KRAKEN KAPANI

LİMAN 03: TAÇSIZ KRAL

⏱️ 40 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Light Of The Seven, Ramin Djawadi

Safe Return, Rob Simonsen

🐙

Miraç Gökçe, Ağzından

Hiçbir şey, bir şehrin hafızası kadar sessizce kaybolmazdı. Sokaklar unutur, binalar susar, insanlar ise geride sadece bir iz bırakırdı.

Ama deniz, asla unutmazdı.

Kıyıya vuran her dalga, binlerce hikâyeyi beraberinde getirirdi. Derinlikler; kayıp gemilerin iniltilerini, unutulmuş yeminlerin fısıltılarını, batık şehirlerin son çığlıklarını muhafaza ederdi. Karadaki izler zamanla silinirdi belki ama denizin hafızası kristalleşir, mercanlara işlenir ve incilere dönüşürdü.

Parmaklarımın arasında duran mektup, bana şimdi, denizden gelen bir çağrıydı. Annemi benden alan Gölcük Denizi'nin belki de son iyiliğiydi. Vicdanının sesini bir nebze böyle susturacaktı.

Yüzüme vuran sert rüzgâr kızıl saçlarımı annemin eli gibi okşarken yanımda, benimle iskelede oturan Rauf'a baktım. Gözlerinde derin bir hüznün izlerini taşıyordu. Kahverengi halkaların tam ortasındaki siyah aynada kendimi görüyordum. Onun gözlerindeki yas benimkini yankılıyor, iki ayrı acının aynı dili konuştuğunu gösteriyordu.

Biz, ikimizin de hayatlarındaki en değerli şeylerini alan, Gölcük Üssü'ne ait olan, o iskelede oturuyorduk. Elimdeki mektubun Rauf'a ne kazandıracağını bilmiyordum. Ama ben, belki de bir cümlenin peşine takılıp gidecek o kelimeydim. Ya da hikâyenin sonuna vardığımda anlayacağım gibi, aslında ben, o ilk cümleyi yazanın ta kendisiydim.

Yavaşça mektubun arkasında yer alan mührü kırdım ve nefesimi tutup içindeki kâğıdı çıkarttım. Dörde katlanmış sayfayı açtığımda tuttuğum nefesi ağırca bıraktım. Sağ üst köşede bir tarih yazıyordu. Bu tarih, iki farklı aileyi dağıttığı gündü.

‘04 Ocak 2015’

‘Gölgeler şehri uyandığında, taçsız kralın soluğu, unutulmuş denizin kıyısında bulunacak.’

Okuduğum cümleyle kaşlarım çatılmış, daha fazlasını arama umuduyla gözlerim sayfada gezinmişti. Parmaklarımın arasında tuttuğum mektup, yalnızca tarih ve bir cümleden ibaretti. Diğer kalan boşluklar, çarpıcı bir soruyla savunmasızca bekliyordu. Annem, neden sadece bir cümle yazmıştı ki?

Sorgularcasına Rauf'a baktığımda onun da benim gibi düşünür vaziyette kâğıdı izlediğini fark ettim. Tek kaşı ağırca yükselirken bir anda mektuptaki bakışlarını bana çevirdi. Kıstığı gözlerinin arasından bakmaya devam ederken ayağa kalktı ve çenesini dikleştirdi.

"Gel benimle," dedi.

Çevik bir hareketle ayağa kalktığım sıra yürümeye başladı. Adımları hızlı ve kararlıydı, iskelenin tahtalarından çıkan gıcırtılar rüzgârın sesine karışıyordu. Peşinden giderken, sırtındaki gerginliği görebiliyordum. Omuzları dik, yürüyüşü bir askerinki gibi disiplinliydi. Sanki yıllardır beklediği an nihayet gelmişti.

"Rauf, nereye gidiyoruz?" diye sordum, yetişmek için adımlarımı sıklaştırarak.

Cevap vermedi. Sadece dönüp bana baktı, gözlerinde hem bir aciliyet hem de derinlerde gizlenmiş bir hüzün vardı. Binaya giriş yapıp Rauf'un odasına girdiğimizde hızla masasına doğru yürüdü. Çekmecesini açıp karıştırmaya başladı.

"Bazen en büyük sırlar, en basit görünen yerlerde saklıdır. Kâğıdı masanın üzerine getir, Miraç," dedi ve parmaklarının arasında tuttuğu feneri gösterdi. Dediğini yapıp kâğıdı masanın üzerindeki deri kapağın üzerine bıraktığımda Rauf, feneri açtı. Karanlık odanın içerisinde yansıyan mavi ışık huzmesi kâğıda döküldüğü an gördüklerim, dudaklarımın şaşkınlıkla aralanmasına neden olmuştu.

"Annen, bir şeylerin olacağını hissetmiş olmalı ki bunu saklama gereği duymuş," diye fısıldadı, Rauf. Yutkunarak kâğıda eğildiğimde boşta kalan sayfanın aslında dopdolu olduğunu görmüştüm.

04 Ocak 2015

Gölgeler şehri uyandığında, taçsız kralın soluğu, unutulmuş denizin kıyısında bulunacak.

Bu satırları titreyen bir el fenerinin ışığında yazıyorum. Miraç, kızım, canımın canı, gözümün bebeği, her şeyim...

Bu mektubun sana ulaşacağını hiç düşünmeyerekten yazıyorum. Temennim bu mektubun sana ulaşmaması. Çünkü ulaşırsa ben hayatta değilim demektir. Bu seni üzmesin, aksine, gururlandırsın. Ben her zaman yanındayım kızım, tıpkı senin her zaman benimle olman gibi.

Miraç, bazı şeyler göründüğü değildir. 'Kıyıdaki fener' dediğimiz yerin aslında neyi işaret ettiğini, derinlerde uyuyanın sadece bir metafor olmadığını öğrendim. Bu mektup sana ulaştığında, belki de birçok şey değişmiş olacaktır. Bildiğim tek şey, bizim mezarımız bu denizaltı olacak kızım.

Ama unutma, yeryüzünde ne görüyorsan, aynısı denizin altına da inşa edilmiştir.

Nalan Toprak, Bartu Efehan ve Arven Doruk Aslan ile burada dört kişiyiz. Biz, S-17 görevi için görevlendirildik. Görev içeriğimiz, hava depolamak için dışarıya çıktığımızda sızdırıldı. Büyük ihtimalle bu bizim, bu denizaltındaki son günümüz.

Miraç...

Bize, burada ihanet eden kişi Fırtına Timi komutanı Nalan Toprak'tı.

Kime, neden, niye ve nasıl bilgilerimizi sızdırdığını bilmiyorum ama ardından gelecek bir kasırganın düşüncelerinizi alabora edeceğinin farkındayım. Gözlerini aç ve kimseye güvenme. Arven Doruk Aslan'ın kardeşi, Rauf Aslan'ı bul. Çünkü Arven Doruk Aslan, benden daha önce kim olduğunu buldu ama bunu sakladı. Bir kasadan bahsetti. O kasayı birlikte bulun ve içindeki gizemi ortaya çıkartın. Çünkü bizden sonra her şeyi yok edeceklerdir.

Tıpkı bizi yok edecekleri gibi.

Nefesim kesilmişti. Boğazımda büyük bir yumru vardı. Gözlerim satırların arasında çakılı kalmıştı, her kelime zihnimde bir şimşek gibi çakıyordu. Göz pınarlarıma dolan yaşlardan görüşüm bulanıklaşırken annemin sesini duyuyordum. Tıpkı çocukken uyumadan önce bana fısıldadığı masallardaki, o sesini duyuyordum.

Ama bu, bir masal değildi.

"Miraç."

Rauf'un sesi, su altındaymışım gibi uzaklardan geliyordu. Başımı kaldırdım, ama onu net göremiyordum. Her şey bulanık, her şey yavaş çekimde ilerliyordu. Parmak uçlarım uyuşmuştu. Zihnim bir kaos içindeydi. Nasıl olurdu bu? Nasıl? Gözlerimin Rauf'tan ayrılıp önce mektuba, sonra da masanın üzerindeki çerçeveye kaydığını fark ettim.

Bana gülerek bakan, ölmüş bir adamın portresine bakakaldım.

"Nalan Toprak..." diye fısıldayabildim sonunda.

O an, sanki çerçevenin içinde kalmış, gülen siluetin gülümsemesi yok oldu gibi hissettim. Çenemde hissettiğim bir el ile yeniden Rauf'a baktım. Rauf, yüzümü ona çevirdiğimde çenemdeki elini çekti.

"Bu sadece bir ihanet değil," dedi sesi tok ve karanlık. "Bu çok daha büyük bir şeyin parçası. Annen ve abim... onlar bir şeyi biliyorlardı. Ve Nalan..."

Adı ağzında acı bir tat bırakmış gibi duraksadı.

"Nalan sadece bir piyondu. Arkasında daha büyük biri olmalı."

Kafamı bilemiyormuşçasına iki yana salladım. "Ben..." boğazımdaki yumruyu yutkundum. "Bilmiyorum Rauf. Nalan Toprak ile yüzleşmemiz gerek ama o da o gün sağ çıkmadı ki?"

Rauf, bakışlarını yüzümden çekip mektuba baktı. Düşünceli bir haldeydi ama düşündüğünü anlayamıyordum. Avcunun içinde yanmaya devam eden fenerin tepesine baş parmağıyla bastırıp sönmesine neden olduğunda, bakışları yeniden beni buldu.

"Annen, ardındaki kasırganın habercisi olmuş zaten Miraç. Nalan Toprak, biri için çalışıyordu, bize bunu gösterdi. Bizim görevimiz, o denizaltının asıl görevinin ne olduğunu bulmak. Birilerinin damarına basmış olmalılar ki onların..."

Cümlesine devam etmeden önce bakışları omzumun arkasından masasına döndü. Büyüyen göz bebeklerinden abisi olan portresine baktığını anlamıştım.

"Naaşları bile çıkmadan her şeyi yok etmeye çalıştılar."

Öyle bir andaydık ki yolun sonunda bir çıkmazın olduğunu biliyordum ama o çıkmazı göremiyordum. Evet, bir çıkmaz vardı. Orada birisi bizi bekliyordu. Varlığımızdan haberdardı ama biz, kim olduğunu bilmiyorduk. Gözlerim Rauf'un yüzünden koparak mektuba düştü. Gerçeğe gömülü yalnızca bir cümle kalmıştı. Zihnimde bir soru kalıbı oluştu.

Rauf, bu mektuba nereden ulaşmıştı?

Bir adım geri çekilip Rauf'a baktığımda dikkatini çekmiş olmalıydım ki bakışları, abisinin portresinden çekilip bana çevrildi. Kaşlarımı çattığımda bir kez gözlerini kırptı.

"Bu mektup sana nasıl ulaştı?"

Rauf, nefesini vererek bedenini masasına doğru döndürdü.

"Dedem verdi," dedi, masanın üzerindeki kâğıdı katlarken. "Abimin üzerinde çıkan eşyalardan biriymiş."

Katladığı kâğıdı zarfın içine yerleştirip bana uzattığında zarfı aldım ve ikiye katlayıp üzerimdeki kabanımın iç cebine koydum. Bir anda açılan odanın kapısıyla Rauf ile bakışlarımız gelen kişiye çevrildi. Ali, nefes nefese kalmış bir şekilde, aralı bıraktığı kapıdan soktuğu başıyla dışarıyı işaret etti.

"Merkeze gelsen iyi olur Rauf. Binbaşı Aydın Kemerci, bir operasyon olduğunu söyledi. Acilmiş," dedi ve kapıyı aralı bırakarak bedenini geri çekti. Derin bir nefes alıp yüzüne baktığımda Rauf, yanağının içini dişledi ve bakışlarını bana çevirdi. Üzerimdeki kıyafetleri süzüp kaşlarını çattı ve yanımdan geçip kapıya doğru ilerledi.

"Sende benimle geliyorsun Miraç," dedi ve kapıyı iyice açıp bana baktı. "Çünkü bu saatten sonra gitmene izin vermem."

Evet, en son gidecektim ama şimdi burada, büyük bir gerçekle yüzleşmiştim. Ve bu saatten sonra buradan ayrılmaya hiç niyetim yoktu. Bu odadan çıkarken eski ben olmayacağım demiştim. Bu odaya yeniden girdim ve artık ben, eski Miraç Gökçe değildim.

Küçük adımlarla kapıya doğru yaklaşıp pervazın yanından ona baktım.

"Valizim dışarıda kaldı, iskelede. Onu oradan aldırırsın," dedim ve odadan çıktım. Sola doğru dönüp merkeze doğru yürümeye başlarken arkamdan gelmeden hemen önce, kapının önünde duran nöbetçi askere 'İskelede siyah bir el valizi var, onu alıp D-17'ye bırak," dediğini bile işitmiştim.

Birlikte merkezin önünde durup kapıya uzandığımızda kenara çekilip bana öncelik vermişti. Aralı kapıdan içeriye sızdığım sıra bütün bakışlar üzerimde ve arkamdan gelen Rauf'a çevrilmişti. Binbaşı Aydın Kemerci, ellerini yasladığı masadan kapıya baktığında beni gördü. Yüzünde beni görmeyi beklemediğinin bir ifadesi belirirken gözlerinde, vazgeçmediğimi anlamanın gururunu taşıyordu.

Rauf, merkez kapısını kapatıp masaya ilerlerken büyük adımlarla onu takip ettim. Solda oturan Ali, Aslı, Pars ve Demir'in yanına geçerken ben, tek başıma hemen karşılarındaki sandalyeye oturmuştum. Binbaşı Aydın Kemerci, ellerini yasladığı masanın üzerinden çekip sandalyeye oturdu.

"Dün gece Kırmızı Bahçe Sarayı'na bir saldırı gerçekleşti. Bu saldırıyı gerçekleştiren, bizim de uzun süredir peşinde bulunduğumuz, İzmir Körfezi'ndeki operasyonu gerçekleştiren grup ile aynı. Bu grubun daha önce kod adını hiç duymadık ama dün geceki saldırıda bilmeden bize bir mesaj bıraktı," dedi ve arkasına yaslanıp sandalyesinin sırtını bize döndürdü.

Bedenini projeksiyon perdesine tamamen çevirdiğinde ekranda gördüğüm isim, Rauf'a bakmama neden olmuştu. O sert bakışlarıyla bana bakarken ben, dudaklarım istem dışı aralanmış bir şekilde yeniden perdeye bakmak zorunda kalmıştım.

"Taçsız Kral adı altında bilinen bu grup, bizim uzun süredir peşinde olduğumuz grupla aynı."

‘Gölgeler şehri uyandığında, taçsız kralın soluğu, unutulmuş denizin kıyısında bulunacak.’

Zihnimde parıldayan bu cümle, Binbaşı Aydın Kemerci'nin söylediği bir sözcüğün altını çizmeme neden olmuştu. İçimde bir şey, buz gibi ve ağır, dibe doğru çöktü. Annem akıllı bir kadındı. Ve bunu, yeniden anlamama sebep olmuştu. Mektubun yarısını gizlemişti, evet ama odaklanmamız gereken yeri hep açıkta bırakmıştı.

Binbaşı, sandalyesinde hafifçe dönerek profilden gelen ışığın altında yüzünün bir yarısını aydınlattı, diğer yarısını derin bir gölgeye gömdü. Sesindeki her bir ton, havada kristalleşip yere düşüyor gibiydi.

"Saldırının gerçekleştiği yerde, mermer bir sütunun üzerine kazınmış olarak bulduk bu ismi. Daha önceki yerlerde de yalnızca taç simgesi bulduğumuz için bunun artık bir kod adı olduğunu biliyoruz."

Ali'nin kalemi, elinden hafifçe kaydı ve masanın ahşabına hafif bir tık sesi çıkardı. O ses, odadaki gerilimi bir an için somutlaştırdı. Ben, Rauf'a bakmamak için kendimi zorlayarak, zihnimdeki cümlenin üzerinde geziniyordum. Gölgeler şehri... İzmir mi? Yoksa daha derin, daha karanlık bir metafor mu? Unutulmuş deniz... Ege'nin unutulmuş bir koyu? Ya da tarihin tozlu sayfalarında kalmış, ismi bile unutulmuş bir yer?

Zihnim, yıllar öncesine, babamın kütüphanesindeki eski bir coğrafya kitabının sararmış sayfalarına gitti. Çocukken parmağımla takip ettiğim, üzerinde isimsiz körfezler ve kayıp limanlar bulunan bir harita. Unutulmuş deniz... Bu ifade orada, o kitabın kenar notlarında mıydı? Anılarım, sisler ardındaki bir hayalet gibi, yakalamaya çalıştıkça uzaklaşıyordu.

Rauf, tüm düşüncelerimi dağıtmak istermişçesine ayaklandığında bakışlarım onu buldu. Sessizliği bozmadan perdeye yansıyan ismin yanına geldi. Gölgesi, yazının üzerine düşüp onu ikiye böldü.

"Bu bir bulmaca. Bize meydan okuyorlar. Peşlerinde olduğumuzu biliyorlar ve bizi oyunlarına davet ediyorlar." Duraksadı, sonra yavaşça bana döndü. O an, odadaki herkesin bakışlarının ağırlığını yüzümde hissettim. "Bu ifadeyi daha önce duydunuz mu, Yüzbaşım?"

Nefes alışverişimi kontrol etmeye çalışarak başımı kaldırdım. Zihnimdeki o eski kitabın görüntüsü berraklaşıyor, sonra tekrar bulanıklaşıyordu. İçimde bir ses, bir uyarı çanı gibi çalıyordu: Sakın. Henüz değil.

Kafamı iki yana salladığımda ağırca kafasını salladı ve düşünceli bir şekilde Binbaşı Aydın Kemerci'ye baktı.

"Bu konu hakkında emirleriniz nedir, Binbaşım?"

Binbaşının dudaklarında ince, hesapçı bir gülümseme belirdi.

"Bu grup, yaptığı her saldırıda belli bir şeyler arıyor. Bunlardan bazıları dijital dosyalar ve arşiv evrakları. Öncelikle daha önce yaptıkları saldırıları ve operasyonlarda neler bulduğumuzun bir kez daha üstünden geçeceğiz. Böylece ne aradıklarını daha ayrıntılı bir şekilde göreceğiz," dedi ve ayağa kalkıp yüzünü perdeye çevirdi. "Ardından ne için var olduklarını öğreneceğiz."

Rauf, kimseden çekincesi olmadan gözlerime odaklandığında derin bir nefes bıraktı.

"O hâlde vakit kaybetmeden başlayalım," dedi ve Binbaşıya baktı. Binbaşı Aydın Kemerci, yürümeye başladığı an masada oturan herkes ile ayağa kalktım. Rauf, Pars'a baktı ve çenesini kaldırdı.

"Pars, Demir ile araştırmalarına başla. Eski operasyonların tüm detaylarını iki saat içerisinde masamda istiyorum," dedi ve Aslı'ya baktı. "Aslı ile Ali, siz de saldırıyı yapan grubun kim olduklarını, tüm arşivleriyle birlikte araştırın. Bir saatiniz var."

Gözleri beni bulduğunda başını biraz eğdi.

"Yüzbaşı Miraç Gökçe," dedi, sert tonuyla. "Artık bizimle kalmaya devam edecek. Onunla iyi geçineceksiniz, çünkü artık ikinci komuta onda. Benden sonraki emirlerinizi ondan alacaksınız." Gözlerini karşımda oturan ekibinde gezdirdi. "Dediğim anlaşıldı mı?"

Hepsi, sertçe sol ayaklarını sağ ayaklarının yanına vurdu.

"Anlaşıldı komutanım!" dediler.

Rauf, aldığı söz ile kapıya doğru ilerledi, beni beklemedi bile. Sırtı gergin bir şekilde merkezden çıktı. Onun sırtı, kapalı, ulaşılmaz bir kale gibiydi. Bakışlarım kapanan kapının ardından karşımda duran Sualtı Akrepleri timine baktım. Pars, rahata geçip masanın üzerindeki not defterini toplamaya başlarken Demir, düşünceli bir şekilde bana bakıyordu.

Bu odada sadece kelimeler konuşmuyordu; suskunluklar, bakışlar, el hareketleri, hepsi birer cümle kuruyordu. Pars, Demir'in omzuna hafifçe dokundu. Demir, gözlerini benden ayırıp kapıya doğru yürümeye başladı. Ali ile Pars, Demir'in peşinden kapıya ilerlerken Aslı, karşımda durmaya devam etti. Ali, omzunun üstünden Aslı'ya baktı.

"Aslı, gelmiyor musun?"

Aslı, Ali'ye bakıp çenesiyle kapıyı işaret etti.

"Sen git, geliyorum."

Ali, omzunu silkip Demir ve Pars ile merkezden çıkarken bana baktı.

"Kraken güvenebilir ama ben sana güvenmiyorum, Sirena. Bir gözüm hep üzerinde olacak, bunu bil," dedi ve bir şey söylememe fırsat bilmeden merkez kapısından çıkıp gitti. Odanın ağır kapısı Aslı'nın arkasından sessizce kapanırken, geride bıraktığı tehdit sanki havada kristalleşmişti. Masanın kenarına dayandım, parmak uçlarım soğuk mermere gömülürken zihnim hızla çalışıyordu.

Aslı'nın bana güvenip güvenmemesi umurumda bile değildi. Önceliğim her şeyin ötesinde annemlere ihanet edenin ne amaçla olduğunu bulmaktı.

Hızla doğrulup merkezden ayrıldım. Her kapı, her dönemeç geçmişe açılan bir tünel gibiydi. Rauf'un ofisine vardığımda kapının önündeki askerin, duvarda asılı olan ismi indirdiğini gördüm.

"Miraç."

Ofisin aralı kapısından içeriye baktığımda Rauf, tuttuğu masayı bırakarak doğruldu ve kafasıyla içeriyi işaret etti. O sırada asker, eline yeni aldığı isimliği duvara yasladı.

Yüzbaşı Rauf Aslan – Yüzbaşı Miraç Gökçe

Rauf'un kapının önünde belirdiğini fark ettim. Bakışlarım yazıdan ayrılıp ona çevrilirken eliyle içeriyi gösterdi.

"Bu andan itibaren, odayı birlikte kullanacağız," dedi ve bana sırtını dönüp içeriye girdi. Kapı eşiğinde bir an hareketsiz kaldım. Duvarın üzerinde yan yana duran iki pirinç levha, geçmişle şimdi arasında gerilmiş görünmez bir ip gibiydi. İçeri adımımı attığımda, Rauf masasının başında, sırtı bana dönük, pencereden dışarı bakıyordu.

Solumda yer alan, operasyonların kurgulandığı kısım, yani Rauf'un beyni orada sabit bir şekilde duruyordu ama sağ tarafındaki masasının hemen yanına bir masa daha çekilmişti. Arasında sadece iki kişinin aynı anda geçebileceği kadar bir boşluk vardı.

"Çalışma düzenini bozmamaya özen gösterirsin," diye konuştu, sesi cama vurup bana doğru sekerek geldi. "Ben sabah 08:00'de burada olurum."

"Ben de zaten 07:30'da olurum," diye karşılık verdim, sesimde kasıtlı bir sakinlik vardı. Kendi masamın başına geçtim. Çekmeceyi açtığımda, içine yerleştirilmiş temiz bir dizüstü bilgisayar ve birkaç kırtasiye malzemesi dışında hiçbir şey yoktu. Bu boşluk, buraya ne kadar az ait olduğumu yüzüme vurur gibiydi. Göz ucuyla onu izledim. Omuzlarının gerginliği, çenesindeki sıkı çizgi... O da bu zorunlu birliktelikten en az benim kadar rahatsızdı.

"Pars'ın getireceği dosyaları beraber inceleyeceğiz," diye devam etti, sonunda bana döndü. Gözleri, her şeyi görüyor, her zayıflığı avlıyordu. "Özellikle İzmir Körfezi'ndeki son operasyondan kalan görüntü kayıtlarına odaklanacağız. Taçsız Kral'ın orada aradığı bir şey vardı. Bulamadılar. Ve şimdi Kırmızı Bahçe Sarayı'na geldiler."

"Belki de aradıkları şey bir yer değil, bir kişidir," diye mırıldandım, parmak uçlarımla masanın tozunu alırken. "Ya da bir hatıra."

Rauf'un duraksadığını hissettim. Odadaki havada anlık bir değişim oldu.

"Geçmişi kişisel meselelerle bulandırmanın zamanı değil, Gökçe." Sesindeki keskinlik bilerek vurucuydu. "Bu bir görev. Hepsi bu."

Kafamı bir anda kaldırdım. Bu adam benimle dalga mı geçiyordu?

"Hepsi bu mu?" diye sordum, şaşkınlıkla. "Biraz önce okuduğumuz mektubu ne çabuk unuttun Rauf? Bu sadece bir görevse, neden o cümle doğrudan bize, geçmişimizi işaret ediyor?"

Rauf, masasına vurdu, ses odada patlarcasına yankılandı.

"Çünkü bunu kabullenmek istemiyorum! Yıllardan beri o grubun peşindeyim ve abimin şehit olmasına neden olanların onlar çıkmasını istemiyorum."

Parmak uçlarımı masanın üzerine bastırdım.

"Kabullenmen gereken o noktadasın Yüzbaşı. Bizi buna çekiyorlar. 'Unutulmuş Deniz' sadece bir yer değil. O, bizim o eski, bitmemiş meselemiz."

Gözleri, uzun süredir sakladığı bir acıyı taşıyan bir girdap gibiydi. Başını iki yana salladı, daha fazla kelime dökülemezmişçesine. Omuzlarındaki gerginlik, yılların yükünü taşıyan bir kayadan farksızdı. O gururlu, kendine güvenen Yüzbaşı Rauf Aslan, o anda sadece intikam peşinde koşan bir kardeşten ibaretti.

O an kapı çalındı. İkimiz de irkildik, gerilimimiz dışarı sızmışçasına. Demir, elinde bir dosyayla içeri girdi, yüzünde belirgin bir endişe vardı.

"Rauf, buna bakman lazım," dedi ve pencerenin kenarına giderek karşısında durdu. Rauf, dosyayı çevik bir hareketle Demir'in elinden aldı ve kapağını açıp baktı. Gözleri bana döndü, bu sefer öfkeden değil, şoktan. Elindeki dosyayı bana çevirip üzerindekini görmeme yardımcı oldu. Üzerinde, tanıdık bir amblem vardı: Bir deniz yıldızı ve onu saran çift başlı bir yılan.

"Bunu daha önce gördün mü?" diye sorduğunda kafamı salladım.

"Evet, annemin eski notlarında görmüştüm."

Rauf'un yüzü bembeyaz oldu ve bir anda Demir'e baktı.

"Bunu nereden buldun?"

Demir, göz ucuyla bana bakıp Rauf'a baktığında Rauf, gözlerini hırsla kapattı.

"Anlat!" dedi ve kapalı gözlerini açtı. "Her şeyden haberi var. Abimin şehit olduğu denizaltında onun da annesi varmış."

Demir, bakışlarını profesyonelleştirip Rauf'a bakmaya devam etti.

"İzmir Körfezi'ndeki gemide ele geçirilen eşyalar arasından çıkmış. O sıralar biz evraklara erişmiyorduk. Taçsız Kral dedikleri grup, bu amblemin kaynağını arıyor sanırım?" dedi.

Rauf, elindeki dosyaya baktı ve nefesini verdi.

"Demek ki aradıkları şey sadece bir dosya değildi. Aradıkları şey, abimin araştırması ve ben onun nerede olduğunu biliyorum," dedi ve bakışlarını dosyadan çekip bana baktı. Beni bitirecek o cümleyi söyledi. "Sanırım annen de biliyordu."

Her kelime, zihnimde bir balyoz gibi patladı. Rauf, dosyayı masaya bıraktı. Yüzündeki öfke ve şok, yerini karmaşık ve acı dolu bir pişmanlığa bırakmıştı. Demir, sessizce odadan çıktı, kapıyı usulca kapattı, bizi bu ağır gerçekle baş başa bıraktı. Odayı bir sis perdesi kaplamış gibiydi. Nefes almakta zorlanıyordum.

Bu artık kişisel bir meseleydi.

Gerçekler bir bir ortaya çıkıyordu. Ve biliyordum; unutulmuş denizin kıyısına giden yol, geçmişimin en karanlık sularından geçiyordu.

🐙

Kraken'in adı, suda yankı gibi görünür,

Oysa ruha saplanan görünmez bir çengeldir aslında.

Her adım bir vedadır geçmiş olana,

Ve her nefes, teslim olur gölgede kurulan kapana.

🧜‍♀️

Yazar, Ağzından

Unutulmuş denizin kıyısına çıkan yol, kaderin pas tutmuş zincirleriyle örülüydü. Bu zincirleri kırmak ise Miraç Gökçe ve Rauf Aslan'ın omuzlarına yüklenmiş bir görevdi. Lakin, bu yolun ne denli zorlu ve tehlikelerle dolu olduğunun farkındaydı ikisi de.

Rauf, pencere kenarında dimdik durmuş, Gölcük Deniz Üssü'nün gri siluetini izliyordu. Gökyüzünde yavaş yavaş birikmeye başlayan bulutlar, yaklaşan fırtınanın habercisi gibiydi. Her biri daha koyu, daha ağırdı; içlerinde bir kasırganın gücünü barındırıyorlardı. Bu kasırganın sadece gökyüzünde değil, kendi hayatlarında da kopacağını biliyordu.

Gözleri, cama vuran yansımada, masada oturan kadının siluetine kaydı. Şeffaf cam, Miraç'ın o dalgalı bordo saçlarını olduğundan daha canlı, daha berrak gösteriyordu. Işık, her bir telde ayrı oynuyor, ateşi andıran bu kızıllığı odanın kasvetli atmosferinde bir umut ışığı gibi parlıyordu. O saçlar, geçmişin anılarını, kayıp gülüşleri ve asla söylenmemiş sözleri taşıyor gibiydi.

Gözlerini yalnızca bir kere kapatıp açtı ve yeniden puslu havayı izlemeye devam etti. Kahverengi gözleri, yaklaşan fırtınanın ağır bulutlarıyla aynı tonlara bürünmüştü. İrislerinin etrafını saran altın halkalar, içinde taşıdığı fırtınayı ele verircesine parlıyordu. Bakışında hem bir komutanın kararlılığı hem de bir kardeşin yıllara yayılmış acısı okunuyordu.

Gözlerini ağırca kapattığında geçmişin kayıp anıları dalga dalga yükseldi. Göz kapaklarının ardında hareket eden gözleri, abisiyle son vedalaşmasını, denizin soğuk yüzeyinde sönüp giden umutları izledi. Ellerini ceplerine soktu ve sol elini yumruk yaptı. Nefesi, camda buğulanıp dağılırken, iç çekişi odanın sessizliğinde kayboldu.

O sırada Miraç, camın önünde gözlerini kapamış adamın yüzünü, cama vuran yansımasından izliyordu. Her bir kırışığı derin bir hüznün izlerini taşıyordu. Miraç, bu yansımada sadece bir komutan değil, yılların yükünü taşıyan, kayıplarının ağırlığı altında ezilen bir adam görüyordu.

Rauf'un sessiz acısı, odanın her köşesini dolduruyor, camdaki buğu gibi havada asılı kalıyordu.

Odaya yayılan ağır sessizliği, kapının açılışı ve Pars'ın içeri girişi bozmuştu. Rauf, gözlerini açıp yavaşça sol tarafa döndüğünde, gelen kişiyi gördü. Miraç ise Pars'ın elindeki evrak yığınını fark eder etmez, ayağa kalkmıştı.

Pars, elindeki dosyalarla Rauf'un masasına doğru ilerlemeye kalkıştığında, Rauf hafif bir el hareketiyle onu durdurdu. Başını Miraç'ın masasına doğru çevirerek, "Orası daha geniş, oraya bırak," dedi. Sesindeki kararlılık, odadaki gergin havayı bir kat daha arttırdı.

Dört adımda Miraç'ın oturduğu sandalyenin sağ tarafına geçti. Pars, evrakları masanın üzerine belli bir düzenle açmaya başlarken, Miraç yerine oturdu. Rauf, sağ elini masanın üzerine yasladı, avucunun içi sanki tahtaya işliyordu. Sol eli ise hâlâ cebindeydi, yumruğu sıkılı bir şekilde.

Pars'ın ardından içeriye giren Aslı, bir an için adımlarını yavaşlattı. Kapıyı usulca kapattı, eli tokmağın üzerinde bir saniye daha bekledi. Yeşil bakışları, masanın başında oturan Miraç'a kaydığında anlık bir donukluk yaşadı. Gözlerindeki o keskin yeşil renk, odanın loş ışığında bir an parladı ve sonra yeniden karardı.

İrislerinde, gölgeler gibi dalgalanan bir his vardı; belki kıskançlıktı, belki güvensizlik, belki de sadece derinlerdeki bir endişenin yansımasıydı. Bakışları, Rauf'un Miraç'ın yanındaki duruşuna, onun masasını kullanmalarına takılıp kaldı. Yanağının içini hafifçe ısırdı, sonra ifadesini toparlayıp ilerlemeye devam etti.

Pars'ın yanında elindeki dosyayla durduğunda, Pars, düzenlediği dosyaları biraz kenara çekti ve elindekini bırakması için ona alan ayırdı. Aslı, elindeki evrakları bıraktığında Rauf, kaşlarını çatarak hafif öne eğildi. Miraç, Rauf'tan yükselen deniz kokusuyla gözlerini kısmak zorunda kaldı.

Rauf, gözleri belgelerde gezinirken bir an için Pars ile Aslı'ya baktı. Gözlerinin etrafındaki kırışıklıklar, zihninde dönen binlerce ihtimalin ağırlığıyla daha da belirginleşmişti.

"Elimizde kayda değer ne var?" diye sordu.

Pars, masaya serip açtığı dosyaları işaret etti.

"İzmir Körfezi'ndeki son operasyondan kalan görüntü kayıtlarını inceledik," diye başladı, sesi teknik detayların soğukluğunu taşıyordu. "Gemi enkazından çıkan bazı parçalar, daha önce hiç karşılaşmadığımız bir metal alaşım içeriyor."

Pars'ın parmağı, deniz tabanı haritasındaki belirli noktaları gösterdi. "Deniz tabanında da alışılmadık manyetik anomaliler tespit ettik. Bu anomaliler, önceki operasyonlarda da sık sık görülmüş."

Aslı'nın getirdiği evrakların en üstündeki dosyayı alıp, açık olan belgelerin tam ortasına yerleştirdi. Hareketi ölçülü ve kasıtlıydı.

"Normalde Aslı'nın bu evrakı daha önce getirmesi gerekiyordu," diye ekledi Pars, "ama belli bir şeyden şüphelendiğimiz için bizimle, birlikte çalıştı ve bizim araştırmamızı bitirmemizi bekledi."

Aslı, Pars'ın bu sözleri üzerine hafifçe başını eğdi. Onaylarcasına, "Elimizdeki verileri birleştirmenin daha doğru olacağını düşündüm," diye mırıldandı.

Miraç, yerinde doğruldu ve masaya doğru eğildi.

"Taçsız Kral aslında bir grup değil," dedi Aslı, sesindeki vurgu odadaki herkesin dikkatini çekti.

Rauf, bu sözlerle birlikte hareketlendi. Sol elini cebinden çıkartıp Miraç'ın oturduğu sandalyenin sırtına koydu ve bedenini masaya doğru daha da eğdi. Omuzları gergin, bakışları Aslı'nın işaret ettiği dosyaya kilitlenmişti.

Miraç, göz ucuyla hizasına kadar eğilmiş adamın yüzünü inceledi. Rauf'un çehresinde yoğunlaşmış bir dikkat, alnında hafifçe beliren çizgiler vardı. Bu yakınlık, nefesinin sıcaklığını hissedebileceği kadar fazlaydı. Sessizce yutkunurken içinden 'Bu adam niye bu kadar yakın?' diye geçirdi. Yanaklarının hafifçe ısındığını hissetti; bu sıcaklık, Rauf'un üzerinden yayılan beden ısısı mıydı yoksa kendi içinde yükselen bir tepki mi, ayırt edemiyordu.

Aslı, Pars'ın yanında dimdik duruyordu. Gözleri masanın üzerine serilmiş evraklarda değil, Rauf'un Miraç'ın sandalyesine dayadığı elde ve ikisinin arasındaki o yakın mesafede asılı kalmıştı. Yeşil irislerinin derinliklerinde, yıldırım hızıyla geçip giden bir kıvılcım vardı.

Dudaklarını hafifçe sıkarak, "Taçsız Kral'ın bir grup olmadığını söylemek istiyorum," dedi, sesi önceki cümlesini tamamlar gibiydi ama bu sefer daha vurgulu. "Aksine, tek bir kişi. Kod adı bu şekilde kullanılıyor ama arkasında onun için çalışan bir ordu var."

Pars, kaşlarını hafifçe kaldırdı ve masadaki diğer belgelere uzandı. "İşte operasyonlardaki ortak nokta burada başlıyor," diye ekledi, sesi analitik bir tonla. "Taçsız Kral'ın dahil olduğu her operasyonda aynı materyaller kullanılmış. Aradığı her ne ise bunun için saldırılar düzenliyor ve bulamadığı bölgelerde manyetik anomali var oluyor."

Miraç, alt dudağını hafifçe ısırıp geri bıraktı.

"MAD," dedi, yavaşça. "Manyetik anomali detektörlerini ben de kullanıyordum."

Rauf, kaşları hâlâ çatık bir vaziyette yüzünü Miraç'a çevirdi. İki yüz arasındaki mesafe bir anda iyice kapandı. Miraç, farkında olmadan kendi yüzünü de ona döndü. Rauf'un nefesinin sıcaklığını hissedebiliyor, gözlerindeki altın halkaların içinde yankılanan soruyu okuyabiliyordu.

O an, odadaki Aslı'nın diken diken duruşu, Pars'ın meraklı bakışları, masanın üzerine saçılmış evraklar silikleşti. Miraç, aradaki bu yakınlığın yakıcılığıyla gözlerini büyütürken Rauf, ne olduğunu şaşırdı. Gözlerinin hemen önündeki vişne çürüğü rengindeki dudakları fark ettiğinde bir an nefesi kesildi. Boğazını temizleyip aniden doğruldu, sırtı dümdüz olmuştu. Sandalyenin arkasındaki elini çekti ve iki adım geriye attı.

"Manyetik anomali detektörleri" diye mırıldandı, sesi alışılmadık şekilde boğuk çıkmıştı. Bakışlarını masadaki belgelere dikerek toparlanmaya çalıştı. "Yani sen... dahil olduğun operasyonlarda bunu mu kullanıyordun?"

Miraç, Rauf'un geri çekilişine rağmen aralarında asılı kalan o gergin havayı hissedebiliyordu. Başını hafifçe eğdi.

"Evet," diye onayladı, sesi artık daha kontrollüydü. "Özellikle derin deniz araştırmalarında." Sonra aniden duraksadı, gözlerini Rauf'a dikerek ekledi: "Sen kullanmıyor muydun, Yüzbaşı?"

Rauf, bu beklenmedik soru karşısında hafifçe irkildi. Miraç'ın sesindeki o ince sitemi duyabiliyordu. Gözleri masanın üzerinde gezindi, sanki geçmişten bir cevap arıyor gibiydi.

"Gerek duymadım," diye yanıt verdi sonunda, sesi alçak ve düşünceli. "Farklı bir teknik kullanarak çalıştım."

Miraç'ın kaşları hafifçe kalktı, şaşkınlık ve merak karışımı bir ifadeyle. "Hangi teknik?"

Rauf, bir an için Aslı ile Pars'a baktı ve yalnızca gözleriyle kapıyı işaret etti. Pars, masadaki evrakları almaması gerektiğini bilerek doğruldu ve kapıya doğru döndü. Aslı ise yerinden kıpırdamaz bir hâlde duruyordu, kaşları çatılmıştı.

"Bildiğimiz şeyi bizden mi saklayacaksın, Rauf?" diye sorguladı, sesi keskin ve meydan okuyucu. Pars'ın adımları dondu, omzunun yanından Aslı'ya baktı. "Sonradan gelen o! Birden konuya dahil olan o! Peki ya güven? Biz ne zaman sonradan gelen bir yüzbaşıya güvendik, Kraken?"

Rauf, Aslı'nın bu meydan okuyuşu karşısında gözlerini hafifçe kıstı. Pars'ın donmuş adımları ve omzunun üzerinden attığı bakış, odadaki gerilimi daha da görünür kılıyordu.

"Güven," diye tekrarladı Rauf, sesi tehlikeli bir sakinlikle. "Güven, on yıldır birlikte çalıştığım ekibimin, verdiğim kararlara itimat etmesidir, Aslı."

Miraç, bu sözlerle hafifçe irkildi.

Aslı, bir adım öne atıldı. "On yıllık ekip, şimdi bir yabancı yüzünden mi sorgulanıyor?" diye sordu, sesindeki acı gizlenmiyordu. "Bize danışmadan, bizi dışarıda bırakarak..."

Rauf aniden masaya vurdu, ses odada yankılandı. "Bu bir danışma meselesi değil! Bu bir emir meselesi! Ve sen," gözlerini Aslı'ya dikti, "bir üsteğmen olarak, verilen emri sorgulamak yerine uygulamakla yükümlüsün."

Pars, sessizce Aslı'nın koluna dokundu, durumun daha da kötüleşmesini engellemek ister gibiydi. Aslı'nın yüzü bembeyaz olmuştu. Pars'ın çekiştirdiği kolunu kurtarıp çenesiyle Miraç'ı gösterdi.

"Peki ya onun güvenilirliği?" diye fısıldadı, sesi titreyerek. "O buraya geldiğinden beri her şey alt üst oldu."

Rauf, nefesini yavaşça verdi. "Bazen altı görmek için, üstün dağılması gerekir," dedi, sesi daha yumuşak. "Çık şimdi."

Aslı son bir kez Miraç'a baktı, bakışlarında derin bir kırgınlık ve sorgulayıcı bir ifade vardı. Sonra başını öne eğdi, Pars'ı bile beklemeden kapıya yöneldi. Adımları hızlı ve kararlıydı. Kapıyı arkasına kadar açık bırakarak koridordaki sessizliğe karıştı.

Pars, hızla Aslı'nın peşinden çıkarken kapıyı usulca kapattı. Oda yeniden sessizliğe büründü, bu kez gerilim dolu bir sessizlikti.

Rauf, kalçasını kendi masasına yasladı. Elleriyle masanın kenarına sıkıca tutundu, parmak uçları beyazlaşmıştı. Bakışlarını kapanmış kapıda sabit tuttu, sanki o kapının ardındaki hayal kırıklığını ve güven kaybını görmeye çalışıyor gibiydi. Omuzlarındaki ağırlık görünürdü, sanki tüm kariyeri ve ekibiyle olan ilişkisi bir anda sırtına yüklenmişti.

Miraç, bu sahneyi sessizce izliyordu. Rauf'un yüzündeki ifadeyi görüyordu. O her zaman güçlü, her zaman kontrol sahibi görünen adam şimdi kendi verdiği kararın ağırlığı altında eziliyordu. Ama aynı zamanda, o karardan dönmeye niyeti olmadığını da görebiliyordu.

Derin bir nefes bıraktı ve ayağa kalktı. İki kişinin sığabileceği masanın arasına, Rauf'un önüne geçti. Rauf, önünde dikilen kadını görmezden gelerek kapıya bakmaya devam etti, ama artık bakışları daha az odaklanmıştı.

"Bu zamana kadar, bütün operasyonlarımda sismik yansıma yöntemini kullandım." Rauf'un sesi odayı doldurdu, yankılanan bir itiraf gibiydi. "Abimden öğrenmiştim. Genel bir araştırmayla deniz tabanındaki yapıları haritalamak için daha etkili olduğunu keşfettim."

Duraksadı, sonra nihayet Miraç'a baktı. Gözlerinde pişmanlık, keder ve yeni bir kararlılık vardı.

"Ama manyetik anomaliler konusunda haklısın. Onları görmezden gelmek büyük hata oldu." Sözleri havada asılı kaldı, bir çeşit barış çubuğu gibi. "Belki de... belki de abimin araştırmasını ciddiye alsaydım, Arven şimdi hayatta olurdu."

Bu itiraf, odadaki tüm gerilimi anında değiştirdi. Rauf, ilk kez bu kadar savunmasız görünüyordu. Sadece bir komutan değil, hatalarıyla yüzleşen bir adamdı.

Miraç, Rauf'un bu itirafı karşısında hafifçe sarsıldı. Onun bu kadar savunmasız anlarını ilk defa görüyordu.

"Bazen," diye fısıldadı Miraç, "en doğru görünen yollar, bizi en büyük hatalara götürür. Geçmişi değiştiremeyiz, Rauf. Bizim yapabileceğimiz tek şey, onlara ne olduğunu ve kimin sebep olduğunu bulmak olur."

Odaya, geçmişin hayaletleriyle dolu yeni bir sessizlik çöktü. Ama bu kez sessizlik, bir çözülme değil, bir antlaşmanın ağırlığını taşıyordu. İki zıt kutup, nihayet aynı hedefte buluşmuştu.

Miraç, boğazını temizleyip sağa doğru bir adım attı ve masasına yaklaştı. Masasın kenarına tutunup yukarıdan belgeleri incelemeye devam etti. Parmakları, masanın kenarında beyazlaşana kadar sıkıldığı an gözleri, diğer belgelerin arasında yalnız duran o dosyaya kilitlendi.

Taçsız Kral ismi, fotoğrafsız bir siluetin hemen üzerine işlenmişti. Bu soyut temsil, somut bir fotoğraftan çok daha rahatsız ediciydi; çünkü bilinmeyenin yarattığı boşluk, zihnin en karanlık olasılıklarla dolmasına izin veriyordu.

"Üstün altı," diye fısıldandı Miraç kendince. Sesinin bu iki kelimeyi taşıyan hafif titreşiminin, odanın sessizliğinde Rauf'a ulaştığını biliyordu. Bu sözler, Rauf'un biraz önce söylediği "Bazen altı görmek için üstün dağılması gerekir" cümlesine bir yanıt, bir yankı gibiydi.

Rauf, yaslandığı yerden ayrılmadan ellerini ceplerine soktu ve kafasını sol omzuna doğru eğdi. Miraç'ın devam etmesini bekledi ama Miraç, masaya yaslı bir şekilde dosyaya bakmaya devam etti.

Görünür olan gücün değil, gizli olanın, derinlerde yatanın gerçek güç olduğuna inanan bir felsefe olduğunu düşündü. Tıpkı deniz gibi; yüzeyi sakin ama derinlerde fırtınalar kopabilirdi. Bu düşünce, Miraç'ı annesinin araştırmalarına götürdü. Miraç, doğruldu ve Rauf'a baktı. Gözlerinde, yeni bir kararlılık ve aciliyet vardı.

"Abinin yaptığı çalışmayı gösterir misin?" diye sordu, sesi yumuşak ama ısrarlıydı. "Muhakkak, manyetik anomalilerle ilgili bir şey yazmış olmalı," bakışlarını evraklara çevirdi, gözlerini gezdirirken fısıldayarak "Ama ondan önce babamı aramam lazım."

🐙

Derinliktir, ada gömülü bir mühür,

Karanlık çağırır; yolunda iz sür.

Tak kancalarını geceye, çatlat karanlığı,

Yankı bırak, uyandır denizlerin sırlarını.

🧜‍♀️

Miraç Gökçe, Ağzından

Annem hep derdi ki, "Gerçek hazineler hep en dip sularda, en karanlık yerlerde saklıdır." Belki de Taçsız Kral bu yüzden manyetik anomalilerle, denizin derinlikleriyle bu kadar ilgileniyordu. Çünkü gerçek güç oradaydı.

Elimde tuttuğum telefona rağmen gözlerimi bir an bile olsun ayırmadığım Gölcük Deniz Üssü'ne bakmaya devam ettim. Rauf'un bana gösterdiği dosyadaki sembolle, annemin notlarında gördüğüm o sembolü gözlerimin önüne getirdim.

Bir deniz yıldızı ve onu saran çift başlı yılan.

Sembol öyle ince işlenmişti ki ışık vurdukça gölgeler oynuyor, yılanın pulları adeta hareket ediyormuş gibi görünüyordu. Deniz yıldızının kolları sayfa kenarlarına doğru uzanıyor, kâğıdı bir ahtapot gibi sarmış hissi veriyordu. Çift başlı yılanın gözleri, boş ve delip geçen bir bakışla zihnimin içindeki her şeyi izliyor gibiydi.

Bunun sadece bir sembol olduğunu düşünmüyordum. Belki de bir mühürdü. Taçsız Kral'ın aradığı şey, sadece bir nesne ya bir belge değil, belki de bu mührün kilidini açtığı bir güçtü.

Derin bir nefes alarak sırtımı iskeleye döndüm. Yüzümü telefona eğip ekranı açtım. Telefon rehberinde kayıtlı olan babamın numarasını aramaya başlayıp kulağıma yasladığımda boğazımdaki o acı hissi yutkunarak geçirmeye çalıştım. Telefonun çalma sesi kulağıma çalındığında, her bir sinyali kalbimde bir darbe gibi yankılanıyordu.

"Alo?"

Boğazımı temizleyerek babama seslendim.

"Baba..." ne diyeceğimi bir an için bilemedim, "Nasılsın?"

Hattın diğer ucundan derin bir nefes sesi geldi. "Miraç..." Babamın sesi, hatları aşarak bana ulaşmıştı; sert, yorgun, ama hâlâ tanıdıktı. "İyiyim kızım, sen nasılsın? Her şey yolunda mı?"

"Evet baba," diye yanıt verdim, boğazımdaki düğümü yutmaya çalışarak. "Ama küçük çaplı bir sorunun peşindeyim. Annemin çalışmalarına ihtiyacım var."

Annesi kelimesi dudaklarımdan dökülür dökülmez, hattın diğer tarafındaki sessizlik anlamlı bir hal aldı. Sanki havaya elektrik dolmuştu.

"Miraç," dedi babam, sesi aniden ciddileşerek. "Bu konuyu telefonda konuşamayız."

"Baba, lütfen. Man-"

"Miraç!"

Babamın sözümü bağırarak kesmesiyle dilimi ısırdım. Keskin bir acı ağzımda yayılırken, onun sesindeki paniği daha net hissettim. Bu, çocukken yaptığım tehlikeli bir hareketi gördüğündeki uyarı sesine benziyordu, ama şimdi çok daha yoğun ve acil bir tonla.

"Miraç, dinle beni," diye devam etti babam, sesi bu kez alçak ve hızlı, neredeyse fısıldar gibi. "Bana iki gün süre ver. Sana istediğin şeyi ulaştıracağım."

Son sözleri bir çeşit çığlığa dönüştü, sonra aniden kesildi. Hattın diğer ucundan sadece boş bir sessizlik geliyordu. İnip indirmediğini bile anlayamadım. Elimdeki telefonu yavaşça indirdim. Arama sonlanmıştı. Ekranı kilitleyip telefonu cebime yerleştirirken alt dudağımı ısırdım. Dudaklarımda tuzlu bir tat belirdi; kan mıydı yoksa gözyaşlarımı tutmaya çalışırken kendime ettiğim acı mı, ayırt edemedim.

İskelede adım atacağım an, arkamdaki denizin kuvvetli bir dalga sesiyle karışan metalik bir gürültü işittim. İrkilerek arkama döndüğümde önce bir denizaltının cam gibi parlayan dürbününü, ardından da denizi yararak yükselen devasa siyah gövdesini izledim. Denizaltının üzerindeki Türk Deniz Kuvvetleri'ne ait ay ve yıldız, içimi bir tuhaf etmişti.

Denizaltının gövdesinden çıkan suyun şiddeti, iskeleye vuran dalgaları büyütmüş, ayaklarımın altındaki tahtaları sarsıyordu. Her dalga vuruşunda iskelenin gıcırtısı duyuluyor, sanki bu devasa metal canavarın gelişine protesto ediyordu.

Arkamdan gelen adım seslerine kulak kesilirken denizaltının kapısı gürültülü bir yankıyla açıldı. Yanıma gelip duran Rauf, çatık kaşlarıyla benim gördüğüm manzarayı izlemeye başladı.

"S-315," diye mırıldandı, sesinde bir şaşkınlık vardı. "Bu denizaltı İzmir'de olmalıydı."

Gözlerimi denizaltının gövdesine diktim. Sessizce ve hızlı bir şekilde iskeleye yanaşıyordu. İçimde bir tedirginlik belirdi. Denizaltının kulesinden birinin çıktığını gördük. Siyah bir denizci üniforması giymişti ve yüzü gölgeler altındaydı, ama duruşundaki otorite hissediliyordu. Denizaltıdan inen kişi iskeleye doğru ilerlerken, içimdeki his daha da güçlendi. Bu sadece bir denizaltı değildi.

Bu, bir şeyin başlangıcıydı.

Ve biz, ister istemez, onun içine çekiliyorduk.

Adımlar yaklaştıkça siluet netleşmeye başladı. Gözleri, uzaktan bile belirgin olan çarpıcı yeşil tonlarıyla parlıyordu. Bu yeşil, Ege'nin en derin sularının rengini andırıyordu. Hem büyüleyici hem de tehlikeli bir derinliği vardı.

Sert çehresi, keskin hatlarıyla bir kadının tüm sahip olduklarını kıskandıracak kadar güzeldi, ama bu güzellik buz gibi bir soğukluk taşıyordu. Yüzündeki ifade, yılların deneyimiyle şekillenmiş bir kararlılık ve otorite yayıyordu. Her adımı, iskelenin tahtalarında yankılanıyor, sanki her basışında bulunduğu zemine sahip oluyordu.

Üniformasının üzerinde bulunan rütbeler, onun sıradan bir denizci olmadığını gösteriyordu. Saçları, rüzgârda hafifçe dalgalanan kumral bukleler halinde ensesine toplanmıştı. Dudakları ince ve sıkıca birbirine kenetlenmişti, ancak gözlerindeki derinlerde bir şeyler, belki bir sır ya da bir uyarı gizliydi.

Yanımıza geldiğinde, durdu ve önce Rauf'a, sonra bana baktı. Bakışları bedenimi tararken, ürperdiğimi hissettim.

"Anne!"

Karşımızda duran kadının bakışları, beni süzmeyi aniden kesti ve hemen arkamdan gelen sesin kaynağına döndü. O sert, profesyonel ifade, bir anda eriyip gitti. Sıkı kenetlenmiş dudakları titreyerek büyük, sıcak bir gülümsemeye dönüştü. Gözlerindeki o keskin yeşil, bir an için yumuşadı, içten bir parıltıyla doldu.

Rauf ile aramızdan geçip arkamızda beliren Aslı'ya doğru ilerledi.

"Kızım?"

Aslı'yla birlikte sarılmaları boğazımda acı bir tat bırakırken, yutkunmaya çalıştım. O an, kendi annemi hatırladım. Onunla son vedalaşmamız, o son sarılış, içime dolan her duygunun onun varlığında yaşam bulması... Gözlerim yanmaya başladı. Sırası değil, Miraç. Kendimi zorladım, ağlama, sakın ağlama, duygularımı içime gömdüm.

Gözlerimi kırpıştırarak kaçırdığımda Rauf'un beni izlediğini gördüm. Bakışları yüzümde ahenkle dolaşıyor, her bir çizgiyi, her bir titremeyi okuyor gibiydi. O an nasıl göründüğümü bilmiyordum ama Rauf'un gözlerinde gördüğüm nadir, koruyucu yumuşaklık neredeyse dizlerimin bağını çözüyordu. Hiçbir şey söylemiyordu, sadece bakıyordu. Ve o bakış, kelimelerin asla taşıyamayacağı bir anlayış taşıyordu; hem benim kaybımı hem de kendi kaybını biliyordu.

Kadının sesi, bu anı bozdu. "Rauf," dedi, sesi beklenmedik şekilde nazik çıkmıştı. Rauf'un gözleri küçük bir kırpmayla yüzümden ayrılırken eski soğuk ve durgunluğuna geri dönmüştü.

"İdil albayım, hangi rüzgâr attı sizi buraya?"

Adının ve rütbesinin ne olduğunu öğrendiğim İdil Albay, dudaklarına küçük bir tebessüm ekledi.

"Kızımı özlemiş olamaz mıyım, yüzbaşı?" diye yanıt verdi, sesindeki hafif alaycı tonla. "Ama bu ziyaret kişisel sebeplerden çok daha fazlası."

Rauf, başıyla onayladı, yüz ifadesi değişmedi. "O zaman resmi sebebiniz nedir, Albay?"

İdil Albay, cebinden küçük bir zarflı belge çıkardı ve Rauf'a uzattı.

"Çanakkale ve Ankara'dan direkt emir alındı. S-315 ve mürettebatı, özel bir görev için burada. Miraç Gökçe ile o özel göreve katılacağız."

Peki, neden bundan benim haberim yoktu?

Rauf, zarfı elinde sıkıca tutuyordu, parmak uçları beyazlaşmıştı. "Miraç'la mı?" diye sordu, sesi tehlikeli bir sakinlikle. Gözlerini zarfa indirdi ve kenarından bir kesit açıp içindeki kâğıdı çıkartı. Görev emri olduğunu düşündüğüm kâğıdı okurken ben, İdil Albay'a baktım.

"Bir yanlışlık olmalı albayım. Ben buraya görevlere katılmak için gönderilmedim. Eğitim birimi için gönderildim. Göreve çıkmam, Albay İlhan Gökçe tarafından yasaklandı."

İdil Albay, kaşlarını alayla kaldırdı, o keskin yeşil gözlerinde hafif bir ışıltı belirdi.

"Sanırım Albay İlhan Gökçe, sizi buraya gönderirken buranın görev üs merkezi olduğunu unutmuş," dedi, sesindeki ince alay gizlenmiyordu. "Ya da belki de sizi korumak için son bir çaba sarf etti. Ama emirler açık, Yüzbaşı. Ve bu emirler doğrudan Genelkurmay'dan geliyor."

Rauf, elindeki kâğıdı sıkıca tutuyordu, yüzündeki ifade giderek kararıyordu. "Bu emirde bir tuhaflık var," diye mırıldandı, daha çok kendine. "Çok acele hazırlanmış. Bazı protokoller atlanmış."

İdil Albay, Rauf'a keskin bir bakış attı. "Olağanüstü durumlar, olağanüstü önlemler gerektirir, Yüzbaşı."

Rauf'a baktığımda alt dudağını gergince ısırdı ve İdil Albay'a bakarken elindeki kâğıdı bana uzattı. "Oku," diye kısaca söyledi. Elime aldığım kâğıt, resmi bir devlet antetli kağıdıydı. Üzerinde Çanakkale Deniz Komutanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı'nın mührü vardı.

"Yüzbaşı Miraç Gökçe, S-315 denizaltısı ile 'Derinlik Operasyonu'na katılmak üzere görevlendirilmiştir. Tüm birimler, Yzb. Gökçe'ye operasyonel destek sağlayacaktır."

"Anlamıyorum," diye fısıldadım, gözlerimi İdil Albay'a kaldırarak. "Neden şimdi? Neden tam olarak bu anda?"

İdil Albay'ın yüzündeki ifade yumuşadı, neredeyse düşünceli bir hal aldı.

"İnan bana, bende bilmiyorum. Bu bir tercih meselesi değil, Yüzbaşı Gökçe. Bu bir emir. Ve emirlere itaat etmek zorundasın."

Göz ucuyla Aslı'ya baktığımda, çenesini hafifçe dikleştirdiğini gördüm. Gözlerindeki gördüğüm kıyas, zihnimdeki bir anıyı önüme attı.

"Bu bir danışma meselesi değil! Bu bir emir meselesi! Ve sen," gözlerini Aslı'ya dikti, "bir üsteğmen olarak, verilen emri sorgulamak yerine uygulamakla yükümlüsün."

Taşlar yerine oturuyor ve ben, neler döndüğünü anlayabiliyordum.

Aslı'daki gözlerimi İdil Albay'a çevirirdim.

"Kabul," dedim, parmaklarımın arasındaki kâğıdı katlarken. "Mademki bu görev için beni uygun görmüşler, benim de bunu uygulamam gerekli, öyle değil mi?"

İdil Albay'ın yüzünde hafif bir şaşkınlık ifadesi belirdi. Sanırım bu kadar çabuk kabulleneceğimi beklemiyordu. Aslı ise gözlerini benden kaçırdı, yüzünde okuması güç bir ifade vardı.

"İzin vermiyorum."

Rauf'un sesiyle ona dönerken Rauf, adımlarını sertçe atarak İdil Albay'ın önüne geldi. İdil Albay, bu ani çıkış karşısında hafifçe geri adım attı, ama toparlanması bir an sürdü.

"Yüzbaşı Rauf Aslan, bu bir emirdir. İzin vermek ya da vermemek gibi bir seçeneğiniz yok."

Rauf, bu sözlere aldırış etmedi. "O zaman emirleri değiştirteceğim. Miraç'ı bu göreve yollamayacağım."

"Nasıl yapmayı planlıyorsunuz bunu?" diye sordu İdil Albay, sesinde ince bir alay vardı. "Emirler doğrudan Genelkurmay'dan geliyor."

Rauf, bir an için Aslı'ya baktı ve çenesini kastı. Omuzları gergin, bakışları çelik gibi sertti. Gözlerimi hafifçe kapatıp açtım ve boynumu çıtlattım.

"Rauf yüzbaşım," dedim, ona doğru yaklaşırken. "Bu kadarı kâfi. Uzatmanın bir anlamı yok. Görev, görevdir. Emir de demiri keser."

Rauf, bana döndü. Gözlerinde hem şaşkınlık hem de hayal kırıklığı vardı. İdil Albay, kafasını sallayarak kafasıyla beni gösterdi.

"Miraç Yüzbaşı haklı, Rauf Yüzbaşı," dedi ve bana baktı. "Gidip hazırlansanız iyi olur, yüzbaşı. On beş dakika içinde denizaltında olmamız gerekli."

Kafamı sallayarak yanlarından geçip yürümeye başladım. Sırtıma batan bakışların ağırlığını hissedebiliyordum. Bu, belki bir tuzaktı, belki de değildi. Ama ne olursa olsun, artık geri dönüş yoktu.

Adımlarım iskelede yankılanırken, arkamda bıraktığım sessiz çatışmanın ağırlığı omuzlarımda hissediliyordu. Rauf'un itirazı, İdil Albay'ın soğuk emri ve Aslı'nın düşmanca sessizliği... Hepsi, içime işleyen bir uğultuya dönüşmüştü. Her adım, beni geçmişimin en karanlık sularına biraz daha yaklaştırıyordu.

Tulumumu almak için D-17'ye uğradım. Saçlarımı örüp ensemde bir topuz yaptım ve termal tulumu, üniformalarımı çıkartıp üzerime giydim. Dolabımda kilitli duran tüfeğimi alıp odadan çıktım.

Denizaltı, iskeleye yanaşmış, devasa ve sessiz bir dev gibi duruyordu. Metalik gövdesi, soğuk suyun yüzeyinde puslu havada bile parlıyordu. Üzerindeki Türk Bayrağı ve "S-315" yazısı, bunun resmi bir görev olduğunu hatırlatırcasına netti. Ama içimdeki ses, bu resmiyetin ardında çok daha karanlık bir şeylerin döndüğünü fısıldıyordu.

Denizaltının giriş kapısına uzanan iskeleye adım attığımda, bir an durdum. Arkama, Rauf'un ofisinin olduğu binaya baktım. Pencerede onun siluetini görmeyi umuyordum belki, ama gördüğüm sadece boş, gri camlardı. Belki de daha iyiydi. Bu görevin benim seçimim olduğunu kendime hatırlattım. Annem ve Arven Doruk Aslan için, gerçekler için ileri atılmış bir adımdı bu.

"Geri dönüş yok," diye fısıldadım kendi kendime ve denizaltının girişine doğru ilerledim.

İskelenin sonunda, denizaltının açık kapısının önünde bir denizci nöbet tutuyordu. Beni görünce hazır ol duruşuna geçti.

"Yüzbaşı Miraç Gökçe," dedim, sesimde bir titreme olmaması için kendimi zorlayarak. "S-315'e görevlendirildim."

Denizci, elindeki dijital tablette bir şeyler kontrol etti ve başıyla onaylayarak yol verdi. "Hoş geldiniz, Yüzbaşı. Albay sizi bekliyor."

İçeri adımımı attığımda, kapalı metal, yağ ve dezenfektan kokusu burnumu doldurdu. Dar koridorlar, loş kırmızı acil durum ışıklarıyla aydınlanıyordu. Duvarlardaki borular ve kablolar, bu metal devin can damarları gibiydi. Her yandan makine sesleri ve anonslar geliyordu. Burası, dışarıdaki dünyadan tamamen kopuk, kendi kuralları olan bir alemmiş gibi hissediyordum.

Beni güverte altındaki küçük bir toplantı odasına götürdüler. İçeri girdiğimde İdil Albay'ı ve tanımadığım iki subayı daha gördüm. İdil Albay, masanın başında oturuyordu ve üzerinde denizaltının detaylı haritaları olan bir dizi evrak vardı.

"Miraç Yüzbaşı," dedi İdil Albay, başını kaldırıp bana baktı. "Vakit kaybetmeden brifinge başlayacağız. Lütfen oturun."

Kıvırcık saçlı, kadın subayın yanındaki boş koltuğa oturdum.

"Derinlik Operasyonu'nun birincil hedefi, İzmir Körfezi'ndeki manyetik anomali bölgesinde daha detaylı bir keşif yapmaktır," diye başladı İdil Albay, parmağıyla haritada işaretli bir bölgeyi göstererek. "Ancak, Genelkurmay'dan gelen son istihbarat, hedef bölgenin genişletilmesi yönünde. 'Unutulmuş Deniz' olarak kodlanan bölgeye doğru ilerleyeceğiz."

"Unutulmuş Deniz..." diye mırıldandım. Annemin mektubundaki o cümle zihnimde çakıldı: "Gölgeler şehri uyandığında, taçsız kralın soluğu, unutulmuş denizin kıyısında bulunacak."

İdil Albay, başını bana çevirdi. "Evet, Yüzbaşı Gökçe. Bu terimi biliyorsunuz galiba."

Tüm bakışlar üzerimdeydi. Ne kadarını paylaşmalıydım? Annemin uyarıları kulaklarımda çınlıyordu. Kimseye güvenme.

"Annemin eski notlarında rastlamıştım," diye yanıt verdim, sesimi mümkün olduğunca nötr tutmaya çalışarak. "Tam olarak neresi olduğunu bilmiyorum."

İdil Albay'ın gözlerinde bir anlık bir şüphe belirdi, ama devam etti. "Koordinatlar bize verildi. O bölgede, sıra dışı manyetik aktiviteler rapor edildi. Ve... S-17'nin enkazına yakın bir nokta."

Odayı buz gibi bir sessizlik kapladı. S-17. Annemin ve Arven'in sonunu getiren denizaltı. Göğsüme bir ağırlık çöktü. Bu bir tesadüf olamazdı.

"Görev," diye devam etti İdil Albay, sesiyle odadaki gerilimi dağıtmaya çalışır gibi, "bölgedeki manyetik anomalilerin kaynağını tespit etmek ve olası bir düşman varlığını araştırmaktır. 'Taçsız Kral'ın bu bölgeyle ilgilenmesinin bir nedeni olmalı."

Brifing devam etti, teknik detaylar, iletişim protokolleri, acil durum prosedürleri... Ben ise zihnimde annemin mektubundaki satırları ve Rauf'un endişeli bakışlarını yeniden yaşıyordum. Bu görev, sadece bir keşif değildi. Bu, beni ve Rauf'u doğrudan tuzağın kalbine süren bir oyundu. Ve İdil Albay'ın bu işin neresinde olduğunu henüz bilmiyordum.

Taçsız Kral.

Denizaltının derinliklerine inerken, tek bir cümle zihnimi kemiriyordu.

Unutulmuş denizin kıyısında, her şey ortaya çıkacak.

🐙

Kurşuni dalgalar yutar son ışığı,

Derinlerde saklıdır kayıp hikayesi. 

Yankılanır çelik gövdede bir çığlık,

Unutulmuş denizde, taçsız kralın nefesi.

🧜‍♀️

Yazar, Ağzından

S-315'in periskop derinliğine dalışı, metalik bir inilti ve titreyen bir gürültüyle başladı. Dış dünyayla olan son bağlantıları da koparan bu ses, Miraç için aynı zamanda geri dönüşü olmayan bir yolculuğun da başlangıcıydı.

İskelede, perdelenmiş bir pencerenin ardında, Rauf Aslan, denizaltının sulara gömülüşünü izliyordu. Yumrukları sıkılı, çenesi gergindi. Miraç'ı göndermek ona yanlış gelmişti. Çok yanlış. Ama emirler emirdi. Ya da öyle görünmeleri gerekiyordu.

Masasına döndü. Üzerinde, Pars ve Demir'in getirdiği dosyalar vardı. "Taçsız Kral" ve o gizemli amblem: Deniz yıldızına dolanmış çift başlı yılan.

Arven'in eski notlarını karıştırmaya başladı. Kardeşi, manyetik anomaliler konusunda takıntılıydı. "Görünmeyenin haritası," diye yazmıştı bir kenara. "Gerçek güç, manyetik alanların kesiştiği noktalarda saklı."

Rauf, arkasına yaslandı. Kalbi hızla çarpıyordu. Arven, sadece bir şeylerin farkında değildi. O, her şeyi biliyordu. Ve bu bilgi, onu ölüme götürmüştü.

Şimdi aynı kader, Miraç'ın peşindeydi.

Odanın kapısı çalındığında Rauf, kapıya baktı. Dudakları sanki mühürlenmiş gibiydi, hareket etmedi ama kapının ardındaki kişi, komut beklemeden içeriye girdi. Demir, kapının yanında durdu, içeriye girmedi.

"Binbaşı, acil toplantı talep ediyor," dedi ve kapıyı açık bırakarak çıktı. Rauf, oturduğu sandalyeyi geri ittirerek ayağa kalktı ve hızla aralı kapıdan çıkıp sert bir şekilde ardından çekti. Derinlerde, S-315 sessizce hedefine doğru ilerlerken, yüzeyde bir fırtına kopmak üzereydi. Ve bu fırtına, sadece denizin değil, gerçeklerin de üzerindeki örtüyü kaldıracaktı.

Rauf, komuta merkezine giriş yaptığında Binbaşı Aydın Kemerci en baştaki sandalyede oturuyordu. Aslı, Pars, Demir ve Ali ise ayakta duruyordu. Binbaşı Aydın, Rauf'un geldiğini gördüğünde kafasını ağırca salladı ve ellerini masaya yaslayarak ayağa kalktı.

"Neden bana Albay İdil Ören'in buraya geldiğini söylemediniz?"

Aslı, dudaklarını araladı.

"Annem buraya-"

Binbaşı Aydın Kemerci, sertçe sağ elini yasladığı masadan kaldırdı.

"Kes sesini! Sana sormadım, Yüzbaşınla konuşuyorum ben," dedi ve Rauf'a sinirli gözleriyle baktı. Kelimelerin üzerine bastırdı. "Sana soruyorum Yüzbaşı! Bana neden Albay İdil Ören'in buraya geldiği bilgisi verilmedi?"

Rauf, kapı eşiğinde dimdik duruyordu. Binbaşının her kelimesi odada tokat gibi çınlıyor, Aslı'nın yüzündeki suçluluk ve şaşkınlık ifadesini görmezden gelmeye çalışıyordu. İçi öfkeyle doluydu, ama sesi tehlikeli bir sakinlikle çıktı.

"Bilgi size verilmedi, çünkü ben de tam anlamıyla ne olduğunu bilmiyordum, Binbaşım." Gözlerini Binbaşı Aydın'ın üzerine dikti, bakışları yalnızca saygı değil, aynı zamanda meydan okuma da taşıyordu. "Albay İdil Ören, Genelkurmay'dan gelen doğrudan bir emirle, S-315 ile özel bir görev için buraya intikal etmiş. Süreç o kadar hızlı işledi ki, standart brifing prosedürlerinin çoğu atlandı."

Binbaşı Aydın Kemerci'nin kaşları daha da çatıldı. "Atlandı mı? Yoksa kasıtlı olarak mı gizlendi, Yüzbaşı? Bir albay, üssüme gelir, bir denizaltıyı ve -üstelik görev yasağı bulunan- bir personeli alır götürür ve benden bu bilgi saklanır. Bu bir disiplinsizlik değil de nedir?"

"Gizlenmedi, Binbaşım," diye ısrar etti Rauf, sesinin tonunu bir derece daha yükseltmeden. "Durum olağanüstüydü. Emirler çok yüksek bir merciden geliyordu. İtiraz etmem için zaman veya yetki yoktu. Miraç Yüzbaşı'nın göreve çıkma yasağını delmek için özel bir izin çıkarılmıştı. Ben sadece bu emrin uygulanmasına tanık oldum."

Binbaşı Aydın Kemerci, ellerini masaya sertçe vurdu. Dişlerini sıkarak gülümsedi.

"Anlıyorum," diye alayla söylendi. "Yüksek merci."

Dudaklarındaki yapay gülümseme biz buz tabakası gibi dağılırken "Yüksek merci," diye tekrarladı Binbaşı Aydın Kemerci, kelimeleri ağzında zehir gibi döndürerek. O kısa, alaylı cümle, odadaki tüm oksijeni emmiş gibiydi. Gözlerini Aslı'ya döndürdü.

"Bu yüksek merci ne kadar da önemli bir üsteğmene hizmet ediyormuş."

Rauf, kaşlarını çatarak Aslı'ya baktı. Aydın Kemerci, Rauf'a baktı.

"Gördüğün, bu yüze iyi bak Yüzbaşı. Çünkü karşında Genelkurmay kızı duruyor."

Aslı, gözlerini kaçırarak masaya düşürdüğünde Rauf, bu işin bilinçli olduğunu algılayabilmişti.

"Bilerek yaptın," diye mırıldandı. İki yanındaki ellerini yumruk yaptı, "Sırf alt üst iması yaptığım için, bilerek yaptın!" Aslı'ya yürüyeceği sırada binbaşının sesiyle durmak zorunda kaldı.

"Rauf!"

Rauf, adımlarını durdurup Binbaşıya baktı. Aydın Kemerci, kafasını iki yana salladı.

"Ama yaptığı şeyin annesini de tehlikeye sokacağını bilemedi."

Aslı'nın yüzü bir anda Aydın Kemerci'ye döndü. Rauf'un çenesi o kadar gergindi ki, dişlerinin gıcırtısı duyulabiliyordu. Aydın Binbaşı, ağırca sandalyesine çöktü ve ellerini çenesinin altında birleştirdi.

"Üstler, Kırmızı Bahçe Sarayı'na düzenlenen saldırının dosyasını kapatmak için genelge gönderdi," Rauf'un Aslı'daki bakışları bir anda Aydın Kemerci'ye çevrildi. "Bu ve bunun gibi görevler, artık resmi operasyon olarak geçmeyecek. İdil Ören'in S-315'e atanması, standart prosedürlerin dışında gerçekleşti. Kaynağını takip ettik... Emir, doğrudan Genelkurmay'dan geliyor gibi görünüyor, ama..."

"Ama?" diye sordu Rauf, içindeki sıkıntı büyüyerek.

"Ama," diye devam etti Binbaşı, sesini alçaltarak, "bazı kanallarımız, bu görevin yapılması için dilekçe veren bir subayın, son bir yıldır, 'Kıyıdaki Fener' olarak bilinen bir istihbarat ağıyla düzensiz temasları olduğunu gösteriyor."

Rauf'un yüzü bembeyaz oldu. "Kıyıdaki Fener", Miraç'ın annesinin mektubunda bahsettiği, aslında bir metafor olmayan yer miydi?

"Bu ne anlama geliyor, Binbaşım?" diye sordu, sesi boğuk çıktı.

"Anlamı şu, Yüzbaşı," dedi Binbaşının sesi çelik gibi sertleşerek. "Aslı babasından, Miraç'ın Gölcük Deniz Üssü'nden uzaklaştırılması için ısrarcı oluyor. Genelkurmay, bunu kabul ediyor ve o subayın dilekçesini görev olarak kullanıyor. Kendi eşini de tehlikeye attığını bilmeden, ikisini de göreve gönderiyor."

Rauf'un dünyası, o anda, Binbaşının söylediği son cümleyle tepetaklak oldu. Zihninde parçalar birbirine geçerken, gözleri yavaşça, yüzü bembeyaz olmuş Aslı'ya döndü. Odayı buz gibi bir şok dalgası kapladı. Rauf artık öfkeyle değil, donmuş bir dehşetle Aslı'ya bakıyordu. Bu, kişisel bir kinin ulaşabileceği korkunç bir boyuttu.

"Yani demem o ki," dedi Binbaşı, artık oturmuyor, elleri masaya sabit bir şekilde duruyordu. "Bu zamana kadar aradığımız Taçsız Kral, şu an Albay İdil Ören ve Yüzbaşı Miraç Gökçe'nin olduğu denizaltında."


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!