Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Wildflower, Billie Eilish
🐙
Miraç Gökçe, Ağzından
"Yeryüzünde ne görüyorsan, aynısı denizin altına da inşa edilmiştir," demişti annem, gözlerindeki derin maviliklerin ışıltısıyla.
"Dağlar vardır orada," diye eklemişti, "uçları bulutlara değil, suyun yüzeyine uzanan. Yeşil değildir onlar; mor, lacivert, bazen de gümüş rengi olurlar. Kayalıklarından yosunlar sarkar, mercanlar yamaçlarını süsler. Kuşlar yerine balıklar, onların etrafında ışık hızıyla dolanır."
Diz çöktüğü yerden denize elini uzatmıştı.
"Ormanlar vardır," demişti sonra, sesi dalgaların şarkısına karışmıştı, "ağaçların yerini dev deniz yosunları almıştır. Yaprakları suda dans eder, rüzgâr değil, akıntılar okşar onları. İçlerinde kaybolan balıklar, sincaplar değil, rengârenk yengeçler, utangaç ahtapotlardır."
Eline aldığı yosunu yavaşça suyun içine geri bırakmıştı.
"Şehirler bile vardır," diye fısıldamıştı, "taştan değil, kayalardan oyulmuş şehircikler. Caddelerinde insanlar değil, sürüler halinde gezen balıklar dolaşır. Pencerelerinden süzülen ışık, güneşin suya vuran altınlarıdır. Köprüleri yosunlarla örtülüdür, altlarından vatozlar geçer, usulca, bir gölge gibi."
Dudaklarındaki muhteşem gülümsemesiyle, avuçlarında sanki bir dünyayı tutarcasına gözlerimin içine bakmıştı.
"İnsanlar hep yukarıya bakar evlat, gökyüzüne. Oysa aşağıda, derinlerde, bir başka evren uzanır. Sessiz, büyülü ve her şeyin bir yansıma gibi tekrarlandığı gizli bir dünya."
O günden sonra, denize her baktığımda, suyun altında saklı duran o ikinci dünyayı düşündüm. Belki de annemin dediği gibi, gerçek hikâyeler yüzeyde değil, derinlerdeydi. Annemin sesi ruhumu terk ederken bana bakmakta olan bir çift gözün esiri gibi hissediyordum. Yüzeyi, sanki hiçbir şey olmamış gibi sakin görünüyordu ama ben biliyordum. Asıl hikâyeyi suyun altı fısıldardı.
Yüzeyde bir dalga kıpırdamasa bile, aşağılarda bir karar alınır. Bir yön değişir ve bir ruh sürüklenmeye başlardı.
Dip akıntısı, insan kalbinin en derininde bastırılmış duygular gibidir. Yukarıdan bakan biri hiçbir şey anlamaz ama içeride, içsel bir sarsıntı başlar. O akıntılar seni götürürken sen yüzdüğünü sanırsın; oysa çoktan alabora olmuşsundur. Kendini sabit sandığın bir anda, zihnin bir kıyıdan uzaklaşır. Geçmişin gömülü taşlarına çarparsın, unuttuğun acılar yeniden şekillenir. Ve işte o an fark edersin ki her şeyin altını oyan, görünmeyen bir kuvvet vardır.
Rauf Aslan, o kuvvetin ta kendisiydi.
O, dip akıntısında saklı duran, fırtına öncesi sessizliği taşıyan adamdı.
"Abinin ölmesine neden olan kadının kızı, sırtına bir bıçak saplayacak kadar yakında. Uzakta aramana da gerek yok, hemen arkanda."
Bu cümleyi kuran kadın, hâlâ Rauf tarafından sırtı duvara yaslı tutuluyordu. Kraken, hâlâ önümdeydi; bakışları bir an olsun kırılmadan, gözlerimin içine dikilmişti. İçimde bir kapı aralanmıştı, kapının arkasından tuzlu bir rüzgâr esiyordu.
Yanında yalnızca ölüm değil, cevaplar da geliyordu.
Demir, bu kapının içinden sızan son kişi olmuştu. İki adımla Rauf ile aramıza girip bakışlarımızı bozduğunda elini Rauf'un omzuna koydu.
"Rauf, artık birileri gelmeden çıkmamız gerek. Ali dışarıda bekliyor, hadi, bir an önce çıkalım şuradan."
Demir'in sesi odanın ağır havasını yırtıp geçti ama ben hâlâ dibe çekilmiş gibiydim. Sanki derinlerdeki o görünmez akıntı, ayak bileklerimden yakalamış, beni karanlığın içine çekiyordu.
Gözlerim Aslı'ya kaydı. Kadına doğru ilerledi, Rauf'un bıraktığı kolunu kavradı ve sert bir hareketle ellerini arkasında birleştirdi. Kadın direnmedi ama gözlerindeki o keskin ifade hiç kaybolmadı. Bir yılan gibi, zehrini saklıyordu.
Demir, başını sağa çevirdi, omzunun üzerinden bana baktı. "Geliyor musun?" der gibiydi bakışları. Ama ben donmuştum. Bacaklarım sanki denizin dibindeki kumlara gömülmüş, hareket edemiyordum. İçimde bir şeyler kıpırdıyordu. Unuttuğum her şey, bastırdığım her anı, şimdi su yüzüne çıkıyordu.
Demir, Rauf'a döndü.
"Hadi Rauf," dedi Demir, bu kez daha sert. "Zamanımız yok."
Rauf, Demir'in arkasından bana baktığında sessizce yutkundum. İlk defa boğulduğumu hissediyordum. Rauf, Demir'in yanından geçerken gözlerini yalnızca bir kez kırptı ve çenesiyle Aslı'nın çıktığı kapıyı işaret etti.
"Beni takip et, Sirena."
Sorgulamadan adım attığımda, ayağımın altındaki zeminin kaydığını hissettim. Belki de gerçekten suyun altındaydım. Belki de asıl boğulma korkum, yüzeye çıkmaktı.
Rauf'un peşinden yürüdüğüm an tuvaletten çıktık. Koridor soğuk, durgun bir deniz gibi önümüzde uzanıyordu. O, önde, sert ve hızlı adımlarla ilerliyordu. Bir köpekbalığının suyu yarışı gibi keskin, amacı belli. Her adımı, zeminde bir dalga etkisi yaratıyor, beni kendine çekiyordu.
Ben ise bir deniz yıldızı gibi sürükleniyordum. Ayaklarım ağır, adımlarım belirsiz. Bacaklarım suyun direncine karşı koymaya çalışıyor gibiydi. Her adımda, kumların içine batıyormuşum hissi vardı. Rauf'un bıraktığı mesafeyi kapatmak için çabalıyor ama bir türlü yaklaşamıyordum.
Sonunda mavi kapılı bir oda önümüzde belirdi. Kapının rengi, dibe vuran o soluk, hüzünlü maviydi. Tıpkı annemin anlattığı deniz altı dünyasının rengi gibiydi. Rauf, o odanın önünde duraksayıp kulpa uzandığında bakışlarım duvara montelenmiş olan isimde gezindi.
Yüzbaşı Rauf ASLAN
Rauf, kulpu indirip kapıyı araladı ve bedenini içeriye gizledi. Aralık bıraktığı kapıdan içeriye girdiğimde kapıyı kapatıp durdum. Göz ucuyla odaya baktığımda gerçekten askeri disiplin ve keskin bir zekânın izlerini taşıyordu. Resmen oda, ikiye ayrılmış bir beyin gibiydi.
Sol taraf bir operasyon merkeziydi.
Duvar panosundaki uydu görüntüleri ve liman krokileri, her biri titizlikle işaretlenmişti. Kırmızı keçeli kalemin çizdiği rotalar, stratejik noktalarda kesişiyordu. Metal masanın üzerinde parçalı kamuflaj desenli bir kask, yanında kuru temizleme poşetine sarılı HK416 piyade tüfeği duruyordu.
Sağda kalan kısım ise beklenmedik şekilde sade ve düzenliydi. Parlak meşe ağacından yapılmış temiz bir çalışma masası vardı. Karşılıklı yerleştirilmiş iki deri koltuk, konforlu görünüyordu. Masanın üzerinde düzgünce istiflenmiş dosyalar bir fotoğraf çerçevesi ve bir kalemlik duruyordu.
Rauf, sol taraftaki masadan bir dosya alıp sağ tarafa geçti. "Otur," derken ses tonu, bu kez daha az emrediciydi. Koltuğa iliştiğimde, derinin soğukluğunu sırtımda hissettim. Odanın bu kısmının sessizliği, diğer tarafın askeri havasıyla tezat oluşturuyordu.
Rauf dosyayı masanın üzerine bıraktı, parmak uçlarıyla hafifçe düzeltme hareketi yaparak tam ortaya yerleştirdi. Gözleri, masanın kenarındaki fotoğraf çerçevesine takıldı bir anlığına. Çerçeve bana dönük olmadığı için fotoğrafın ne olduğunu göremiyordum ama gözlerindeki acıyı hissedebiliyordum. Birini kaybetmiş gibi bakıyordu. Bunu anlayabiliyordum.
Çünkü bende, annemin fotoğrafına böyle bakıyordum.
Bana döndüğünde gözlerindeki ifade değişmişti. Artık bir komutanın keskin bakışları değil, derin düşüncelere dalmış bir adamın ifadesi vardı yüzünde. Dosyayı açtı, içindeki tek sayfayı çıkardı.
"Bazen," dedi. "En tehlikeli düşman, suyun üzerinde gördüğümüz değil, altında saklanandır."
Elindeki kâğıdı havaya kaldırıp bana çevirdiğinde, kaşları alayla yukarıya doğru kıvrıldı.
"Bu senin dosyan Miraç Gökçe. Senin gibi bir yüzbaşının neden bir sayfalık özgeçmişi bulunuyor?" dedi ve elindeki kâğıdı bana doğru savurdu. Kâğıt havada bir an asılı kaldı, sonra yavaşça masaya süzüldü. Tek bir sayfa. Dümdüz, bomboş, sadece birkaç satır askeri formasyon bilgisi ve en üstte ismim yazıyordu.
Gözlerimi kaldırdığımda Rauf'un yüzündeki ifade değişmişti. Artık alaycılık yoktu. Keskin, o soğuk bakışına geri dönmüştü. Dirseklerini masaya yaslayıp ellerini çenesinin altında kenetledi.
"Su Altı Taarruza bağlı bir asker olmayı bir kenara bırak; namı dört bir yanda anılan bir yüzbaşı, nasıl olur da böylesine bomboş bir sayfaya sahip olabilir?"
Rauf'un buz gibi sorusu odanın havasını aniden dondurdu. Masanın üzerindeki o tek sayfa, bir suç delili gibi duruyordu.
"Yüzbaşı," dedi, çenesini kenetlediği parmaklarının arasından. "Senin dosyanın içi boşaltılmış. Tıpkı bir denizaltının gizli operasyona çıkarken kayıtlarını sildiği gibi."
Aniden ayağa kalktı, askerî disiplinle odanın sol tarafına yöneldi. Pano üzerindeki bir uydu görüntüsünü işaret etti. "Bu, geçen ay İzmir Körfezi'ndeki operasyonumuz. Resmî kayıtlarda orada olmadığın yazıyor. Ama şu karede kim var?"
Parmak ucuyla bir güvenlik kamerası görüntüsüne dokundu. Bulanık fotoğrafta, iskelede bir siluet beliriyordu. Görüntü net değildi ama üniformadaki rütbeler tanıdık gelmişti.
"Bu sen değil misin Gökçe?" Ses tonu artık tamamen değişmişti. " Nasıl oluyor da resmî kayıtlarda var olmayan biri, operasyon alanında görülüyor?"
Koltuğun kenarına yapışmış ellerim terlemişti. Rauf devam etti.
"Ya sen bir hayaletsin Yüzbaşı, ki buna inanmıyorum. Ya da..." Duraksadı, karşımdaki koltuğa oturup arkasına yaslandı. "Ya da birileri senin geçmişini silmeye çalışıyor. Tıpkı benim kaybettiğim şeyler gibi."
Rauf'un son cümlesi odada çınlarken, parmaklarım koltuğun deri kaplamasına daha derin gömüldü. Ter, soğuk deriyle buluştuğunda midemde bir düğüm hissettim. Bunun nedenini biliyordum.
"Dosyamın bu şekilde olmasının tek nedeni Albay İlhan Gökçe'dir."
Rauf'un gözlerinde bir şimşek çaktı. Albay İlhan Gökçe ismini duyduğunda, yüzündeki kaslar gerildi.
"Demek öyle," diye mırıldandı, parmaklarını masanın kenarında gezdirdi. "Seni korumak için mi yoksa saklamak için mi yaptı bunu?"
Ansızın masaya vurdu, öfkeyle.
"Katıldığım son üç operasyonda da bulunuyorsun ama resmi kayıtlarda ismin bile geçmiyor Yüzbaşı!" dedi ve öne eğilip dirseklerini dizlerine sinirle yasladı. "Kimi kimden niye saklıyorsunuz?"
Rauf'un öfkesi odada bir elektrik fırtınası gibi çakan bir şimşek gibiydi. Dirseklerini dizlerine dayamış, gözlerini bana dikmişti. O an, masanın üzerindeki boş dosyamla babamın gölgesi arasında sıkışıp kaldığımı hissettim.
"Ben..." dedim, sesim çatallıydı. "Ben o operasyonlara kendi irademle dahil oldum. Emirlere değil, göreve bağlı kaldım."
"Emirlere değil?" diye kesti beni Rauf, başını hafifçe yana eğerek. Gözlerinde şimdi alayla karışık bir hayal kırıklığı vardı. "Peki ya babana? Ona bağlı mıydın?"
Bu soru içime bir kurşun gibi saplandı. Benim hem en büyük inancım hem de en derin şüphem olmuştu. Korumuştu, evet ama aynı zamanda beni karanlığın en dibine bırakmıştı.
"Senin geri gönderilmen için dilekçe vereceğim," dediğinde yere kaymış bakışlarım ona çevrildi. "Timimde tanımadığım birini görmek istemiyorum."
Sözleri, içimde yıllardır taş gibi yer eden sessizliği paramparça etti. O an, onun gözünde sadece bir bilinmez, bir tehdit, bir dosyasız isimdim. Kendimi anlatamamıştım. Belki de hiç anlamak istememişti. Rauf, tereddütsüzce ayağa kalktı. Koltuğun sesi, odadaki gerilimi yarıp geçti.
"Çık."
Tek bir kelimeydi ama ardında bir mahkûmiyetin ağırlığı vardı. Boğazımdaki düğüm büyüdü, yutkunmak istedim, yutkunamadım. İçimde küçük, kırık ve bastırılmış bir yer o an ezildi. Omuzlarımı dikleştirdim. Yavaşça kalktım. Adımlarımı sessizce kapıya doğru attım ama eşiğe varmadan durdum. Elim kapı kolundaydı. Gözüm bir anlığına masadaki boş dosyaya takıldı.
"Beni geri gönderebilirsin ama bilmeni isterim ki ben, buraya kendi isteğimle gelmedim Yüzbaşı, gönderildim."
Kapıyı açtım ve çıktım ama o oda benden bir parça aldı. Ve ben o odaya, bir daha asla aynı benlikle dönemeyecektim.
🐙
Dalgaların şarkısı çağırır beni,
Leviathan uyanır derinlerin zindanında.
Aynalarda yiten bir su perisi,
Melusine ağlar kırık bir fermanda.
🧜♀️
Yazar, Ağzından
Kraken, dirseklerini masaya yaslamış bir şekilde oturuyordu. Gözlerinin odağındaki fotoğrafa kilitlenmişti; her ayrıntıyı, her gölgeyi sanki yıllardır bekliyormuşçasına inceleyip duruyordu. Fotoğrafın üzerinde ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu, sadece içindeki soğuk bir boşluğun giderek büyüdüğünü hissediyordu. O an, geçmişin karanlık labirentinde sıkışıp kalmıştı; fotoğraf, ona unuttuğunu sandığı ama aslında hiç kopamadığı bir hayatı hatırlatıyordu.
Derin bir nefes aldı, gözlerini fotoğraf karesinden çekti. Bakışları ağırca, sehpanın üzerinde duran kâğıda düştü.
"Timimde tanımadığım birini görmek istemiyorum."
Biraz önce söylediği sözler, içinde yeniden yankılandı. Kraken'in aklında birden çığlık gibi patladı; bilmiyordu ki tanımadığı o kişi, aslında en derin yarasıydı. Gözleri kâğıttan fotoğrafa, fotoğraftan tekrar kâğıda gidip geliyordu. Gözlerini birkaç saniyeliğine kapattı ve çenesinin altında bağladı ellerini çözdü. Sağ elini burun kemerine yaslayıp sertçe sıktı; içine dolan baskı, kontrol edilemez bir öfkeye dönüşmek üzereydi.
Oturduğu döner sandalyeyi geriye doğru ittirerek ayağa kalktı ve düzeltmeden kararlı adımlarla kapıya doğru ilerledi. Her adımı, içinde büyüyen o fırtınanın dışavurumuydu. Ne geçmişin yükü ne de geleceğin belirsizliği onu durdurabilecekti. Kapıya yaklaştığında, geride yalnızca masanın üzerinde, üniformalı abisiyle birlikte gülümseyen bir anıya sıkışmış karesi kaldı.
Kapıdan çıkar çıkmaz, koridorun soğuk havası cildine hafifçe dokundu. Adımları sağlam ve kararlıydı; her biri vücudundaki kasların ritmik bir senfoni gibi hareket ettiği, sert ama dengeli bir uyum içindeydi.
Kraken, öylesine bir asker değildi. Uzun boyu, geniş omuzları ve sıkı kas dokusuyla adeta savaş için yaratılmıştı. Her hareketi, güç ve disiplinin canlı bir göstergesiydi; gözle görülür bir yoğunlukla kasları gerilip gevşerken, derin nefes alışlarında göğüs kafesinin ritmi netçe izleniyordu.
Yavaş ve kararlı adımlarla yatakhanesine doğru ilerledi. İçeriye girdiğinde sağ elini ensesine doğru kaldırdı ve tek bir hamlede üzerindeki lacivert tişörtü çıkarttı. Kaslı sırtı ve geniş omuzları, oda ışığında hafifçe parıldıyordu. Siyah boğazlı kazağı ve koyu hâkî tonlarında, çok cepli, hareket özgürlüğü sağlayan kargo pantolonunu üzerine giydi ve dolabındaki silahını alıp beline sabitledi. Dolabın içinde kalan telefonunu kavrayıp cebine koydu.
Odayı, içindeki hiddeti koruyarak terk etti. Koridora adım atar atmaz, cebindeki telefonunu çıkardı; parmakları ekranda hızla geziniyordu. Gözlerinde kararlılık, yüzünde ise artık geri dönüşü olmayan bir kararın ağırlığı vardı. Parmakları bir numaranın üzerinde durduğunda düşünmeden tuşladı ve telefonu kulağına yaslarken üsten çıktı.
"Dalgakıran, Delta 5'te seni bekliyorum. Hazırlanıp gelmen için iki dakikan var," dedi ve telefonu kapatıp limana doğru yürüdü. Sürat botunun bağlı olduğu iskelede durdu; soğuk rüzgâr saçlarını hafifçe savururken, kahverengi harelerini içine saklayan kuzgun siyahı göz bebekleri kısık ve derin bir odakla dalgaların üzerinde geziniyordu.
O sırada Ali Dalgakıran, ayağına giydiği ayakkabının bağcıkları açık bir şekilde koşarken göründü. Kraken, Ali'nin yaklaştığını anladığında büyük bir adımla sürat botuna binip direksiyonun yanındaki koltuğa ilerledi. Ali, babaya bağlı halatı çözüp sürat botunun içine attı ve bağcıklarına dikkat ederek bota atladı.
"Komutanım, Allah aşkına yine nereye gidiyoruz?" diye nefes nefese sordu, endişeli ama meraklı bakışlarla.
Kraken, Ali'nin yeşil gözlerine soğuk bir bakış attı.
"Gideceğimiz yerin ne önemi var, Dalgakıran?" dedi, sesi keskin ve sertti. "Sür hadi."
Ali, komutanının bu sert ve kesin tavrını anlayarak direksiyona geçti. Motorun homurtusu yükselirken, sürat botu limandan hızla ayrıldı. Gündüzün parlak ışıkları altında, dalgalar botun gövdesine çarparken, üzerlerindeki sessizlik gerilimi daha da derinleştiriyordu.
Kraken'in hafif uzun siyah saçları, rüzgârda savruluyor, alnına düşen birkaç tutam saç, sert ifadesini daha da belirgin kılıyordu. Gözleri, denizin uzak maviliğinde sabitlenmiş, içindeki fırtınayı dışarıya yansıtmadan derin düşüncelere dalmıştı. Rüzgârın hafif serinliği tenine çarparken, o, sanki zamanın ve mekânın dışındaymış gibi dimdik duruyordu.
Kraken'in ufuktaki bakışları hemen solda kalan adayı kapsadı. Sessizce Ali'ye dönüp sol elinin işaret parmağıyla orayı gösterdi.
"Adanın arkasına gidiyoruz."
Ali, rota işaretini kafasında canlandırdı, dalgaların arasında botu o yöne doğru yönlendirdi. Güneş, denizin üstünde parıldarken, iki adam sessizlik içinde hızla adanın ardındaki yere doğru ilerliyordu. Kraken, gözlerini yeniden ufka çevirdi; orada hem geçmişin hem de geleceğin izleri vardı.
Botun burnu, ufukta beliren adaya doğru yönelmişti. Kraken, gözlerini kısmıştı. Gölgedeki kayalık sırtları ve yeşilliklerin arasından yükselen eski çam ağaçlarını seçebiliyordu artık.
"Yavaşla," dedi Ali'ye, gözünü adadan ayırmadan. "Kıyı taşlıktır, süratli girersek botu parçalarız."
Ali, başıyla onayladı. Motorun sesi kısıldı, botun hızı yavaşladı. Adanın arka yakasına vardıklarında, suyun rengi koyulaştı; yosunlar, kıyıya yakın yerde dans ediyor, kayalık çıkıntılar suyun altından belli belirsiz göz kırpıyordu. Bot, neredeyse sessizce kayalara paralel süzülürken, ikili adanın unutulmuş kıyılarına doğru yaklaşıyordu.
Ali, motoru iyice yavaşlattı. Dalgalar artık botun yanlarını nazikçe öpüyor, gövdesi sessizce suyun üzerinde süzülüyordu. Kraken parmağıyla ilerisini işaret etti.
"Şu çatal kaya... Orası bizim gizli iskelenin hizası. Ama su altında kalmış olabilir. Bildiğim kadarıyla uzun zamandır kimse kullanmadı."
Ali gözlerini kısarak baktı.
"Oradan yürüyerek çıkabilir miyiz komutanım?"
Kraken başını salladı.
"Evet. Taşlar kaygandır ama altları sağlamdır. Ayağını iyi bas, yoksa seni balıklar yer."
Ali hafifçe güldü ama sesi gergindi.
"İlahi komutanım, yine esprili günündesiniz maşallah," derken Kraken'in bakışları usulca Ali'ye kaydı. Ali, kaşlarını alnına çekip "Siz beni bu adaya gömmeden insek daha iyi olur," dedi.
Kraken gözlerini devirip ayağa kalktı, dengeli bir adımla botun burnuna geçti. Bot kayalıklara iyice yaklaştı. Gözlerini çam ağaçlarının arasına dikti. O yamaç, çocukluğunda gizlice tırmandığı patikayla doluydu. Her adımını, hangi taşın oynadığını, hangi dalın çürük olduğunu hatırlıyordu.
"Ben iniyorum," dedi sessizce.
Bot, bir kayanın kenarına yavaşça yanaştı. Kraken, suda parlayan yosunları kollayıp kendini kayaya attı. Bir eliyle kayayı tutarken diğer ayağını sağlam bir yere bastı.
Arkasını dönmeden seslendi.
"Botu gizle. Motoru ört. Seni 15 dakika sonra şu patikada bekleyeceğim."
Ali itiraz edecek gibiydi ama Kraken'in sesi kesin ve sakindi.
"Emre itaatsizlik sevmediğimi biliyorsun Dalgakıran."
Ali başını eğdi, motoru kapattı. Kraken ise yavaş adımlarla çam ağaçlarının arasındaki gölgeli yamaca tırmanmaya başladı. Adım attıkça, geçmişin tozlu kokusu ciğerlerine doldu. Çam iğneleri altında kırılmış taşlar, kurumuş yapraklar ve bir sessizlik. Uğursuz değildi; ama derin, çok derin bir sessizlikti.
Kraken, ilerideki silueti fark ettiğinde sıkıntılı bir nefes bıraktı.
Dedesinin sırtı kamburlaşmış, beli hafifçe bükülmüş olsa da hâlâ dimdik bir dağın gövdesi gibiydi. Elindeki tespihi yavaşça çekiyor, denize bakan gözleri bir şeyleri anımsıyormuş gibi uzaklara dalmıştı. Rüzgâr, kulübenin önündeki rüzgârgülünü usulca çeviriyor, çıtırdayan tahta sesleriyle geçmişe bir davetiye çıkarıyordu.
Kraken, birkaç adım kala durdu. İçindeki çocuğun kalbi hızlandı. Burası sadece bir ev değildi, bir hafıza odasıydı. Her taşında, her tahtasında bir bakış, bir öğüt, bir kayıp saklıydı.
"Dede," dedi nihayet, sesi hem yankısız hem sarsıcıydı.
Yaşlı adamın omuzları hafifçe oynadı. Başını çevirmedi ama tespih tanelerini çekmeyi bıraktı. Kraken, bir adım daha attı. Bir an duraksadı Kraken. Dili damağına yapıştı, yutkundu. Sonra boğazından kısık, neredeyse fısıltıya yakın bir ses döküldü.
"Seanair." (Dede)
Kraken'in dedesi, duyduğu İskoç kelimesiyle birlikte ağır ağır omzunun üzerinden arkasına baktı. Gözleri, sisli bir geçmişin içinden çıkıp gelen o sesi tanımaya çalışırcasına daraldı.
"An robh cuimhne agad orm, a mhic?" (Varlığımı hatırlıyor muydun, evlat?)
Sesi kırılmış bir keman tınısı gibi boğuktu. Kraken, yeniden güçlükle yutkundu ve gözlerini kırpıştırıp yanındaki boş tabureye yöneldi. Gözleri ne küçüklüğünde saklandığı kolları ne de düşlerinde konuştuğu yaşlı adamı arıyordu. Gözleri bir yargının, bir hesabın eşiğindeydi.
"Unutmadım," dedi ve tabureye oturdu. "Sadece seni görmek, kâbuslarımı uyandırıyordu."
Kraken'in dedesi, olabildiğince sert bir bakışla Kraken'i buldu. Hemen yanındaki sopayı alıp Kraken'e savurduğunda Kraken, kaçmadı.
"Sìol do athar!" (Babasının dölü) diye haykırdı dede, sesi hiddet ve hayal kırıklığıyla dolu. "Ben sana ne yaptım da beni görmekten bu kadar korkuyorsun?"
Gözleri karanlık bir fırtınanın öncesi gibi parlıyor, yılların biriktirdiği sertlik ve acı her kelimesinde yankılanıyordu. Kraken, hissiz gözleriyle dedesinin yüzünü süzdü; her çizgi, her kırışıklık ona yılların sertliğini, pişmanlıklarını ve anlatılamayan hikâyelerini fısıldıyordu. Yüzünde ne öfke ne de sevgi vardı. Sadece derin bir boşluk ve uzun süredir kapanmamış yaraların soğuk yansımasını taşıyordu.
Dedesinin sert bakışları, Kraken'in donuk ifadesine rağmen yumuşamaya başlamıştı. Yılların ağırlığı, gözlerindeki derin çizgilerde saklıydı.
"Ben sana ne yaptım? Ben, bu zamana kadar sizin iyiliğinizi istemekten başka ne yaptım ha!"
Kraken'in ifadesi değişmedi; soğuk ve mesafeli kalmaya devam ediyordu. Dede derin bir nefes aldı, gözlerini yere indirdi, sonra tekrar ona baktı.
"Biliyorum, hepimize kırgınsın, küskünsün," dedi yorgun bir sesle. "Ach chan fhill an tè a dh'fhàg, a mhic." (Ama giden geri dönmez, evlat)
Kraken, boş bakan gözlerini bir kez kırptı.
"Giden elbet bir gün döner seanair, lakin ölmüş bir beden hiçbir zaman geri dönemez."
Kraken'in dedesi, Kraken'in cümlesiyle gözlerini sıkıca yumdu. Sanki hem acıyı hem de kabullenişi içinde topluyordu.
"Belki de sen, hayatın en zor dersini çok erken öğrendin, evlat..." diye mırıldandı. Sessizlik, kulübenin tahta duvarları arasında derinleşirken, geçmişin ağır yükü iki adamın omuzlarında hissediliyordu. Kraken, bunalmış bir şekilde boynunu çıtlattı ve ellerini dizlerine yaslayıp çenesini dikleştirdi.
"Çok zamanım yok, kısıtlı. Hayatın boyunca hiç Albay İlhan Gökçe diye birini duydun mu?"
Dedesinin yüzündeki çizgiler derinleşti, gözlerindeki ışık sanki biraz daha söndü. Derin bir nefes aldı, sonra ağır ağır başını salladı.
"O olayın yaşandığı gece, o da oradaydı."
Kraken, kaşlarını çattı.
"Kim bu adam? Düşman mı?"
Kraken'in dedesi, dudaklarındaki buruk bir tebessüm ile kambur sırtını hafifçe dikleştirip gözlerini uzaklara dikti.
"Denizaltından çıkarılan eşinin naaşını almak için bekliyordu."
Kraken'in gözlerinde ilk defa büyük bir duygu kırılması oldu. Gözleri nemlendi, yutkundu; yıllardır ördüğü soğuk duvarlar, o anda çatlamaya başladı. Bir an sessiz kaldı, sonra fısıldadı.
"O gece, o denizaltında iki kadın, bir üsteğmen ve benim abim vardı. Hangi kadının naaşını almak için bekliyordu?"
Dedesinin yüzünde derin bir hüzün belirdi.
"Abinin üzerine siper olan kadının."
Kraken, dedesinin sözleriyle sarsıldı; yüreğinde buz gibi bir ağırlık hissetti. Gözleri donuklaştı, kelimeler boğazında düğümlendi. Kraken'in içindeki kırılganlık, yılların yükünü taşıyan bu gerçeğin ağırlığıyla yüzleşiyordu. Kraken, sol bileğinde takılı olan saatine bakıp ardından yeniden dedesine baktı.
"Hasan Kaya Yalçın'ın adamı, içeriye sızmış. Bir süre boyunca onu takip ettiriyordum. Dün ise Miraç Gökçe adında bir yüzbaşı bizim üsse tayin edildi. Kadın, fırsatını bulduğu bir anda hemen Miraç'ı sıkıştırmaya çalıştı. Kadın, 'Abinin ölmesine neden olan kadının kızı, sırtına bir bıçak saplayacak kadar yakında,' dedi."
Kraken'in dedesi, ufuktaki gözlerini şaşkınlıkla Kraken'e çevirdi. Dudakları titredi, sanki yıllardır bastırdığı bir gerçeğin eşiğindeydi. Sonra, kulübenin kapısını ağır adımlarla açtı. İçeriden eski derilerle kaplı küçük bir sandık çıkardı. Parmakları titreyerek kilidini açtı ve içinden sararmış bir zarf çıkardı.
Kraken, dedesinin eline dikkat kesildi. Yaşlı adam, zarfı iki parmağıyla tuttu, bakışları derinleşti.
"Bu mektup yıllar önce yazıldı. Ama asla gönderilmedi."
Sesi çatallaşmıştı. "Kadın, senin abinle görevdeyken yazmış."
Kraken, yavaşça zarfı aldı. Üzerinde tek bir isim yazılıydı.
Miraç'a verilmek üzere...
Kraken'in boğazı düğümlendi. Mektubu açmadı. Sadece parmak uçlarıyla kenarına dokundu.
"Annesi... bu mektubu Miraç'a mı yazmış?"
Dede başını salladı.
"Okyanus Gökçe, gerçekten de iyi bir askerdi. Zamanında ben bir SAS görevlisi iken onunla çalışma fırsatı bulmuştum. O daha yeni başlamıştı ama sanki, denizin içinden gelen bir kız çocuğuydu. Orada doğmuş ve evindeki suçluları alt etmek için karaya çıkıyordu."
Kraken'in elleri mektubu sımsıkı kavradı. Yutkundu ama kelime çıkmadı. Tahta zemin bir an için nefes alamayacak kadar ağırlaştı. Kraken'in dedesi, onun bu bocalamasına derin bir nefes verdi.
"O kadın, abinle pek çok hayat kurtardı. Ve senin abin, o gece... o kadının bedenini kollarında taşıyarak çıktı dışarıya. Onu şehit olduğu yerde bırakmadı. Geri döndü. Diğerlerini aramak için..."
Kraken'in gözleri yeniden doldu.
"Geri döndü ama çıkamadı."
Dede sessizce başını eğdi.
Kraken ayağa kalktı. Zarfı ceketinin içine, kalbinin üstüne yerleştirdi.
"Bu mektubu onun kızı okuyacak. Ne çıkarsa çıksın içinden, hakkı olan bir cevabı almalı."
Dede, torununun kararlılığına uzun uzun baktı. Yüzünde yılların ardına gizlenmiş bir barış ifadesi belirdi.
"Rauf," dedi bu kez daha yumuşak bir sesle. "Öfkeyle dönen rüzgâr, en çok kök salanı devirir. Abinin ruhunu artık rahat bırak."
Kraken, dedesinin sözleriyle birkaç saniye sessiz kaldı. Kulübenin çatısından süzülen bir ışık çizgisi, eski tahtaların arasından içeri düşüyor; toz zerrecikleri havada geçmişin izlerini dans ettiriyordu.
"Abimin ruhunu ben değil," dedi boğuk bir sesle, "o denizaltıda ölüme terk edilmiş herkesin geride bıraktığı sessizlik rahat bırakmıyor."
Başını dik tutarak kulübenin önünden uzaklaştı. Rüzgâr, bozkırın kurumuş otlarını savururken gökyüzünde ağırlaşan gri bulutlar, yaklaşan fırtınanın habercisiydi. Gözleri sonu görünmeyen denize çevriliyken ayakkabısının altında çıtırdayan taşlar, geçmişin yankısı gibiydi. Mektup, kalbinin üzerinde usulca bir ağırlık yapıyordu.
"Okyanus Gökçe."
Kadının adı zihninde defalarca yankılandı.
"Denizin içinden gelen bir kız çocuğu..."
Ve o çocuğun, şimdi büyüyüp asker olmuş, belki de abisinin ölümünden habersiz yaşayan bir kızı vardı: Miraç Gökçe.
Rauf, dişlerini sıktı. Kendisine söylenen o cümle tekrar kulaklarında çınladı.
"Abinin ölmesine neden olan kadının kızı, sırtına bir bıçak saplayacak kadar yakında."
Oysa gerçek çok daha karmaşıktı. Ve karanlık ne kadar keskinse, hakikat de o kadar aydınlık olabilirdi. Bu defa öfkeyle değil, cevaplarla yaklaşacaktı Miraç'a.
Ve ilk defa, gerçekten konuşacaklardı.
🐙
Sular yükseldiğinde çıkar ortaya yüzün,
Dalgaların altındaki suskun serseri hüzün.
Taşlara yazılmış lanet gibi kazındı gözün,
Ölümle fısıldaştı geceye sinmiş özün.
🧜♀️
Miraç Gökçe, Ağzından
"Gitmek mi?"
Binbaşı Aydın Kemerci'nin sesi kulaklarımda yankılandı. Her harf, içinde binlerce anlam taşıyor gibiydi. Gözlerimi kapattım; içimde fırtınalar kopuyor ama dışımda bir soğukluk, bir sessizlik hakimdi.
"Evet Binbaşım, gitmek istiyorum."
İçimde çoktan verilmiş bir karar vardı. Kararımı doğuran ise Rauf'un bana gösterdiği soğuk ve keskin tavırdı. O adamın gözlerinde kendimi gördüğümde, bir yabancıydım artık. Her seferinde bana yönelttiği suçlayıcı bakışlarının altında ezilmek istemiyordum.
"Daha dün geldin buraya, Miraç. Daha yolun başındasın. Üstelik de böyle bir zamanda, bu kadar kolay vazgeçmek olmaz. Biz bir aileyiz, bir takımız. Birlikte dayanacağız, birbirimize güveneceğiz. Gitmekle bir şey çözülmez."
Gözlerimi açtım, bakışlarımı Aydın Binbaşıya çevirdim.
"Binbaşım, beni yargılayan, yok sayan bir adamın gölgesinde yaşamak zorunda kalmak istemiyorum."
"Miraç, bazen zor dönemler, insanı asıl güçlendiren dönemlerdir. Rauf Aslan, bu dönemden çok zorlu bir şekilde geçti. Onun konuşma ve timi koruma biçimi sert olabilir ama altında yatan büyük bir sorumluluk var. Bu aile, bu birlik kolay kurulmadı. Sana hemen güvenmesini bekleyemezsin, değil mi?"
Gözlerimden kaçan o kırgınlığı hissetmiş gibiydi ama kırılma noktasını bir türlü fark edemiyordu.
"Binbaşım, sanırım biraz daha açık olmam gerekiyor." Sesim keskinleşti, içimde biriken öfkeyi bastırarak devam ettim, "Rauf Yüzbaşı zaten beni göndereceğinden bahsetti. Onu, sayfalarca dilekçe yazmaktan kurtarıyorum. Bu da benim sorumluluğum, öyle değil mi?"
Kemerci'nin ifadesi donuklaştı; bir an sessizlik çöktü odanın içine. Kahverengi gözleri bir an olsun benden ayrılmazken, siyah noktasının büyüdüğünü fark ettim. İçindeki karmaşayı, düşündüğü ağır yükü görebiliyordum. Sanki kelimeler boğazında düğümlenmiş, ne söyleyeceğini tam olarak bilemiyordu. Sadece bir an, bir saniyelik zaman diliminde göz bebeklerinin küçülüp yeniden büyüdüğünü izledim.
"Annenin ölümü hakkında tam olarak ne hatırlıyorsun, Miraç?"
Kemerci, benim en kırılgan noktamı vurmuştu.
O kelimeler, odanın havasını adeta donmuş bir buz tabakasına çevirdi. Bir anda kalbim hızla çarpmaya başladı, nefesim daraldı. Gözlerim istemsizce hafızamın en karanlık köşelerine daldı; o acı gün, sisler içinde kalmış anılar, yarım kalmış cevaplar, kim olduğunu bilmediğim bir gencin kulak zarımı patlatacak kadar güçlü haykırışları...
"Hatırlamak zor, Binbaşım..." diye başladım, sesi titrek ve kırılgandı. "O gün, yaşananların tam olarak ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemedim. Sadece o gece, benimle aynı kaderi yaşayan biri vardı. Benim atamadığım çığlıkları o atmıştı."
Aydın Kemerci, çenesini dikleştirdi. Gözlerindeki kahverengi halkalar, ateşle parlatılmış gibiydi.
"O gece, Rauf Aslan'da oradaydı. Sen, annenin naaşına bile dokunamazken Rauf, abisini bırakmak istemiyordu."
Kelimeler, o zamana kadar bilmediğim bir yükün varlığını gözlerimin önüne serdi. Rauf'un sert tavrının ardında ne kadar derin bir acı ve sorumluluk yattığını anlamaya başladım ama bu yeni bilgi daha da karmaşıklaştırdı içimdeki duyguları. Birbirine yapışmış dudaklarımı güçlükle araladım.
"Annemin olduğu denizaltında, onun abisi de mi vardı?"
Aydın Binbaşı, usulca kafasını salladı.
"O denizaltında; Su Altı Taarruza bağlı Sarsılmaz Timi komutanı Okyanus Gökçe, Fırtına Timi komutanı Nalan Toprak, Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı, Yıkım Timinden Üsteğmen Bartu Efehan ve Su Altı Savunmaya bağlı, Kapan Timi komutanı Arven Doruk Aslan vardı."
Gözlerim arı gibi keskinleşti, içimde tarifsiz bir sarsıntı hissettim. Arven Doruk Aslan. O ismin ağırlığı, denizaltının soğuk karanlığında yankılanıyordu.
"Arven Doruk Aslan..." diye mırıldandım, kelimeler boğazımda düğümlendi. Pencereye ne ara döndüğünü fark etmediğim bakışlarımı Aydın Binbaşıya çevirdim.
"Peki o denizaltında ne olmuş Binbaşım?"
Kemerci'nin yüzünde ani bir kararma belirdi. Gözleri bir anlığına uzaklara kaydı, derin bir nefes aldı ve sessizliğin ardından ağır ağır konuştu.
"Bilmiyorum, Miraç... Gerçekten bilmiyorum. O operasyonun detayları hala kapalı kutu. Resmî kayıtlarda pek az şey var. O gece yaşananlar, çok az kişinin bildiği, çok az kişinin konuştuğu bir sır olarak kaldı. Belki de baban, seni bu yüzden buraya göndermek istemiştir."
Gözlerimi kırpmadan ona baktım. İçimde fırtınalar kopuyordu hem babama hem de o geceye dair bilinmeyenlere karşı duyduğum öfke ve merak birbirine karışmıştı. O an, geçmişin gölgeleri üzerime çökerken, kararımın ne kadar ağır olduğunu bir kez daha hissettim.
"Öyle bile olmuş olsa da ben gitmekte kararlıyım Binbaşım."
Aydın Kemerci, sırtını arkaya doğru bıraktı.
"İnadım inat diyorsun Miraç. Daha biraz önce neler konuştuk ama sen ısrarla gitmek istediğinden bahsediyorsun?"
Hiçbir şey demeden kararlı bakışlarımı yüzünde tutmaya devam ettim. Kararlı duruşum karşısında başını hafifçe salladı.
"Kararına saygı duymamakla beraber, gitmene izin veriyorum Yüzbaşı Miraç Gökçe ve umuyorum ki bu kararından pişman olmazsın."
Dudaklarıma oturttuğum buruk bir tebessüm ile ayağa kalkıp esas duruşa geçtim. Aydın Binbaşı, bakışlarını kaçırıp derin bir nefes alırken odanın kapısına yöneldim. Kapıyı açıp koridora çıktım ve yatakhaneye doğru yürümeye başladım. Yapacağım şeyler çok basitti. Gidecek, eşyalarımı toparlayıp Gölcük Üssü'nden ayrılacaktım.
Yatakhaneye girdiğim sıra, odada kimsenin olmadığını fark ettim. Bu, iyiye işaretti. Çünkü kimseye bir açıklama yapmak zorunda kalmayacaktım. Henüz yerleştirmediğim kıyafetlerimin olduğu valizimi alıp yatağın üstüne bıraktım. Ayağımdaki botları çıkartıp kenara bırakırken üzerimdeki pantolonun palaskasını çıkartıp yatağın üzerine koydum. Tişörtün eteklerinden tutarak üzerimden sakince çıkarttım ve palaskanın yanına yerleştirdim. Pantolonum da tişörtüm ile aynı kaderi yaşarken valizin fermuarını açıp boğazlı, siyah bir kazak ve siyah kot pantolon çıkarttım.
Kazağın yün dokusu tenime değdiğinde, üniformanın sert ve hissiz kumaşının aksine, sıcak ve kişisel bir temas hissettim. Bu, kendime dönüşün ilk adımıydı. Siyah kot pantolonu giyerken, artık emir-komuta zincirinin değil, kendi irademin peşinden gideceğimi fark ettim.
Artık yolumda tek başımaydım.
Valizin fermuarını kapattım ve yatakhaneden ayrıldım. Üssün ana kapısına doğru yürürken, beton binalar, sıra sıra park etmiş araçlar ve uzaktaki gemi siluetleri artık bana ait olmayan bir dünyanın parçaları gibi görünüyordu. Karşımda uzanan limana doğru yaklaşan sürat botuyla, ayakta duran, inmek için hareketlenen siluetin varlığıyla bir an için duraksadım.
Gözlerimi kısıp kim olduğunu çözmeye çalışırken siluet, sürat botunun yaklaşmasını beklemeden karaya atladı. Koşarak bana yaklaşmaya başladığında rüzgârın, üzerimdeki sivil kıyafetlerden tenime sızdığını hissettim. Elimde tuttuğum valizin varlığını hatırlayarak sola doğru döndüm ve yürümeye başladım.
"Miraç Yüzbaşı!"
Rauf Aslan'ın bana seslenmesini umursamadım, yürümeye devam ettim. Adımlarımı hızlandırdım, sanki üssün betonundan kurtulup sivil hayatın belirsiz sularına atlayabilirmişim gibi. Ama onun ayak sesleri, çakılların üzerinde benimkileri yakaladı, geçti. Önümde belirdi, nefes nefese, ama bu sefer öfkeden değil, telaştan.
"Beni dinle," dedi, sesi önceki tüm keskinliğini kaybetmiş, alışılmadık derecede yalvarır gibiydi. Gözlerindeki o bildik sert kahverengi eriyor, yerini fırtına öncesi o dalgalı, çalkantılı bir ıslak toprak rengine bırakıyordu. "Gidemezsin. Henüz değil."
"Bana bu üste istenmediğimi siz söylediniz, Yüzbaşı," diye cevap verdim, sesim Rauf'ununkinden katbekat soğuk ve durgundu. "Emrinizi yerine getiriyorum. Yolumu açın."
Elimdeki valizi sıkılaştırdım, onun etrafından dolaşmak için hamle yaptım. Ama o, adımını yana atıp yeniden engel oldu. Ceketinin iç cebinden, üzeri hafifçe yıpranmış sarı bir zarf çıkardı. Zarfı bana uzattı, parmakları hafifçe titriyordu.
"Önce bunu oku," diye fısıldadı. "Gitmeden önce... bunu bilmelisin."
Gözlerimi zarfa diktim. Üzerinde, mürekkebi solmuş, kadınsı bir el yazısıyla yazılmış üç kelime vardı: "Miraç'a verilmek üzere..."
İçimde bir şeyler kıpırdadı. Bir tanıdıklık, bir uyarı çanı gibi. "Bu nedir?" diye sordum, şüpheyle.
Rauf'un yutkunduğunu gördüm. Yüzündeki o sert maskenin tamamen kırıldığı, altındaki yaralı adamın ortaya çıktığı bir andı bu. Kahverengi gözleri, içinde yıllardır taşıdığı acının tüm ağırlığını taşıyordu. "Bu," dedi, sesi kalınlaşarak, "annenin... Okyanus Gökçe'nin, sana yazdığı mektupmuş. O gece. Denizaltında."
Nefesim kesildi. Annemin ismi, onun ağzından duymak, özellikle de böyle kırık bir tonda, kalbime saplanan bir bıçak gibiydi. Zarf, artık sadece bir kâğıt parçası değil, geçmişten gelen, buz gibi bir el gibi uzanıyordu bana.
"Nasıl?" diye zar zor sorabildim. "Sende ne işi var?"
'Gidecek, eşyalarımı toparlayıp Gölcük Üssü'nden ayrılacaktım,' dediğim o basit cümle, şimdi imkânsız bir yük gibi geliyordu. Çünkü Rauf Aslan, o çakırkeyif kahverengi gözlerinde şimdiye kadar sakladığı tüm acıyı taşıyarak, elinde annemin son sözleriyle, geçmişin kilidini açabilecek tek anahtarla karşımda duruyordu.
Valizimin sapını öyle sıkı kavramıştım ki parmak uçlarım uyuşmaya başlamıştı. Rüzgâr, aramızda dans eden zarfa vuruyor, annemin el yazısını okumam için adeta yalvarıyordu. İçimdeki tüm kaçış dürtüsü, bu sararmış kâğıt parçası karşısında anlamsızlaşıvermişti.
Gözlerimi kapattım. Zihnimde annemin, o her zaman gülen, güçlü, denizden gelen kadının yüzü canlandı. Babamın bana anlattığı hikayeler, Rauf'un suçlayıcı bakışları, Binbaşı Kemerci'nin endişeli ifadesi... Hepsi bu sarı zarfın içinde saklı gerçeğin etrafında dönüp duruyordu.
"Annen Okyanus Gökçe, o gece abimi kurtarmaya çalışırken şehit olmuş. Abim Arven ise onun ve diğerlerinin naaşını bırakmamak için geri döndüğünde şehit oldu," diye fısıldadığında gözlerimi açtım. Rauf'un kahverengi gözleri derin bir acıyla bulutlanmıştı.
"Beni geri çevirme, Miraç. İzin ver, sırtımıza sapladıkları bıçağın kime ait olduğunu birlikte bulalım. İzin ver," diye fısıldadı Rauf, bana doğru bir adım atarak. "Bizi canlarımızdan ayıranların kim olduklarını birlikte bulalım."
Bakışlarım, Rauf'un kahverengi gözlerinden ayrıldı ve ağırca parmaklarımın arasında tuttuğum mektuba çevrildi. Annemin bana bıraktığı mektubun sıradan bir mektup olmadığını biliyordum. Sadece kâğıda yazılmış dizgiler değildi, bundan emindim. Benim kanıma karışacak, belki de hatıralarımın arasına saklanacak bir gerçeklikti.
Dip akıntısı.
Bir daha asla tekrarlanmayacak bir hikâyenin ilk cümlesiydi.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!