KRAKEN KAPANI

LİMAN 09: YETMİŞ İKİ SAAT

⏱️ 73 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları; bölüm içinde yer verilmiş alanlardadır.

🐙

If My Heart Had A Symphony, Lunira

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Ev.

Bu kelime, ilk söylenildiğinde bir tanım gibi gelirdi insana. Sözcüklerin soğuk, nesnel açıklaması, içinde yaşanılan yapıdır fakat o tanımın içinden, kişinin kendi hikâyesi fışkırır. Belki de sözcüklere sığmayan, sözlüklerde bile yazılmamız bir anlam ortaya çıkar. O kelime artık bir yapıya değil, bir sürece döner.

Ev.

Benim için önce, bir sığınaktı. Dışarıdaki dünyanın, okulun kalabalık koridorları, sokakların sert kuralları, büyümenin kafa karıştıran baskısı, hepsini kapının eşiğinde bırakabildiğim, yalınayak ve savunmasız olabildiğim tek yerdi. Buradaki sesler dışarının gürültüsü değil, annemin mutfaktaki tencere tıkırtıları, babamın gazetesinin hışırtısıydı. Bir kabuğumdu. Bazen fazla dar gelen, sıkan, içinde kendimi kaybolmuş hissettiren ama hep benim olan bir kabuk.

Sonra, bir arşive dönüştü. Duvarlar, ben farkına varmadan, anılarımın sessiz kayıt cihazları oldu. Kararmış tavan lekesi, yeni yıl pastasının üzerindeki mumları üflerken elimden fırlayıp sönen bir mumun izi. Kapı pervazındaki küçük çentikler, boyumu ölçerken bıçağın her yıl bıraktığı minik, titrek işaretler. Yaşayan bir haritaydı bu ev; her lekede, çizikte, eşyanın yerleşiminde geçmişin coğrafyası saklıydı. Ben büyüdükçe, o harita da benimle genişledi, yeni kıtalar, yeni dağlar ve vadiler ekledi.

Asker olduktan sonra ev kavramı, benim için deniz oldu.

Taşınabilir, satılabilir, terk edilebilir bir mülk değildi. Sana ait, değildi. Onun dilini çözmeye çalışmak için çabalardın mesela. Dört duvardan ibaret değildi, sınırsızdı ve bu tehlikeliydi, bilirdin. Dünyadaki gerçek sessizliğe en yakın yerdi. O sessizlik o kadar yoğundur ki, seni kendi iç sesine hapsederdi. Düşüncelerinin gürültüsü, dışarıdaki dünyanın karmaşasından daha yüksek çıkardı. Orada, kendi zihninin odalarında dolaşırdın. Geçmiş ve gelecek, yüzeyde kalırdı.

Suyun altı, ezeli bir şimdiki zaman dilimi olurdu.

Sessizlikte, mavilikte, ağır çekimdeki dansıma katılan Fırtına Timi ise o evin içindeki ailemdi. Sessizliğin içinde sonsuz maviliğin bağrında benimle yaşayan insanlardı. Sudan çıkıp, geminin güvertesine adım attığımızda, maskelerimizi çıkarıp birbirimizin yüzüne baktığımız o ilk an... Gözlerdeki o derin rahatlama, alnından süzülen tuzlu suyu silerken dudaklara yayılan o küçük, yorgun gülümseme... İşte o, ailenle eve dönmüş olmanın ifadesiydi. O güvertedeki sohbetler, çaylar, o gün yaşadıklarımızı kelimelere dökmeye çalışırken kahkahalar... Bunlar, o sualtı evinin oturma odasındaki sıcak sohbetlerdi.

Ev, benim için bir kelimeden çok fazlasıydı.

Çünkü ev, içinde seni tamamlayan, seni güvende tutan ve seninle aynı sessizliği, aynı tehlikeleri, aynı mucizeyi paylaşan insanlarla kurduğun bağdı. Sadece duvarlardan, anılardan ya da sessizlikten ibaret değildi.

Şimdi ise ön koltukta oturan Fırat ve Lerna ile intikam için bir yola çıkmıştık. İki canımızı bizden alarak dağılmamıza neden olan o puştların kökünü kazımak için bir aracın içindeydik.

Eksik ve yaralı.

Arabada sessizlik hakimdi. Lerna, arabayı süren Fırat'ın yanındaki koltukta oturuyordu. Yol, asfaltın üzerinde kayıp giden kesikli çizgiler gibi, parça parça anılarla doluydu. Yanımda bir boşluk vardı. İki boşluk. Artık nefes almayan, kahkahaları bu metal kabuğu doldurmayan iki boşluk.

O boşluklar, benim yüreğimdeki hiç kapanmayacak bir yaraydı şimdi. Fırat'ın direksiyonu kavrayan ellerindeki gerginliği, Lerna'nın cama dayadığı alnındaki düşüncenin ağırlığını görebiliyordum. Onlar da aynı evin enkazından çıkmışlardı. Ama biz, enkazın altında kalmamıştık. Hâlâ nefes alıyorduk. Ve o nefesi, bizi bu hale getirenleri bulmak için kullanacaktık.

Lerna aniden, hiçbir şeye bakmadan konuştu. Sesi, radyodan gelen cızırtılı bir sinyal gibi, kesik ve netti.

"Fabrikanın arkasındaki isim, sadece bir aracı. Asıl köpekbalığı daha derinde."

Fırat'ın dikiz aynasından bana baktığını hissettim. Gözlerinde, hiç sönmeyen bir öfkenin soğuk ışıltısı vardı. İçimdeki intikam arzusu, onunkinde bir yankı buluyordu. Bu yolculuk sadece adalet için değildi. Bu, kaybettiğimiz evi, onu yok edenlere bir mezar taşı dikmek için yeniden inşa etme çabasıydı. Ve bu sefer tuğlalarımız öfke, harcımız ise acı olacaktı.

Karanlıkta, sessizliğin ağırlığına bir plan doğuyordu. İçimdeki fırtına, artık bir pusula olmuştu.

"Önce Kayıp Rıhtım barakasına uğrayacağız," dedim, sesim arabadaki ölü havayı ilk kez yarıyordu. Lerna başını bana çevirdi, gözlerinde soru işaretleri vardı. "Kâğıt üzerinde var olmayan, sadece benim ve birkaç kişinin bildiği bir yer. Orada ihtiyacımız olan her şey var. Silahlar, belgeler, kimlikler."

Fırat'ın dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. "Annen ile küçükken gittiğiniz baraka sanırım? Okyanus Gökçe, sanki yaşarken geleceği görmüş."

Annemin ismini duyduğum an içimde sıcak bir dalga gezindi. "Okyanus Gökçe," diye tekrarladım, sesimde hem bir gurur hem de derin bir özlem vardı. "Evet, o barakayı bana, 'Kızım, dünya seni hiç beklemediğin yerlere savurabilir. Saklanacak bir köşen, dönüp bakacağın bir limanın her zaman olsun,' diyerek göstermişti. O zamanlar bir oyun, bir sır gibi gelmişti. Şimdi..."

Sözümü yarıda kestim. Şimdi, hayatımızın kader çizgisiydi. Annemin öngörüsü, şu an bu karanlık yolculuğumuzda tek gerçek ışığımızdı. Derin bir nefes vererek kollarımı göğsümde bağladım. Fırat'a bakıp gideceğimiz yerin adresini anlattıktan sonra kollarımı çözdüm ve dirseklerimi öndeki iki koltuğa yaslayıp bakışlarımı yolda sabitledim.

Onlardan ayrıldığım anda yaşadıklarımın sözcükleri dilimden dökülürken, Lerna, beni izleyerek dinliyordu. Başıma gelenleri, denizaltındaki görevimi, Taçsız Kral'ı ve Rauf'u anlatmıştım. Tam evlendiğim kısmına geldiğimde Lerna ile Fırat aynı anda;

"Evlendin mi!" diye bağırdılar.

Gözlerimi yoldan çekmeden derin bir nefes bıraktım.

"Babam, beni vurulduktan sonra Çanakkale'ye geri getirecekti. Biliyorsunuz ki annem ile Arven Doruk Aslan'ın olayı hakkında bilgiler toplamıştık. Onların peşinden ayrılmamak için Rauf, böyle bir teklif sundu. Kabul ettim, kâğıt üzerinde. Ama sonra..." deyip sustuğumda Lerna'ya baktım.

Lerna, beni hep sustuğumda anlayan nadir insanlardandı. Gözleri büyüdüğünde dudakları da aynı kaderi aldı.

"Âşık oldun," diye fısıldadı. Sanki bir büyüyü zihnimden çözmek istermişçesine devam etti. "Ve sanırım o seni sevmiyor."

"Sigumun kirma koli! Bulmus senun cibi birunu. Daa ne istii?"

Fırat'ın ani patlaması, arabanın içindeki gergin havayı bir anda dağıttı, hatta Lerna'nın dudaklarında istemsiz bir gülümseme belirdi. Ben de dayanamayıp gülümsedim. O bildik, kabadayı Trabzon şivesi, her şeye rağmen içimi bir nebze ısıtmıştı.

"O öyle demiyor işte, Fırat," dedim, sesimde bir hüzün ve bir o kadar da kararsızlık vardı. "O... Karmaşık. Bazen öyle bakıyor ki, her şeyi anlatacakmış gibi. Sonra bir duvar örüyor. Bir adım atıyor, iki adım geri çekiliyor. Koridordaki her bakışı, her 'yanlışlıkla' değen eli... Ali'nin anlattıkları... Ama hiçbir şey söylemiyor. Sadece kaçıyor."

Lerna, arka koltuğa yaslanıp düşünceli bir ifadeyle baktı. "Belki de kaçacak bir şeyi yok, Miraç. Belki de hisleri o kadar büyük ki, onları nasıl kontrol edeceğini bilmiyor. Ya da belki... senin ona hissettirdiklerinden korkuyor. Güçlü bir kadın, güçlü duygular uyandırabilir. Bu da bazı erkekleri ürkütür."

Fırat homurdandı.

"Uuu... dedu bişey. Kizun sevduğu bellu, hisleri bellu! Cözün cördiğinu daa ne sorgulaysun?"

Lerna, alayla Fırat'a baktı.

"Senin hislerin belli mi ki?"

Anlamsız bakışlarımla bir ona bir de Fırat'a baktım.

"Ula! Konunun benumla ne alakası var?"

Lerna, alaycı gözlerini bir kez olsun Fırat'tan çekmedi.

"Sende benim sevgimi sorgulamadın mı?"

Fırat, göz ucundaki sinirle Lerna'ya bakıp yola geri döndü.

"Lerna," dedi uyarıcı bir ses tonuyla. "Sadan soldan basayi bağa. Yüzüğü dakarken saa ne sormamu bekliydun?" Direksiyonu sola doğru çevirirken bir kez daha Lerna'ya baktı. "Ben senu seviyrum dedum mu, dedum. Sende o yüzüğü takdun mu, takdun. Bidmişdur!"

Ağzımdan bir şaşkınlık nidası dökülürken hızla gözlerimi kırpıştırdım.

"Siz... Sen... Yüzük mü taktınız?"

Lerna, göz ucuyla bana baktı.

"Evet. Bu hıyar, bana evlenme teklifi etti."

Gözlerim kocaman açılmıştı. Arabadaki atmosfer, bir anda enkazın hüznünden, bambaşka bir şaşkınlığa ve sıcaklığa dönüşmüştü. Fırat'ın kulakları kıpkırmızıydı, Lerna'nın ise yüzünde, onu çok nadir gördüğüm, hafif ama gerçek bir mahcubiyet vardı.

"Ne?!" diye çıkıştım, arada kalmışlıkla önce Fırat'a, sonra Lerna'ya bakarak. "Ne zaman? Nasıl?"

Fırat hâlâ yola odaklanmış gibi yapıyor, ancak gergin boynundaki kasları her şeyi ele veriyordu.

"Geçen ay," diye mırıldandı, sesi alışılmadık şekilde küçülmüş, hüzne bürünmüştü. "Normalde bu görev bitince düğün yapacaktık..."

Cümlesinin ardında kalan sessizlik, arabanın içini doldurdu. O bitmemiş cümle, hepimizin içini acıtan bir gerçeği haykırıyordu: Bu görev bitmemişti. Ve asla, planladıkları gibi bitmemişti.

Lerna, yüzünü cama doğru çevirdi. Camdaki yansımasında, gözlerinin nemlendiğini görebiliyordum. Fırat'ın parmakları direksiyonu öyle bir sıkmıştı ki, parmak boğumları bembeyaz olmuştu. "İki hafta sonra," diye ekledi, sesi şimdi daha tok, ama bir o kadar da kırgındı. "Söz vermiştik. Sana yüzükleri taktıracaktık. Emir ile Baran, sağdıcımız olacaktı."

İsimlerini duyduğum an, midemde bir yumruk daha hissedildi. O mutlu gün hayali, şimdi en acılı anılarımızdan biri haline gelmişti. Düğün değil, bir cenaze töreni görmüştük.

"Onlar..." diye başladım, boğazım düğümlenirken, "onlar, şimdi size gökyüzünden bakıyor olacaklardı. Belki de öyle yapıyorlardır."

Lerna, başını cama yaslayıp gözlerini kapattı. İnce bir titreme omuzlarından geçti. "Biliyor musun," diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmaz bir hale gelmişti, "Emir, Fırat'a 'Abi, gelinliği ne renk alacaksın?' diye takılıyordu sürekli. Baran ise, 'Bırak Emir, Fırat abi Lerna ablanın istediği rengi bilir,' deyip onu susturuyordu."

Fırat'ın yüzünde bir gülümseme belirdi; buruk, acı dolu, ama gerçek bir gülümseme.

"Emir, 'Pembe olsun, Trabzon'un horozu gibi parlasın!' demişti. Salak herif."

O an, arabada garip bir huzur oldu. Acı vardı, evet. Dayanılmaz bir kayıp vardı. Ama aynı zamanda, paylaşılmış bir sevgi, komik ve canlı anılar vardı. Bu anılar, onları ölümsüz kılıyordu. Onları intikam ateşiyle yok etmeyecektik. Onları, bıraktıkları kahkahalarla, şakalarla ve sevgilerle yaşatacaktık.

"Bu görev bittiğinde," dedim, sesimde yeni bir kararlılıkla, "sadece onlar için değil, sizin için de bir düğün yapacağız. Onların hayal ettiği gibi. Belki pembe değil, ama kesinlikle onların bizi izleyebileceği bir düğün olacak."

Lerna başını çevirip bana baktı. Gözlerinde, ilk kez o günden beri, sadece acı değil, minnettarlık ve umut da vardı. Fırat ise sadece başını salladı, konuşamayacak kadar doluydu.

Yol, karanlıkta uzuyordu. Ama artık yolumuzu aydınlatan sadece intikam ateşi değil, kaybettiklerimizin hatırası ve korumak için yemin ettiklerimizin geleceğiydi.

🐙⛓️🧜‍♀️

Dar-ı Dünya, Cem Yıldız

Yazar, Ağzından

Gölcük Deniz Üssü, şiddetli bir yağmurun esiri olmuştu. Denize vuran tanecikler, yükselen dalgalarla birlikte beton iskelelere sertçe vuruyordu. Her bir damla, üssün gri betonuna vurduğunda, bir mermi sesini andırıyordu. Gökyüzü, sanki tüm dünyanın yasını tutuyormuşçasına kurşuni bir örtüyle kaplanmıştı. Rüzgâr, üssün bayraklarını çılgınca savuruyor, direklerin gıcırtısı geceye karışıyordu. Böyle bir gecede, dışarıda kalan her şey savunmasızdı.

Gece, sadece bir yas değil, buğulu camların ardında, bir bekleyişin ağırlığını da taşıyordu.

Rauf Aslan, kendi odasının penceresinden bu karanlığı izliyordu. Sırtı dünyaya dönüktü. Sol eli cebinde, sağ eli ise pencere pervazına yaslanmıştı. Çenesi sıkılı, bakışları ise yağmurla yıkanan geceye dalıp gitmişti. Onun için dışarı çıkmak yasaktı. Aydın Binbaşının emri netti: "Sen burada kalacaksın."

Ve o, bu emrin esiri olmuştu.

İçinde bir fırtına kopuyordu. Her damla, Miraç'ın gittiği yolda atılan bir adım gibiydi. Her gök gürültüsü, ona ulaşamamanın çığlığı. Pencerenin buğusuna, parmağıyla bilinçsizce bir 'M' harfi çizdi. Harf, buğunun içinde belirip hemen kayboldu. Tıpkı ona olan hislerinin bu odanın dışına çıkamayışı gibi.

Bir yanı emre itaatsizlik edip peşinden gitmek için yanıp tutuşuyordu. Diğer yanı ise, onun güvende olmasının tek yolunun, burada, bu puslu pencerenin ardında, onun dönüşü için bir sabit nokta olarak kalmak olduğunu biliyordu. Miraç, intikamının peşinde kaybolup giderken Rauf, onun döneceği limanı korumak zorundaydı.

Bu bekleyiş, her saniyesiyle içini kemiriyordu. Ve dışarıdaki fırtına, içinde kopandan çok daha sakin sayılırdı.

Gözlerini sakince yumduğunda, ruhundaki kadının siluetiyle öfkeyle açtı.

"Ulan," dedi dişlerinin arasından. "Ruhun kapısını göze yükleyen kafamı sikeyim," bir hırsla pencere pervazından ayrılarak masasına doğru yürüdü. "Senin neyine felsefe? Al sana felsefe, gözümü ne zaman kapatsam, önünden ayrılmıyor!"

Masanın üzerine eğildi, avuçlarını soğuk tahta yüzeye dayadı.

"Askersin sen, kendine gel," diye homurdandı kendi kendine, sesi odanın boşluğunda çınlayan boş bir iddiaydı. "Komutansın. Kontrol sende olmalı." Ama bu cümleler bile artık içi boş kelimelerdi. Kontrol, çoktan, o koridordaki bakışlarla, o gecenin sessiz gözyaşlarıyla birlikte kayıp gitmişti. Parmakları masanın kenarını kavradı, tırnakları tahtaya geçti. Öfkesi, çaresizliğinden doğan kara bir alevdi. Kendine kızıyordu. Ona kızıyordu.

Bu lanet duyguların, bu zayıflığın içine düşmelerine izin verdikleri için her şeye kızıyordu.

O sırada odasının kapısı tıklatıldı. Rauf, derin bir nefes verip boğazını temizledi ve sandalyesine oturup ellerini masanın üzerinde kenetledi.

"Gel!" dedi, sertçe.

Odanın kapısı açıldı ve Demir, büyük bir adım atarak içeriye girdi, kapıyı kapattı. Eli, arkasında kalan kulpta takılı kalırken imalı bir bakışla Rauf'a bakıyordu.

"Komutanım, siz çıkmayacak mısınız?"

Rauf, seğiren sağ gözünü kırpıştırarak önündeki dosyanın kapağını açtı. Amacı, işinin olduğunu ve eve gitmeyeceğini söylemekti ama Demir, tabii ki de bunu yemeyecekti.

"İşlerim var Demir," dedi kalemliğinden bir kurşun kalem çekerken. "Ne diyeceksen de ve çık."

Demir, dudağının kenarıyla gülümsedi ama bunu ustaca gizledi. Kapının arkasından çekilerek Rauf'un masasına doğru yürüdü. Demir, masanın önündeki tekli koltuğa oturduğunda, rahatça bacak bacak üstüne attı ve Rauf'u ölçen bir bakışla süzdü. Dudaklarında belli belirsiz, tam anlamıyla "Seni gidi seni..." der gibi bir ifade vardı.

"Komutanım," diye başladı, sesinde alaycı bir ciddiyet vardı, "öncelikle, birkaç saat önce o performans için tebrikler. 'Kafayı mı yedin?' repliği, özellikle Binbaşının huzurunda, gerçekten cesur bir seçimdi. Sahnede kalsaydınız, eminim bir Altın Portakal alırdınız."

Rauf, gözlerini devirdi ve dosyayı biraz daha sertçe karıştırdı. "Demir, ne istiyorsun? Eğer benimle dalga geçmek için geldiysen, sırayı atladın. Aydın Binbaşı çoktan hakkımdan geldi."

Demir, gözlerini alayla kıstı.

"Öncelikle Aydın Binbaşının seninle dalga geçtiğini değil, içinden geçtiğini anlayabiliyorum. Ben de buraya dalga geçmek için değil, anlamak için geldim," diye düzeltti Demir, bu kez sesi daha ciddiye büründü.

"Çünkü sen, Yüzbaşı Rauf Aslan, o odada öyle bir çıkış yapmazsın. Hele hele onun için asla risk almazsın, diye bilirdik. Ama az önce, seni tanıdığım on yıl boyunca gördüğüm en büyük riski aldın. Neden?"

Rauf, kalemi elinde çevirdi, bakışları dosyaya dikili kaldı. "Yanlış bir karardı. Kontrolü kaybettim. Hepsi bu."

"Ha, tabii," diye alaycı bir tonla onayladı Demir. "Kontrol. O meşhur kontrol. Peki, bu 'kontrol' denen şey, seni burada, pencerenin önünde kendi kendini yiyip bitirirken sana ne kadar iyi geliyor?"

Rauf'un çenesi sıkılaştı. Demir, doğrudan yaraya basıyordu.

"İşte o kontrol," diye devam etti Demir, hafifçe öne eğildi, "aslında bir korku kalkanı, değil mi? O kadar korkuyorsun ki onun başına bir şey gelsin, o kadar korkuyorsun ki onu kaybedesin, ki bu korku seni önce öfkelendiriyor, sonra da burada hapsolmuş bir çılgına dönüştürüyor. Ve biliyor musun? Bu korkuda yalnız değilsin. Biz de korkuyoruz. Ama bizim korkumuz, bizi bir arada tutuyor. Seninki ise seni parçalıyor."

Rauf, sonunda öfkeyle başını kaldırdı.

"Ne saçmalıyorsun sen gece gece? Senin işin yok mu?"

Demir, Rauf'un öfkesine hiç aldırmadı. Hatta, beklediği tepkiyi almış gibi, dudaklarının kenarında daha belirgin bir gülümseme belirdi. Rahatça koltuğuna geri yaslandı.

"İşim mi? Elbette var. Şu anda yapıyorum işte," dedi, kendinden emin bir tavırla.

Rauf, seğiren gözünü ondan sakınmadı.

"Düzgün bir şey söylemeyeceksen çık dışarı," dedi ve bakışlarını dosyaya indirdi. Demir, bir süre sessiz kalarak Rauf'u izledi. Demir, on yıldır beraber olduğu bu adamın; zihninde her şeyi planlayan, her ihtimali hesaplayan, duygularını bir sığınak gibi saklayan biri olduğunun bilincindeydi. Ve o sığınağın yerle bir olmuş olduğunun da farkındaydı.

Gözlerindeki alaycılık yavaş yavaş eriyor, yerini daha derin, daha anlayışlı bir ifade alıyordu. İçini çekti.

"Âşık oldun, değil mi?" diye fısıldadı, kendiliğinden.

Rauf, bugün ikinci kez karşı karşıya kaldığı, daha kendine bile itiraf edemediği o kelimeyle elindeki kalemi bırakıp sertçe masaya vurdu ve sağ elinin işaret parmağını tehdit edercesine suratına doğru salladı.

"Ağzımdan kötü bir şey çıkmadan siktir git şu odadan!"

Demir, Rauf'un işaret parmağına hiç kıpırdamadan baktı. Gözlerinde artık ne alay vardı ne de şaşkınlık. Sadece, her şeyi doğrulayan sakin bir anlayış. Tehdit edici parmak titriyordu; bu, Rauf'un ne kadar haklı olduğunun en büyük kanıtıydı.

Yavaşça ayağa kalktı. Yüzündeki o son ciddi ifadeyi silmeden, Rauf'un gözlerinin içine baktı.

"Tamam," dedi, sade, yumuşak bir tonla. "Çıkıyorum. Ama şunu söylemeden çıkmayacağım."

Bir an durdu, sözlerinin ağırlığını hissettirmek için.

"O senin için sadece bir görev, sadece bir evlilik kâğıdı olsaydı, bu kadar yıkılmazdın. Bu kadar korkmazdın. Ve kesinlikle, bu kadar öfkelenmezdin."

Rauf nefesini tutmuştu, parmağı hâlâ havada, ama gücü çekilmişti.

"Kimse senden bunu itiraf etmeni beklemiyor, Rauf," diye devam etti Demir, sesi neredeyse bir fısıltıydı. "Ama kendine itiraf et. Yoksa bu öfke, seni de onu da mahveder."

Demir, arkasını döndü ve odadan çıktı. Kapıyı sessizce kapattı, Rauf'u yalnız bıraktı.

Rauf, parmağını yavaşça indirdi. Elini masaya dayadı, başını öne eğdi. Demir'in son sözleri, odada bir hayalet gibi dolanıyordu.

Âşık oldun, değil mi?

Bu sefer, suratına vurulan bir yumruk değil, kalbine saplanan bir bıçaktı. Ve en kötüsü, artık onu çıkaracak gücü kendinde bulamıyordu. Çünkü bıçak, gerçeğin ta kendisiydi.

Dosyanın üzerinde duran kaleme baktığında gözlerini acıyla kapattı. Ruhunun, kapı arkasında kalmış, kadının saçlarındaki o kalemi gördü. O kalem, o an, tüm dünyadaki en önemli nesneymiş gibi görünmüştü ona. Oysaki saçların dokusunu parmak uçlarında hissettikten sonra o kalemin ne kadar şanslı olduğunu anlamıştı.

Gözlerini açtı. Masanın üzerindeki kaleme baktı. Sıradan, siyah, ucuz bir kurşun kalemdi. Ama onun saçlarındaki kalem, bir hazine gibi parlamıştı gözünde.

"Kahretsin," diye mırıldandı boğuk bir sesle, avuçlarını gözlerine bastırarak. Demir haklıydı. Bu, bir görev sorumluluğu değildi. Bu, bir evlilik kâğıdının gerekliliği hiç değildi.

Aşk.

İtiraf, zihninde bir yankı gibi çınladığında, bedenindeki tüm gerginlik bir anda boşaldı. Yerini, ezici bir yorgunluk ve korkunç bir kabulleniş aldı. Sırtüstü sandalyesine yaslandı, tavanı izlerken.

Evet. Âşık olmuştu. Kraken, Sirena'ya âşık olmuştu. Ve bu, onu savunmasız, korkak ve kontrolsüz yapmıştı. Ama aynı zamanda... bu, onu daha önce hiç olmadığı kadar canlı da hissettiriyordu. O gece onun sessiz gözyaşlarını tutarken, hayatında ilk kez, sadece bir asker değil, bir koruyucu olduğunu hissetmişti. Sadece bir komutan değil, bir sığınak.

Yavaşça doğruldu. Artık kaçış yoktu. Demir'in de dediği gibi, bu gerçeği kabul etmeli ve onunla yaşamayı öğrenmeliydi. Onu korumanın yolu, öfkeyle dağılmak değildi. Onu korumanın yolu, daha akıllı, daha stratejik, daha güçlü olmaktı. Hem bir komutan hem de... onun olmak istediği kişi olarak.

Ellerini masanın üzerinde kenetledi. Gözlerinde, o gece kaybettiği kontrol değil, yeni bir amaç belirmişti. Şimdi, gerçek savaş başlıyordu. Ve bu sefer, savaş alanı sadece dışarıdaki dünya değil, kendi kalbiydi.

🧜‍♀️⛓️ 🐙

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Araba, Kayıp Rıhtım adı verdiğimiz barakanın önünde durduğunda, hepimiz aynı anda inmiştik. Gece, bu tenha ve terk edilmiş sahilde daha da yoğunlaşmıştı. Rüzgâr, hurda metal parçalarını sallayarak ince bir ıslık çalıyor, dalgalar ise uzaktan hırçın bir uğultu getiriyordu. Baraka, karanlıkta devrilmek üzereymiş gibi duran, paslı saclardan yapılma bir hayaleti andırıyordu. Annemin bana emanet ettiği bu sır, işte böyle bir yerde saklıydı.

Lerna, etrafı tetikte gözleriyle süzerken, "Burası mı?" diye fısıldadı, sesinde bir şüphe vardı. "Güvenli mi?"

"Güvenli olan hiçbir yer yok artık," diye karşılık verdim, anahtarı cebimden çıkarırken. "Ama burası, en azından bizim olan tek yer." Anahtar, eskimiş kilide uydu ve ağır, gıcırtılı bir sesle döndü.

Kapıyı itip içeri girdiğimizde, toz ve nem kokusu ciğerlerimize doldu. Fırat, el fenerini yaktı. Işık huzmesi, içerideki karmaşayı aydınlattı: Eskimiş denizcilik haritaları, kutular, bir köşede örtülü duran gizemli şekiller... Ve duvarda, annemin bıraktığı tek kişisel eşya: çerçeveli bir fotoğraf. Okyanus Gökçe, genç ve gülen, babamla birlikte bir teknenin burnunda ayaktaydılar. Teknenin içinde olan benim küçüklüğüm, kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde hemen arkalarında, teknenin üzerindeydim.

Işık huzmesi fotoğrafın üzerinde gezindi. O an, zaman donmuş gibiydi. Annemin o özgür, korkusuz gülümsemesi... Babamın ona güvenle bakan gözleri... Ve ben, daha hayatın ne olduğunu bile bilmeden, belki de gelecekte taşıyacağım tüm yüklerden habersiz, arkalarında dikilen küçük kız. Bu fotoğraf, sadece bir anı değil, kaybettiğim bir dünyanın ta kendisiydi.

"Okyanus Gökçe," diye mırıldandı Lerna saygıyla, fotoğrafa yaklaştı. "Hikayelerini senin anlatırken, anlatırken kadarıyla da yüzünü hayal etmeye çalışırdık. Gerçekten, fotoğraftaki gibiymiş."

"Fotoğraftakinden daha fazlasıydı," dedim, sesim hafif titriyordu. Gözlerimi fotoğraftan ayırıp, barakanın derinliklerine çevirdim. "Ve bize, ihtiyacımız olan her şeyi burada bıraktı."

Fırat, ışığı diğer kutulara doğru çevirdi. "Nereye bakacağız, Miraç?"

"Şu köşedeki, üzerinde deniz yıldızı ve çift başlı yılan işareti olan mavi sandığa," diye yön verdim. Lerna, attığı adımları durdurup bir an için bana baktı.

"Arabada bir şey demiştin, 'Arven Doruk Aslan'da sürekli bu işareti kullanıyormuş,' diye. Annenle aralarında bir şifre olabilir mi?"

Adımlarım Fırat'ın feneri tuttuğu sandığa ilerlerken omzumu silktim.

"Bilmiyorum ama çoğu çalışmalarda hep bu işaret var," dedim ve sandığın önünde durdum. Sandığın üstündeki tozlara rağmen bu işaret, derin bir sır gibi altından parlıyordu. Bir anlık refleksle sandığın üzerine elimi koydum ve sağa doğru bakan yılanın üzerindeki tozu sürükledim.

Bu, benim ilk kez o simgeye olan dokunuşumdu.

Sanki beynimin içinde bir kıvılcım çaktı. Parmak uçlarım, o soğuk, tozlu metalin üzerinde titredi. Ve o titreme, bir elektrik şoku gibi kolumdan yukarı, beynimin en karanlık ve unutulmuş köşelerine sıçradı. Gözlerimin önüne ani, parçalı görüntüler geldi.

Küçüklüğüm... Çok küçüğüm. Tam karşımda, benden uzun olan biri duruyordu. Gözlerimin önünde duran bedenin kim olduğunu görmek için kafamı kaldırdığımda, arkasındaki güneş gözlerimi alıyor ve yüzünü görmemi engelliyordu.

Gözlerimi kapatıp yüzümü buruşturdum.

Yüzümü geri indirdiğimi görüyordum. Hemen göz hizamda duran elinin işaret parmağına bakıp gülümsüyorum. Küçük elimi uzatıyorum. Parmak uçlarım, o soğuk metale, yılanın kıvrımlarına dokunuyor.

Gözlerim kendiliğinden açıldığında nefesim hızlanmıştı. Bu, gerçek bir anı mıydı, yoksa zihnimin uydurduğu bir sahne mi? Ama dokunuşun hissi... yüzüğün soğukluğu... o kadar nettiler ki.

Hızla koluma dokunan elle irkilirken savunmaya geçtiğimde Lerna, kollarımı tutup bunu engelledi.

"Miraç, iyi misin?"

Beni tutan kişinin Lerna olduğunu görünce derin bir nefes verdim ve yeniden sandığın üzerine baktım.

"Bu işareti çok kez çalışmalarda gördüm ama hiç dokunmamıştım. Bugün ilk kez dokunuyorum ve bu benim bir anımı tetikledi Lerna," diye mırıldanıp ona döndüm. "Ben bu sembolü daha çok küçükken bir yüzükte görmüştüm. Dokundum. Ama...kimindi hatırlamıyorum."

Lerna'nın gözleri genişledi. Tutuşunu gevşetmedi, ama bakışları keskinleşti, bir bulmacanın parçalarını birleştirir gibiydi. Gözlerindeki parıltılar tehlikeli bir ışıltıya büründüğünde kollarımı bıraktı ve kafasını düşünürcesine sola doğru eğdi.

"Bir yüzük... Küçüklüğün... Belki de annenin tanıdığı biriydi?"

Kafamı iki yana sallayıp omzumu silktim.

"Önemsiz bir detay. Neyse, bırakalım şimdi onu. Yetmiş iki saatimiz var. Bir an önce Emir ile Baran'ın intikamını almamız gerekli."

Lerna, bakışlarındaki o araştırma duygusunu anında yok edip gözlerini kaçırdı. Sandığa dönüp kilidini açtım ve kapağını kaldırdım. Ağır, gıcırtılı bir sesle aralanan kapağı duvara yaslayıp doğruldum. Sandığın içinde, bir askerin belki de cephanede bulamayacağı her teçhizat buradaydı.

Fırat ile Lerna, sandığa doğru ağır çekimde eğildi.

"Oha!"

Ellerimi birbirine çarparak tozu temizledim ve belimin yanlarına koydum.

"Evet millet, istediğinizi alabilirsiniz," Fırat'ın roketatara uzandığını görünce, "Onu ben kullanacağım Fırat, başka bir şey al," dedim.

Fırat'ın yüzünde, neredeyse çocuksu bir heyecan belirdi. Gözleri, sandığın içindeki silahların üzerinde gezinirken, Lerna ise daha ihtiyatlıydı. Doktor, ameliyat aletlerini seçer gibi, her bir parçayı dikkatle inceliyordu.

"Burada sadece silah yok," dedi Lerna, sesi düşünceli. Birkaç dosyayı ve defteri işaret etti. "Bunlar... istihbarat raporları gibi. Ve şu mühürlü zarflar..."

"Onları sonra inceleriz," diye müdahale ettim, pragmatik bir tonla. "Önce, bahsettiğiniz muhasebecinin evine gideceğiz. Ve orada sessiz, temiz, iz bırakmayan bir iş çıkaracağız. Bu yüzden, ses çıkarmayan, kompakt ve ölümcül olanları seçin. Susturucular, keskin nişancı tüfekleri, tabancalar. Ve el bombaları. Sadece sis ve şok bombaları. Öldürmeye değil, şaşırtmaya ve ele geçirmeye ihtiyacımız var."

Fırat, bir HK MP5'i sandıktan çıkarırken, "Ne kadar süremiz var?" diye sordu.

"Planlamalara on beş dakika," dedim, bir Glock'u emniyete alıp kemerime yerleştirirken. "Yollara bir saat. Operasyonlara da en fazla yirmi dakika versek, geri kalan süremiz yaklaşık beş dakika, topladıklarımızı üsse götürmek için gayet yeterli bir süre. Zaman, bizim için çalışıyor, ama çok da değil."

Lerna, bir keskin nişancı tüfeğinin parçalarını hızla birleştiriyordu. Parmakları, her vida, her mekanizma üzerinde bir ustanın kesinliğiyle hareket ediyordu. "Son beş dakika içinde nasıl üsse girmeyi planlıyorsun?"

Sandıkta kalan el bombasını cebime yerleştirip Lerna'ya baktım ve gülümsedim. Lerna, gözlerini devirip kafasını iki yana salladı.

"Kusma garantili bir operasyon olacak," dedi Fırat.

Gözlerimi ona çevirdim.

"Kusma garantili olup olmadığını bilmiyorum ama," çenemi kaldırdım. "Bizi kardeşlerimizden ayrı koyan o puştlara, kan kusturacağımıza yemin edebilirim."

"Ediyorum da," diye ekledim, sesim barakanın ağır havasında keskin ve netti. "Onlar, sadece iki askeri şehit etmediler. Bir evi söndürdüler. Bir aileyi dağıttılar. Ve şimdi, onların kurduğu bu kirli düzenin muhasebecisine gidiyoruz. O adam, her bir damla kanın, her bir gözyaşının defterini tutmuştur. Ve biz de ondan, o defterin tamamını isteyeceğiz. Gerekirse, bir sayfasını kanıyla yazdırarak."

Fırat, MP5'ine susturucuyu takarken başını salladı. Yüzündeki ifade, artık sadece öfke değil, buz gibi bir odaklanılıştı. Lerna, tüfeğinin dürbününü ayarladı, geceyle yarışan gözleri artık bir nişancının keskin, duygusuz bakışını taşıyordu.

Sandıktan çıkan son birkaç küçük ama kritik ekipmanı, kablosuz kulaklıklar, küçük kameralar, el tipi sinyal karıştırıcıları çantalarımıza yerleştirdik. Her şey hazırdı.

"Kulaklıklarımızı takalım," dedim, kendi kulaklığımı yerleştirirken. "Frekans 7 bizim özel frekansımız. Araç içi iletişim. Lerna, arabanın etrafında gözcü olacaksın. Fırat, benimle içeri gireceksin. Temiz ve hızlı. Sorularımıza cevap verirse, onu bağlayıp bırakırız. Vermezse..."

Cümlemi bitirmeme gerek yoktu. Hepimiz ne yapmamız gerektiğini biliyorduk.

Barakadan çıkarken, gece daha da derinleşmişti. Arabanın yanına yürürken, her birimiz artık farklı insanlardık. Kaybın sıcak acısı, yerini soğuk, hesaplanmış bir kararlılığa bırakmıştı. Arabaya bindiğimizde, içerisi sessizdi, sadece motorun uğultusu ve kulaklıklardan gelen hafif statik ses vardı.

"Yola çıkıyoruz," dedim, direksiyonu kavrayarak. "Ve unutmayın, bu sadece başlangıç. Muhasebeciden sonra, daha büyük balıklar gelecek."

Araba, karanlık sahilden ayrılıp asfalta çıktı. Cebimdeki, sandıktan çıkan mühürlü zarflara ve "Başlangıç" yazılı kâğıdı hatırladım. Onlar, annemin bıraktığı en büyük sırdı. Ama şu an, onlar için vaktimiz yoktu. Önce, şimdiki savaşı kazanmalıydık. Geçmişin sırları, biraz daha bekleyebilirdi.

Bizim için yetmiş iki saat başlamıştı.

⛓️

1. SAAT

Bu Aşk Fazla Sana, Şebnem Ferah

Yazar, Ağzından

Aracın içindeki sessizlik, sıradan bir sessizlik değildi. Bu, keskinleşmiş zihinlerin, planların ve anıların ağırlığıyla dolu bir boşluktu. Miraç'ın gözleri yola dikilmişti, ama bakışları çok daha ötelere, geçmişin sisli koridorlarına ve geleceğin tehlikeli eşiğine gidip geliyordu. Direksiyondaki elleri sıkıydı, annesinin sandığındaki o sembolün soğuk dokunuşu hâlâ parmak uçlarında bir karıncalanma olarak duruyordu.

Yan koltukta, Lerna pencereden dışarıyı izliyor gibiydi, ama aslında zihni bir satranç tahtası gibiydi. Arka koltukta ise Fırat, MP5'ini usulca temizliyordu. Her biri, kaybettikleri evin enkazından çıkmışlardı. Şimdi, o enkazdan topladıkları acıyı, öfkeyi, yası bir silaha dönüştürüyorlardı. Ve bu sessiz yolculuk, o silahları düşmanın kalbine saplamadan önceki son huzurdu. Çünkü bir saat sonra, sessizlik yerini kaosa, planlar yerini eyleme bırakacaktı. Ve onlar, o kaosun tam ortasında, kaybettiklerinin hayaletleriyle birlikte savaşacaklardı.

"Denize açıldım sevmeye, sevilmeye

Anladım, sevmek gibisi yok

Yağmura soyundum, yavaş yavaş yağar diye

Damlalarda yüzmek gibisi yok"

Gölcük Deniz Üssü'nde Rauf, ışıkların parlaklığını kıstığı odada, masa başındaydı. Loş ışık, sadece masasının üzerine düşen bir leke gibiydi, onu karanlık odaya yapıştırılmış gibi gösteriyordu. Önünde, bir yığın dosya, harita ve ekranlar vardı. Omuzları düşük, sırtı sandalyeye yaslı bir şekilde parmaklarını klavyede gezdiriyordu. Gözleri bir dosyalara bir ekrana kayarken, gözleri yazdıklarını takip ediyordu.

Sol elini dosyaya uzattı ve bir sayfa çevirip yeniden elini klavyeye yasladı. Ekranın ışığı, alnına dökülmüş serseri tutamların içine işliyor ve yüzünün çizgilerini daha da düşünceli bir hâle bürüyordu. Bir heykel gibi hareketsizdi, ama içinde, sessiz bir çığlıkla dolu bir fırtına kopuyordu.

"Yokluğum, varlığım bir

Dünüm yok, yarınım sır"

Miraç, aracın kontrolünü eline almış bir şekilde yolu yönetmeye devam ederken zihnindeki düşünceleri susturamıyordu. 'Acaba Rauf ne yapıyor?' diye düşünürken gözlerini devirerek kafasını belirsizce salladı. Bir şey yapmayacağını düşündü ve bunu kendine imkânsız saydı. 'Beni düşünmüyordur bile,' düşündü.

Oysa tam tersiydi.

Rauf'un gözleri, önündeki ekranla masaya serpiştirilmiş kâğıt yığını arasında mekik dokurken okuduğu isimle, kalakaldı. Başparmağının basılı kaldığı boşluk tuşu, sayfayı taramaya devam etti.

"Nasıl inanırım sana?

Bu yürek ağır bana

Sevgin öyle uzaklarda

Nefes alsan da yanımda

Rauf, yutkunarak kağıtta yazan Miraç’ın isminden bakışlarını çekti ve ekrana baktı. Boşluk tuşundan parmağını hızla çekti. Gördüğü beyaz sayfayla yerinde doğrulurken gözleri büyüdü. Hızla sağ eliyle fareyi kavradı ve farenin ortasındaki tekerliği döndürdü. Yazdığı raporda kaldığı yere doğru kaydırdı ve gördüğü yazılarla derin bir nefes bıraktı.

"Bu aşk fazla sana"

Binbaşı Aydın Kemerci, odasının pencere önünde, elleri üniformasının cebine gömülü, sade ve dik bir şekilde duruyordu. Pencerenin ardında, gece ve fırtına birbirine karışmıştı. Dalgalar beton iskeleye hırçınca çarpıyor, köpükler siyah suyun üzerinde anlık yaralar gibi açılıp kapanıyordu. Rüzgâr, üssün tellerini titretiyor, uzaktan gelen iniltili bir uğultu getiriyordu.

Ama Binbaşının bakışları, bu kaosta sabit bir noktaya, iskelenin ucundaki tek bir demir babaya dikilmişti. O baba, tüm bu öfkenin ortasında sarsılmaz, değişmez bir gerçeklik gibi duruyordu.

Onun bakışları da öyleydi; dışarıdaki fırtınayı seyrediyor, ama içindeki fırtınayı kimseye göstermiyordu. Yüzünde her zamanki taş gibi ifade vardı, ancak gözlerinin derinliklerinde, alacakaranlık sularda gezen bir geminin kaptanının tedirgin bilgeliği okunabilirdi. Çenesi hafifçe öne eğikti, düşünceli ve ağırdı. Verdiği her kararın, şu anda dışarıda, o karanlıkta yol alan insanların kaderini belirlediğinin farkındaydı.

Ve o pencere önündeki sessiz bekleyiş, bir komutanın en yalnız anıydı.

⛓️

3. SAAT

Light of the Seven, Ramin Djawadi

Yazar, Ağzından

Araba, şehrin dış mahallelerindeki sakin, ağaçlıklı bir sokağın karanlık köşesinde, motoru durmuş vaziyette sessizce bekliyordu. Hedef, birkaç evin ötesinde, bakımlı bahçeli, tek katlı bir villaydı.

Miraç, direksiyonda hareketsiz oturuyor, gözleri karanlıkta parlayan eve dikilmişti. Yüzündeki ifade, artık kişisel düşüncelerden tamamen arınmış, saf bir operasyonel odaklanmaya dönüşmüştü. Yanındaki Lerna, kulaklığından gelen statik sesi dinliyor, elindeki küçük ekrandan evin etrafındaki hareketliliği kontrol ediyordu. Arka koltukta Fırat ise, son bir kez MP5'inin şarjörünü kontrol ediyor, sırt çantasındaki ekipmanın yerinden oynamadığından emin oluyordu.

Havadaki gerilim elle tutulur hale gelmişti. Sessizlik, artık bir huzur anı değil, gerilmiş bir yay gibiydi. Dışarıda, tek tük yağmur damlaları arabanın camlarına düşüyor, gece ise onların üzerine bir örtü gibi çökmüştü. Miraç, çenesine sıyrılmış maskeyi gözlerini açık bırakacak şekilde kapattı ve son bir kez Lerna'ya baktı. Lerna, başını hafifçe sallayarak "Temiz" işaretini verdi. Etrafta hareket yoktu, evdeki ışıklar yarım saat önce sönmüştü.

"Tamam," dedi Miraç, sesi alçak ama net. "Plan konuştuğumuz gibi. Lerna, bizi gözle. En ufak bir tuhaflıkta, frekans 7'den uyar. Fırat, sen benimle."

Kapı kolları sessizce açıldı, iki karanlık siluet aracın dışına süzüldü. Gece onları yuttu. Lerna, arabanın içinde kalıp dürbünü gözüne dayadı, nefesini tuttu. Şimdi, eylem zamanıydı.

Miraç ve Fırat, gölgeler gibi duvar boyunca ilerlediler. Bahçe çitini geçmek, onlar için bir çocuk oyuncağıydı. Evin arka bahçesinde, mutfağa açılan kapıyı kısa bir sürede sessizce açtılar. İçeri sızdıkları an, Miraç, Fırat'a baktı ve sağ elini yüzüne kaldırdı. İşaret ve orta parmağı önce gözlerini gösterdi ardından salona çevirdi ve hayali bir halka çizdi.

Bu, eve bak anlamına geliyordu.

Fırat, işaret ve başparmağını birbirine yaklaştırıp üç parmağını havada kalacak şekilde konumlandırdı. Bu, tamam anlamına geliyordu. Fırat, aldığı sessiz emirle evi dolaşmaya başladığında Miraç, merdivenlerden çıkmaya başladı. Fırat, kitaplığı tıpkı bir hayalet gibi dokunup incelerken Miraç, üst kata varmıştı bile. Önünde duran iki oda vardı. En sağdakinin kulpunu tuttu ve nefesini bırakmadan açtı.

İçeride her şeyden habersiz uyuyan, aradıkları o muhasebeciydi. Miraç, kemerine bağlı bezi ve ipi kontrol ederken yatağa doğru ilerledi. Hızlı ve sessiz hareket etti. Bir eliyle adamın ağzını kapattı, diğer eliyle de ipin bir ucunu yatağın demir başlığına geçirdi. Adam panikle uyandı, gözleri korkuyla faltaşı gibi açıldı. Nefes almaya, debelenmeye çalıştı ama Miraç'ın demir gibi tutuşu ve üzerindeki ağırlık ona hareket şansı vermedi.

"Sus," diye fısıldadı Miraç, sesi buz gibi ve kesindi. "Bağırma. Sadece sorularım var. Doğru cevaplar verirsen, sağ salim uyumaya devam edersin."

Adamın gözlerindeki panik, yerini çaresiz bir kabullenişe bıraktı. Başını hafifçe, zorlukla salladı.

Miraç, ağzını kapatan elini yavaşça çekti, ama tetikteydi. Ellerinde her türlü bilgi vardı. Grup, İngiltere'ye bağlı bir teşkilattı. Elindeki malları, deniz üzerinden geçirmeye çalışmışlar ama Çanakkale'den geçememişlerdi. Boşuna dememişlerdi;

Çanakkale geçilmezdi.

İtalyan grup deniz yoluyla geçiremedikleri paketleri, kara yoluyla geçirmek için harekete geçirildiklerinde Fırtına Timi görevlendirilmişti. Kamu ve ticari alana kapatılmış, eski bir pamuk fabrikasında; pamukların ezildiği yerde malları eziyorlar ve onları saklanabilecek bir konuma getiriyorlardı. Pamuk fabrikasının kime ait olunduğu belliydi ama kim tarafından satın alındığı belirsizdi.

Miraç'ın öğrenmek istediği tam da buydu.

"O pamuk fabrikasının sahibi kim? Söyle, kim orayı satın aldı?"

Adamın boğazını sıkan parmaklarını biraz daha gevşetti, nefes alıp cevap verebilsin diye. Muhasebecinin yüzü terlemiş, gözleri iri iri açılmıştı.

"Fabrika..." diye hırladı, "fabrika... satın alınmadı. Kiralanmadı da. Kullanım hakkı verildi."

Miraç'ın kaşları çatıldı. "Kim verdi?"

Adam, korkulu gözlerle Miraç'a baktı. Gerçekleri söylemezse öleceğini düşündü.

"Belediye başkanı... onu... onu tehdit ettiler," Adam nefes nefese kalmıştı, her kelime bir işkence gibi çıkıyordu ağzından. "Ailesiyle."

Miraç, adamın nefesini sanki alacakmış gibi yüzüne eğildi.

"Kim?" dedi dişlerinin arasından.

"Bilmiyorum!" diye bağırdı adam. Miraç, adamın ağzını kapattı.

"Bağırma kalıbını siktiğim. Bağırmadan anlat," dedi ve elini çekti.

"Bilmiyorum. Ben sadece bana verilen faturaları giriyorum. Para onlardan geliyor, talimat onlardan geliyordu. Ben hiçbiriyle yüz yüze gelmedim!" diye acıyla inledi. Miraç, birkaç saniye adamın gözlerine baktı. Sonra, hızla adamın ağzını bezle kapattı, ellerini ve ayaklarını sıkıca bağladı. Onu yatağa hapsetti.

Kulaklığına dokundu.

"Fırat, bulduğun her şeyi al," dedi ve bir an için adamın yüzüne baktı. Pantolonunun sağ cebindeki siyah cd kalemini aldı ve adamın alnına bir M harfi çizdi.

"Aynaya baktıkça beni hatırlarsın," dedi kalemin kapağını kapatırken, "Çünkü ölmeden önce göreceğin son isim ben olacağım," deyip odadan çıktı. Miraç, koridorda Fırat'la buluştu. Fırat'ın omzunda, bilgisayar ekipmanları ve dosyalarla dolu ağır bir çanta vardı. Birbirlerine anlamlı bir bakış attılar, iş tamamdı.

Geldikleri yerden çıkıp bahçedeki gölgelerin arasında kaybolup arabaya ulaştılar. Araba harekete geçtiğinde, ev küçülüp karanlıkta kayboldu. Miraç, maskesini çenesine kadar indirip kurumuş dudaklarını yaladı. Yanında oturan Lerna, sorgulayan gözlerle kucağına bırakılmış çantaya bakıyordu.

"Bunlarla nereye gidiyoruz?"

Miraç, göz ucuyla Lerna'ya baktı ve yola geri döndü.

"Muhasebeci hiçbir şey bilmiyor. Fabrika için kullanım hakkı verilmiş. Kimin verdiğini sorduğumda, belediye başkanını ailesiyle tehdit ettiklerini söyledi."

Fırat, elindeki tableti sertçe kapattı ve arkasına yaslandı.

"O yüzden belediye başkanının evine gidiyoruz," dedi, cebindeki telefonu çıkartırken. Yüzüne vuran ekran parlaklığıyla yeşil gözleri kısıldı ve kaşlarını çatıp telefonu kulağına yasladı. Birkaç saniye bekledi ve çenesini kaldırdı.

"Alo, sana atacağım konumda bir paket var. Onu Sirena'nın teknesine götür."

Miraç'ın direksiyonu tutan sağ elini, çatık kaşlarıyla çekti ve vites topuzuna avcunu dayayarak üçüncü vitese geçirdi. Artık bir sonraki hedef belliydi.

⛓️

6. SAAT

Gece yavaş yavaş söküyordu. Gri bir alacakaranlık, ufuk çizgisini kemiriyor, şehrin siluetini karanlıktan sıyırıp belirginleştiriyordu. Şafak henüz doğmamıştı, ama artık katıksız bir karanlık da değildi gece. Bu, günün en huzursuz, en belirsiz saatiydi; ne tam gece, ne de gündüz.

Araba, şehrin lüks ve tenha bir mahallesine giriyordu. Burası, gücün ve paranın sessizce ikamet ettiği yerdi. Yüksek duvarların ardındaki villalar, hâlâ karanlık ve sessizdi. Miraç, aracı hedef villanın bir blok ötesinde, diğer lüks araçların arasında kamufle olabileceği bir yere çekti. Motor durduğunda, içerideki gerilim yeniden yükseldi.

"Belediye başkanı Celal Özkan," diye fısıldadı Lerna, elindeki tabletten son bilgileri okuyarak. "Eşi ve bir kızı var. Kızı yatılı okulda. Bu saatte evde sadece o ve eşi olmalı. Evde güvenlik sistemi var, ama özel koruma yok gibi görünüyor."

Miraç başını salladı. "İyi. Bu sefer konuşma şeklimiz farklı olacak. Onu tehdit edenler gibi davranmayacağız. Ona... bir seçenek sunacağız."

Fırat kaşlarını kaldırdı. "Ne seçeneği?"

"Ya bize gerçekleri anlatır ve ona koruma sağlarız," dedi Miraç, gözleri kararlı bir ışıkla parlayarak. "Ya da onu, tehdit edenlere teslim ederiz. Korkunun üzerine korku işlemez. Ama bir çıkış yolu göstermek... o işe yarayabilir."

Plan basitti. Fırat, dışarıda ve iletişimde kalacaktı. Lerna, elektronik sistemi devre dışı bırakacaktı. Miraç ise başkanla yüzleşecekti.

Lerna'nın parmakları tablet ekranında birkaç saniyede gezindi. "Güvenlik kameraları döngüde. Alarm sistemi şu an uyuyor. Beş dakikan var, belki daha az."

"Yeterli," dedi Miraç, kapıyı açtı.

Yine iki karanlık siluet, geceye karıştı. Duvarı aşmak, önceki evdekinden daha kolaydı; para, bazen güvenlikte tembellik yaratıyordu. Bahçe, suskun heykeller ve bakımlı çalılarla doluydu.

Lerna, arka kapının elektronik panelini hızla aşıp kapıyı açtı. Miraç, içeriye tek başına girdiğinde Lerna, hızla arabaya geri döndü. Miraç, geniş koridorda ilerlerken, bir kapının altından sızan ışık gördü. Çalışma odası. Yavaşça itti kapıyı.

İçeride, masasında, sabahın bu erken saatinde bile kravatlı ve düzgün, ancak yüzü ağır endişeyle çökmüş bir adam oturuyordu: Celal Özkan. Başını kaldırdı, gözlerindeki şaşkınlık, anında donuk bir korkuya dönüştü.

Miraç, silahını çıkarmadı. Sadece, kapının eşiğinde durdu. "Celal Bey," dedi, sesi sakin ve ölçülü. "Sizi korkutmak için değil, konuşmak için geldim. Lütfen sakin olun, ben zararsızım."

Belediye başkanının yüzündeki korku, merakına karıştı. Bakışları Miraç'ın taşıdığı silaha kaydığında yutkunarak ayaklandı ve tam bağıracakken Miraç, hızla boyun kilidine alıp ağzına elini bastırdı.

"Durun lütfen!" diye sertçe fısıldadı. "Ben Deniz Kuvvetleri'ne bağlı, Yüzbaşı Miraç Gökçe," Başkanın bakışları yumuşadı ama hâlâ korku taşıyordu. "Elimi çekeceğim bağırmayın sakın."

Miraç, elini yavaşça çekti, ama bedeni hâlâ tetikteydi, bir hamle yapmaya hazırdı. Celal Özkan, nefes nefese, boğazını ovuşturarak geriye doğru sendeledi, masasına yaslandı. Gözleri, Miraç'ın yüzünde, siyaha bürünmüş kıyafetlerinde ve ekipmanlarında geziniyordu.

"Deniz Kuvvetleri?" diye boğuk bir sesle tekrarladı, inançsız. "Bu saatte? Bu şekilde?"

"Resmi bir ziyaret değil, Celal Bey," diye açıkladı Miraç, sesi düşük ama net. "Ve evet, bu şekilde. Çünkü sizinle konuşmamız gereken şeyler, resmi kanallardan geçemeyecek kadar tehlikeli. Ve sizin de başınız, aynı tehlikeyle dertte."

Başkanın yüzü daha da soldu. Gözlerinde, bir şeyi çok iyi bildiğini gösteren bir tanıma vardı. "Onlardan mı bahsediyorsunuz?" diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmazdı. "Mührü, deniz yıldızını çift başlı yılanla sarılı olanlardan?"

Miraç'ın içi bir ürpertiyle kaplandı. Adam, bu sembolü nereden biliyordu? Ayrıca nasıl bu bir mühürdü? Onlar kimdi ve onlar, nasıl bu işareti biliyorlardı? Miraç'ın aklındaki sorular, birikmiş ve bir an için 'Evet,' demesine neden olmuştu. Miraç bunu bozmadı ve devam etti.

"Onlar, sizi ailenizle tehdit ederek, eski pamuk fabrikasının kullanım hakkını aldılar. O fabrikada, benim iki askerim öldü. Ve şimdi, onların peşindeyim. Bana, onların kim olduğunu söyleyin. Sadece bir isim. Bir bağlantı. Bana yardım edin, ben de size yardım edeyim. Ailenizi koruyayım."

Celal Özkan, yığıldığı sandalyesine çöktü. Elleri titriyordu. Uzun, ağır bir sessizlik oldu. Sonra, boğuk, yenilmiş bir sesle konuştu.

"Bir isim yok. Hiçbir zaman yüzünü görmedim. Sadece... aracılar. Telefon görüşmeleri. Para, bir offshore hesaba yatıyordu. Talimatlar... her şey çok profesyoneldi. Ama... bir kere... bir kere, aracıdan daha fazlasını konuşan bir ses duydum. Kendine 'Taçsız Kral' diyordu. Hiç tanımadığım birinin sesiydi, erkekti."

Miraç'ın beyninde bombalar patladı.

"Taçsız Kral erkek miydi?" dedi ve bir anlığına yere baktı. Ama bu nasıl olurdu? Ona, Taçsız Kral'ın, bunca zaman askeriyede kimliğini gizli tutan Yasemin Gök Kurnaz olduğunu söylemişlerdi. Evet, bu doğruydu. Yasemin Gök Kurnaz, askeriyenin içine sızmış biriydi ama kuklaydı.

Ve o kuklanın ipleri, başka birindeydi.

Belediye başkanı, Miraç'ın bakışları ondan kaydığı an silahına bakmaya başlamıştı. Miraç'ın düşünceleriyle olan savaşını fark ettiğinde hızla silaha atıldı ve almaya çalıştı ama Miraç, ondan daha atikti. Hızla belediye başkanının elini tuttu ve kıvırarak belinin arkasına sabitledi. Belediye başkanı bağırarak yüzünü masaya gömdüğünde Miraç, dişlerini sıkarak kapıya baktı.

"Aptal," dedi tıslayarak, belediye başkanına eğildi. "Onlarla çalıştığında kızını koruyabileceğini mi sanıyorsun sen?"

O sırada kapı tıklatıldı ve kulpa abanıldı. Miraç, korkuyla kapıya bakarken nefesini tuttu. Kapı, zorlandı ama açılmadı. Çünkü Miraç, başına ne geleceğini biliyordu.

"Hayatım, iyi misin?"

Miraç, hızla belediye başkanına eğildi.

"Unutma, tek bir kurşunla ikinizi birden öldürürüm. Yaparım bunu. Gönder karını."

Belediye başkanını doğrulttu ve kapının arkasında durup avcunu tabancanın kabzasına yasladı. Belediye başkanı titreyen gözlerle kapıya bakıp "İyiyim karıcığım, sadece," Miraç'a baktı, "masaya çarptım," dedi.

Miraç, kafasını ağırca sallarken elini kabzadan çekti ve çenesini dikleştirdi. Kapının arkasındaki kadının gittiğini anladığında kapının yanından ayrıldı.

"Onlar senin aileni tehdit ettikçe itaat etmek zorunda kalacaksın başkan," dedi ve bir adım ona yaklaştı. "Bana doğruyu söyle. Kim seninle konuştu? Kim sana o fabrikayı verdi?"

Celal Özkan, korkuyla Miraç'a baktı.

"Beni öldürürler..." dedi fısıldayarak.

Miraç, gözlerini sertçe kapatıp açtı. "Seninle işleri bittiğinde zaten öldürecekler," dedi ve kaşlarını çattı. "Kızını, onurlu bir baba gibi büyütmeye devam etmek istiyorsan söyle." Ona doğru bir adım daha yaklaştı. "Konuş başkan. Seni tehdit eden kimdi?"

⛓️

10. SAAT

Gökyüzü aydınlıktı. Gölcük'ün dünden kalan fırtınasından geriye sadece, asfaltta parlayan su birikintileri ve temiz, nemli bir hava kalmıştı. Yeni bir güne başlayan Gölcük Deniz Üssü, rutin işlerine başlamıştı. Düzen ve kaideler aynı şekilde ilerliyordu. Askerlerin bazıları içtima için toplanmıştı bazıları ise görev yerlerine dağılmıştı.

Biri hariç.

Rauf, avuç içleri şakağına yaslamış bir şekilde, dirsekleri masada, gözleri ise masaya odaklanmış bir şekilde odasındaydı. Kahverengi irislerini saran beyaz boşluklar, kılcal çizgilerle dolmuş ve uykusuz bir gecenin kanıtı gibiydi. Hiçliğin ortasında, içinden geçen bir fırtınayı dondurmuş bir adam gibiydi.

Demir, sol elinde tuttuğu iki bardak sıcak kahveyle kapıyı itip içeri girdiğinde, sağ eli kulp üzerinde donakaldı. Gördüğü manzara, yüzündeki rahat ifadeyi silip süpürdü. Dudakları hafifçe aralandı, ama bir şey söylemedi. Hızla içeri girip kapıyı arkasından kapattı. Gözlerini kısıp sahneyi bir daha taradı, emin olmak istercesine.

Odanın içinden bir Kraken geçmişti.

Bilgisayar monitörü masanın kenarından yere devrilmiş, ekranı paramparça olmuştu. Klavye, duvara fırlatılmış gibi, tuşları etrafa saçılmıştı. Dosyalar, sanki bir hortum tarafından savrulmuşçasına, odanın her köşesine dağılmıştı. Kâğıtlar savrulmuş, bazıları yırtılmış, bazıları su birikintileri gibi yere serilmişti. Tekli koltuklardan biri, masadan kapının yanında ters duruyordu. Bir kalem, sertçe fırlatıldığı duvara saplanmış, sapasağlam duruyordu. Bir tek Miraç'a ait olan masa sağlamdı ve tertemizdi.

Ve tüm bu yıkımın ortasında, masanın başında, hiçbir şey olmamış gibi sırtı bükük oturan Rauf. Tek bir hareket yoktu. Sadece, omuzlarından inen ağır, düzensiz nefesler.

Demir, yavaşça masaya yaklaştı, bardakları sessizce bıraktı. Etrafa bakındı, sonra yere çömelip dağılan kâğıtlardan birkaçını toplamaya başladı. Sessizliği, sadece kâğıt hışırtıları bozuyordu.

"Komutanım," dedi sonunda, sesi alçak ve sakin. "Bir şeye ihtiyacınız var mı?"

Rauf, gözlerini yavaşça Demir'e çevirdi. O gözlerde, öfkenin küllerinden doğan, buz gibi, tehlikeli bir sakinlik vardı.

"Evet," diye karşılık verdi Rauf, sesi bir bıçak ağzı kadar keskindi. "Karım."

Demir, topladığı kâğıtları elinde tutarken dondu. "Anlamadım komutanım?" diye tekrarladı, anlam verememiş bir tonla. Rauf, yeniden masaya baktı ama masaya bakmıyordu. Hiçliğin başka bir noktasına dikilmişti.

"Karım, Demir," diye tekrarladı, her kelimeyi vurgulayarak. "Miraç Gökçe Aslan. Yasal eşim. Ve şu anda, izinsiz, korumasız, düşmanın tam kalbine doğru gidiyor olabilir. Benim onu bulmam gerekiyor. Onu korumam gerekiyor. Ama bunun için önce nerede olduğunu bilmem gerekiyor."

Demir, yavaşça doğruldu. "Komutanı-"

Rauf, Demir'in cümlesini kesti.

"Karım on saattir yanımda yok. Bana bakan huysuz mavilikleri yok. Onu utandırdığımda kızaran yüzü yok. Yok. Karım yanımda yok, Demir. Benim onu bulmam gerekiyor. Ama bunun için önce nerede olduğunu bilmem gerekiyor."

Demir, Rauf'un gözlerindeki o değişimi gördü. Bu artık sadece bir komutanın endişesi değildi. Bu, bir erkeğin, sevdiği kadını kaybetme korkusuydu. Ve bu korku, onu mantık ve disiplin duvarlarını aşmaya zorluyordu. Dişlerini sıkarak kaşlarını çattı.

"Rauf, kendine gel. Aydın Binbaşının emri-"

"Emrini sikeyim!" diye patladı Rauf, sesi odanın duvarlarında gürledi. Birden ayağa fırladı, sandalye geriye doğru devrilip yere çarptı. Hırsla masanın etrafından geçti ve Demir'in önünde durup yakalarını kavradı. "O kadının peşinde, benim abimin katili var! Onun peşinde annesinin katili var! Benim. Karımın. Peşinde. Dolanan. Bir. Katil. Var."

Her kelime, bir balyoz darbesi gibi iniyordu. Rauf'un gözleri, Demir'in sadece birkaç santim önünde, çılgın bir acı ve öfke ile yanıyordu. Parmakları, Demir'in üniformasının yakasında öyle sıkıydı ki, kemikleri beyazlaşmıştı.

"Ve ben," diye devam etti, sesi şimdi tehlikeli bir alçak tondaydı, titreyen bir fısıltıyla, "burada, dört duvar arasında, onun o katille yüzleşmesini bekleyecek miyim? Onun, tıpkı abim gibi..." sertçe yutkundu, "bir ceset olarak karşıma gelmesini mi bekleyeceğim?"

Demir, nefesini tutmuştu. Rauf'un acısı o kadar büyüktü ki, odanın havasını yakıp kül ediyordu. Ama aynı zamanda, bu acı onu körleştiriyordu.

"Rauf," diye fısıldadı Demir, sakin ama sağlam bir tonda, yakalarındaki demir gibi tutuşa rağmen. "Dinle beni. Ona gidersen, sadece kendini değil, onu da tehlikeye atarsın. Düşün. Neden Aydın Binbaşı bu konu hakkında gizlilik kararı aldı? Miraç'ın şu anki avantajı, gizliliği. Sen onu bulmaya çalışırken, aslında onun izini, düşmanın da önüne serebilirsin."

Rauf, acıyla kafasını salladı.

"Anlamıyorsun," diye fısıldadı. "Miraç, çok büyük bir şeyi yanında taşıyor. Yıllar önce sırtına koydukları yükün altında kaldı. Taçsız Kral, onun varlığını bilmeye devam ederken ben, burada bekleyemem."

Rauf, bu cümleleri söyledikten hemen sonra ellerini Demir'in yakalarından çekti ve kapıya doğru döndü. Demir, yaşadığı hüznün burukluğunu kenara bırakarak Rauf'un koluna asıldı.

"Nereye gidiyorsun?" diye sordu.

Rauf, kolunu çekerek "Gidiyorum, karımı almadan da dönmeyeceğim," dedi ve yeniden kapıya döndü. Demir, hızla Rauf'un önüne geçti ve kollarından tuttu.

Demir, "Gidemezsin," derken Rauf, yeniden sıyrılıp kapıya geçti. "Çekil önümden," dedi. Demir, hızlı düşündü. Rauf'un yakalarını kavrayarak başını sola doğru eğip kaldırdı.

"Kusura bakma," dedi ve burnunu Rauf'un burnuna gömdü. "Kardeşimin rütbelerini yok etmesine izin veremem."

Rauf, eli burnunda geriye doğru yalpalarken bakışları Demir'e saplandı. Parmaklarının boğumlarından sızan kan ile elini yumruk yaptı ve Demir'e savurdu. Demir, yumruktan kaçmadı ama aynı şekilde Rauf'a vurdu. İki yumruk, aynı anda iki çeneye çarptı. Sert, kemikli bir çat sesi odada yankılandı.

Bu iki adam, adeta birbirleriyle savaş içerisine girdi. Rauf, tam kapıya gidecekken Demir yeniden tuttu ve Rauf'a bir kere daha vurarak yere düşmesine neden oldu. Demir, Rauf'un üzerine atladığında Rauf, Demir'i sarmalayarak üzerine çıktı.

Rauf yumruk attıktan sonra doğrulacakken Demir, "Timini, kariyerini, belki de hayatını mahvetmene izin veremem!" dedi ve onu yeniden altına aldı. "Ve onu da mahvetmene hiç izin veremem."

İki güçlü erkek, odanın ortasında, dağılmış kâğıtlar ve ekipman enkazı üzerinde birbirlerine kenetlenmişti. Nefes nefeseydiler, yüzlerinde çarpışmanın fiziksel acısı ve çok daha derin bir çatışmanın hüznü vardı. Bu, bir dövüş değil, bir müdahaleydi. Demir, bir dostu kendi kendini yok etmekten zorla alıkoyuyordu.

Rauf, mücadeleyi bıraktı, kendini yere bıraktı. Göğsü hızla inip kalkıyordu, ama artık direnmiyordu. Demir'in sözleri, en sonunda, öfke duvarını delmişti. Yere yayılmış halde, gözleri tavana dikili, iç geçirdi. Yüzündeki kan, yeni ve eski yaraların karışımı gibiydi.

Demir, kalçasının üzerinde otururken onu izledi ve gözlerini devirerek kendini sırt üstü bıraktı.

"Miraç'ın gizliliği, onun tek şansı Rauf. Bunu mahvetmene kimse izin vermez."

Rauf, "Peki ne yapayım?" diye fısıldadı, sesi kırık ve yorgun. "Nasıl bekleyeyim? Nasıl... hiçbir şey yapmadan durayım?"

Demir, başını sola doğru çevirdi ve Rauf'un yüzüne baktı.

"Bekle, sadece bekle. O kadın, senin sandığından daha akıllı ve zeki. Emin ol, her şey planı dahilindedir."

Rauf, başını sağa çevirip Demir'e baktı. Demir'in yüzündeki kesik ve morarmaya baktı. Kendi yaptığı hasarın boyutunu görüyordu.

"Özür dilerim," diye mırıldandı, sesi boğuk.

Demir, yüzünü tavana çevirerek ellerini başının altında bağladı.

"Ayy," dedi nefes verirken, "Umarım bebeksi tenime bir şey olmamıştır. Çünkü sana bakınca," dedi ve yeniden Rauf'a baktı, "bebek Chucky'e benziyorsun."

Rauf, bir an için gülerek tavana baktı ama kahkahası kısa sürdü. Acıyla kıvranırken yeniden Demir'e baktı.

"Onun kızıl saçları, çilleri ve mavi gözleri vardı, değil mi?" dediği an Demir, gözlerini büyüten düşünceyle ona baktı. Odada, yerde yatan iki adamın kahkahaları yankılanmaya başladı. İkisinin de zihinlerinden geçen tek bir cümle vardı.

Miraç, bebek Chucky'e benziyordu.

⛓️

20. SAAT

L'automne, Artesia

Terk edilmiş radar istasyonu, bir tepede, rüzgâra teslim olmuş çelik iskeletler ve paslı parabollerden oluşan bir hayalet şehir gibiydi. Miraç'ın kullandığı araç, enkaz yığınlarının arasında gözden kaybolmuştu.

İstasyonun bir zamanlar gözetleme odası olan bölümünde, loş bir pil ışığı yanıyordu. Masanın üzerinde açılmış dizüstü bilgisayar, çıkarılmış hard diskler ve yayılmış dosyalar vardı. Lerna, klavyenin başında, parmakları hızla tuşlarda dans ediyor, bir şifre duvarını aşmaya çalışıyordu. Alnında, konsantrasyondan ter damlacıkları parlıyordu.

Fırat, onun yanında tablete bakıyordu. Gözleri, bulanıklaşan yazılarda en ufak bir bilgiyi arıyordu. Ellerinde somut deliller vardı ama henüz parçalar birleşmemişti.

Miraç ise karşısında kalan sonsuz denizin kıyısında, ellerini ceplerine sokmuş bir şekilde duruyordu. Rüzgâr, Miraç'ın saçlarını dalgalandırıyor, üzerindeki ince poları titretiyordu. Arkasında, Lerna'nın tuş sesleri ve Fırat'ın düzenli nefes alışverişi vardı. Önündeyse, dipsiz, koyu mavi bir uçurum. Deniz, her zaman ona hem ev hem de mezar olmuştu. Şimdi, o derinliklerde sadece balıklar değil, cevaplar da yatıyor olabilirdi.

Zihni, hatırladığı yüzüğü, belediye başkanının korkulu gözlerini, "Taçsız Kral" adını verdiği o soğuk ses ve şu an ellerindeki veri yığını arasında mekik dokuyordu. Parçalar var gibiydi, ama resmin bütününü göremiyordu. Sanki bir bulmacayı karanlıkta, sadece dokunarak çözmeye çalışıyordu.

"Bana doğruyu söyle. Kim seninle konuştu? Kim sana o fabrikayı verdi?"

Celal Özkan, korkuyla Miraç'a baktı.

"Beni öldürürler..." dedi fısıldayarak.

Miraç, gözlerini sertçe kapatıp açtı. "Seninle işleri bittiğinde zaten öldürecekler," dedi ve kaşlarını çattı. "Kızını, onurlu bir baba gibi büyütmeye devam etmek istiyorsan söyle." Ona doğru bir adım daha yaklaştı. "Konuş başkan. Seni tehdit eden kimdi?"

Celal Özkan, titreyen dudaklarını kapatıp açtı.

"Yasemin Gök Kurnaz," dedi titreyerek. "O kadın, Taçsız Kral'ın ayakçısı."

Miraç, derin bir nefes aldı. Havada tuz ve pas kokusu vardı. Nerede hata yapıyorum? diye geçirdi içinden. Ya da hata, baştan beri bende mi?

Annesinin ona bıraktığı sırlara dair içgüdüsü, onu buraya, bu çıkmazın eşiğine getirmişti. Ama belki de annesi, onun tek başına savaşmasını istememişti. Belki de yardım istemeyi öğrenmesi gerekiyordu. Düşüncelerine sızan fikir, sıcak bir dalga yarattı, hemen ardından soğuk bir tedirginlik izledi. Ona güvenebilir miydi? Yoksa güvenmek, onu da bu karanlığın içine çekmek mi olurdu?

Arkasından gelen ayak sesleriyle irkildi. Lerna'ydı. Yüzünde, yoğun konsantrasyonun ardından gelen solgun bir zafer ifadesi vardı.

"Şifreyi kırdım," dedi, sesi yorgun ama tatmin olmuştu. "Başkan doğruyu söylüyor. İmza atılan her evrakın başında Yasemin Gök Kurnaz var. Ve Miraç... bulduğumuz tek şey bunun sadece bir finans ağı olmadığını gösteriyor."

Miraç hızla ona döndü. "Açık konuş?"

"Bir soyağacı gibi bir şey var," diye açıkladı Lerna, gözleri parlak. "Bağlantılar, isimler, tarihler... Ve hepsinin tepesinde, barakada gördüğümüz o sembol var. Çift başlı yılan ve deniz yıldızı."

Miraç'ın kalbi göğsünde hızla çarpmaya başladı. Ellerini yüzüne sürterek denize döndü ve ellerini yüzünden çekip burnundan sert bir nefes verdi.

"Bu simge neden sürekli karşımıza çıkıyor? Arven Doruk Aslan'ın sadece çalışmalarında kullandığı bir izdi."

Lerna, bir an duraksayarak ufka baktı ve başını sağ omzuna doğru eğdi. Sanki bütün düşünceleri su terazisi gibi diğer tarafa akıyordu.

"Ya, o sadece bir iz değilse?"

Miraç, duyduğu şey ile Lerna'ya baktı. Lerna, omzuna eğdiği başını kaldırmadan Miraç'a göz ucuyla baktı. "Arven Doruk Aslan'ın yaptığı çalışmalardan bahsettin," dedi ve kafasını düzeltip Miraç'ın gözlerinin içine baktı. "Bu kadar zeki bir adam, neden önce önemli olan çalışmalarında ardından da her yerde bunu kullanmaya başladı? Hiç düşündün mü?"

Miraç, anlamayarak kaşlarını çattı ve yüzünü buruşturdu.

"Ne saçmalıyorsun Lerna?"

Lerna, gözlerini devirdi.

"Bir düşünsene, yeri yerinden oynatacak bir şey buluyorsun ve başına gelebileceklerin farkındasın," dediğinde Miraç, hâlâ anlamsızca Lerna'ya bakıyordu. Lerna, Miraç'ı omuzlarından kavradı ve kendine döndürdü. "Çalıştırsana saksıyı salak! Yola çıkmadan önce o sandığa dokunduğunda aklına gelen o anıyı düşün. Kim öyle bir yüzüğü taşır ki parmağında?"

Miraç, o an Lerna'nın gözlerine bakarak duraksadı.

"Bir şey biliyordu," diye kendi kendine fısıldadı. Lerna, kafasını iki yana salladı.

"Çok şey biliyordu Miraç. Bence, o sembolü her yerde kullanmasının bir sebebi vardı. Araştırmalar, her zaman tehlike içerir ve bu da onun farkındaydı. Öldüreceklerini anladı ama ne zaman olduğunu bilmiyordu. Büyük ihtimalle annen, senin zihninde gördüğün o adamı tanıyordu ve o adam da Arven'in araştırmalarını biliyordu."

Miraç'ın gözleri büyüdüğünde Lerna, acıyla boyun büktü.

"Onları öldürecek kişinin simgesini her yerde kullandı."

Lerna, haklıydı.

Arven Doruk Aslan, zeki bir adamdı. Onları öldürecek olan kişinin yüzüğündeki simgeyi, unutmamak için imza olarak kullanmıştı.

Miraç'ın dünyası, o anda başka bir eksende dönmeye başladı. Deniz, rüzgâr, radar istasyonu... Hepsi silinip gitti. Geriye sadece, zihnindeki o çocukluk anısının netleşen görüntüsü kaldı: Güneşin önündeki siluet, parmağındaki yüzük. O yüzük, bir güç sembolü değil, bir suç işaretiydi. Arven Doruk Aslan, katilini, tüm dünyaya, yaptığı her işe adeta mühürlemişti.

"Bu... bu bir ipucu değil," diye mırıldandı Miraç, sesi kendinden geçmiş bir halde. "Bu bir suç duyurusu. Arven'in ölmeden önce bile yaptığı son şey, katilini işaretlemekti."

Lerna başını salladı.

"Ve o yüzden Nalan Toprak'ı da orada, onlarla ölüme terk ettiler. Kimse. Öğrenmesin. Diye."

Miraç, dik tutmakta zorlandığı omuzlarını bükülmeleri için bıraktı.

"Yüzüğün sahibi Taçsız Kral. Yasemin Gök Kurnaz, bir piyondu. Her yerde onu kullandı. Askeriyeye sızdı, beni öldürebilirdi ama yakalandı ve kaçtı," dedikten sonra Lerna'ya baktı. "Kaçtıktan sonra inşaatın orada bir keskin nişancı varmış. Onun yüzünden vuruldum. Aslında o gün, o denizaltında bende ölecektim ama ölmedim. O gün benim üzerimde onun aradığı şey vardı."

Fırat, o sırada elinde bir kâğıt sallayarak çıktı.

"Ve o aradığı şeyin kendisine geleceğini biliyordu," dedi ve yanlarında durdu. "Taçsız Kral sadece onların katili değil Miraç. O bir terörist. Fabrika, tehditler, Emir ve Baran'ın şehit edilmesi, aradığı şeyin" fısıldamaya başladı, "kayıp bir üs olması. Hepsinin bir nedeni var. Karada bir güce sahipti ama denizlerde asla. Bunu bilen biriydi ve bunun peşine düştü."

Miraç, artık öfkeyle parıldayan gözlerini denize çevirdi ve yumruklarını sıktı.

"Bu artık sınır boyumu aştı," dedi ve Lerna ile Fırat'a döndü. Gözlerinde, kaybettikleri evin enkazından doğan yeni, tehlikeli bir ateş yanıyordu.

"Elimizde Yasemin Gök Kurnaz'ın herhangi bir bıraktığı işaret, adres ya da ne bileyim bir şey var mı?"

Fırat, elindeki kâğıdı yeniden salladı.

"Adres burada ama aradıkları zaten sensin. Senin ona gitmeni bekliyorlar Miraç. Buna izin veremeyiz," dedi ve elindeki kâğıdı indirmek üzereyken Miraç, kâğıdı kavrayıp elinden çekti. Kâğıdı arkasında saklarken Lerna ile Fırat'a tek tek baktı.

"Onlar hem geçmişimi hem de evimi yıktılar benim. İki can dostumuzu aldılar, yaptıkları yanına kâr mı kalacak?" kafasını iki yana salladı ve katlanmış kâğıdı açıp yazan isme baktı. Kâğıdı toparlayıp cebine soktu ve çenesini dikleştirdi.

"Toplanın. Verileri yedekleyin. Poseidon'un Konağı'na doğru yola çıkıyoruz."

Fırat kaşlarını çattı. "Yalnız mı gireceğiz o konağa? Bu intihar olur."

"Yalnız girmeyeceğiz," dedi Miraç, bir planın zihninde şekillendiğini hissederek. "Ama klasik bir saldırı da yapmayacağız. Onların gücü gizlilik ve korku. Bizim silahımız da aynısı olacak. Onlara, geçmişin hayaletlerinin geri döndüğünü hissettireceğiz."

⛓️

35. SAAT

Luminary, Joel Sunny

Gölcük Deniz Üssü'nde yüzeyde bir sessizlik hüküm sürüyordu, ama bu sessizlik, derinlerde kaynayan bir volkanın üzerine serilmiş ince bir buz tabakası gibiydi. Üssün kapılarından giriş yapan resmi araçlar, iniş yapan helikopterlerin pervanelerinin keskin uğultusu ve iskeleye sessizce yanaşan, üzerinde resmi amblemler bulunan tekneler, rutinin kırıldığının habercisiydi. Limanda bekleyen askerler, gergin ve tetikte, bu ani hareketliliğin anlamını kavramaya çalışıyordu.

Binbaşı Aydın Kemerci'nin odasının kapısı, içeriden bir hışımla açıldı. Kapı, duvara çarparak ses çıkardı. Kapının önünde nöbet tutan iki asker, gördükleri manzara karşısında içgüdüsel olarak bir adım geri çekildiler. Birbirlerine şaşkın ve endişeli bakışlar fırlattı.

Binbaşının yüzü, her zamanki taş gibi ifadesini kaybetmiş, yerini kontrol edilemez bir öfkenin keskin çizgilerine bırakmıştı. Gözleri, fırtına öncesi gökyüzü gibi koyu ve elektrik doluydu. Attığı her adım, beton koridorda bir gök gürlemesi yankısı bırakıyordu; sanki tabanlarında bir kasırganın gücünü taşıyordu.

Komuta merkezine doğru ilerlerken, Sualtı Akreplerinin çoğu, olanlardan habersiz, günlük brifing ve rutin kontrolleriyle meşguldü. Ekranlara bakan, rapor dolduran, harita inceleyen yüzlerde sadece olağan bir ciddiyet vardı.

Binbaşı, merkezin ağır çelik kapılarını iterek içeri daldı. Odadaki tüm konuşmalar, tüm hareketler anında kesildi. Tüm bakışlar, kapıda duran, nefes nefese ve öfkeden titreyen üstlerine dikildi.

Aydın Kemerci, gözlerini odada hızla dolaştırdı, aradığı yüzü bulamayınca sesi, keskin bir kılıç gibi odanın sessizliğini yırttı.

"Rauf Aslan nerede?"

O sırada Rauf, nizami adımlarla komuta merkezine dönerken Aydın Binbaşıyı komuta merkezinde gördü. Bağırdığı cümle ile adımları duraksayacak gibi oldu ama çatılan kaşlarıyla ilerlemeye devam etti. Aydın Binbaşının arkasında belirdi.

"Buradayım Binbaşım, bir sorun mu var?" diye sorguladı.

Binbaşı Aydın Kemerci, duyduğu Rauf'un sesiyle ona döndü. Yüzündeki öfke bir anda, onun morarmış ve yaralanmış yüzüyle, tehlikeli bir gülümsemeye dönüştü. Kafasını ağırca salladı.

"Gelin benimle," dedi ve Rauf'un yanından geçerek yürümeye başladı. Kimsenin hiçbir şeyden haberi yoktu ama Binbaşı, sahip olduğu öfkeyi geride bırakmış gibiydi. Sualtı Akrepleri, birbirlerine bakış atarken hızla, Binbaşının arkasından giden Rauf'un peşine takıldı. Binanın dışına çıktıklarında Rauf, gördüğü manzarayla ilk kez şaşırarak duraksadı.

Gölcük Deniz Üssü limanı adeta, kolları arkasında bağlanmış, dizleri yerde olacak şekilde çöktürülmüş kişilerle dolmuştu. Hepsi birbirinden farklı yüze, cinsiyete, ırka ve düşünceye sahipti ama tek bir şeyleri ortaktı.

Alınlarının üzerindeki M harfi.

Bu harf, bir imzadan, bir mesajdan çok daha fazlasıydı. Bu, bir meydan okumaydı. Bir varoluş bildirgesi. Ve en tehlikelisi, bir hedef göstermeydi. Rauf'un kanı, damarlarında buz kesildi. Miraç, kendi intikamını alırken, aynı zamanda kendini de tüm düşmanlarının önüne bir hedef olarak koymuştu.

Aydın Binbaşı, Rauf'un yanında durdu, sesi artık öfkeden değil, tehlikeli bir sakinlikle doluydu.

"Bunlar, birçok canın ve malın kaybını sağlayan, çoğu zaman bizim bile bulamadığımız ve son yaşanan elim olayda iki şehit verdiğimiz Emir ve Baran'ın kanlarına bulanan teröristler."

Rauf, arkalarında bekleyen araçlara bakıp ardından Binbaşıya döndü.

"Bunların hepsini üçümü yapmış? Bu kadar kişiyi nasıl toplamışlar?"

Binbaşı Aydın Kemerci, onurla gülümsedi.

"Sorun, bunun nasıl yapıldığı değil. Sorun, neden yaptıkları. Bu bir temizlik değil. Bu bir ilan. 'Bakın,' diyorlar. 'Biz geldik. Ve sizden korkmuyoruz," dedi ve Rauf'a baktı.

"Senin o korktuğun kadın aslında senden, seni bırak buradaki herkesten daha kuvvetli evlat. Çünkü o Okyanus Gökçe'nin kızı," dedi ve bakışlarını diz çöktürülmüş teröristlerde gezdirdi. "Lakabında bile ismini taşıyan, denizden gelen bir denizin kızı."

Rauf, Aydın Binbaşının sözlerinin anlamını sindirmeye çalıştı. Miraç, kontrol edilemez bir güce dönüşmüştü. Ve onun bu hamlesi, onu kurtarmaktan çok ona duyduğu hayranlığın artmasına neden olmuştu. Dudaklarında küçük bir titreme oldu. Dudaklarının kenarları ağırca kıvrılırken dişleri ortaya çıktı. Boğazından kopan bir kahkaha ile gülmeye başladığında birçok göz ona baktı.

O bakan gözlerin içinde, Sualtı Akrepleri de vardı. Çünkü komutanlarının ne zaman böylesine kahkaha atarak güldüklerini hatırlamıyorlardı. Onlar Rauf'u hep kontrollü, mesafeli, belki biraz asabi ama asla duygularına bu kadar teslim olmuş halde görmemişlerdi. Ali, Demir'in yanında, kaşlarını havaya kaldırmış, "Rauf komutanım resmen çıldırdı," der gibi bakıyordu.

Aydın Binbaşı, Rauf'un bu tepkisini sakinlikle izledi. Yüzündeki tehlikeli gülümseme hafifçe yayıldı. "Görüyorsun işte. Sen onun için endişelenirken, o senin tahmin edemeyeceğin kadar ileride. Belki de endişelenmen gereken, onun değil, onun yoluna çıkanlardır."

Rauf, sonunda kahkahasını ve iç geçirdiği o duygusal dalgayı kontrol altına aldı. Yüzü ciddileşti, ama gözlerindeki o yeni anlayışın ışığı sönmemişti. "Evet," dedi, sesi artık net ve kararlıydı. "Haklısınız. Endişelenmem gereken, onun yoluna çıkanlar. Ama bu, onun yalnız başına bu savaşı sürdürmesi gerektiği anlamına gelmez."

Binbaşına döndü. "Onu bulmama izin verin. Ama bu sefer, onu durdurmak için değil. Onun yanında olmak için. Çünkü eğer bu bir ilansa, bu bir savaş ilanıysa, o zaman onun yanında savaşacak tek kişi ben olmalıyım. Karımın arkasında durmalıyım."

Binbaşı Aydın Kemerci, dudaklarındaki tebessümü yitirdi ve Rauf'un patlamış dudağına ve yer yer morluk olan suratına baktı.

"Hayır Rauf," dedi soğukça. "Siz burada, Miraç'ın önden gördüklerini sorgulamaya başlayacaksınız."

Bakışları tereddüt eden bir düşünceyle teröristlerde gezindi.

"Çünkü, buraya gelen her biri Miraç için büyük bir tehlike arz ediyor," Rauf'un yüzü ifadesizleşti. "Miraç, bunları buraya gönderirken büyük bir oyun oynadı ve bu karar çoktan rapor haline geldi," dedi ve Rauf'a baktı.

"Yüzbaşı Miraç Gökçe Aslan için her an bir tutanak tutulabilir. Bunu engellemek senin elinde. Ya şimdi kararımı hiçe sayar, başına buyruk iş yaparsın ya da burada kalırsın. Onun savunma tutanağını hazırlarsın."

Rauf, Binbaşının sözlerini duyduğunda, içinde yeni alevlenen o savaşçı ateş, anında söndürülmüş gibi oldu. Yerini, buz gibi bir gerçeklik aldı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu, ama gözlerinin derinliklerinde bir fırtına koptuğu belli oluyordu.

"Anlıyorum, Komutanım," dedi Rauf, sesi tüm duygulardan arındırılmış, düz bir tondaydı. "Yani benim seçimim, onun peşinden gidip onu korumak ya da burada kalıp onu kâğıt üzerinde korumak arasında."

"Hayır," diye düzeltti Binbaşı, keskin bir tonla. "Seçim, onu kollamak ya da onu kolluk kuvvetlerinin eline düşmekten kurtarmak arasında. Miraç'ın yaptıkları, ne kadar haklı olursa olsun, askeri disiplin ve yasalar çerçevesinde değerlendirilecek. Ve eğer sen burada, bu sorgulamaları yapıp onun eylemlerini resmi bir savunma ile belgelemezsen, onun için açılacak dosya çok daha ağır olur. Bu teröristlerin ifadeleri, onun lehine değil, aleyhine kullanılabilir."

Rauf'un çenesi sıkılaştı. Binbaşı haklıydı. Miraç'ın bu gözü kara hamlesi, aynı zamanda onu savunmasız bırakıyordu. O, düşmanlarını fiziken etkisiz hale getirirken, Rauf'un onu bürokratik ve yasal savaş alanında koruması gerekiyordu.

Gözlerini, hâlâ limanda bekleyen, alnında 'M' harfiyle titreyen mahkûmlara çevirdi. Onlar, Miraç'ın zaferinin kanıtlarıydı. Ama aynı zamanda, onun için birer tehdit unsuruydular. Onların ağzından çıkacak her kelime, Miraç'ın kaderini belirleyebilirdi.

Derin bir nefes aldı. İçindeki Kraken, öfkeyle kıpırdandı, ama onu zincirledi. Şimdi, farklı bir savaş vermesi gerekiyordu. Bir kalem, bir dosya, bir sorgu odası savaşı.

Rauf, arkasını döndü ve Sualtı Akreplerine, özellikle de Ali ve Demir'e baktı.

"Ali, komuta sende. Burada gördüğün herkesin, güvenli bir şekilde içeriye alınmasını sağla. Demir, sen de benimle onların sorgularına katılacaksın."

Ali, hevesle başını salladı, "Anlaşıldı, komutanım!" Demir ise sadece ciddi bir ifadeyle onayladı, Rauf'un yanında kalacağını biliyordu.

Rauf, son bir kez, alınlara işaretlenmiş M harfine baktı ve sonra sert adımlarla sorgu odalarına doğru yürümeye başladı. Yanında Demir, kalbinde ise cevapları arayan ve sevdiği kadını kurtarmak için kalemini kılıç gibi kuşanan bir komutanın ağırlığı vardı.

Bu durum öylesine gelişmemişti. Miraç, sadece aklını kullanmıştı ve bu, yalnızca beş saat önce gerçekleşmişti.

Miraç, kalçasını yasladığı kaputun üzerinde, yanındaki Lerna ile duruyordu. Kollarını göğsünde bağlamış, birkaç metre ötede telefonla konuşan Fırat'tan gözlerini ayırmıyordu. Fırat, telefonu kapatıp onlara döndüğünde gülümsedi ve başparmağını kaldırdı. Miraç, derin bir nefes verdi ve kafasını arkaya doğru yatırdı. Gözlerini kapatıp gülümsedi ve başını düzeltti. Dudaklarındaki bu tehlikeli gülümseme, günler öncesi, daha yola çıkılmadan alınmış bir kararın izini taşıyordu.

"Ama benim de bir şartım var."

Binbaşı Aydın Kemerci, karşısında duran acılı kadına bakıp kaşlarını çattı. Miraç, tek kaşını kaldırarak çenesini dikleştirdi.

"Dört gün beklemeyeceğim. Üçüncü günün sonunda da şafak doğmadan burada olacağım ama elim boş olmayacak. O günden önce de elim dolu olacak ve bana sınırsız bir imkân sunmanızı istiyorum."

Aydın Binbaşı, giderek öfkelenen bakışlarıyla Miraç'a bakmaya devam etti.

"Ne demek istiyorsun?" diye sorguladığında Miraç, tek kaşını indirmeden sinsice gülümsedi.

"Size Fırat'tan ulaştığım bir vakit, gönderdiğim konuma istediklerimizi yollayın, bizde yüklerimizin birazını Rauf'a bırakalım," dedi ve omuz silkti. "Size, canavarı oyalayacak bir fırsat sunuyorum."

Miraç, gerçekten zeki bir komutandı.

Binbaşı Aydın Kemerci'den temin ettiği sınırsız imkân ile bazı istihbarat ekiplerini adreslere yollatmış ve terörist olan bir kısmı toplatarak üsse göndermişti. Lakin bu hareket, toplanan bütün her şeyin kayıtlara geçmesine neden olmuştu.

Binbaşıda devreye burada giriyordu.

Rauf'un onları sorgulayıp resmi tutanaklara geçirmesi, Miraç, Lerna ve Fırat'ı 'kanun kaçağı' olmaktan kurtaracaktı. Resmi olmayan bir görevi, resmiyete dökmek Rauf Aslan'a kalmıştı. Çünkü Aydın Kemerci, Rauf'un Tim Listesi'ne attığı imzadan hemen sonra yürürlüğe koymuş ve onları gizli bir görevde olduklarını çoktan duyurmuştu.

Gizli olan hiçbir şey yoktu. Sadece kayda alınmamış hareketler vardı.

Miraç, gözlerini açtı ve Lerna ile Fırat'a baktı.

"Onlar, onlara gönderdiğimiz teröristleri sorgularken Taçsız Kral ve Yasemin Gök Kurnaz bir yerde bunun haberini duyacak. Umarım bu onlar için bir korku unsuru olur. Bu kadar kısa süre içinde, o kadar kişiyi toplamak büyük bir başarı bizim için."

Lerna, düşünceli bir ifadeyle başını salladı. "Sen, hem düşmanla savaşıyor, hem de kendi ordunun içinde siyasi bir hamle yapıyorsun. Rauf'u sadece korumak için değil, aynı zamanda bir kalkan, bir meşruiyet aracı olarak kullanıyorsun."

Miraç'ın gözlerinde bir anlık bir burukluk belirdi. "Kullanmak... çirkin bir kelime. Ama evet. Onun konumundan, onun disiplininden faydalanıyorum. Çünkü benim yöntemlerim onların kurallarına uymaz. Ama onunki uyar. Ve bu savaşı kazanmak için, her iki alanda da üstün olmalıyız."

Fırat, Miraç'ın omzuna dokundu.

"Ula hamsi tuttum seni," dedi ve bu, üç kişinin kahkahalarla gülmesine neden oldu. Kahkahalar semaya doğru yükselirken bir avcun içindeki bardak, beyazlaşmış parmak boğumları arasında patladı.

"Bu nasıl olabilir!"

Cırtlak bir sesin yankılandığı malikane, adanın en yüksek ve en tenha tepesinde, sanki karanlığın ve denizin efendisiymiş gibi kurulmuştu. Gotik ve Art Nouveau karışımı bir üslupla inşa edilmiş taş yapı, ay ışığında keskin gölgeler yaratıyor, sivri kuleleri gökyüzünü deliyor gibiydi. Geniş bahçesi, özenle budanmış ancak karanlıkta ürkütücü siluetlere bürünmüş egzotik bitkilerle doluydu. Denizden gelen nemli, tuzlu rüzgâr, pencerelerdeki ağır kadife perdeleri hafifçe dalgalandırıyordu.

İçeride, devasa bir kütüphane vardı. Duvarlar, nadir kitaplar ve antika haritalarla kaplıydı. Odanın ortasındaki ağır, koyu ahşap masanın arkasındaki derin koltuğa gömülmüş bir figür vardı. Koltuk kolçağına yaslanmış bir el, sakince, neredeyse hipnotik bir ritimle parmaklarını hareket ettiriyordu. İşaret parmağında, koyu gümüş ya da belki de platin bir yüzük parlıyordu. Çift başlı yılan, kıvrımlı bedenleriyle bir deniz yıldızını sarmalıyordu. Yüzüğün taşı, ay ışığının vurduğu yerde kan kırmızısı bir pırıltı saçıyordu.

Bu sakin, kontrollü elin sahibinin yüzü, koltuğun yüksek arkalığı ve odadaki stratejik loşluk nedeniyle görünmüyordu. Sadece o ritmik, sabırlı parmak hareketleri ve o ölümcül yüzük seçilebiliyordu.

Kütüphanenin diğer ucunda, Yasemin Gök Kurnaz, bir hayvan gibi kafeslenmişti. Üzerindeki şık giysiler buruşmuş, saçları dağılmıştı. Adımları düzensiz, hızlıydı. Bir yandan diğer yana volta atıyor, bazen durup pencereden dışarı, adanın aşağılarına, sanki oradan gelecek bir tehlikeyi bekliyormuş gibi bakıyor, sonra tekrar yürümeye başlıyordu. Dudakları hızla hareket ediyor, ama ses çıkarmıyordu; içinde bir çığlık, bir küfür, bir yalvarış dönüp duruyordu. Gözleri, kontrol edilemez bir korku ve öfkeyle parlıyordu.

"Dur artık," diye fısıldadı sonunda, sesi gergin ve çatlak. Koltuğa, o sakince oturan figüre döndü. "Dur ve bir şey söyle! Onlar adamlarımızı topluyorlar! Alınlarına... alınlarına o lanet harfi çiziyorlar! Bu bir mesaj! Bize gönderilen bir mesaj!"

Koltuktaki figürden hiçbir tepki gelmedi. Sadece parmaklarının o sabırlı, ritmik hareketi devam etti.

Tık-tık-tık...

Kapıda, merdiven başlarında, koridorun gölgeli köşelerinde, hiç kıpırdamadan duran korumalar vardı. Hepsi silahlı, hepsi tetikte, hepsi de koltuktaki sessiz otoriteye odaklanmıştı. Yüz ifadeleri görünmüyordu, sadece tehditkâr siluetleri seçiliyordu. Onlar, bu malikanenin ve içindeki sırların sessiz, ölümcül bekçileriydi.

Yasemin, tepkisizlik karşısında daha da çıldırdı. Yaklaştı, masanın kenarına yapıştı. "Duymuyor musun beni? O kız... Okyanus'un kızı... O burada! O bizi buldu! Ve sen... sen burada oturup hiçbir şey yapmıyorsun!"

Sonunda, koltuktaki el, hareketini durdurdu. Yüzük, loş ışıkta bir an daha parladı. Sonra, sakin, soğuk, hiçbir duygu taşımayan bir ses, koltuğun derinliklerinden, adeta duvarların kendisinden geliyormuş gibi yankılandı.

"Annesine çok benziyor. Ama annesinden daha akıllı çıktı. Bunu yapmasını bende beklemiyordum."

Yasemin, bir bardak viskiyi dikip bitirdikten sonra, masaya çarpık bir şekilde yaslandı. Koltukta oturan adama deliymiş gibi baktı.

"Beklemiyor muydun?" diye bağırdı. "Okyanus Gökçe bile böyle bir şeye kalkışmamıştı. Ama kızı, senin o dokunulmazlığını hiçe saydı. Seni herkese gözdağı vermek için kullandı."

Koltuktaki figür, sonunda hareket etti. Yavaşça doğruldu ve loş ışığa doğru yöneldi. Işık, önce işaret parmağındaki çift başlı yılan yüzüğünü, sonra zarif ama güçlü bir eli, nihayetinde yüzünün bir kısmını aydınlattı. Orta yaşın üzerinde, keskin çizgili, tüm duygulardan arındırılmış bir yüz. Gözleri, derin ve karanlık, bir buzul gölünün sakin yüzeyi gibiydi, ancak altında ne olduğunu kimse bilemezdi.

"Çünkü Okyanus," diye mırıldandı, sesinde ilk kez bir tını, belki de uzak bir anının yankısı vardı. "Kurallara inanırdı. Oyunun sınırları olduğunu düşünürdü. Kızı ise... oyun tahtasının kendisini yakmayı göze alabilecek cinsten. Bu ilginç."

"İlginç mi?" diye hırladı Yasemin. "Bu felaket! Eğer sorguya çekilirlerse, bizi anlatırlar! Parçalar birleşir!"

Taçsız Kral, bağırıp çağıran kadına göz ucuyla baktı ve önüne döndü. Yürümeye başladığında Yasemin, ellerini iki yana açtı.

"Nereye gidiyorsun?"

Taçsız Kral, kapıya kadar yürüdü ve kapının yanında duran korumanın hizasında kaldı. Omzunun üzerinden arkasında kalan kadına baktı ve dişlerini gösteren bir gülümsemeyle dudaklarını büktü.

"Ben gidiyorum ama sen burada kalıyorsun," dedi ve korumaya bakıp kafasıyla Yasemin Gök Kurnaz'ı gösterdi. Yasemin Gök Kurnaz, korkulu gözleriyle ona yaklaşmaya başlayan korumalara baktı.

"Hayır! Herkese yaptığını bana yapamazsın! Yaklaşmayın pislikler! Hepinizin foyasını ortaya çıkarırım." Onu tutan korumalarla çırpınmaya başladı. "Senin kim olduğunu onlara söylerim!"

Taçsız Kral, bir an için açılan kapı pervazında durdu ve yeniden Yasemin Gök Kurnaz'a baktı. Yasemin, onun durduğunu gördüğünde nefes nefese gülümsedi.

Taçsız Kral, "Kartlarımı kapalı oynamaktan sıkılmıştım zaten Yasemin, istediğini söyleyebilirsin," dedi ve hızla kapıdan çıktı. Yasemin, gülümsemesini anında kaybetti ve bağırarak çırpınmaya devam etti.

"Pislik herif, geberteceğim seni! Bırakın beni! Bırak diyorum! Bırak!"

⛓️

56. SAAT

G.T.F.U, Bö

Rauf, 72. ve son mahkûmu sorgu odasına aldığında, odanın soğuk, yalın atmosferiyle kendi içindeki fırtınayı bastırmaya çalışıyordu. Karşısındaki adam, alnındaki "M" harfinin mürekkebi kurumamış, gözlerinde hem korku hem de inatçı bir küstahlık parlıyordu.

"Adın?" diye sordu Rauf, sesi buz gibi ve profesyonel.

"Beni buraya gönderen o dişi şeytan nerede?" diye karşılık verdi mahkûm.

Rauf, boynunu çıtlattı ama yüzünde en ufak bir kıpırdanma olmadı. Yanında duran Demir, tehditkâr bir adım öne atıldı, ancak Rauf hafifçe elini kaldırarak onu durdurdu.

"Bu odada soruları sadece ben sorarım," dedi Rauf, tonu bir derece daha alçalarak, bu onu daha da tehdit edici yapıyordu. "Senin alnına o harfi çizen kişiyi tartışmıyoruz. Seni ve senin gibi olanları buraya toplayan operasyon, 'Kırmızı Gelgit' isimli resmi bir istihbarat ve yakalama görevinin parçasıydı. Yüzbaşı Miraç Gökçe Aslan ve ekibi, bu görev kapsamında hareket ediyordu. Anladın mı?"

Mahkûmun gözlerinde bir anlık şaşkınlık belirdi. "Resmi görev mi? Bu bir katliamdı! Bizi hayvan gibi topladılar!"

"Görevin detayları üst sınıflandırmalı," diye devam etti Rauf, hiç duraksamadan. Dosyadan bir kâğıt çıkardı. "Ancak senin dosyan, senin uzun süredir aranan, finansal sabotaj ve ulusal güvenliğe tehdit oluşturan bir terör hücresinin parçası olduğunu gösteriyor. Yüzbaşı Aslan ve ekibi, seni canlı olarak ve neredeyse hiç direnişle karşılaşmadan ele geçirmiş. Bu, onların operasyonel becerisini gösterir. Senin ifaden ise, bu görevin ne kadar haklı ve gerekli olduğunu teyit edecek."

Rauf'un sözleri, sorguyu tamamen farklı bir çerçeveye oturtuyordu. Miraç'ın kişisel intikamı, bir anda ulusal güvenlik görevine dönüşüyordu. Rauf, her soruyu, her cevabı, bu resmi çerçeveyi güçlendirecek ve Miraç'ı koruyacak şekilde yönlendiriyordu. "Kırmızı Gelgit" ismi, Binbaşının daha önce hazırladığı kapağın adıydı.

Demir, sessizce gözlemliyordu. Rauf'un, yetmiş iki mahkûma karşı öfkesini bu kadar ince bir soğukkanlılıkla kontrol edişine ve kelimeleri bir silah gibi kullanışına hayran kalmıştı. Bu, fiziksel bir dövüşten çok daha yorucu ve zorlu bir savaştı ama yetmiş ikinci mahkûm, Rauf'un sınırlarını zorlayacaktı.

Çünkü bu mahkûm, her şeyi biliyordu.

Mahkûm, Rauf'un söylediklerini duymazdan geldi. Sanki içindeki korkuyu bastırmak için küstahlığa sarılmıştı. Dudaklarında sinsi, iğrenç bir sırıtma belirdi.

"Yüzbaşı Miraç Gökçe Aslan, ha?" dedi, adı tane tane vurgulayarak. "Çok güzel bir ismi varmış. Annesi Okyanus Gökçe gibi. Onu da hatırlar mısın, Komutan? O nasıl bir kadındı. Ama kızı... kızı daha vahşi görünüyor. Bizimkileri öldürürken gözleri parlıyor muydu, merak ediyorum. Yoksa annesi gibi, 'profesyonel' mi davrandı?"

Rauf'un nefesi odanın içinde keskinleşti. Demir, yumruklarını sıktı, bir adım daha atacak gibi oldu ama Rauf'un duruşundaki değişimi hissedip yeniden durdu. Rauf'un yüzü hala bir heykel gibi hareketsizdi, ama gözleri... gözleri kapkara bir kaya parçasının çatladığı, altından lavın fışkırdığı an gibiydi. Parmağı, masanın kenarında neredeyse fark edilmeyecek kadar hafifçe titriyordu.

"Sanırım yanlış anladın," dedi Rauf, sesi o kadar alçak ve yavaştı ki, neredeyse bir fısıltıydı. "Burada kimin nasıl davrandığına dair spekülasyon yapmıyoruz. Senin geçmiş eylemlerini, bağlantılarını ve şu anda neden burada olduğunu konuşuyoruz."

Mahkûm, Rauf'un buz gibi kontrolündeki o küçük çatlağı hissetmiş gibiydi. Zehirli gülümsemesi daha da genişledi. "Bağlantılar mı? Tabii, konuşalım. Mesela, Taçsız Kral'ın, bu Okyanus kadını nasıl hallettiğini biliyor musun? Çok temiz bir iş değildi. Biraz... kişiseldi. Sanırım kızı da bunu öğrendi. İntikam için yanıp tutuşuyor olmalı. Bu yaptıkları da bize değil, size mesaj. Bakın, ben sizin kurallarınızla oynamıyorum, diyor. Beni kontrol edemezsiniz. Siz askerler bile. Aa, aklıma bir şey geldi. Abinizde sanırım o meseleye kurban gitti."

Her kelime, Rauf'un içindeki Kraken'in zincirlerini zorluyordu. Annesi. Kişisel. İntikam. Abisi. Bu pislik, sadece suçunu itiraf etmekle kalmıyor, Miraç'ın ve Rauf'un en derin yaralarına tuz basıyor ve onun eylemlerinin tam da Rauf'un korktuğu şekilde, disiplinsiz, kontrolsüz bir kişisel savaş olduğunu ima ediyordu. Rauf'un, Miraç'ı bu çerçeveden çıkarıp resmi göreve oturtmak için verdiği tüm zihinsel savaş, bu adamın ağzından çıkan zehirli sözlerle sarsılıyordu.

Rauf yavaşça ayağa kalktı. Sandalyesinin metal ayakları betonda gıcırdadı. Hareketleri kasıtlı, ağırbaşlıydı. Masanın etrafından dolaştı, mahkûma doğru bir adım, iki adım attı. Mahkûm, arkasını sandalyeye yapıştırdı, küstah sırıtışı biraz soldu.

"Demir," dedi Rauf, gözlerini mahkûmdan ayırmadan. "Kayıt cihazını bir dakikalığına durdur. Ve lütfen, dışarı çık."

Demir'in gözleri büyüdü. Bu, prosedüre aykırıydı. Son derece tehlikeliydi.

"Komutanım..."

"Şimdi, Çavuş," diye kesip attı Rauf, sesi ilk kez çelik gibi bir emir tonu taşıyordu.

Demir tereddüt etti, sonra sıkılarak "Emredersiniz," dedi. Kayıt cihazındaki kırmızı ışığın söndüğünden emin oldu ve odadan çıktı. Kapının kilit mekanizmasının küt sesi odada yankılandı.

Oda şimdi daha da soğuk, daha da sessizdi. Sadece mahkûmun hızlanan nefes alışverişi ve Rauf'un ağır, kontrollü adımlarının sesi duyuluyordu. Rauf, mahkûmun tam karşısında durdu. Ona yukarıdan bakıyordu.

"Şimdi," dedi Rauf, sesi yumuşak, neredeyse düşünceliydi. "Kayıt yok. Tanık yok. Sadece sen ve ben. İstersen konuşmaya devam edebilirsin. Yüzbaşı Aslan hakkında. Annesi hakkında. Abim hakkında. Bizim 'kişisel' meselelerimiz hakkında."

Mahkûm yutkundu. Rauf'un sakinliği, öfkesinden çok daha korkutucuydu. "N-Ne demek istiyorsun?"

"Demek istediğim," diye devam etti Rauf, hafifçe öne eğildi, "şu an bu odada söylediğin her şey, senin kişisel, kayıtsız, onaylanmamış görüşlerin olur. Ve benim şu anda sana verdiğim tepki de..." Rauf bir an durdu, "...operasyonel gereklilikler ve mahkûmun direnişi çerçevesinde, tamamen profesyonel bir müdahale olur."

Rauf'un gözleri mahkûma dikilmişti. O lav parçası artık tamamen erimiş, arkasındaki saf, yoğun öfkeyi açığa çıkarmıştı. Bu öfke, mahkûma değil, abisine karşı söylediklerine, Miraç'a ve annesine ettiği hakaretlere, acılarını küçümsemesine yönelikti.

"Anlıyor musun?" diye fısıldadı Rauf. "Kuralların dışında bir an. Senin o zehirli dilini serbest bıraktığın bir an. Ve benim de profesyonel bir şekilde, o dilin bir daha asla o zehri saçamayacağından emin olmam için bir fırsat."

Mahkûm titremeye başladı. Rauf'un sözlerinin altındaki imayı anlamıştı. O disiplinli, kontrollü komutan gitmiş, yerini çok daha ilkel, çok daha tehlikeli bir şey almıştı. Ve bu değişimi tetikleyen, kendisi olmuştu.

"B-Ben..." diye kekeledi. "Ben sadece..."

"Konuş," diye teşvik etti Rauf, sesi hâlâ o yumuşak, ölümcül tondaydı. "Devam et. Yüzbaşı hakkında daha neler biliyorsun? Annesinin ölümünün ayrıntılarını mı? Taçsız Kral'ın onu nasıl 'hallettiğini' mi? Yoksa abimin nasıl bu olaya kurban gittiğini mi? Lütfen. Anlat bana."

Mahkûmun yüzü bembeyaz olmuştu. Alnındaki "M" harfi, terle ıslanmış saçlarının arasında daha da belirginleşiyordu. Gözlerinde artık küstahlık değil, saf korku vardı. Sınırı aştığını anlamıştı. Rauf'un sözde resmi görev perdesini yırtmış, arkasındaki kişisel fırtınayı uyandırmıştı.

"Hayır," diye mırıldandı. "Hayır, ben... ben konuşmak istemiyorum. Sorularınıza cevap vereceğim. Sadece sorularınıza."

Rauf, bir saniye daha öyle dikildi. İçindeki şiddet dalgası, mahkûmun gözlerindeki panikle biraz olsun bastırılmıştı. Kraken, zincirlenmişti ama hâlâ uyanıktı.

Yavaşça doğruldu. Arkasını döndü, masasına doğru yürüdü. Sandalyesine oturdu ve sakin bir hareketle kayıt cihazının tuşuna bastı. Kırmızı ışık yeniden yandı.

"Demir," diye seslendi, normal, düz tonuyla.

Kapı hemen açıldı. Demir içeri girdi, yüzünde derin bir endişe vardı. Odadaki gerilimi, mahkûmun bitkin ve korkmuş halini hemen fark etti. Rauf'a baktı, ama Rauf'un yüzü yeniden o profesyonel, ifadesiz maskeye bürünmüştü.

"Kayıt devam ediyor," dedi Rauf. "Mahkûm, iş birliği yapmaya ve sorularımızı cevaplamaya hazır olduğunu beyan etti." Gözlerini mahkûma çevirdi. "Değil mi?"

Mahkûm, hızlı hızlı başını salladı. "Evet. Evet, sorun yok."

Rauf, dosyaya baktı. "Pekâlâ. İlk soruyla devam edelim. Seni Taçsız Kral'ın ağına bağlayan finansal kanalın detayları nelerdir?"

Sorgu, artık tamamen Rauf'un istediği şekilde, sakin ve profesyonel bir şekilde ilerledi. Ama Demir, Rauf'un parmaklarının, kaleminin üzerinde çok hafif, neredeyse hissedilmeyecek şekilde titrediğini fark etti. Ve mahkûm, bir daha asla hiçbirinin adını ağzına almadı.

Yetmiş ikinci mahkûm, Rauf'un sınırlarını zorlamıştı. Ve Rauf, o sınırın ne kadar derin ve karanlık olduğunu ona ve belki de biraz da kendine, göstermişti. Zafer, sorgudan değil, içindeki canavarı tekrar zincirlemeyi başarmış olmaktan geliyordu. Çünkü şimdi asıl savaş, kâğıt üzerinde kazanılmalıydı.

⛓️

65. SAAT

Purple Lamborghini, Skrillex & Rick Ross

Zaman, döndürülmüş bir kum saatinin içinde geri sayımı gösterirken, Miraç, Lerna ve Fırat son hamleye doğru ilerliyorlardı. Gölcük denizi, adeta denizi kaplayan sahil güvenlik botlarıyla dolmuş ve kör seyir halindeydi. Tüm ışıklar kapalıydı ve motorlar tüm sessizliğiyle çalışıyordu.

En öndeki botun içinde, pruvanın tam göbeğinde, gözleri hırsla kısılmış Miraç duruyordu. Kucağında tuttuğu roketatarı kavrayan parmakları, belirsiz bir ritme tutulmuştu. Hedef ve rota belliydi. Poseidon Konağı'na gidiyorlardı ve bu, Büyükada'nın tam karşısındaki adanın içindeydi.

Ne yazık ki Yasemin Gök Kurnaz, elleri ve ağzı bağlı bir şekilde Miraç'ın onu bulmasını bekliyordu ama Miraç'ın başka işleri vardı. Hemen ona ulaşamayacaktı.

Miraç'ın gözleri, dürbünden adaya doğru kaydı. "Komuta merkezi oradaymış," diye fısıldadı, sesi rüzgârda neredeyse kaybolacak kadar alçaktı. "Taçsız Kral'ın kulakları ve gözleri. Tüm iletişim, tüm emirler o adadan geçiyor. Ve şu an içinde sadece Yasemin Gök Kurnaz ve korumalar var. Kendisi malikanesinde, güvende olduğunu sanıyor."

Lerna, yanında çömelmiş, keskin nişancı tüfeğini adaya doğrultmuştu. "Etrafta en az dört devriye botu var. Ve yatların güvertesinde silahlı personel görünüyor."

Fırat, elindeki tablette canlı durum raporunu takip ediyordu. "Üsten gelen son bilgi. Rauf Komutan'ın sorguları bitmiş. Aydın Binbaşı, bir an önce fazla olay çıkartmadan üsse dönmemizi emrediyor."

Miraç'ın dudaklarında o bildik, tehlikeli gülümseme belirdi. "Aaaa... ama daha en heyecanlı yerindeyim. Gözümün bebeğini henüz kullanamadım," dedi ve roketatarı daha sağlam kavradı. "Planı aynen işlemeye devam. Lerna, devriye botlarının iletişimini kes. Fırat, karışıklık başladığında, yatın güvenlik sistemlerini ele geçir. Ben de kapıyı çalacağım."

Lerna, "Anlaşıldı," diyerek nişangâhını ilk devriye botunun antenine çevirdi. Susturuculu tüfeğinden çıkan ses, dalgaların sesine karıştı. Uzaktan küçük bir kıvılcım ve ardından statik sesi duyuldu. Birinci bot, kör ve sağır olmuştu.

Aynı anda, Miraç roketatarını omuzladı. Nefesini tuttu, parmağı tetikte asılı kaldı. Hedef, yatın arka güvertesindeki iletişim kubbesi değildi. Doğrudan adanın içinde olduğu evin tahmini bir köşesineydi.

"Açın kapıyı, ben geldim," diye mırıldandı ve tetiği çekti.

Roket, geceyi yaran ölümcül bir yıldız gibi süzüldü. Havadaki ıslığı, bir an sonra adanın tepesindeki malikanenin batı kanadında patlayan gümbürtü takip etti. Alevler ve toz bulutu gökyüzüne yükseldi. Taş ve cam parçaları, gotik pencerelerden dışarı fırladı. Yasemin Gök Kurnaz, gözleri yuvarlarından çıkarcasına kalakaldığında ağlayarak çırpınmaya başladı.

Ancak, beklenen tam kaos bir anda başlamadı. Malikanenin geri kalanı karanlıkta sessizce duruyor, neredeyse canlı bir varlık gibi bu saldırıyı sindiriyordu. Acil durum jeneratörleri devreye girmedi. Sirenler çalmadı.

Lerna, dürbününü malikaneye çevirdi. "Doğrudan isabet... ama çok sakin. Çok sakinler."

Miraç'ın gözleri daraldı. Bu bir tuzağın parçası mıydı? Yoksa Taçsız Kral, bu kadarını öngörmüş ve kaçmış mıydı?

Fırat, tabletine bakarken yüzü gerildi. "Bir şeyler ters, hamsi. Yatın sistemleri yerine, malikanenin dış güvenlik ağına sızmaya çalıştım. Ama boş. Neredeyse tamamı devre dışı bırakılmış. Sanki bekliyorlardı."

Miraç'ın içine soğuk bir sızı oturdu. Hedefini şaşırtmak istemişti, iletişim merkezi yerine doğrudan karargâha saldırarak. Ama düşman, belki de bu hamleyi bekliyordu. Belki de Poseidon, Sirena için bir yemdi.

Gözleri hemen etraftaki karanlık araziyi, kayalıkları, ağaçları taramaya başladı. O an her şey netleşti. Malikanenin sakinliği, güvenlik sistemlerinin devre dışı olması... bunların hepsi onun dikkatini çekmek, onu sabit bir hedef haline getirmek içindi. Asıl tehdit dışarıdaydı. Avcı, karanlıkta onu izliyordu.

"Kapaç!" diye bağırdı Miraç, Lerna ve Fırat'a doğru hamle yaparak onları botun alçak korkuluklarının ardına çekmeye çalıştı.

Ama bir saniye geç kalmıştı.

Sessiz, soğuk bir çıtırtı. Susturuculu keskin nişancı tüfeğinin sesi, neredeyse dalga sesine karışacak kadar hafifti.

Miraç, sağ omzunda anlık, yakıcı bir sancı hissetti. Sanki kızgın bir demir değmiş gibi. Vurulduğunu anlamasıyla birlikte, vücudu dengesini kaybetti ve güverteden geriye doğru sendeledi. Roketatar elinden düştü, denize güm diye düştü.

"Komutanım!" Lerna'nın çığlığı, Miraç'ın kulaklarında uzaktan geliyor gibiydi.

Fırat hemen atıldı, Miraç'ı tam düşmeden yakalayıp güvenli bir yere çekti. Lerna, anında tüfeğini kaldırdı ve atışın geldiği tahmini yöne, karanlık kayalıklara doğru kör bir tarama yapmaya başladı. Sahil güvenlik timleri alarm durumuna geçti, spot ışıkları açıp kıyı şeridini taramaya başladılar.

"Sikeyim, bu iki oldu!"

Miraç, dişlerini sıkarak acıyı bastırmaya çalıştı. Yarası bu sefer sağ omzundaydı, temiz bir delikti, kemik sıyrılmıştı ama hayati değildi. Asıl yara, gururundaydı ve planının bu kadar incelikle bozulmasındaydı. Aynı kişi onu bir kez daha avlamıştı. Hem de onun kendi dikkatini dağıtma hamlesini kullanarak.

Fırat, ilk yardım çantasını açmış, baskı yapmaya çalışıyordu. "Ula hamsi! Yemin ediyrum sen adamu kalpden cötürürsün!"

"Önemli olan o değil," diye hırladı Miraç, sol eliyle Fırat'ın elini itti. Soluk yüzünde öfke ve saygı karışımı bir ifade vardı. "Beni vuran aynı kişiydi. Onu bulun bana!"

Lerna, taramayı bırakıp yanlarına çöktü. "Atış kayalıklardan gelmiş olmalı. Şimdi çoktan kaçmıştır. Bu profesyonel bir iş."

Miraç başını iki yana salladı, gözlerini malikaneye çevirdi. Orada, yıkılan kanadın ardındaki bir pencerede, loş bir ışıkta, zarif bir figür göründü ya da gördüğünü sandı. Çok uzaktı, detaylar seçilmiyordu.

Bu bir mesajdı. Açık ve net: 'Sen benim karargahıma roket atabilirsin. Ama ben seni, tam sen zaferini kutlarken, bir kurşunla avlayabilirim. Sen hâlâ oyunda bir piyonsun.'

Miraç'ın yüzünde acıdan ve öfkeden bir gülümseme belirdi. Sol elini kaldırdı, yavaşça, penceredeki siluete doğru başparmağını yukarı kaldırdı. Sonra, aniden parmağını aşağı çevirdi.

"Güzel oynadın," diye fısıldadı, sesi titrek ama kararlıydı. "Ama oyun bitmedi. Ve benim gözümün bebeği... henüz kullanılmadı."

Fırat ve Lerna ona şaşkınlıkla baktılar. Miraç, acıyla kıvranarak cebinden küçük, parlak bir nesne çıkardı. Bir veri çipinden biraz daha büyük, üzerinde kırmızı bir düğme olan bir cihazdı.

"Poseidon'dan indirdiğimiz veriler sadece tehdit emirleri değildi," diye açıkladı nefes nefese. "Taçsız Kral'ın, dünyanın dört bir yanındaki temiz hesaplarının, sahte şirketlerinin dijital anahtarını da bulduk. Bu," diye cihazı gösterdi, "o anahtarı ve tüm verileri, dünya çapındaki belirli finansal otoritelerin, istihbarat ajanslarının ve... bazı rakip grupların sunucularına anonim olarak yükleyecek. Tek bir düğmeye basınca."

Lerna'nın gözleri büyüdü. "Yani onu sadece fiziksel olarak değil, finansal olarak da ifşa edeceksin?"

Miraç acıyla kıvrandı, ama gözleri zaferle parlıyordu. "Roket, dikkatini dağıtmak içindi. Asıl darbe bu olacaktı. Rauf'un bürokratik savaşı için de mükemmel bir kanıt paketi." Başparmağını kırmızı düğmenin üzerine koydu. "Beni vurana bir lakap buldum. Artemis. Artemis beni vurabilir. Ama ben de onun efendisinin servetini ve itibarını vuruyorum."

Ve düğmeye bastı.

Uzaktaki malikanede, penceredeki siluet aniden hareketlendi. Belki bir çağrı aldı, belki finansal ekranında bir şeyler gördü. Sakin duruşu bozuldu, hızlı bir hareketle pencereden çekildi. Ve evet, orada gerçekten bir Artemis vardı. Taçsız Kral'ın en güvendiği adam, yine onun tarafından Yasemin Gök Kurnaz ile o malikanede bırakılmıştı. Ve yakalanmadan önce de ona hizmet etmeye devam etmişti.

Miraç, cihazı denize fırlattı ve arkasına yaslandı. Yorgunluk ve kan kaybı yüzünden gözleri kararıyordu.

"Şimdi," diye fısıldadı Lerna ve Fırat'a bakarak. "Yaramı sarın. Şafakta ayakta olmam lazım."

Gözlerini kapattı, ama dudaklarında hâlâ o tehlikeli, kanlı gülümseme vardı. Roketi hedefi şaşırmış, kendisi vurulmuştu. Ama satranç tahtasında, rakibini maddi olarak iflas ettiren bir hamle yapmıştı. Savaş devam ediyordu. Ve şafak, her şeyi daha net gösterecekti.

⛓️

72. SAAT

You Should See Me in a Crown, Billie Eilish

Gölcük Deniz Üssü limanı, şafak öncesinin donuk, gri mavi ışığıyla aydınlanıyordu. Hava, tuz, metal ve bastırılmış gerilimin keskin kokusunu taşıyordu. Beton rıhtımda, Sualtı Akrepleri ve diğer birimlerden seçilmiş personel, gergin bir sessizlik içinde sıralanmıştı. Hepsinin gözleri, denizin koyu gri yüzeyinde beliren küçük, karanlık şekillere dikilmişti.

Sahil Güvenlik'in hızlı devriye botları, motorlarının alçak gürültüsüyle sessizce yaklaşıyordu. Suyu yara yara ilerliyor, arkalarında köpüklü izler bırakıyorlardı. Her botun güvertesinde silahlı personel, tetikte bekliyordu.

En öndeki botun pruvasında, üç kişi yan yana, dimdik duran figürler vardı: Miraç, Lerna, Fırat.

Hepsi yorgun bakışlarıyla, yaklaşmakta olan üste bakarken Rauf, hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Sertçe yutkunduğunda çenesini kaldırdı. Aydın Binbaşı, onların yanına geçtiğinde Rauf, göz ucuyla bile ona bakmadı.

Miraç'ın yüzündeki maske artık yoktu. Rüzgâr, onun üzerindeki yırtık ve toz içindeki kamuflaj parkasının eteklerini dalgalandırıyordu. Bandajlı sağ omzu, ceketinin içine saklanmıştı. Yüzü solgun, çizgileri derinleşmişti. Saçları, ter ve tozla karışmış, alnına yapışmıştı. Ama gözleri... Gözleri, şafağın ilk ışıklarını yakalayan çakmak taşı gibi, soğuk ve keskindi. Bedeni yorgunluk ve acıyla doluydu, ama duruşu bir kılıç kadar dik ve kesin idi.

Onun hemen arkasında, diz çöktürülmüş, elleri arkadan kelepçelenmiş iki kişi vardı. Kafalarına siyah, kumaş çuvallar geçirilmişti. Çuvallar, nefes alışlarıyla hafifçe şişip iniyor, bazen içerden boğuk, korku dolu bir homurtu geliyordu. Giysileri pahalı ama şimdi yırtık ve lekeliydi. Biri ince yapılı, diğeri daha iriydi. Miraç'ın ayaklarının dibinde, adeta onun zaferinin sessiz, titreyen kanıtları gibi duruyorlardı.

Bot, iskeleye usulca yanaştı. Halatlar atıldı, bağlandı. Motorlar kesildi. Sessizlik, bu sefer daha da ağır, daha da elektrikliydi. Herkesin nefesini tuttuğu hissediliyordu. Miraç, hareket etmeden önce bir an durdu. Gözlerini, rıhtımda bekleyen kalabalığın üzerinde gezdirdi. Orada, en önde, tek başına duran Rauf'u gördü. Rauf'un yüzü taş gibi ifadesizdi, ama gözleri Miraç'ın üzerinde ve arkasında duran kişilerin kim olduğunu çözmek için dolaşıyordu.

Miraç'ın dudaklarında, zorlukla seçilen, ince, yorgun bir kıvrılma oldu. Sonra, adım attı. Rauf'u özlediğini anladı.

Beton iskeleye ilk botun ayağı değdiğinde çıkan tak sesi, sessizliği bıçak gibi yardı. Yavaş, ağır, ama son derece kararlı adımlarla ilerledi. Sağında Lerna solunda ise Fırat vardı. Her adımları, geçmiş yetmiş iki saatin, acının, savaşın ve nihai bir hamlenin ağırlığını taşıyor gibiydi. Arkalarındaki iki mahkûm, Sahil Güvenlik personeli tarafından kaba bir şekilde ayağa kaldırılıp onları takip etmeye zorlandı.

Miraç, doğrudan Rauf'un durduğu noktaya yürüdü. Arada birkaç metre kala durdu. İkisi arasındaki hava, şimşek çakmış gibi elektrik yüklüydü. Miraç'ın gözleri Rauf'un gözlerine kenetlendi.

"Yüzbaşı Miraç Gökçe Aslan," dedi Rauf, sesi resmi, düz, ama içinde görünmez bir titreşim vardı. "Görev raporunuz."

Miraç, gözlerini Rauf'tan ayırmadı. Sol elini, sağlam olanı cebine soktu ve üzeri kan ve toprak lekesi olan, katlanmış bir veri çipini çıkardı. Onu, bir şövalyenin kılıcını sunuşu gibi, Rauf'a uzattı.

"'Kırmızı Gelgit' operasyonu, talimatlar doğrultusunda tamamlanmıştır," dedi, sesi çatlak ama netti. "Poseidon'dan ele geçirilen tüm veriler, finansal bağlantılar, iletişim kodları burada."

Rauf, veri çipini aldı. Parmakları Miraç'ınkilerle bir an için temas etti. Buz gibiydiler. Parmak boğumlarında kurumuş kan lekeleri ve yaralar vardı.

"Yaralanmışsınız," dedi, bu sefer sesindeki o resmi perde çatlamıştı. Tek yaranın bunların olduğunu sandı ama omzundaki henüz bilmiyordu.

Miraç, omzunu hafifçe oynattı, acıyla gözlerini kıstı. "Operasyonel bir sürtünme. Önemsiz." Sonra, gözlerinde tehlikeli bir pırıltı belirdi. "Ama getirdiğim hediyeler... onlar önemli."

Binbaşı Aydın Kemerci ve Rauf, aynı anda kaşlarını çattığında Miraç'ın kimi getirdikleri hakkında bir bilgileri yoktu. Miraç, yere diz çökmüş hediyelerin arkalarına geçti ve önce soldaki çuvala elini attı.

"Karşınızda Taçsız Kral'ın keskin nişancısı ve beni o gün, inşaattan vuran Artemis!" dedi ve çuvalı kaldırdı. Herkesin bakışları öfkeyle sert çizgili, soğuk gözlü, orta yaşlı bir adamda gezinirken Miraç, sağdaki çuvalı kavradı. "Odağınızı sadece onunla harcamayın."

Binbaşı Aydın Kemerci, sorgulayan gözlerle Miraç'a baktı.

"Bu kim?"

Miraç, sol eliyle tuttuğu çuvalı sıktı.

"Bizim bu zamana kadar yaptığımız araştırmalarda Taçsız Kral sandığımız ama sadece bir piyon olan Yasemin Gök Kurnaz," diye fısıldadı ve çuvalı sertçe çıkarttı.

Çuval, Yasemin Gök Kurnaz'ın dağınık, yaşlı gözlerinin etrafından kayan saçlarını açığa çıkardı. Yüzü gözyaşları, makyaj ve tozla lekelenmişti. Ağzı bir bezle tıkanmış, gözlerinde sadece saf, hayvansı bir korku vardı. Etrafındaki askerlerin bakışlarına, Binbaşının sert ifadesine bakarken titriyordu. Bu, bir zamanlar kibirli ve tehlikeli olan kadından geriye kalanlar değildi; bu, korkudan paramparça olmuş bir gölgeydi.

Binbaşı Aydın Kemerci'nin yüzünde şaşkınlık, ardından derin bir düşüncelilik belirdi. "Yasemin Gök Kurnaz," diye mırıldandı, sanki ismi ağzında yokluyordu. "Yani o kadar zamandır peşinde olduğumuz 'Taçsız Kral' bir gölge oyuncu muydu sadece?"

Miraç, Yasemin'in yanında dikildi, onun korkusuyla beslenen bir avcı gibi. "O bir piyondu, evet," dedi, sesi hâlâ çatlak ama vurgulu. "Ama önemli bir piyon. Taçsız Kral'ın sesi, yüzü, dünyayla olan görünen bağlantısıydı. Tüm talimatları ondan alıyor, tüm kirli işleri onun üzerinden yürütüyordu. Onu ele geçirmek, düşmanın kamuflajını yırtmak demekti. Ve Artemis..." diye ekledi, bakışlarını keskin nişancıya çevirerek, "...onun en ölümcül pençesiydi. İkisini de getirdim. Biri konuşacak, diğeri konuşturacak."

Son cümle, havada soğuk bir tehdit gibi asılı kaldı. Artemis'in soğuk gözlerinde en ufak bir kıpırdanma olmadı, ama Yasemin daha da çok titredi.

Binbaşı, bir karara varmış gibi başını salladı. "Yüzbaşı Miraç Gökçe Aslan, operasyonel sınırları zorladın. Emirlerimi görmezden geldin. Ve ciddi şekilde yaralandın."

Rauf, bu cümleyle hızla Miraç'a baktı.

Binbaşı duraksadı, Rauf'a göz ucuyla baktı sonra devam etti, sesi biraz daha yumuşak ama yine de otoriterdi.

"Ancak getirdiğin sonuçlar ve ele geçirdiğin bu iki önemli hedef... bunlar inkâr edilemez. Yaralarını sar. Sonra benimle ve Yüzbaşı Aslan'la," diye Rauf'a bir bakış attı, "detaylı bir brifing için ofisimde ol."

Miraç, hafifçe başını eğdi, ama bu hareket ona acı verdiği belli oluyordu. "Anlaşıldı, Komutanım."

Binbaşı, Artemis ve Yasemin'e bakan askerlere döndü. "Bu ikisini ayrı ayrı, yüksek güvenlikli hücrelere koyun. Hiçbir temas. Hiçbir iletişim istemiyorum. Yüzbaşı Aslan'ın sorguları bitene kadar beklemede kalacaklar." Sonra, tekrar Miraç'a baktı. "Ve sen, Miraç. Revire. Hemen."

Miraç, Binbaşının uzaklaşmasını izledi. Sonra, yavaşça Rauf'a döndü. Şimdi, ikisi arasındaki resmiyet perdesi tamamen kalkmıştı. Rauf'un gözleri, onun solgun yüzünde, fark edemediği ama şişkin bandajlı omzunda, yırtık üniformasında geziniyordu.

"İkinci kez," diye fısıldadı Rauf, sesi öfke ve endişeyle doluydu. "Seni ikinci kez vurmuş. Ve sen bana operasyonel sürtünme diyorsun."

Miraç, acıyla belli belirsiz gülümsedi. "İlkini biliyordun. İkincisi beklenmedikti. Ama bak," diye başını iki mahkûma doğru çevirdi. "Artemis'in ellerinde benim kanım var. Ama şimdi o, bizim hücremizde. Yasemin, annemin ve abinin katiliyle aynı nefesi soluyordu. Ama şimdi o, bizim esirimiz. Buna değdi."

Rauf, ona doğru bir adım daha attı. Aralarındaki mesafe artık birkaç santimdi. Miraç'ın soğuk, yaralı ellerini tutmak, onu sarsmak, ona bağırmak istediği belli oluyordu. Ama yapmadı. Sadece, "Delisin," dedi, sesi boğuk ve yorgun bir hayranlıkla karışık. "Ve ben senin bu deliliğine alışacağım, karıcığım."

Miraç'ın gözleri parladı. O tehlikeli gülümseme, bu sefer biraz daha yumuşak, biraz daha gerçek bir şekilde dudaklarında belirdi. "Öyleyse beni revire kadar götür, kocam. Çünkü sanırım ayakta durmak için son enerjimi de harcadım."

Ve o anda, Miraç'ın bedeni hafifçe sallandı. Yorgunluk, kan kaybı ve adrenalinin çöküşü onu yakalamıştı. Rauf, hemen atıldı, onu düşmeden yakaladı. Miraç'ın ağırlığı ona yaslandı, başı Rauf'un omzuna düştü.

"Tıbbi Ekip! Hemen!" diye bağırdı Rauf, sesi ilk kez tamamen kontrolden çıkmış, saf endişeyle doluydu. Kollarının arasındaki kadına baktı. Ellerini gözleri kapalı, soğuk yüzde gezdirdi.

"Miraç?"

Askerler koşuşmaya başlarken şafak tam anlamıyla yükselmişti. Liman, altın rengi ışıkla yıkanmıştı. İki mahkûm götürülmüş, yaralı Sirena revire taşınmış ve Kraken, şimdi kalemi eline almak üzere ofisine dönüyordu.

Savaş bitmemişti.

Ama bu şafak, yetmiş iki saat boyunca düşmana indirilmiş en ağır darbelerden birinin ve iki savaşçının mükemmel uyumunun şafağıydı.

Yetmiş. İki. Saat.


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!