KRAKEN KAPANI

LİMAN 01: KÖPÜKTEN AYİN

⏱️ 35 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Tourner Dans Le Vide (Saad Music Remix), Indila

Love Lost, Mattia Cupelli

🐙

Miraç Gökçe, Ağzından

Denizi ne zaman sevmeye başladım?

Suların kıyıya vurduğu o sahilde bulduğum, ilk deniz kabuğunu hatırladım. Avucumda taşıdığım o küçük, spiral kabuk sanki okyanusun kalp atışlarını fısıldıyordu bana. O an öğrendim ki deniz yalnızca su değilmiş; bir hatıra, sır, bir şarkıymış uzaktan gelen. Dalga dalga içime işleyen.

Ayaklarımın altındaki ıslak kumda ilk defa kök saldım belki de. Gökyüzüyle denizin birbirine karıştığı o çizgide, sonsuzluğu görmeği öğrendim. O günden sonra her mavi, biraz daha deniz oldu içimde. Her sessizlik, bir dalga sesi taşıdı. Her vedada bir martı çığlığı kulaklarımda çınladı.

Ben denizi o gün değil, belki de o beni seçtiğinde sevdim. Bir çocukken, avucumda sakladığım o küçük kabukla birlikte, bir daha asla tam olarak karaya ait olamayacağımı anladım.

Su Altı Taarruz komandosu olmak, yıllar içinde yalnızca bir sevda değil, bir yemin haline geldi. Her dalışta, ciğerlerimi içime çektiğim o tuzlu havada, geçmişin izlerini ve geleceğin ağırlığını taşıdım. Sessizlik orada bambaşkaydı; ne zaman suyun altına insem, dünya yukarıda kalıyordu. Her şey denizin üstünde kalıyor, ben ise derinlerde sadece kendimle baş başa kalıyordum.

Orada kimse yalan söylemezdi. Nefes sınırlıydı, zaman netti, düşünceler bulanık olamazdı. Denizin altında insan, kendini kandıramazdı. Ben, o derinliklerde kim olduğumu unutmadan büyüdüm. Soğuk su bedenime değil, ruhuma dokundu her seferinde.

Bir emirle değil, bir inançla girdim her göreve. Bazen karanlığın ortasında, elimi uzattığım arkadaşımın nefes alışını duymak, hayatta olduğumu hatırlattı bana. Benim için deniz görev yeriydi ama aynı zamanda bir mezar, bir sırdaş, bir öğretmendi. Her kayıp, her kurtuluş, her sessiz çığlık, suyun hafızasında yer etti.

Ben, Miraç Gökçe.

Denizle mühürlenmiş bir askerdim.

"Sirena!"

Eh, bu da benim lakabımdı.

Bana seslenen babamla arkamı dönüp çenemi dikleştirdim. Her baktığımda beni denizdeymişçesine hissettiren mavi gözlerine odaklandım. Sert adımları koridorda gürültülü bir yankı bırakırken, sinirli çehresiyle etrafına disiplin uyarısı veriyordu.

"Baba," dedim, sesim sanki sudan çıkmış gibi soğuk ve sade. O, birkaç adım daha yaklaştı. Üniforması kusursuz, adımları ölçülüydü. Yaşı ilerlese de içindeki asker hep tetikteydi. Subaylar ona 'Albay Gökçe' derdi ama ben sadece 'baba' diyebilirdim, eğer cesaret edebilirsem.

"Hazırlan, yarın gidiyorsun," diye söylendi, elindeki raporu yüzüme doğru kaldırarak.

Sapsarı kâğıt, nemli havada hafifçe kıvrılmıştı. Ben daha bakmadan ne olduğunu biliyordum.

"Biliyorum, imza verdim. Operasyona talibim," dedim. Babam, tek kaşını kaldırdı.

"Gölcük Deniz Üssü'ne tayinin çıktı, ne operasyonundan bahsediyorsun sen Miraç?"

Kaşlarım, duyduklarımla birlikte çatıldığında gözlerimi babamın kaldırdığı kâğıda çevirdim. Pekâlâ, bundan haberim yoktu. Kâğıdı elimden almama izin vermedi. Parmakları hâlâ köşesini sımsıkı tutuyordu. Tıpkı beni tuttuğu gibi. Serbest bırakamıyordu.

"Ben böyle bir tayin talebinde bulunmadım," dedim, gözlerimi kısmıştım.

"Ben bulundum," dedi. Sesi donuktu. Hatta yorgundu. "Komuta kademesiyle görüştüm. Bu görev senin gibi bir evlat için değil."

"Senin için değil, demek istedin."

Gözlerindeki damarlar belirginleşti. Gerilim, deniz gibi çekilmişti ama fırtına açıkta bekliyordu.

"Elinden gelenin en iyisini yaptın, Miraç. Bu ülkede hizmet ettin, savaş verdin. Ama artık yeter. Gölcük'te, merkezde kalacaksın. Eğitim biriminde görev alacaksın. Emrin geldi."

Sesimdeki titremeyi bastırmak için çenemi sıktım.

"Eğitim birimi mi? Beni kıyıya bağlamak için mi yaptın bunu?"

"Hayır. Seni hayatta tutmak için."

"Sana göre yaşamak hayatta kalmak mı, baba? Ben denizde yaşıyorum. Derinlikte nefes alıyorum. Karada boğuluyorum ben!"

Gözlerimiz çarpıştı. Babamın sesi ilk kez bu kadar kırıldı. "Ben seni uçuruma itmek istemiyorum Miraç."

Sustuğum an, içimdeki bütün denizler duruldu.

Yıllardır onun gözlerinde askerliği, disiplini, katı kuralcılığı görüyordum. Ama o anda ilk kez bir babanın korkusunu gördüm. Ve bu korku, bütün emirlerden daha güçlüydü.

Bir adım geri attım. Gözlerimi yere indirmeden söyledim.

"Ben zaten oradayım baba," dedim. "Her dalışta, her operasyonda... O uçurum dediğin yerin dibini yıllardır görüyorum. Ama geri dönmediysem, bu yüzdendir. Çünkü ben senin kızın değil, denizin askeriyim artık."

Kaşları çatıldı, gözlerindeki mavilik koyulaştı. Bir baba ile bir komutan arasındaki sınırda sendeledi.

"Bu göreve seçilmek için kendi imzamı verdim. Onaylandı. Benim kararım, benim yeminim. Senin değil."

"Ben seni korumaya yemin ettim," diye fısıldadı. İçinde kırılmaya yüz tutmuş bir adamın sesi vardı bu kez. Subay sesi değildi. Bir babanın boğazına oturmuş yılların gölgesiydi. Kaşları derince çatıldı ve bir adım bana yaklaştı.

"Bugün gideceğiniz operasyon, senin, ekibinle geçireceğin son görevin. O andan sonra Gölcük'e transfer olacaksın. İtiraz istemiyorum Sirena. Gidecek ve orada eğitim birimine katılacaksın."

O sözler havada asılı kaldı; bir kurşun gibi ağır, bir kelepçe gibi sıkıcı. Yüreğime saplandı, nefesimi kesti. Yıllardır suyun altında bulduğum o sükunetin yerini birdenbire bu keskin, acı gerçek aldı. Babam, gözlerimin içine bakarken emrini veriyordu. Fakat bu emirde, bir komutanın soğuk disiplini değil; bir babanın kırgınlığı vardı.

Onun yüzünde, yıllar boyu bastırdığı korku ve çaresizlik okunuyordu. O adam ki, hayatını askere adamış, en zorlu sulara dalmış, şimdi kendi kızına karşı güçsüzdü. Bana söylenen son sözler değildi sadece; aynı zamanda bir veda, bir sınır çizgisiydi aramızda.

"Bunu yapmak istemiyorum," dedim içimden ama sesim henüz çıkmamıştı. Denizin derinliklerinde öğrendiğim o sessizlik gibi, kelimeler boğazıma takılı kaldı. Çünkü ben sadece bir asker değildim artık; denizin kendisiydim, dalgaların ritmiyle nefes alan bir varlıktım. Ve o beni karaya çekmeye çalışıyordu.

"Siz bana yeni bir emir değil, bir veda metni okuyorsunuz," dedim, sesim buz gibi sakindi. "Ama ben hâlâ görevdeyim. Henüz dönmedim."

"Bu sadece senin kararın değil. Amirlerin de böyle uygun gördü," dedi babam, daha kuru ve resmî bir sesle.

"Hayır. Bu, senin oyun planın," diye cevapladım. "Benim geleceğimle ilgili tüm kararları sen mi vereceksin? Hâlâ?"

Kafamı iki yana salladım.

"Annem hâlâ hayatta olsaydı, senin gibi bakmazdı bana. Baba," dedim. İlk defa aramızdaki hava gerçek anlamda değişti. Babamın gözleri, duvarın ardında bir yerleri görüyormuş gibi kısıldı.

Bir adım atarak bu sefer ben babama yaklaştım.

"Beni sevdiğin için mi, yoksa sen olamadığın asker olduğum için mi böyle bakıyorsun baba?"

Babamın gözleri büyüdü ama sonra aniden daraldı. Bakışları sertleşti ama içindeki adam kırılmaya başlamıştı. O an, odadaki hava ağırlaştı; saatlerin bile nefesini tutar gibi sessizleştiği bir an. Babamın sözleri, yıllardır suyun altında öğrendiğim sessizliğe meydan okuyordu. Gözlerimiz kilitlendi ama aramızda görünmez bir mesafe vardı artık. Ne suyun verdiği özgürlük ne de kanın sıcaklığı o duvarı yıkmaya yetiyordu.

Babamın yorgun sesi, o eski denizci disipliniyle çatışıyor, içinde bir çaresizlik çırpınıyordu. "Annen gibi olamadım, Miraç," dedi usulca, "Ama seni korumak istiyorum."

"Koruma," dedim, nefesimi toparlayarak, "bazen zincirden başka bir şey değildir."

Babamın gözlerinde öfke kıvılcımları parladı; yorgunluk ve kırgınlık yerini soğuk ve sert bir kararlılığa bıraktı. Gözleri, içinde taşıdığı tüm askerlik disiplinini ve kontrolü üzerime boşalttı.

"Yeter artık, Miraç!" dedi, sesi koridorun duvarlarında yankılanır gibiydi. "Senin için düşündüğüm her şey, seni korumak içindi. Ama sen hala anlamıyorsun."

Sanki boynuzlarından tutup çekiştiren bir boğa gibi baskı kuruyordu. "Bu operasyon senin son görevindir. İtiraz kabul etmiyorum, sen Gölcük'e gideceksin. Orada kalacak ve geleceğin askerlerini yetiştireceksin."

Sözleri bir emirden çok kılıç gibi saplanıyordu; dönmek yok, vazgeçmek yasak. Babam, komutanıyla babanın arasındaki çizgiyi net çizmişti. Benim için artık seçim hakkı kalmamıştı.

Bir an, içimde isyan ve çaresizlik birbirine karıştı ama sesimi çıkaramadım. Çünkü biliyordum: O an, babam sadece bir adam değil, vatanın bekçisi, disiplini ve kaderiyle yüzleşen bir askerdi.

Ve ben, ona teslim olmak zorundaydım.

"Ya gitmezsem?" diye fısıldadım son çare. Babam, gözlerindeki tüm duygularını derin dalgaların altına gizledi.

"O halde istifa dilekçeni sana zorla yazdırırım. Bir daha denizi bırak, iskeleye bile yaklaşamazsın."

Kelimeler adeta buz kesmişti; babamın sesi, çelikten bir tokmak gibi kafama iniyordu. "İstifa mı?!" diye düşündüm, içimdeki isyan alev alev yanarken bile o soğuk tehdidin ağırlığı altında eziliyordum. Deniz benim için sadece bir görev değil, varoluşumun ta kendisiydi. Bırak iskeleye yaklaşmayı, denizden uzak durmak demek, kendimden vazgeçmek demekti.

Babamın kararlı bakışlarıyla karşı karşıyaydım; orada bir baba değil, en sert komutan vardı. Onun için ya disiplin vardı ya da yoktu. Ara yol yoktu. İçimdeki o fırtına, sessizce dindi. Çünkü biliyordum ki, babama karşı çıkmak, yalnızca beni değil, yılların emeğini ve ailemizin onurunu da tehlikeye atmak demekti.

"Anladım," dedim, sesim kırılgan ama kararlı. "Gideceğim."

Babam başka hiçbir şey demedi ve gerisin geriye dönerek yanımdan uzaklaşmaya başladı. Elinde tuttuğu idam fermanı ile gözden kaybolurken ağırca arkamı dönüp brifing odasına doğru yürümeye başladım.

Adımlarım ağır ve ritimsizdi; her bir adımda içimde bir savaş devam ediyordu. Babamın son sözü, yüreğime saplanan bir bıçak gibi keskin ve acıydı ama aynı zamanda içimde yeni bir kararlılığın filizlenmesine sebep oldu. Gözlerim brifing odasının kapısına kitlenmişti; orada bekleyen ekip, görev ve belirsizlik vardı.

Denizin sonsuz sessizliğiyle, babamın sert duruşu arasındaki o ince çizgide kaybolmuştum. Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım. İçimdeki fırtına durmuyordu ama artık onunla dans etmeye hazırdım. Her ne olursa olsun, denizin çağrısına kulak vermek zorundaydım.

Kapıdan içeri adımımı attığımda, dışarıda bıraktığım bütün yüklerin yerine, tam da orada, görevle ve kaderle yeni bir sayfa açılıyordu. Ve ben, Sirena olarak denizin karanlık ve soğuk derinliklerinde, kendi yolumu çizmek zorundaydım.

Ekibin ikinci komutası Lerna, içeriye girdiğim andan itibaren bakışlarını benden ayırmadan beni inceliyordu. Beline uzanan, siyah saçlarını arkaya doğru hafifçe savurdu ve derin bir nefes vererek öne eğildi. Adımlarımı haritaların ve görev koordinasyonlarını içeren masaya ilerlettim.

Emir ve Baran, bakışlarını inceledikleri kâğıttan çekip bana baktıklarında köşede oturan Fırat kollarını göğsünde bağlayıp kaşlarını çattı.

"Komutanım, bir durum mu var? Yüzünüzün rengi solmuş," diye sorguladığında en baştaki sandalyeyi çekip yerime oturdum. Ekibime baktım. Yorgun ama bana güvenen yüzleri izledim. Onlara bunu yapmak zorundaydım.

"Bugün bu görev benim son görevim olacak. Gölcük'e transfer ediliyorum," dedim yavaşça. Lerna ve Fırat kaşlarını çatarken Emir ve Baran, birbirlerine bakıp yeniden bana döndüler. Hepsi bir ağızdan "NE!" diye konuştuklarında derin bir nefes vererek arkama yaslandım. Lerna, yaslandığı sandalyeden doğrulup dirseklerini masanın üzerine koydu.

"Sen ne diyorsun Miraç? Nereden çıktı bu transfer işi?"

Derin bir nefes aldım, yere baktım bir an. İçimde bir fırtına kopuyordu ama bunu onlara gösteremezdim. "Biliyorum, beklemiyordunuz. Ben de beklemiyordum. Ama emri geri çeviremiyorum."

"Peki ya biz?" diye sordu Emir, sesi titriyordu. "Biz ne yapacağız?"

"Bilmiyorum," dedim, yutkundum. "Ama artık bizim yolumuz ayrılıyor."

O an, içimde bir şey kırıldı. Gözlerimi kaçırdım, kimseye bakamadım. Çünkü o anda biliyordum: Bu sadece bir görev değişikliği değildi. Bu benimle ekibim arasında bir veda, bir kopuştu. Benim ise bunu dışa vuracak gücüm yoktu.

Emir’in, "Bunun bir yolu, geri çevrimi veya iptali yok mu komutanım?" diye sorguladığını duyduğum sıra Fırat'ın boğazını temizlediğini işittim.

"Beyler ve bayanlar, emir her zaman demiri keser. Çizilmiş ve rotası oluşturulmuş bir yol var. O yoldan artık kimse Sirena'yı geri döndüremez."

Fırat'ın sözleri odada yankılanırken, herkesin yüzünde bir çeşit kabullenme belirdi. Yine de gözlerimde o yangın sönmedi; aksine daha da büyüyordu. Her biriyle geçirdiğim anılar, zorluklar, zaferler; hepsi bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden.

Lerna hafifçe başını salladı, gözlerinde sessiz bir veda vardı. Emir, Baran ve Fırat ise ağır ağır masaya eğildiler, yeniden haritalara, planlara baktılar.

"Sirena," dedi Emir yavaşça, "Bu görev senin için bitse de bizim için değil. Yolun nereye giderse gitsin, biz buradayız. Senin izini sürdüğümüz sürece bu ekip hep var olacak."

İçimde bir sıcaklık yayıldı, biraz teselli biraz da umut. Belki de bu bir son değil, yeni bir başlangıçtı. Derin bir nefes aldım, ekibe baktım ve tekrar komutan olduğumu hatırladım. Gözlerimde o ateşi söndürmeye hiç niyetim yoktu.

"Pekâlâ, o halde görev için hazırlıklarınızı tamamlamaya başlayın. Operasyon beklemez."

Masadaki haritalar, dosyalar, iletişim cihazları bir anda canlandı. Herkes görevine odaklandı. O an, kişisel duygular bir kenara itildi; geriye sadece görev ve birbirine bağlı bir ekip kaldı. Zaman, denizin koynunda usul usul çöken bir yük gibi sancılıydı. Planlanan harekete doğru yönelen bedenler, brifing salonunu terk etti.

Özel olarak tahsis edilmiş odalarımıza dağıldığımızda, ranzamın yanındaki demir dolabı araladım. İçinden termal tulumumu çıkardım, üzerimdeki üniformayı sessizce sıyırıp bir kenara bıraktım. İncecik bir ürperti sırtımdan geçti. Termal tulumu ellerimde birkaç saniye tuttum. Kumaşın soğukluğu, içimde yeni başlayan vedanın soğukluğuyla yarışıyordu sanki. Giyinirken aynaya gözüm takıldı.

Işığın altında belirginleşmiş çillerim, aynada gördüğüm yabancıya tanıdık gelen tek şeydi. Belime kadar uzanan bordo saçlarımı kıvrak bir hareketle örüp tulumun üzerinde kalmasını sağladım. Omuzlarımı düzeltip derin bir nefes verdim. Kemiklerime kadar bildiğim bir törenin son adımlarını attım. Her şey yerli yerindeydi ama hiçbir şey aynı değildi.

Kapıyı aralayıp koridora çıktım. Ayak seslerim yankılandı; sanki veda eden her hücremin bir ağıt fısıltısıydı. Fırat, biraz ilerde sırtını duvara yaslamış, sessizce bekliyordu. Göz göze geldiğimizde başıyla selam verdi. Bir şey söylemedi. Söylenecek ne kalmıştı ki?

Lerna ve Baran, ekipmanlarını kontrol ediyorlardı. Emir, telsizini ayarlıyor, sessizce bir şeyler mırıldanıyordu. Herkes görevin bilincindeydi ama ben içimde kocaman bir boşlukla, onların yanında yürümeye devam ediyordum. Her adımımda bir karar içimde şekilleniyordu.

Koridorda yankılanan bot sesleri, sessiz bir ant içiyordu sanki. Harekât öncesi son hazırlıklarımızı yaparken içimizdeki boşluklar değil, görev disiplini ağır basıyordu. Metalik dolapların arasından geçerek mühimmat odasına vardık. Termal tulumun üzerine zırhımı geçirdim. Belimdeki bıçağın yerini kontrol ettim. Emir, susturuculu tüfeğini sırtına astı. Göz göze geldiğimizde bir şey söylemedi. Gerek de yoktu.

SAT'ta kelimelerden çok, sessizlikler konuşurdu.

"Bot hazır," dedi Baran, telsizinden. "Harekât saati on dört dakika."

Lerna, su geçirmez deftere son notları alırken bile bileğindeki pusulayı kontrol etti. Her birimiz bir çarkın dişlisiydik. Ne fazla ne eksik. Saniyelik tereddüt, ölümle yaşam arasındaki dengeyi bozardı.

Cephanelikten çıkarken deniz kokusu rıhtım boyunca burnumuza çarptı. Soğuk, keskin, tanıdık... Bu deniz, kaç kez bizi içine aldı, kaç kez geri verdi, bilmiyorduk. Botun içine atladığımızda, motorun ilk çalışmasında midemde tanıdık bir sıkışma oldu. Kimse konuşmadı. Sadece gece, kürek gibi ağırdı.

Denizle karanın tam kesiştiği noktadaydık. Gökyüzü, sabaha karşı koyu kurşun bir yorgan gibi üzerimize örtülmüştü. Ay yoktu, rüzgâr hafifti. Ama içimizde kıpırdayan fırtına, yıllar içinde öğretilmiş her prosedürü yerinden oynatacak kadar güçlüydü.

Çelik platforma bastığımda botun gövdesi hafifçe inledi. Dizlerim refleksle esnedi. İki adım geriden gelen Lerna, susturuculu M4'ünü göğsüne takıp yanımda hizalandı. Sol gözündeki küçük yara izi karanlıkta hafif parlıyordu. Baran, susturma kitini kontrol ederken çenesini kaldırdı.

"Solunum setleri test edildi, oksijen tüpleri yüzde yüz dolu. Kapsül sistem çalışıyor."

Başımı salladım. Telsizimi yeleğime sabitleyip, gece görüş sistemini açtım. Yeşil bir ışık gözlerimin içine yayıldı. Her birimizin silahı, zırhı, dalış ekipmanı saat gibi işliyordu. Eğitimlerde öğrendiğimiz gibiydi. Görev başladıktan sonra kimsenin duygusu kalmazdı. Sadece protokol vardı.

"Sirena," dedi Emir, botun baş kısmından bana seslenerek. "Torpil geçişi için kuzey cephesi temizlenmiş. Sinyal bozucu aktif olacak. Daldığımız an merkezle bağlantı kopacak."

"Ne kadar süre içerdeyiz?"

"Yirmi üç dakika, on iki saniye. En geç."

Elimle işaret verdim. "Suya geçiş pozisyonuna."

Hepimiz, botun yan tarafına geçtik. Baran, küçük bir dokunuşla denizaltı yönlendirme tabletini aktive etti. Görev koordinatları, soğuk bir ışıkla ekranda belirdi. Eylem bölgesi, Tavşan Kayalıkları açıkları, Ege'nin kuzeybatısıydı. Hedef ise kayıp yük taşıyan sivil gemide terör unsurlarınca ele geçirilen rehinenin kurtarılması.

Eğilip dizime kadar gelen suya ilk adımı ben attım. Dalgıç paletleri giyilmişti, sırtımda tank, belimde bıçak, dizimde harita kiti. Her adımda su biraz daha yükseldi; sonunda gövdemi sardı. Soğukluğu tenime dokunduğunda, içimdeki tüm insani düşünceler kayboldu. Sadece görev kaldı.

"Üç... iki... bir... dal."

Birer gölge gibi suya gömüldük.

Sessizlik, sanki bütün evrenin kulaklarını tıkayan bir örtü gibi üzerimize çöktü. Su, yüzeydeki tüm sesleri yuttu. Ne motor uğultusu ne rüzgâr vardı. Sadece solunum cihazlarımızın düzenli ve ölçülü "tsss" sesi duyuluyordu. Nefes alıp verirken oluşan küçük kabarcıklar, başımızın etrafında yükseliyor, sonra karanlıkta kayboluyordu.

Önümüzdeki deniz, bir boşluk gibi açılıyordu. Gece görüşüyle bile seçilemeyen derinlik, adım attıkça bizi içine çeken bir uçurumdu. Yön duygusu, zaman hissi, hatta yerçekimi bile yoktu. Sadece eğitimle kazandığımız o iç pusula vardı. Gövdemizi sıkıca saran neopren tulum, her su molekülünü üzerimize bastırıyor, bizi bu sıvı dünyaya ait olmaya zorluyordu.

İlerlerken, vücutlarımızın hareketi o kadar uyum içindeydi ki, birbirimizi düşünmeden hissediyorduk. Hepsi o sessiz dilin içinde yankılanıyordu. Su, bizi ayırmıyor, tersine birbirimize daha sıkı bağlıyordu.

Yüzeyden uzaklaştıkça basınç arttı. Kulaklarımda o tanıdık sızlama başladı; çenemi sıktım, nefesimi düzenleyip dengeyi sağladım. Gözüm sol çaprazımda, Lerna'nın pozisyonunda. Sağımda Baran, yüz maskesinin içinden bana bir kez bakıp onay verdi. Etrafımız karanlıktı ama karanlıkta kaybolan biz değildik. Biz, karanlığın ta kendisiydik.

Dalgaların altında zamanı unuttuk. Bizi bekleyen hedefe doğru, kusursuz sessizlikle, gölge gibi ilerledik.

Her kas hareketi, her nefes, eğitimle bilediğimiz bir içgüdüyle atılıyordu. Su, sesimizi boğuyor, varlığımızı görünmez kılıyordu. Sanki biz değil, karanlığın içinden fırlayan bir niyet hareket ediyordu. Soğuk, keskin ve geri dönülmez...

Görev tamamlandığında, suların altındaki karanlıktan yüzeye yükselirken, gökyüzünün sararmış laciverti gözlerimde büyüdü. Mavi gözlerim, denizle göğün birleştiği o çizgide, güneşin yavaşça yükselişini yakaladı. Işık, önce silahımın namlusuna, sonra tulumumun ıslak kumaşına vurdu. Parıldıyordu. Bir an için, savaşın içinden doğan sessiz bir şiirdi bu.

Yaşamla ölümün arasındaki en ince çizgide yürümüş ve geri dönmüştük.

"Görev, başarıyla tamamlandı." dedim telsize. Sesim, dalgaların altında bile çatallanmadı; eğitimliydi, kontrollüydü. Ama içimde bir yer, bir düğüm gibi sıkışıyordu. Bir an bekledim. Son bir nefes aldım ve ardından, kelimeler dudaklarımdan ayrılırken kalbim bir parça daha koptu.

"Bu görev, Fırtına Timinin Sirena ile katıldığı son operasyondur."

Deniz bir anda daha da ağırlaştı üzerimde. Sanki suyun basıncı değil, veda duygusunun ta kendisi omuzlarıma yük olmuştu. Zaman yavaşladı. Telsiz sessizdi. Kimse bir şey söylemedi. Ama o sessizlik bin kelimeydi.

Bin bakış, bin 'Gitme.'

Sırtımı ekibime döndüm. Göz göze gelmedik. Çünkü bakarsam kalacaktım. Çünkü onların gözlerinde, birlikte kazandığımız savaşların, geçirdiğimiz gecelerin, sessizce paylaştığımız kayıpların yankısı vardı ve şimdi ben, gidiyordum.

Gölgeler gibi çıktığımız denizin altından, artık bir daha aynı karanlıkta yan yana yüzemeyeceğim insanlara veda ediyordum. Sirena, görevini tamamlamıştı ama bu sadece bir sondu onlara göre. Bana göreyse, içimde sonsuza kadar devam edecek bir birlikteliğin ağır ama onurlu vedasıydı. Ellerimi iskelenin soğuk betonuna yaslayıp sessizce yüzeye çıktım.

Güneş, tam o an doğuyordu.

Sirena'nın denizde bıraktığı son izler, güneşin ilk ışıklarıyla siliniyordu.

🧜‍♀️

Karanlık suların korkusuz devriyesi,

Kraken'i uyandırır derinlik sessizliği.

Kollarıyla sarar, boğar hırçın denizi,

Sirena'nın gücü sınanır gizliden gizlisi.

🐙

Gölcük Deniz Üssü'nün iskeleden denize açılan kısmında, rüzgârın tuzlu kokusu ve çürümüş ahşapların hafif gıcırdaması arasında bekliyordum. Adımlarım kararlıydı ama içimde beliren o huzursuz heyecanı bastırmak zordu. Yeni bir hayata, yeni bir döneme adım atıyordum.

O an, uzaktan bir siluet göründü. Binbaşı Aydın Kemerci'ydi. Üniformasının sert çizgileri, dik duruşu ve yavaş ama emin adımlarıyla yaklaşıyordu bana. Gözlerinde sanki yılların tecrübesiyle harmanlanmış bir merak ve hafif hayranlık vardı.

"Hoş geldin, Miraç," dedi derin, güven veren bir sesle. Adımı söyleyişinde yumuşak ama kararlı bir tını vardı. Göz göze geldiğimizde, gözlerinde bana dair bir şeyler vardı. "Annene ne kadar çok benziyorsun," dedi yumuşakça, sanki eski bir hikâyeden fırlamış bir anı gibi. O söz kalbime dokundu. Annemle olan benzerliğimin, onun gözlerinde bir yansıması vardı. O an, içinde büyüyen sorumluluğun yanında, köklerimi, geçmişimi de taşıdığımı hissettim.

Gözlerim, onun gözlerinde kendi yansımamı buldu; aynı azim, aynı kararlılık ve aynı bekleyiş.

"Aydın Binbaşı," dedim sessizce, adını tekrar ederek, onu ve burayı kabul edercesine. O an fark ettim; bu sadece yeni bir görev değil, hayatımda yeni bir sayfa açılışıydı.

Yanıma yaklaşıp nazikçe omzuma dokundu. "Gel, seni toplantı salonuna götüreyim. Sualtı Akrepleri seni bekliyor," dedi. Yürürken, denizin serinliği, rüzgârın hafif uğultusu ve adımlarımızın iskeledeki sesi, yeni görevimin ritmini oluşturuyordu.

Her adımda, gözlerinde gördüğüm o hafif hayranlık, bana bu yolun zorlu ama doğru olduğunu fısıldıyordu.

Toplantı salonuna doğru ilerlerken, Aydın Binbaşı arada bir göz ucuyla bana baktı. O bakışlarda, üzerimde taşıdığım yeni unvanın ağırlığını, timin sorumluluğunu ve bu ortamın sıradan olmadığını okuyabiliyordum. Sualtı Akreplerinin içinde yer almak, sadece fiziksel gücün değil, zihinsel dayanıklılığın da sınandığı bir sınavdı.

"Burası senin için yeni bir başlangıç, Miraç," dedi sessiz bir tonla. "Ama unutma, buradaki her an, hayat ve ölüm arasında ince bir çizgide yürüyoruz."

Kapı önüne geldiğimizde, bir an durdum. Binbaşının bana verdiği o anlamlı bakışla içimde yeni bir güç belirdi. Yalnızca bir asker değil, aynı zamanda bir savaşçı, bir lider olarak oradaydım. O an fark ettim ki, bu unvan, sadece bir sıfat değil, benim kimliğim olacaktı.

Kapıyı yavaşça aralandığımda, salonun içindeki kahkahalar aniden sustu. Herkesin gözleri üzerimdeydi; sanki derin bir nefes almış gibiydim, o anın ağırlığını hissediyordum. Bir masanın etrafına dizilmiş dört kişi vardı. En önlerinde ise bir adam ayakta duruyordu. Bakışları beni bulduğunda gözleri hafifçe kısıldı.

O adama doğru yaklaşıp önünde durduğumda gözlerini iki kez sakince kırptı ve doğrulup bana döndü. Elimi tanışmak için uzattığımda elime bakıp yüzüme geri döndü. Kestane gözleri, güneşin deniz üzerinde bıraktığı altın ışıkların derinliklerinde saklı kalan sıcaklığın ve dalgaların huzur dolu ritminin yansıması gibiydi.

"Ben, Sualtı Akrepleri timine görevlendirilen Yüzbaşı Miraç Gökçe. Namı değer Sirena," dedim, sesimde hem sakinlik hem de kararlılık vardı. Karşımda duran adam sakince uzattığım eli kavradı. Elinin dokunuşu, dalgaların kıyıya vurduğu anki o ince titreme gibi hem sert hem de canlı bir güç taşıyordu.

Ellerimiz birbirine kenetli dururken karşımdaki adam kafasını ağırca eğdi ve omuzlarını yükseltecek kadar güçlü bir nefes aldı.

"Ben, Rauf Aslan," dedi. "Namı değer Kraken."

O anda zihnimde donmuş bir an canlandı. Fırtınanın ortasında, geceydi. Deniz, öfkeli bir yılan gibi teknemizin etrafında kıvrılıyor, dalgalar çılgınca kabarıyor, rüzgâr keskin bir bıçak gibi yüzümü yarıyordu. Yağmur damlaları, soğuk ve inatçı bir şekilde yüzüme çarpıyor, her biri ayrı bir yıldırım gibi patlıyordu.

Teknenin bordasında, suyun üzerinde beliren bir deniz feneri vardı; sarı ışığı, karanlıkta bir umut kıvılcımı gibi titreşiyordu. O ışık, fırtınanın öfkesiyle sarsılan ruhuma tutunmam gereken tek ipti.

"Abi!"

Korku ve çaresizlikle dolu bu ses, fırtınanın uğultusu arasında haykırılıyordu.

"Kraken, dur!"

Kalabalığın arasında, kıyıya vuran dalgaların köpüğüyle beraber yükselen o ses, fırtınaya meydan okuyordu adeta. Ancak dalgalar öyle sertti ki, sanki doğanın tüm gücü o anı boğmaya çalışıyordu.

"Bırakın beni abi!"

O sözler, içimde donmuş bir fırtına gibi patladı. O anda gördüğüm o bakış hâlâ gözümün önündeydi. Maskenin ardında saklanan o derin, gizemli ve bir o kadar da kırılgan gözler... Görev alanında, hayat ve ölümün ince çizgisinde, o bakışta hem korku hem kararlılık vardı. Rauf'un o gözlerinde gördüğüm aynı fırtına şimdi burada, karşımda dimdik duruyordu.

O an, geçmiş ve şimdi arasında sıkıştım; Kraken'in yükü, deniz kadar derin ve fırtına kadar yıkıcıydı. Ben, bu adamı bir yerden tanıyordum.

"Rauf."

Binbaşının, karşımdaki adamın ismini söylemesiyle eli, ellerimden usulca kaydı ve boşluğa bıraktı. O an, sanki aramızdaki bağ koparken, odadaki sessizlik daha da derinleşti. Gözlerimiz kısa bir süre için buluştu; içinde hem sorgulama hem de kabul vardı. Bakışlarımı gözlerinden kaçırıp binbaşıya baktığımda ayağa kalkmış dört kişiye bakıp çenesini dikleştirdi.

"Miraç, timinize Çanakkale'den geldi. Kendisi, Rauf Yüzbaşınızdan sonraki komutanınızdır."

Binbaşının cümlesiyle Rauf'un boğazını temizlediğini işittim. Ekibine doğru dönüp çenesini kaldırdı ve kafasını salladı. O anda, sarı saçları dalgalanan, yeşil gözleri keskin ve canlı bir genç adam adım adım bana doğru yaklaştı. Gözlerinde, görevden gelen bir kararlılık ve aynı zamanda içten bir merak vardı. Yanıma vardığında hafifçe tebessüm etti.

"Kıdemli Üsteğmen Ali Dalgakıran, aramıza hoş geldiniz."

Hafifçe kafamı sallayıp yanındaki kadına baktım. İnce yüzlü, keskin bakışları vardı. Uzun kahverengi saçları omuzlarına dökülüyordu.

"Üsteğmen Aslı Tuğba Ören."

Aslı'nın ardından yanımda beliren ikinci kişi biraz daha sert bir ifadeyle bana baktı. Koyu kahverengi saçları ve ciddi bakışlarıyla, askerî disiplinin vücut bulmuş hali gibiydi.

"Astsubay Kıdemli Başçavuş Demir Gökmen."

Demir'in bakışları, derin sularda gezinirken yakalanan bir balina gibi dikkatimi çekti. Dalgaların altındaki gücü ve gizemi taşıyordu. Sonra, arkasında biraz daha rahat bir tavırla, koyu sakallı ama gözlerinde samimi bir ışıkla biri geldi.

"Astsubay Üstçavuş Pars Çevik, siber ve elektronik istihbarattan sorumluyum komutanım," dedi. Pars'ın sesi ve hareketlerindeki sakinlik, sakin bir limanı anımsatıyordu; karmaşık ve hızlı akan bir nehirde sığınacak yer gibi. Onlarla göz göze gelirken, bu takımın sadece isimlerden ibaret olmadığını anladım. Her birinin kendine özgü bir hikayesi, gücü ve vazgeçilmez bir yeri vardı.

Binbaşı, elini bir kez havada birbirine çarpıp gülümsedi.

"Herkes birbiriyle tanıştığına göre, Rauf, Miraç'a üssü gezdir."

Binbaşının elini çarpmasıyla salonun havası bir an değişti. Rauf, kısa bir an için gözlerini üzerimde gezdirdi, sonra ağır adımlarla kapıya doğru yaklaştı. Gözlerinde soğuk, yer yer sert bir ifade vardı. Üstünlüğünü hissettirmek istercesine omuzlarını geriye attı. Kapıyı açıp çıkmam için beklediğinde burnumdan yavaş bir nefes bırakıp toplantı odasından çıktım.

"Beni takip et, Miraç," dedi kısık ve tok bir sesle, adeta bir uyarı verircesine. Adımlarını hızlandırarak koridora yöneldi. Ardından gelmemi bekliyordu. Kalbim istemeden hızlandı ama adımlarımı sakin tutmaya çalıştım. Onun soğuk tavrı ve sert bakışları arasında, sanki buz gibi kesilmiş bir denizin içine adım atıyordum.

Koridorun loş ışığında yansıyan gölgeler Rauf'un yüzüne daha da sertlik katıyordu. Yanımdan geçen askerler, onun otoritesini hissetmiş gibi saygıyla başlarını eğdi. Gözleri ise hala beni süzüyor, her hareketimi, her nefesimi tartıyordu.

"Burada herkes kendine bir yer edinmiştir," dedi. "Hiyerarşi, disiplin ve saygı olmazsa kaos olur. Yeni biri gelip de bunu altüst ederse, uzun sürmez."

Dudaklarının kenarındaki alaycı kıvrımı görmezden gelmedim. Karşılık verdim, sesimde sarsılmaz bir sakinlik vardı.

"Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir, Rauf Yüzbaşım. Eğer amaç iyiyse, düzen de değişime direnmemeli."

O an gözlerindeki sertlik belirsiz bir saygı kıvılcımına dönüştü. Hafifçe sırıttı ama bunu daha çok meydan okuma olarak algıladım.

"Güzel laf," dedi. "Ama bakalım bunu eylemde nasıl göstereceksin?"

Koridorun sonunda büyük bir metal kapıya geldik. Rauf ağır ağır kapıyı açtı ve içeriden hafif bir mekanik uğultu yükseldi. İçerisi, denizaltı üssünün kalbiydi: Duvarlarda asılı detaylı deniz haritaları, büyük monitörler, karmaşık elektronik aletler ve bilgisayar terminalleri vardı. Ortamın loş ışığı, her şeyin ciddiyetini vurguluyordu.

"Burası komuta merkezi," dedi Rauf. "Her operasyonun planlandığı, yönetildiği yer. Ekranlardan denizin altındaki her hareket takip edilir." Parmağını bir harita üzerindeki hareketli noktalara gezdirdi. "Burası bizim dünyamız, Sirena. Dışarıdakiler ne yaşadığımızı bilmez."

Gözlerimi o anki ortamın karmaşasına odakladım. Dev monitörlerde dalgaların, gemilerin ve denizaltıların hareketleri dans ediyordu. Haritaların karmaşık dokusu, üzerlerine düşen loş ışıkla adeta canlı birer organizmaya dönüşmüştü.

Rauf, elini masanın üzerinde gezdirirken yüzünde ciddi bir ifade vardı. Sesi az önceki soğukluğundan bir nebze sıyrılmıştı ama hâlâ emindi.

"Burada hata affedilmez. Eğer bir parçamız olacaksan, bu gerçeği içselleştirmelisin. Yoksa çok kısa sürede dışlanırsın. Yüzbaşı olman hiçbir şeyi değiştirmez, sözünü geçiremezsin."

Gözleri, derin ve keskin bir uyarıyla üzerimdeydi. O an anladım; burası sadece fiziksel bir üs değil, aynı zamanda sertlik ve disiplinle örülmüş bir dünya ve ben o dünyanın sınanmakta olan yeni parçasıydım.

Rauf ile iskeleye gittiğimizde havanın tuzlu kokusu yüzüme çarptı. Ahşap iskele, zamanın ve denizin yıpratıcı etkisiyle hafifçe gıcırdıyordu adımlarımız altında. Çevremde yosun tutmuş halatlar, paslanmış zincirler ve denizin dibinden çıkarılmış eski, yosunlu ağlar vardı. Her adımda tahta plakaların aralarından denizin karanlık mavi derinliği göz kırpıyordu.

Ben önde o arkada bir şekilde durduğumuzda sırtımı denize doğru çevirip kaşlarımı kaldırdım. Adımlarını bana doğru yöneltti.

"Sualtı Akrepleri zordur; bu tim yıllardır kendi kurallarıyla döner."

Bana doğru attığı her adımda, bende geri geri yürüyordum. Sırtım yavaş yavaş, neredeyse istemeden, denize daha da yaklaşıyordu. Ahşap iskele hafifçe sallanıyordu; rüzgârın taşıdığı tuzlu hava burnuma dolarken kalbim hızla çarpmaya başladı.

"Ve ben, yeni gelen birinin bu kuralları altüst etmesine izin vermem. Bu çöplükte benim sazım çalar."

Sözleri, rüzgarla birleşip iskelede yankılandı. Gözlerinin içine baktım; orada hiyerarşinin, disiplinin ve geçmişin ağır yükü vardı. Burası sıradan bir üs değil, yılların izlerini taşıyan bir kale gibiydi. Her tahta parçası, her halat, her paslı çivi bu kuralların sembolüydü.

Son adımımda dengeyi kaybettim. Ayağım tahtanın ucundan kayarken, nefesim boğazıma düğümlendi. Suya düşeceğimi sanmıştım ki Rauf'un elleri kollarıma yapıştı. Sert ama sarsılmadan tuttu beni. Bir çekişte gövdemi kendi merkezine aldı. Burnunun ucuna kadar sokuldu yüzü. Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu.

"Burası Kraken'in alanı, Miraç." dedi. Sesi, dipten gelen uğultu gibiydi. "İçeri adım attığın zamanı hatırlarsın ama ne zaman kapanın dişlerine takıldığını fark etmezsin. İşte o yüzden, burada yaşamak değil, hayatta kalmak esas kuraldır."

Kraken.

O sadece bir lakap değildi.

Rauf'un varlığı, denizin en karanlık noktasında nabzı atan kadim bir gücü andırıyordu. Gözleri, pusuda bekleyen bir canlının gözleriydi. O, bu üssün sualtı canavarıydı. Ve ben, onun bölgesinde nefes alıyordum. Tam ellerini kollarımdan çekeceği sıra hızla yerimizi değiştirdim. Gövdemi bir kaldıraç gibi kullanıp ağırlık merkezimizi bozdum. Dengesi şaştı. Tahtanın kenarı altından kaydı. Kontrolünü kaybedip suya devrildi.

Dudaklarımda oluşan tatminkâr bir gülüşle köpürmüş suyu izledim. Soğuk dalgalar Rauf'un etrafında kapkara bir girdap gibi kıvrılırken, yüzeye çıkan ilk şey onun gözleriydi. Öfkeyle bıçak gibi keskinleşmiş ama bir o kadar da şaşkın.

Elleriyle iskeleyi kavradı, gövdesi sudan yükselirken üzerindeki kıyafetlerden süzülen damlalar tahtalara tok tok çarptı. Göz göze geldiğimizde içimde bir kıvılcım çaktı. Korkmuyordum. O an, ona ait olduğunu sandığı bu alanın tam ortasında, kendi alanımı çizdiğimi biliyordum.

"Kapanın dişleri sivri olabilir, Rauf..." dedim, dudaklarımda ince bir eğriyle. Sesime bir parça sarkazm yerleştirdim ama o parça bir neşter gibi kesti havayı. "Ama sanırım biri onu biraz gevşek bırakmış."

O an gözlerinde bir şey kıpırdadı. Belirsiz ama tehlikeliydi. Dalgaların arasında devinen bir gölge gibiydi. Çenesini sıktı; yanak kasları titreşti. Ellerini kan çekercesine yumruk yaptı. Cevap vermedi. Belki içinde fırtınalar kopuyordu ama dışarı sızan tek şey, öfkenin sessizliği oldu.

Ona sırtımı dönüp yürümeye başladığımda adımlarım tahtalarda yankılandı. Her adımda, arkamda yükselen gerilimi sırtımda hissettim. Tüm sualtı üssü susmuş gibiydi. Rauf'un gözleri sırtıma saplanmıştı; bunu görmeden bile biliyordum. Onu alt etmiş sayılmazdım belki ama sınırı çizmiştim.

Ve o çizgiyi, ilk kez biri onun yerine çekmişti.

Ayak seslerim iskelede yankılanarak kesildiğinde, içimdeki gerginlik başka bir boyuta geçti. Tahtaların yerini alan çelik döşeme altında her adımım, metalin içini kazırcasına tok bir sesle yayılıyordu. Koridorlar dar, tavanlar alçaktı; nemli beton duvarlar üzerime doğru eğilmiş gibiydi. Duvarlara yaslanmış kalın boruların içinden zaman zaman uğultular geçiyor, sanki denizin derinliklerinden fısıltılar taşıyordu.

Hava, metalle tuzun iç içe geçmiş hâliydi. Sertti. Soluduğunda boğazına biriken eski bir hikâyenin izini bırakıyordu. Buraya adım atar atmaz, sana ait olmayan bir geçmişin içine düştüğünü fark ediyordun.

Koridorun sonunda bir astsubay çıkageldi. Saçları tertemiz sıyrılmıştı, adımları sanki milimetrik hesaplanmıştı. Karşımda durup dosyasını açtı. Gözlerini evraklardan kaldırmadan konuştu:

"Yüzbaşı Miraç Gökçe. Size D-17 verildi. Üst kat, sol koridorun sonunda. Odanızı Üsteğmen Aslı Tuğba Ören'le paylaşacaksınız."

Yalnızca başımı salladım. Ne teşekkür ettim ne itiraz ettim. Adımlarıma tekrar yön verdim. Sol koridora döndüğümde, sessizlik biraz daha ağırlaştı. Bu koridorun duvarları, diğerlerine göre daha az aydınlıktı. Üzerinden geçen tek floresanın ışığı titriyordu. Sanki bu katta zaman da bozulmuştu.

D-17.

Kapının önünde bir an durdum. Nefesimi içime çektim. Parmaklarım kapının soğuk metaline uzandığında, içeride neyle karşılaşacağımı bilmemenin hafif bir huzursuzluğu geçti içimden. Kapıyı ittim. Gıcırtı çıkarmadı; çok sessiz açıldı. Bu da ürperticiydi.

İçerisi minimaldi. İki yatak, bir masa, iki dolap vardı. Denizci mavisiyle gri arası bir örtüyle kaplanmış ranza tipi yataklardan biri düzenliydi; üstünde tek bir kırışıklık yoktu. Diğer yatak boştu. Toplantı salonunda tanıştığım kadını gördüm. Sırtı bana dönüktü. Başını bir anda çevirdiğinde bakışlarımız buluştu. Bir saniyelik duraksamayla, not defterine son bir çizik attı. Kalemi kapattı, gözlerini benden çekmeden ayağa kalktı. Sert değil ama kesin adımlarla yaklaştı. Selam verdi, sonra birkaç santim aralıkla durdu.

"Odanın sol kısmı size ait. Dolabınız etiketli. Masa ortak ama ben genellikle sol tarafı kullanıyorum. Uyku saatim sabittir. Gürültü sevmem."

Sesinde bir buyruk yoktu ama alışılmadık bir açıklık da yoktu. Nizam vardı. Kontrol vardı.

"Anlaştık," dedim, kısa bir tebessümle. Ama o tebessümün ona ulaşmadığını hemen anladım. Bir an sessizlik oldu. Sanki bir ölçüm yapıyordu. Beni kategorize ediyordu. Sonra ranzaya döndü, yatağın üzerine katlanmış gri havlusunu aldı ve dolabına yürüdü.

"Sıcak su sabah altıdan yediye kadar var. Eğer duş almak istiyorsanız..."

Sözünü kestim.

"Erken kalkmayı severim."

Bir cevap vermedi. Dolabının kapağını kapattı. Yüzü bana dönük değildi ama bir şey söylediğinde sesi, aynı sertliği koruyordu.

"Burada herkes bir amaçla bulunur, Yüzbaşı. Kimileri burada olmayı ister, kimileriyse burada kalmaya mecbur edilir. Hangisindensiniz bilmiyorum ama zamanla öğrenirim."

Böyle deyip ışığı kısmak için lambanın ayar düğmesine uzandı. Odayı, bir denizaltının içini andıran loş bir ışık kapladı. Ben çantamı açarken o sessizce yatağına uzandı. Onun sırtı duvara dönüktü, benimki kapıya. Gözlerim tavana takılı kaldığında aklımdan geçen tek cümle tüm ruhumu alaşağı ediyordu.

Kimileri burada olmayı ister, kimileriyse burada kalmaya mecbur edilir.

Ben, mecbur bırakıldığım her şeydim.

🐙

Sarmal sarmal iner tuzlu dokunuş,

Her adımda daha da içe çeker.

Bu bir aşk değil, bu bir esaret,

Bir timsah gözyaşıyla yazılmış son vasiyet.

🧜‍♀️

"Her gecenin bir sabahı vardır," derdi annem. "Zaman geçer, yaralar iyileşir ama asıl güç, karanlıkta dimdik durabilmekte saklıdır. Unutma, en güçlü fırtınalar bile sonunda diner."

Karşımdaki aynaya yansıyan görüntüm, gözlerimin önüne serilmiş benliğimden ibaretti. Üstümde lacivert, vücuda oturan tişört vardı; sol göğsümde Deniz Kuvvetleri amblemi parlarken, sırtımda kalın harflerle "SAT" yazıyordu. Kaslı omuzlarım, belirgin trapez ve kol kaslarım tişörtün ince kumaşına gölge gibi düşüyordu.

Karnımda ise düz ve sertleşmiş karın kaslarım belli oluyor, her hareketimde kas liflerim hafifçe belirginleşiyordu. Bacaklarımı saran koyu hâkî kargo pantolon, güçlü uyluk ve baldır kaslarımı zarifçe sarıyordu; her adımda kaslarımın ritmi hissediliyordu. Ayaklarımda siyah asker botları vardı.

Yorgunluğun izleri yüzümdeydi; uykusuz gecelerin, verilen savaşların ve taşınan yükün bıraktığı izler... Ama gözlerimde kırılmayan bir ateş vardı. O ateş ne zorlukların ne de karanlığın söndürebileceği bir ışıktı. Her yara, her düşüş beni ben yapan parçaydı. Ve ben sabahın doğuşunu bekleyen karanlıkta, kendi savaşımı vermeye hazırdım.

Derin bir nefes alıp omuzlarımı geriye attım. Gözlerim karşı yatakta yüz üstü uzanan Aslı'ya çevrildiğinde derin bir nefes verdim. Büyük ve sessiz adımlarla yatakhane kapısına doğru ilerleyip odadan çıktım. Elimi kulptan ağırca çektiğimde bakışlarımı etrafta gezdirdim.

Ne yapacaktım?

Çanakkale'de olsaydım, bu saatlerde kantine gider ve eski timim ile kahvaltı masasına otururdum. Burada, bu sessizliğin içinde, o eski sıcak sohbetler ve kahkahalar çok uzaktaydı. Yalnızca soğuk betonun ve metalin soğukluğu vardı. Kalbimde bir boşluk, zihnimin içinde ise yosunlarla kaplı düşüncelerim sabitti.

Adımlarımı hareketlendirmeye başladığım sırada sol köşedeki kapı sertçe açıldı ve dışarıya sızan iki beden görüldü. Biri, yine dün tanıştığım Demir Gökmen, diğeri ise Rauf'tu. Demir'in gözleri sol koridora doğru dönük bir şekilde iken Rauf, varlığımı hissetmiş olacaktı ki gözlerini benim bakışlarımdan çekmedi. Hâlâ dün yaşanan olayın sinir parıltılarını taşıyordu.

Bana ne arkadaş, o da benimle uğraşmasaydı.

Hıh.

Dudaklarım, benden izinsiz hafifçe kıvrılırken Rauf'un gözlerindeki parıltılar bir kıvılcım misali harladı.

"Komik bir şey mi var Miraç Yüzbaşı?" diye sordu.

Bakışlarım Rauf'ta takılı kaldı, dudaklarımda zor tutulan bir alaycılık vardı.

"Hayır yüzbaşım," dedim ama sesim soğuk, biraz yumuşaktı. "Sadece dünkü olayı hâlâ yedirememiş olduğunuzu görünce bana bir gülme geldi."

O an gözlerindeki o öfke, tıpkı bir volkan gibi patlamaya hazırdı ama ben onun ateşine su serpmeye niyetli değildim. Demir Gökmen, bakışlarını sol koridordan çekip bana ve Rauf'a baktığında kendini, gülmemek için zor tuttuğunu gördüm.

"Yüzbaşım," boğazını temizledi, "Kahvaltıya gitmiyor muyduk?" diye sorguladı. Rauf'un öfke dolu bakışları bir an olsun benim gözlerimden çekilmezken dişlerini sıktığını çenesinden anladım. Dişlerini o kadar sıkıyordu ki yanaklarının iki yanı da derince çökmüştü.

"Sabah sabah iştah mı kaldı?" dedi ve bir hışımla Demir'in yanından bir rüzgâr gibi yürümeye başladı. Rauf'un ardından bakışlarımı çekip derin bir nefes aldım.

Öfkesini, kırgınlığını, bütün o fırtınayı görmezden gelemiyordum ama bu benim savaşım değildi. Onun öfkesiyle boğuşmak, kendi yolumu kaybetmeme sebep olabilirdi.

Kendi sınırlarımı zorlamak, dimdik durmak zorundaydım. Çünkü ben, fırtına kadar güçlüydüm; ama fırtınayı sakinleştiren, içinde saklı o sükûnettim. Ve bu sükûnet, en karanlık gecelerde bile sabahı getiren şeydi.

"Miraç Yüzbaşım."

Demir'in sesiyle bakışlarımı kaybolan Rauf'un siluetinden çekip ona baktım. Demir, yüzündeki ciddiyetiyle gözlerini birkaç kez kırptı ve omuzlarını yükseltecek kadar derin bir nefes aldı.

"Bunu söylemek haddim değil ama Rauf Yüzbaşıyla bu kadar uğraşmanız iyi olmayacak. Henüz dün geldiniz ve bu kadar çabuk onu karşınıza almamalısınız," dedi.

Gözlerimi ona sabitledim. Omzumun üzerinden konuşmak istemedim. Olduğum yere döndüm, iki ayağımı yere sağlam bastım ve başımı hafifçe yana eğdim.

"Onunla uğraşmıyorum," dedim net bir ses tonuyla. "Sadece üzerime doğru geleni geri yolluyorum."

Demir'in kaşları bir an havaya kalktı. Ne diyeceğini bilemiyormuş gibi dudakları aralandı ama sustu. Sessizlik birkaç saniye ikimizin arasında asılı kaldı. Saniyeler sonra dudaklarının kenarı usulca yukarıya kıvrıldı.

"Burada herkesin dili sivridir, Miraç Yüzbaşı," diye ekledi. "Ama bazıları dişini de gösterir. Söylemesi benden."

Gözlerim bir an gözlerine takıldı. O anda onu tartmıyordum artık sadece tanıyordum.

Köşeye sıkışmamı istemeyen ama sırtımı da sıvazlamayacak türden biriydi.

"Ben dilimi keskinleştirmedim," dedim. "Sadece pas tutmasına izin vermedim."

Demir başını yavaşça salladı, anlamış gibi. Daha fazla uzatmadı.

"Kahvaltı salonu bu koridorun sonunda, sağdan ikinci kapı," dedi. Başımı eğmeden, göz kırpmadan onu selamlar gibi bir bakış attım.

"Sağ ol," dedim kısaca.

Sonra yürümeye başladım. Koridor, sabahın solgun ışığıyla yıkanmıştı. Sessizlik duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Adımlarımın sesi, ne düşündüğümü ele vermeyecek kadar kontrollüydü. Düşünmüyordum. Hissetmiyordum da. Sadece ilerliyordum.

Bu üssün duvarları arasında herkesin gölgesi uzundu ama benim adım daha yeni düşmeye başlamıştı. Yine de biliyordum. Kimin ne kadar sustuğu ne kadar güçlü olduğunu göstermiyordu. Ben sesimi yükseltmeden de yerimi almayı bilirdim.

Kapıyı itip içeri girdiğimde ilk karşılayan şey, yoğun kahve kokusu ve demir sandalyelerin zemine sürtünme sesi oldu. Salon, sabahın ilk saatlerine rağmen kalabalıktı. Kimi sessizce kahvaltısını yapıyor, kimi kendi timiyle alçak sesle konuşuyordu.

Benim girişimle beraber birkaç bakış üzerime döndü. Bazılarını tanımıyordum. Bazılarıysa tanımasa da tanımaya çalışıyordu. Tepsimi alıp sıraya geçtim. Arkadaki fısıltılar dikkatimi dağıtacak kadar yüksek değildi ama yok da değildi. Tam çayımı alıp uzak bir masaya yönelmişken bir ses duyuldu. Sert ve duyulması için özellikle yükseltilmiş bir sesti.

"Çanakkale'den Gölcük'e gelmek zor değil miydi?"

Cümle havada asılı kaldı. Salonda birkaç kişi başını kaldırdı, kimi bakışlar bana çevrildi. Yavaşça o sese döndüm. Köşedeki masada oturan, tişörtünün kollarını sıvamış, kesik favorili, gözlerinde karanlık bir alay taşıyan biri vardı.

"Ee baban saygı duyulan bir albay olunca bırak Gölcük'ü, oturduğun yerden maaş alıyorsun."

Tabağımı elimden bırakmadım. Elimi tepsiye biraz daha sıktım sadece. Gözlerim, sesin sahibine kilitlenmişti. Yüzünde ucuz bir zaferin gölgesi vardı. İnsanları aşağılayarak kendini yukarıda tutmaya çalışanların sıradan gülüşüydü. Onu tanımıyordum ama belli ki o, beni fazlasıyla tanıdığını sanıyordu. Ve böyleleri her zaman olurdu. Üniformalar değişirdi ama bakışlar hep aynı kalırdı.

Yavaş adımlarla masasına yürüdüm. Salon sessizliğini hâlâ koruyordu. Herkesin çatalı, bardağı havada asılı kalmıştı. Yanına varınca konuşmadım. Gözlerinin içine baktım. Lafla değil, bakışla ilk hamleyi yapmak gerekiyordu. O ise kıpırdamadan çatalıyla peynirini ezmeye devam etti. Kasıtlıydı.

"Adın ne?" dedim, sesim sabah sessizliği kadar serin ve netti.

"Üsteğmen Alp Varol," dedi, sesi gevrek. "Tanıdığını sanmıyorum."

Başımı yavaşça salladım. "Doğru, tanımıyordum. Ama artık tanıdım ve iyi oldu."

Sonra eğilmeden, sesimi yükseltmeden ekledim.

"Bir daha babamla ağzını aynı cümlede anmadan önce dişlerini say. Sonra eksik çıkmasın."

Alp'in gülüşü dondu. Çatalını yavaşça tabağa bıraktı. Kalkacak mıydı? Üzerime mi yürüyecekti? Yoksa salonun sessizliği onu kendi ağırlığında ezip geçecek miydi? Öylece bekledim. Çünkü saldıranlar genelde önce lafla gelir, sonra susardı. Benim sessizliğimse silah gibiydi. Ne zaman patlayacağını sadece ben bilirdim.

Alp'in bakışları bir anlığına gözlerimde asılı kaldı. Dudak kenarları o gevrek ifadeden uzaklaştı, yerine boş bir sertlik yerleşti. Bardağını eline aldı ama içmedi.

"Alınganlık etmeyin Yüzbaşım," dedi, sesi alaycıydı ama altındaki öfke gözlerinden taşmaya başlamıştı. "Elbette albaylar, kızlarını da albay gibi yetiştirir."

Cümle salona yayıldı. Herkesin duyduğu ama kimsenin açıkça karışmak istemediği bir sahneydi bu. Sadece bir sandalye hafifçe gıcırdadı. Sağ arka çaprazımdaki masadan biri doğruldu ama kim olduğunu önemsemedim. Alp'e bir adım daha yaklaştım.

"Bir albay gibi yetiştiğim doğru ama ne yazık ki senin gibi bir üsteğmen hiç olmadım."

Sözlerim sakin ama her harfi diken gibi döküldü. Alp, bana dik dik baktı. Gözlerinde ilk defa bir tereddüt vardı. Ne cevap verdi ne de başını çevirdi. Elimdeki tepsiyi kenarda yer alan bulaşık kısmına bırakıp çıkışa doğru ilerledim. Adımlarım salonda yankılandıkça sandalyelere yeni yeni dönülen omuzlar, kaçırılan bakışlar fark ettim. Kimse olaya doğrudan karışmak istememişti ama herkes izlemişti.

SAT ortamı böyleydi. Söz de silahtı, bakış da. Ve bazen tek kurşun gözün içinden geçerdi.

Kendimi kadınlar tuvaletine attığımda yeniden aynadaki benliğimle göz göze geldim. Kadınlar tuvaletinin soğuk aynasına yansıyan görüntüm, dışarıdaki fırtınadan çok daha derindi. Dudaklarımın kenarındaki sert çizgi, üzerimdeki sorumluluğun ve geçmişin yükünün iziydi. O an hissettiğim yalnızlık, denizlerin en karanlık derinliklerindeki sessizlik gibiydi; görünmeyen ama varlığını hissettiğimdi.

Elimi alnıma götürüp hafifçe bastırdım; yorgunluk ve dikkat kesilmenin verdiği o ince ağrı oradaydı. Alnımdaki sağ elimi çekmeden sol elimle musluğu açıp lavaboya doğru eğildim. Başımı eğip yüzümü yıkarken, buz gibi su damlalarının geride bıraktığı tazelik, biraz olsun yorgunluğumu hafifletmişti.

Arkamdaki, kapıları kapalı üç kabinden birisinin kapısı açıldı ve bir kadın çıktı. Kadın, kapıdan adımını sessizce attı; gözleri kısa süreliğine aynadaki yansımama takıldı. Gözlerindeki ifadesizlik, zihnimde bir anının kilidini açarken zaman bir anlığına durdu; geçmişle şimdi arasında ince, kırılgan bir köprü kuruldu.

"Hakan Kara Yalçın'ın sana selamını getirdim," diye fısıldadığında kaşlarımı çatıp arkamdaki kadına doğru döndüm. Elinde tuttuğu silahı görmem ile ellerimi lavabonun mermerine sertçe yaslayıp havaya zıpladım. Ayaklarımı silahı tuttuğu eline vurduğumda işaret parmağının altındaki tetik, tetiklenmişti. Dengesini kaybeden kadın sendeleyip geriye doğru adım atarken kurşun, lavabonun mermerine çarpıp etrafa küçük çatlaklar açmıştı.

Kabinin diğer kapısı aralandığında içeride Rauf'u görmeyi beklemiyordum. Saniyeler içinde kadını boyun kilidine aldı ve kadının elindeki silahı ani bir refleksle parmaklarının arasından aldı. Rauf'un gözlerindeki siyah irisler, öfke ve soğukkanlılığın mükemmel karışımıydı. Adeta karanlığın içinde parıldayan bir inci gibiydi.

"Bende seni bekliyordum, İris," dedi ve bakışlarını indirip kadının kırışan suratına baktı. "O orospu çocuğunun selamını iletmen gereken baştan beri bendim ama sen yanlış kişiye odaklandın."

Kadın, Rauf'un sıkı tutuşu altında çaresizce kıvranırken dudakları titredi, gözlerindeki korku ve öfke bir arada dans ediyordu. İris dediği kadının gözleri bana çevrildiğinde Rauf, sertçe kadını tek eliyle kendine doğru eğdi.

"Ona değil, bana bakacaksın!" diye bağırdı. Sesi, tuvaletin fayanslarına çarpıp yankılandı. Bir anda tuvaletin ana kapısı açıldı ve içeriye korkulu gözleriyle üzerimizi süzerek Demir ve Aslı girdi. Aslı kapıyı kapattığı sıra Demir, sert adımlarla Rauf'a yaklaştı ve elindeki silahı aldı. Rauf, elinin serbest kalmasıyla kadını boyun kilidinden çıkarttı ama yakalarından tutup sertçe sırtını duvara yasladı.

Kadın bir anda Rauf'a bakarak gülmeye başladığında kaşlarım giderek alnımda büyüyen bir obruğa dönüşüyordu.

Rauf, "Kes lan sesini!" diye yeniden bağırdığında kadının gözleri beni buldu.

"Sahiden, Hasan Kara Yalçın'ın bir tek sana mı selam gönderdiğini sanıyorsun Yüzbaşı?" dediğinde Rauf'un bakışları bir an için beni buldu ama çok sürmedi. Kadının yakalarını tutan parmak boğumları daha da beyazlaştı.

"Ne saçmalıyorsun? Lafı gevelemeden anlat."

Kadının yüzündeki alaycı gülüş derinleşirken, sesi tuvaletin soğuk duvarlarında yankılandı.

"Sana gelen selam sadece başlangıç, Kraken. Abinin ölmesine neden olan kadının kızı, sırtına bir bıçak saplayacak kadar yakında. Uzakta aramana da gerek yok, hemen arkanda."

Rauf'un gözleri, bir an için derin bir dalış yapar gibi bana kilitlenmişti. O an, tuvaletin soğuk atmosferinde zamanın yavaşladığını hissettim.

Her liman, kendinden bir sır taşırdı. Köpüğüne bulanan düşüncelerde bir ayin ortaya çıkardı. Deniz, sessizce fısıldayan eski bir masal gibiydi; dalgaların ritmiyle gizemli sırları taşır, anlatılmamış hikayeleri saklardı. Köpüğün beyaz örtüsü altında saklı kalan sırlar, denizin kalbinde yankılanan sessiz bir ayindi; kim bilir, belki de her yolcu, bu ayinde kendi kaderini arıyordu.

Köpükten ayin, kimi zaman geçmişin lanetini çağırırdı. Ve bugün, o lanet benimle yüzleşmek için denizin değil, kanın içinden çıkıp gelmişti. Rauf'un gözleri gözlerime mıhlanmıştı; şüphenin, acının ve bastırdığı öfkenin iç içe geçtiği bir bakıştı bu. Kalbim göğsümde değil, boğazımın hemen altında atıyordu artık. Her atışı, bir suçun yankısı gibiydi.

"Ben değilim," demek geçti içimden ama dilimden tek bir kelime bile dökülmedi. Çünkü bazen inkâr, su gibi olurdu; ne kadar berrak görünse de içinde boğulabilirdin.

İris, gözlerimin içine bakarak tekrar konuştu.

"Gerçek, balık gibi kaygandır ama kan, daima iz bırakır. O iz seni doğrudan ona götürecek, Kraken."

Tuvaletin sessizliğinde yankılanan tek şey artık nefeslerimizdi. O an anladım ki köpükten ayin başlamıştı.

Kurbanıysa bu kez kader değil, bendim.



Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!