleşti, artık okşamıyor, ısırıyordu.
Önümde durduğunda soğuk bir ürperti omurgamdan aşağı kaydı. Rauf'un gözleri en başından beri bana bakmıyordu. Bakışları, omzumun üzerinden, arkamda duran bir şeye, bir başkasına dikilmişti. O gözlerde gördüğüm şaşkınlık ve tanıma, benim için değildi. Yüzündeki o ifade... O, bir hayaletle değil, beklediğinden çok daha fazlasıyla karşılaşmış bir adamın ifadesiydi.
Arkamda biri vardı. O şiddetli rüzgâr, onun varlığının sesini, nefesini benden saklamıştı. Ama şimdi, Rauf'un bakışlarının ağırlığını hissediyordum. Onların arasındaydım.
Bir sesin, "Okyanus Yıldız," dediğini duydum. Ama bunun Rauf mu yoksa başka biri mi söylemişti, bilmiyordum. Tek bir gerçeği biliyordum.
Yıldız, annemin kızlık soyadıydı.
Yüzümde bir serinlik hissettim. Gökyüzünden, tek bir damla değil, yoğun ve ağır bir yağmur birden başladı. Ancak damlalar su değil, daha koyu, daha ağırdı. Yanağımdan süzülen bir damlayı elimle sildim; parmağımın ucunda koyu, pas rengi bir leke kaldı.
Sahil, liman, bildiğim her şey eriyor, bulanıklaşıyordu. Onun varlığı her şeyi boğuyor, gerçeği kendi hakikatiyle yeniden şekillendiriyordu. Artık kaçacak yer yoktu, çünkü ayak bastığım yerin kendisi bir illüzyona dönüşmüştü. Tek gerçek, bana doğru ilerleyen ve geçmişten gelip geleceği karartan bu figürdü.
Gözlerim kapandığında benliğimin oradan çekildiğini hissettim. Antiseptik kokan bir odada olduğumu anlayabiliyordum. Etrafta birçok ses vardı ama seçemiyordum. Gözlerimi açmak istedim ama göz kapaklarımın üzerinde sanki çok büyük bir yük vardı.
Etrafımdaki seslerden yalnızca birini seçebildim.
"Sizce ne zaman uyanacak?"
Bu Lerna'nın sesiydi. Onlar iyiler miydi? Aklıma yaşadıklarımız ve yaptıklarımız gelirken yutkunarak sağ omzumdaki bandajın varlığını hatırladım. Gözlerimi açmaya zorlarken ilk gördüğüm tavandaki floresan olmuştu. Gözlerimi kısarak kırpıştırdığımda odağımı bulmaya çalıştım.
"Hah! Uyandı."
O an da yüzüme doğru eğilmiş kişileri fark ettim. Sağda Lerna, Fırat ve Ali; solda Aslı, Pars ve Demir duruyordu. Ama aralarında, tam başucumda duran biri yoktu. Boşluk, diğerlerinin telaşlı bakışlarından daha yüksek sesle bağırıyordu. Gözlerim, o boş köşede bir an takıldı. Doğrulmak için hareketlendiğim sıra Lerna'nın eli hafifçe omzuma dokundu.
"Miraç, dinlenmelisin, kalkma."
Gözlerimi yeniden onların yüzünde gezdirip yutkunduğumda Lerna, Fırat'a baktı.
"Şokta olabilir mi?" dedi.
Ali, eğilerek kafasını iki yana salladı. Gözlerinde gözlerinden taşan bir hayranlık ve alay parlıyordu.
"Komutanım şokta değil. Rauf komutanımı göremediği için merak etmiştir," ona bakmaya devam ettiğimde "Rauf komutanım sizin getirdiklerinizi sorguya aldı Miraç Yüzbaşım," dedi.
"Kaç saat oldu?" diye sorabildim, sesim kâğıt hışırtısı gibi çıktı.
Demir, kolundaki saate baktı. "Siz geleli dört saat oldu, komutanım. Rauf Yüzbaşı, siz bayıldıktan hemen sonra hazırlıklara başladı. Şu an muhtemelen Artemis'in sorgusundadır."
İçimde bir şey, bir bulut gibi dağıldı. Hayal değildi. O korkunç rüya sadece bir rüyaydı. Ama içindeki gerçeklik hissi, beni titretmeye devam ediyordu. Rauf, benim getirdiğim avlarla ilgileniyordu. Plan işliyordu.
Bir an için Demir'in yüzüne dikkat kesildim. Sol gözünün üzerinde bir morluk vardı.
"Senin yüzüne ne oldu?"
Demir, sağ dudağının kenarıyla gülümsedi.
"Rauf komutanım, sizin için rütbelerini yakmak istediğinde ona engel olmak istedim," dedi. Açık sözlülüğün getirdiği itiraf, nefesimin hafifçe kesilmesine neden olmuştu. Gözlerimi kaçırıp yutkunmaya çalıştım. Sadece düşünen ben olmamıştım, o da beni düşünmüştü.
"Beni kaldırın," dedim, sol elimle yataktan kalkmaya çalışarak.
Lerna ve Pars hemen itiraz etti. "Komutanım, dinlenmelisiniz! Omzunuz..."
"Omzumda kurşun yok, sadece sıyrık," diye kesip attım, acıya rağmen oturmaya çalıştım. "Ve şu an yapılacak en önemli şey, o iki kişinin ağzından çıkacaklar. Rauf'un yanında olmalıyım."
Fırat, kaşlarını kaldırdı. "Ama Binbaşı..."
"Binbaşı, bana 'Sonra ofisime gel' dedi," diye hatırlattım onlara. "Şu an sonra değil. Şu an, şimdinin tam zamanı." Gözlerimi tek tek üzerlerinde gezdirdim. "Üniformamı getirin. Ve beni sorgu odasına götürün."
Onların tereddütlü bakışlarını görmeme rağmen, bana itaat ettiler. Ben Miraç Gökçe Aslan'dım. Ve savaş, ben baygın yatarken bile devam etmişti. Şimdi, uyanma ve yerimi almamın zamanıydı.
Üniformamı giyerken, sağ omzumdaki acı her hareketimde bıçak gibi saplanıyordu. Ama bu acı, beni canlı tutuyor, odaklanmama yardım ediyordu. Koridordan, sorgu odalarına doğru ilerlerken, ayak seslerim betonda yankılanıyordu. Her adımda, o rüyadaki kanlı denizden, gerçekliğin sert ışığına daha fazla dönüyordum.
Yanımdaki Lerna, Fırat ve Demir ile sorgu odalarının önündeki gözetleme odasına vardığımızda, cam bölümle ayrılmış olan odayı izleyebiliyorduk. Rauf ile Artemis, odaya konulmuş tek bir masa ve iki sandalyeye ile oradaydılar.
İkisi de masanın karşılıklı köşelerindeydi. Artemis'in kelepçeleri çözülmemişti ama ellerini masanın üzerinde sakince birleştirmişti. Rauf ise ona belli bir mesafede, duruşunda hem işinin ehli bir sorgucunun profesyonelliği, hem de kişisel bir kinin sıcaklığı vardı. Gözleri, Artemis'in yüzünde bir lazer gibi geziniyordu.
Artemis'in yüzü, taş bir maskeydi. Soğuk gözlerinde hiçbir şey okunmuyordu; ne pişmanlık, ne korku, ne de meydan okuma. Sadece boşluktu.
Rauf, omuzlarını yükseltip alçaltan bir nefes alıp verdiğinde çenesini kaldırdı.
"Artemis," dedi düşünceli bir ses tonuyla, "Gerçek ismin ne?"
Artemis, uzun bir sessizlikten sonra, hiçbir tonlama olmadan cevap verdi.
"Kullandığımız isimlerin bir önemi yok. Ben Artemis'im. Bu yeterli."
Rauf, hafifçe öne eğildi. "Yeterli değil. Senin, Miraç Yüzbaşı'yı ilk kez nerede, ne zaman vurduğunun detaylarını istiyorum. Ve ikinci kez... Poseidon'da. Koordinatlar. Nişan alma süren. Emri kim verdi?"
Artemis'in dudakları, neredeyse fark edilmeyecek kadar hafifçe kıvrıldı.
"İlk atış, bir telaşa sebebiyet vermekti. Dikkati dağıtmak için onu vurmam emredildi. İkincisi... onu durdurmak içindi." Kafasını sol omzuna çevrildi gözleri, aniden doğrudan gözetleme camına dikildi. Orada olduğumu biliyordu. Sanki beni görüyor, hissediyordu. "Verilen hiçbir emir, onun öldürülmesi için verilmedi. Eğer verilseydi bunu yapardım."
Rauf'un yüzündeki kaslar gerildi. Artemis'in sözleri, onu öfkelendirmekten çok, derinlemesine rahatsız etmiş gibiydi. Bu bir övünme ya da meydan okuma değildi. Bu, basit, soğuk bir gerçeklik beyanıydı. "Eğer emredilseydi, yapardım."
"Peki emri kim verdi?" diye tekrarladı Rauf, sesi biraz daha keskin. "Yasemin mi? Yoksa doğrudan Taçsız Kral'dan mı?"
Artemis, gözlerini camdan yavaşça çekip Rauf'a çevirdi. O boş, taş gibi ifadeye geri dönmüştü. "Komuta zinciri önemli değil. Emir, kaynaktan gelir. Kaynak, tehdidi algıladı. Ve Yüzbaşı Miraç Gökçe Aslan kontrol edilemez bir tehdit haline geldi. O, planlananın ötesine geçti."
"Ne planlanmıştı?" diye sordu Rauf, hemen.
"Onun annesi ve abiniz için araştırma yapmasına izin verilecekti. Belki biraz direnişle karşılaşacak, böylece geri çekilecektiniz. Ama o," diye başını tekrar cama doğru çevirdi, sesinde ilk kez hafif bir şaşkınlık vardı, "o durmadı. İleri gitti. Poseidon'a saldırdı. Finansal ağları ifşa etti. Bu, kabul edilemez bir eskalasyondu. İkinci atış, onu yavaşlatmak, durdurmak içindi. Operasyonel bir düzeltmeydi."
O anda dayanamadım. Gözetleme odasının kapısını ittim ve sorgu odasına daldım. Kapının açılış sesiyle, iki erkek de bana döndü. Hava aniden elektrik doldu. Rauf'un gözlerinde bir anlık şok, ardından derin bir endişe belirdi.
"Miraç, sen burada ne..."
Onun sözünü kestim. Adımlarımı, yavaş ama kararlı bir şekilde Artemis'in oturduğu masaya doğru attım. Sağ omzumdaki acı, her adımda zonkluyordu, ama bu acı beni odaklı tutuyordu. Artemis'in önünde durdum. Onun soğuk, boş gözlerinin içine baktım. Artemis'in gözlerinde, o derin boşluğun en dibinde, bir şey kıpırdandı. Çok uzak, çok soluk bir şeydi. Bir anı, belki de bir hayaletti.
"Sana tek bir soru soracağım. Sen onun keskin nişancısısın ve son ana kadar sadık kalmış bir piçisin," diye mırıldandım, sesim oda sıcaklığından daha soğuktu. "Taçsız Kral'ın adamı olan, Nalan Toprak'ın, içinde olduğu o denizaltında ne oldu?"
Rauf'un sorduğum soruyla ayağa kalkıp ellerini masaya koyduğunu gördüm. O da benim kadar Artemis'in cevabını merak ediyordu. Artemis, uzun bir süre bana baktı. Başını iki yana salladı. Sonra, çok yavaş bir şekilde, "Detaylar önemli değil. O, geçmişte kaldı," dedi.
"Benim için geçmişte kalmadı!" diye patladım, sol elim masaya vurdu. Acı, omzumdan bir şimşek gibi çaktı, ama umursamadım. Rauf'un, bana baktığını hissettim. "Ve sen, onun kızına ateş ettin. İki kez. Ve şimdi burada, bana operasyonel düzeltmeden mi bahsediyorsun?"
Artemis'in bakışları, yüzümde gezindi. Sanki bir şey arıyor, bir benzerlik ölçüyordu. "Sen ona çok benziyorsun," diye mırıldandı. "Ama sen daha parlaksın. Daha sivri. O, bir kılıç gibiydi. Sen ise bir parça buz. Kestikten sonra bile acıtırsın."
Sol elim, Artemis'in yakasındaki kumaşa kenetlendiği gibi, tüm öfkem, acım ve hayal kırıklığım koluma bir yıldırım gibi indi. Omzumdaki yara korkunç bir acıyla protesto etti, ama ben hissetmiyormuşum gibi davrandım.
"Seni var ya!" diye hırladım, sesim boğuk ve parçalıydı.
Artemis'in taş gibi yüzü, yumruğumun isabet etmesiyle bir anlığına yana savruldu. Yanağında hemen kızarmaya başlayan bir leke belirdi. Ama o, hâlâ o soğuk, boş ifadeyi takınıyordu. Sanki yediği yumruk, rüzgârın savurduğu bir yaprağın değmesi gibiydi. O anda, Rauf'un varlığını arkamda hissettim. Hızla ve kesin bir hareketle, kollarını belimin etrafından doladı ve beni geriye, kendine doğru çekti. Çekmeseydi, ikinci yumruk yoldaydı.
"Yeter!" diye gürledi, sesi odayı titretti. Sadece bana değil, Artemis'e, odadaki havaya, her şeye karşı bir emirdi bu.
Ben, onun güçlü kollarına karşı direnmeye çalıştım, ama yorgunluk, acı ve ani hareketin getirdiği baş dönmesi beni güçsüz bırakmıştı. Ayaklarım yerden kesildi. Rauf, beni bir çuval un gibi kolayca kaldırdı, sırtını döndü ve beni sorgu odasından dışarı taşıdı.
"Bırak beni!" diye bağırmaya çalıştım, ama sesim boğuk ve etkisiz çıktı. Ayakkabılarımın tabanlarını dizlerine vurdum ama bu, küçük bir çocuğun yanında duran birine attığı yumruk kadar vasıfsızdı. Rauf hiç yanıt vermedi. Sadece, kapıyı tek ayağıyla itti ve beni koridora taşıdı. Göz ucuyla, gözetleme odasından fırlayan Lerna ve Demir'in şaşkın yüzlerini gördüm. Rauf onlara sert bir bakış attı.
"Seninle sonra görüşeceğim Demir! Artemis'i hücreye geri götür."
Sonra karnımdaki ellerini hiç bırakmadan, havada taşıyarak hızla koridorda ilerlemeye başladı. Benim çırpınışlarım, onun kararlı adımlarına karşı bir hiçti. Nefes nefeseydim, gözlerimden öfkeden yaşlar süzülüyordu. Artemis'in yüzündeki o ifadesizlik, o kayıtsızlık, annemin ölümünü bir detay olarak görmesi içimi kemiriyordu.
Rauf beni revire değil, doğrudan kendi yatakhanesine götürdü. Kapıyı tekme ile açtı, içeri girdi ve beni yere bırakıp kapıyı kapattı. Kilidi çevirip bana baktı. Gözleri, fırtınalı bir deniz gibiydi.
"Yaralısın yaralı! Orada ne yaptığını sanıyorsun? Ona şiddet uygulayarak annene ne kadar saygı duyduğunu mu kanıtlamaya çalışıyordun? Yoksa sadece kontrolünü kaybetmiş bir çocuk gibi davranarak, onun senin hakkında söylediklerini mi doğruluyordun?"
Kaşlarımı çattım.
"Annemin ve abinin hakkın-"
"Biliyorum ne olduğunu!" diye kesti sözümü, sesi bir an yükseldi. "Biliyorum, Miraç! Senin acını, öfkeni, her şeyini biliyorum. Çünkü seninle aynı duyguları taşıyorum. Ama bu, senin disiplinini, senin zekanı, senin kendini bir silah haline getirmene izin verdiğin anlamına gelmez!"
Gözlerime bakıyordu ve ben, onun gözlerinde sadece öfke değil, korku da gördüm. Benim için korkuyordu.
"Sorgu odası," diye devam etti, daha sakin, ama daha da vurucu bir tonla. "Sorgu odası, senin duygularını tatmin etmek için değil, bilgi toplamak içindir. Ve sen, tam da onun istediği gibi davrandın. Seni kaybettirdi. Kontrolden çıkardı. Ve şimdi, o orada oturuyor, belki de hâlâ yanağında senin yumruğunun iziyle, ama içinde zafer duygusuyla. Çünkü seni kırdı. Senin profesyonel kabuğunu deldi."
Sözleri, soğuk su gibi yüzüme çarptı. Öfkem, yerini birdenbire boş, ağır bir utanç duygusuna bıraktı. Haklıydı. Tamamen haklıydı.
"Ben..." diye kekeledim, gözlerimi ondan kaçırdım. "O kadar soğuktu ki Rauf, kendin gördün. Onlardan bahsederken... hiçbir şey yokmuş gibi."
Rauf'un derin bir nefes aldığını işittiğimde ona baktım. Gözlerini odanın bir köşesine çevirmişti ve içindeki öfkeyi dindirmeye çalışıyordu. Sertçe yutkundu ve bana baktı. Bakışları yüzümde dolanırken burnumun ve yanaklarımın olduğu kısımda oyalandı, ardından gözlerini kapatıp derin bir nefes daha verdi.
Gözlerini açtığında artık öfkeli değil daha çok durgunluk yüklüydü. Küçük bir adım atıp önünde durdu ve ellerini kaldırıp yanaklarıma yasladı. Baş parmağı yanağımda hareketlendiğinde yeniden ağladığımı o an anlayabilmiştim.
"Biliyorum," diye tekrarladı, bu sefer fısıltıyla. "O bir makine. Belki de öyle olmak zorunda kaldı. Ama sen değilsin, Miraç. Sen bir makine değilsin. Sen insansın. Güçlü, inanılmaz derecede güçlü, ama hâlâ insansın. Ve insanlar, acı çeker, öfkelenir, hata yapar. Senin yaptığın hata, bize pahalıya patlayabilirdi. Artemis, bilginin anahtarı Miraç. Ve sen, o anahtarı kırmaya çalıştın."
"Özür dilerim," diye mırıldandım, sesim neredeyse duyulmuyordu. Gözlerimden süzülen yaşlar, bu sefer öfkeden değil, çaresizlikten ve yorgunluktandı.
Rauf, başını hafifçe eğdi, alnını alnıma dayadı. Bu yakınlık, bu samimiyet, o koridordaki sertliğinden çok farklıydı.
"Dileme," dedi alnını alnıma sürterken. "Dileme deniz kızı. Dört günden beri boyunu aşan işlerle uzandın. Biraz dur ve soluklan. Bırak, boyunun yetmediği yerlere de biraz ben uzanayım."
Sözleri, sıcak bir battaniye gibi sarıp sarmaladı beni. Öfke ve gurur duvarım, o bırak kelimesiyle birlikte çatırdadı ve yıkıldı. Onun alnına dayadığım alnımda, dayanabildiğim son sınırda olduğumu hissettim. Tüm vücudum, sadece fiziksel değil, ruhsal olarak da titremeye başladı. Omzumdaki yara, içimdeki yaralara eşlik ediyordu.
Ellerim, kendiliğinden onun göğsüne doğru kaydı. Üniformasının sert kumaşına yapıştı parmaklarım. Sanki dünyada tutunacak tek sağlam şey oymuş gibi. Hızlı, kesik kesik nefeslerim, onun daha derin, daha kontrollü nefesleriyle yavaş yavaş aynı ritme girdi. Avcuma çarpan kalp atışları, düzensiz ve hızlıydı. Tıpkı benim kalp atışlarım gibi.
Rauf'un elleri, yanaklarımdan enseme, saçlarımın diplerine doğru kaydı. Parmak uçları, hafifçe, sakinleştirici bir ritimle hareket ediyordu.
"Tamam," dedim, sesim hâlâ zayıf, ama artık titremiyordu. "Tamam. Bırakıyorum. Uzanamadığım yerlere... sen uzan."
Rauf'un dudaklarında, o nadide, gerçek bir tebessüm belirdi. Gözlerinin kenarları kırıştı.
"Öyleyse şimdi uyu. Gerçekten uyu. Herhangi bir şey bulunduğunda ilk sana söylemeye geleceğim."
Kafamı belli belirsiz sallayıp içli bir nefes bıraktım. Rauf beni, odanın köşesindeki tek kişilik ranzasına doğru yönlendirdi. Oturmamı sağladı, postallarımı çözüp çıkarttıktan sonra ayaklarımı kaldırıp yatırdı. Üzerime, askeri düzendeki o sert, mavi battaniyeyi örttü. Hareketleri son derece nazik, ama yine de pratik ve kararlıydı.
Sol elini ranzanın demirine yaslayıp sağ elini yüzüme yaklaştırdı. "Kapat gözlerini," dedi. Gözlerimi kapattığımda yüzüme düşen saçlarımın kenara ittirildiğini hissettim. Benliğim karanlığa çekilirken alnımdaki ıslak bir izle uyuyakaldım.
Yazar, Ağzından
Rauf, Miraç'ı yatırdığı yatakhanesinden hızla ayrılıp sorgu odasına doğru yürümeye başladı. Yüzü bir çelik kadar sertleşmiş ve gözlerinin içi öfkeyle dolmuştu. Sorgu odasının içinde sağa ve sola ayrılmış iki grup bulunuyordu. Bir tarafta Binbaşı Aydın Kemerci, Lerna ve Fırat duruyorken, diğer tarafta Sualtı Akrepleri bekliyordu.
Rauf, kapıyı açıp içeriye girdiğinde gözleri sinirle Demir'i ardından da Sualtı Akreplerini buldu. Kapıyı sertçe kapattığında Binbaşının varlığını henüz bilmiyordu.
"Bir sürü insansınız, yaralı bir kadını zapt edemediniz mi!"
Fırat, sinirle parlayan yeşil gözlerini Rauf'un ensesine dikti.
"Yavaaas! Deduğune tikat et," diye tısladı.
Rauf, bir anda Trabzon ağzıyla konuşan birini beklemiyordu. Öfkeyi gözlerinde taşımaya devam ederken şaşkınlıkla arkasına döndü. Ona sakince bakan Binbaşıya küçük bir bakış atarak Fırat'a odaklandı. Fırat, Rauf'un şaşkın ve hâlâ öfkeli bakışlarına karşı dimdik duruyordu. Yeşil gözleri, loş odada bir kedi gibi parlıyordu.
"O kadun deduğun, bir Sat komandosu. Bilema kimsenun onu dutmaya gücü yetmaz. Ayruca o kadun, dört cünden beri oradan oraya koşay. Yaptuklarunun ardunda dabi duracuk."
Rauf, Fırat'ın sözlerinin ağırlığı altında bir an nefesini tuttu. Odadaki tüm gözler ona dikilmişti. Binbaşı'nın varlığı, artık sadece fiziksel değil, baskın bir gerçeklikti. Ama Fırat'ın sözleri, öfkesinin üzerine dökülen soğuk bir sudan daha etkiliydi.
O kadın dediğin, bir Sat komandosu.
Bu bir mazeret değil, bir gerçekti. Haklıydı. Miraç sadece yaralı bir kadın değildi. O, Türk Deniz Kuvvetleri'nin en seçkin birliklerinden birinin komandosuydu. Rauf'un kendi birliğinden bile daha sert, daha disiplinli eğitimlerden geçmiş, ölümle burun buruna yaşamaya alışkın biriydi. Ve Fırat'ın dediği gibi, dört gündür durmak bilmeden koşuyor, savaşıyor, yaralanıyordu. Onun içindeki ateşi, o anki yorgunluğu ve acısı bile söndürememişti.
Rauf'un yüzündeki öfkenin keskin hatları, yerini yavaş yavaş ağır bir pişmanlığa ve derin bir yorgunluğa bıraktı. Gözlerini Fırat'tan alıp, bu sefer tam anlamıyla, Binbaşı Aydın Kemerci'ye çevirdi. Komutanının yüzünde, az önceki sert ifade biraz yumuşamıştı. Anlayışla karışık bir ciddiyet vardı.
"Komutanım," diye başladı Rauf, sesi artık daha kontrollü, ama içindeki çatışmanın yorgunluğuyla doluydu. "Durumun hassasiyetini kişisel bağlarımın gölgesinde değerlendirdiğim için özür dilerim."
Binbaşı, hafifçe başını salladı.
"Özür, bir komutanın yükünü hafifletmez, Yüzbaşı. Ama durumu yeniden değerlendirmenin başlangıcı olabilir." Adımlarını Rauf'a doğru attı. "Üsteğmen Fırat haklı. Miraç, bizim en iyilerimizden. Ve onun bu kontrolsüz görünen hamleleri, aslında düşmanı tam kalbinden vuran hesaplanmış risklerdi. Poseidon'dan getirdiği veriler, şu an belki de ellerimizdeki en değerli istihbarat. Ve o iki mahkûmu canlı getirmek... bu, sıradan bir operasyonun çok ötesinde bir başarı."
Sözler, Rauf'un omuzlarındaki yükü biraz olsun hafifletti. Miraç'ı savunmak zorunda kalmamak, onun başarısının üstlerince de takdir edildiğini görmek, içindeki savunma refleksini yatıştırdı.
"Ancak," diye devam etti Binbaşı, sesi bir derece daha alçalarak, "başarı, disiplinsizliği mazur göstermez. Sorgu odasında yaşananlar, bize pahalıya patlayabilirdi. Artemis'in ağzından çıkacak bir kelime değerli olabilir. O yüzden, bir sonraki adımda duygulara değil, stratejiye ihtiyacımız var."
Rauf, derin bir nefes aldı. Binbaşı, ellerini arkasında bağladı.
"Adım adım ilerleyelim. Bugünü sizler pas geçiyorum," dedi ve Fırat ile Lerna'ya baktı. "Geldiğinizden beri dinlenemediniz çocuklar. Gidin ve biraz dinlenin. O sırada Miraç'ta biraz kendini toparlamış olur. Hep birlikte komuta merkezinde toplanırız."
Lerna ile Fırat kafalarını salladıklarında Binbaşı, dönüp Sualtı Akreplerine baktı.
"Rauf, Ali ve Demir harici herkes dağılsın. İki saat dinlenme. Sonra, veri çipi analiz ekibine yardım edin. Her parçayı, her baytı didik didik edin," dedi ve odadan çıktı. Lerna, Fırat'a bakarken Fırat, henüz bakışlarını Rauf'un gözlerinden çekmemişti. Aslı ve Pars önden çıktıklarında odada Demir, Rauf, Ali, Lerna ve Fırat kalmıştı.
Fırat, ellerini arkasında bağladı ve Rauf'a bir adım yaklaştı. Rauf, ona ifadesiz gözleriyle baktı. Fırat, dudaklarını büktü.
"En büyük Trabzonspor," dedi, Trabzon ağzıyla. T harfini d ile demişti. Rauf, anlamamışçasına kaşlarını büktü.
"Ne?"
Lerna, gülmemek için dudaklarını bastırırken Fırat, kaşlarını kaldırdı.
"Trabzonspor'a sevdaluk etmek her yiğidun harcu değuldur," dedi ve Lerna'nın elini tutup kapıya doğru yürüdü. "Haa!" bir an durup Ali'ye baktı. Gözlerinde ve saçlarında bakışları gezindi. "Sevdum senu. Tam bağa benziysın," dedi ve dişlerini göstererek gülümsedi, odadan Lerna ile ayrıldı.
Kapı kapanırken, odada artık sadece Rauf, Demir ve Ali kalmıştı. Ali'nin yüzünde, Fırat'ın garip iltifatına dair şaşkın ve biraz da eğlenmiş bir ifade vardı.
"Tam bana benziyorsun mu? Ne demek ki o?" diye mırıldandı.
Rauf ise, Fırat'ın tuhaf çıkışını bir kenara bırakıp, Binbaşının bıraktığı göreve odaklandı. "Yeterince komedi," dedi, sesi tekrar iş odaklı, keskin tonuna dönmüştü. " Ali, Yasemin Gök Kurnaz'ın sorgusuna gireceğim. Buraya getirt."
Ali, kafasını sallayıp odadan çıkarken Demir, gülmemek için dudaklarını dişliyordu. Rauf, onun suratına baktığında kaşlarını hafifçe çattı.
"Sen niye yüzünü şekilden şekle sokuyorsun lan?"
Demir, gülmesini tutamadı ve en sonunda boğazındaki kıkırtıyı bıraktı. Rauf, sabır dilenmek için kafasını çevirdiğinde Demir, ellerini arkasında bağladı ve Rauf'a doğru yüzünü eğerek çevirdi. Rauf, sola doğru çevirdiği yüzünü oynatmadan göz ucuyla Demir'e baktı.
Demir, "Trabzonlu sana laf soktu, anlamadın mı?" dedi sırıtarak. Rauf, kaşlarını kaldırıp Demir'e baktı. Demir, doğrulup omuzlarını kaldırıp indirdi ve başını sola doğru eğip kaşlarının altından ona baktı.
"Trabzonspor'un renklerini öğren, ondan sonra anlarsın," dedi ve onu sorgu odasında bırakıp çıktı. Rauf, anlamamışçasına aklına gelen rengi düşünmeye çalıştı. Bordo ve mavi renkleriydi. Rauf, bir anlık şaşkınlıkla dondu. Sonra, yavaş yavaş, Fırat'ın tuhaf sözlerinin anlamı zihninde şekillendi. En büyük Trabzonspor. Bordo saçlar. Mavi gözler.
Miraç.
Ağzı hafifçe aralandı. Gözleri, önce boşluğa dikildi.
Trabzonspor'u sevmek, her yiğidin harcı değildir.
Sonra gözlerini aptal yerine konmanın ağırlığıyla kırpıştırıp tavana baktı ve kafasını iki yana salladı. Derin bir nefes aldı ve zihnini topladı. Duygular, bu işin bir parçasıydı. Ama onları kontrol etmek, onları bir zayıflık değil, bir güç kaynağı haline getirmek zorundaydı. Fırat'ın mesajını almıştı. Şimdi, işine dönme zamanıydı.
Ali, Yasemin Gök Kurnaz'ı sorgu odasına getirdiğinde hızla prosedürler uygulandı. Rauf, Yasemin'in karşısında yerini aldı. Demir ise hemen Yasemin'in arkasında duruyordu. Odada sadece Yasemin'in ağlama sesi yankılanıyordu. Rauf, gözlerini devirerek önündeki dosyaya baktı ve kaşlarının altından Yasemin Gök Kurnaz'a baktı.
"Anlat. Ne kadar çabuk anlatırsan o kadar kısa durursun."
"...Ben sadece onun söylediklerini yaptım! Paraları aktardım, insanları yönlendirdim! O her şeyi kontrol ediyordu! Ama o kız... o kız geldiğinde, o kaçtı! Beni orada bıraktı! Bana, 'Artemis seni korur' dedi! Yalan! Bakın, beni bu hale getirdiler!"
Sonra sesi daha da yükseldi, çığlığa dönüştü.
"Taçsız Kral..."
Yasemin'in sesi, o kritik noktada aniden boğuldu. Gözleri fal taşı gibi açılmış, ağzı bir 'O' şeklinde kalmıştı. Nefes almakta güçlük çekiyor, elini boğazına götürüyordu. Sanki sözcükler, fiziksel bir engel tarafından boğuluyordu. Gözleri kayıp sandalyesinden bayılarak yere düştü.
Demir, büyümüş gözleriyle yerde titreyen kadına eğildiği an Rauf, hemen ayağa fırladı. Aralarındaki masayı sola doğru ittirerek yere çöktü. Ali, kapıyı sertçe açtığında Demir, kadının başını ellerinin arasına aldı. Rauf, Ali'ye baktı.
"Çabuk ekip çağır!" dedi ve kadına döndü. Demir, kadının ağzından köpüklerin aktığını gördüğü an kafasını bıraktı ve Rauf'u uzaklaştırdı.
"Zehir," dedi ve Rauf'u ayağa kaldırdı. Gelen iki sıhhiye askeri yerde yatan kadına müdahale etmeye başladığında Rauf, gergince alt dudağını ısırdı ve Demir'e baktı.
"Muhtemelen yavaş salınımlı bir zehir. Daha önce verilmiş. Konuşmaya başlayınca, kalbi durduracak şekilde tetiklenmiş," dedi, Demir.
Rauf'un çenesi sıkılaştı. Demir'in analizi doğruydu. Bu, suikastçılar ve yüksek profilli casusluk hikayelerinde görülen, korkunç bir yöntemdi. Yasemin bir kuklaydı, ama aynı zamanda potansiyel bir sızıntıydı. Ve Taçsız Kral, onu çoktan harcanabilir bir malzeme olarak işaretlemiş, konuşmaya kalkışırsa sessizce ortadan kalkması için bir tetik yerleştirmişti.
"Yaşar mı?" diye sordu Rauf, sesi gergin.
Sıhhiyecilerden biri, Yasemin'e acil müdahaleyi sürdürürken başını salladı.
"Bilmiyoruz, komutanım. Atropin enjekte ettik, ama zehirin ne olduğunu bilmeden %50 şansımız var. Revire götürmemiz gerekiyor."
Rauf, Demir'e kafasıyla komut verdikten sonra geri çekildi ve kısılmış gözlerinin arasından bu resmi izledi. Sıkıntıyla sorgu odasından çıktı. O sırada Binbaşı, onun önünde var oldu. Binbaşı, sorgulayan gözlerle bir açıklama beklerken Rauf, hızla olayı anlattı.
Binbaşı, kafasını sallayıp sorgu odasından çıktı ve revire doğru gitti. Rauf ise sorgu odasına geri dönüp yerde duran sandalyeye baktı. Yasemin, Artemis'ten sonra en değerli bilgi kaynağıydı. Şimdi, o kaynak, tam konuşacakken ölüm kalım savaşı verecekti. Aklına sızan bir karabulut ile hızla sorgu odasından çıktı ve kapıdaki askere seslendi.
"Derhal, Artemis'i revire götürün. Sağlık taramasından geçirsinler. İçinde bir zehir taşıyor olabilir."
Bir Derdim Var, Mor ve Ötesi
Miraç Gökçe Aslan, Ağzından
Gözlerim, uykunun derin ve sessiz katmanlarından sıyrılıp gerçekliğin loş ışığına doğru ağır ağır yükseldi. Sanki karanlık bir denizin dibinden yüzeye çıkıyordum; her an biraz daha hafifliyor, biraz daha yaklaşıyordum. Zihnim henüz tam olarak uyanmamıştı, bedenimse uykunun ağırlığını, kaslarıma işlemiş bir yorgunluk olarak taşıyordu.
Sonra, yavaşça, odaklanmaya başladım.
İlk fark ettiğim, nefes alışverişlerimin sakin ritmiyle uyumlu, daha derinden, daha yavaş çekilen bir nefesti. Sıcak, düzenli, güven vericiydi. Gözlerimi, hâlâ nemli ve ağır kirpiklerimle açtığımda, yüzümün hemen karşısında bir başka yüz vardı.
Rauf.
Onu böyle görmeyi beklemiyordum. Uyuyordu. Sert, keskin hatları uykunun yumuşak kollarında erimiş, maskesi düşmüştü. Göz kapakları sakin, kaşlarının arasındaki o her zaman gerilmiş çizgi yok olmuştu. Dudakları hafif aralıktı; nefesi, aramızdaki dar boşlukta ılık bir esinti gibi dolaşıyor, yüzümde hafif bir nem bırakıyordu. Onu hiç böyle görmemiştim. Savunmasız. İnsan.
Sol kolu, belime sarmalanmıştı. Hareketi öyle düşünceliydi ki, sağ omzumdaki yara bandını bile rahatsız etmemiş, sadece koruyucu bir kavis çizerek beni kendine çekmişti. Avucunun sıcaklığı, ince askeri tişörtümün üzerinden belime işliyor, bedenimin geri kalanındaki ürpertiyi dindiriyordu. Parmakları, uykuda bile hafifçe kıvrılmış, tutunmuştu.
Hareket etmedim. Nefesimi yavaşlattım. Onu izlemek istedim.
"Rauf komutanım, sizin için rütbelerini yakmak istedi..."
Zihnimde Demir'in cümlesi devam ederken, ayrıntıları usul usul fark ettim. Gözlerinin altı, uykusuzluğun ağır gölgeleriyle morarmıştı evet, ancak o morluklar sadece yorgunluğa ait değildi. Yanak kemiğinin hemen üzerinde, hafifçe şişmiş ve morarmış bir leke vardı. Biçimli dudağının sağ kenarında, küçük ama belirgin bir yarık, kurumuş kanla koyulaşmıştı.
Yavaşça, neredeyse nefes almayı unutarak, ona biraz daha yaklaştım. Burnum, onunkine bir santim kala durdu. Sıcaklığını hissedebiliyordum. Beni kendine çeken kol, uykuda bile koruyucuydu. Sanki dünya dışarıda dönmeye devam ederken, bu dar yatak, bu sessiz oda, bu bir avuç sıcaklık her şeydi. Gözlerimi kapadım bir an. Onun nefesini ciğerlerime çektim. Tıraş losyonu ve yosun kokusuyla harmanlanmıştı. Bu Rauf'un kokusuydu.
Ve o an anladım ki burada, bu sessizlikte, bu koruyucu kolların arasında sığınabileceğim bir liman bulmuştum.
Gözlerimi yeniden açtığımda bakışlarım kirpiklerinde takılı kaldı. Uzun, koyu ve düzgün sıralanmış kirpikleri, göz kapaklarının üzerinde hafif bir gölge düşürüyordu. İçimde, dokunma isteği ile onu uyandırma korkusu arasında gerilip kaldım. Yanaklarındaki morluğa bir kez daha baktım. Yavaşça nefes aldım, ciğerlerime çektiğim hava onun nefesiyle karıştı.
Onun yanaklarındaki morluklar, benim omzumdaki yara gibi, bu savaşın sessiz tanıklarıydı. Ve şimdi, bu sessiz odada, ikimiz de yaralı, ikimiz de yorgun, birbirimize tutunuyorduk.
Tam o sırada, Rauf'un kaşları hafifçe çatıldı. Nefesi değişti, daha derin, daha hızlı çekmeye başladı. Rüyasında bir şeyler görüyordu. Dudakları kıpırdadı, boğuk, anlaşılmaz bir hece mırıldandı. Kolunu belimde daha sıkı kavradı, beni kendine doğru çekti. Kalbinin atışı, göğsüme düzenli ve güçlü vuruşlarla yansıdı.
Ne gördüğünü çok merak ediyordum ama hiçbir şey demiyordu. Kaşlarını iyice çatıp yüzünü buruşturduğunda, sağ kolumun acısını unutarak elimi kaldırdım ve yanağına dokundum.
Avucumun içi, onun yanak kemiğinin sıcak, sert çizgisine değdi. Parmak uçlarım, o taze morluğun kenarında hafifçe gezindi. Dokunuşum hafifti, bir rüzgârın esintisi kadar, belki de daha az. Ama ona ulaştı.
Rauf'un nefesi bir an kesildi. Kaşlarındaki çatışlar gevşemeye başladı, yüzündeki buruşukluk düzeldi. Dudakları hafifçe aralandı, derin ve sakin bir nefes verdi. Sanki kabusunun içine düşmüşken, ona uzatılan bu küçük, somut temasla yüzeye çekilmişti. Göz kapaklarının altında gözbebekleri hızla hareket etmeyi bıraktı, uykusu yeniden dinginleşti.
Başparmağım, farkında olmadan, dudağının kenarındaki küçük yarığın hemen yanına, çatlaksız, pürüzsüz deriye kaydı. Orada bir an durdu. Cildi, tıraştan sonraki o hassas yumuşaklıktaydı. Bu yakınlık, bu sessiz izin verilmiş dokunuş içimi garip bir sıcaklıkla doldurdu.
Kolunu belimde gevşetti, ama bırakmadı. Sadece tutuşu, sahipleniciden koruyucuya dönüştü. Avucunun sıcaklığı hâlâ belimdeydi. Nefesimizi yeniden aynı ritme verdik. Ben, elim hâlâ onun yanağında, o morluğu hafifçe örtüyormuşum gibi hissettim. Sanki acısını alabilir, rüyasındaki savaşı durdurabilirmişim gibi.
Tam o sırada, göz kapakları titredi. Uzun, koyu kirpikleri yukarı kalktı. Gözleri buluştuğumuz an, şafak öncesi loşluğunda donuk bir parıltıyla ışıldadı. İlk anda, uykunun sisleri içinde ne gördüğünü anlamadım. Bakışları boş ve uzaktı, rüyasından tam kopmamış gibi.
Sonra, yavaş yavaş odaklandı. Göz bebeklerinde benim yansımam belirdi. Önce şaşkınlık, sonra derin, yoğun bir farkındalık. Elim hâlâ yanağındaydı. Çekmek istedim, ama hareket edemedim. O bakış, beni olduğum yere çiviliyordu.
"Miraç..." diye mırıldandı, sesi uykudan dolayı kalın ve pürüzlüydü. İsmini söylerken, dudakları avucumun kenarında hafifçe titredi. "Seni incittim mi?" diye sordu, sesi daha netti şimdi. Kolunu belimden çekmeye başladı, ama ben hafifçe direndim.
"Hayır," dedim hemen. "Aksine, sakinleştirdin."
Bunu söylerken, elimi yavaşça yanağından çektim. Cildimde onun sıcaklığının izi kalmıştı. Rauf, boşlukta kalan elime baktı, sonra gözlerime. İçinde bir şey çözülüyor gibiydi.
"Morluk..." diye mırıldandım, cesaretimi toplayarak. "Demir ile kavga etmişsiniz?"
Kafasını sakince iki yana salladı.
"Önemsiz," dedi, kısa ve net. Ama sonra, sanki daha fazlasını borçluymuş gibi, ekledi. "Fikir ayrılığıydı. Konu kapandı."
"Benimle mi ilgiliydi?" diye sordum, cevabı bilmiyormuşum gibi.
Lütfen inkâr etme.
Rauf derin bir nefes aldı. Gözleri yüzümde gezindi, saçlarımdan, gözlerime, sonra yaralı omzumda durdu. O bakışta koruma, öfke ve bitmek bilmeyen bir endişe vardı.
"Her şey seninle ilgili, Miraç," dedi nihayet, sesi alçak ve yorgun. "Ama şu an değil. Şu an sadece dinlenmen gerekiyor."
Sözleri odanın sessizliğinde çınladı. Her şey seninle ilgili. İnkâr etmemişti. Hatta, üzerine bir örtü örtmek yerine, onu olduğu gibi itiraf etmişti. Bu dürüstlük, yüzümdeki tüm gerginliği bir anda çözdü. İçimde, fark etmediğim bir yumru eridi. Bakışlarım dudağının kenarında duran yaraya kaydığında, dudaklarının kenarları küçük bir tebessüm için kıvrıldı.
"Öyle bakmaya," dedi. Sesi boğuklaşmaya başlamıştı. "Devam edecek olursan kocan olarak seni öpmek zorunda kalacağım."
Yüzüm aniden alev aldı. Yanaklarımı bir kızıl dalga kapladığını hissedebiliyordum. Bakışlarım, onun yarık dudağından, birden gözlerine kaydı. Orada, uykunun ve yorgunluğun sislerinin arasında, bambaşka bir ateş yanıyordu. Koyu, odaklanmış, beni tamamen içine hapseden bir ateş gibiydi.
"Rauf..." diye zorlukla fısıldadım, sesim neredeyse yok olmuştu. İtiraz mı etmeliydim? Gülmeli miydim? Kaçmalı mıydım? Ama onun kolunun belimdeki ağırlığından, gözlerindeki o kavurucu ciddiyetten kaçacak gücüm yoktu.
O, sözlerinin beni ne hale soktuğunu görüyordu. Yanaklarımdaki kızıllığı, nefesimin kesilişini, şaşkınlığımı. Dudaklarındaki o küçük, yaralı tebessüm biraz daha genişledi. Başını hafifçe yastıkça yüzüme yaklaştırdı, bakışları dudaklarıma kaydı. Sanki bir sonraki hamlesini düşünüyor, planlıyordu.
"Uyarıydı," diye mırıldandı, sesi şimdi daha da alçak, daha da yakın. Her kelime, ılık nefesiyle birlikte yüzüme çarpıyordu. "Kollarıma bayılmadan hemen önce nasıl kocam dediysen, bende seni o sıfatla öperim."
Sözlerinin anlamı beynimde bir şimşek gibi çaktı. Kollarımın arasına bayılmadan hemen önce... O anı hatırladım. Acının, yorgunluğun ve onun varlığının verdiği o yoğun güven duygusunun içinde, bilincim bulanıklaşırken ağzımdan çıkan o tek kelime. Kocam. Onu duymuştu. Hiçbir şey söylememiş, ama duymuştu. Ve şimdi, bunu bir silah gibi, ama keskin değil, yakıcı, kavurucu bir samimiyetle bana geri savuruyordu.
Nefesim kesildi. Boğazım düğümlendi. O anın mahremiyeti, şimdi burada, gözlerinin önüne serilmişti. Kaçamak yoktu. İnkâr edilemezdi.
"O... o an..." diye kekeledim, tüm cümlelerim dağılıp giderken.
"O an, gerçekti," diye kesti sözümü, sesi artık hiç oyun içermiyordu. Derin, ciddi, adeta yerin dibine işliyordu. "Ve şu an da öyle. Resmi evraklardaki mührün ötesinde bir şey bu, Miraç. Bunu biliyorsun."
Biliyordum. Tanrım, biliyordum. Ona bakarken, yüzündeki her morluk, gözlerindeki her yorgunluk çizgisi, bana aitmiş gibi hissediyordum. Ve benim her yaram, her korkum da ona. Bu, kâğıt üzerindeki bir anlaşmadan çok daha derindi. Bu, kocam ve karım kelimelerinin artık sadece formalite değil, taşıdıkları tüm ağırlık ve vaatle aramızda durmasıydı.
Cesaretimi topladım.
Gözlerimi onunkinden ayırmadım. Yavaşça, ağır ağır, aramızda duran sol elimi kaldırdım. Avucumu, bu sefer yanağına değil, boynunun yan tarafına, çenesinin sert çizgisinin hemen altına yerleştirdim. Cildi sıcaktı, nabzı parmak uçlarımın altında güçlü ve hızlı atıyordu. Onun da bu kadar etkilendiğini hissetmek, bana garip bir cesaret verdi.
Gözlerimi kapatıp dudaklarımı dudaklarına bastırdım.
Bu benim onu ilk gerçek öpüşümdü. Kitaplardan, filmlerden, fısıltılardan bir şeyler biliyordum. Ama hiçbiri bu değildi. Hiçbiri, bu baskıyı, bu yumuşaklığı, bu yakınlığı anlatamazdı. Ne yapacağımı bilemedim. Dudaklarımı onunkilerin üzerine adeta mühürler gibi kapattım, hareketsiz, taş gibi. Nefesimi tutmuştum; ciğerlerim yanıyor, kulaklarımda kendi kanımın gürültüsü vınlıyordu. Kalbim ise göğüs kafesimin içinde çırpınan, kanatlarını kıran bir kuş gibiydi. Parmaklarım, onun boynunun yanında, kaslarının gergin çizgilerinde donup kalmıştı.
Rauf başlangıçta hareketsiz kaldı. Tamamen şaşırmış gibiydi. Belki de bu kadar ani, bu kadar acemi bir saldırı beklemiyordu. Ama bu duraklama, bir kalp atışından daha kısa sürdü. Derin, göğsünün derinliklerinden gelen boğuk, homurtulu bir ses duydum. Sanki bir zincir kırılmıştı.
Sonra, her şey canlandı.
Bana sarılan kolu sırtımda sıkılaştı, parmak uçları enseme kaydı, saçlarımın diplerine iyice yerleşti. Beni nazik ama geri çevrilemeyecek şekilde ona doğru çekti. Bu bir davetti, ama aynı zamanda bir yönlendirmeydi. Başımı, onun istediği açıya getiriyordu.
Parmak uçlarımın altında, boynunun yanındaki derinin altında, nabzı çılgınca atıyordu. Vuruşlar hızlı, düzensiz, güçlüydü. Benimkine ayak uydurmuyordu; ikimizinkini yeni, kaotik, ortak bir ritimde eritiyordu. Damarlarının şişmiş çizgilerini, kanın aceleci akışını hissedebiliyordum.
Sonra, dudaklarımın arasına sızmaya çalışan bir sıcaklık, bir nem hissettim. Bu beklediğim bir şey değildi. İçgüdüsel bir panikle, kısacık bir an için, dudaklarımı sımsıkı kapattım ve geri çekildim. Gözlerimi hâlâ kapalı tutuyordum, yüzüm ateşler içinde, nefesim kesik kesikti. Utanç ve kafa karışıklığı içinde donup kaldım.
"Dudaklarını arala."
O anda, onun boğuk, gırtlaktan gelen sesi, aramızdaki milimetrelik mesafeden süzülerek ulaştı. Sesinin tonu, kontrol edilmeye çalışılan bir tutkunun ağır baskısı altında ezilmiş, çatlak bir komutla, içimi bir ürpertiyle doldurdu. Bu bir emir değildi artık. Bu, karanlıkta uzatılmış bir eldi. Kendini bana açmamı, güvenmemi istiyordu. Ve bu çıplak, kırılgan talep, her türlü sert buyruktan daha etkiliydi.
Yutkundum. Boğazım kuruydu. Göz kapaklarımın arkasında karanlık vardı, ama onun nefesinin sıcak, nemli dokunuşunu yüzümde hissediyordum. Yavaşça, tereddütle, adeta bir sırrı açığa vurur gibi, dudaklarımı birbirinden ayırdım. Aralarında incecik, titreyen bir boşluk oluştu.
Cevabım anında geldi.
İlk temas, sadece dudaklarıyla, alt dudağımı içine alan hafif, sınamalı bir dokunuştu. Bu bir istila değil, bir keşifti. Her hareketi yavaş, ölçülü, bana alışmam, nefesimi düzene sokmam, onun ritmine ayak uydurmam için zaman tanıyordu. Bana, bir öpüşün nasıl paylaşılacağını öğretiyordu.
Onu taklit ederek üst dudağını emmeye başladığımda ağzım, onun varlığıyla doldu. Tadı karmaşıktı: Sabah tıraşının keskin, temiz kokusu, yarasından gelen soluk, demirimsi bir tat ve altında, daha derinde, sadece ona ait olan, topraksı, sıcak, temel bir esans. Bu beni sersemletti. Başım dönmeye başladı. Nefes almayı yeniden unuttum, ciğerlerim yanıyordu, ama bu acı, şimdi yeni bir şehvetle karışmıştı.
Onun kolu sırtımda bir çelik halat gibi gerildi. Ensemdeki el, saçlarıma daha derinden daldı, başımı hafifçe arkaya eğdi, boynumu savunmasız bıraktı. Artık hantal veya beceriksiz değildim; sadece alıcıydım, duyularımın selinde boğulmuş, onun bana öğrettiği her yeni, şaşırtıcı derse teslim olmuştum.
Bir an için dilim onun ağzının içine sızdığında, garip, acemice bir hareketle, onunkiyle temas etti. Bu dokunuş, ağzımızın içinde küçük bir şimşek çaktırdı. Rauf, boğuk bir iniltiyle, tepki verdi. Sanki ciğerlerimden nefes çalmak istercesine aç gözlü bir nefes çekti. Dilini, benimkinin o yanlışlıkla değdiği noktadan, ağzımın derinliklerine doğru, hızlı bir şekilde ilerletti.
Artık keşif değildi bu.
Savaştı.
Rauf, dudaklarımın arasında geçiş uygularken bende ona yetişmeye çalışıyordum. Nefesimizi paylaşırken, birbirimizi boğmaya çalışıyorduk sanki. Havayı ondan çalmaya, onun bana verdiği kadarını geri vermeye çalışıyordum. Boynuna inmiş elim, âdem elmasından göğsüne doğru sürüklenirken sırtıma yaslı kolu ve saçlarıma kenetli eliyle beni gövdesine iyice yapıştırdı. Elimin tersine çarpan ritmi, en az benimki kadar fırtına yüklüydü.
Rauf artık bilinmeyen değildi. Yüzündeki her iz, sesindeki her ton değişimi, benim için bir harita gibiydi. Kabul ediyordum onu sevdiğimi.
Nihayet nefesim tükendiğinde, başımı geri çektim, nefes nefese kaldım. Alnımı onunkine dayadım, gözlerim hâlâ kapalı, ağzım hâlâ onun tadıyla doluydu. Ciğerlerime titreyen, sığ bir nefes çektim, sonra bir tane daha. Kalbim hâlâ vahşice atıyordu, ama artık kontrol edilemez bir panikle değil, yeni keşfedilmiş, ezici bir şeyin heyecanıyla çarpıyordu.
Gözlerimi ağırca araladığımda onun gözleri, sadece bir nefes mesafesindeydi. Kahverengi, neredeyse siyahtı ve o kadar büyümüşlerdi ki sanki irisini neredeyse yutmuştu. Tüm kontrolü kaybetmişti. Gözlerindeki yalnızca ham, süzülmemiş bir şok ve onun kat kat ötesinde, beni yutacakmış gibi görünen kör bir arzuyla, alev alev yanan, şişmiş dudağımı izliyordu.
"Daha önce..." diye başladı, sesi kısık, cümlesini tamamlamak için mücadele eder gibiydi. "Hiç..."
Cevap vermeme gerek yoktu. Yüzümdeki ifade, gözlerimdeki saf şaşkınlık her şeyi anlatıyordu. Başımı, neredeyse fark edilmeyecek kadar hafifçe iki yana salladım. Yanaklarım, bir utanç aleviyle değil, şimdi, yeni uyanan bir şeyin derin, yayılan sıcaklığıyla yanıyordu.
Rauf'un gözleri bir an kapandı. Derin, sarsıcı, bedenini baştan aşağı titreten bir nefes aldı. Sanki içindeki bir fırtınayı dizginliyordu. "Eşek herif," diye mırıldandı, daha çok kendi kendine, ardından gözlerini açıp gözlerimin içine baktı. Neden kendine öyle dediğini çok iyi anlayabilmiştim.
"Miraç ben özür dilerim. Seni o zamanlar..."
Aramızda kalan elimi dudaklarına yaslayıp cümlesini bitirmesine izin vermedim.
"O zamanların bir önemi yok. Önemli olan bu saatten sonra nasıl davranacağın," diye fısıldadım. Parmaklarımın altındaki dudakları kıpırdayarak önce parmak uçlarımı öptü, ardından küçük bir tebessümle elimi dudaklarından çekti.
"Peki ama bir daha ki sefere parmakların yerine dudaklarınla susturmanı tercih ederim," dedi.
Sözleri hafif, alaylı, ama altında ciddi bir istek taşıyordu. Sağ elimi kaldırıp sertçe omzuna vurdum. Asıl acı, kendi hamlemden, omzumdaki yaraya vuran sarsıntıyla geldi. Ani, bıçak gibi bir ağrı koluma yayıldı. İnlediğimde sol elim hemen yaralı omzumu kavradı, yüzüm buruştu.
Rauf'un yüzündeki tüm ifade değişti. Alay ve şehvet, anında silindi, yerini saf endişe aldı. "Miraç!" Hızla doğruldu, bir eli hâlâ belimde, diğeri omzuma uzandı, ama dokunmaktan çekindi. "Aptal! Yaralısın, unuttun mu?" Sesinde öfke vardı, ama bu öfke korkudan kaynaklanıyordu.
Gözlerimi kıstım, acıya karşı koymaya çalıştım. "Unutmadım," diye hırladım, nefesim sığlaşmıştı. "Sadece senin o kibirli gülümsemene dayanamadım."
"Kibirli mi?" diye tekrarladı, şaşkınlıkla. Sonra, yavaş yavaş, endişesi yerini başka bir şeye bıraktı. Hafif, gerçek bir gülümseme yüzüne yayıldı. "Sen manyak mısın? Yaralı omzunla bana vurmaya çalışıyorsun, sonra da ben mi kibirli oluyorum?"
Acı biraz hafifleyince, ona baktım. Gözleri parlıyordu, içinde hem endişe hem de eğlenmiş bir hayret vardı. Bu bakış, omuzumdaki acıyı bile unutturdu. Hafifçe gülümsedim. "Evet. Kibirlisin. Ve ben de manyağım. Görünüşe göre mükemmel bir eşleşme."
Rauf'un gülümsemesi genişledi, dudağındaki yarık hafifçe gerildi. "Bana çok sabır çektireceksin karıcığım," diye mırıldandı, başını iki yana sallayarak. Sonra, dikkatle, yavaş hareketlerle, beni yeniden yatağa, sırtüstü yatırdı. "Hareket etme," diye emretti, sesi yumuşak ama kararlı. Omzumdaki bandajı kontrol etmek için hafifçe tişörtümün yakasını çekti.
"İyi görünüyor," diye fısıldadı, rahatlamış gibi. "Ama bir daha yaralı olduğunu unutma lütfen. Anlaşıldı mı?"
"Anlaşıldı, Komutanım," diye alaycı bir tonla cevap verdim.
O da bana bir bakış fırlattı, sonra yanıma uzandı. Kolunu yine belime doladı ve ağırca kendine doğru çekti. Sağ kolumu hafifçe kaldırıp onun kolunun üzerine attım.
"Sabah seni revire götüreceğim, kolunu tekrar kontrol ettireceğiz."
"Tamam, tamam," diye mırıldandım, gözlerimi kapattım. Omuzumdaki zonklama devam ediyordu, ama şimdi daha hafifti. Onun yanındaki sıcaklık, güven hissi ve az önceki çılgın, acemi, şiddetli öpüşün hatırası, ağrıyı bastırıyordu.
"Miraç," diye fısıldadı, Rauf, uykuya dalmak üzereyken.
"Hmm?"
Rauf, derin bir iç çekip beni göğsüne iyice çekti.
"Ciamar a lorg thu mi ann an cuan cho mòr, a mhaighdeann-mhara?"
Sözleri, İskoç Galcesinin yumuşak, dalgalı melodisiyle odanın sessizliğini yardı. Anlamını bilmiyordum. Kelimeler, tanıdık olmayan bir denizden gelen ılık, gizemli dalgalar gibi kulaklarıma çarpıyordu. Ama ses tonu her şeyi anlatıyordu. O derin, boğuk fısıltıda bir hayret, bir minnet ve tarifsiz bir yumuşaklık vardı.
Gözlerimi açmadan "Ne dedin?" diye fısıldadım, sesim uykunun eşiğinde bulanıklaşmıştı. Rauf bir an duraksadı. Sanki kelimeler bilinçsizce, kalbinden diline sızmıştı ve şimdi onları açıklamak zorunda kalmıştı. Hafifçe, neredeyse utangaç bir sesle çevirdi.
"Böylesine büyük bir okyanusun içinde beni nasıl buldun, deniz kızı?"
Sözleri göğsümde sıcak, ağır bir top gibi oturdu. Deniz kızı. O rüyadaki limanda, kanlı denizde ve şimdi burada, onun kollarında. Gözlerimi açmak ve ona bakmak istiyordum ama uykunun beni esir eden kollarından kurtulamadım.
"Ben aramadım," diye fısıldadım, sesim yok oluyordu.
Çenesini başımın üzerine sıkıca dayadı.
"Öyleyse demek ki ikimiz de kaybolmuştuk," diye mırıldandı, sesi artık uykunun ağırlığıyla çekiliyordu. "Ve şimdi bulunduk."
Başka bir şey söylemesine gerek yoktu. Onun kalp atışlarının sesine kulak verdim, düzenli ve güçlü. Nefesim onunkiyle uyumlandı. İskoç Galcesindeki o garip, güzel cümle, zihnimde bir ninni gibi yankılanıyordu. Ciamar a lorg thu mi ann an cuan cho mòr, a mhaighdeann-mhara?
Belki de kaybolmamıştık. Belki de her zaman aynı akıntıda sürükleniyorduk, ta ki nihayet çarpışana kadar.
Bu düşünceyle, omuzumdaki ağrıyı, yorgunluğu, hatta geleceğin belirsizliğini unuttum. Sadece onun kollarında, bu küçük, geçici limanda, bulunmuş olmanın huzuruyla uykuya daldım. Sabah ve onunla getireceği her şey, şafak sökene kadar bekleyebilirdi.
Salvatore, Lana Del Rey
Rauf Aslan, Ağzından
Kraken Kapanı içindeki kesin yıkımı biliyor, ruhumun pusulası ise sadece kaçınılmaz olanı gösteriyordu; onun varlığıyla her saniye dibe gömülürken, pusulam artık farklı bir evrenin kutuplarına dönüyordu çünkü o deniz kızı, manyetik alanımı sonsuza dek bozacak olan kutuptu.
Kutup, kendime ait olduğunu unuttuğum bir kalp parçasını bulmuştu.
Kraken Kapanı.
Miraç'ın varlığıyla her saniye daha da derinlere gömülürken, dünyanın geri kalanının haritası yanlış çizilmiş gibi geliyordu. Denizler, artık bildiğim denizler değildi. Onlar, onun bakışlarında yansıyan, bilmediğim derinliklerdi. Rüzgarlar, onun nefesinin taşıdığı tuzlu, sıcak esintilerdi. Ve ben, bir zamanlar emin adımlarla yürüdüğüm güvertede, şimdi sadece ona doğru yalpalıyordum.
Bu evrende tek gerçek, onun bana değdiği noktalardaki yanma hissiydi. Gece karanlığı değil, onun gözlerinde parlayan o koyu, bilinmeyen ışıktı.
"Mo mhaighdeann-mhara gun choimeas," diye fısıldadım, bu kez sadece kendi duyabileceğim bir sesle, Gàidhlig. Çünkü o lisan, onun bana öğrettiği bu yeni, tehlikeli duygulara daha uygundu. "Bidh thu nad fhalladh dhomh a loisgeas mo chridhe gu luaithre."
Yavaşça, uyuyan formuna baktım. Saçları yastığa dağılmış, yüzündeki tüm savaşçı ifade, yerini dingin bir güvene bırakmıştı. Bana güvenmişti. Bu güven, yüzümdeki morluklardan, omzundaki yaradan, aramızdaki tüm öfke ve yanlış anlaşılmalardan daha ağırdı. İçimden bir kez daha tekrar ettim.
Benim eşsiz deniz kızım. Kalbimi küle çevirecek felaketim olacaksın.
Batmaktan, yolumu kaybetmekten zerre korkmuyordum. Korktuğum tek şey, onun bu manyetik çekim alanından bir daha asla çıkamamaktı. Kraken'in kolları onu ezebilirdi, ama onun bakışları, beni kendimden edecek güçteydi.
O an bir şeyi daha net anladım. Ben onu bulmamıştım. O, beni bulmuştu. Ve bulduğu sert, kırık, inatçı, kontrol manyağı bir kaptan, onun manyetik alanına girmiş, bir daha asla eskisi gibi olmayacak bir mıknatısa dönüşmüştü. Pusulayı kırmış ve iğnenin ebediyen onu göstermesine neden olmuştu.
Deniz kızı, beni kaçtığım o denizde batıracaktı ve belki de batmak, o kadar da kötü değildi. Çünkü batacağım deniz, onun gözlerinin rengiydi.
Bir an için odanın içine dolan aydınlıkla yeniden Miraç'ın yüzüne baktım. Hiç kıpırdamadım. Nefes alışımı onunkine uydurmuştum, bedenim ranzanın sert yaylarına kaskatı kesilmişti. Tek hareket, gözbebeklerimdi. Onları, onun yüzündeki her milimetre karede gezdirdim.
Şafak ışığı, her bir telde farklı bir ton yakalıyordu. Bazılarında derin, yanık kızıl, bazılarında ateşli turuncu, alnına düşen tellerde ise neredeyse altın rengi bir parıltıydı. Sanki başının etrafında sönük bir alev çemberi vardı. Nefesiyle hafifçe kıpırdıyorlardı.
Yüzü bir hazine haritası gibiydi. Burnunun üzerinde ve elmacık kemiklerine serpilmiş, soluk kahverengi küçük çiller vardı. Gri ışık onları daha da belirginleştiriyor, sanki samanyolu gibi dağılmış yıldız tozları gibi duruyorlardı. Yanakları uykunun ağırlığıyla omzuma yayılmış, dolgun ve yumuşaktı. Hiç morluk yoktu, sadece sağ kaşının içinde, kalın kaş tüylerinin arasında gizlenmiş, soluk, beyaz bir çizgi vardı. Eski bir yara izi. Çocukluktan mı kalmıştı, yoksa daha önce hiç bahsetmediği bir çatışmadan mı? Kaşının kavisini takip ediyor, onun ifadesine, uykuda bile, hafif bir ciddiyet, geçmişten gelen sessiz bir anı katıyordu.
Göz kapakları kapalıyken bile, gözlerinin şekli belli oluyordu. Uzun, koyu kirpikler alt göz kapaklarına gölge düşürüyordu. Kaşlarının arasındaki çizgi tamamen yok olmuştu. Dudakları hafif aralıktı. Alt dudağı biraz daha dolgundu, üzerinde şafak ışığının yakaladığı minik, nemli bir parıltı vardı. Nefesi düzenli, sıcak, tuzlu bir esinti gibi yüzüme ulaşıyordu.
Bu, Miraç'ın özüydü.
O, kendi içinde bir evrendi.
Ve ben, yerçekiminden kurtulmuş, o evrenin yörüngesinde dönmeye mahkûm bir gezegendim.
İçimde, katıksız, yoğun bir arzu kabardı. Uyanmasını istedim. Bu gizli, savunmasız halini görmek hem bir lütuftu hem de bir işkence. Onun uyanık halini, o keskin zekasını, o inatçı ruhunu, o bana meydan okuyan bakışlarını istiyordum. Onları, bu çocuksu yumuşaklığın üzerine yerleştirmek, bütün resmi görmek istiyordum.
Sapık mısın oğlum sen? Ne diye kızı bu kadar izliyorsun?
İç sesimi duymamazlıktan geldim ama dudaklarımdaki tebessüme engel olamadım. Abimi kaybettikten sonra onun da yok olduğunu düşündüğüm iç sesim, onunla yeniden var olmuştu.
Evet, senin sapıklıklarını durdurmak için yeniden var oldum.
Gözlerimi devirdim. Sapıklık değildi ki bu yaptığım? Bir iddia da değil, bir savunmadaydım. Kendime karşı. Dayanamayarak Miraç'a doğru eğildim ve yanağına, çillerinin üzerine küçük bir öpücük kondurdum. Geriye çekildiğimde Miraç'ın derin bir nefes alarak uyanmak üzere olduğunu fark ettim. Dudaklarımda heyecanın tebessümü kıvrılmıştı.
Göz kapakları bir silkinişle açıldı.
İlk anda, bakışları sisli, uzaktı. Yüzüme bakıyor gibiydi, ama beni görmüyordu. Sonra, yavaş yavaş, odaklandı. Sis dağıldı. Gözleri beni buldu. Avucumu yanağına, o çilli, sıcak cilde yavaşça yerleştirdim. Gözleri kırpışmadı bile.
"Rauf," dedi, sesi uykudan dolayı kalın, ama temiz. "Neden bana öyle bakıyorsun?"
Ama ben gözlerimi kırpıştırdım.
"Nasıl bakıyormuşum?" diye sordum.
Küçük bir gülümseme, dudaklarının köşesinde oynaştı.
"Hayran," dedi, alaycılığının içine bir utangaçlık kaçmış gibi. "Bana hayran olmuşçasına bakıyorsun."
Hayran. Kelime, havada titredi. Ne demekti? Hayran mıydım? Evet, Tanrı şahidim olsun ki hayrandım. Ama bunu görebiliyor muydu? Yoksa daha fazlasını mı görüyordu?
"Hayran?" diye tekrarladım, sesimi nötr tutmaya çalışarak. "Sadece sakin uyumana şaşırdım. Genelde yatağın içinde fırıldak gibi dönüyorsun da."
Hah! Yalancı.
Sus.
Yüzündeki rahatlık bir anda kayboldu, kaşlarını çatarak sol dirseğini karnıma vurdu. Sinek ısırığı gibi olmasına rağmen onunla biraz oynamak istedim. Küçük bir yüz buruşturmayla ve acıyla inledim. Hızla doğrulup sağ elimle sol elini yakaladım. Sağ omzundaki yarayı dikkat edecek şekilde, ağırlığımı kontrollü bir hamleyle ona doğru verdim. Ranza gıcırdadı. Ve ben, bir anda, onun üzerindeydim.
Anında, bir denizin kıyısındaymışım gibi hissettim.
Altımda, bedeni gerilmiş, ama yumuşaktı. Nefesi kesilmiş, gözleri kocaman açılmıştı, şafağın gri ışığında iki koyu, şaşkın göl gibi parlıyorlardı. Ve o an, bu pozisyonun getirdiği tüm fiziksel üstünlüğe rağmen, ben savunmasız hissettim.
Çünkü onun bakışları, beni yutuyordu. İçinde öfke yoktu. Korku da yoktu. Sadece ani, ham bir şaşkınlık ve altında, derinlerde, tehlikeli bir merak vardı. Kaşının içindeki o beyaz iz, şimdi gerilmiş kaşlarının altında daha da görünür hale gelmişti.
Nefesim hızlıydı. Aramızdaki mesafe yok denecek kadar azdı. Kalbimin atışını, onun göğsünün üzerinde hissedebiliyordum. Ya benimkiydi ya da onunki. Ya da ikimizinki, aynı çılgın ritimde kaynaşmıştı. Yanaklarının kızarmaya başladığını gördüğümde dudaklarımda alaycı ve tatmin olmuş bir gülümseme oturdu. Ağırlığımı biraz daha verdiğimde kaşlarımı kaldırdım.
"İşte," diye fısıldadım, sesim biraz gerilmiş, ama içinde bir oyun, bir meydan okuma vardı. "Fırıldak. İşte böyle dönüyorsun ve sabah uyandığında kendini böyle buluyorsun."
Miraç bir an hiç kıpırdamadı. Sadece bana baktı. Sonra, yavaşça, dudaklarının köşeleri yukarı doğru kıvrıldı. Küçük, kurnaz, tehlikeli bir gülümsemeydi bu.
"Öyle mi?" diye mırıldandı, sesi alçak, biraz çatlak. Sol eli avucumda hafifçe kıpırdadı, parmaklarımın arasına girmeye çalışıyor gibiydi. "Peki ya şimdi fırıldak sen değil misin?"
Sağ eli yaralı omzuna dikkat ederek yavaşça kalktı. Avucu, göğsümün üzerine, kalbimin üzerine yerleşti. Sıcak, hafif bir baskıydı. Bir sorgulamaydı. Bir kontroldü.
O anda, tüm dengem sarsıldı. Fiziksel olarak değil ama güç dengesi aniden, keskin bir şekilde değişmişti. Onun üzerindeydim, ama o, avucuyla kalbimi tutuyordu. Gözlerine baktım. İçlerindeki şaşkınlık erimiş, yerini kristal berraklığında bir farkındalığa bırakmıştı. Beni görüyordu.
"Çok hızlı atıyor..." diye fısıldadığında sertçe yutkundum. Gözlerimi cümlelerinin döküldüğü, aralanmış dudaklarına indirmekten alamadım. Dün gece beni öpen bu yumuşak, talepkâr dudakları şimdi, en savunmasız sırrımı, ona duyduğum bu kontrolsüz fiziksel tepkiyi, ifşa ediyorlardı.
"Öyle mi?" diye zorlukla karşılık verdim, sesim boğuk çıktı. "Biraz daha elini kalbime yaslamaya devam edersen ve bende seni, bu yatakta bir kez daha öpersem hızlı atacak tek şey kalbim olmaz."
Miraç'ın dudakları büyükçe aralandığında "Ne!" diye attığı çığlık zihnimi yoklamama neden olmuştu. Zihnim, bir saniye önce söylediklerimi yakalayıp, dehşetle önüme serdi. Seni bu yatakta bir kez daha öpersem...
Gözlerim aniden büyüdü. Yüzümde, utancın sıcak bir dalgası yükseldi. Hiç düşünmeden, bir panik refleksiyle, onun üzerinden fırladım. Yatak gıcırdadı, ayaklarım beton zemine sertçe değdi. Geri çekildim, aramıza fiziksel bir mesafe koydum. Sanki yaptığım hatadan, söylediğim o acımasız, zamansız sözden kaçıyordum.
Miraç, boş yatağın üzerinde, bir an için hareketsiz yattı. Şaşkınlık ifadesi yüzünden yavaş yavaş siliniyor, yerini karmaşık, okunması zor bir şey alıyordu. Yaralı omzunu yastığa dayayarak doğruldu. Saçları dağınıktı, tişörtü buruşmuştu. Gözleri, şimdi daha net, daha analitik bir şekilde bana dikildi.
"Rauf," dedi. "Neden kaçıyorsun?"
"Kaçmıyorum," diye yalan söyledim hemen, ama sesimin titremesi beni ele verdi. "Sadece... söylediğim şey... uygunsuzdu."
"Uygunsuz," diye tekrarladı, kelimeyi ağzında yuvarlar gibi. Başını hafifçe yana eğdi. "Demek öyle." Sonra, beklenmedik bir şekilde, ayağa kalktı. Hareketi yavaş, biraz gergindi, omzundaki yarayı hatırlatırcasına. Bana doğru, tek bir kararlı adım attı. Aradaki mesafeyi kapattı. Şimdi, yüz yüze, çok yakındık.
"Beni dinle," dedi, sesi alçak, ama her hecesi çelik gibi net. "O kelimeler senin ağzından çıktı. Ve ben..." Duraksadı, gözleri yüzümde gezindi. "Ben, senin bana karşı dürüst olmanı, maskeni takmamanı istiyorum. Hatta buna ihtiyacım var."
Sol elini kaldırdı. Avucunu, yeniden kalbimin üzerine yerleştirdi. Hâlâ hızlı atıyordu.
"Yaptığın ima," yanakları kızardı, "dediğin şey," diye devam etti, sesi biraz daha alçaldı, ama daha da vurucu oldu, "Benimle konuşurken kendini filtreleme."
Gözlerime baktı. İçlerinde artık şok yoktu. Sadece güç vardı.
"Anlıyor musun? Evet, bazı konularda bilinçsiz olabilirim ama bu benim problemim, senin değil."
Yutkundum. Başımı salladım. Kelimeler bulamıyordum.
"Evet," diye zorlukla mırıldandım. "Anlıyorum."
Avucu göğsümden çekildi. Yerinde, sıcak bir iz bırakmıştı.
"İyi," dedi. Sonra, küçük, zoraki bir gülümseme yüzüne oturdu. "Şimdi yarım kalan sorgulara devam edelim."
Gerçeklik, ağır bir şekilde yüzüme vururken sertçe yutkundum. Ona, Yasemin Gök Kurnaz'ın zehirlendiğini söyledim.
Miraç Gökçe Aslan, Ağzından
"Zehir, gecikmeli etkili ve tetiklenebilir bir toksin. Henüz ne olduğunu bulamadık, Yüzbaşım. Fakat Artemis'in sağlık kontrolünde, Yasemin Gök Kurnaz'dan aldığımız örneğe uyuşacak hiçbir veri bulunamadı."
Revirin soğuk alanında yankılanan cümleler, büyük bir hortum misali büyüyerek zihnimin tam ortasına sürüklendi.
"Peki, bu zehrin olası sonuçları nedir? Şu an ne ile karşı karşıyayız?"
Rauf'un sesi, zihnimdeki karmaşanın tam ortasında yer aldı. Yasemin'in soluk yüzünde kilitlenmiş bakışlarım, Rauf'un hemen yanındaki revir doktoruna kaymıştı.
"İlk karşılaştığımız nöbet ve bilinç kaybı. İçindeki zehir, santral sinir sistemine saldırarak şiddetli nöbetlere ve komaya sokuyor. İkinci karşılaştığımız durum ise solunum felci. Sinir sistemini etkileyerek diyafram ve solunum kaslarını felç eder. Yasemin'in nefes almada güçlük çekmesi ve boğulma hissi bunu düşündürür. Botulinum toksininin çok daha güçlü ve kontrollü bir versiyonu gibi."
Bu, Taçsız Kral'ın operasyonel gücünün ve acımasızlığının bir göstergesiydi.
Yasemin'i sadece bir araç olarak görüyordu ve bu aracın konuşma riski taşıdığı anda, kendi kendini imha etmesi için programlamıştı. Bu, Artemis'e ve diğer tüm bağlılarına gönderilmiş çok net bir mesajdı: "Konuşursanız, siz de böyle olursunuz. Ve biz, bunu çoktan önceden ayarladık."
Ama Artemis, bunu taşımıyordu.
"Yaşanmasını istemediğimiz bir ihtimal daha var," dedi doktor. Ne ara yere çevrildiğini fark etmediğim bakışlarım yeniden onu bulduğunda gözleri, benimkilere çevrildi. "Kalp durması. Kardiyo toksin etki yaparak ani kalp ritmi bozukluğuna ve durmasına neden olacak. Zehrin ne olduğunu bulmamız gerekiyor."
Gözlerimi revirin beyaz fayansına indirip derin bir nefes bıraktım ve Rauf'a döndüm.
"Komuta merkezinde toplanalım. Ne yapabileceklerimizi sıralamakta fayda var. Belki işe yaran bir şeyler bulabiliriz," dedim. Rauf, kafasını salladığında eliyle revir kapısını işaret etti. Hiç beklemeden soluma dönüp hızlı adımlarla yürümeye başladım. Revirin metal kapısı, arkamızda keskin bir sesle kapandı. Koridordaki soğuk, steril hava, yüzümdeki son sıcaklık izlerini de sildi süpürdü.
Rauf, bir adım gerimde, sessiz ama varlığı her zamanki gibi baskındı. Omzumdaki yaranın hafif sızısı, her adımda bana hatırlatıyordu kendini. Ama şu an önemli olan bu değildi. Zihnim doktorun sözleriyle doluydu.
Kalp durması.
Yasemin'in bedeninde işleyen bir saatli bomba vardı ve biz, bunu nasıl durduracağımızı bilmiyorduk.
"Artemis," diye söze başladım, sesim koridorda net çınladı. Adımlarımı yavaşlatmadım. "Onun üzerinde zehir yok. Bu ne anlama geliyor sence?"
Rauf'un adımları biraz daha hızlandı, yanıma geldi. Yüzü, revirdeki yansımasından daha kararlıydı. "İki ihtimal," dedi, bakışları önümüzdeki boş koridora dikilmişti. "Ya Artemis daha değerli bir varlık olduğu için ona bu tür bir güvence gerekmedi. Ya da..."
"Ya da Taçsız Kral, onun hiç konuşmayacağından o kadar emin ki, böyle bir önleme gerek duymadı," diye tamamladım onun cümlesini. İçimde bir şey soğudu. İkincisi daha korkunçtu. Çünkü Artemis'in sadakati, kör bir itaatin ötesinde, kişisel, dokunulmaz bir bağ demekti.
Rauf, onaylar gibi hafifçe başını salladı. "Artemis'i sorgulamaya devam etmeliyiz. Ama şimdiki önceliğimiz Yasemin. Onun ağzından çıkacak her kelime, Artemis'in vermediği bilgileri tamamlayabilir."
Komuta merkezinin ağır çelik kapısı göründü. Kapıyı açmadan önce, aniden durdum. Rauf da durdu, bana baktı. Elimi kulpa koyup kaşlarımı kaldırdım.
"Ama önce onun konuşmasını engelleyecek zehri bulmamız gerekiyor," dedim ve kulpu indirip kapıyı açtım. İçeride Binbaşı Aydın Kemerci, büyük masanın ilk sandalyesinde tek başına oturuyordu. Yüzünde bir yorgunluk ama aynı zamanda önündeki veriye odaklanmış bir ciddiyet vardı.
Kapıdan girdiğimizde, başını kaldırdı. Binbaşının gözleri, önce bana, sonra Rauf'a kaydı. Derin bir nefes vererek arkasına yaslandı ve ellerini sandalyenin kolçaklarına yasladı. Rauf ile masanın yanında durduğumuzda kaşlarını kaldırdı.
"Toplantı yapacağız, Sualtı Akreplerini çağırıyorum?" dedi, sorarcasına. Binbaşı Aydın, kaşlarını indirmeden kafasını sallayıp önündeki dosyanın kapağını kapattı.
"Bende bunu talep edecektim zaten, gelmenizi bekliyordum. Vakit kaybetmeden herkesin toplanmasını sağlayın," dedi ve ellerini dosyanın üzerinde kenetledi. Rauf, bana bakıp hemen önündeki sandalyenin sırt kısmına parmak ucuyla dokundu ve geri çekilip arkasındaki askere doğru yöneldi. Dokunduğu sandalyeyi masadan ayırıp oturduğumda Aydın Binbaşı, bana baktı.
"Sen nasıl oldun Miraç?"
Kafamı salladım.
"İyiyim komutanım."
Aydın Binbaşı, düşünceli gözleriyle kafasını salladı ve bakışlarını yeniden dosyaya indirdi. İki dakika sonra komuta merkezinin kapısı açıldı. Bakışlarım, Sualtı Akrepleriyle birlikte içeriye giren Lerna ile Fırat'a takılmıştı. Sabah imzaladığım evrak ile onların da bizimle çalışacağını öğrenmiştim.
Sualtı Akrepleri, Ali karşımda olacak şekilde, sağdan sola Aslı, Lerna, Fırat, Demir ve Pars şeklinde sıralandılar. Rauf, küçük bir hareketle solumda kalan sandalyeyi çektiğinde oturacağını sandım ama oturmadı, sandalyeyi geriye doğru ittirip kendine bir yer açtı. Aydın Binbaşı, yavaşça başını kaldırdı. Gözleri, odada dolaştı, her birimizi tek tek tarttı gibiydi. Sonra, net, tok bir sesle konuşmaya başladı.
"Öncelikle, Kıdemli Üsteğmen Lerna Kalemci ile Üsteğmen Fırat Çapoğlu, artık resmi olarak Sualtı Akrepleri için çalışacak," dedi ve onlara baktı. "Hayırlı olsun evlatlar."
Lerna ile Fırat kafalarını eğip kaldırdı.
"Sağ ol."
Onlarla göz ucuyla bakıp yeniden Aydın Binbaşıya baktım ama o hemen yanımda, ayakta duran Rauf'a bakıyordu. Yüzümü Rauf'a çevirdiğimde masanın üzerindeki dosyayı timin önüne doğru çevirdi ve çenesini kaldırdı.
"Durum kritik. Hepinizin bilgisi dahilinde olan Yasemin Gök Kurnaz'ın üzerinde, tetiklenmiş, gecikmeli etkili, tanımlanamayan bir nörotoksin tespit edilmişti. Zehir, santral sinir sistemini hedef alıyor. Zaman, en büyük düşmanımız. Zehrin yapısını çözmeden, etkisini durdurma şansımız yok. Revir ekibi üzerinde çalışıyor, ancak dış destek şart," dedi.
Aydın Binbaşı, sol eliyle kolçağı tutarken sağ elini masadaki dosyanın üzerine koydu. Parmakları ağırca ritim tutmaya başladığında düşünürcesine çenesini eğdi. Lakin gözleri Rauf'un üzerinden hiç ayrılmadı. Dudakları küçük bir kıvrılmayla aralandı.
"Önerin nedir, Kraken?"
Rauf, sol elini masaya, diğer elini ise oturduğum sandalyenin sırt kısmına yasladı.
"Komutanım, zehir özelleştirilmiş, kontrollü salınımlı. Bu düzeyde bir biyokimyasal silah, belirli kaynaklardan gelebilir. İstihbarat ağımız, özellikle kara biyolojik silah pazarına odaklanan kanallarla derhal temasa geçmeli."
Binbaşı, yerinde hareketlenip dirseklerini masaya yasladı ve çenesini kaldırdı.
"Kara biyolojik silah pazarına odaklanan kanallar nedir?"
Ben doğru cevabı biliyordum ama Rauf'un bildiğinden emin değildim. Çünkü o her ne kadar karaya olan bilgisini korusa da hiç onlarla teması bulunmamıştı. Lakin biz, birçok kez onlarla savaşmış ve yerlerini biliyorduk.
Bakışlarım Fırat ile Lerna'nın yüzünde sabit kalırken Rauf'un yanı başımdaki sesini duydum.
"Üç ana kanal var, komutanım," diye başladı. "Birincisi genellikle tarafsız bölgelerde, yeraltı şehirlerinde veya yasal bir koruma perdesi altında çalışan, bağımsız gruplar. Ürünleri sipariş üzerine, özelleştirilmiş. Müşteri kimliği kesinlikle gizli. Bağlantılarım, bu gruplardan ikisiyle sınırlı temas sağlayabilir. Kuzey Işıkları ve Labirent Konsorsiyumu."
Masada bir sessizlik oldu. Lerna'nın kaşları hafifçe kalkmıştı. Fırat'ın masaya sabitli bakışları Rauf'a kaydı, içinde profesyonel bir ilgi vardı.
"İkinci kanal," diye devam etti, "Sovyetlerin dağılmasından sonra kaybolan biyolojik silah uzmanları, Doğu Blokundaki eski kapasiteler... Bunlar, bilgilerini ve bazen stoklarını en yüksek teklifi verene satıyorlar. Ağımızda, özellikle Ukrayna ve Orta Asya koridorlarında bu kişilere ulaşabilen bağlantılar mevcut. Ancak güvenilirlikleri değişken."
Dudaklarımda silik bir tebessüm oluşmaya başladı.
"Üçüncü ve en tehlikelisi," dedi, ses tonunu hiç değiştirmeden. "Yasal operasyonlarının arkasında, bu tür özel ihtiyaçlar için araştırma-geliştirme birimleri bulunduranlar. Temiz, profesyonel ve son derece iyi korunmuş oluyorlar. Bu kanala ulaşmak neredeyse imkansızdır. Ama eğer bu zehir onlardan geldiyse karşımızdaki tehdit, tahmin ettiğimizden çok daha organize ve kaynaklı demektir."
Derin bir nefes aldım. Rauf, gerçekten de zeki bir adamdı. Lerna'nın bakışları kaşları hâlâ şaşkınlıkla yükselmiş bir şekilde bana çevrildiğinde gözlerimi bir süre için kapattım ve açtım.
Biliyorum, biliyorum ve bu çok havalıydı.
Lerna, demek istediğim şeyi gözlerimden anlayıp dudağının kenarıyla gülümsedi ve anında profesyonelliğine geri döndü. Bakışlarım Aydın Binbaşıya çevrildiğinde, onun da bana bakıyor olduğunu gördüm.
"Lerna ile senin dosyanda bu konu hakkında bir bilgi sahibi olduğunuz yazıyor. Peki sen bu konu hakkında ne düşünüyorsun Miraç Yüzbaşı?" diye sorguladı.
O sırada Ali'nin elini kaldırdığını gördüğümde öncelik olarak ona söz verdim. Ali, elini indirip kafasını iki yana salladı.
"Komutanım, eğer bu kanallarla ilgili bir bilgi sahibiyseniz, Yasemin Gök Kurnaz'ın neden zehirlendiğini de bilemez misiniz?" diye soru sordu.
Ali'nin sorusu, odadaki tüm dikkati üzerime çekti. Masanın etrafındaki Binbaşının ağır bakışı, Rauf'un analitik gözlemlemesi, Sualtı Akreplerinin meraklı ifadeleri, Lerna ile Fırat'ın profesyonel ilgisi bana kitlendi. Kenetlediğim ellerim, masanın soğuk yüzeyinde hafif bir baskı oluşturuyordu.
"Hayır, Ali," dedim, sesim sakin ama her hecesi vurgulu. "Dünya üzerinde sayısız zehir çeşidi var ve her biri farklı bir amaca, farklı bir imzaya sahip."
Gözlerimi Rauf'a çevirdim. Onun yüzündeki ifade, dikkatle dinleyen, benim analizimi kendi bilgisiyle harmanlayan bir ifadeydi. İçimde, ona duyduğum o tuhaf gurur karışımı hayranlık yeniden kabardı.
Ali'ye döndüm, "Fakat üç ana kanalı biliyor olmak," diye devam ettim, "zehri tanımlamak için yeterli değil. Sadece nereden başlayacağımızı söyler ve bunlar büyük bir zaman kaybıdır," dedim ve Aydın Binbaşıya baktım. "Komutanım, Artemis ile konuşmamız gerek."
Aydın Binbaşı, kafasını salladı.
"Bende ne zaman Artemis'ten bahsedeceksiniz diye düşünüyordum," dedi ve ellerini masaya yaslayıp yavaşça ayağa kalktı. Hepimiz ayağa kalkmadan dik bir duruşa geçtiğimizde, Rauf, arkasındaki sandalyeyi çekip yanımdaki boşluğa oturdu.
"Artemis'in," diye başladı, Aydın Binbaşı, "taşıdığı bir zehir olmaması, onun ne kadar Taçsız Kral'a sadık biri olduğu kanıtlıyor." Bakışlarını önündeki dosyasına indirdi. "Dosyasında okuduğum bilgilere göre, manipülatör ve psikoloji odaklı bir vaka. Böyle birinin gerçekten bilgi odaklı olmayacağı kesin. O yüzden, onun daha önce hiç görmediği birini karşısına oturtacağız ve bu kişi manipülatör olarak üstün birisi olacak," dedi ve Rauf'a baktı.
Bakışlarım Rauf'u bulduğunda Rauf, yalnızca bir kişiye bakıyordu.
Demir.
Rauf, ona baktığımı anlamışçasına bana dönmeden konuştu.
"Hepimiz genel olarak psikolojik dersler aldık ama Demir daha fazlasına sahip. O yüzden o girecek," dedi ve Binbaşıya baktı.
"O halde Artemis'in sorgusu için harekete geçelim."
Aydın Binbaşı, onaylarcasına kafasını salladı.
"Aynen öyle," dedi ve bakışlarını Demir'e çevirdi. "Ama sorguda neler olacağını Demir karar verecek."
⛓️
Angel, Massive Attack
Sualtı Akrepleri olarak sorgu odasında toplanmış ve camın arkasında tek başına oturan Artemis'i izliyorduk. Demir, Artemis ile ilgili tüm her şeyi zihnine kazımıştı ama son bir kez daha, hataya yer vermemek için dosyasına göz gezdiriyordu. Kulağıma yaklaşan bir nefesin varlığıyla duraksadım.
Rauf'tu.
"Demir, bu konunun üstesinden gelebilecek bir potansiyele sahip, bundan adım kadar eminim."
Kafamı sallayarak bakışlarımı ona çevirdim.
"Beni korkutan o değil, işler giderek karmaşıklaşıyor Rauf," diye fısıldadığımda Rauf, düşünceli bir bakışla gözlerimde sabit kaldı. Ardından gerdanıma, tişörtümün altını görebiliyormuş gibi baktı. Oradaki kolyenin varlığından haberdardı. Sanki o kolyenin üzerimde olması onun için sorun teşkil ediyormuşçasına kaşlarını çatıp yutkundu ve doğrularak önüne döndü.
"Demir, sorguya başlayalım," dedi ve kayıt cihazını aktifleştirdi.
Demir, elindeki dosyanın kapağını kapattı ve masanın üzerine koyup iki odayı birbirine bağlayan kapıya yürüdü. Kapıyı açıp içeriye geçtiğinde Artemis'in bakışları onu buldu. İki bakış, camın arkasından bile hissedilen bir şiddetle çarpıştı. Artemis'in gözleri, her zamanki gibi buz gibi ve ifadesizdi. Ama Demir'inkiler farklıydı. Boş değildi. Tam aksine, doluydu. Sanki Artemis'in içindeki bütün boşluğu görüyor, ölçüyor, ona göre stratejisini kuruyordu.
Demir, masanın diğer tarafındaki sandalyeye oturdu ve bacaklarını birbirinden ayırarak, yayvan bir şekilde arkasına yaslandı. Ellerini ceplerine sokup iyice yayıldığında bir an için Rauf'a göz ucuyla baktım. Dudaklarında bir tebessüm vardı. Gözlerinde taşıdığı duygular ise Demir'e olan güveninin ve arkadaşlığının taşıdığı anılar gibiydi. Rauf, Demir'e güveniyordu ve bunu saklamaktan hiç sakınmıyordu.
Yeniden camın arkasındaki görüntüye baktığımda Artemis'in bakışları Demir'in yüzünde geziniyordu.
"Kendileri konuşturamayınca seni mi gönderdiler karşıma?" dedi, Artemis.
Demir, neredeyse gözlerini kırpmadan Artemis'in gözlerinin içine bakıyordu. Yüzünde mimik bile oynamazken, cevap olarak önce damağını şıklattı. Ardından bir hipnozdaymış ve uyanmış gibi mimiklerini gevşetip kaşlarını kaldırdı, omzunu silkti.
"Buraya geldiğimden haberleri bile yok," dedi.
Sözler, bir yalan değil, basit bir gerçeklik gibi döküldü Demir'in dudaklarından. Sanki Artemis'in varsaydığı hiyerarşiye, kurallara, beklentilere küçük, sivri bir taş atmıştı. Artemis'in bakışları, bir an için Demir'in gözlerinden, onun rahat duruşuna, sonra tekrar yüzüne kaydı. Boşluğunda yüzen bir şey, bir anlık duraksama vardı.
Artemis, "Öyle mi?" dedi, sesi yine dümdüz, ama bu sefer altında bir test, bir sınama vardı. "Peki neden buradasın? Siz askerler, genellikle bir emir olmadan bu tarz kapılardan geçmezsiniz."
Demir, başını hafifçe yana eğdi. Sanki Artemis'in sorusunu ilginç bulmuş gibi.
"Merak," dedi, tek kelimeyle. Sandalyesini hafifçe sola doğru çevirdi, sırtını dayadı ve ayaklarını masanın üzerine koydu. İki asker botu, soğuk metal yüzeyde bir çift kara leke gibi duruyordu. Bileklerini üst üste attı, elleri karnında kenetlendi. Tüm vücut dili, "Burada benim kurallarım geçerli" diye haykırıyordu.
Artemis'in kaşları, neredeyse fark edilmeyecek bir hareketle hafifçe kalktı. Bu, onun taş maskesinde gördüğümüz ilk insani tepkiydi. Şaşkınlık mı, yoksa küçümseme mi, emin olamadım. Ama boş gözlerinin içinde bir şey kıpırdanmıştı.
"Merak," diye tekrarladı Artemis, kelimeyi ağzında yuvarlar gibi. Ses tonu hala düzdü, ama artık tamamen nötr değildi. Hafif bir alay, belki de bir meydan okuma karışmıştı içine. "Bana mı? Yoksa kendine mi?"
Demir, dudaklarında beliren küçük, keskin bir gülümsemeyle cevap verdi. Gülümseme gözlerine vurmuyordu. Gözleri hala koyu, odaklanmış ve Artemis'in içine işliyordu.
"İkisi de," dedi hafifçe. "Senin gibi biri... nasıl olur da hiçbir şeye bağlanmadan yaşar? Nasıl olur da her şeyi bir araç olarak görür? Hiç mi korkmuyorsun, Artemis? Geceleri, o boşluk seni yutmaya çalışırken?"
Artemis'in gözlerindeki kıpırtı büyüdü. Boşluk, bir an için dalgalandı. Sanki Demir, tam kalbine, en korunaklı yerine dokunmuştu. Dudakları hafifçe aralandı, gözlerindeki ifadesizlik geri döndü.
"Korku bir zayıflıktır," diye yanıtladı, ama bu sefer cevap geleneksel bir slogan gibi değil, ezberden tekrarlanmış, içi boş bir cümle gibi çıktı. "Duygular, görevi bulanıklaştırır."
Demir, kaşlarını kaldırıp kafasını salladı ama sanki bunu duymamış gibi yaptı. Konuyu değiştirmek istercesine kafasını sol omzuna doğru eğdi ve onu göz ucuyla süzdü.
Yüzünü buruşturarak "Keskin nişancıymışsın," dedi, sesinde sanki bir iğrenti vardı.
Demir'in son sözleri, Artemis'in yüzündeki donuk ifadeyi aniden keskinleştirdi. Keskin nişancı kelimesi, onun için sıradan bir unvandan daha fazlasıydı; kimliğinin, varoluşunun çekirdeğiydi. Demir'in sesindeki o hafif iğrenti ise, bu çekirdeğe atılmış küçük, zehirli bir ok gibiydi.
Artemis'in gözleri, Demir'in yüzünde bir anlık odaklandı. Boşluk, yerini keskin bir farkındalığa bıraktı. "Evet," dedi, bu sefer sesi biraz daha net, biraz daha kişisel. Sanki savunmaya geçmişti. "Öyleyim."
Demir, dişlerini göstererek gülümsedi, hatta sesli bir kahkaha attı. Demir'in kahkahası, sorgu odasının havasını aniden böldü. Artemis'in gözlerindeki keskinlik bir anda şaşkın bir donukluğa döndü. Bu tepkiyi beklemiyordu.
Kahkahasını kesip, gözleri hâlâ Artemis'in üzerinde, dişlerini hâlâ gösterir bir şekilde gülümsemeye devam etti. "Öyleymişsin," dedi, sesindeki iğrenti yerini soğuk, hesaplı bir eğlenceye bırakmıştı. Sonra, yavaşça sağ elini kaldırdı. İşaret parmağıyla baş parmağını, bir "L" şekli oluşturacak şekilde birleştirdi ve gözünün önüne getirdi. Diğer üç parmağı kıvrıktı. Klasik, acemice bir nişangah işaretiydi bu. Ama Demir'in yüzündeki ifadeyle birleştiğinde, aşağılayıcı bir taklitten farksızdı.
"Uzaktan," diye mırıldandı, sanki kendine not alıyormuş gibi. "Güvenli mesafeden. Hedefin yüzünü görmeye bile gerek kalmadan. Sadece bir nokta, bir hedef. Temiz. Steril." Sözlerini bitirirken, "L" şeklindeki elini yavaşça aşağı indirdi, avucunu masaya yaydı. "Kolaymış."
Artemis'in çenesi iyice sıkılaştı. Soluk teninde, çenesinin kenarında bir kas seğirmesi belirdi. Demir'in yaptığı, sadece mesleğini küçümsemek değildi; onun seçimini, varlık nedenini bir çocuk oyununa indirgiyordu.
"Kolay değil," diye çıkıştı Artemis, sesi öncekinden daha yüksek, daha keskindi. Kontrolünü kaybetmeye başlıyordu. "Hassasiyet, sabır, hesap... Sen anlamazsın."
"Anlamaz mıyım?" Demir, kaşlarını şaşkınlıkla kaldırdı, ama gözlerindeki alay ışıltısı hiç sönmemişti. Sonra, omuzlarını hafifçe silkti. Sanki konu kapatılmıştı. Ama ardından, beklenmedik bir hamle yaptı. Ayaklarını masadan indirdi ve ayağa kalkıp odada yürümeye başladı. Yüzünde bir ölümcül soğuk vardı. Bütün mimiklerini kaybetmişti.
"Mesafe sekiz yüz metre. Rüzgâr beş knot, kuzeybatıdan. Nem oranı yüzde kırk beşin üzerinde. Hedef, kuzey-güney aksında, neredeyse hareketsiz."
Artemis'in gözleri, Demir'in yüzüne çakılı kaldı. Onun da zihninde aynı görüntü canlanıyordu. Uzak, bulanık bir figür, dürbün retikülerde titreyen bir nokta. Demir'in anlattığı sahne, her keskin nişancının içgüdüsel olarak tanıdığı, kemiklerine kadar hissettiği bir andı.
"İlk atış," diye devam etti, sesi bir fısıltıya dönüşmüştü, sanki sessizliği bozmak istemiyormuş gibi. "Barut gazı ve ses, konumunu ele verir. Hedefin anlık refleksi, ikinci atışı zorlaştırır. Belki kaçar, belki siper alır." Gözlerini, ilk kez Artemis'in gözlerinden ayırarak, boşluğa dikti. Sanki orada, hayali bir hedefi izliyordu.
Sonra, yavaşça başını çevirdi, Artemis'e yeniden baktı. Bu sefer bakışlarında, meslektaşlığın getirdiği kasvetli bir anlayış vardı.
"İkinci atış," dedi, "ilk merminin düştüğü yerden dört metre solunda, üç metre gerisinde olur. Panik içindeki hedef, genellikle ilk darbenin geldiği yönün tersine zıplar. O esnada, sol kalça ya da böğür bölgesi korumasız kalır. Öldürmez, ama etkisiz hale getirir."
Artemis, hiç kıpırdamadan onu dinliyordu. Nefes alışı neredeyse duyulmuyordu. Demir, onun dilini konuşuyordu. Sadece teknik terimlerle değil, o anın psikolojisiyle, ikilemiyle.
"Ya da," diye ekledi Demir, sesi biraz daha alçalarak, "hedefin solunda, iki metre uzaklıkta, çelik bir yüzey var. Kullandığın mermi türüne bağlı. Uygun çekirdek ve açıyla yüzeyden seken mermi, hedefin korumasız boyun bölgesini ya da koltuk altından girip akciğeri hedef alabilir." Başını hafifçe yana eğdi. "Daha az kesin. Daha çok şansa bağlı. Ama beklenmedik. Temiz bir ölüm değil. Acılı olur."
Demir, Artemis'e bakıyordu. Artık alay yoktu.
"O gece inşaattan, Yüzbaşı Miraç Gökçe Aslan'ı bu tahminlerle vurmaya çalıştın."
Nefesimi tuttuğumda Rauf'un yumruklarını sıktığını fark ettim. Bakışlarım yüzüne çevrildiğinde kilitlenmiş bir şekilde Artemis'e bakıyordu. Artemis'in yüzündeki donukluk, yavaş yavaş çözülmeye başladı. Dudaklarının kenarları, önce hafif bir kıvrılma, sonra belirgin bir kalkış gösterdi. Sırıtışı büyüdü. Soğuk, metalik, acımasız bir gülümsemeydi bu. İtiraf değil, bir gurur ifadesiydi.
"Etkilendim doğrusu," dedi.
Elimin altındaki kasılan kaslarla elime baktım. Rauf'un kolunu, farkında olmadan sımsıkı tutmuştum. Nefes alışı, burnundan keskin ve kontrollü çıkıyordu. Öfkesi, sessiz bir volkan gibi kaynıyordu.
"Demek etkilendin," dedi, Demir. Yeniden sorguya döndüm. "O hâlde sana daha da etkileneceğin bir şey söyleyeyim."
Demir, ellerini ceplerine sokup bu sefer Artemis'e doğru yürümeye başladı. Adımları o kadar yavaştı ki sanki bir kaplumbağa gibiydi.
"Mesafe iki metre. Rüzgâr doğudan kesik. Nem oranı yüzde kırk beşin altında. Hedef, kuzey-güney aksında, hareketsiz duruyor."
Demir, Artemis'in arkasında durdu ve sağ elini nişan alıyormuşçasına kaldırıp Artemis'in başına yasladı. Artemis'in bedeni bir an için tamamen kaskatı kesildi. Tüm o taş gibi soğukluğu, bu yakın, kişisel tehdit karşısında bir anlığına çatırdadı. Elimin altındaki kaslar gevşediğinde elimi ağırca çektim.
"Tetik parmak basıncı, iki yüz elli gram. Kurşun, 9 milimetre. Namlu, oksipital kemiğin hemen altına, beyin sapına doğru yönlendirilmiş. Geri tepme, minimal. Ses, kapalı alanda sağır edici. Etki: anında, acısız, mutlak ölüm."
Her kelime, bir cerrahın keskin bıçağı gibiydi. Artemis'in sırtı, Demir'in durduğu noktada gerildi. Nefesi, kesik kesik hale geldi. O soğuk, gururlu sırıtışı tamamen silinmiş, yerini donmuş bir şaşkınlık almıştı. Demir, onun dilini konuşmaya devam ediyordu, ama bu sefer dil, onun kendi sonunun anatomisini anlatıyordu.
"İyi, sadık ve profesyonel bir keskin nişancı olabilirsin Artemis. Ama unutma," dedi ve işaret parmağını Artemis'in kafasına bastırdı. "Her keskin nişancının bir infazcısı vardır."
Artemis'in nefesi, Demir'in parmağı çekilene kadar tamamen kesilmişti. Demir parmağını çeker çekmez, derin, titreyen bir nefes aldı. Gözleri önündeki boşluğa dikilmişti, ama artık o boşluk, eskisi gibi sakin ve kontrollü değildi. İçinde bir fırtına kopuyor gibiydi. Taş maskesi paramparça olmuş, altından çıplak, savunmasız bir insan yüzü görünüyordu. Korku değil, daha ziyade farkındalıktı. Kendi varoluşunun ne kadar kırılgan bir ipe bağlı olduğunun ani, şok edici farkındalığı.
Demir, ona bakmadan kapıya doğru ilerledi ve eli kapı kulpuna değdiği an durdu ve yüzünü sol omzuna döndürdü.
"Seni yarın serbest bırakacağız," dedi, ama bu bir yalandı. "Bize bir şey anlatmamış olsan bile onlar sana güvenmeyeceklerdir. Hatta büyük olasılıkla yanlarına gittiğinde, çip ya da dinleme cihazı var mı diye üzerini arayacaklardır. Bulamayacaklar, çünkü takmayacağız. Ve gün bitmeden infazcını arayacaklar. Eğer şanslıysan göz göze gelirsin. Şanssızsan da vay haline," deyip odadan çıktı.
Demir, yanımıza geldiğinde kastığı mimiklerini gözlerini kırpıştırarak düzelttiğinde Pars, omzuna küçük bir yumruk vurdu. Sorgu odasında kalan Artemis'in yüzü, bir süre önceki taş gibi ifadeden çok uzaktaydı. Elleri kelepçeli, masanın üzerinde hafifçe titriyordu. Gözleri, boşluğa dikilmişti, ama artık o boşluk, onun sığınağı değil, bir labirent gibiydi. Demir'in sözleri, onun harcanabilir olma, kendi silahının dönüp kendini vurma ihtimalini somut bir senaryoya dönüştürmüştü. Ve bu senaryoda, onun sadakati hiçbir şey ifade etmiyordu. Sadece bir risk faktörüydü.
Rauf ise hâlâ hareketsizdi, bakışları Artemis'e kilitlenmişti. Ama artık öfke değil, analitik bir yoğunluk vardı gözlerinde. Demir'in oyununu anlamıştı. Artemis'i fiziken değil, psikolojik olarak esir almıştı. Onu, kendi patronlarının pençesinden daha korkunç bir şeyle baş başa bırakmıştı: şüpheyle.
Sonunda dönüp Demir'e baktı ve gülümsedi.
"İyi işti," dedi ve yumruğunu ona doğru uzattı. Demir, göz kırparak yumruğuna küçük bir hareketle karşılık verdi.
"Aklı çorba gibi şu an," dedi, Demir gülerek. "Tek düşündüğü, yarın bu kapıdan çıkınca onu neyin beklediği. Sadık bir asker olarak geri dönüp kahraman mı karşılanacak, yoksa potansiyel bir sızıntı olarak infaz mı edilecek? Bu şüphe..." camdan Artemis'in titreyen figürüne baktı. "...onun zırhındaki en derin çatlağı açtı. Artık bizimle değil, onlarla sorunu var."
Rauf, kafasını salladı ve bana baktı.
"Artemis'i tabii ki de serbest bırakmayacağız ama yarına kadar bekleyeceğiz. O sırada da Yasemin'i zehirleyen şeyin ne olduğunu farklı bir yolla bulmamız gerekecek."
Normal şartlarda Demir'in Artemis'i Yasemin için konuşturması gerekti ama Demir, oyunu farklı oynamıştı. Taçsız Kral'ın en güvendiği adamını avcumuz içine almaya odaklanmıştı. Ama bu belki de Yasemin'i kaybetmemize yol açacaktı.
"Buldum."
Bir anda Fırat'ın cümlesiyle bütün bakışlar ona çevrildi ama Fırat sadece ve sadece bana bakıyordu.
"Soğuk Kızıl görevini hatırla Miraç," kaşlarım çatıldı, "Tim olarak esir düştüğümüzde, Lerna ile senin vücuduna enfekte edilen zehri hatırlıyor musun? Hatta o zehir yüzünden ikiniz de bazı şeyleri bir süre hatırlamamıştınız?"
Kaşlarım, içimi donduran bir gerçeklikle normale dönerken Lerna'ya baktım. Lerna, gözlerini açmış bir şekilde bana bakarken aynı anda dudaklarımız aralandı.
"Süksinilkolin!"
İsim, ağzımızdan bir panik çığlığı gibi fırladı. Lerna'nın gözlerindeki aynı şok ve tanıma ifadesi, benimkini yansıtıyordu. Soğuk Kızıl. Anılar, zehir gibi damarlarımda yeniden dolaşmaya başladı. O soğuk iğne, kaslarımda yayılan felç, boğulur gibi hissetme ve ardından gelen karanlık...
Ali'nin buruşan yüzü ve "Sük ne?" sorusu, gerilimin ortasında anlamsız bir not gibi kaldı. Lerna zaten harekete geçmişti. Sorgu odasının kapısını sertçe açıp dışarı fırladı. Ben de peşindeydim. Ayaklarım koridorun soğuk betonunda hızla vuruyor, arkamdan gelen koşuşturma sesleriyle yankılanıyordu.
"Miraç!"
Rauf'un sesi arkamdan geldi, ama duymazdan geldim. Tek düşünebildiğim şey, Yasemin'in ciğerlerine dolan o görünmez, felç edici toksindi. Revir kapısına vardım, dengemi neredeyse kaybederek içeri daldım.
"Hemen Yasemin'i mekanik ventilatöre bağlayın. Derhal!"
Sesim, revirin steril sessizliğini paramparça etti. İçerideki iki sıhhiye eri, bir anlık şokla dondu. Sonra, eğitimleri devreye girdi. Biri Yasemin'in başına fırladı, diğeri acil solunum cihazının olduğu dolaba koştu. Oda, bir anda acil durum ritmine büründü.
Arkamdan hızla gelen ayak sesleri kapıda kesildi. Döndüğümde Rauf'u gördüm; nefes nefeseydi, gözlerinde yoğun bir endişe ve şaşkın bir sorgulama vardı. Hemen arkasında Demir, Ali, Fırat, Pars ve Aslı vardı. Hepsinin yüzü, koşudan ve belirsizlikten gerilmişti.
Rauf yanıma geldi. "Süksinilkolin nedir?" diye sordu, sesi gergin ama üzerinde tam bir kontrol vardı.
Nefesimi zorlukla düzene soktum. "Bir nöromüsküler bloker," diye açıkladım, kelimeler acil durum raporu gibi sıralanıyordu. "Kas sinyallerini bloke eder. Tüm kasları, diyafram da dahil, felç eder. Solunumu durdurur. Ventilatör olmazsa..."
Cümlemi bitirmeme gerek kalmadı. Rauf'un yüzündeki ifade, durumun ölümcül ciddiyetini anlamıştı. Gözleri, bir an için daraldı. Sonra, tek kaşını hafifçe kaldırarak bana baktı. Bakışında, ani bir farkındalığın yanı sıra, keskin bir soru vardı.
"Siz de mi bu zehre maruz kaldınız?"
Soruyu duyduğumda, boğazımda bir düğüm hissettim. Başımı, neredeyse fark edilmeyecek kadar hafifçe salladım. Bir onaylamaydı bu, ama aynı zamanda açmak istemediğim bir geçmişin kapısını aralıyordu. Gözlerimi Rauf'tan kaçırdım, bakışlarım tekrar Yasemin'in solgun yüzüne, göğsünün güçsüzce çırpınışına kaydı.
Rauf, benim kaçamak bakışımı fark etmişti. Âdem elmasının, bir yutkunmayla hafifçe hareketlendiğini görmüştüm. Sessizce, derin bir nefes aldı. Konuşmadı. Bunun yerine, döndü ve revir personeline odaklandı, onların çalışmalarını izlerken profesyonel komuta pozisyonuna geri döndü. Ama omuzları, biraz daha gergin duruyordu. Benim geçmişimdeki o karanlık bölüm, aramızda şimdi somut, sessiz bir gerçek olarak asılı kalmıştı.
Bakışlarım Yasemin'in yüzüne takılan solunum desteğinde gezinirken beynim hızla çalışmaya devam ediyordu. Laboratuvarda, Lerna'nın yanında, bir serum takılıyken duyduğumuz konuşmalar... Bu zehirin panzehri yoktu ama, etkisini yavaşlatacak bir antidotu vardı.
"Neostigmin," diye fısıldadım. Askeriye doktoru bana baktığında kelimeyi tekrarladım. Doktor hızla revir dolabına uzandı ve bir ampul çıkartıp ucunu kırdı ve şırıngaya aldı. Küçük adımlarla Yasemin'in olduğu yatağa doğru ilerledim. Doktor, açtıkları damar yoluna bu antidotu enjekte ettiğinde arkamdaki Rauf'un varlığını hissedebiliyordum.
Gözlerim Yasemin'in yüzündeydi. İlacın uygulanmasını, ventilatörün bağlanmasını izlerken, içimde garip bir his oluştu. Bu kadın, Taçsız Kral için çalışmıştı. Annemin ve Arven'in ölümünde dolaylı bir payı vardı. Ama şu an, onun hayatını kurtarmak için uğraşıyorduk. Çünkü o, Artemis'ten daha kırılgan bir bilgi kaynağıydı. Ve belki de ölümün eşiğinden dönen biri, konuşmaya daha istekli olurdu.
Yüzümü sol omzumun üzerinden arkama çevirdiğimde arkamda duran Rauf ile göz göze geldim. Donuk bakışlarının ardında benimle aynı düşünceleri taşıdığını biliyordum.
"Bilinci yerine gelir gelmez," diye fısıldadım Rauf'a, "ben konuşacağım."
Rauf'un gözlerinde bir anlık tereddüt parlıyordu. Yaralıydım, duygusal olarak yıpranmıştım. Ama aynı zamanda, Yasemin'in ihanet ettiği ailenin bir üyesiydim. Bu, belki de bir avantajdı.
"Yanında olacağım," diye cevapladı, son sözü bırakmadan. "Ama karışmayacağım."
Başımı onaylar şekilde salladım. Gözlerimi yeniden Yasemin'e çevirdim. Soluk kirpikleri titriyordu. Uyanmak üzereydi. Ve uyandığında, ilk göreceği yüz benim olacaktı. Bu sefer, sorgu odasında değil, revirin beyaz, klinik ışığı altında, hayatını kurtaranlar tarafından sorgulanacaktı. Ve umudumuz, ölümün eşiğinden dönen bir insanın, hayatta kalmak için her şeyi anlatabilecek olmasıydı.
Ventilatörün sesi, revirin tek hakimiydi. Göz kapakları hafifçe aralandı. Bulanık bakışları önce tavandaki floresanı, sonra yavaşça yanında duran bana kaydı. Yüzünü kaplayan solunum maskesi verdiği nefesle buğulandı. Gözleri kayarak aşağıya indiğinde sağ elinin işaret parmağı oynamaya başladı. Lerna, benden önce fark etmiş olmalıydı ki beni ikaz etti ama ben çoktan parmaklarını izlemeye başlamıştım bile.
Uzun kısa uzun, kısa kısa, kısa uzun kısa kısa, kısa kısa, uzun kısa uzun kısa...
Kılıç.
Rauf'un "Kılıç mı?" diye sorguladığını duydum. Yasemin'in gözlerindeki bulanıklık biraz daha dağıldı. Bakışları, doğrudan benimkilerle buluştu. Gözleri kapandı. Sonra, tekrar açtı.
"Kılıç!"
Zihnimde çınlayan annemin sesiyle dizlerimdeki güç aniden çekildi. Geriye doğru sendeledim. Sert bir göğüs, sırtımı durdurdu. Rauf'un kolları, bir çelik kafes gibi etrafımı sardı, beni düşmekten alıkoydu.
"Miraç!"
Sesi, uzaktan geliyor gibiydi. Kulaklarımda annemin tekrarlayan fısıltısı vınlıyordu.
Kılıç... Kılıç... Kılıç...
Yasemin'in parmağından, annemin ağzından, geçmişin tozlu raflarından fırlayarak, beynimin tam ortasına saplanmıştı. Rauf, beni hızla kendine çevirdi, yüzüme baktı. Gözlerinde saf endişe vardı. Bir şeyler diyordu, dudakları sürekli aralanıp kapanıyordu ama ben hiçbirini duyamıyordum. Avuçlarını yanaklarıma yerleştirdi, başımı hafifçe yukarı kaldırarak gözlerine bakmaya zorladı.
Gözlerim kapandığında bedenimin gevşediğini hissettim. Rauf'un sesi ve revirin soğuk ışığı, birden eriyip gitti. Sanki derin sulara batıyordum, kulaklarımdaki uğultu yerini evimizin tanıdık, sıcak sessizliğine bıraktı.
Gözlerimi açtım. Salonumuzdaydım. Akşam yemeği vaktiydi. Masada, daha genç, çocuksu bir ben oturuyordum. Belki on dört yaşındaydım. Gözlerim tabağımdaki yemeğe dalmış, hayallere dalmışım. Annem, masanın diğer ucunda, bana bakıp gülümsüyordu. Yüzü huzurlu, henüz hiçbir gölge düşmemişti. Babam, gazetesini okurken, ara sıra onaylayıcı bir 'hm' sesi çıkarıyordu.
Kapı çaldı.
Annem gülümseyerek ayağa kalktı ve kapıya doğru ilerledi. Kapıyı açtığında, kapıdaki kişi masada oturan benliğim ile göz göze geldi.
Orta yaşta, keskin çizgili, tüm duygulardan arındırılmış bir yüzdü. Her kırışıklık, bir hesabın, bir kararın izi gibiydi. Gözleri, derin ve karanlık, bir buzul gölünün sakin yüzeyi gibiydi, ancak altında ne olduğunu kimse bilemezdi. O gözlerde ne öfke, ne korku, ne de zafer vardı. Sadece mutlak bir farkındalık vardı. Ve o farkındalık, beni tamamen görüyor, içimi okuyor gibiydi.
Gözünü hiç ayırmadan masaya doğru yaklaştı ve elinde tuttuğu büyük, kahverengi bir pakete sarılmış eşyayı, gözlerini çekerek anneme uzattı.
"Bu Miraç'ın sınavı kazanma hediyesi," diye mırıldandı. Annem, bir an tereddüt etti. Sonra, otomatik bir nezaketle paketi aldı. Yüzündeki donuk ifadeyi gizlemeye çalışıyor, ama başarılı olamıyordu. Adamın varlığı, evin içine soğuk, yabancı bir rüzgâr getirmişti.
Masada oturan çocuk ben, merakla ayağa kalktım ve annemin yanına gittim. Paketi aldım. Aceleyle paketi açtım. Çapa tasarımlı bir saatti. Çapanın halka kısmında yuvarlak bir saat vardı. Altında, sağa ve sola oynayan ikiye ayrılmış çapanın kolları vardı. Tam o anda, odanın sessizliğini yırtan, derin ve gümbürtülü bir gong sesi duyuldu. Sarsıcı, odanın her köşesini dolduran bir sesti.
Gong...gong...gong...
Gözlerim, masanın arkasındaki duvara çevrilirken oradaki saatin olmadığını gördüm. Bakışlarım, küçük benliğimin elinde tuttuğu o saate kaydı. Gerçek, acımasızlığıyla karşımdaydı. Aynı ses, bu kez zihnimin tam merkezinde yankılandı. Karanlık, aniden ve acımasızca geri çöktü. Salon, güvenli evim, ailemin yüzleri, hepsi bir duman bulutu gibi dağıldı.
Var olduğum yeni yer Rauf ile paylaştığımız ofis olurken, bakışlarımın hemen önündeki dosyada yazılana baktım. İki ismin tesadüfi bir şekilde yan yana geldiği o dosyanın, en altındaki ismi, ilk başta farkında olamadığım o ismi gördüm. Karanlık bir kez daha çöktüğünde geriye sadece o sesin yankısı ve dün gördüğüm rüyadaki, parmak uçlarıma bulaşan pas rengindeki izler kaldı.
O, sadece bir isim değildi. Tıpkı o saatin kolları gibi, geçmişi ve şimdiyi bölen kişiydi.
Taygun Kılıç Yıldız.
Onurlu bir Sat komandosunun, ihanete bulanmış erkek kardeşiydi.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!