Instagram:
sckitaplari
-Keyifli
Okumalar-
Bölüm
Şarkıları;
Silahım
Yok, Emir Can İğrek
Yansın,
Çağan Şengül & Emre Aydın
Bunca
Yıl, Dedublüman x Can Kazaz
Gömleğimin
Cebi, Emir Can İğrek
🕊️
XXXIX
27
Nisan 2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
'Hayatta
en önemli kararlar önce zihinde alınır. Ardından bir grup topluluğun var olduğu
masanın ortasına bırakılır ve kenara çekilip ne olacağı izlenilir,' derdi
babam.
Bir
türlü kabul edemediğim, içimdeki sesin yalancı olduğunu düşündüğüm bir yalandı
bu. Çünkü kararlar, en önce ruhunda yankı bulurdu. Ona önce kalbinin her
hücresini teslim eder, ardından kolların sanki başkasıymış gibi hareket ederdi.
Sonra her şey bir noktada donardı. O an, kararın bittiği ama her şeyin
başladığı andı. Ve en zoru, o anda ne yapacağını bilmemekti.
Mantık
ile kalbin arasındaki fark da aslında buna benzerdi.
Ya da
direkt olarak buydu.
Bilmiyordum.
Beni
geriye çeken sadece geçmiş değildi; düşüncelerimin, kararlarımın, her bir
kelimenin yankıları vardı. Kafamın içinde, bir avuç ölü sesin yankısı vardı.
Babam, annem, kaybettiğim o insanlar... Hepsi şimdi burada, arkamda
duruyorlardı. Ve bir tek ben onların gölgesinden çıkabilmek için çırpınırken,
diğer herkesin dikkatini kaybetmeye başlamıştım.
Bir
karar almak, bir sonuca varmak... Her zaman çok kolaymış gibi gelirdi ama o
kadar basit değildi. Ne kadar soğukkanlı olmaya çalışsam da içimdeki gerilim
bana başka bir hikâye anlatıyordu. Bir adım, bir kelime, bir bakış her şeyi
değiştirebilirdi. Ve ben, her şeyin değiştiği anın ortasında, kendimi kaybetmiş
bir yolcuydum.
Geriye
dönüp baktığımda, sadece bir dizi kararın ardında duran ben varım ama ne kadar
ilerlesem de geçmişin izlerini silmek o kadar kolay olmuyordu. O anı yaşarken,
geçmişin yankıları, her saniye biraz daha büyüyordu. Bir seçim yapmam gerekecek
ve yapmadığım her seçim, benden bir parça alacaktı. Bunu bilmek, bir şekilde
içimi daha da zor bir hale sokuyordu.
İlk
defa koordinasyon merkezine bana ait olmayan bir kılıkla girecektim. Tanınma
riskim fazla olduğundan dolayı Hewraman Köyü'ne, kılık değiştirerek giden, bir
tek ben olacaktım. Mete, Selçuk, Çilingir, Ahmet ve Barış bana eşlik ederken
Alev'de bizi İran'a götürecek o helikopteri kullanacaktı.
Üzerimde,
ince ve sade bir beyaz tunik vardı. Kumaşı, çok fazla dikkat çekmeyen ama aynı
zamanda zarif bir şekilde vücudumu saran bir yapıya sahipti. Kol manşetleri
oldukça genişti, her hareketimde hava alırken, bedenimle uyum içinde hareket
ediyordu.
Altımda,
bol ve rahat bir şalvar vardı. Beyazdan biraz solmuş, koyu griye yakın bir
renk. Paçaları, uzun adımlarda zemine değiyor, ama asla beni engellemiyordu ve
başımda peçe vardı. Sadece gözlerim görünüyordu. Kimseye görünmeden
koordinasyon merkezinin önünde durduğumda istemsizce kolumdaki saatime baktım.
21:00
27
Nisan 2022 tarihi benim için, en kötü günümdü.
Kapıyı
çalmadan elimi kulpa uzatıp içeriye girdiğimde herkesin bakışları bana
çevrilmişti. Kapıyı kapatıp masaya doğru ilerlediğimde Mete'nin alaycı ama bir
o kadar da hayran dolu bakışlarından gözlerimi kaçırdım. Alev ile bakışlarımız
kesiştiğinde kalbimin sızladığını hissettim. Biz, ne kadar uzak kalmışız
aslında, farkında bile olmadan.
"Yakışmış,
Güvercin." dedi, imayla. Gülümseyerek üzerine kısa bir bakış attım.
Üzerindeki uçuş takımı tulumunu gördüğümde kafamı iki yana salladım.
"Sana
da yakışmış havacı."
"Evet,
Eyşan, al bakalım."
Selçuk'un
sesiyle bakışlarım ona çevrildi. Elinde tuttuğu gri pasaportu bana uzattığında
hafifçe uzandım ve dişlerimi sıkarak kalın sayfasını araladım. Tabii ki de
yüzüm yoktu. Geçmişim ise hemen yanındaki bilgilerde saklıydı.
Soyadı/Surname – GUNDUZ
Adı/Name – ASENA
Doğum
Tarihi/Date
Of Birth – 13 EKIM 96
"İran'da
olduğun süre boyunca Asena Gündüz ismini ve pasaportunu kullanacaksın. Çünkü
sen bu geceden itibaren geçmişin kapısına gidiyorsun. Biz de sana eşlik
edeceğiz." dedi, Selçuk.
Bakışlarımı
pasaporttan çekip Mete'ye baktım. O ise bana bakmıyor ve öylece masaya
kilitlenmiş bir şekilde duruyordu.
Çilingir
gülerek, "Birileri seri üzgün, Çakır soyadını bu kadar çabuk bırakacağını
düşünmüyordu." dediğinde Mete, göz ucuyla Çilingir'e baktı ve dudağını
büküp bana da göz ucuyla baktı. Onun bu haline gülümsemeden edemediğimde
gülüşümü görememiş olduğu için, kaşlarını çattı ve işaret parmağıyla peçeyi
gösterdi.
"Şundan
nefret ediyorum. Gülüşünü kapattı. Ne zamana kadar öylece yüzünü
saklayacak?" diye sorguladığında iç çekme isteğinde bulundum ama
çekemedim. Mavileri o kadar duygu yüklü bakıyordu ki hangisini seçip alacağımı
şaşırmıştım. Biçimli kaşları hüzünlü bir şekilde çatıktı. Bu haline
dayanamayarak ellerimi havaya kaldırdım. Yüzümü kapatan kalın kumaşın burnuma
kadar kaldırdığımda ona otuz iki diş sırıttığım bir gülümseme gönderdim.
Bakışları
anında dudaklarıma indiğinde gözlerindeki parıldamayı ve dudaklarındaki o
gülümsemeyi asla zihnimden silemeyecektim. Gözlerini kırpıştırıp bakışlarını
kaçırdı.
Bir an
için işveli bir şekilde, dudaklarının arasından "Kapat kız şunu."
diyerek sırıttı. Bu haline dayanamayarak kahkaha attım ve peçeyi kapattım.
Peçenin altında bastırılmış gülüşüme yan bakış atıp kafasını iki yana
salladığında bakışlarını bizimkilerde gezdirdi. Bir an için gözleri Selçuk'un
gözlerinde kaldığında onun da ona baktığını fark ettim.
Mete,
"Yavaştan yola çıkalım. Oraya vardığımızda hemen gitmeyeceğiz, değil
mi?" diye sordu. Selçuk kafasını iki yana sallayıp masanın üzerindeki
tablete baktı.
"Orada
arkadaşımın evi var, bir günlüğüne ya da işlerimiz bitene kadar orada
kalacağız. Hem ortamı güvene hem de sağlama almamız gerekli."
Mete,
kafasını ağırca salladığında Çilingir, Ahmet, Barış ve Mete, oturduğu
sandalyeden ayaklandı. Alev'e baktığımda ise dalgın bakışlarının gözlerimde
dolandığını gördüm. Tek kaşımı sorguyla kıvırdığımda kafasını iki yana salladı
ve ayağa kalktı. Gözlerimi Alev'den kaçırıp arkamı döndüm ve kapıya doğru
adımladım. Mete, önüme geçip kapıyı açtığında gözlerimi kısarak ona bir bakış
attım ve aralık kapıdan dışarıya çıktım.
Seri
adımlarla, ben hazırlanırken hazırlatılmış uçuş pistinde bekleyen helikoptere
doğru adımladık. Alev, bizden önce helikoptere yürümeye başladığında
Çilingir'in Barış'a omuz attığını gördüm.
"Havalısınız
ha. Herkese nasip olmaz böyle bir an."
Barış,
gülerek Çilingir'e baktığında Alev ile aralarında artık bir şeyler geçtiğini
fark edebilmiştim. Mete, kolaylıkla helikoptere bindiğinde tam ayağımı
kaldırmıştım ki beni, koltuk altlarımdan bir çocukmuşum gibi tutup belimi
sardı. Gören de bebek taşır sanacaktı!
"Yaa!"
diye çemkirdiğimde herkesin güldüğünü fark ettim. Mete, beni hiç bırakmadan
koltuklara doğru götürdü ve yavaşça oturtup kemerlerimi bağladı.
"Ben
kendim yapamıyor muyum Mete?" diye söylendiğimde tek kaşı alaycı bir
tavırla yukarıya kıvrıldı.
"Eşim
olduğunu unutma diye yapıyorum yavrum. Soyadımı bir gecede atabildiğini hâlâ
kaldıramıyorum." dedi ve gözlerini devirdi. Yanıma oturup kendi
kemerlerini takmaya başladığında Çilingir, Ahmet ve Selçuk sırıtarak Mete'ye
bakıyordu. Mete, onlara çatık kaşlarıyla bakmaya devam ettiklerinde hepsi
gülmeye başladı.
"Ne
gülüyorsunuz lan? Attırmayın kendinizi aşağıya!" diye bağırdığında
kıkırdayarak yanağından bir makas aldım. Büyümüş gözlerle ve kaşları yukarıya
kalkmış bana bakarken karşımızda oturanlar artık yoktu, kahkahalar içerisinde
yaşamaya çalışıyorlardı.
Mete,
en çapkın gülüşüyle gözlerime baktı ve sol elini havaya kaldırdı. Gözlerim bir
anlığına yüzüğünde dolaşıp yeniden gözlerine çevrildi.
"Hanımefendi,
ben evli bir adamım. Bu hareketlerinizi eğer karım görürse beni kurşuna dizer.
Neden izin verdin der. Lütfen, bir daha böyle hareketler yapmayın." dedi
ve yüzünü karşı tarafa çevirdi. Kıs kıs gülerken Selçuk'un gülmekten ağladığını
gördüm. Çilingir'in Ahmet'in arkasına doğru bayıldığını fark ettiğimde kafamı
iki yana salladım.
Biraz
önce kucağına alan kimdi?
Sinsice
gülümsedim.
"Karınıza
iki çift lafım olacak." dediğimde Mete, tek kaşı yukarıda bana baktı.
"Madem evlisiniz o zaman beni neden kucaklayarak helikoptere
bindirdiniz?"
Mete'ye
kal geldi.
"Yavrum."
Elimi
sahte bir şaşkınlıkla peçenin üzerinden ağzıma yasladım.
"Seni
pis sapık. Sen karını mı aldatıyorsun?"
Mete,
gözlerini yerinden çıkartacakmışçasına devirip karşısında oturanlara baktı.
"Kapatın
gözlerinizi, ikinci bir emre kadar da açmayın."
Bu
sefer gerçek bir şaşkınlıkla karşımda oturanlara baktığımda hepsinin gözlerini
kapattığını ve farklı yerlere baktıklarını gördüm. Mete, kemerinin izin verdiği
kadar bana doğru döndü ve ellerini uzun peçenin uçlarına götürdü. Başını
peçenin altından sokup ellerini yanaklarıma bastırdı. Dudaklarını dudaklarıma
yasladı.
Alt
dudağımı çekiştirerek dişledi, iki dudağının arasına aldı. Sessiz bir şekilde
sertçe emdi ve dilini üzerinde gezdirip peçenin altından çıktı. Mavilerinin
geceye an be an dönüşünü izlerken gözlerindeki parıltıdaki yıldız olduğumu
biliyordum. Hiçbir şey demeden dudaklarını birbirine bastırdı ve
karşısındakilere baktı. Gerçekten hepsi gözleri kapalı bir şekilde öylece
duruyorlardı.
"Açın
gözlerinizi." dedi ve kollarını göğsünde bağlayıp Alev'e baktı.
"Yapmadın
mı kontrollerini daha havacı? Ne zaman gideceğiz bu siktiğimin köyüne!"
diye bağırdığında Barış'ın boğazını temizlediğini fark ettim. Tek kaşıyla
Mete'ye baktığında Mete, kaşlarını çattı.
"O
tek kaşını münasip bir yerine sokarım Barış."
Barış'ın
tek kaşı anında sönerken Alev, kontrollü bir şekilde helikopteri havalandırdı.
Barış'ın gövdesi kemerinin izin verdiği yere kadar çevrildi ve dudaklarındaki
büyük bir tebessümle Alev'i izlemeye başladı. Mete, Barış'ın Alev'e bakışlarını
gördüğünde sol dudağında minik bir tebessüm oldu.
Kırk
beş dakikalık, sessiz geçen bir yolculuk sonunda İran sahasına giriş
yaptığımızda helikopter durmuştu. Alev, kontrollerini tamamladığında oturduğu
yerden bize doğru geldi ve Mete'ye baktı.
"Bir
daha ben kontrol yaparken sakın Barış'a sesini yükseltme, yoksa geri dönerken
paraşütle inmek zorunda kalırsın!" diye çemkirdiğinde kapıyı açtı ve
aşağıya indi. Mete, büyümüş gözleriyle Barış'a bakarken Barış, hayran bakan
bakışlarıyla Alev'in arkasından bakıyordu.
"O
neydi lan?" diyen Çilingir ile Barış kıkırdayarak kemerlerini çözdü.
"Gelecekteki
karım ve asaleti."
Mete,
gözlerini devirerek kemerini çözdüğünde bana doğru döndü. Kemerlerimi çözüp
elimi tuttu ve helikopterden inmeme yardımcı oldu. Helikopterden indiğimizde
Selçuk ve Çilingir, kenarda duran, yüzü peçe ile kapatılmış bir adamın elindeki
anahtarı aldı. Selçuk, sağıma geçtiğinde Mete, solumda duruyordu. Siyah, büyük
bir transit araca doğru ilerlediğimizde Çilingir, elindeki anahtarı Ahmet'e
attı. Transit'e doluştuğumuzda ise Selçuk, ona gideceğimiz yerin adresini
söylüyordu.
Selçuk,
arabanın içindeki kırmızı rengindeki bir çantayı önüme çekti ve fermuarlarını
açtı. İçinden siyah bir silah çıkarttığında namlunun ucunu yere doğru
doğrulttu. Şarjörü çıkartıp kontrol ederken Çilingir, anlamamışçasına ona
bakıyordu.
"Bu
nereden geldi?" diye sorduğunda Selçuk'un bakışları silahtan ayrılmamıştı.
"Şırnak'tan
teçhizat getiremezdik. O yüzden buradan temin ettim." dedi ve şarjörü
takıp sürgüyü çekti. Namluyu aşağıda tutarak bana uzattı.
"Al
bakalım, güvenlik kilidin açık kalsın."
Mete,
gülümseyerek uzanamadığım silaha uzandı ve bana verdi. Silahı alıp belime
taktığımda Selçuk, yeniden çantaya baktı.
"Herkes
için birer tane var." dedi ve dediği gibi herkesin silahını kontrol edip
silahlarını dağıttı. Ardından Mete'ye bakıp arkasına yaslandı.
"Ne
duyarsan ve ne konuşulursa konuşulsun sakin oluyorsun. Eyşan, an itibariyle
Asena Gündüz gibi davranmak zorunda. Karşımıza neyin çıkacağını
bilmiyoruz."
Mete'nin
bakışları Selçuk'un gözlerinde takılı kaldığında benimkiler Mete'de takılı
kalmıştı. Kafasını ağırca salladığında alt dudağını dişledi ve bakışlarını
Çilingir'e çevirdi.
"Bizim
de kılıklarımızı değiştirmemiz gerekmez miydi?" diye sorduğunda Çilingir,
kafasını iki yana salladı.
"Hayır.
Aksine kılık değiştirirsek anlaşılırız."
Mete,
yeniden kafasını salladığında arabanın yavaşladığını ve durduğunu hissettim.
Çilingir, transitin sürgülü kapısını açtığında Selçuk ile birlikte aşağıya
indiler. Alev ve Barış aşağıya indiklerinde Mete'de kenara çekilip benim inmem
için beklemişti. Sakince torak zemine adım attığım an peşimden inmişti. Mavi
bakışları her an bir şey olabilirmişçesine etrafı kesiyordu.
Karşımızdaki
iki katlı bir binaya yürüdüğümüzde Selçuk, bir anahtar çıkartıp kapıyı açtı.
Kaşlarım çatılı bir şekilde içeriye doluştuğumuzda bakışlarım salonda gezindi.
Salon, özenle temizlenmişti; havada hafif sabun ve ahşap cilasının karışımı bir
koku vardı. Duvarlar, kırık beyaz renge boyanmıştı ve ışık, pencerelere
çekilmiş ince krem rengi perdelerden yumuşak bir şekilde süzülüyordu.
Odanın
ortasında, koyu ceviz renginde dikdörtgen bir masa vardı. Üzerinde yalnızca
birkaç bardak ve katlanmış bir gazete duruyordu. Masanın çevresindeki
sandalyeler takım halindeydi, ahşap detayları ve deri kaplamalarıyla eski ama
şık bir hava veriyordu.
Sağ
köşede, açık gri renkte bir koltuk ve önünde küçük bir sehpa vardı. Sehpanın
üzerinde bir vazo içinde taze çiçekler duruyordu, hafif ama belli belirsiz bir
lavanta kokusu yayılıyordu. Ahşap zemin tertemizdi, her adımda gıcırdamayan,
sağlam bir yüzey hissettiriyordu.
Salonun
köşesinde, kitaplarla dolu bir raf gözüme çarptı. Kitaplar düzenli
sıralanmıştı, sanki buraya giren herkesin görmesini istedikleri bir şeymiş
gibi. Odanın genel havası samimi ama mesafeliydi; fazla kişisel eşyalar yoktu,
ancak buranın sıradan bir yer olmadığı belliydi.
Selçuk'un
yüzündeki belirsiz gülümsemeyle bana bakışını yakaladığımda içimde hafif bir
gerilim hissettim. "Sana bir sürprizim var, Asena."
Mutfaktan
gülümseyerek çıkan kişiyle yüzümdeki peçeye rağmen gülümsedim.
"Yok
artık!" diye bağırdığımda Selçuk gülerek ona doğru ilerledi ve kolunu
omzuna attı.
Gülerek
"Var artık!" diye bağırdığında yüzümdeki peçeyi açtım. Selçuk, sağ
eliyle Orkun'u gösterdi.
"Orkun
Yel, kendisi Strateji ve İstihbarat biriminden. Ankara'dayken benim devremdi.
Hepinizi tanır ama siz onu tanımazsın, Çilingir hariç."
Çilingir'de
gülümseyerek Orkun'a yaklaştığında Orkun, gülümseyerek Çilingir'e elini uzattı.
"N'aber
Bora?" diye sorduğunda Çilingir, uzattığı elini sıktı.
"Gölge
olmaya devam be Orkun, sen?"
Orkun,
gülümseyerek Mete'ye baktığında Mete'nin dudaklarında küçük bir tebessüm vardı
ama gözlerinde ise okuyamadığım bir bakış vardı. Duygularını kamufle ediyordu
ama nedenini bilmiyordum.
"Sen
Mete olmalısın?" dediğinde Mete, kafasını salladı. Orkun, burukça
gülümsedi.
"Namını
çok duydum, özellikle Hekimoğlu zamanında."
Mete'nin
dudağındaki tebessüm durdu ama tek kaşı yükseldi. Orkun, eliyle koltukları
gösterdi.
"Ayakta
kaldık buyurun."
Kafamdaki
peçeyi çıkartıp kenara bıraktığımda kendimi koltuğa bıraktım. Mete'de yanıma
oturduğunda Ahmet ve Çilingir sağdaki koltuğa oturmuştu. Selçuk ve Orkun tam
karşımıza kurulurken, Alev ve Barış sol taraftaki koltuğa çökmüştü. Bakışlarım
sehpanın ortasındaki sürahiye takıldığında Mete, öne uzandı ve tersi çevrilmiş
temiz bardağı döndürüp içine su doldurdu. Sürahiyi bıraktığında bardağı alıp
bana uzattı. Gülümseyerek bardağı aldığımda "Teşekkür ederim." dedim
ve suyu yavaşça bitirdim.
Bardağı
geri verdiğimde bakışları yüzümde gezindi.
"Bir
bardak daha içmek ister misin?"
Kafamı
iki yana salladığımda bardağı bırakıp arkasına yaslandı ve ellerini kucağında
kenetleyip Selçuk'a baktı. Orkun, yüzündeki tebessümü kaybedip bakışlarını bana
çevirdi.
"Vurulan
çocuk nasıl oldu?"
Deniz'den
haberi mi vardı?
Tek
kaşımı kaldırdığım sıra Selçuk'un bakışları bana çevrildi.
"O
gün sana bahsettiğim kaynağım Orkun'du. Caner ile birlikte yeraltında
buluştuk."
Yeraltı,
eskiden benim kurduğum bir buluşma, sığınak ve hareket merkeziydi. Kaşlarım
yukarıya doğru kıvrıldığında şaşkınlıkla kafamı sola doğru hafifçe eğdim.
"Bana
niye haber vermedin? Anahtarını verirdim en azından." deyip kızgınlıkla
kafamı iki yana salladım. Selçuk, gözlerini devirip Orkun'a baktığında Orkun,
kollarını göğsünde bağladı.
"Ani
gelişti, ben söyledim orada buluşmak istediğimi." dediğinde gözlerimi
devirip kafamı iki yana salladım.
"Neyse
olan olmuş." dediğimde Orkun, sehpanın çekmecesine uzandı. Çekmeceyi açıp
küçük bir defter çıkarttığında iç çekerek yanağımın içini dişledim. Geçmişimle
yüzleşmeye hazırdım. Orkun, defter ile birlikte arkasına yaslandığında bacak
bacak üstüne attı ve defterin sayfalarını araladı. Bakışları herkesin yüzünde
gezindi ve en son Mete ile benim yüzümde kaldı. Daha çok Mete'ye bakıyordu.
"Eşin
tehdit ediliyor."
Orkun'un
sözleri odanın içinde yankılandı. Hiç kimse şaşkınlık belirtisi göstermedi.
Zaten biliyorduk. Yanımda Mete, derin bir nefes alıp yavaşça verdi. Elleri
hâlâ kucağında kenetliydi ama artık sadece sabırla bekleyen biri gibi değil,
patlamaya hazır bir bomba gibiydi.
"Bize
bildiğimiz şeyleri tekrar anlatmanın bir anlamı yok." dedim, gözlerimi
Orkun'a sabitleyerek. "Senin ekleyeceğin ne var?"
Orkun,
kısa bir an duraksadı. Elindeki küçük defteri sehpanın üzerine bırakırken
ifadesi ciddileşti. "Tehdit sadece size yönelik değil. Sizi koruduğunu
düşündüğünüz sınırlar artık yok."
İçimdeki
huzursuzluk büyüdü. Mete başını kaldırıp doğrudan Orkun'a baktı.
"Sınırlarımızın
olmadığını zaten biliyoruz." diye karşılık verdi. "Ama bu, bizi
korkutacak bir şey değil. Eğer yeni bir şey söylemeyeceksen zamanımızı
harcama."
Orkun
başını iki yana salladı. "Hâlâ anlamıyorsun." dedi, sesinde sabırla
karışık bir ağırlık vardı. "Sizi koruyan sınırların olmadığını kabul
ettiniz ama düşmanlarınızın da artık sınırları yok. Bu bir tehdit değil, bir
gerçek. Artık her şey herkes için mümkün."
Odanın
sessizliği boğucu bir hâl almıştı. Barış, kaşlarını çatmış, sessizce Orkun'u
izliyordu. Alev derin bir nefes aldı ama hiçbir şey söylemedi.
Mete
gözlerini kısıp Orkun'a daha dikkatlice baktı. "Bizi hedef alan yeni bir
şey mi var?"
Orkun,
elini defterin üzerine koyup başını eğdi. "Siz farkına varmadan başlamış
olan bir şey."
Kalbim
istemsizce hızlandı. Mete'nin elinin farkında olmadan bana biraz daha
yaklaştığını hissettim.
Gözlerimi
Orkun'dan ayırmadan nefes aldım. İçimde yükselen huzursuzluk, artık katlanması
zor bir ağırlığa dönüşmüştü. "Açık konuş, Orkun." Sesim gereğinden
fazla sert çıkmıştı ama umurumda değildi.
Orkun,
deftere hafifçe dokundu, sonra başını kaldırıp gözlerini doğrudan bana dikti.
"O adamın oğluna güvenmeyin."
Mete'nin
gürültülü bir iç çektiğini duyduğumda ona baktım. Kenetli ellerini çözüp
dizlerinin üzerine koydu. Mavilerinin ateşle harlandığını hissettiğimde
bakışları gözlerime döndü ve işaret parmağını havaya yükseltti.
"Eğer
tehlikeliyse seni asla bu işe karıştırmam dedim, değil dedin. Ne planlıyorsun,
kafanda neler dönüyor?" diye sorguladığında gözlerindeki ateşin bir an
için beni yakacağını düşündüm. Harlı bir sinirin yüklendiğini ve usulca
işlendiğini izledim. Bir an için gözlerini kapatıp derin bir nefes aldığında
dudaklarını içe doğru kıvırdı ve kafasını iki yana salladı.
"Sen,
aslında buraya sadece Zafir için gelmedin. Bize izlettiğin o videoyu halka
dağıtmak için geldin."
Anlamıştı
ya da öyle zannediyordu, belki de öyle düşündürmüştüm.
Gözlerini
açtığında ateş püskürten bakışları gözlerimde gezindi. Kafamı ağırca
salladığımda alt dudağını sertçe dişledi. Söylemek istediği cümleler vardı
bunun bilincindeydim ve söylememek için kendini sıkıyordu.
Selçuk,
"Mete, bunu yapması gerekiyor." dediğinde dişlerini alt dudağından
çekip Selçuk'a baktı.
"Bunu
yapması demek bütün okların bir anda Asena Gündüz'e çevrilmesi anlamına
geliyor!" diyerek bağırdığında Selçuk, kaşlarını çattı.
"İstediğin
kadar bağır ama eğer bunu yapmazsa Elias Farouq, bir nefes kadar ensesinde
olacak."
Mete,
öne eğilip sol dirseğini sol dizine yasladı ve sağ eliyle yüzünü sıvazladı.
Birkaç saniye sonra sağ elini yüzünden çekip elini sorgularcasına açtı.
"Ne
yapmamı istiyorsun Selçuk benden?"
Selçuk
da Mete gibi dirseklerini dizlerine koyup öne eğildi ve kaşlarını çattı.
"Öncelikle
Eyşan'ın ve Asena Gündüz'ün arasındaki farkı iyice görmen gerekiyor Mete. Asena
on altı yaşından iki sene öncesine kadar Asena Gündüz'dü ve başına gelen her
şey, aldığı her karar Asena Gündüz olarak tarihe geçti. Önce bir bunu anla.
Ardından biraz sakin olmayı dene. Çünkü şu anki sinirin bu işi çözemez."
Mete,
derin bir nefes alıp arkasına yaslandığında bakışları beni buldu. Kafasını iki
yana sallayıp yeniden Selçuk'a baktığında kaşlarını hafifçe çattı.
"Selçuk,
Eyşan hamile ve risk taşıyor. Sende bunu anla, olur mu?"
Selçuk,
gözlerini kapatıp derin bir nefes verdiğinde arkasına yaslandı ve gözlerini
açtı.
"Neler
hissettiğini ve düşündüğünü en iyi ben anlarım ama bak," eliyle oturanları
gösterdi, "hepimiz buradayız Mete." Kafasını iki yana salladı.
"O görüntüleri halka yayınlamak zorunda, o adamın oğluyla konuşmak
zorunda."
Mete,
kafasını iki yana salladı. Tek kaşı imalı bir şekilde yukarıya kıvrıldığında
kollarını göğsünde bağladı.
"Ya
o adamın oğlu, Elias Farouq'un için çalışıyorsa?" dedi ve Çilingir'e
baktı, kafasını eğip kaldırdı. Çilingir, elini kabanının iç cebine sokup
içinden bir USB bellek çıkarttığında Mete'nin bakışları Selçuk'a çevrildi.
"Eyşan'ın
zihninden geçenleri okuyamam ama neler planladığını anlayacak kadar
akıllıyım." Orkun'a döndü. "O defterde neler yazdığını da çok iyi
biliyorum."
Şaşkınlıkla
Mete'ye baktığımda bakışları bana çevrildi.
"Özür
dilerim ama bazen benim de kim olduğumu unutuyorsun. Sen nasıl Asena Gündüz'e
sahipsen bende Mert diye bir geçmişin ismini taşıyorum," Selçuk'a baktı,
"her ne kadar zorunda kalmış olsam da."
Çilingir,
ayağa kalkıp nereden çıktığını bilmediğim küçük bir laptopun kapağını araladı
ve elindeki belleği takıp herkesin görebileceği şekilde çevirdi. Hiç
tanımadığım, üzerinde takım elbisesi olan bir adam, elleri kenetli bir şekilde
oturuyordu. Masasına yasladığı ellerinin altındaki dosyalara bakıp bakışlarını
kameraya çevirdi.
"Merhaba,
sesim geliyor mu?"
Mete,
oturduğu yerden dikleşti ve hafifçe kameraya el salladı. Adam, Mete'yi
gördüğünde gülümsedi.
"Geliyor
Caffar. Nasılsın, kusura bakma seni rahatsız ettik?"
Caffar
diye seslendiği adam kafasını iki yana salladı.
"Ne
kusuru komutanım, estağfurullah. Emirleriniz benim için önemlidir."
Mete,
ağırca kafasını salladı ve Ahmet'e bakıp yeniden Caffar'a baktı.
"Bugün
bana anlattıklarının aynısını bir de buradaki insanlara anlat." dedi ve
arkasına yaslandı. Kollarını göğsünde bağladığında bakışları bana çevrildi.
Öylesine yüzümde gözlerini dolandırıp yeniden ekrana döndü. Ekrandaki adam,
ellerini çözüp masanın üzerindeki dosyayı önüne çekti.
"Orkun
Yel," dediğinde Orkun, çatık kaşlarıyla ekrana baktı ve arkasından Mete'ye
bakıp yeniden ekrana döndü. "Selçuk Ege Turalı tarafından saat 10:45
sularında arandı ve yeri soruldu. Orkun Yel, İran'da olduğunu söylediğinde
Selçuk Ege Turalı, bugün içerisinde İran'a geçebileceklerini ve Asena Eyşan
Çakır'ın Şaho Pîrzad'ın ailesi ile konuşacağını söyledi."
Artık
herkes çatık kaşlarıyla hem Mete'ye hem de Caffar diye hitap ettiği adama
bakıyordu.
"Fakat,
Şaho Pîrzad'ın öldüğünü ve oğlunu araştırması gerektiğini de söyledi. Orkun
Yel, araştırma yaptı ve bunun sonucunda tıpkı Bünyamin Boraç Arınlı gibi, Reşo
Pîrzad'ın, yani oğlunun da Elias Farouq için çalıştığını öğrendi. Kaç seneden
beri onunla çalıştığını, elinde tuttukları bilgilerin ne olduğunu, aslında
babasının bildiklerini alıp Elias Farouq'a anlattığını biliyor."
Mete,
kafasını ağırca salladı.
"Başka
bir şey var mı?"
Caffar,
kafasını salladı.
"Evet,
zamanında Şaho Pîrzad denilen adamın neler bulduğunu da öğrendim ve şu an
dosyasını elimde tutuyorum. İstersen, Çilingir'in bağladığı belleğe yüklemesini
yapabilirim."
"Olur
Caffar, sağ ol."
Caffar'ın
yüzünde bir aydınlanma olduğunda kafasını iki yana salladı.
"Yardımcı
olabildiysem ne mutlu bana."
Mete,
gülümseyerek Çilingir'e baktığında Çilingir, USB belleği çıkartıp görüntünün
kapanmasına sebep oldu. Laptopun kapağını kapattığında Selçuk, Mete'ye baktı.
"Sen,
Orkun'u ve beni mi takip ettiriyordun?"
Mete,
sanki her şeyden haberi varmışçasına tüm rahatlığıyla bacak bacak üstüne attı
ve kolunu omzuma attı.
"Caner'in
ikizim olduğunu unutuyorsun?" dedi ve gülümseyerek bana döndü. Çok
geçmeden gözlerindeki kırgınlıkla bana baktığında dudaklarındaki gülümseme
silindi.
"Seni
herkesten daha iyi tanıdığımı, aklından sen söylemesen de ya da sana
çaktırmasam da nelerin geçtiğini çok iyi ama çok iyi anlayabiliyorum. Ben
yıllarca seni aradım hatun. Bunu söylemekten de asla çekinmem ve utanmam. Ben
seni Eyşan Boduroğlu olarak değil, Asiye Çavdar sayesinde Asena Gündüz olarak
aradım. Tamam, kabul ediyorum Akçakale'ye neden çağırıldığımı ilk zamanlar
bilmiyordum ama Asena Gündüz'ün sonradan neler yaptığını ayrıntılı bir şekilde
öğrendim."
Dudaklarımın
aralandığını fark ettiğinde hiç gocunmadan sağ elinin işaret parmağıyla çenemi
yukarıya doğru ittirdi. Dudaklarım kapandığında kaşları hafifçe çatıldı.
"Sen
düşünüyor musun ki senin namın tüm doğuya ve hududa yayıldığında benim hiçbir
şeyden haberim olmayacağını?" tek kaşını kaldırıp kafasını iki yana
salladı. "Dedin ya bu zamana kadar Bozkurt'u izlediniz, şimdi Güvercin'e
bakalım aslında kimmiş tarzında," kafasını yeniden iki yana salladı,
"ben buraya keyfimden gelmedim."
Çenesini
yukarıya kaldırıp gözlerimin içine derince baktı.
"Ben
buraya senin geçmişini silmeye geldim hatun. Sen hiçbir şey yapmadan arkana
yaslanacaksın ve ben, yarın tüm izlerini kendi ellerimle yok edeceğim."
Mete,
gerçekten bunu yapabilir miydi? Benim geçmişte bıraktığım izlerimi cidden
silebilir miydi? Gözlerimin dolduğunu hissettiğimde Mete'nin elini yanağımda
hissettim.
"Dökme
o incini, benim de canımı acıtma. Ben seni, senden daha iyi okudum
sadece." dedi ve alaycı bir şekilde kıkırdadı. "Sen, seni sevmenin
kolay olduğunu mu sanıyorsun hatun, dile kolay on dokuz sene boyunca peşinden
koşturdun beni?"
Çilingir'in
ve Barış'ın kahkaha attığını duyduğumda gözlerimi kırpıştırıp onlara baktım.
Çilingir, kafasını iki yana salladı.
"Valla
benim içinde kolay olmadı yenge. Geliyor gidiyor, Asena diyordu. Ömrümü yediği
yetmedi, şimdi de gelmiş geliyor gidiyor Eyşan'da Eyşan." Mete'ye baktı.
"Yeter be adam." diye çemkirdiğinde dolu gözlerimle Mete'ye bakmaya
devam ettim. Mete, kahkaha atarak bana baktığında dudaklarını alnıma bastırıp
geri çekildi. Bakışları Selçuk'a çevrildiğinde gözlerini kıstı.
"Seninle
de sonra ayrıca konuşacağım, Ege." Kaşlarını kaldırıp imalı
bir şekilde kafasını salladığında Selçuk, sinsice ama hoşuna gitmiş şekilde
tebessüm etti. "Konuşalım bakalım, Bozkurt."
Mete,
gülümseyerek kafasını iki yana salladığında bakışlarını Orkun'a çevirdi.
"Kusura
bakma ama seni dinletmek zorundaydım. Caner bana söylediğinde ilk önce sana
güvenmedim. Ardından senin hakkında ufak çaplı bir araştırma yaptım. Gerçekten
dediğin kişi olduğunu anladığımda ve Selçuk'un bir şeyler karıştırdığını
hissettiğimde dinlettirmeye başladım."
Orkun,
yan gözüyle Selçuk'a baktı.
"Cidden
mi?" dedi ve yeniden Mete'ye baktı. "Bozkurt'a geçmiş olabilirsin ama
sevdiklerine karşı davranışların ve sorgucu tavrın hâlâ Hekimoğlu'yu andırıyor
MMÇ."
Mete,
gülümseyerek kafasını salladı.
"Öyle.
Her ne kadar Bozkurt'un ruhunu taşıdığımı anlasam da içimde bir yerlerdeki
Hekimoğlu'nun sorgucu tutumuyla yaşıyorum."
Orkun,
gülerek kafasını iki yana salladı ve bana baktı.
"Neden
Hekimoğlu diyorlardı biliyor musun?"
Kafamı
iki yana salladığımda Mete'ye baktım. Mete, gözlerini kaçırıp Çilingir'e
baktığında yeniden Orkun'a baktım.
"Hekimoğlu,
Narin'in değirmene geldiğini gördüğünde ona âşık olmuş. Mete'de siz ilk ona
gittiğinizde âşık olmuş. Çocukluk aşkı."
Kıkırdayarak
Mete'ye baktığımda kızarmaya başlayan kulaklarına baktım. Mete, boğazını
temizleyerek Orkun'a ve Selçuk'a baktı.
"Her
neyse konuyu değiştirmeyin." dedi ve kolunu omzumdan çekip bakışlarını
bizimkilerde gezdirdi. "Barış ve Alev yarın bu evde, Eyşan ile birlikte
kalacak. Ben, Çilingir, Ahmet, Selçuk ve Orkun ile birlikte konsolosluğa
gideceğiz. Orada da biraz önce konuştuğunuz kişi yani Caffar bizi karşılayacak.
Oraya gittiğimizde de ne olacağını göreceksiniz."
Kaşlarımı
çatıp Mete'ye baktım.
"Ben
niye gelmiyorum?" diye sorduğumda Mete'nin bakışları bana çevrildi. Gülmek
ve gülmemek arasında kalırken kendini tutamadan alaycı bir şekilde gülümsedi.
"Hatun
ikizler seni çok mu yoruyor ya? Biraz önce dediğim şeyi hemen unuttun mu?"
diye dalga geçtiğinde dirseğimi sertçe karnına gömdüm. Sahte bir şekilde
karnını tutarak yana devrildiğinde herkesin kahkahaları kulaklarımda
çınlıyordu.
"Hanım
hanım, insan kocasına vurur mu?" diye gülerek doğrulduğunda kolunu omzuma
yaslayıp beni kendine doğru çekti. Sol bileğinde saate bakıp bakışlarını
Orkun'a çevirdi.
"Peki
biz nerede yatabiliriz?" diye gülerek sorduğunda Orkun, şaşkınlıkla
kafasını iki yana salladı.
"Dört
tane oda var. Birisine yerleşebilirsiniz." dediğinde bakışlarım Alev ve
Barış'a çevrildi. Barış, Alev sanki kaçacakmışçasına elini sımsıkı tutmuş ve
asla bırakmamıştı. Kıkırdayarak Alev'e baktığımda Alev'in bana baktığını fark
ettim. İmayla kaşlarımı kaldırdığım sırada Mete, beni yavaşça koltuktan
kaldırıp elimi tuttu. Önümüze Orkun geçtiğinde yukarıya çıkan merdivenleri
gösterdi.
"En
sondaki sağdaki odada kalabilirsiniz. Çift kişilik."
Mete
ile yukarıya çıkıp dediği odaya girdiğimizde bakışlarım odanın içerisinde
gezindi. Düzenli, sade ve banyosu olduğunu düşündüğüm bir odaydı. Mete, kapıyı
kilitleyip bakışlarını bana çevirdiğinde gözlerimi kısarak ona baktım. O ise
gözlerinin arkasındaki kırgınlıkla bana bakmaya devam etti.
"Bana
söylemeliydin." dediğinde gülümseyerek parmak uçlarımda yükselip kollarımı
boynuna sardım. Parmaklarımla ensesindeki saçları okşarken ellerini belime
koyduğunu hissettim.
"Ama
söyleseydim buraya gelemezdim."
Mavi
gözleri titreşti.
"Gelmen
bir şeyi değiştirmeyecekti ki yavrum. Ben seni buraya gözümün önünde ol diye
getirdim. Yoksa senden önce gelecektim buraya." dedi ve ellerini belimden
çekti. "Ayrıca huylanıyorum yapma şunu." diye fısıldayıp
bileklerimden tuttu, ensesinden ellerimi çekti. Kıkırdayarak ona baktığım sıra
üzerindeki kabanı çıkartıp üzerindeki kazağı ense kısmından tutarak üzerinden
çıkarttı. Altındaki pantolonu çıkartıp boxerı ile yorganın altına girdiğinde
içimdeki kıpırtıyla üzerimi çıkarttım.
Mete'nin
sırtını benden tarafa döndüğünü fark ettiğimde gülmemek için dudaklarımı
birbirine bastırdım. Benim koca adamım, sanırım bana darılmıştı. Yalnızca iç
çamaşırlarım ve çoraplarımla kaldığımda çoraplarımı da çıkarttım ve yorganın
altına girdim. Ayaklarımı Mete'nin bacaklarına yasladığımda irkilerek
bacaklarını çekti.
"Ayakların
buz gibi." diye kısık sesle inlediğinde kıkırdayarak yeniden bacaklarına
yasladım.
İç
çekerek "Isıtanımız yok ki?" diye söylendiğimde ofladığını işittim.
Mete'nin oflaması, beni daha da eğlendirdi. Kaşlarımı hafifçe kaldırarak ona
yanaştım, sırtı hâlâ bana dönüktü ama vücudunun hafifçe gerildiğini hissettim.
Gözlerimi devirdim, bir eli yorganın kenarına sıkıca tutunmuştu.
"Ee,
sen kocamsın," dedim alayla. "Beni sıcak tutmak gibi bir görevin yok
mu?"
Bir an
sessizlik oldu, Mete hiç kıpırdamadı ama onun bu sessizliği beni daha da
cesaretlendirdi. Ayaklarımı tekrar bacaklarına dokundurup hafifçe sürdüm.
Yorganın altında hareket edişimi hissedebiliyordum ve onun nefesinin belli
belirsiz değiştiğini de.
"Eyşan,"
dedi, sesi uykulu ama hafif gergindi. "Uyuyacağım."
Kıkırdadım,
dudaklarımı büzüp başımı biraz daha omzuna yaklaştırdım. "Ben de ama önce
biraz eğlenmek istiyorum," dedim, parmak uçlarımla sırtına hafifçe
dokunarak.
"Ne
yapıyorsun?" diye sordu, hâlâ bana dönmemekte kararlıydı.
"Dokunuyorum,"
dedim umursamazca. "Evlendik, değil mi? Karı koca olduk. Yani, artık
dokunabilirim. Hatta daha fazlasını da yapabilirim."
Bunu
söylerken ellerimi yavaşça beline kaydırdım, parmaklarımın hafif baskısını
hissetmesini istiyordum. Tepki vermedi ama sırt kaslarının nasıl gerildiğini
fark ettim.
Mete'nin
sabrını sınamak, onu kendi sınırlarının ötesine taşımak eğlenceliydi. Üzerinde
bir kontrolüm olduğunu bilmek bana tarifsiz bir haz veriyordu. Eğilerek
dudaklarımı boynuna yaklaştırdım, nefesimi hissettirdiğim anda omuzlarının bir
anlık titrediğini fark ettim.
"Ben
uyuyorum, Eyşan," diye mırıldandı, ama sesindeki o sertlik kaybolmuştu.
Gülümseyerek
başımı yana eğdim. "Sen uyuyabilirsin ama ben sıkıldım," dedim
yavaşça. "Ve biliyorsun, sıkıldığımda işler biraz değişir."
Bu
sefer dayanamayıp yatağı sarsarak bana doğru döndü, gözleri biraz mahmur ama
içinde gizli bir parıltı vardı. Dudaklarımı hafifçe ısırıp ona baktım, ne kadar
ileri gideceğimi merak ettiğini görebiliyordum.
Mete'nin
bakışları gözlerime kilitlendiğinde içimde zafer dolu bir kıpırtı hissettim.
Onun sabrını tüketmenin, inatçılığını kırmanın verdiği keyfi seviyordum.
Dudaklarımın kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı, başımı yana eğerek onu biraz daha
kışkırtmaya karar verdim.
"Ne
oldu, uyumuyor muydun?" diye sordum masumca, elim yavaşça göğsüne
kayarken. Kaslarının hafifçe gerildiğini hissedebiliyordum ama beni durdurmadı.
Mete
gözlerini kıstı, ama içinde yanan kıvılcımı görebiliyordum. "Hatun,"
diye uyardı, sesi biraz daha derinden ve kısık bir tona bürünmüştü.
O kadar
kolay pes etmeye niyetim yoktu. Avcumun içiyle göğsünden aşağı süzülürken,
başımı hafifçe kaldırıp dudağımın ucuyla boynuna dokundum. Onun nefesi anında
değişti ama yine de tepki vermemekte inat ediyordu.
"Ne
oldu?" diye fısıldadım. "Yoksa benimle uğraşmaya cesaretin yok mu,
kocacığım?"
Gözlerindeki
parıltı aniden alev aldı. Ellerini belime koyup aniden beni kendine çektiğinde
kahkaham boğazımda düğümlendi. Nefesi sıcak ve tehlikeliydi ama asıl tehlikeli
olan bakışlarıydı.
"Seninle
uğraşmaya cesaretim mi yok?" diye tekrarladı, sesi tehditkâr bir alayla
doluydu. Başını hafifçe eğip dudaklarını tam çene hizama getirdi. "Beni
sınamak istiyorsan, sonucu göze alman gerek."
İçim
titredi ama asla geri adım atacak biri değildim. Elleri hala belimdeyken
kendimi iyice ona yasladım, nefesimiz birbirine karıştı.
"Sonuçlardan
korkmuyorum," dedim meydan okuyarak. "Asıl soru şu... ya sen
korkuyorsan?"
Mete'nin
gözleri kısıldı, çenesini hafifçe sıktığını fark ettim. Sonra aniden, hiç
beklemediğim bir hızla beni sırtüstü yatağa yatırdı ve üstüme kapanarak beni
esir aldı. Plank yaparmışçasına, üzerime ağırlığını vermeden durduğunda yatağın
içine gömüldüğümü hissettim. Geniş sırtının üzerine gerilmiş yorganın üzerime
düşen gölgesi, onun yüzünü daha net görmeme neden oluyordu.
Mete'nin
gözleri beni deli ediyordu. İçinde yanıp sönen ateşi görebiliyordum ama hâlâ
kontrolü elinde tutmaya çalışıyordu. Üzerime kapanmıştı ama dokunmuyordu,
kaslarını sıkmış, kendini tutuyordu.
Beni bu
kadar çıldırtan şey tam olarak buydu işte. Onun kendine hâkim olma çabası.
"Bu
kadar yakın olup bana dokunmamak büyük irade gerektiriyor." diye
fısıldadım, sesimde meydan okuyan bir sıcaklık vardı. Ellerim yavaşça
ensesinden kayarak omuzlarına indi. Kaslarının gerginliğini hissedebiliyordum.
Mete
başını biraz yana eğdi, dudakları neredeyse yanağıma değiyordu ama yine de
dokunmuyordu. Nefesi tenimi yakarken içimde sabırsız bir kıpırtı hissettim.
"Benim
irademi sorgulamak tehlikelidir, karıcığım," dedi kısık bir sesle.
Gözlerimi
kısarak dudaklarıma sinsice bir gülümseme yerleştirdim. "Tehlikeli şeyleri
severim," diye mırıldandım. Ellerim göğsünden aşağı kayarken onun nefesi
anlık olarak hızlandı. "Özellikle de seninle ilgili olanları."
Mete'nin
çenesi hafifçe sıkıldı. Sol koluna ağırlığını verirken sağ elini sutyenimin
içine soktu, başparmağı çıplak tenimde tembelce bir çizgi çizerken kaslarının
gerildiğini hissedebiliyordum.
"Oynadığın
oyunun farkında mısın, karıcığım?" dedi, sesi tehditkâr bir alay
taşıyordu.
Kıkırdadım.
"Seninle olduğum sürece kaybetmeyeceğimi biliyorum."
Bu
sözlerimi duyar duymaz gözlerindeki alev parladı. Aniden, beklemediğim bir
hızla belimi kavrayıp beni ters çevirdi. Şimdi yüzüstü yatıyordum, ellerim
yatağı tutarken Mete arkamdan eğildi, nefesi boynumun hemen yanındaydı.
"Beni
kışkırtıyorsun," diye fısıldadı.
Başımı
hafifçe çevirdim, dudaklarımızın arasındaki mesafe yok denecek kadar azdı.
"Bu kadar zaman mı aldı fark etmen?" diye meydan okudum.
Mete
güldü. Düşündüğümden daha karanlık ve doluydu bu kahkaha. "Beni gerçekten
kayıtsız bırakabileceğini mi sandın?"
İçimde
kıpırdanan heyecanı saklamaya çalışmadım. Başımı hafifçe kaldırıp boynumu ona
sundum. "Bunu test etmek ister misin?"
Mete
birkaç saniye hareketsiz kaldı. Sonra sıcak nefesi boynuma indiğinde içimdeki
tüm ipler koptu. Mete'nin dudakları tenime değdiği an, tüm vücudumda bir
sıcaklık dalgası yayıldı. Boynuma kondurduğu ilk dokunuş dikkatlice ölçülmüş,
tehlikeli bir sabrın ürünüydü. Ama ben sabır istemiyordum.
Parmaklarımı
yatağa bastırarak hafifçe kıpırdandım. "Bu muydu yani?" diye
fısıldadım, nefesim kesik kesikti. "Senin meşhur iradenden geriye sadece
bu mu kaldı, hayatım?"
Bunu
söyler söylemez üzerime daha da kapandı, vücudunu hissettiğimde dudaklarımı
ısırmam gerekti. Elleri belimde sertleşti, başparmakları tenime baskı yaparak
sınırları zorlamaya başladı.
"Ne
kadar ileri gidebileceğimi görmek istiyorsun, değil mi?" dedi, sesi
koyulaşmıştı. "Ama unutma hayatım, bu oyunu başlatan sen olabilirsin ama
bitiren her zaman ben olurum."
Gözlerimi
kapattım, nefesim hızlandı. Bu kelimeler içimde deli bir kıvılcım çaktırmıştı
ama asla pes etmeyecektim.
Ellerimi
geriye attım, parmaklarımı saçlarının arasına geçirerek onu daha da
yaklaştırdım. "Bitir bakalım," dedim meydan okuyarak.
"Yapabilecek misin, gerçekten görelim."
Mete
bir saniye boyunca sessiz kaldı. Gözlerimin içine baktı, içinde fırtınalar
kopan o mavilikte beni boğmaya yetecek bir derinlik vardı. Sonra aniden
ellerini belimden kaydırıp beni tekrar sırtüstü çevirdi.
Bu kez
aramızda hiçbir mesafe bırakmadı. Nefesim onun nefesine karışırken gözlerini
kısıp hafifçe gülümsedi.
!YETİŞKİN
İÇERİK UYARISI! OKUMAK İSTEMEYENLER BİR SONRAKİ İŞARETLİ YERE KADAR KAYDIRMAYA
DEVAM ETSİN!
Mete'nin
gözleri karanlık bir okyanus gibi üzerime çöktüğünde, içimde yükselen kıpırtıyı
bastırmaya çalışmadım. Ellerini bacaklarımın içine koyup araladı. Gözleri
gözlerimden bir saniye bile ayrılmazken bana yaklaştı, elleri kasıklarıma
sürtüldü. Belimi kavradığında büyümüş boxerından bile belli olan erkekliğini,
iç çamaşırıma sürttü. İçimdeki meydan okuma yerini tamamen başka bir heyecana
bıraktı.
Parmak
uçlarımı ensesinden aşağı kaydırarak "Hadi," diye fısıldadım.
"göster bana, kim bitiriyormuş bu oyunu?"
Mete'nin
yüzüne yayılan gülümseme, zafer doluydu. Bir elini yüzüme getirdi, başparmağı
dudağıma hafifçe dokundu. "Önce seni biraz bekleteceğim," dedi alçak
bir sesle. "Beni böyle kışkırtmanın cezası olmalı."
Kıkırdadım.
"Senin cezaların bana ödül gibi geliyor, haberin var mı?"
Mete
başını yana eğdi, dudakları neredeyse yanağıma değdi ama yine de dokunmadı.
"O zaman henüz doğru cezayı vermemişim demektir," diye fısıldadı.
Ellerim
sırtına kayarken parmaklarım tırnaklarımla hafifçe bastırdım. "Beni daha
fazla sabırsızlandırırsan, cezayı ben veririm," dedim meydan okuyarak.
Mete bu
sefer gülmedi. Gözleri ciddileşti, elini belimden sıyırıp uyluğuma kaydırdı ve
beni sertçe kendine çekti. Vajinama baskı uygulayan varlığı artık taş gibiydi.
Yüzüme vuran sert nefesi gözlerimin bir an için bulanıklaşmasına neden olmuştu.
"Deneyelim
mi?" diye sordu, sesi koyu bir tehdit ve sabırsız bir bekleyişin
karışımıydı.
İçimde
yanıp sönen ateşle, "Deneyelim," dedim. Parmaklarımı çaktırmadan
boxerına götürdüğümde kabaran erkekliğine tırnaklarımı bastırdım. İşte o an,
sabrının tamamen tükendiğini hissettim. Üzerime ağırlığını vermeden eğildiğinde
aramızdaki tüm mesafeyi yok etti. Nefeslerimiz birbirine karıştı, kalp
atışlarımız aynı ritmi paylaştı. Dudaklarıma sert bir şekilde yapıştığında
kısık bir sesle inledim ve öpüşlerine karşılık vermeye başladım.
Dudaklarımın
üzerindeki dudakları hem hırçınlığı hem de sükuneti dengelemeye çalışıyordu.
Isırdığı an dilini gezdirip bir özür maiyetinde küçük öpücükler konduruyordu,
ardından ise o yeri bir kere daha ısırıp hırçınlığını gösteriyordu.
Parmaklarını
ne ara çıplak kaldığını fark edemediğim vajinamda hissettiğimde inlemem,
dudaklarının arasından kayboldu. Laciverte bulanmış gözlerindeki şefkat ve
tutku karışımı kalçamı daha fazla eline doğru itmeme neden olmuştu. Alt
dudağımı emip çekiştirirken penisinin parmaklarımın yerini aldığını fark ettim.
"Bir
şey olmaz değil mi?" diye fısıldayarak sorguladığında kafamı iki yana
salladım.
"Belli
bir aya kadar sağlıklı."
Dudaklarından
dökülen hırıltılı bir şekilde nefesiyle dudaklarını iyice araladı ve
dudaklarıma bastırdı. Sanki sonmuşçasına birbirimizi tüketmeye başladığımızda
dudaklarını kısa bir süre sonra, bir an için durdurdu. Dirseklerini kollarımın
altından yatağa bastırdı, plank yapar gibi yükseldiğinde ağırca içime girmeye
çalıştı. Dudaklarımızın arasında bıraktığımız küçük inlemelerimiz ile
soluklarımızın da karıştığını hissettim. Mete'nin titreyen ve kasılan
bedeninden kendini zor tuttuğunu anlayabiliyordum. Alnında beliren ter
tanecikleriyle seğiren damarı, beni daha fazlası için teşvik ediyordu.
Mete,
"Yavaş, bekle yavaş." diye sanki kendi kendine konuşurmuşçasına
dudaklarımın arasına üfledi. Kalçamı kaldırıp ona yardımcı olmak için
hareketlendiğimde yerinde doğruldu ve dizlerinin üzerine kalkıp kalçalarımı
kavradı. İnleyeceğimi anladığımda sağ elimle dudaklarımın üzerini kapattım.
Mete, vücudunda beliren damarlarla ve kaslarıyla kendini kastığını belli
ediyordu. Alt dudağını ısırıp kalçasını oynattığında daha fazla içime
gömüldüğünü hissettim.
Durduğunda
gözlerime bakıp kafasını eğdi.
Boğuk
bir sesle "Devam edeyim mi?" sordu.
Kafamı
sallayıp bacaklarımı iyice araladığımda avuçlarımdaki kalçalarını hafifçe sıktı
ve kalçasını yavaşça oynatmaya başladı. Alt dudağını kanatacak raddede
dişlediğinde sol elimi hızlıca dudaklarına götürdüm. Alt dudağını dişlerinin
arasından kurtardığımda kafasını iki yana salladı ve içimden çıkıp yüz üstü
döndürdü.
"Dizlerinin
üzerinde dur, ellerini de yatağa koy." diye arzuyla fısıldadığında hızla
dizlerimin üzerinde durdum. Kalçalarımda hissettiğim dudakları yüzümü yastığa
yaslamama neden olduğunda kalçalarımı iyice ona doğru yükselttim. Dudaklarının
yerini elleri aldığında basenlerime doğru avuçlarını yasladı ve ağırca içime
girdi.
"Acımıyor
Mete, hızlı davranabilirsin. Ağırlığını verme sadece yeter." diye boğuk
bir şekilde söylendiğimde hırlamalı soluğunu işittim. Kalçasını hızlandırdığını
fark ettiğimde kafamı yastığa yaslayıp gördüğüm görüntüyle kaşlarımı çattım.
"Yaa!"
diye hafifçe fısıldadım, "soksana hepsini içime." diye tısladığımda
basenlerimi sıktı.
"Karnına
gelir olmaz."
Gözlerimi
devirip kalçamı ona doğru ittirdiğimde yüzümü yatağa bastırıp inledim. Mete,
kasılarak içimde kaldığında penisini derinlerimde hissedebiliyordum.
Yine
içimde hareket etmeden bekledi.
"Devam
etsene Mete." diye ağlamaklı bir soluk bıraktığımda "Eyşan,"
diye fısıldadı, sesinde öfke vardı. Basenlerimi sıkarak hızını arttırdığında
aldığım zevk paha biçilemezdi. "Bana kafayı yedirteceksin Eyşan."
diye dişlerinin arasından soludu. Kökünün kalçama çarptığını hissettiğimde
içimde kasıldığını hissettim. Bir an için hızlanmış ritimleri, yeniden yavaş
bir hızda tekrar etmeye başladığında yastığı ısırıp kalçalarımı oynatmaya
başladım.
Üfleyen
ses tonuyla "Yavaş hayatım, yavaş." diye tısladığında gözlerimi
geriye doğru kastım. Bu böyle olmayacaktı. Yastığı dişlerimin arasından
kurtarıp sağa doğru baktım.
"Çık.
Çıksana bir." diye fısıldadım. Hızlı bir şekilde çıktığında koltuk
altlarımdan tutup beni kendine çevirdi. Ellerini yüzüme koyduğunda ürkmüş
gözlerle yüzümü süzdü.
"Canın
mı acıdı?"
Gülerek
dudaklarına yapıştığımda ellerimi kollarına koydum ve kendime doğru çektim.
"Yatağa otur, sırtını yasla, kucağına geleceğim." diye komut
verdiğimde gözlerini devirip sırtını yatak başlığına yasladı. Ellerimi
omuzlarına koyup ona istekle baktığımda mavilerindeki korkunun ağırca
dağıldığını fark ettim. Kucağına yavaşça yerleştiğimde kalçalarımı kaldırıp
yeniden içime girdi. Çatılan kaşlarıyla dudaklarını birbirine bastırdı.
Omuzlarına tutunarak onu içime almaya başladığımda dudaklarımı dişleyip hızlandım.
Mete, kasılarak alnını omzuma yasladığında "Canımı almaya garezin mi
var?" diye güçlükle konuştuğunda kıkırdayarak üzerinde zıplamaya başladım.
Ellerini
kalçama koyup kendini ittirmemek için beni yönlendirdi. Bir anda kendimi
yatakta sırt üstü pozisyonunda bulduğumda ellerini başımın iki yanına koyup
sertçe kendini içime ittirdi. İnlememek için yeniden elimi dudaklarıma
örttüğümde dizlerinin üzerinde, kalçalarını hızla hareket ettirmeye başladı.
Dudaklarını sıkmaktan burun delikleri genişleyip duruyordu. Yeniden üzerime
eğildiğinde plank pozisyonuna geçti ve yalnızca kalçasını hızlı ritimlerle
oynatmaya devam etti.
Dudağımdaki
elimi çekmemi istiyormuşçasına öptüğünde elimi çektim. Dudaklarını yalayıp
dudaklarını dudaklarıma yasladığında hızla öpüşlerine karşılık vermeye
başladım. Birbirimizi susamışçasına ve sanki hiç görmemişçesine öpmeye
başladığımızda içimdeki varlığının daha da büyüdüğünü hissettim.
Dudaklarımın
içine uzatarak "Hatun, hatun." diye fısıldadığında kafasını iki yana
salladı. "Beni deli ediyorsun hatun, bir tek senin için var olan bedenimi
yok etmek istiyorsun," dişlerini sıktı, "hatun!"
Titrek
soluklarını bırakarak öfkeyle soluduğunda başımı geriye doğru attım. İçimdeki
varlığı sanki kalbimi durduracak kadar güçlüydü ama bir o kadar beni ona muhtaç
bırakacak kadar bağımlılık yaratıcıydı. Mete'nin nefeslerini boynumda ve
çenemde hissederken kalçalarımı çevirdim.
"Eyşan,"
diyerek öfkeyle soluduğunda yüzünü boynumdan çıkartıp hemen başımın yanındaki
yastığa bastırdı. Yüzümü ona doğru çevirdiğimde yastığı ısırıp boğukça
inlediğinde ritimleri arttı. Dudağıma yasladığım elime bıraktığım kesik
inlemelerimle sona yaklaştığımı hissediyordum. İçimde kasılan penisin daha da
büyüdüğünü hissettiğimde hızını arttırdı. Şişen pazıları, üzerime ağırlığını
vermek istemiyormuşçasına titremeye başladığında yeniden dudaklarının arasına
aldığı yastığa boğukça inledi.
Sona
yaklaştığım anda köklerini vajinama yaslayıp durdu. İçime dolan sıvıyla
seğirerek kaldı. Titreyen bedenini güçlükle hareket ettirip kendini yana
attığında, rahatlamış ve kızarmış yüzüne bakarak kıkırdadım.
!BURADAN
DEVAM EDEBİLİRSİNİZ!
Mete,
yan gözüyle bana bakıp kafasını iki yana salladığında ısırdığı alt dudağını
yalayıp yeniden dişledi. Birkaç dakika yükselip alçalan gövdesini kontrol
altına aldı. Bana doğru dönüp sağ elini şakağına yaslayıp yukarıdan yüzümü
izledi. Gözlerindeki parıltıyla yüzümün her bir noktasına dokunurken damağını
şaklattı.
"Ne
yapacağız biz senin bu cengâver halinle?"
Sol
omzumu kaldırıp indirdiğimde bakışları omzuma çevrilip yeniden gözlerime
yükseldi.
"Hoşuna
gitmediğini söyleyemezsin." diye fısıldadım.
Gözlerindeki
parıldama, şefkatli bir şükrana çevrildiğinde gözleri şöyle bir yüzümde
gezindi. Ardından dudaklarında büyük bir tebessüm oluştu.
"Ne
hoşuna gitmesi hatun, ölürüm lan sana." dedi ve elini şakağından çekip
alnıma derin bir nefes alarak bir öpücük bıraktı. Yine derin bir nefes çekerek
burnumun ucuna da öpücük bıraktığında gülümseyerek gözlerime baktı.
"Canım,
kanım, kadınım." dedi ve gözlerimin kapanmasını sağlayıp her ikisine de
narin bir öpücük bıraktı. "Karım." Yeniden alnımı öpüp doğruldu ve
yataktan kalkıp banyo olduğunu düşündüğüm kapıyı açtı. İçeriye bakınıp yeniden
yatağa geldi ve göğsümdeki sutyene sırıtarak baktı.
"Ana
sutyeni unutmuşuz, gözümden kaçmış." dedi ve gülerek sağ kolunu dizlerimin
arkasından geçirdi. Gülerek doğrulup beni kucağına almasına izin verdiğimde
banyoya doğru yürüdü.
💞
Yazar,
Ağzından
Yansın,
Çağan Şengül & Emre Aydın
Her
yara, ardında bir iz bırakır.
Bazıları
zamanla silikleşir, bazıları ise ne kadar geçerse geçsin, ilk günkü kadar
tazedir. Eyşan'ın yaraları da böyleydi. Bazıları sadece bedenindeydi;
iyileşmiş, kabuk bağlamış, belki hafif bir acıyla hatırlatan izlerdi. Ama
bazıları... Onları ne zaman hissetse nefesi daralıyor, göğsüne görünmez bir
ağırlık çöküyordu.
Onu en
çok değiştiren yara hangisiydi? İlkini hatırlıyordu... Çocukken dizlerini
kanattığında annesi ellerini şefkatle tutar, "Geçecek kızım, iz bile
kalmayacak," derdi. O zaman inanmıştı ama büyüdükçe, bazı yaraların
geçmediğini, izlerin bazen en derinlerde kaldığını öğrendi.
Eyşan,
yanında uyuyakalmış Mete'yi izlerken yüzünü yavaşça Mete'nin sıcak, çıplak
göğsüne yasladı. Mete, uyku sersemliğiyle kollarının arasındaki kadına sıkıca
sarılıp derin bir nefes verdiğinde Eyşan, gözlerini kapattı.
Zamanında
yara almış iki insan, birbirlerine olan bağlılıklarıyla uykuya dalarken salonda
oturan Çilingir, sessizliğiyle kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde, öylece
tavana bakıyordu. Kulağını kabartan adım seslerini işittiğinde kafasını
yasladığı yerden kaldırdı ve yüzünü karanlığa doğru çevirdi.
"Uyumadın
mı sen?" diye fısıldayan Selçuk'u gördüğünde kafasını belli belirsiz
salladı ve yeniden önüne döndü.
"Uyku
tutmadı." diyerek küçük bir açıklama yaptığında Selçuk, sağdaki tekli
koltuğa oturup arkasına yaslandı. Çilingir, ona baktığında tek kaşını kaldırdı.
"Sen
niye uyumadın."
Selçuk,
omzunu silkti.
"Uyku
tutmadı."
Çilingir,
yüzünü ifadesizliğe gömüp yeniden tavana bakmaya devam etti. Komodinin
üzerindeki saatten yayılan, saniye çubuğunun tık sesi salondaki tek gürültüydü.
Bir süre sonra sessizliğe dayanamayan Çilingir'in dudakları ağırca aralandı.
"Babam
şehit olduğunda ben henüz üç yaşındaymışım. Annem ise ben Milli Savunma
Sınavını kazandığım gün vefat etti. Annemin beni ölmeden önce son emanet ettiği
kişi abimdi. Abim benden üç yaş büyüktü, Ahmet ile aynı yaştalar, belki de o
yüzden iyi anlaşmışlardı."
Selçuk,
Çilingir'e baktığında Çilingir, derin bir nefes aldı.
"İki
sene boyunca Harbiyeli olarak takıldım. Ardından sarmadı, bende gittim bölüm
değiştirdim. Suikast ekibi diye bir şey varmış ona başvurdum. Milli İstihbarat
Teşkilatı'nın alt kollarındanmış, bilmiyordum. Bir gece yarısı telefonum çaldı,
sabahta üniversite sınavına gireceğim he. Her neyse, o telefonu açtım. Duyduğum
tek şey şuydu: 'Üniversite sınavın bittiği andan itibaren hayatın kararacak.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.' cümleleriydi."
Çilingir'in
dudaklarında büyük bir tebessüm olduğunda Selçuk'ta gözlerini kaçırarak
gülümsedi.
"Gerçekten
sınavım bittikten sonra hayatım karardı. Suikast birimine atandım. Kimliğimi
elimden aldılar. Asıl ismim Bora Yalaz Arınlı, biliyorsun, daha önceden
söylemiştim. Çilingir olduktan ve sınav sonucum sonrası Ankara'da, Mete ve
Caner ile tanıştım. Barış'ta vardı tabii ki," kıkırdadı,
"kokarca."
Çilingir,
gözlerinin önüne gelmişçesine gözlerini kapattı ve kıkırdayarak kafasını iki
yana salladı. "Lakabını da eğitimlerde lağım çukuruna düşüp durduğu için
almış." dedi ve elini dudaklarına gerip seslice güldü. Selçuk, bu bilgiyle
kaşlarını kaldırarak güldüğünde Çilingir, yeniden kollarını göğsünde bağladı.
"Uzun
zaman sonra, Alparslan Çakır, herkesi toplayacak bir tim oluşturdu. Liderimiz
Mete oldu. Mete okul birincisiydi, her alanda ama bütün alan diyorum bak, çok
iyiydi. Başarılı bir öğrencilik hayatı geçti. Bizimkilerde iyiydi ama
hiçbirimiz onun kadar olamadık fakat her birimizin de farklı yetenekleri
vardı."
Bacak
bacak üstüne atıp omuzlarını rahat bıraktı.
"Mesela
Caner, eskiden atışları kötü olmasına rağmen çok iyi bir keskin nişancı oldu.
Barış, taklitçimizdi. Saha görevlerine hep önce o giderdi. Takımın çapkınıydı
ki sonradan durulmuş. Neyse bunu dediğimi duymasın." Kıkırdayarak Selçuk'a
baktı, ardından sehpaya odaklandı. Yüzündeki mutlu tebessüm mimikleri ağırca
silindi.
"Büb,"
dedi ve sustu. Burnunu çekip boynunu kütlettiğinde kaşları çatıldı.
"Bünyamin Boraç Arınlı, bomba tahrip uzmanıydı."
Sağ
bacağını sol bacağından kaldırıp dirseklerini dizlerine yasladı. Bakışları
sehpanın üzerinde soluklanıyordu.
"Ben
ve Zafir ise kimliksiz bir şekilde, o time atanmış Suikast Ekibi'nin
parçalarıydık. Yüzbaşıydım, İstihbarat ve Taktiksel Yönlendirme. Ölüm anonsçusu
derlerdi bana. Ölümü çağıran, kapıyı açan. Zafir ise rüzgârdı. Tutmak zordu
kendisini ve ayrıca çevirmendi. On beş tane dil biliyor."
Çilingir,
kaşları çatık bir şekilde ellerine bakarken kafasını iki yana salladı.
"Zafir
öldü olarak gösterildikten sonra bir mezar açıldı ve gerçekten biz abimi o
mezara gömdük." dediği an dudaklarında acının bir tebessümü oldu. "Tâ
2017'de ölmüş biri için neden kalbim ağrıyıp duruyor, bilmiyorum."
Sol
gözünden akan yaşı silmedi.
"Babam,
vatana ihanet edenler yüzünden şehit olmuş, Bozkır Timi'ndeyken. Annem, eğer
yaşıyor olsaydı abim yine de bize ihanet eder miydi?"
Bu
sefer de sağ gözünden bir yaş aktı. Selçuk, kaşları yukarıda bir şekilde
suskunca ağlayan Çilingir'i izledi.
Sesi
giderek çatallaşmaya başladı. "Ona olan duygularım 2017'de onunla toprağa
gömülmüştü. Karşımdaki insanın ne bok olduğunu biliyordum. Mete, onu
bıçakladığında ya da ağzının içine bir kurşun sıktığımda canım acımadı."
dedi ve Selçuk'a baktı.
"Peki
şimdi neden canım acıyor?" deyip kafasını sorarcasına iki yana salladı.
Selçuk'un bir şey diyemeden yüzünü çevirmesiyle Çilingir, burnunu çekti ve
bakışlarını kaçırdı.
"Ahmet'ten
dolayı." dedi ve yüzünü yere eğdi. "2017'den beri hain olmamasına
rağmen hainmiş gibi anılması," dişlerini sıktı ve gözlerini sıkıca yumdu,
"Bünyamin'in hain olması canımı acıtıyor," kafasını iki yana salladı,
"gözü kapalı canımı vereceğim kardeşimin karısına sıktığı o kurşun
yüzünden canım acıyor." Kapalı gözlerinden yaşlar yerdeki parkeye damladı.
Sesi
boğuklaştı.
Hıçkırarak
"O kadının yüzüne bakarken ben utanıyorum. Onların yanında olmak bile
istemiyorum. Zamanında o kadının babası benim babamın can yoldaşıymış. Mete'nin
babası, benim babamın can yoldaşıymış. Benim babam şehit olduğunda onların
babaları sırtlamış bedenini. Ya benim abim yüzünden Mete can yoldaşını
kaybetseydi, ben nasıl yaşardım, nasıl nefes alırdım?" dedi.
Merdivenlerin
başında oturan Ahmet ve Mete, hıçkırıkları kaçmasın diye ellerini ağızlarına
yasladı. Kızaran yüzleriyle Çilingir'e bakarken Selçuk'un kaşları çatıldı ve
yüzünü sola doğru çevirdi. Islanmış yanaklarıyla onları fark ettiğinde Mete,
işaret parmağını elinin üzerine götürdü ve kafasını iki yana salladı. Ağırca
oturdukları yerden kalkıp Çilingir'e duyurmadan kalkıp gittiklerinde Çilingir,
onları gerçekten duymamıştı.
Selçuk,
yeniden Çilingir'e döndüğünde kafasını iki yana salladı.
"Eyşan'a
yardım et o zaman." dediğinde Çilingir, sorarcasına Selçuk'a baktı.
"Mete'yi
canın pahasına korumaya devam et. Mete'nin yaşaması, Eyşan için en büyük hediye
olur." dedi ve ağırca oturduğu yerden kalkıp merdivenleri tırmanmaya
başladı.
Mete,
Eyşan'ın uyuduğu odaya girip sırtını kapıya yasladığında elini ağzına yaslayıp
kafasını iki yana salladı. Gözünden akan yaşlarla karısını izlerken yere çöktü
ve kollarını bir çocukmuşçasına bacaklarının etrafına sardı. Aralı kalmış
dudaklarından titrek nefesler alıp verirken gözleri karısının yüzünden hiç
ayrılmıyordu. Yüzündeki acının mimikleri, gözlerinden akan yaşlarla
sarmalanıyordu.
Her
yaranın bir hikâyesi vardı.
İşte bu
yüzden her yara, bir iz bırakırdı.
Bazıları
zamanla silikleşir, bazıları ise ne kadar geçerse geçsin, ilk günkü kadar taze
kalırdı.
🪶
28
Nisan 2022 / Hewraman Köyü, İran
Mete
Mert Çakır, Ağzından
"Neden
geçmiyor?"
Ruhumun
koridorlarında yankılanan sorunun bana ait olduğunu fark ettim. Kapıya
yaklaştıkça ses giderek artmıştı. Aralıktan içeriye girdiğimde kendi siluetimi
gördüm. Etrafa sıçramış suların ortasında kalmıştı ve ellerini yıkıyordu. Ona
doğru ilerlemeye devam ettiğimde lavabonun beyazlığını kaybetmesine neden olmuş
kanları gördüm.
Siluetim,
elindeki sabunu sertçe avuçlarının içine bastırıyordu. Yüzü buruşuk bir şekilde
dudaklarını kıpırdatıyordu. Mavi gözlerinden akan her bir damla yaşın sanki
tenimde varlığını hissedebiliyordum. Musluktan akan suyun altındaki elinden
sürekli kanlar akıyordu. Rengi, uzun zaman geçmesine rağmen hâlâ keskinliğini
koruyordu.
"Lanet
olsun!"
Bu an,
Bünyamin'i öldürdüğüm güne aitti.
Gördüğüm
rüyanın, bilinçaltımdan bir kesit olması, beni yeniden uykusuz bir gecenin
kollarına bırakmıştı. Eyşan, uyuyakaldıktan sonra yanından kalkıp üzerime kendi
kıyafetlerimi giymiştim. Odadan sessizce çıktığımda merdivenlerde oturan
Ahmet'in yanına sakince çökmüş ve Çilingir'in gülme sesiyle konuşmasını
dinlemeye başlamıştım. Bir süre sonra acı gerçekler yüzümüze vurulduğunda
kendimi yeniden odaya atmıştım.
Çilingir,
abisi yüzünden acı çekiyordu.
Ben ise
yaşadığım ve ortasına düştüğüm, ortasına düşürdüğüm herkes için ağlamıştım.
Sabahın ilk ışıklarıyla kendimi salona attığımda öylece koltukta oturuyordum.
İçimdeki Bozkurt sessizdi ama zihnimde bir yılan vardı. Geçmişin en kirli
oyunlarına şahit olan bir yılan, düşünce yılanı.
Ruhumun
derinliklerinde, dört duvar içinde yaşattığım Bozkurt güvendeydi ve yılan ona
ulaşamazdı. Ağzındaki zehir, gücünü arttırdı aniden yolunu değiştirdi. Zikzak
çekerek yerde kıvrılan yılan, geçmişe doğru ilerlemeye başladı. Geçmişte
birikmiş kanın kokusu yılanı cezbediyordu.
"Mete?"
Birden
yılan, düşüncelerimi bölen sese tıslayıp geriye doğru kaçtı. Son bir kez
kafasını kaldırıp bana baktı. Dilindeki zehir, kehribar gözlerine kaymıştı.
Gözlerindeki hırsla birlikte ruhumu terk etti ve ben bakışlarımı onu kaçıran
Çilingir'e çevirdim.
"Efendim?"
Eli
kucağımdaki ellerimin üzerine değdiğinde gözlerimi kırpıştırdım.
"Parmaklarını
sıkmaya biraz daha devam edersen kıracaksın."
Parmaklarımı
sıktığımın bilincinde değildim.
Çilingir,
karşımdaki koltuğa çöktüğünde dik tutmaya çalıştığı omuzlarını biraz daha gerdi
ve kehribarlarını bir taş misali gözlerime devirdi.
"Caffar'ı
aradım, biraz önce. Ne zaman çıkıyoruz?"
Eyşan'ın
Asena Gündüz isminden sonsuza kadar kurtulması için bugüne kadar olan tüm
dosyaların silinmesi gerekti ama onu silmek demek, askeri hayatını
bitirebilirdi. O yüzden mantıklı kararlar almam gerekliydi.
Kollarımı
göğsümde bağlayıp çenemi dikleştirdim.
"Askeri
izleri silmeden bunu başarabilir miyiz?" diye sorguladığımda kafasını
salladı.
"Göstermelik
bir kâğıt ile tüm izleri sileriz. Sanki daha önce hiç Asena Gündüz olmamış gibi
yapabiliriz. Adı, sanki Asena Eyşan Boduroğlu'ymuş olarak yazıldı diye
gösteririz."
Kafamı
ağırca salladığımda merdivendeki adım seslerine dikkat kesildim. Bakışlarım
Çilingir'in şişmiş gözlerinden ayrılıp merdivene çevrildiğinde Eyşan'ın
gülümseyerek bize yaklaştığını gördüm. Dudaklarımda, ne zaman oluştuğunu fark
etmediğim bir çekilmeyi hissettiğimde yanıma oturup arkasına yaslandı.
"Günaydın."
diyerek selamlamasını yaptığında ona doğru döndüm. En son bıraktığımda rahatça
ve sessiz(!) bir şekilde uyuyordu.
"Uyusaydın
biraz daha?" diye söylendiğimde kafasını iki yana salladı.
"Migrenim
tutar, fazla uyumam iyi olmaz."
Alnına
eğilip küçük bir buse kondurduğumda Selçuk'un sesini işittim.
"Bu
ne abicim ya sabah sabah mıç mıç?"
Kıkırdayarak
geri çekildiğimde Eyşan'ın kaşları çatıldı.
"Sana
ne be?" diye çemkirdiğinde gülerek Selçuk'a baktım. Selçuk'un göz ucuyla
Çilingir'e baktığını fark ettiğimde arkama yaslanıp Çilingir'e baktım. Bir
tebessümü vardı ama bakışları kaçmıştı. İçli bir nefes alıp gözlerimi
kaçırdığım sıra ayağa kalkıp ellerimi ceplerime soktum. Eyşan'a döndüm.
"Barış
ve Alev uyandı, mutfakta kahvaltı hazırlıyorlar. Kahvaltınızı edin, aç bırakma
kendini."
Eyşan,
kafasını salladığında ayağa kalktı ve mutfağa doğru ilerleyecekken sol elimi
cebimden çıkartıp koluna uzandım. Bakışlarım Çilingir, Ahmet, Selçuk ve Orkun'a
çevrildiğinde kabanlarını alıp kapıya doğru yaklaştılar. Evden çıktıklarında
sağ elimi cebimden çıkarttım ve ellerimi yanaklarına yükselttim.
"Kendine
ve ikizlerimize dikkat et yavrum." gözlerimi kıstım "Tamam mı? Aklım
sende kalmasın." Alnından öpüp geri çekilmeden yanaklarına nefes çekerek
öpücüklerimi kondurdum. Eyşan, kıkırdayarak gülümsediğinde gülüşüne büyük bir
öpücük kondurup ellerimi yanaklarından çektim.
"Sizde
dikkat edin, aklım sende kalmasın."
Gülümseyerek
kafamı salladım ve koltuğun üzerindeki kabanımı alıp üzerime giydim. Kapıya
doğru ilerleyip evden çıktığımda kapının önüne çekilen pikaba baktım. Arka
kapısı aralandığında arabaya binip kapıyı kapattım. Orkun, aracı çalıştırıp
gaza bastığında Selçuk, omzunun üzerinden bana baktı.
"Oraya
gittiğimizde ne yapmayı düşünüyorsun?"
Boğazımı
temizledim.
"Eyşan'ın
yani Asena Gündüz'ün geçtiği tüm kanlı dosyaların üzeri kapanacak şekilde her
yerden sildireceğiz. Sadece rütbelerinin olduğu görevler ve ödül sahibi olduğu
dosyalarda da adı Asena Eyşan Boduroğlu olarak değiştirilecek."
Kafasını
salladı.
"Çok
mantıklı ve artık evli olduğu için de bundan sonraki dosyalarda, senin
soyadınla var olacak."
Kafamı
salladım.
"Aynen
öyle."
Selçuk
gülümseyerek önüne döndüğünde bakışlarımı sola çevirdim ve Ahmet ile Çilingir'e
baktım.
"Konsolosluğa
gitmemizin bir diğer sebebi de Ahmet'in artık gizlenecek bir şeyi
kalmaması."
Ahmet'in
gözleri bana çevrildiğinde gülümseyerek ona bakmaya devam ettim.
"Caffar,
senin de dosyalarını ayıkladı ve ortaya çıkarttı."
Ahmet,
şaşırarak bana bakmaya devam ettiğinde Selçuk'un bana döndüğünü hissettim.
"Bunların
hepsini nasıl hallettin bir günde?" diye sorduğunda ona bakarak
gülümsememi sildim "Bir gün olduğunu kim söyledi?" çenemi havaya
kaldırdım.
"Eran
Bağrı'nın peşindeyiz. Bu kişi örgütün ideolojik liderlerinden biri. Ve Miran,
Eran'ı tüm bu kargaşayı bir arada tutmak için kullanıyor."
Ekip
üyeleri arasında bir gerginlik başladı. Barkın gözlerini kısıp, "Eran
Bağrı mı? O adam çok güçlü. Neredeyse hiç iz bırakmıyor." dedi ama gözleri
hem kararlı hem de tedirgindi.
"Bu
yüzden plan yaptım." dedi Eyşan. "Onu tuzağa düşürmek için yeni bir
kimlik edineceğim. Karşılarına çıkacağım. Beni öldürecekler yani öldürdüklerini
düşünecekler ve öylece ortadan kaybolacağım ama ölmeyeceğim."
Anlattığım
cümlelerden sonra Selçuk'un kaşları yukarıya tırmandı.
"Oha,
sen o günden beri mi bu planı yapıyorsun?"
Kaşlarımı
çattım.
"Daha
bitmedi bekle."
"Osman
üsteğmenim, Ayda Gündüz uyanmış, size haber vermem emredildi."
Osman,
kafasını salladığında ayağa kalktım. O gece zaten ayrı bir geceydi. Silah
sesini duyup dışarıya nasıl fırladığımı bile hatırlamıyordum. Kalbimde yaşayan
korku, hiç ensemi bırakmıyordu. Osman ile birlikte sıhhiyeye vardığımızda,
ortamı dolduran steril koku ve tıbbi cihazların mekanik sesi bizi karşıladı.
Alperen,
kız kardeşinin yanına oturmuş elini tutuyordu. Ayda'nın bakışları bir anlığına
bize çevrildiğinde gözlerimi Eyşan'ın yüzüne çevirdim. Dudaklarında içten bir
tebessüm vardı ama sanki içi kanıyor gibiydi. Yanına yaklaşıp öylece
bakışlarımı kaçırdım. Bana baktığını hissettiğimde Alperen'e döndüm.
"Geçmiş
olsun." diye söylendiğimde hafifçe gülümsedi ve kız kardeşine döndü.
"Evet,
güzelim anlat bakalım. O gece ne oldu?" diye mırıldandığında ellerimi
ceplerime sokup kafamı sola hafifçe eğdim. Ayda, titreyen gözlerini Alperen'in
gözlerine mıhladı. Korktuğunu önce gözleriyle belirtti ardından cümlelerini
bulmuşçasına söylendi.
"Sana
sürpriz yapacaktım. Okulumun biteceğini ama sınavı veremediğimi biliyordun. O
sınavı verdiğimde sana söylemedim ve buraya geldim. Kapının önünde, uzakta
köpeği olan bir adam vardı. Herhalde, köpeğini gezdiriyor diye düşündüm ama bir
ıslık sesi oldu. Askerlerle konuşuyordum o sırada ve birden vurdu beni."
diye bir açıklama yaptığında kaşlarımı çattım.
"Adamın
yüzünü ya da köpeğin cinsini görebildin mi?" diye sorguladığımda bana
bakıp kafasını iki yana salladı.
"Karanlıktı."
Anlayışla
kafamı sallayıp bakışlarımı yere indirdim. Cebimdeki telefonun ritmik sesiyle
elimi cebimden telefon ile birlikte çıkarttım.
HÇ
Dilim
istemsizce arkamdaki dişe saplanırken aramayı cevaplandırıp telefonu kulağıma
yasladım ve kapıya doğru yürüdüm.
"Efendim?"
"Alo,
oğlum nasılsın?"
"Aynı."
diye bir sözcük koptu zihnimden. Bir süre sessizlik sardı iki telefon arasını.
Sessizliğin ardından annemin sesi tekrar duyuldu. Yumuşak ve endişeli bir tını
vardı tonunda, sanki sesindeki her titreşim, kilometrelerce ötedeki bir yarayı
iyileştirmek için çabalıyordu.
"Oğlum,
sesin yorgun geliyor. Bir şey mi oldu?"
Bir an
duraksadım. Ne söylenirdi ki?
Ayda'nın
başına gelenleri mi anlatmalıydım, Eyşan'ın yapmak istediği şeyin içimde
bıraktığı boşluğu mu, yoksa Miran'ın üstümüzde kara bir bulut gibi dolaşan
tehdidini mi?
"Yarın
akşam saat 20:00'de sana geleceğim." diye mırıldandım.
Annemi
bir an için duraksatan bu cevabım, bana sanki onun zihnindeki tüm düşünceleri
karıştırmış gibi geldi. Sesindeki endişenin yerini, hafif bir şaşkınlık
almıştı.
"Yarın
mı? Oğlum, her şey yolunda mı?"
"Yolunda
değil ama girecek." diye yanıtladım, sesimde bir güven telkini yaratmaya
çalışarak ama içimdeki dalgalanmalar o kadar büyüktü ki, söylediklerim bile
kulağıma sahte geliyordu.
Annemin
sesi bir kez daha duyuldu, bu kez daha sıcak ve rahatlatıcı bir tonda.
"Yarın görüşürüz o zaman. Seni çok seviyorum, kendine dikkat et."
Telefon
kapandı ama içimde yankılanan duygular bir türlü dinmedi. Cebimdeki telefon,
elimdeki sorumluluklar gibi ağırlaşıyordu. Bilinçsizce yanağımın içini
dişlerken kolumdaki eli hissettim. Bakışlarım Eyşan'ı bulduğunda tek kaşı
sorgularcasına yukarıya kıvrılmıştı.
"Bir
sorun mu var?" diye sorduğunda kaşlarımı çatıp kafamı iki yana salladım.
Elimdeki telefon yeniden titrediğinde yazan isim, kaşlarımın hızla yukarıya
yükselmesine neden olmuştu.
Çilingir
Telefonu
açtım.
"Lan
amcuk, nörüyon?"
Gözlerimi
devirip gülerek Eyşan'ın yanından geçtim ve yürümeye başladım.
"Ne
gülüyorsun oğlum? Ha, amcuk deyince hoşuna gitti. Az değilsin be oğlum! Delisi
olduğunu bu kadar belli etme." diye devam ettiğinde sıhhiyenin kapısından
çıktım.
"Odaya
geçiyorum bekle."
Telefonun
ucundan büyük bir kahkaha patladığında aptalca gülümsememe engel olamadım.
"Oooooooo!
Dirty talk en sevdiğim."
Odama
geçip kapıyı kapattığımda elimi cebime sokup pencereye yaklaştım.
"Oğlum
ne pislik bir adam olmuşsun diyeceğim ama eskiden de böyleydin sen. Hiç
değişmemişsin amına koyayım ya."
Yeniden
güldüğünde kafamı iki yana salladım.
"Ya,
ya sen sanki değiştin göt. Hâlâ aşkım, hâlâ bebeğim deyip duruyorsun. Aşkının
peşinde koşa koşa salak oldun."
Bu
cümleye bir kahkaha patlattım. Harbiden de Eyşan'a salak olmuştum. Âşık
olmuştum. Deli divane olmuştum.
"Gevşek
herif. Çıkarıp ağzına vereceğim şimdi. He söyle, niye aradın?"
Damağını
şıklattığını duydum.
"Şak,
şak, şak yavvvvşak! Utanıyor, ondan sonra bir de gelmiş niye aradın diyo. Her
neyse, sana bombam var."
Anlık
ciddileştim.
"Gönder
patlasın."
"Hakkâri’den
haber aldım," dedi. Sesindeki ciddiyet, vücudumdaki tüm tüyleri diken
diken etti. "Aradığınız bir adam varmış, Hayalet Çoban, hareket halinde
olduğu görülmüş. Yeni bir hedef var ve sizi oyuna çekmeye çalışıyor
olabilir."
Gözlerimi
sıkıca kapattım. Birkaç saniye sessizlik oldu. Hayalet Çoban. Bu ismi duymak,
içimdeki tüm alarm sistemlerini tetiklemişti.
"Anladım,"
dedim soğuk bir tonla. "Konumu ve detayları gönder."
"Mete.
O adam sadece bir isim değil, Türkiye için ciddi bir tehdit. Bunun
farkındasınız, değil mi?" diye söylendi ama sesindeki ciddiyet her geçen
saniye daha da omuzlarımı düşürüyordu.
Gözlerimi
açıp dışarıyı izledim.
"Biliyorum.
Hatta bugün Eyşan, kendini öldü olarak göstermeyi bile düşündü." dediğimde
nedenini bilmediğim bir şekilde kafasını salladığını hissettim.
"Bu
çok gereksiz bir seçenek. Yolu uzatmaktan başka bir boka yaramaz. Hümeyra
teyze, yarın senin buraya geleceğini söylediği için aradım. Henüz Hayalet
Çoban'ı araştırdığımı bilmiyor, söylememi ister misin?" diye
sorguladığında bende kafamı iki yana salladım, sanki görecekmiş gibi.
"Hayır,
yarın ben geldiğimde bizzat yüz yüze konuşuruz."
"O
zaman badi, ben konum falan atmıyorum. Yarın geldiğinde konuşuruz."
Kafamı
salladım. "Tamam."
Tam
kapatacaktı ki "Çilingir." diye seslendim.
"Ne
lan?"
Gülümsedim.
"Sesini
duymak güzeldi."
"Kes
mavi gözünü siktiğimin aşığı. Gelmiş bana halleniyor siktir git!"
Kahkaha
atarak telefonu kapattığımda, odanın sessizliği üzerine düşen kahkahamın
yankıları hala kulaklarımda çınlıyordu. Gülümsedim ama içimdeki boşluk, hafif
bir kasvetle birleşerek yavaşça vücudumu sardı. Çilingir'in söyledikleri hala
kafamda dönüp duruyordu.
Hayalet
Çoban.
Miran
Zafir.
O adam,
karanlık bir gölge gibi bizi izliyordu. Her an her şey değişebilirdi.
Düşüncelerim hızla yer değiştirdi; dün geceki olaylar, Eyşan'ın hâlâ kafasında
taşıdığı yük, bir an olsun içimi rahat bırakmıyordu. Eyşan'ın söyledikleri,
Çilingir'in söyledikleri, her şey birbiriyle bağlantılı gibiydi. O kadar
karanlık ve belirsizdi ki, her an karşımıza çıkabilir, her şeyin kontrolden
çıkmasına neden olabilirdi.
Odadan
çıkıp birkaç adım attım, tekrar telefonu cebimden çıkardım. Çilingir'in
söylediklerini düşünürken, içimde bir şeylerin eksik olduğunu fark ettim.
Hayalet Çoban'ı yenecek miydik? Yoksa, her şeyin başlangıcına mı dönüyorduk?
Elimdeki
telefonun ekranını açıp rehbere girdim. Eskiden aynı liseyi okuduğum arkadaşım
olan ve hâlâ bağımı koparmadığım Caffar'ın numarasını bulup arama tuşuna
bastım. Telefonu kulağıma yasladığımda bakışlarım etrafta gezindi. Kendimi
askeriyenin bahçesine attığımda aramam cevaplanmıştı.
"Ooo
yüzbaşım, nasılsın?"
Gülümsemeye
çalıştım.
"İyiyim
Caffar, sen nasılsın?"
Gülme
sesini işittim.
"İyiyim
yüzbaşım. Öyle yuvarlanıp gidiyoruz."
"Caffar,
sana işim düştü dostum."
"Emretmen
yeter yüzbaşım. Emir demiri keser."
Kaşlarımı
çatıp derin bir nefes aldım.
"Asena
Gündüz, vardı ya hani sana lisedeyken bahsettiğim?"
"Buldun
mu lan yoksa?" diye bağırdığında gülerek "Evet." dedim.
Kahkahalarının arttığını fark ettiğimde derin bir iç çektim. Dudaklarımdaki
gülümseme eriyip giderken onun da artık gülmediğini fark etmiştim.
"Sorun
yoktur inşallah."
"Caffar;
bana bu zamana kadar Asena Gündüz'ün yaptığı tüm işleri, tüm dosyaları, nerede
ne yapmış, hangi hudutlarda gizli dosyasının tutulduğunu öğrenir misin?"
diye sıraladığımda "Tabii ki de yaparım ama bu bayağı bir süre alır,
vaktin var mı?"
Görmeyeceğini
bilerek kafamı iki yana salladım.
"Miran
Zafir diye birini duydun mu?"
Öfkeli
nefesini işittiğimde kaşlarım yeniden çatıldı.
"Olmayan
şerefini siktiğimin Hayalet'i!" diye tısladığında dişlerimi sıktım.
"Kusura
bakma yüzbaşım ama o şerefsizi her yerde bizde arıyoruz. Bunun bir tane karısı
var, Rojin diye. Rojin'in Allah belasını versin. Onun yüzünden İran karıştı.
Konsolosluktan kafamı çıkartamıyorum. Abisini de Suriye'de sıkıştırmaya
çalışıyoruz, ele avuca sığmıyor koyduğumun piçleri!"
Alt
dudağımı dişleyip bıraktım.
"Caffar,
Asena Gündüz'ün ailesi Ethem ve Yağmur Boduroğlu. Zamanında tehdit edildikleri
için kızlarının adını Asena Gündüz olarak değiştirmişler ve o şekilde asker
yapmışlar. Asıl adı Eyşan Boduroğlu ama kayıtlarda Asena Eyşan Boduroğlu olarak
geçiyor. Bu bilgiler ışığında ne var ne yoksa topla. Miran denen o it yüzünden
Eyşan kendini öldü olarak gösterecekti."
"Yüzbaşım,
yenge hanımın kendini öldü olarak göstermesine gerek yok. Şu dosyaları
toparladıktan sonra geçmişi kirliyse ki büyük ihtimalle uğraştıklarına göre bir
karın ağrıları vardır, ismini değiştiririz."
Bakışlarımı
ufka çevirdim.
"Dosyaları
toparladıktan sonra bana ulaş, olur mu?"
Caffar'ın
keyifli sesini işittim.
"Emriniz
başım üstüne yüzbaşım. Allah'a emanet olun, yengeye hürmetler."
Tek
kaşım yukarıda bir şekilde Selçuk'un yüzüne bakarken Selçuk'un gözleri büyüdü.
"Vay
anasını! Ulan sende ne kirli çıkıymışsın ha?" diye ağır tepki verdiğinde
yüzümü rahatlatıp kafamı iki yana salladım.
"Bu,
hiçbir şeydi. Asıl bombayı ben, Eyşan kollarımın arasında bayıldığında
patlattım."
"Yavrum,
ben asla size zarar getirmem Kılınıza bile dokunamazlar."
Eyşan'ın
gözleri baygınca bana bakmaya başladığında duymadığını anlamıştım. Öylece
yüzüme bakıyordu.
"Beni
duymuyorsun? Eyşan. Yavrum ne olur, korkutma beni."
Kollarımın
arasındaki kadınımın bayıldığını fark ettiğimde büyüyen gözlerime ve
şaşkınlığıma engel olamamıştım.
"Eyşan!"
diyerek onu sarstığımda bunun bir işe yaramayacağını anlayıp dikkatli bir
şekilde kucağıma aldım ve odanın kapısına doğru yürüdüm. Sağ bacağımı havaya
kaldırıp kapının kulpuna postalımın topuğunu bastırıp kapıyı araladım.
Postalımın ucuyla kapıyı araladığımda bana meraklı bakan gözlere aldırmadan
hızla revire doğru yürümeye başladım.
"Mete,
Eyşan iyi mi?"
Selçuk'un
sorusuyla kafamı belirsizce salladım.
"Umuyorum
Selçuk."
Revire
girdiğimde Ümit'in hızla oturduğu yerden kalktığını gördüm. Eyşan'ı sedyeye
yatırıp kenara çekildiğimde Ümit, hızla Eyşan'ın nabzına baktı.
"Bayıldı
Ümit." diye fısıldadığımda Ümit, stetoskopunu çıkartıp üniformasının
düğmelerini açtı.
"Stres
ve üzüntü yaşadı mı?" diye sorduğunda "Evet." demek zorunda
kalmıştım. Ümit'in sıkıntılı nefesini işittiğimde bakışlarımı Selçuk'a ve
içeriye girmeden kapının önünde bekleyen Çilingir ve Ahmet'e çevirdim.
"Siz
koordinasyon merkezine geçin. Bende hemen geleceğim." dediğimde Selçuk,
elini omzuma koyup sıvazladı ve kapıya doğru ilerledi. Üçü birlikte kapıdan
ayrıldıklarında bakışlarımı Ümit'e çevirdim.
"Tehdit
edildi. Şoktan dolayı bayılmış olabilir."
Ümit'in
bakışları beni bulduğunda stetoskopunu ensesine yaslayıp omuzlarından sarkıttı.
"Sen
iyi misin peki? Çok sakin görünüyorsun."
Kafamı
iki yana salladım.
"Eyşan
için sakin olmam gerek ya da fırtına önce sessizliğim de olabilir, tam emin
değilim."
Ümit,
kafasını çevirip Eyşan'a baktı ve ellerini önlüğünün ceplerine soktu.
"Bayılırken
bir yere çarptı mı?"
"Hayır,
kollarımın arasındaydı." dediğimde kafasını ağırca salladı ve bakışlarını
bana çevirdi.
"O
zaman endişelenecek bir şey yok. Uyandığında ona iyi gelecek bir serum veririm.
Toparlanıp ayağa kalkar. Sen de git hadi, ben buradayım."
Elimi
kolunun yanına koyup sıvazladığımda burukça gülümsedi ve perdeyi çekip masasına
doğru ilerledi. Revirden çıktığım an dişlerimin sıkılmasına engel olamamıştım.
Cebimdeki telefona sarıldığımda rehberimdeki Caffar'ın telefon numarasına
tıkladım. Kulağıma telefonu yasladığımda büyük adımlarla kendi odama doğru
adımlıyordum. Odaya girdiğimde arama cevaplanmıştı.
"Yüzbaşım,
nasılsın?"
"İyi
değilim Caffar, hem de hiç iyi değilim. Dosyalardan bir haber var mı?"
Caffar'ın
sıkıntılı nefesini işittim.
"Valla
yenge hanım bayağı bir kabarık dosyalı çıktı yüzbaşım. Oku oku kör oldum ama
bütün dosyaları toparladım. Sana bunların hepsini sen çağırdığın an getiririm.
Bu arada gözüme çarpan bir nokta oldu, uyarmak isterim. Yenge hanımın bir
aralar İran'da bulunduğunu ve bulunduğu sıralarda bir adamla konuştuğunu
öğrendim. O adamın oğluna dikkat edin. Hatırlıyor musun sana Rojin'in abisinden
bahsetmiştim ama adını söylememiştim, heh, işte o adamın oğlu Elias Farouq için
çalışıyor."
Dişlerimi
sıkarak sol elimi yumruk yaptım.
"Biz
İran'a geleceğiz ama şimdilik benden haber bekle, seni buraya da çağırabilirim.
Şu an ortalık burada elli altı bir durumda. Ben seni aratacağım."
"Tamam
yüzbaşım, senden haber bekliyorum."
Tam
kapatmak üzereyken "Caffar." diye seslendim.
"Efendim
komutanım."
"Caner,
bana bir isimden bahsetti, Orkun Yel. Kendisinin Strateji ve İstihbarattan
olduğunu söyledi ama pek güvenemedim. Benim için araştırır mısın?"
"Orkun
Yel, ben sanırım bu adamı tanıyorum. Şu an kendisi İran, Hewraman Köyü'nde.
Geçen gün Konsolosluğa geldi. Hatta Elias Farouq hakkında araştırma
yapıyor."
Gözlerimi
kıstım.
"Selçuk
Ege Turalı ve Orkun Yel'in telefonları dinle. Bunu yapmanın yanlış olduğunu
biliyorum ama gizli bir şekilde, kayıt altına almadan bu işi hallet."
Caffar'ın
güldüğünü işittim.
"Emrin
başım üstüne komutanım."
Kaşlarım
yukarıda bir şekilde Selçuk'a bakmaya devam ettim. Selçuk, kafasını iki yana
salladığında gözlerindeki hayranlığı sezebilmiştim.
"Harbiden
aklının ve düşüncelerinin sınırı yok Mete. Bu zehir gibi zihninle çok iyi bir
istihbaratçı olabilirdin, neden olmadın?"
Omzumu
silkip yarım ağız gülümsedim.
"Caner
oldu ya, bendeki aklın aynısı Caner'de de var. Hatta benden daha zehirli
düşünceleri var. Tersi de çok pistir, asla bir sonraki hamlesini anlayamazsın.
Düşüncelerini sadece sevdiği insanlara belirtir. Aksi halde asla ne
hissettiğini göremezsin. Manipüle etmeyi çok sever, ağzı da her anlamda
kirlidir."
Çilingir,
kıkırdayarak bana baktı.
"Eski
çapkınlıklarını hatırladım bir an için, lanet olsun ya! Niye söyledin ki şimdi
bunu?"
Gülerek
kafamı iki yana salladım.
"Günlük
ilişkilerden ne beklersin, hepsini farklı bir amaç için yansıtıyordu.
Şimdilerde tek bir kadını sevmeye başladı. Her neyse, konumuza dönelim."
dedim ve Selçuk'a baktım.
"Eyşan
için bugün öleceksin deseler, ölürüm. Onun için askerliği bırak deseler,
bırakırım."
Selçuk,
belli belirsiz kafasını salladığı sıra araç durdu. Bakışlarımı sağa
çevirdiğimde Konsolosluk binasının önündeydik. Araçtan indiğimizde merdivenleri
çıktık ve binaya giriş yaptık. Konsolosluk binasının içi, resmi ve otoriter bir
havaya sahipti. Girişte, yüksek tavanlı geniş bir hol bizi karşıladı. Zeminde
parlak, koyu mermer döşeme vardı ve ayak seslerimiz burada yankılanıyordu.
Duvarlarda, ülkenin bayrağı ve devlet büyüklerinin çerçeveli portreleri
asılıydı. Holün tam ortasında büyük, ağır bir avize asılıydı ve bu, mekâna
ihtişamlı ama aynı zamanda biraz kasvetli bir hava katıyordu.
Karşıda
uzun bir resepsiyon bankosu yer alıyordu. Bankonun arkasında, koyu renk takım
elbise giymiş bir görevli nöbetteydi; bakışları sert ve dikkatliydi. Sağ ve sol
tarafta geniş koridorlar uzanıyordu, her biri ağır ahşap kapılarla
sıralanmıştı. Kapıların üzerinde, altın yaldızlı harflerle yazılmış unvanlar ve
odaların numaraları vardı. Hafif bir kâğıt kokusu, eski mobilyaların cilası ve
havalandırma sisteminden gelen hafif bir serinlik hissediliyordu.
Binanın
atmosferi soğuk ve disiplinliydi. Pencereler büyük ve genişti ama ağır, bordo
renkte kadife perdelerle kapatılmıştı, içerideki ışık kontrollüydü. Konsolosluk
memurları, ellerinde dosyalarla sessizce hareket ediyor, kimileri telefon
görüşmeleri yapıyor, kimileri ise koridorda acelesiz adımlarla ilerliyordu.
"Mete
yüzbaşım."
Caffar'ın
sesini işittiğimde solumdaki koridora doğru döndüm. Koridor dar ve loş
ışıklıydı. Duvarlar, koyu renk ahşap panellerle kaplanmıştı ve aralarına eski
ama iyi korunmuş birkaç yağlı boya tablo asılmıştı. Hafifçe cilalanmış ahşap
kokusu havaya karışıyordu. Tavan boyunca sıralanan sarımtırak ışıklar, mekâna
ağır bir resmiyet katıyordu.
Caffar
bana doğru bir adım attı. Gözleri ciddi ve dikkatliydi. Bir şey söylemek için
ağzını açtı ama önce etrafına bakıp ortamı tarttı. Bu, burada konuşulan her
kelimenin dikkatle seçilmesi gerektiğini gösteriyordu. Bakışlarını Çilingir,
Orkun, Ahmet ve Selçuk'ta gezdirip yeniden bana baktı.
"Buyurun
odama geçelim." dedi ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Peşinden yürümeye
başladığımda koridorun sessizliği adımlarımızın yankısıyla bozuldu. Caffar'ın
yürüyüşü emin ve temkinliydi; sanki her adımı düşünerek atıyordu. Arkasında
yürürken çevremi dikkatlice süzdüm. Koridorun sonunda, diğerlerine göre daha
büyük ve işlemeli bir kapı dikkatimi çekti. Kapının üzerinde küçük, altın
yaldızlı harflerle "Konsolos Yardımcısı" yazıyordu.
Caffar
kapıya vardığında, hafifçe eğilip kolunu uzattı ve ağır kapıyı açtı. İçeri adım
attığımda, odanın içindeki loş ama otoriter atmosfer hemen kendini hissettirdi.
Büyük, koyu ahşap bir masa tam ortadaydı ve masanın arkasında, yere kadar
uzanan devasa bir kitaplık vardı. Kitaplık, düzenli bir şekilde sıralanmış
dosyalar, kalın ciltli kitaplar ve birkaç küçük antika obje ile doluydu.
Masasının önünde beş deri koltuk ve tam ortasında küçük bir sehpa vardı.
Sehpanın üzerinde içinde birkaç belgelerin olduğu bir dosya ve yarı dolu bir
çay bardağı duruyordu.
Caffar,
masasının arkasındaki koltuğa geçerken eliyle bize karşısındaki koltukları
işaret etti. Ben ve Selçuk hemen masanın yanındaki koltuğa karşılıklı olarak
oturduğumuzda Ahmet, en uçtaki koltuğa oturmuştu. Çilingir benim yanımda yerini
alırken, Orkun'da Selçuk'un yanına oturmuştu. Bakışlarımı Caffar'a çevirip
gülümsediğimde Caffar'da gülümsedi ve ellerini masasının üzerine koyup
birbirine kenetledi.
"Hiç
değişmemişsin Çakır?" dediğinde kaşlarımı kaldırıp yüzünü süzdüm.
"Sende
öyle Toraman."
Caffar,
adım gibi bildiğim o kendine has gülümsemesini takındı. Hafif ama içinde eski
dostluğun ve rekabetin izlerini taşıyan bir ifadeydi bu. Gözleri kısıldı, bir
anlığına geçmişin anıları ikimizin arasında asılı kaldı.
"Yıllar
seni yaşlandırmamış ama," diye devam etti, gözlerini üzerimde gezdirerek.
"bakışların biraz daha keskinleşmiş sadece. Tecrübeyle gelen bir şey mi,
yoksa fazladan birkaç yara mı aldın, bilmiyorum."
Gülümsemem
biraz daha belirginleşti. "Hanımımın varlığı diyelim. Hem yordu hem de
iyileştirdi," dedim, sesimde hafif bir meydan okuma vardı.
Masada
oturan diğerleri merakla bizi izliyordu. Ahmet hafifçe koltuğa yaslanmış,
Çilingir kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Selçuk, sessizce ortamı tartıyordu;
Orkun'un ise gözleri hafif kısıktı, belli ki Caffar'ı değerlendiriyordu.
Caffar
iç çekip başını salladı. "Ah, Çakır... Konuya girmeden önce, eski
günlerden biraz bahsetmek isterdim ama ne senin ne de benim fazla vaktim var,
değil mi?"
Kenetli
ellerini çözüp masanın üzerine koydu, parmaklarını hafifçe masaya vurdu. Odanın
sessizliği, aniden ağırlaştı.
"Asena
Gündüz, gerçekten çok güçlü biri. Yıllar önce yaptıkları hâlâ ses ve yankısını
bırakıyor. Geçmişini silmek çok zor ama bunu deneyeceğiz. Öncelikle eski
arşivlerin yakılmasını talep ettim, onay bekliyorum. Onay geldiği an Asena
Gündüz yalnızca zarar verdiği insanların, aklının bir köşesinde olmaya devam
edecek ama hiçbir devlet, onun ne yaptığını göremeyecek."
Selçuk'un
bakışları Caffar'a çevrildi.
"Bu
çok büyük bir cümle. Bunu nasıl yapacaksın?"
Caffar,
gülümseyerek Selçuk'a baktı.
"Ben
yapmayacağım ki?" dedi ve bakışlarını sola doğru çevirdi.
"Gelebilirsiniz!" Sağ omzumun üzerinden arkama baktığımda kapı
yavaşça açıldı. İçeri giren kişinin adımlarını duyduğumda, istemsizce içimde
bir gerilim yükseldi. Kapı aralığından ilk önce uzun bir paltonun hareketini
gördüm, ardından yüzü gölgeye düşen biri içeri süzüldü.
"Eyşan..."
diye fısıldadım kendi kendime. Kaşlarımı çatıp ayağa kalktım ve bedenimi ona
doğru döndürdüm.
"Senin
burada ne işin var?" diye sorguladığımda tek kaşını kaldırdı ve bana doğru
yaklaştı. Arkasındaki karartıya baktığımda Alev ve Barış'ı gördüm. Neden beni
hiç dinlemeyen bir karım vardı? Gözlerimin ne ara kapandığını fark ettiğim an
gözlerimi açtım ve Eyşan'a baktım.
"Sizin
evde olmanız gerekmiyor muydu?" öfkeli bakışlarımı Barış'a çevirdim.
"Sana kimseyi emanet edemeyecek miyim ben?"
Eyşan'ın
bana yaklaştığını fark ettiğimde gözlerimi gözlerine çevirdim.
"Ona
kızma, benim zaten planım buydu." Derin bir nefes alıp Caffar'a baktığımda
Caffar, hafifçe başını eğerek konuştu. "Kendi geçmişini silmek isteyen
biri, bundan en iyi şekilde nasıl kaçınacağını da bilir. Asena Gündüz'ü
tarihten silecek kişi, zaten en başından beri Eyşan'dı."
Odada
ağır bir sessizlik yankılandı. Herkesin yüzünde farklı bir ifade vardı. Selçuk
dikkatlice Eyşan'ı süzerken Ahmet hafifçe kaşlarını çattı. Çilingir'in gözleri,
sanki bir şeyi tartıyormuş gibi hafifçe kısıldı. Orkun ise sessizce, yüzünde
belirsiz bir ifadeyle izliyordu.
Eyşan,
gözlerini doğrudan bana dikti. "Sıklıkla kullandığım bir sözüm vardı,
hatırlıyor musun?" diye sordu. Sesi ne sertti ne de yumuşak. Sadece
gerçeği tartan bir tonla konuşmuştu.
Birkaç
saniye boyunca sadece ona baktım. Geçmişin yükü, odanın içinde kelimelerden
daha ağırdı. Kafasını iki yana salladığında ellerini kabanının ceplerine soktu.
"Aldığım
her kararın ardında bir iz bırakırım ben." deyip kafasını salladığında
Caffar'a baktı. "Çağırın gelsinler."
Çilingir
ve Ahmet oturduğu yerden kalkıp Alev ve Eyşan'a yer verdiklerinde Barış,
Ahmet'in oturduğu koltuğu yanımdaki boş koltuğun yanına yaklaştırdı. Eyşan,
yanıma oturduğunda Alev'de onun yanına oturdu. Barış, Çilingir ve Ahmet hemen
arkamızda ayakta kaldıklarında kaşlarım çatılı bir şekilde yeniden Caffar'a
baktım.
Caffar,
sırıtarak bana bakıyordu.
"Ne
zaman planladınız bunu?"
Caffar,
omzunu silkti.
"Çok
iyi bir eş bulmuşsun kendine. Zehir gibi aklı var, kıymetini bil." dedi.
Tam bütün bunların nasıl olduğunu soracakken kapı açıldı. Bakışlarımı kapıya
çevirdiğimde iki tane iri yarı adamlar, elleri arkasında bağlı bir adamla
içeriye girdi. Adamların üzerinde simsiyah kamuflaj takımları vardı.
Yüzlerinde, yalnızca gözlerini açık tutacak siyah bir peçe vardı. Tuttukları
adamı dizlerinin üzerine çöktürdüklerinde soldaki adam, o adamın çenesinden
kavradı ve bize bakmasını sağladı.
"Karşınızda
Reşo Pîrzad."
Aralık
kapıdan içeriye sekiz kişi girdi. Onların da üzerlerinde, Reşo Pîrzad'ı tutan
adamlar gibi kamuflajlar vardı. Hemen önlerinde duran üç kişinin arkalarında
tüm heybetleriyle dikildiklerinde hepsinin bakışları bize çevrilmişti. Her biri
aynı anda iki elleriyle peçelerine uzandı ve yüzlerinden kaldırıp omuzlarına
çekti. Sert yüzlere sahip sekiz tane adam, kaşları çatık bir şekilde Eyşan'a
bakıyordu.
En
solda duran adam, bir adım önce çıktı ve esas duruşa geçti.
"İntikam
timi; görüş ve emirlerinize hazırdır. İstediğiniz adamı gittik, aldık ve geldik
Asena komutanım."
Tam
olarak neler oluyordu? Hiçbir şekilde olanlara anlam veremiyordum. Şaşkın
bakışlarım Eyşan'ın yüzünde dolanırken Eyşan, gülümseyerek bana döndü ve derin
bir nefes aldı.
"Alpay
operasyonu benim tekil görevimdi yani yalnız, bireysel. 15 Aralık 2016
tarihinde Şanlıurfa, Akçakale'den bir telefon aldım. Hulusi Gökmen adlı bir
Binbaşı bana, 8 Aralık 2016 tarihinde Akçakale'nin sınırında bir patlama
olduğunu ve birçok Türk kadınının ve çocukların öldürdüğünü bildirdi."
dedi ve intikam timi denilen adamlara baktı. "Bu gördüğünüz askerleri
benim için hazır ettiler. Bu askerlerle 15 Aralık 2016 tarihinde Suriye'ye,
Al-Suqaylabiyah Ormanları'na gidip Elias Farouq'un karılarını ve çocuklarını
öldürdük."
Selçuk'un
anlattığı olayı, bu sefer ondan duyduğumda içimdeki kırılmaya engel
olamamıştım. Bunca zamandır onun her adımını bildiğimi sanıyordum ama o,
gözümün önünde başka bir sırrın perdesini kaldırıyordu. Bakışları bana
çevrildiğinde elini, dizimin üzerindeki sol elime koydu.
"Siz
evden gittikten sonra," sol eliyle öndeki askeri işaret edip bana geri
baktı, "Aslan'a ulaştım. Dizlerinin üzerine çöktürdükleri adamı alıp
buraya getirmelerini söyledim. Ayrıca sen beni iyi tanıyor olabilirsin ama
bende seni araştırdım Mete. Kimleri tanıyorsun, kimlerle arkadaşlık kurmuşsun
hepsini öğrenmiştim. Senin dün dediğin gibi; senin bana hiçbir şeyi
çaktırmadığın gibi bende sana çaktırmadım. Caffar'ı da seni araştırdığım
zamanda öğrendim. Kirli bir geçmişe sahip olduğum için ve zamanı geldiğinde
bütün bu olanların bize neyi getireceğini tahmin edemediğim an ona
ulaştım." dedi ve Caffar'a bakıp kafasını eğdi.
Bakışlarımı
Caffar'a çevirdiğimde gülümseyerek bana baktı.
"Hatırlıyorsan
eğer; 'Dosyaları toparladıktan sonra bana ulaş, olur mu?' diye
sormuştun bende kabul etmiştim. Sence neden bu zamana kadar sana o dosyaları
ulaştıramadım?"
Çünkü
Eyşan her şeyin farkındaydı. Beni araştırdığı zaman, onun hakkında neler
düşündüğümü de çok iyi biliyordu ve Caffar'ın bana ulaşmasını engelledi ve yine
çünkü bütün bunların karşımıza çıkacağını biliyordu.
Gözlerimi
devirip Eyşan'a baktığımda elimin üzerini okşadı.
"Hayatım,
sen beni bu denli severken ve korumaya çalışırken elim kolum bağlı
bekleyemezdim. Hatırla, Elias Farouq'un ilk hamlesi neydi?"
Kaşlarımı
çattım.
"Bir
güç, Eyşan'ın geçmişini kurcalamaya başladı. Çok büyük bir sıkıntı bize doğru
sürükleniyor."
"Kutlu
Sönmez'i senin öldürdüğünü düşündükleri an."
Eyşan,
kafasını hızla salladı.
"Geçmişle
oynamayı seviyor. O yüzden tüm geçmişimi bugün siliyorum. Askerliğim bitebilir
ama bundan hiç gocunmam. Beni bilenler, beni benden daha iyi bilir. Önceliğim
artık ailem ve arkadaşlarım." dedi ve dizlerinin üzerindeki adama baktı.
"Bu
şerefsizin soluğunu kesin." dedi ve Aslan dediği kişiye baktı.
"Evrakları
toparladınız mı?"
Aslan,
kafasını iki yana salladı.
"Bunun
babası zaten her şeyi yok etmiş. Sadece seni kandırmaya çalışmış."
Eyşan,
kafasını ağırca salladı ve hiçbir şey demeden bir süre bekledi.
"Götürebilirsiniz,
ayrıca teşekkür ederim. Sizinle çalışmak benim bir onur, bir şerefti."
dediği an askerlerin her biri esas duruşa geçti.
Aynı
anda, "Sizin gibi birinin varlığı bizim için şereftir. Sizi tanıdığımıza
çok memnun olduk." dediler.
Eyşan,
gülümseyerek kafasını eğip kaldırdığında dizlerinin üzerindeki adamla birlikte
odadan çıktılar. Eyşan, rahatlamış bir şekilde bacak bacak üstüne atıp
bakışlarını herkeste gezdirdi ve en son bana baktı.
"Oğlum
çok havalısınız lan. Gurur duy, gurur!"
Çilingir'in
arkamdan gelen alaycı cümleleri ile Eyşan'a bakarken gülümsedim. Gözlerinin en
derinine kalbimdeki sevgiyi aşıladım. Bu kadının varlığı asıl benim en büyük
onurumdu.
"Dosyalarını
sildikten sonra ismini ne yapacaksın?" diye soran Selçuk'a döndü.
"Zaten
soyadım Çakır. Asena ismini kimliğimden sildireceğim. Caffar'da Asena'nın
geçtiği tüm askeri kimliğimi silecek. Sildiği andan itibaren artık Eyşan Çakır
olarak, hayatıma sivil bir şekilde devam edeceğim."
Gerçekten
böyle mi bitecekti? Yılların mücadelesi, tek bir kalem darbesiyle silinecek
miydi? Tüm kariyeri bu şekilde mi sonlanacaktı?
İç
sesimin zihnimde yansıttıkları kaşlarımın hüzünle çatılmasına neden olduğunda
Selçuk'un öfkeli nefesini duydum.
"Ne
yani bu kadar çabuk mu askerliği bırakıyorsun?" dediğinde Eyşan'ın sinsi
tebessümünü işittim.
"Askerliği
bırakıyorum dedim, Selçuk. Sizi bırakıyorum demedim."
Ne
yapacağımı bilemez bir hâlde Selçuk'a baktığımda kaşları çatık bir şekilde bana
baktı.
"Ne
yapacağız?" diye sorguladığında kafamı iki yana salladım. Düşüncelerim
durmuş gibiydi. Zihnimin içindeki cümleleri bulamıyordum.
"Caffar."
Eyşan'ın
sesiyle Eyşan'a baktım. Yüzündeki alaycı mimikleriyle bana ardından da Caffar'a
baktı.
"Belgeleri
silebilirsin an itibariyle artık asker değilim."
Ben onu
artık üniformasıyla göremeyecek miydim?
Burnumun
sızladığını hissettim. Gözlerim dolduğunda alt dudağımı ısırıp gözlerimi
ellerime çevirdim. Önümden gri bir pasaportun Eyşan'a doğru uzatıldığını
gördüm. Gözlerimi kırpıştırıp göz pınarlarımdaki yaşları geriye iteleyip
Eyşan'a baktım. Eyşan, elindeki cüzdanını açıp askeri kimliğini kırıp ortadaki
sehpanın üzerine fırlattığında bir an için yutkunamadım.
"Eyşan?"
Selçuk'un
sitem dolu seslenişi benim söyleyemediklerimin bir yankısıydı. Caffar'ın ayağa
kalktığını fark ettiğimde bir an için herkesin ayaklandığını fark ettim.
Selçuk'un kapıya doğru baktığını fark ettiğimde Eyşan'da ayaktaydı ve önümü
kapatıyordu. Ağırca oturduğum yerden kalktığımda annem ve babam, kaşlarımın
yukarıya doğru kıvrılmasına neden olmuştu.
Babamın
sert çehresi bir an için Eyşan'a kilitli kalmış gibiydi. Annemin bakışları ise
daha sert ve mimikleri belirsizdi. Elinde tuttuğu zarfı Eyşan'a uzattığında
Eyşan iki adım öne çıktı ve zarfı alıp köşesinden yırttı. İçinden siyah bir
kimlik çıktığında gururlu bir yüz ifadesiyle çenesini kaldırdı. Sağ dudağının
köşesi yamuk bir şekilde kıvrıldığında sol kulağımda bir nefes hissettim.
"Yengem
uçtu, tutabilene aşk olsun. Ayrıca sana da geçmiş olsun."
Çilingir'in
‘hıhıhı’ gülüşüne bile gülemeyecek kadar şaşkınlıkla Eyşan'ı izlerken annem bir
adım öne çıktı.
"Geçmişin
kiri kana benzer. Ne kadar silinse de kokusu geçmez. Asena Gündüz devri artık
tamamen kapandı. Asena Eyşan Boduroğlu ise tamamen sessizliğe gömüldü."
dedi ve bir adım geri çekilerek Eyşan'ın omzuna sağ kolunu attı.
"Karşınızda,
yıllar önce kurduğumuz Milli İstihbarat Teşkilatı'nın alt kolu olan, Mücadele
İtibar Teşkilatı'nın Başkanı Güvercin. Bütün izleri silindi. Geçmişe dair artık
kokusu bile yok. İki kimlik sahibi; askeriye de Güvercin, sivil hayatında ise Eyşan
Çakır'ı kullanacak."
Aralı
kalmış dudaklarımın arasından "Ne?" dediğimde Selçuk'un alaylı
kahkahasına Çilingir'in alkışı destek verdi. Ahmet ve Orkun'da alkışlamaya
başladığında büyümüş gözlerimle Eyşan'a bakmaya devam ettim. O ise bana gülerek
bakıyordu.
"Ne
oldu çok mu şaşırdın Bozkurt?" diye sorup göz kırptığında kafamı salladım.
Şaşırdım tabii ki de kızım.
Şimdi
benim karım istihbaratçı mı oldu?
Dudaklarımdaki
büyüyen gülümsemeyi fark ettiğim an hiç kimseyi umursamadan Eyşan'a doğru
ilerledim. Kollarımı iki yana açıp ona sarıldığımda dudaklarımı saçlarına
gömdüm.
"Öhö
öhö."
Omuzlarımı
silkip Eyşan'ı daha fazla sarmaladığımda "Karışma çocuklara
Alparslan." diyen annemi işittim. Gülerek Eyşan'ın saçlarına bir öpücük
daha kondurup istemeyerek de olsa ondan ayrıldım. Parıldayan topraklarıyla bana
bakarken bakışlarımı dudaklarına indirdim. Yeniden gözlerine baktığımda kolumu omzuna atıp
sağ elimi cebime koydum. Çilingir'in bir şey diyeceğini anladığımda hızla ona
bakıp kaşlarımı kaldırdım.
"Artık
daha güçlüyüm, değil mi?"
Çilingir,
gülmemek için boğazını temizledi.
"Yoo,
daha güçsüz olduğunu gördüm." kıkırdamasını tutamadı, "Çünkü karın
senden daha akıllı çıktı."
Herkesin
güldüğünü fark ettiğimde gözlerimi devirip Eyşan'a baktım.
"Gülmeyin,
yoksa hepinizin geçmişini dökerim ortaya."
Daha
fazla gülmeye başladıklarında bakışları bana çevrildi. Dudaklarımı alnına
yaklaştırıp büyük bir öpücük kondurdum. Her ne olursan ol, yine seni severim
dercesine öptüm alnından. Gözlerimi kapattım kalbinin en derinliklerine
ulaştım. O an hiç kimse kalmamıştı sanki, sadece biz vardık.
Karım,
çocuklarım ve ben.
Geçmişim
onun izleriyle doluydu, geleceğim ise onunla var olmaya devam edecekti.
"Seni
çok seviyorum." diye fısıldadığımda alnımı alnına yasladım. Topraklarını
kalbime akıttı, gülümsedi kalbimin ritmiyle örtüştü.
"Seni,
beni sevdiğin kadar seviyorum."
Gülümsedim.
Benim
ona olan aşkım tarif edilemez derece büyüktü.
🐾
28
Nisan 2022 / Şırnak
Caner
Cenk Çakır, Ağzından
Gömleğimin
Cebi, Emir Can İğrek
Bazen
bir insanı seversin ama hayatını onunla nasıl kuracağını bilemezsin.
Lara'nın
adını her söylediğimde içimde tuhaf bir şey oluyordu. Mideme çöken ağırlık gibi
değil, hayır. Aksine, bir tür hafiflikti. Sanki ayaklarım yerden kesiliyor ama
aynı anda ayakta durmak zorundaymışım gibi hissediyordum. Sanki ona her
baktığımda geçmişimi silip atabiliyordum ama geçmiş, arkamda bir gölge gibi
durmaktan asla vazgeçmiyordu. Benim için bir gelecek var mıydı? Daha doğrusu,
bizim için bir gelecek var mıydı?
Ben bir
savaşçıyım, bir askerim. Ölmeye her an hazır olmak üzerine kurulu bir hayatım
var. Bugünü yaşarken yarının garantisi olmadan ilerlemeye alıştım. Peki Lara? O
benim hep düşündüğüm ama hiçbir zaman tam olarak hayal etmeye cesaret
edemediğim "sonrası".
Sonrası?
Bana
bir sonrasının olabileceğini gösteren kadın.
Ama ya
onun hayatında bir sonrasında ben olmamalıysam? Ya benimle birlikte olursa,
geleceği de benim gibi belirsiz, puslu, tehlikelerle dolu olursa? Ya ben ona
sadece keder getirirsem?
Beni
olduğum gibi kabul ediyordu. Beni değiştirmeye çalışmıyor ama ben onun için
daha iyi bir adam olmak istiyordum. Daha iyi biri olabilir miydim? Bir gün
üniformayı çıkartıp sıradan bir adam olabilir miydim? Sabah kahvesini beraber
içerken "Bugün hava güzel" diyecek kadar sıradan? Birlikte bir yere
taşınmayı düşünecek kadar normal?
Benim
içimde hep fırtınalar koptu ama Lara, fırtınanın içindeki sessizlik gibiydi.
Kollarının arasındayken, savaşmak zorunda değilmişim gibi hissediyordum.
Ama bir
adam savaşmayı bırakırsa, hâlâ o adam olabilir mi?
Beni
ben yapan her şeyin içinde o da vardı artık ama bunu sesli söylemek, bu
düşünceyi dışarıya çıkarmak... İşte onu nasıl yapacağımı bilmiyordum.
"Hatırını
geçtim ayılmak için içtim acı kahveyi
O alçaklar gibi alçak olamadığım için affet beni
Paraşüt açılmadı ağzımı burnumu kırdı düşüşlerim
Ciğerlerim oksijen almayı bırakana kadar avareyim"
Tanıdık
gelen melodi ile direksiyondaki parmaklarımı hafifçe ritim tutmak
istermişçesine oynattım.
"Kırk
yılı geçtim ayılmak için içtim acı kahveyi
Bıraktım dümeni bu dalgalar atacak uzaklara beni
Koftiden aşkına yazmışım onca söz aptal gibi
Aman"
Gülümsedim.
"Gömleğimin
cebi gönlümü saklar. Aman yüreğin yan yolları var. Bir şekilde seni buluyor. Ne
yapayım ay. Gömleğimin cebi gönlümü saklar. Aman yüreğin yan yolları var. Bir
şekilde seni buluyor. Ne yapayım ay." Dertlice iç çektim. "Ağzında
bir küfür gibi, yersiz durur ismim benim. Asar beni kanun olsa,"
kıkırdadım. "Beyaz tenin ah."
Hafifçe
kafamı iki yana salladım.
"Gömleğimin
cebi gönlümü saklar. Aman yüreğin yan yolları var. Bi şekilde seni buluyor. Ne
yapayım ay."
Şarkıya
eşlik etmeye devam ederken parmaklarımı direksiyonda hafifçe vurmaya devam
ettim. Ben, gerçekten ilk defa bir kadını sevmiştim. Bunu kendime itiraf etmem
zor olmamıştı ama etrafımdaki insanları şaşırtmıştı. Benim, o çapkın
hallerimden kurtulduğumu hiç düşünmemişlerdi ama olmuştu.
Ben,
âşık olmuştum.
Caner
Cenk Çakır, âşık olmuştu.
Şarkının
son ritimleriyle birlikte, Mete ile dün geldiğimiz dükkânın önünde aracı
durdurdum. Mete bizimkileri alıp İran'a gittiği için o Eyşan'ı buraya
getirememişti ki bence buraya getirebileceğini hiç sanmıyordum. Arabanın
anahtarını yuvadan çıkartıp kulpu çektim ve kapıyı ittirdim. Sol ayağımı yere
sertçe bastırıp arabadan indiğimde kapıyı kapattım ve aracı kilitleyip dükkâna
ilerledim.
Kapalı
kapıyı ittirdiğimde içerideki yaşlı kadın bir saniyeliğine bakışlarını çiniden
çekip bana çevirdi.
"Sözünün
eriymişsin evlat."
Gülümseyerek
kapıyı kapattım ve ellerimi ceplerime sokup kafamı sola doğru eğdim. Dünkü
yaşadığımız olaydan sonra nedensiz bir şekilde bu kadına karşı kanım ısınmıştı.
Yaşlı kadın, arkasındaki tabureyi gösterdiğinde ikiletmeden tabureye yerleştim
ve ellerimi dizlerimin üzerine yasladım.
Yaşlı
kadın, oturduğu sandalyesinde bana doğru döndüğünde derin bir nefes aldı ve o
da benim gibi ellerini dizlerinin üzerine yasladı.
"Sana
bir hikâye anlatabilir miyim?" diye sorduğunda tek kaşım sorguyla
yükseldi. Sağ elimi havaya kaldırıp yaşlı kadına sanki izin veriyormuşçasına
kafamı eğdim. Sağ elim yeniden dizimin üzerinde yerini aldığında yaşlı kadın,
gözlerini kaçırdı ve derin bir nefes aldı.
"Çok
eski zamanlarda, Mezopotamya'nın bereketli topraklarında, yıldızların
bilgeliğini okuyabilen bilge bir kadın yaşardı. Adı Ninsara idi ve gökyüzünün
sırlarını çözebilmesi için tanrılar tarafından kutsandığına inanılırdı. Gece
gökyüzüne baktığında, yıldızların ona fısıldadığını söylerdi."
Gözlerimi
kıstım.
"Bir
gün, gökyüzünün en parlak yıldızı olan Inanna'nın Yıldızı solgunlaşmaya
başladı. Halk, bu olayın bir felaketin habercisi olduğunu düşünüyor ve korkuya
kapılıyordu. Ninsara, yıldızların dilini bilen biri olarak bu durumu çözmek
için tanrılara dua etmeye başladı. Dualarına karşılık olarak, rüyasında
gökyüzünü ağlayan bir kadın gördü. Kadının gözlerinden dökülen yaşlar, yere
düştüğünde mavi ve altın damarlı taşlara dönüşüyordu."
Kaşlarım
yukarıya doğru kıvrılırken kollarımı göğsümde bağladım.
"Uyandığında
Ninsara, rüyasındaki taşların anlamını çözmek için şehrin en eski bilgesine
danıştı. Bilge ona, bunun Laciverttaşı olduğunu ve tanrıların gözyaşlarıyla
şekillendiğini söyledi. Eğer bu taş bulunur ve tanrıçaya sunulursa, yıldızın
yeniden parlayacağını söyledi."
Dudağımın
kenarı sağa doğru çekildi.
"Ninsara,
halkıyla birlikte uzak dağlara doğru yola çıktı. Günlerce süren yolculuğun
sonunda, gökyüzü kadar mavi taşların bulunduğu bir vadiye ulaştılar. Burada,
gözyaşı gibi parlayan lacivert taşları toplayarak tapınağa geri döndüler.
Taşları, Inanna'nın heykelinin önüne koyduklarında gökyüzündeki solgun yıldız
tekrar ışıldamaya başladı."
Yaşlı
kadın arkasına döndü ve elindeki kutuyu alıp bana döndü. Kutunun kapağını
açtığında gördüğüm yüzükle kaşlarım hızla düştü ve dudaklarımda büyük bir
gülümseme var oldu.
"Halk,
lacivert taşlarının tanrıların kutsal hediyesi olduğuna inandı ve o günden
sonra Laciverttaşı'nı bilgelik, güç ve ilahi korumanın sembolü olarak taşıdı.
Krallar taçlarını bu taşlarla süsledi, kâhinler kehanetlerinde onu kullandı ve
savaşçılar, zafer kazanmak için zırhlarına işledi."
Elindeki
kutunun kapağını kapatıp bakışlarını bana çevirdi.
"Efsaneye
göre, bir kişi saf bir kalple bu taşı taşıdığında, gökyüzünün bilgeliğini ve
tanrıların korumasını üzerinde hissedermiş."
Laciverttaşının
sadece gelecek olmadığını da bir nevi anlamış olmuştum. Yaşlı kadın burukça
gülümseyerek kafasını sağa doğru eğdi ve derin bir nefes alıp verdi.
"Parçalar
eşyaları, eşyalar ise değeri oluşturur. Senin bunu hayatındaki en değerli
kişiye vermen yeterli değil evlat. Asıl önemli olan değerli bulduğun bir ruha
düzgün davranmaktır. Sen eğer bunu alıp bir kutunun içine koyduğun an, aslında
onun ne kadar kıymetli ve kırılgan olduğunu hissettirirsin. Lakin zarar
göreceğini bile bile yanında taşımaya karar verirsen sonuçlarına
katlanmalısın."
Yaşlı
kadının birbirinden farklı hissettiren cümleleri aklımı karıştırmıştı.
Çatılmaya başlayan kaşlarımı fark etiğinde sanırım cümlelerini açıklamaya karar
verdiğini hissedebilmiştim.
"Demem
o ki çocuk, hayatındaki değer verdiğin insan, bu yüzükten daha kıymetli. Yapımı
bir o kadar kolay iken onu parçalamadan, zarar vermeden yanında tutmak en
zoru."
Bütün
edilen sözcükler ruhumdaki bazı noktalara yerleşirken derin bir nefes aldım ve
kafamı salladım. Onun bir taş parçasından daha değerli olduğunu biliyordum ve
onun için her şeyi yapmayı göze almıştım. Yaşlı kadın titreyen elleriyle bana
kutuyu verirken elimi uzatıp kutuyu aldım.
"Sev
çocuk, sevgi her şeyden önce gelir."
Yaşlı
kadına gülümseyip ceketimin içindeki zarfı ona uzattım.
"Emeğinize
sağlık, çok teşekkür ederim."
Zarfı
aldığında kutuyu cebime yavaşça yerleştirip dükkândan çıktım. Yüzümün nasıl bir
şekle girdiğini bilmiyordum ama dudaklarımda asılı kalmış bir gülümsenin
olduğunun farkındaydım. Derin bir nefes alıp arabaya bindim ve çalıştırdım.
Hafifçe gazlayıp yola atıldığım sırada elim istemsizce kutunun üzerine kondu.
Şimdi, şu an kalbimin üzerinde olan kutu birkaç gün sonra sevdiğim kadının
narin parmağında olacaktı.
İçimde
bir heyecan vardı ama bu gergin bir heyecan değildi. Güzel bir şeyin
başlangıcına doğru ilerliyormuşum gibi hissediyordum.
Sonra
her şey bir anda oldu.
Gözümün
önünde, ansızın, biri yola fırladı.
"Lan,
lan, lan!"
Ayağım
frene abandı, lastikler asfaltın üzerinde vahşi bir çığlık attı. Direksiyon
kontrolsüzce titredi, gövdem ileri savruldu, emniyet kemeri göğsümü kesercesine
gerildi. Arabanın burnu hafifçe savrulup yolun kenarında durduğunda, kalbim
hala deli gibi çarpıyordu. Bir an, nefesimi toparlamaya çalıştım. Ellerim
direksiyonu sıkarak beyaza kesmişti. Çenemi gerip lanetler savurarak kapıyı
açtım ve dışarı fırladım.
"Asfaltın
ortasına atlamak da ne bokuma iş!?"
Bunu
söyler söylemez, önümde duran adamı daha dikkatli inceledim. Karşımda, yolun
tam ortasında, sıska bir adam duruyordu. Üzerindeki kirli, yıpranmış kıyafetler
sıcaktan daha da solmuş gibiydi. Saçları darmadağınık, teni solgun, gözleri
ise, işte orada bir tuhaflık vardı.
Korku
bekliyordum, panik, afallamış bir ifade ama hiçbirini göremedim. Adamın gözleri
ürpertici bir sükûnetle bana kilitlenmişti. Bir gölge gibi hareketsiz duruyor,
dudaklarının kıyısında belirsiz bir gülümseme kıvrılıyordu. Huzursuzluk
damarlarıma yayıldı.
"Hassiktir."
Dönmek için refleksle başımı çevirirken boynumda keskin bir batma hissettim.
Küçücük,
soğuk bir iğne darbesiydi. Nefesim yarıda kesildi. Göğsüm sıkıştı, kaslarım
aniden gerildi. Parmaklarım refleksle boynuma gittiğinde metalin pürüzsüz
soğukluğunu hissettim.
Şırınga.
Beynim,
saniyeler içinde durumu analiz etmeye çalıştı ama vücudum çoktan enjekte edilen
şeyin etkisi altına girmeye başlamıştı. Kaslarım titredi, bacaklarımdaki güç
hızla çekildi. Görüşüm bulanıklaşıyor, dünya etrafımda eğilip
bükülüyordu. Dizlerimin bağı çözülürken, önümde duran adam bir adım geri
çekildi. Şimdi yüzündeki ifade daha netti.
Alaycı
bir tebessüm.
Başımı
kaldırmaya çalıştım ama olmadı.
Arkadan
bir çift güçlü el, bedenimi kontrolsüzce yere yığılmaktan alıkoydu.
Kulaklarımda
uğuldayan bir fısıltı yankılandı.
"Tepkini
sevdim, istihbaratçı."
Daha
fazlasını duyamadım.
Karanlık,
dalgalar halinde üzerime çöktü.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!