"Her fısıltı bir yankıdır, her dalga bir hatıradır.
Ve her göz, derinliğe bakmaya cesaret edemez."
🪼
Derler ki denizkızları, yalnızca görenin içindeki denizi uyandıranlara görünür. Onlar dalgaların üstünde değil, aralarında yaşar; köpük gibi gelip geçici değil, denizin ta kendisi kadar eski ve derindirler. Görünmez derinliklerin içinden süzülen ve ancak kalbinde kırık taşıyanlara görünen hayallerdiler.
Efsane der ki;
Bir denizkızı âşık olursa göğü değil, denizi sarsar ve o sarsıntı, Kraken'i uyandırır.
Kraken, unutulmuş çağların en eski lanetidir. Suyun altında bekleyen bir gölgedir. Bir adak ister, bir ruh talep eder. Onu uyandıran aşk, yalnızca yıkım doğurur. Denizkızı ruhu çağırır, Kraken ise bedeni. Ve karaya ait olan, artık hiçbir yere ait değildir. Bir kez göz göze gelen, sonsuza dek susar. Bir kez çağırılan, geri dönmemek üzere yola çıkar.
Liman, gecenin kalbinde soluk bir nefes gibi duruyordu.
Kıyıya çekilmiş paslı vinçler, ay ışığında dev gölgeler gibi kıpırdamadan bekliyordu. Sanki limanın kendisi bile olanları izlemeye yemin etmiş bir tanık gibiydi. Gemi batığına benzer karanlık bir barınak, kaçak sevkiyat gemisinin arkasında yükseliyor; güvenlik kulelerinden yayılan zayıf sarı ışık, suyun üstünde sönük bir yankı gibi titriyordu. İskele altı yosun kokuyordu. Ahşap kirişler, tuzla kabarmıştı; aralarında yaşayan hayatlar sessizdi. Belki farkındaydılar ama bu gece deniz susmayacaktı.
Suyun altında ise başka bir dünya hüküm sürüyordu.
Sirena, özel yapım Vortex-D serisi sessiz dalış elbisesiyle ilerliyordu. Elbisenin yüzeyine entegre edilen termal dengeleyici lifler, su sıcaklığını dengeleyerek hareket kabiliyetini maksimumda tutuyordu. Sol bileğindeki HydraPulse nabız ekranı, kalp ritmini ve dalış derinliğini gösterirken sessizce titredi.
"İlk nefesimi burada aldım, suyun içinde. Sonuncusu da burada olacaksa... elimden gelenin en iyisi olmalı," dedi, içinden.
Sırtında taşıdığı BlackFin O2 kısıtlayıcı, uzun süreli nefes kontrolü sağlıyordu. Ekip, Sirena'nın işaretiyle kıyıya yaklaştığında, sağ kolu olan Lerna, yavaşça sinyal susturucusunu limanın alt iskelelerine yerleştirdi. Cihaz, çevredeki iletişim dalgalarını bastırıyor, güvenlik kameralarını birkaç dakika boyunca kör ediyordu.
Limana bağlı geminin gövdesi, suyun altında devasa bir canavar gibi uzanıyordu. Üzerine yapışan pas ve tuz kabukları onu sanki doğal değilmiş gibi gösteriyordu. Sirena, avuç içi kadar küçük bir sabitleyiciyi cebinden çıkardı. Yüzeye monte etti; bu ekipmanı onun dışında kullanabilen başka bir kişi yoktu. Sessizce açıldı ve ekibi oraya odaklanarak çevreye yayıldı.
Yüzeye 5 metre kala, Sirena suyun üzerinde hareketsiz kalan platformun altına ulaştı. Yukarıda bir adam yürüyordu. Çelik botunun sesi yankılandı suyun içinde. Sirena'nın sağ kolu Lerna, Sirena'ya göz kırptı ve sonra yukarı doğru süzüldü. Sızma torpidoları, kıyı bağlantısına yerleştirildi. Patlamayacaklardı ama sistemi birkaç dakikalığına kör edeceklerdi.
Sirena, yukarı bakmadan önce içinden beşe kadar saydı.
Flaş patladı.
Su, bir anlığına ışıkla titredi. Yukarıdaki adamın silueti sekmeye başladı, devrilmiş bir anı gibi yana yattı. Sonra çelik bot, platformun kenarından sarkarak tiz bir çarpma sesiyle suya düştü.
"Bravo, çıkış."
Sirena'nın sesi kulak içi mikrofonlarda sadece ekibine ulaştı. Lerna yukarıdaki adamı etkisiz hale getirmişti. Onu sessizce platformun altına çekti. Gövdesi, liman tahtalarının gölgesinde görünmez oldu. Sirena yüzeye çıktı. Solgun ışığın altında suda yansıması ikiye bölündü; biri gerçek, diğeri hayal gibiydi. Kıyıya tutunmadan yürür gibi ilerledi. Sanki deniz bile onu sırtında taşıyordu.
Emir, kuzeydoğu güvenlik kulesine yönelmişti. Sırt çantasındaki sinyal bozucu, kuledeki kameraları iki dakika boyunca kör bırakacaktı. Baran, sahte veri paketlerini limanın iletişim ağına enjekte etti. Şu an merkez kontrol odası, 47 numaralı rıhtıma demirleyen hayali bir yakıt gemisiyle ilgileniyordu. Sirena, sadece gözleriyle işaret verdi: Dağıl.
Limanda bir titreşim oluştu.
Bir teknisyenin gözleri ekranlara takılı kaldı.
"Bir saniye... Şu sinyal, sistem dışı. Rıhtım 3'te ki ısı dalgası mı o?"
Bir diğeri hemen yanıtladı. "Hayır, bu dış müdahale! Şifreli değil! Alarmı devre dışı bırakmışlar-"
Bir anda sarı ışıklar yanıp sönmeye başladı ama artık çok geçti. Ekibin tamamı kıyıya sızmış, iskele altındaki koridorları çoktan ele geçirmişti. Sirena, susturuculu PX-D9 tabancasını omzuna yasladı. Yavaş, sessiz, sanki kurbanını ayinle izleyen bir gölge gibi ilerledi.
Karanlıkta, biri daha Sirena'nın karşısına çıktı. Paniklemişti. İki eliyle silahını kaldırdı ama gecikti. Sirena'nın mermisi, önce nefesini, sonra zihnini kesti. Adam yere düşerken gözleri hâlâ şaşkınlıktaydı. Sanki "Ne olduklarını anlayamıyorum." demek istiyordu.
Kıyıya vuran su köpükleri kaybolmaya başladığında Sirena, derin bir nefes verdi ve mavi gözlerini ufuğa çevirdi.
"Görev, başarıyla tamamlandı."
Sirena durdu ve elini suya daldırdı. Birkaç damla, parmaklarından yere süzüldü. Denizden gelmişti ve şimdi karaya adım atıyordu ama bu, bir varış değil; bir vedaydı.
Lakin deniz, her zaman hatırlardı.
Üzerinden geçen fırtınaları, altında boğulan sessizlikleri, ona adanan yeminleri unutmazdı ve bazen, o deniz bir bedeni geri verir ama ruhu saklardı. Sirena'nın gözleri ufukta kaybolurken, o eski ses -tuzla karışık, metal gibi çınlayan- başka bir kıyıya, başka bir görevin kalbine taşındı.
Kocaeli Körfezi, sabahın ilk saatlerinde soluk griye çalan bir ışıkla yıkanmıştı. Hava kuru, rüzgâr taş gibi netti ve ufuk çizgisine yaslanmış, suyun üzerinde yankı gibi duran Gölcük Deniz Üssü, uyumuyordu. Burası, denizin göğsüne kazınmış bir yara gibiydi; ne zaman sızlayacağı bilinmezdi ama hep hazırdı.
Beton zemin, ağır çelik ayak sesleriyle titriyordu. Her adım bir düzen, her düzen bir disiplindi ve o disiplinin başında, Rauf Aslan yürüyordu.
Boyu diğerlerinden uzundu ama onu farklı kılan bu değildi. Sessizliğin içinden geçerken bile bir şeyler onu işaret ediyordu. Kestane rengi gözleri, rüzgârda dalgalanan bir sancağın gölgesi gibiydi; yorgun ama asla yıkılmamış. Omzunda taşıdığı yüzbaşı unvanı, metal bir arma değil; yılların yüküydü.
Ve o yük, bugün bir kez daha suyun içinden gelen sessiz bir habere dönüşüyordu.
Gölcük, sadece bir üs değil, bir bellekti. Paslı iskelelerin altında su hâlâ 17 Ağustos'un sabahını fısıldardı. Donanma rıhtımında dizili fırkateynler, göğe bakan çelik kuşlar gibi hazır ve sessizdi. Subay lojmanlarının ardında sarmaşıklar birbirine dolanmış, rüzgârın yönünü izliyordu.
Rauf, kontrol merkezine adım attığında, havada kahveyle çinko karışımı o tanıdık koku asılıydı. Harita masası başında duran teğmen, başını kaldırdı.
"Komutanım. Gece Marmara hattından bir giriş olmuş. Veriler hâlâ çözülüyor ama ekipman izleri bize ait değil ve kullanılan yöntem bizim sınıflandırmadığımız bir kategori."
Rauf bir an durdu. Sonra yavaşça cebinden, kenarı yıpranmış eski bir sigara kutusu çıkardı ama sigarayı yakmadı. Onun yerine pencereye yürüdü, limana baktı. Donanmanın kalbi, sabah pusunda ağır ağır atıyordu.
"Denizden gelen, denizle konuşur," dedi içinden.
Rauf, yavaşça teğmene dönüp çenesini dikleştirdi.
"Toplantı odasını hazırlayıp timi çağır."
Teğmen, hızla Rauf'un dediğini yapmak için hareketlendi ve odadan çıktı. On dakikalık bir süreç içerisinde Rauf'un karşısında dört kişi var oldu. Yorgun ama kararlı bakışlarıyla, gece yaşanan sızmanın ciddiyetini anlattı. Bu operasyon, alışılmışın dışındaydı; izler, sıradan düşmanların değil, daha derin ve karmaşık bir tehdidin varlığını gösteriyordu.
"Ekibimize yeni bir kişi katılacak," dedi Rauf, sessizliği bozarak. Sol elindeki kumandaya basıp projeksiyon perdesine yansıtılmış ismi ve kod adını ekibiyle paylaştı. Rauf, ekibin birbirine bakmasını izledi, her biri bu yeni katılımcının ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyordu.
Ekranda Miraç Gökçe yazıyordu.
En solda oturan Ali, gözlerini kırpıştırıp elini havaya kaldırdı. Rauf, kafasını eğip kaldırdığında Ali, elini indirdi.
"Komutanım, bu kişinin fotoğrafı yok mu?"
Rauf, hafifçe kaşlarını çatarak, "Yok, biz bile sadece kod adını biliyoruz," dediğinde Ali'nin sağında oturan Aslı, alayla kaşlarını kaldırdı.
"Ee, geldiğini nasıl anlayacağız?"
Ali, Aslı'nın cümlesinden hemen sonra hafifçe gülümsedi.
"Ya da Miraç, içeri girince 'Miraç Gökçe burada!' diye bağıracak, başka çaremiz yok."
Herkes kısa bir an durdu, sonra odadan kahkaha yükseldi.
Rauf gülümseyerek, "O zaman Miraç, kapıdan ilk giren olsun."
Gülüşmeler, toplantı odasının duvarlarını kaplarken kapı, ağır ağır açıldı. Sanki o an odadaki zaman kırıldı. Kahkahalar yavaşça soldu; sandalye arkalıklarına yaslanan bedenler doğruldu. Miraç Gökçe içeri girdiğinde kimse onun gelişini yüksek sesle duyurmasına gerek duymadı. Sessizlik, onun adı olmuştu zaten.
Rauf, onu dikkatle izledi. İçinden geçen düşünce, bir efsanenin satır arasıydı adeta. Ali'nin gözleri hafifçe büyüdü. Aslı, bakışlarını Rauf'tan Miraç'a çevirdi. Ali, Aslı'ya doğru eğilip "Ee, bu kadın? Adı nasıl Miraç olmuş ki?" diye fısıldadı ama kimse o an onu duymadı.
Miraç Gökçe, Rauf Aslan'ın karşısında durdu. Sağ elini yavaşça kaldırıp tokalaşmak için Rauf'a uzattı. Rauf, önce kadının uzattığı ele, ardından okyanusunu andıran mavilerine baktı.
"Ben, Sualtı Akrepleri timine görevlendirilen Yüzbaşı Miraç Gökçe. Namı değer Sirena," dedi. Rauf, Miraç'ın uzattığı ele sakinlikle karşılık verdi. O anda odada bir sessizlik çöktü, sanki büyük bir deniz canavarının derinlerden yükselen soluk soluğa nefesi duyuluyordu.
Rauf, Miraç'ın elini sıktıktan sonra hafifçe başını eğdi ve derin bir nefes aldı. Gözleri, sanki dalgaların altında saklı kalan gizemli bir mağaraya bakıyormuş gibi parlıyordu.
"Ben, Rauf Aslan," dedi yavaş ve kararlı bir sesle. "Namı değer Kraken."
Bu, Sirena ile Kraken'in ilk karşılaşmasıydı.
🪼⛓️🧜♀️
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!