Instagram:
sckitaplari
-Keyifli
Okumalar-
Bölüm
Şarkıları;
Royalty,
Egzod (Slowed)
Искупление,
Ooes
Goth
(Slowed & Reverb)
Can
Dostum, Emir Can İğrek
🕊️
XXXIV
Her
yara izi, bir hikâye anlatır.
Her
biri ayrı bir meydan muharebesi, her biri başka bir yenilmezlik iddiasıdır.
Yüreğini
açık eden her yiğit, en savunmasız yerinden darbe alır.
O
yüzden aslanı kuyruğundan değil, yüreğinden vururlar.
Denizin
sesi, geçmişten gelen bir ağıt gibi kulağıma doluyordu. Dalgaların her
vuruşunda, sanki unutmaya çalıştığım anılar zihnime çarpıp geri çekiliyordu.
Sahilin serin kumları ayaklarımı her adımda biraz daha içine alırken, içimde
bir yük ağırlaşıyordu.
Birden
gözlerim bir şeyde takılı kaldı. Bir ışık, dalgaların arasından bana ulaştı.
Öylesine bir yansıma olamazdı bu. Kalbimde bir sıkışma hissettim. Dalgaların
nazikçe kıyıya bıraktığı o küçük nesneye doğru eğildim.
Islak
kumların içinden bir madalyon çıkardım. Elime aldığım anda soğukluğu iliklerime
kadar işledi. Güvercin kanatları... Madalyonun yüzeyinde işlenmiş o zarif
desenler, her şeyi anlatıyordu. Ama ne kadar güzel olursa olsun, üzerindeki kan
lekeleri tüm ihtişamını gölgede bırakıyordu.
Madalyonu
işaret parmağıma yasladığım başparmağının üzerine koydum. Baş parmağımı işaret
parmağımdan sürükleyerek, madalyonu havaya doğru uçurdum.
Madalyon
dönerken etrafa saçılan kan damlaları, küçük noktacıklar halinde etrafa yayılan
toz taneleri gibiydi. Her bir damla, geçmişin kırıntılarıydı; zamanın silip
atamadığı lekelerdi. Bu sahneyi izlerken, kanın ne kadar kalıcı olduğunu
düşündüm. Kirlenmiş bir madalyon bile, bir masal gibi havada süzülürken iz
bırakıyordu.
Sağ
avucumu, havada dönen madalyonun altında beklettim. Sanki madalyonun tekrar
yere inmesini beklemek değil de geçmişte dönen tüm anıları yakalamak ister
gibiydim.
O
madalyon, tutmak için elim açık beklediğim pişmanlıkların bir yankısıydı.
🪙
10
Nisan 2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Gözlerimi
açmadan önce, hissettiklerim uyandırdı beni. Yanımda, kollarını savunmasız bir
şekilde bırakmış bir adamın nefesi vardı. Onun nefesi. Mete'nin. Geceden beri
birbirine karışmış iki bedenin sıcaklığı, yataktaki kumaşların kokusuna
sinmişti. Bu, hayatımda hissettiğim en tuhaf tanıdıklık ve en derin
yabancılıktı.
Gözlerimi
araladığımda, ilk gördüğüm şey başımı yasladığım göğsünün ritmik hareketiydi.
Kalbinin atışını duyabiliyordum. Sanki bu sabah, gece boyu taşıdığı tüm yükleri
unutmuş gibiydi. Işığın perde aralığından sızdığı bu odada, her şey onu
anlatıyordu.
İlk
defa onu böyle gördüm. Genelde hep benden önce kalkardı. Onu hiç uyurken
yakalayamazdım. Uzun, koyu kirpiklerinin gölgesinde saklanan mavi gözleri
kapalıydı, bakışlarındaki fırtına bir süreliğine dinmiş gibiydi. Gözlerinin
ifade ettiği derinlik, şu an yerini uykunun teslimiyetine bırakmıştı. Uzun süre
yüzüne bakmaktan kendimi alamadım. Her bir detayı ezberlemek istercesine
inceledim. Yüzü, uykunun yumuşattığı hatlarıyla huzurun bir tasviri gibiydi.
Nefesi,
yüzüme usulca çarptıkça, bu anın gerçekliğine inanmakta zorlandım. Mete'nin,
göğsüne dağ gibi dikilmiş o ağır zırhını ilk kez böylesine bıraktığını görmek,
içimde garip bir sızlama yarattı. Şimdiye kadar onu hep güçlü, sert, kararlı ve
koruyucu bir şekilde görmüştüm ama bu hâli başkaydı. Sanki yalnızca benim
görebileceğim bir sırrı paylaşır gibi sakindi.
Yüzündeki
her bir çizgiyi, kirpiklerinin uzunluğunu, alnının hafif pürüzsüzlüğünü
ezberledim. Uyandıktan sonra bir daha görüp göremeyeceğimi bilmediğim bu
huzurun her ayrıntısını zihnime kazımak istedim. Onun yanımda nefes alışıyla
başladığını hissettiğim hayat, bir ömür boyu devam etsin istedim.
"Beni
izlerken nefesini tutuyorsun, farkında mısın?"
Sesi o
kadar aniden geldi ki, yüreğim yerinden fırlayacaktı. Gözleri hâlâ kapalıydı
ama dudaklarının köşesinde kendini belli eden o alaycı kıvrım, her şeyin
farkında olduğunu kanıtlıyordu.
"Uyuduğunu
sanıyordum," dedim hızla. Sesim fazlasıyla suçüstü yakalanmış gibiydi.
Mete
nihayet gözlerini araladı. Sabah ışığında mavi gözleri daha da parlak
görünüyordu. "Uyuyordum ama nefes almayışın dikkatimi çekti. Bir de bana
böyle dikkatle bakabilecek bir karım olabileceğini hatırlayınca, uyanmam
kaçınılmaz oldu."
"Dikkatli
falan bakmıyordum!" diye itiraz ettim ama sesim bile bana inanmadı.
"Tabii,
tabii," dedi, o sinir bozucu gülümsemesiyle. "Kabul et, uykuda bile
çok karizmatik göründüğümü düşünüyordun."
"Gerçekten
mi?" diye sordum, gözlerimi devirerek. "Bu sabah konuşacağımız tek
şey karizmatik göründüğün mü olacak?"
O an
hızlıca üzerime eğildi ve beni baştan aşağı süzdü. "Eh, başka bir konu
açmamı istiyorsan, sabahları dudaklarının biraz fazla çekici göründüğünü
söyleyebilirim ama bu bizi farklı yerlere götürür."
"Kesinlikle
farklı yerlere götürür," diye mırıldandım, kaşlarımı kaldırırken. Mete'nin
gözleri beni ele geçirmiş gibiydi. Bakışları bir ok gibi kalbime saplanırken,
dudaklarının kenarındaki o tatlı kıvrım daha da derinleşti.
"O
hâlde günaydın karıcığım," dedi ve alnıma yavaşça bir öpücük kondurdu. O
an, bambaşka bir sıcaklık tüm bedenimi sardı. Bu basit öpücük, bana hayatımda
duyduğum en rahatlatıcı şey gibi geldi. Kıkırdayarak dudaklarımı hafifçe
ıslattım.
"Günaydın
kocacığım," dediğimde gülümsedi ve gözlerini gözlerimde gezdirdi. Ardından
vücudunu hafifçe doğrulttu ve ellerini üzerimdeki tişörtün eteklerine götürüp
karnımı açtı. Dudakları karnımın biraz altında soluklandı.
"Size
de günaydın çocuklar," diye fısıldadı ve hafifçe dudaklarını bastırdı.
Dudaklarının
dokunuşu bir ilkbahar gibiydi. Taze, tatlı ve umut doluydu. Vücudum, bu basit
ama derin dokunuşla sanki yeniden canlandı. Bambaşka bir sıcaklık, yavaşça her
hücreme yayıldı.
Ağırlığını
vermeden avuçlarını karnıma bastırdığında, avuçlarının sıcaklığı her bir
hücremde derin bir yankı uyandırdı. Çenesini, ellerinin üzerine yerleştirip
bana baktığında, gözlerindeki ifade öylesine derin ve anlamlıydı ki, sanki
zaman bir anlığına durmuş, dünya sadece onun bakışlarında var olmuştu. O an,
her şeyin sessizce bir araya gelerek mükemmel bir uyum yakaladığını hissettim.
Bütün
bedenim, o anın içinde kaybolmuştu. Gözlerim, ona odaklanırken her şeyin daha
net, daha parlak olduğunu düşündüm. Zihnimdeki renkler, ruhumun en güzel
köşelerine dokunarak bu anı ölümsüzleştirdi. Her dokunuş, her bakış bir sanat
eseri gibiydi; sanki bir ressamın özenle fırçasını tuvalde gezdirerek yarattığı
en zarif tabloyu izliyordum.
O
tabloyu, ruhumun en güzel köşesine astım.
"Yalnız
hamileyim ve duygularım tavan yapabiliyor, ağlamamı istemiyorsan hemen kalk
oradan," diye boğuk sesle mırıldandığımda çoktan, sol gözümden yaş
şakağıma doğru yuvarlanmıştı. Mete'nin gözleri dolduğunda kafasını iki yana
salladı ve dudaklarını yalayıp hafifçe doğruldu. Yüzünü yüzüme getirip dudağını
sol gözümün kenarına bastırdı. Ardından mavi okyanuslarını içime akıttı.
"Sadece
mutluluktan ağla, sadece benimle ağla," diye fısıldadı. "Sadece
çocuklarımız için ağla," dedi ve sertçe yutkundu. "Ve sadece ruhunu
okşadığımda ağla ki akıttığın yaş canımı acıtmasın."
“Sen,”
dedim, Mete’nin cümlelerinin hemen ardından. Gözlerimiz bir ilmek gibi
birbirine bağlandı. “Benim yıllardır nereye gideceğimi bilmeden atan kalbimin,
nihayet evini bulduğu o son duraksın, Mete Mert Çakır.”
Mete
gözlerini kapatıp tebessüm ettiğinde dudaklarım aralandı.
"Cenneti
sakladığın gözlerine, geçmişte yaktığım ateşlerin külleri mi kaçtı da kapattın
bana kapılarını?" diye fısıldamak istedim ama kelimeler boğazıma dizildi,
tek bir ses bile çıkaramadım. Aralı dudaklarımı kapatıp Mete’ye sıkıca
sarıldım.
🥲
Kışlanın
açılan bariyerleri ile Mete, gazı hiç kesmeden aracı içeriye soktuğunda emniyet
kemerimi çıkarttım. Yerine doğru sürüklenen lastik hafif bir tını bırakarak
yerini bulduğunda bakışlarım istemsizce havada gezindi.
Gökyüzü
donuk bir maviye bürünmüş, hava yerle gök arasında asılı kalmış gibi sessizdi.
Dalgın bir bulut süzülüyordu ufka doğru ama o bile yavaş hareket ediyordu.
Şırnak'ın sabahlarında bir dinginlik vardı ama o dinginlik insanı rahatlatmak
yerine daha da huzursuz ederdi. Her şeyin öncesindeki sessizlikti bu, sanki her
şey birazdan başlayacaktı.
Mete,
aracı park ettiğinde bakışlarım ona doğru çevrildi. Telefonunu ve sigara
paketini alıp bakışlarını bana çevirdiğinde dudağının sağ kenarı alaycı bir
şekilde kıvrıldı.
"Ne
o hatun, bakışlarını alamıyorsun benden?" diye sorduğunda gözlerimi
devirdim.
"Bakmakta
mı yasak, Allah Allah?" diye çemkirdiğinde başını hafifçe geri attı ve
dişlerini gösterircesine 'Hıhıhıhı' diye güldü. Bende aynı şekilde güldüğümde
şaşırarak bana baktı. Kaşlarımı kaldırıp "Ne oldu?" diye sorduğumda
derin bir iç çekti ve bir anlığına bakışlarını kaçırdı.
"İyice
bana benzemeye başladın."
Damağımı
şaklattım.
"Ne
alakası var şu an?" diye sorguladığımda gülümseyerek bana döndü. Tam
dudaklarını aralayıp soruma cevap verecekti ama kafasını sallayıp farklı bir
konuya evrimleşti.
"Bu
konuyu akşam evimizde konuşabiliriz karıcığım. Askeriye sınırları içerisinde
yüzbaşılığa devam," diye bir açıklama yaptığında gülerek onu onayladım.
Evde konuşalım konuşmasına ama tam olarak nerede kalacağız?
Kaşlarımı
hafifçe büzüp Mete'ye döndüm.
"Tam
olarak hangi evde konuşacağız?"
Bakışları
bir an düşünmek istermişçesine sola kaçtı.
"Doğru,"
dedi ve elini kapı kulpuna koydu. "Onu da dışarıda konuşalım."
Kafamı
iki yana sallayıp kulpa uzanıp kapıyı açtım ve arabadan indim. Kapıyı
kapattığımda Mete'de inip arabayı kilitledi. Üç adımda yanıma yaklaştığında
yavaş adımlarla yürümeye başladık.
"Ayda
ile Cemile benim evde kalıyor. Dağ evi, askeriyeye çok uzak. Nasıl
yapacağız?" diye sorguladığımda Mete, elini havaya kaldırdı ve
düşünürcesine şakağını kaşıdı. Sonra aklına gelmişçesine parmağını şaklattı ve
bana baktı.
"Yonca
ile Kubilay'da askeriye kalıyor. Bizde askeriyede odaları birleştiririz, olmaz
mı?" diye sorduğunda kafamı bilemezmiş gibi sağa sola eğdim. Kendi
evimizde kalmak daha iyi olmaz mıydı? Yanağımın içini dişledim.
"Bu
konuyu hallice düşünelim."
Kafasını
salladığında birlikte askeriyeye girdik. Bize doğru yaklaşan Kubilay ve Deniz'i
gördüm. Yüzlerindeki büyük bir gülümseme ile bize yaklaşmaya devam ettiklerinde
bizde onlara doğru yürüdük. Yatakhaneye ayrılan koridorun önünde durduğumuzda
Kubilay'ın alaycı bakışları Mete'ye çevrildi.
"Komutanım,
keyfiniz yerindedir inşallah?" diye sorguladığında tek kaşım hafifçe
yukarıya doğru kıvrıldı. Mete, gözlerini kısıp hafifçe boğazını temizlediğinde
kaşlarım çatıldı.
"Kubilay,
koşmak istiyorsun herhalde?" diye söylenip sırıttığımda Deniz, kafasını
iki yana sallayarak Kubilay'ı gösterdi.
"Sabahtan
beri sizi bekliyor. Sırf Mete komutanıma bunu söyleyecek diye yüz kere buraya
gelip gittik."
Gülümseyerek
Kubilay'a baktığımda ellerimi montumun cebine soktum.
"Kubilay,
dua et Yonca hamile. Yoksa seni kulaklarından bu tavana asardım."
Kubilay'ın
gözleri büyüdüğünde sahte bir gülümsemeyle kafasını eğip kaldırdı.
"Yaparsınız
komutanım biliyorum. Eee, ben Yonca'mın yanına gideyim. Hamile, yanında durayım,"
deyip Deniz'i bile beklemeden kaçtığında kafamı iki yana salladım. Damağımı
şaklatıp Deniz'e döndüğümde Deniz, arkasını döndü.
"Deniz."
Deniz,
bana döndüğünde kaşlarımı hafifçe büzdüm.
"Bir
ara odaya uğrar mısın?"
Kafasını
salladığında ellerimi montumun ceplerinden çıkartıp sırtını izledim. Bir
sıkıntısı vardı. Sessizleşmişti, ilk zamanlardaki gibi. Kimseyle konuşamadığı,
tam emin olamadığı duygular vardı. Gözlerine ne zaman baksam orada bir çocuk
vardı.
Hiç
çocuk olamamış, bir genç.
"Eyşan?"
Mete'nin
seslenmesiyle bakışlarımı ne olduğunu anlamaya çalışan gözlerine çevirdim.
Kaşları hafifçe büzülmüştü. Elimle yatakhane koridorunu işaret edip hafifçe
yürümesini bekledim. Yürümeye başladığında onunla birlikte yürümeye başladım.
"Deniz
ile hiç konuştun mu? Yani onu daha iyi tanıdın mı bu zamana kadar?" diye
sorduğumda bir anlığına yüzüne baktım. Kafasını iki yana sallayıp cebindeki
ellerini çıkarttı.
"Hayır,
sadece yetimhaneden ayrıldıktan sonra vatanı için çalışmak istediğini biliyorum,"
diye cevapladı. Kafamı onu anladığımı gösterircesine sallayıp içli bir nefes
çektim. Odalarımızın önüne geldiğimizde ellerimi ceplerime sokup ona doğru
döndüm.
"Deniz,
tim ilk kurulduğunda çok sessiz ve asabiydi. Gün geçtikçe Kubilay ile
kaynaştılar. Tim içerisindeki hal ve hareketlerinden dolayı onunla özel olarak
bir bağ kurmaya çalıştım. Onu kardeşim gibi bildim o da beni ablası olarak
saydı. Onun içindeki duvarları yavaş yavaş aşabildim. Zaman üzerimizden
geçtikçe asabiliği kesildi, sessizliği bir nebze olsun gürültüye dönüştü."
Derin
bir nefes alıp verdim.
"İki
haftadan beri çok sessiz. İçini sıkan bir durumun olduğunu hissedebiliyorum ama
aklındaki düşünceleri göremiyorum."
Mete'nin
dudaklarında buruk bir tebessüm oluşurken elini hafifçe kaldırıp yanağıma
koydu. Dokunuşu sıcacık bir güven verme hissiyle doluydu.
"Herkesin
sessizliği farklıdır canımın içi," dedi sakin bir sesle. "Belki kendi
içinde savaş verdiği bir şey vardır. Belki de o savaşı kazanmadan bize
anlatamayacağı bir şeydir."
Sözlerinin
ağırlığı yüreğime oturdu. Derin bir nefes alıp bakışlarımı kaçırdım. Haklıydı.
Sessizlik, her zaman bir yardım çığlığı değildi. Bazen sadece kendi yaralarını
sarabilmek için bir geri çekilişti.
"Mete..."
diye başladım ama devamını getiremedim. Yüzümdeki ifadeyi okuduğu belliydi.
Elini yanağımdan çekti ve gözlerini doğrudan gözlerime dikti.
"Onun
yanında olmaya devam et yavrum ama unutma. Bazen birinin sessizliği çözülmeden
önce kendisiyle yüzleşmesi gerekir. Biz sadece bekleyebiliriz."
Kafamı
belli belirsiz salladığımda alnıma küçük bir öpücük kondurup odasına doğru
yürüdü. Derin bir nefes alıp kendi odama girdim. Alev'in yatağının üzerinde
kitap okuduğunu gördüğümde dudaklarımda istemsiz bir gülümseme belirdi.
"Günaydın
havacı."
Bakışlarını
kitaptan ayırıp yüzüme bir gülümsemeyle karşılık verdi.
"Günaydın,"
dedi ve elindeki kitabın arasına ayracı sıkıştırıp komodininin üzerine koydu.
Montumu
çıkartırken Alev yüz üstü yattığı yerden doğruldu. Dolabı kendime doğru
çektiğimde metalin keskin sesi odada yankılandı. Bu küçük ses bile bir garip
huzursuzluk hissettirdi.
"Barış
ile bir şey konuştum."
Bir
kaşım kendiliğinden havaya kalktı. Üniformamı dolaptan alıp metal kapağı
kapattım. Yatağın kenarına otururken Alev de oturuşunu düzeltti; sol bacağının
üzerine sağ bacağını atmış, ellerini dizlerinin üzerinde kavuşturmuştu.
Yüzündeki ifade, bir şeyleri sorguladığını belli ediyordu.
"Çilingir
abisi Bünyamin bizim time girecekmiş, doğru mu?" dedi doğrudan, sesi nötr
ama dikkatliydi.
Üzerimdeki
kazağı çıkartıp asker yeşili, kısa kollu atleti elime aldım.
"Evet.
Trabzon'dayken nişana gelmişlerdi ya, işte o zaman Mete söylemişti. Mete’nin
eski tim arkadaşı.”
Atleti
giyip altımdaki pantolonun düğmesini açmaya başladım. Alev'in yüzündeki ifade
hiçbir şey anlatmıyordu ama sanki bu durumdan memnun kalmamış gibiydi.
Hareketlerim yavaşladı; kaşlarımı hafifçe çatarak onu izledim.
"Bünyamin'in
bir dosyası varmış Eyşan ve o dosyanın içeriğini arşivde bulamamışlar?"
dedi ani bir soruyla, bu kez kaşlarından biri hafifçe kıvrılmıştı.
Pantolonumu
çıkartıp kucağımda katladım.
"Bundan
haberim yoktu. Barış, o dosya ile ilgili sana bir şey söylemiştir kesin,"
dedim. Pantolonu kenara bırakıp kamuflaj pantolonumu elime aldım ve ayaklarımı
geçirip yukarı çektim.
Alev'in
kaşları bu kez hafifçe yukarı kalktı. Yüzündeki kararsızlık, konuşmadan bile
odayı dolduruyordu. Bakışlarındaki huzursuzluğu gördüğüm an içimde bir sıkıntı
yükseldi. Konuşmayacağını anladığımda yatağın üzerindeki kamuflaj gömleği alıp
kollarımı geçirdim.
Düğmeleri
iliklemeye başladığım sıra "Bünyamin Boraç Arınlı, askeriyeden ihraç
edilmiş," dedi sonunda.
O an
parmaklarım iliklemekte olduğum düğmenin üzerinde duraksadı. Yavaşça ona
döndüm, tek kaşımı kaldırarak sordum.
"Neden?"
Alev'in
gözlerinde aniden bir ateş parladı; yüzündeki o hafif durgunluk yerini yoğun
bir öfkeye bırakıyordu. Sanki tüm o duyguları sakladığı maskesi çatlamıştı.
"Tim
arkadaşını vurmuş."
O anda
odadaki hava değişti. İçimde buz gibi bir ağırlık hissettim. Parmaklarım donmuş
gibi hareketsiz kaldı. Her kelime beynimde yankılanıyor, kendi içimde bir sorgu
başlatıyordu. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden ona baktım. Zihnimde,
bir timin içinde yaşanan bu tür bir ihaneti kabul etmek, sindirmek imkânsız
gibi geliyordu. Gözlerimdeki ifadenin donduğunu hissedebiliyordum ama dışarıya
hiçbir şey yansıtmadım.
Tim
arkadaşını...
Bir an,
bu düşüncenin içimde yankılanan ilk halini zihnimde parçaladım. Bir asker, bir
tim üyesi... Arkadaşını vurmuştu. Bu, hiçbir zaman kabullenemeyeceğim bir
gerçekti. O kadar netti ki, bir türlü mantıklı bir izah bulamıyordum.
Bakışlarımı
kaçırıp gömleğin düğmelerini ilikledim ve eteklerini, atletimle birlikte
pantolonumun içine sokup fermuarı çektim. Fermuarın tınısı sessizliğin içindeki
en gürültülü sesti. Kafamı eğdiğim yerden kaldırmadan gözlerimi ağırca Alev'e
çevirdim.
Alev,
gözlerimle temas ettiğinde bir anlığına donmuş gibi göründü. Sessizlik, tıpkı
odadaki soğuk havayı içime çeker gibi beni sardı. Gözlerimdeki o derin boşluğu
ve anlaşılmazlığı fark etmiş olmalıydı, çünkü gözlerinde de bir belirsizlik
vardı. Cevap veremedi, ya da vermek istemedi. Ne de olsa, bu onun
sorumluluğunda değildi.
Bir
süre daha sessizce birbirimize baktık. Sonunda, gözlerimi ondan kaçırarak,
sözcüklerimi bulmaya çalıştım. Pantolonun düğmesini ilikleyip kafamı kaldırdım.
"Bunu
kabullenmek zor," dedim, sesim biraz titreyerek. "Önyargılı olmamak
gerekir. Konunun aslını öğrenmeden bir cevap veremem."
Gözleri,
bir yandan suçluluk, bir yandan bir şekilde çözülmesi gereken bu karmaşık
durumu anlamaya çalışma çabasıyla doluydu.
"Bunu
sana açıklamak kolay değildi," dedi, sesi hala sabırlı ama bir tık daha
sertleşmişti. "Zamanında sizin ailelerinizin başına gelen şey, yarın senin
de başına gelirse? Her şey göründüğü gibi değildir, Eyşan."
Bütün
bedenim sanki bu yükün altından eziliyordu. Alev'in her kelimesi beni yavaşça
sarmalıyor, sanki bir girdaba çekiliyordum. Fakat içimdeki soğuk, keskin
gerçeklik, her geçen saniye biraz daha baskın çıkıyordu. Timdeki ihanet, her ne
kadar ailelerimizin yaşadıkları gibi derin bir travmaya dayanıyor gibi görünse
de yine de bir sınır vardı. O sınırı geçememeliydim.
Kafamı
iki yana sallayıp ona bakarken, içimdeki karışıklık yavaşça yüzüme yansıyordu.
"Mete ile neler olduğunu konuşmadan öğrenemem Alev," dedim, derin bir
nefes alarak. "Bir şekilde, bu yaptığının ardında bir gerçek olmalı. Ama
şu an, bunu kabullenmek... Ne kadar uğraşsam da kabul edemem."
Duygularımı
sımsıkı içinde tutmaya çalıştım. Timde, çok farklı gerçekler ve tercih edilen
kararlar vardı. Bir tim arkadaşının bir diğerini vurması, açıklanabilir bir
durum değildi. Derin bir nefes alıp palaskamı taktım ve bordo beremi apoletimin
altına sıkıştırdım. O sırada Alev'in kalktığını gördüm.
Alev'in
kaşlarını hafifçe kaldırarak ayağa kalkması, oda içindeki gerilimin iyice
yoğunlaştığını hissettirdi. Benim gözlerimdeki kararsızlık, onun da içinde
bulunduğu çıkmazı daha belirgin hale getiriyordu. Alev, içindeki karmaşayı dışa
vurmamaya çalışıyordu ama her kelimesi, her hareketi, o anki sıkıntısının
izlerini taşıyordu.
Bir an
sessiz kaldık. O an, ne söyleyeceğimi bilemedim. Kafamda dönen düşünceler,
birbirini takip eden çelişkiler, o kadar karmaşıktı ki... Bir timin üyelerinin
birbirlerine güvenmesi, yalnızca bir sözcüğün ya da hareketin bile timin
bütünlüğünü sarsabileceğini biliyordum. Ama bir arkadaşın diğerini vurması...
Bu, kabullenilemeyecek kadar derin bir ihanet gibi görünüyordu.
Bu,
sadece timin değil, bir asker olarak benliğimin temellerini de sarsan bir
durumdu.
"Kendi
silah arkadaşını vuran, yarın sana acımaz."
Alev'in
sözleri odada yankılandı ama içimdeki soğuk, donmuş hissi daha da
derinleştirdi. Kendi silah arkadaşını vuran birinin, yarın bana acımayacağı
gerçeği, her şeyden önce bana bir uyarı gibi geldi. O an, her şeyin çok hızlı
bir şekilde değişebileceğini fark ettim. Bir anlık yanılgı, bir anlık ihanet,
her şeyin sona ermesine sebep olabilirdi. Gözlerimi kapatarak derin bir nefes
aldım ama içimdeki karışıklık hâlâ devam ediyordu.
"Bazen,
bizim bildiklerimizle her şeyin gerçeği örtüşmez," dedim ve gözlerimi açıp
gözlerine baktım. Alev'in gözlerindeki öfke ve kararsızlık, bir savaşın tam
ortasında kalmış gibiydi. Çenemi hafifçe kaldırarak ona doğru adım attım.
"O
yüzden ne olduğunu öğrenmeden yargılayamayız."
Cevap
vermesini beklemeden kapıya yürüyüp elimi kulpa yasladım ve sertçe indirip
kendime çektim, dışarıya adımladım. Kapıyı sakince kapatıp derin bir nefes
aldım. Zihnimin içindeki büyümeye devam eden karanlık, bir anlığına beni
düşüncesiz bırakmıştı. Kafamı iki yana sallayıp sağa doğru adımlamaya başladım.
"Kız
kardeş?"
Arkamdan
gelen Selçuk'un sesiyle sağ omzuma doğru kafamı çevirip bedenimi ona çevirdim.
Üzerindeki beyaz gömleği ve siyah pantolonuyla tam bir istihbaratçı havasına
girmişti. Yanıma geldiğinde eliyle yürümemizi işaret ettiğinde onunla birlikte
yürümeye başladım.
"Günaydın,"
diye fısıldadığımda kaşları çatıldı ve bir anlığına durdu.
"Gün
aydı ama sana aymamış gibi görünüyor?" diye sorup tek kaşını kaldırdığında
durup etrafı kolaçan ettim. Zihnimin kaplandığı belirsizlikten bir karanlık
düşünce dilime aktı.
"Bünyamin
Boraç Arınlı'yı araştır. Araştırman bittiğinde beni bul, kimse bilmesin."
Selçuk'un
yukarıda olan tek kaşına rağmen yüzündeki hafif şaşkınlık ifadesi, bir anlığına
geçici bir belirsizlik hissettirdi. Ama sonra, gözlerindeki dikkatli bakış, bir
soru sormak isteseydi bile bunu sormayacağını belli ediyordu. Onun bu tepkisi,
zaman zaman bana yabancı olmayan bir izlenim bırakıyordu; bu, genellikle bir
şeyleri daha derinlemesine çözmeye çalıştığı ve içsel bir sorgulama yaptığı
zamanlarda olurdu.
Selçuk'un
sakinliğiyle, ihtiyatlı bakışı birleştiğinde, söylediklerim üzerine tereddüt
ettiğini hissedebiliyordum. Ancak, bana duyduğu güvenle, ne demek istediğimi
çok iyi bildiği için fazla sorgulamadan arkasına düşecekti.
"Anlaşıldı,"
dedi Selçuk, neredeyse sessiz bir onayla. Kaşı hala hafifçe yukarıda ama o
soruyu sormadan, bana güvenerek başını salladı.
İçimdeki
bu belirsizliğin, dışarıda nasıl görünmeye başladığını tam olarak
kestiremiyorum ama Selçuk, her zaman olduğu gibi, aklımı kurcalayan soruların
cevaplarını bulmaya karar vermiş gibi görünüyordu. Yürümeye devam ettiğimde
yeniden eşlik etmeye başladı. Yollarımız ben kantine doğru ilerleyecekken
ayrıldı. Selçuk, koordinasyon merkezine sürüklenirken kantine girdim.
Bakışlarım,
duvar dibindeki masaya odaklandı. Timin diğer üyeleri oradaydı. Osman, masanın
baş köşesinde, sırtını duvara yaslamış oturuyordu. Bakışları, masanın
etrafındaki herkesi dikkatle izliyordu; her bir yüzün kıvrımlarını, her
kelimenin tonunu ölçüp biçiyormuş gibi bir hali vardı. Onun tam karşısında,
yine duvara yaslanmış Kubilay oturuyordu.
Osman'ın
solunda Deniz, çayını yudumluyordu. Onun karşısında ise Caner vardı; elindeki
çay kaşığıyla oynayıp duruyor, bakışları dalgın bir şekilde masaya
sabitlenmişti. Caner'in yanında Lara oturuyordu. Duruşunda belli belirsiz bir
mesafe ama bir o kadar da derin bir bağ vardı. Yonca, Lara'nın hemen yanında
oturuyordu.
Barış,
Deniz'in diğer yanında oturuyordu. Onun her zamanki alaycı gülümsemesi yüzünde,
arada masaya birkaç espri atıyordu. Barış'ın sözleri masadan kahkahalar
yükseltirken, Lara ve Yonca'nın paylaştığı anların sıcaklığı, masanın diğer
tarafına kadar yayılıyordu.
Adımlarımı
yavaşlattım.
"Bünyamin
Boraç Arınlı, askeriyeden ihraç edilmiş."
"Neden?"
Alev'in
gözlerinde aniden bir ateş parladı; yüzündeki o hafif durgunluk yerini yoğun
bir öfkeye bırakıyordu. Sanki tüm o duyguları sakladığı maskesi çatlamıştı.
"Tim
arkadaşını vurmuş."
Zihnimde
yankısını bırakan o karanlık, izlediğim insanların aleviyle aydınlanmıştı. Bu
cümle zihnimde tekrar tekrar çınlarken, masadaki bu sahne sanki başka bir
evrendenmiş gibi görünüyordu. Huzur ve uyum... Bu, timimizin temeliydi ama
şimdi, bir gölge tüm bu bağlılığı tehdit ediyordu.
Ortada
belirsiz bir gerçek vardı.
Bünyamin,
kendi timinden birini vurmuştu. Selçuk'un bulacağı bilgi, beni bir tık
geriyordu. Ya gerçekse?
O zaman
ne yapacaktım?
Osman'ın
bakışları benimkilere kilitlendiğinde, yüzümde bir sahte bir gülümseme belirdi.
Çay bardaklarının sıcaklığını ve kahkahaların yankısını duymazdan gelerek
masaya doğru ilerledim. Yonca'nın yanına otururken, içimdeki karmaşayı
gizlemeye çalıştım. Yonca'nın bana dönen gülümsemesine karşılık verdim ama
içimdeki gülümseme çoktan ölmüştü.
Bu
insanlar, gemime binmek için güvenli limanımda bekleyen mürettebatımdı.
Ben ise
şimdi, sular altına batmış bir gemiydim.
Herhangi
bir zamanda bu geminin batması, her şeyin sona ermesi, bir çırpıda her şeyin
değişmesi çok yakın gibiydi. Zihnimdeki karanlık düşünceler, nereye gitmek
istediğimi, ne yapmam gerektiğini söylese de bir yön, bir harita yoktu.
"Şşşş,
hatun?"
Gözlerimin
önünde sallanan büyük elle saplandığım düşüncelerden güçlükle sıyrıldım.
Bakışlarım yanıma oturmuş Mete'nin gözlerine dönerken kaşlarının hafifçe
çatıldığını fark ettim.
"Ne
oldu?" diye sordu.
Gözlerim,
bir anlığına beliren Mete'nin sorusuna kilitlenirken, içimdeki karanlık hızla
bana doğru yaklaşıyor, her şeyin öncesi ve sonrası arasındaki ince çizgi
silikleşiyordu. Zihnim, rüzgârın sesini, dalgaların çırpınışını hissediyor ama
bir an olsun durup o dalgaların içinden ne çıktığını göremiyordum.
"Bir
şey olmadı. Öylece dalmışım işte."
Derin
bir nefes alıp gülümsemeye çalıştım ama Mete, tek kaşını hafifçe yükseltti ve
bir anlığına bakışlarını masadakilerde gezdirip yeniden bana döndü.
Mete,
"Gelsene sen bir benle," dedi ve ayağa kalktı. Ayağa kalktığımda
sırtını bana dönüp kantinin arka çıkışına doğru yürüdü. Bir an için adımlarını
yavaşlattı ve sağ omzunun üzerinden bana bakıp kapıyı gösterdi.
"Sen
geç, ben çay alıp geliyorum."
Bir şey
demeden kapıya yürüyüp kantinin arka bahçesine çıktım. Karşıdaki banklara doğru
ilerleyip yavaşça oturdum. Kollarım göğsümde bağlanırken sağ bacağımı sol
bacağımın üzerine attım. Bakışlarım kantinin kapısında takılı kalırken Mete,
sol avcuna sıkıştırdığı iki çay bardağıyla çıktı ve bana doğru ilerledi.
Solumdaki boşluğa oturduğunda avcundaki bardağın birini bana uzattı.
"Teşekkür
ederim," deyip elimi uzattım ve sol avcuma çay tabağını koydum. Mete
damağını şaklatıp elindeki çayı yavaşça ortamıza koydu. Sol avcumda tuttuğum
tabağın üzerindeki bardağı aldım ve çaydan bir yudum içtim.
"Bir
şey olmuş, gözlerin çok dalgın bakıyor," dediğinde elimdeki bardağı
yavaşça avcumda tuttuğum tabağın üzerine koyup sağ elimle ortamıza bıraktığı
bardağın yanına bıraktım.
"Bünyamin’i
bizim time almayı düşünüyorum, Eyşan. Eğer gerekli izinleri alabilirsem, senden
de onay için izin isteyeceğim."
Mete'nin
Trabzon'da söylediği cümle zihnimdeki karanlığa düştüğünde derin bir nefes
aldım.
"Bünyamin'in
dosyaları arşivde görünmüyormuş?" deyip tek kaşımı kaldırdığımda kaşları
hafifçe çatıldı.
"Evet.
Yıllar önce yaşanılan bir olaydan dolayı dosyaları sadece belirli kişiler
tarafından görünüyor.”
Kafamı
ağırca salladım ama ardından iki yana salladım. Alnının ortasındaki çizgi
belirginleşmeye başladığında alt dudağımı kemirdim.
"Demek
ki askerlikten ihraç edildiği doğruymuş," diye mırıldandım. Kaşları biraz
daha çatıldı.
“Sen
bunu nereden öğrendin?” diye sorguladığında derin bir nefes bıraktım.
"Sabah
Alev ile konuştum. Daha doğrusu o benimle konuştu. Bünyamin, tim arkadaşını mı
vurdu, Mete?" diye sordum. Mete'nin mavi bakışlarında bir çakmak çaktı,
sanki gözlerinin içinde bir çakmaktaşı, sürtünerek bir kıvılcım yarattı. O kısa
anlık ateş, gözlerinde belirdiği gibi kayboldu. Çene kemikleri kasıldığında
dişlerini sıktığını anlamıştım.
Mete,
boğazını temizleyip diliyle üst dudağını kavradı ve dişleyip bıraktı.
"Bunu
kim söylemiş ona?" diye mırıldandığında bakışlarımı gözlerine çıkarttım.
"Barış,"
dedim.
Ayağa
kalkacak gibi olduğunda hızla elimi öne doğru uzattım.
"Mete,
neler oluyor?"
Bakışları
ağırca gözlerimde dolandığında kafasını iki yana salladı.
"Bunu
kimsenin bilmemesi gerekiyordu, Eyşan," dedi ve arkasına ağırca yaslandı.
“Bünyamin, zamanında birini vurdu evet, ama şu an bana lazım.”
Kaşlarımı
kaldırdım.
“Mete,
kendi timinde merhameti olmayan birinden bahsediyoruz,” dediğimde gözlerindeki
sert bakış gitti ve bana sevgiyle bakan bir duyguya evrildi. Ama o sevginin
hemen altında, daha belirgin duran bir şey vardı: Belirsizlik.
Bana
doğru biraz yaklaştı. “Bazı anların izahatı yoktur, Eyşan,” dedi sesi
kısılarak. “Herkes bir silah sesi duyar ama silahın kimin elinde olduğunu kimse
bilmez.”
Derin
bir nefes alıp sırtını tekrar arkaya yasladı. Bardağından bir yudum alıp ağır
ağır yutkundu.
Bir
sükûnetin, derin bir bozukluğun maskesi gibi hissediyordum. Sessizliğin içinde,
bir şeylerin patlamak üzere olduğu, aniden her şeyin altüst olacağı hissi
vardı.
🤔
10
Nisan 2022 / Şırnak
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Bir
yiğit, yarayı düşmanından beklerken, dostundan alınca sendelemeye başlardı. Çünkü güvendiğin bir yüreğin
seni hayal kırıklığına uğratması, mermiden daha ağır gelirdi.
Sırtını
yasladığın kapının aniden çekildiğini hissetmek gibidir bu. Tetikte olduğun her
an bir işe yaramaz, çünkü o yara seni gardın en düşükken bulur. Dışımdaki savaş
alanı sessizdi ama içimdeki fırtına susmak bilmiyordu. O an anladım ki insanın
en büyük savaşı, kendi sevdiklerine karşı kaybettiği savaştı.
İlk
kurşun, Hekimoğlu'na sıkıldı.
Hekimoğlu
lakabını bırakıp Bozkurt'a dönüşmeme sebep olan Bünyamin, Akçakale'nin
bozkırında vurdu beni.
17
Şubat 2017 / Akçakale, Şanlıurfa
Kantinin
önündeki kalabalığı yararak içeriye daldığımda, Bünyamin, masaya yasladığı
yüzbaşıyı yumrukluyordu. Yüzündeki damarlar öfkeyle kabarmış, gözleri koyu
kırmızıya çalan bir alev gibi titriyordu. Yüzündeki damarlar, derisinin
altından patlayacak gibi kabarmış; gözleri, koyu kırmızıya çalan bir nefret
ateşi gibi parlıyordu. Her darbesi, bir idam sehpasını kuran çekiç sesleri
kadar kesindi.
"Ne
yapıyorsun lan Bünyamin!" diye gürledim ama sesim, o vahşi kavganın
gürültüsü içinde bir sinek vızıltısı gibi kayboldu. Çevresine üşüşmüş askerler,
dehşetle geri çekilmiş, donakalmışlardı. İçlerinden biri beni fark edince, yüzü
kireç gibi beyazlamış halde, "Komutanım, durdurun! Öldürecek!" diye
yalvarır gibi fısıldadı.
Bir
adımda yanlarına vardım. Bünyamin'in, bir ağaç gövdesi kadar sert ve kasılmış
kolunu yakaladım ama beni fark ettiği an, öfkesi çıldırdı, daha da büyüdü.
"Bırakın beni komutanım! Bu şerefsiz Zarif hakkında bana neler dedi!"
diye hırladı; sesi, boğazından yırtılarak çıkan bir hırıltıydı.
"Dur,
dedim sana!" Elimle onu itip aralarına girmeye çalıştım ama Bünyamin, o an
insanlıktan çıkmış, bir boğaya dönüşmüştü. Masayı devirdiği gibi bana dönüp
bağırdı; sesi, kantinin duvarlarında yankılanan bir çığlıktı.
"Hain
dedi ona! Ben bunun hayasını anasının amına sokmaz mıyım!"
O an
durumu anlamaya çalışırken, yüzbaşı yere yığıldı. Bünyamin'in nefesi kesik
kesikti; sanki ciğerleri barut kokusuyla dolmuştu. Yumruklarını sıktı ama sanki
kendine vurmak istiyor, o devasa öfkeyi kendi bedeninde hapsedecek bir yer
arıyordu.
"Bünyamin,"
dedim, sesimi sakin ama çelik gibi soğuk bir tona çekerek. "Yeter. Kendini
daha fazla yakma."
Gözleri
bir an için bana odaklandı. Öfkesiyle pişmanlık arasında, bir uçurumun
kenarında gidip gelen o anlık tereddüdü gördüm. "Ama komutanım..."
dedi, sesi çatlayarak, bir çocuğun ağlamadan önceki o son anı gibiydi.
"O... O Zarif için hain dedi! Nasıl sakin kalayım? Ben burada yeminimi
yaşarken, o..."
Omzuna
sıkıca bastım. "Tam da bu yüzden sakin kalmak zorundasın," dedim,
gözlerine dik dik bakarak. "Sözlerin senin silahın olur, Bünyamin.
Yumrukların değil."
Sessizlik,
kantini bir zehirli gaz gibi doldurdu. Bünyamin, bir adım geri çekildi. Nefesi
hâlâ düzensiz, hâlâ bir yangının kalıntısı gibiydi ama gözleri yere kaydı; o
devasa cüssesi, aniden küçülmüş gibi hissettirdi. Yüzbaşıya baktım. Burnundan
kan sızıyor, yüzü bir harabeye dönmüş olsa da hâlâ yaşıyordu.
"Hepiniz
buradan çıkın!" diye emrettim, sesimdeki otorite kantini titretti.
"Bu olay burada kapanmadı. Ama şimdi değil."
Kalabalık
dağılmaya başlarken, Bünyamin'i kolundan tuttum ve sessizce dışarı çıkardım.
O gün
aslında Bünyamin, farkında olmadan kendi idam sehpasını kurmuştu.
Bünyamin'in
gitmesine izin vermek zorunda kalmıştım. Aslında, o gitmek istediği için değil,
ben onu bırakmaya mecbur olduğum içindi. Bu karar, bir lider olarak vermem
gereken bir şeydi.
Bir
komutan için en zor olan şey, timinin bir parçasını kaybetmekti. Operasyonlarda
yanımda olan, göğsünü siper eden, omuz omuza savaştığım birini kaybetmek... Bu,
bir asker için ölümden farksızdır.
Çilingir'in,
bir süredir aradığımız ve bir anda Trabzon'da karşıma çıkarttığı Bünyamin, o an
bana farklı bir yabancıymış gibi gelmişti. Bakışları değişmiş, duruşu
farklılaşmıştı. Baştan sonra evrim geçirmişti. İlk göz temasımızda gözlerinin
içine baktım ama orada bana ait bir şey bulamadım. O an, içimde bir şeyin
kırıldığını fark ettim. Çünkü o gün timden ayrıldığında sadece Bünyamin değil,
aynı zamanda bir parçam da gitmişti.
Onunla
birlikte kaybettiğim, güven duygusuydu belki de.
“Mete,
kendi timinde merhameti olmayan birinden bahsediyoruz.”
Eyşan'ın
söyledikleri, zihnimdeki eski yaraları sarmak yerine bir anda tekrar
kanatmıştı. Bir kibritin karanlık bir odada yanıp sönerken yaptığı gibi,
geçmişin soğuk gölgesi tekrar üzerime düşüverdi. O an, geçmişin ağır yükü bir
kez daha omuzlarımda hissettirdi kendini.
"Mete?"
Omzuma
dokunulan elle soluma döndüğümde Çilingir, bala çalan gözleri hafif kısılmış
bir şekilde bana bakıyordu. Gözlerindeki soru işareti, içimdeki boşluğa düşen
bir damla gibi yankılandı. Bir an için, bana bu kadar yakın olan birinin bu
acıyı anlamasını beklediğimi fark ettim.
Tam o
sırada, 'Bir dağın zirvesini yok etmek istiyorsan, önce temelindeki kayayı
sarsmalısın,' dedi, zihnimin içindeki babam. Bu söz, yıllar önce kulağımda
çınlamış ama şimdi daha derin bir anlam taşıyor gibiydi. Babamın öğretileri,
yıllarca sessiz kalıp unutulmuş gibi dururken, her an bir fırtınanın öncesi
gibi içimde yeniden canlanıyordu.
Ben
dağımı nasıl yok ederdim?
Sırtımı
yasladığım, kafamı omzuna koyduğum dağımı ben, nasıl parçalardım?
"Bir
sorun mu var?" diye sorduğunda ilk defa nasıl bir cevap vereceğimi
bilemedim. Cevabım, ağızda kalan kelimeler gibi, boğazımda düğümlenip kaldı.
Her şeyimle saklamaya çalıştığım, zamanla daha da büyüyen o duvar, bu anın tam
ortasında yıkılmaya başlamıştı. Çilingir'in bakışlarındaki samimiyet, en çok
korktuğum şeydi.
Kalbimin
içindeki gömülü olan Eyşan'ı bahane ettim.
"Karımı
ve çocuklarımı düşünüyordum," diye mırıldanıp bakışlarımı gözlerinden
kaçırdım. Bakarsa anlardı, anlarsa kurcalardı. Omzumdaki elini hafifçe çekip
sırtıma güçlüce vurduğunda istem dışı gülümsedim. Yanaklarımı geren tebessümüm
ilk defa canımı acıttı. Hani bazen acıyı saklamak için gülümsemek gerekir ya,
işte o an öyle bir şeydi.
"İnanayım
mı?" diye sorguladığında damağımı şaklatıp Bozkurt'un ruhuna sığındım.
Yüzümde alaycı bir tebessüm olurken bakışlarımı ona çevirdim.
"Sana
yalan borcum mu var? Evliyim oğlum ben ve ayrıca babayım. Tabii ki de sürekli
karımı ve çocuklarımı düşüneceğim." dediğimde gülerek kafasını iki yana
salladı.
"Tabii
tabii, 'Evliyim ve babayım,' dedikten sonra başka ne söyleyebilirsin ki?"
diye mırıldandı.
Anlamıştı.
Ee
salak, boşu boşuna ona badi demiyoruz. Dağımız o bizim, sen ağzını açmadan bir
bakışından iki tane paragraf yazar.
Kendimi
savunmasız hissettiğimi kabul edememiştim ama Çilingir'in lafı çarpıtmakta ne
kadar ustalaştığını biliyordum.
"Benimle
uğraşma Çilingir," dedim, gülerek. "Bu kadar güldüğün yetmiyor gibi,
bir de beni sıkıştırmaya mı başladın?"
Bir an
kendimi gerçekten savunmasız hissettim ama Çilingir'in şakalarındaki rahatlık,
bir şekilde gerginliği biraz da olsa azaltıyordu. Tam o sırada, Selçuk yanımıza
geldi.
Şakayla
karışık "Ne oluyor bu lanet yerde?" diye sordu, ellerini cebine
sokarak. Kurduğu cümleye gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutmuştum.
Çilingir, kolunu omzuma attığında gülümsemeye çalıştım.
Çilingir,
"Valla bende ne oluyor anlamadım," dedi, gülümseyerek. "Mete'nin
karamsar bakışlarını gördüğümden beri her şey biraz yolunda gitmiyor gibi.
Yoksa yanlış mı gördüm?" diye sorguladı ve yeniden bana baktığını
hissettim. Gülerek Selçuk'a baktım.
"Brocuğum,
Çilingir biraz fazla meraklı sanki. Benimle alakalı fazlasıyla soru soruyor,
yetmedi şimdi de sen geldin," diye ona bir alttan laf soktum.
Lütfen
anla Selçuk, lütfen anla.
Selçuk,
kıkırdayarak sesli bir kahkaha attı. Selçuk'un kahkahası, havadaki gerginliği
iyice hafifletti. Bir an için rahatladığımı hissettim ama hala Çilingir'in
bakışları üzerimdeydi. Selçuk, ellerini ceplerinden çıkardı.
"Eyşan,
ilk günden ağlayınca morali bozulmuş garibimin," diye bir açıklama
yaptığında bakışlarımı Çilingir'e çevirdim. Karamsar bakışlarıma geri
döndüğümde Çilingir, gözlerini devirdi. Kolunu omzumdan çekip ellerini
ceplerine soktu.
"Ulan
ne yaptın da ağlattın yengemi şerefsiz?" diye sordu.
Gözlerimi
devirdim.
"Hamile
ya ondan duygu karmaşası yaşıyor," deyip onlara doğru döndüm. "Ya bir
insan neden yolda gördüğü tokaya ağlar?" diye sorduğumda Selçuk'un ve
Çilingir'in şaşkın bakışları benim gözlerimde dolanıyordu. Bu arada bu olay
harbiden gerçekti. Otelden çıktığımızda yerdeki tokaya bakıp ağladı ya lan
benim karım.
Üff,
karımı özledim.
Elimi
havada sallayarak "Üüüüf, sizinle uğraşamayacağım valla ben karımın yanına
gidiyorum," dedim ve yanlarından koşarcasına kaçtım. Postallarım
askeriyenin koridorlarında tok bir tını bırakırken çalışma odamızın önünde
duraksadım. Bakışlarım duvardaki isim tablosuna çevrildi.
Yüzbaşı
- Asena Eyşan Çakır
Yüzbaşı
- Mete Mert Çakır
Dudaklarımda
salak bir sırıtışla elimi kulpa koyup indirdim. Kapıyı aralayıp içeriye
girdiğimde güzeller güzeli karım, elindeki dosyalara bakıyordu. Bir anlığına
bakışları ifadesiz bir şekilde kapıya doğru çevrildi ama benim olduğumu
gördüğünde müptelası olduğum dudaklarına bir gülümseme yerleştirdi.
Gülme
şöyle insafsız.
Sol
elimi kalbimin üzerine götürüp "Ah, vuruldum," dedim ve kapıyı
kapatıp sırtımı kapıya yasladım. Gözlerimin odağı onda kalırken kafasını iki
yana salladı ve dudaklarındaki gülümsemeyi genişletti. İnci dişlerinin
arasından nefesimi kesecek kahkahalarının tınılarını savurdu. Kalbimi okşayan
tınılarına kahkahalarımı göndererek masama doğru adımladım. Sandalyeyi çekip
ellerimi kolçağa yasladım ve kendimi sandalyeye bıraktım. Sırtımı geriye doğru
yaslayıp hafifçe yaylandım.
Eyşan,
okuduğu dosyanın kapağını kapatıp kenara koyduğunda ellerini kenetledi ve
bakışlarını yeniden bana çevirdi.
"Sen
neredeydin?" diye sorduğunda sandalyede hafifçe sağa sola sallandım.
"Kantindeydim."
Anladığına
dair kafasını salladığında derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. Uykum
gelmişçesine esneme isteği gelince elimi ağzıma gererek esnedim. Eyşan'ın
kıkırtısını duyduğumda elimi ağzımdan çekip kollarımı göğsümde bağladım.
"Uykun
mu geldi yüzbaşı?"
Kıkırdadım,
bir şey söylemek yerine kafamı salladım. Gözlerimin üzerine devrilmiş göz
kapaklarımı açmak istemeyecek kadar yorgun hissediyordum. Sandalyedeki kalçamı
biraz uca doğru kaydırıp iyice yayıldım. Masanın altına doğru uzanmış sol
ayağımın üzerine sağ ayağımı attım. Kafamı sağa doğru eğdiğim sıra parkede adım
sesleri duymaya başladım.
"Harbi
harbi uyuyacak mısın?" diye sorguladığında gözlerimi açmadan "Hııı,
hııı," demekle yetindim. Burnuma dolan yasemin çiçeklerinin kokusuyla
derin bir nefes aldım. Alnımda hissettiğim avuç ile sol yanağıma koyulan
dudakların ısısı farklıydı. Avuçları bir nebze olsun soğukken kadınımın
dudakları ateşti.
Hafif
sırıtarak "Yanağım alev aldı. Ateşler içinde yanıyorum şu an. Git de
uyuyayım hatun ya," diye sitemle mırıldandığımda kıkırdamalarını işittim.
Kulağıma ulaşan her bir notası bir ninni misali benliği karanlığa doğru
çekiyordu.
🐾
10
Nisan 2022 / Şırnak
Lara
Akman, Ağzından
Bir
yiğit, yaralarını asla saklamaz.
Ben,
sınırlarına girdiğim o yiğidin her bakışında, içindeki saklı yaraların izlerini
hissedebiliyordum.
Caner'in
mavi gözlerine her baktığımda, gökyüzünün altında saklanan bir fırtınayı
hissediyordum. İçinde kopan fırtınalara şahit olabilmek isterdim ama Caner hep
saklardı. Belki de bu yüzden ona böylesine bağlanmıştım. Onun çözülemeyen
sırları, yarım kalan cümleleri, saklamaya çalıştığı bir yükü taşıyordu.
Caner'i
sevmek, dikenli bir yolda çıplak ayakla yürümek gibiydi. Her adımımda biraz
daha acı çekiyor ama bir o kadar da ona yakın hissediyordum. O farkında bile
olmadan beni her gün daha fazla kendine çekiyordu. Gülümsemesi bir hançerdi;
çünkü o gülümsemenin ardında saklanan karanlıkları biliyordum. Ve ben, o
karanlıkta kaybolmaya razıydım.
Caner
benim için yalnızca sıradan biri değildi. O, geçmişle geleceğin arasında asılı
duran bir gökyüzüydü. Ulaşılmaz gibi görünen ama her zaman başımı kaldırıp
bakmak istediğim bir mavilikti.
"Merhaba."
Sağ
tarafımda aniden beliren erkek sesiyle irkildim. Başımı çevirirken kaşlarım
istemsizce çatıldı. Kolundaki rütbeye baktığımda asteğmen olduğunu fark ettim.
Siyah saçları kısa ve düzenli kesilmişti, yüz hatları sert ve keskin çizgilerle
belirgindi. Gözleri ise simsiyahtı, öyle ki bakışları insanın içine işliyordu.
Rahatsız
olmuştum.
Tek
kaşımı kaldırıp sorgular bir ifadeyle baktığımda, yüzünde alaycıya yakın bir
tebessüm belirdi.
"Rahatsız
ettiysem kusura bakmayın," dedi, sesi yumuşak ama garip bir şekilde keskin
tonlarla doluydu. Elini bana doğru uzattı. "Ben yeni atandım ismim Berk
Tonguç. Buraları tam olarak bilmiyorum, acaba bana yardımcı olur musunuz?"
O el
havada asılı kalırken, farkında olmadan ellerimi kamuflajımın ceplerime soktum.
O an, yanımda bir gölge belirdi. Gözlerimi siyahın iç karartıcı derinliğinden
çekip bakışlarımı başka bir yöne çevirdim. Mavi bir gökyüzüne...
Caner.
Sessiz
ve ifadesiz bir şekilde yanı başımda durmuştu. Gözleri, karşımdaki kişinin bana
uzattığı ele dikilmişti. O el havada kaldı. Berk'in yüzündeki gülümseme yerini
kısa bir süreliğine şaşkınlığa bıraktı ama hemen toparladı.
Caner'in
irisleri, bir avcı gibi keskinleşip küçüldü ve nokta kadar daralarak adı Berk
olduğunu öğrendiğim kişiye döndü. Sanki bütün odağı, karşısındaki adamın
üzerine yoğunlaşmıştı. Onu dikkatle süzüyordu; bakışları, bir tehdidi tartan
bir askerinkine benziyordu.
Caner'in
üstünde beyaz gömleği ve siyah pantolonuyla sade ama dikkat çekici bir duruşu
vardı. Üniforması olmasa bile, bu görünüşüyle karşısındaki herkes üzerinde bir
otorite kurmayı başarıyordu. Sessizliğinin gücü, Berk'in cesaretini sınar
gibiydi.
Berk,
havadaki elini bu kez Caner'e uzattı. İçinde hafif bir tereddüt var gibiydi ama
bunu saklamaya çalışıyordu.
"Merhaba,
ben yeni atandım. Asteğmen Berk Tonguç," dedi. Sesindeki dikkatle kontrol
edilmiş resmiyet, gergin bir ip üzerinde yürüyen birini andırıyordu.
Caner,
bir an duraksadı. Gözleri Berk'in uzattığı ele kaydı, ardından sağ dudağının
kenarı, keskin bir bıçak gibi yukarı kıvrıldı. O gülümsemenin altındaki uyarı
açık ve netti; sınırların nerede olduğunu bir kez daha hatırlatıyordu.
"Kıdemli
Üsteğmen, Caner Cenk Çakır," dedi Caner. Sesindeki soğukkanlılık, kurşun
gibi ağır ve delici bir etkideydi. Berk elini indirdiğinde yutkunma sesini
işitmiştim. Kelimeleri ölçülü ama keskin bir darbe gibiydi. "Asteğmensin
ama görüyorum ki daha selamlaşmayı bile öğrenememişsin. Karşındaki bir yüzbaşı.
Ona bu şekilde elini uzatamazsın."
Caner'in
bakışları Berk'te sabitlenmişti. O bakışlarda yalnızca sınırların çerçevesini
çizen sessiz bir güç vardı. Ben ise bu kısa ama yoğun sahneyi izlerken içimde
bir şeylerin kıpırdadığını fark ettim. Caner'in sessiz duruşunda güven veren
bir şey vardı; aynı zamanda bu güven, çevresindeki herkese bir sınır çiziyordu.
Berk,
sesi biraz daha titrek bir tınıyla, "B...ben bilmiyordum," dedi.
Caner,
hafif bir baş hareketiyle kafasını salladı.
"Öğrenmiş
oldun. Şimdi kaybol buradan."
Caner'in
sesi bir kapanış cümlesiydi; bir noktayı koyar gibi keskin ve netti. Berk'in
geri çekilişi, bir askerin karşısındaki otoriteyi kabullenmesi kadar sessizdi.
Onun uzaklaşan adımlarını izlerken, Caner'in yanımda sessizce dişlerini
sıktığını fark ettim.
Bana
bakarken dudaklarını araladı ama hızla kapandı. Çene kasları belirginleşti. Burnundan
bir boğa misali solurken mavi gözlerini titrekçe yukarıya doğru çekti. Gözünün
içindeki beyazı, kısa bir anlığına görmüştüm. O an, onun sakinliğinin altındaki
gerginliği açıkça hissedebiliyordum.
"Beş
dakika," dedi. Sesindeki alay, yavaşça yükselen öfkenin habercisiydi. O
kadar belli oluyordu ki, kelimelerinin altında gizli bir tehdit vardı. Ellerini
ceplerine sokarken, tedirginliğim iyice arttı. Caner'in her hareketi, sanki
patlamaya hazır bir bomba gibi hissediliyordu.
"Sadece
beş dakikalığına yanından ayrıldım," diye ekledi, bana bakışları sert ve
sorgulayıcıydı. Dudaklarının kenarındaki sinir bozucu kıvrılma, sözlerinin
etkisini daha da artırıyordu. "Nesin sen? Kokunu alan geliyor amına
koyayım."
Sözlerinin
ağırlığı bir an için havada asılı kaldı. Onun, kendi sınırlarına ve etrafındaki
dünyaya olan bu keskin farkındalığını izlerken, içimdeki duygular karmaşık bir
şekilde birbirine dolandı. Caner'in sözleri, onu koruma içgüdüsüyle çevreleyen
o görünmez zırhı bir kez daha ortaya çıkarıyordu.
İstemsizce
dudaklarımın kenarı yukarı kıvrıldı. Onun yanındayken kendimi her zaman biraz
daha güvende hissederdim ama bu koruma duygusunun bir başka yüzü vardı:
Sahiplenme. Caner'in bu ince sınırı nasıl çizdiğini, her kelimesinin ardında
yatan o güçlü ama karmaşık duyguları anlamaya çalışıyordum.
Caner,
gözlerini devirip "Gülme," diye mırıldandığında, kıkırdadım. O an,
duygularımın üstesinden gelmek için kontrolü kaybetmek istemedim ama buna
rağmen Caner'in yanında kendimi rahat hissetmek de bir o kadar doğal bir şeydi.
Caner, damağını şıklatıp burnundan büyük bir soluk bıraktı.
"İnadına
mı yapıyorsun? Zevk mi alıyorsun?" diye sorduğunda bir anlık duraksadım.
Sözlerinin ağırlığı, bir uyarı gibi havada asılı kalmıştı. İçimdeki gülümseme
hâlâ orada hem bir rahatlama hem de bir itiraf gibi. Beni kıskanması hoşuma
gidiyordu.
Caner'in
kıskançlığı, onun beni koruma içgüdüsünden mi, yoksa sahiplenme duygusundan mı
kaynaklanıyordu? İşte bu sorunun cevabını vermek, her geçen gün daha da
zorlaşıyordu.
Sadece
hafifçe omuz silktim ve gülümsememi gizleyemedim. "Evet, belki
biraz," diye mırıldandım, "Ama senin bu tepkilerini görmek de zevkli
be Caner." Gözlerimdeki ışıltıyla, sözlerime tatlı bir alay katarak onun
gerginliğini hafifletmeye çalışıyordum.
Caner,
gözlerini biraz daha kısarak, hafifçe kaşlarını çattı. Sözlerimin altındaki
alayı, kendine bir meydan okuma olarak almış gibiydi. Ancak gözlerindeki
gerginlik, biraz olsun yumuşamıştı.
Yeniden
damağını şıklatıp, hafifçe başını salladı. "Bu böyle olmayacak," dedi
ama sesindeki o sert tonun altında, tanıdık bir yumuşaklık vardı. Sanki kendini
tutmaya çalışıyordu ama bir şekilde bu durumun içinde kendini kaybetmiş
gibiydi. Sol eliyle kolumdan tuttu ve hafifçe çekiştirmeye başladı.
"Nereye
gidiyoruz?" diye sordum ama cevaplamak yerine daha hızlı yürümeye başladı.
Adımlarımı hızlandırıp ona ayak uydurduğumda kahverengi kapılı bir odanın
kapısını açıp içeriye girdi. Kapıyı iki kez kilitleyip sırtımı sertçe duvara
yasladı. El bileklerimden tutup iki yanımdan havaya kaldırdı ve sol eliyle
duvarda sabitledi.
Caner'in
her hareketi, her dokunuşu beni daha da iç içe çekiyordu. Her geçen saniyede,
hislerim daha netleşiyordu. Vücudum, kontrolümden çıkmak istiyor ama bu bir
korku değil, tam tersiydi. İçimde yükselen bir arzu var, bedensel bir çekimdi.
Yavaşça ilerleyen her hareketi, her dokunuşu, beni daha da yaklaştırıyordu.
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
Caner'in
yeniden çenesinin kasıldığını gördüğümde gözlerindeki gökyüzü, adeta bir
gecenin koyusuna büründü. Kafasını hafifçe sağ omzuna eğip gözünü basan sisleri
ağırca kırptı. Ölümcül bir yavaşlıkta burnunu boynumun girintisine yasladığında
kafamı sağa doğru eğdim. Tenime çarpan nefesi, kasıklarımdan aşağıya inen bir
taşın uğultusunu zihnimde yankıladı.
"Beni
çok zorluyorsun," dedi üflercesine. Sanki kendisi bile duymak
istemiyormuşçasına söylediği bir itiraftı. Burnunun boynuma sürtülmesini
hissettiğimde dudaklarımı yaladım. Ağzımın içi kupkuruydu. Yutkunmak istiyordum
ama bir boşluk vardı. Yutkunmayı bile o an için unutmuştum.
Bileklerime
bastırdığı sol avcunu gevşetti ama bırakmadan sağ elini havaya kaldırdı.
Bileklerimden kavrayıp arkama götürdüğünde yeniden sol eliyle bileklerimi
kavradı. Yükselip alçalan göğsüm onun gövdesine dokunup geri iniyordu. Bedenini
iyice bana yasladığında duvarla sırtım arasında sıkışan kollarım yutkunmama
neden olmuştu.
Boynumdaki
burnunu hafifçe sağa ve sola sürttü.
"Bir
başkasının bu kokuyu alacak kadar yanına yaklaşma düşüncesi, zihnimin içinde
kaç tane şarjör bitiriyor bilemezsin," diye fısıldadı ve bir karahindiba
üflermişçesine üfledi. Sanki karahindiba tüyleri tenimin her bir noktasına
dağılarak kondu. Göz kapaklarım titrekçe kapandı. Burnunu kulağıma doğru
sürüklemeye başladığında aralı dudaklarımın arasından çektiğim nefesler bana
artık yetmiyordu. Ciğerlerim daha fazlasını solumak için kasılıp gevşerken
göğsüm ritmik bir şekilde onun göğsüne yaslanıyordu.
Kulağımın
çizgisinde duraksayan burnuyla yanağını şakağıma yasladı. Dişlerini sıktığını
şakağıma vuran kemiğinden anlayabilmiştim.
Dişlerinin
arasından "Sadece beş dakika Lala. Siktiğimin beş dakikası yoktum.
Koyduğumun üç yüz saniyesi yanında değildim," dedi.
"Ama
geldin," Farkında olmadan fısıldadığım cümle ile şakağıma bastırdığı çene
kemiği daha da sertleşti.
"O
puşt sana elini uzatmıştı! Elini tutmayı düşünüyordu. Sana dokunmayı
düşünüyordu. Onun düşüncelerini sikerim," diye tısladığında alt dudağımı
dişledim. Sakinleşmesi gerekliydi yoksa ben hiç iyi bir duruma doğru
gitmiyordum.
"Sakinleşmelisin."
Yanağını
şakağımdan çektiğinde gözlerimi açıp yüzüne baktım. Caner'in yüzündeki öfke,
yoğun bir kıvılcımdı; adeta her an patlayacak gibi. Gözleri, içindeki öfke
fırtınasının bir yansımasıydı. Kaşları birleşmiş, çenesi sıkı sıkıya kapalıydı.
O an, öfkesinin içine gömülmüş, her geçen saniye daha da büyüyen bir gerginlik
vardı.
Sağ
elini hafifçe havaya kaldırıp alt dudağını dişlediğinde baş parmağı ve işaret
parmağıyla çenemi sıkıştırdı. Koyu gecesini büyük bir sis basmıştı.
"Benim
sınırım var Lala ve sen o sınırın tam ortasındasın. Kokunu aldım içimde
geziniyor. Tenine dokundum, parmaklarımda izlerin var. O adamın eline, sırf beş
dakika önce saçına dokundum diye kırmak için bile uzanamazken kimse o sınıra
giremez," dedi ve gözlerini aralı dudaklarıma indirip saniyeler içinde
sertçe dudaklarıma dudaklarını yapıştı. Ağzıma sızan yaramaz dili sakince yatan
dilime sürtündü ve uyanmasına neden oldu. Bir toz misali dağılan düşüncelerim
gözlerimin önünde bir sisin yayılmasına destek oldu.
Çenemi
sıkan parmaklarını yanağıma yaslandı ve dudaklarımı öne büzmek istercesine
sıktı. Karşılık vermeme izin vermeden alt dudağımı emdi, ısırdı ve çekiştirdi.
Alt dudağını büzdüğü ağzımın içine sıkıştırıp üst dudağıma da altta bıraktığı
hasarı yavaş yavaş işledi. Kafasını sağa yatırıp dudaklarımı ağzının içine
alarak vakumlayarak öpmeye başladı. Yanağıma bastırdığı parmaklarını aceleyle
enseme götürdüğünde dudaklarımı araladım.
Ondaki
ateşin bende bıraktığı hasar çok farklıydı. O öpmeden önce dudaklarım
kupkuruydu sanki susuz kalmıştım ama şimdi ağzımın içinde sanki bir can vardı.
Caner, dudaklarımın kenarından sızan tükürüklerimi yalayarak öpmeye devam
ederken bunun ne kadar pis olduğunu düşündüm fakat bu bana zevk vermişti. Aynı
durumun farklı bir noktada da oluyor düşüncesi, zihnimde büyük bir yankının
belirmesine neden oluyordu.
Caner,
dudaklarımızı ayırıp alnını alnıma yasladığında gözlerimi açıp ona baktım. Kül
üfleyen soluklarımız yüzlerimize vurup uçuşurken Caner, kendini bana doğru
bastırdı. Karnımda hissettiğim varlığı onun bir öpüşmeyle bile ne hâle
gelebildiğini düşündürmüştü.
Senin
ondan kalır bir yerin var mı?
Yok.
"Daha
önce hiç öpüşerek sertleşmemiştim. Benim bile bilmediğim ilklerimin sebebi
oluyorsun Lara ve bu durum benim hiç hoşuma gitmiyor," diye fısıldadıktan
sonra alnımızı ayırıp burnunu burnuma yaslayarak bana baktı. Gözlerinde daha
önce görmediğim bir tutku ve arzu vardı. Mavilerinin içindeki irisleri daha da
genişledi.
"Ağzım
pistir benim Lala. İstesem seni şu an içine girmeden boşaltırım. Kelimelerimle
siktiğimi sana hissettiririm ama sen, sen bunu bana nasıl yaptın? Hiç
konuşmadan, karşılık vermeden, hı? Beni çok zorluyorsun Lara, sana yeminim
olsun ki bu, bu şekilde devam ederse tenini bir saniye olsun tenimden ayırmam,"
dedi ve dudaklarını dudaklarıma yaklaştırdı.
Öpmedi,
sanki yasakmışçasına orada duraksadı.
"Seni
kendime saklarım. Seni bana karıştırırım. Seni, kendime bularım Lara. Yeminim
olsun bunu yaparım. Seni Zirve'ye çıkartırsam bir daha da oradan indirmem ama
görüyorum ki buna artık bende engel olamıyorum."
Gözlerinde
bir tehdit yoktu ama hissettirdiği şey her şeyden önce bir koruma hissiydi.
Onun kendini tutmaya çalışması, bana olan duyguları hakkında daha fazlasını
söylemek istiyordu ama bir şekilde bunu dışa vurmakta zorlanıyordu. O kadar
netti ki, sözleri bende bir yankı uyandırıyordu. Ne kadar istemesem de onun
bana olan bu bağlılığını yavaşça kabul ediyordum. Bunu kabul etmek, farkında
olmadan içine çekilişim gibiydi.
Caner,
beni kaybetmekten korkuyor gibiydi, her hareketi, her bakışı o korkunun bir
yansımasıydı. Ama ben? Ben de ona o kadar yakındım ki, her geçen dakika içinde
ona daha fazla karışmak istiyordum. Sadece kendimi daha da kaybetmekten
korkuyordum.
🏔️
10
Nisan 2022 / Şırnak
Alev
Atsız, Ağzından
İhanet,
düşmandan değil, dosttan gelince taşırırdı sabrın kabını.
Eyşan,
bu zamana kadar çok ihanet görmüştü. Her ihanet bir yara bırakmıştı, her kayıp
kalbinde derin bir boşluk açmıştı. Fakat en zoru, dost bildiklerinden gelen
darbelerdi. O anlarda ihanetin acısı, düşmanlarınkinden çok daha derindi. Onun
ruhunun karanlık sokaklarında gezinen, yalnız bir kadının yüreğinde yankılanan
bu acıyı, kimse ama hiç kimse anlayamazdı. Her seferinde ihanetin izlerini
silmeye çalıştı ama yine her seferinde bir şekilde eski yaralar yeniden kanadı.
Bunun
bir kez daha olmasına asla izin vermezdim.
Elimdeki
su ısıtıcısındaki suyu bardağa döküp kahvenin kokusunu içime çektim. Su
ısıtıcısını yuvarlak, beyaz altlığa oturtup işaret parmağımı kulpa taktım ve
arkamı döndüm. Barış kendi yatağında dirseğini, ranzanın demirine yaslamış
düşünceli bir şekilde duvarı izliyordu.
Elimdeki
dumanı üstünde bardağı Barış'ın önündeki masaya bıraktığımda karşındaki
sandalyeye oturup kollarımı göğsümde bağladım. Ayaklarımı havaya kaldırıp
postallarımı yatağa değdirmeden ranzanın demir başlığına yasladım. Sol ayağımın
üzerine sağ ayağımı attığımda Barış'ın bakışları önce hemen sağında duran
postallara sonra bana çevrildi.
Sitemle
"Yavrum postallarını çıkartsana?" diye mırıldandığında gözlerimi
devirip ayaklarımı indirdim.
Göğsümdeki
kollarımı çözüp postallarımın bağcıklarını çözdüm. Sol ayağımdaki postalın
ucunu sağ ayağımın topuğuna bastırarak çıkarttım. Ardından sol ayağımdakini de
çıkartıp yeniden ranzanın demirine yasladım. Barış'ın kedili çoraplarıma bakıp
güldüğünü işittiğimde kaşlarımı çatıp ona baktım.
"Gülme
Barış, sinirliyim."
Hiçbir
şey demeden elini bardağa uzattı ve üfledikten sonra kahvesinden bir yudum
aldı. Yeniden kollarımı göğsümde bağlayıp tek kaşımı yukarıya doğru kıvırdım.
Barış, gözlerindeki alaylı bakışı bir an için sildi ve bardağını masanın
üzerine bırakıp hafifçe kaşlarını çattı.
"Hâlâ
sana söylediğim konuyu mu düşünüyorsun?" diye sorduğunda kafamı salladım.
Düşünmemek
elde miydi?
"Evet
ama en çok Eyşan'ın ne karar vereceğini düşünüyorum. Eyşan'ın bu konuda hassas
olduğunun bilincindeyim ama nasıl bir tavır sergileyeceğini öngöremiyorum,"
diye mırıldandığımda Barış, kafasını iki yana salladı.
"Mete,
bu konuyu Eyşan ile konuşacaktır, Alev. Her ne kadar geçmişte engel
olamadığımız anlar yaşasak da Mete, Eyşan’ı göz göre göre bir tehlikenin içine
bırakmaz."
Acının
bir hissi öfkenin parçacıklarını zihnimin dört bir yanına dağıttı. Geçmişin
kırıklarını dilime akıttı.
"Unuttun
mu, Caner'de neredeyse Eyşan'ı vuruyordu Barış? Hatta tetiğe bastı ama Mete
vuruldu. Maalesef ki mazi, bir insanın hatalarını yüzüne vurmamız için bazen
bizi sınar."
Barış,
derin bir iç çekip kafasını iki yana salladı.
"Caner,
yaptıklarının bedelini ödedi Alev. O bunu yapmaya mecburdu, bunun neden
olduğunu ikimizde iyi biliyoruz. Bünyamin konusuna gelecek olursak, bu konu
hakkında bir daha konuşmanı istemiyorum. Senden bir şey saklamak istemediğim
için söyledim ama gerisi Mete ile Eyşan’ın vereceği kararlar."
Bu
dediğine gülesim gelmişti ve güldüm. Alaycı gülüşüme bakıp gözlerini devirdi.
"Hâlâ
öfkeni yüzünden okuyabiliyorum. Bir şey demesen bile postallarının bağcıklarıyla
beni boğacak gibi duruyorsun."
Omuz
silkip gözlerimi kaçırdım. Haklıydı ama haklı olması bu durumu değiştirmiyordu.
"Barış,
bazı yaralar kabuk bağlamıyor. Özellikle de Eyşan gibi birine bunu yapanlardan
bahsediyorsak..." Sözlerim havada asılı kalmış bir tehdit gibi yankılandı.
Barış,
bardağını masaya bırakıp ellerini bacaklarıma koydu. Sesi daha yumuşak, daha
ciddi bir tona büründü.
"Alev,
Eyşan güçlü bir kadın. Bunu sen benden daha iyi biliyorsun. Ama onun
hassasiyetini savunmak için kendini parçalayıp timde daha büyük bir çatışma
çıkarırsan, bu Eyşan'a fayda değil zarar getirir."
Kaşlarımı
çattım, sözlerindeki mantığı kabul etmek istemesem de biliyordum ki haklıydı.
"Onun
güçlü olduğunu biliyorum. Ama bu, her seferinde o gücün sınanması gerektiği
anlamına gelmez."
Barış
bir süre sessiz kaldı. Gözleri bir an için uzaklara daldı, sanki başka bir
zamanın ağırlığını hatırlıyormuş gibi. Sonunda derin bir nefes aldı ve ellerini
bacaklarımdan çekip oturduğu yatakta ayaklarını kendine doğru çekip bağdaş
kurdu. Ellerini kalçasının biraz arkasında yatağa bastırdı.
"Bazen
en iyi savunma, müdahale etmemektir. Ona alan bırak, kararını kendi versin. Sen
de Eyşan'a güvenmelisin."
Sözleri,
içimde bir yerleri harekete geçirdi. Eyşan'a güvenmiyor değildim; asıl mesele,
onun yükünü hafifletme isteğimdi. Ama bu isteğin, işleri daha karmaşık hale
getirme ihtimali de yok değildi.
Bir
süre sessizce oturduk. Sessizlik uzadıkça Barış'ı incelemeye başladım.
Kafasında neler döndüğünü bilmek her zaman kolay değildi ama şu anki duruşunda
hafif bir yorgunluk, yüzünde derin düşüncelerin gölgesi vardı. Gözleri bir
noktaya sabitlenmiş, sanki orada olmayan bir şeyi görüyordu.
İçimden,
onun bu sakin görünüşünün altında sakladığı karmaşıklığı çözmeye çalıştım.
Barış, hiçbir zaman kelimeleriyle fazla açılmamıştı ama bazen yüzündeki en ufak
bir kıpırtı, söylediklerinden daha çok şey anlatırdı.
Dikkatim
yavaşça dudaklarına kaydı. Kahvesini içtiğinde kupanın kenarında kalan iz, bir
şekilde aklıma fazlasıyla gereksiz şeyler getirmişti. Bu düşüncelerle yüzümde
belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Barış, bir süre daha düşüncelerine dalmış
gibi görünürken bardağına uzandı ve bir yudum daha aldı. Hareketi o kadar doğal
ve ritmikti ki, farkında olmadan nefesimi tuttum. Bardağını geri masaya
bıraktığında düşünmeden hareket ettim.
Ayaklarımı
yere indirip doğruldum ve kararlı bir adımla ona yaklaştım. Barış, göz ucuyla
bana baktı ama ne yapacağımı anlayacak kadar dikkatli değildi. Anlamadığı da
iyi oldu. Beklenmedik bir anda, kollarımı ranzanın demirine yaslayarak onun
üzerine eğildim. Gözlerim gözlerine kilitlendi. Şaşkın bir ifadeyle geriye
yaslandı ama o an tam istediğim anıydı.
Hiçbir
şey söylemeden, bir hareketle onun kucağına oturdum. Vücudunun bir an için
gerildiğini hissettim ama yüzündeki şaşkınlık çok daha eğlenceliydi.
"Ne
yapıyorsun, Alev?" diye mırıldandığında, sesinde hem bir uyarı hem de
çaresiz bir kabullenme vardı.
Omzumu
hafifçe silkip ona doğru eğildim. Dudaklarımın kenarı alaycı bir gülümsemeyle
kıvrıldı.
"Ne
yapıyormuş gibi görünüyorum, Barış?" dedim, sesimi biraz daha yumuşatarak.
"Sadece biraz oturuyorum."
Ellerimi
onun omzuna koyup bir an için ona daha yaklaştım. Gözlerindeki şaşkınlık yerini
belli belirsiz bir meydan okumaya bırakırken, benim içimdeki keyif giderek
artıyordu.
Barış'ın
nefesi değişmişti ama yine de kontrolünü kaybetmiş gibi görünmüyordu. Bu, onu
biraz daha zorlamam gerektiği anlamına geliyordu.
Ellerim
omzunda gezinirken başımı yana eğip ona daha da yaklaştım. "Barış,"
diye fısıldadım, sesimde alaycı bir sıcaklık vardı. "Bu kadar gerilme.
Belki biraz rahatlamayı denemelisin."
Barış,
derin bir nefes aldı ve gözlerini kısıp beni dikkatle süzdü. "Alev, şu an
ne yapmaya çalıştığını biliyorum," dedi, sesi sakin ama uyarıcıydı.
Bir
kahkaha attım, aldırmaz bir şekilde omuz silktim. "Biliyor musun Barış,
bazen çok düşünüyorsun?" dedim. "Bazen sadece anı yaşamalısın."
Ellerimi
omzundan çekip boynunun yanına hafifçe dokundurdum. Barış'ın nefesi bir an için
kesildi ama kendini toparlaması uzun sürmedi. Dudaklarının kenarında kıvrılan o
tanıdık alaycı gülümsemesiyle "Asıl senin şu an ne yaptığını düşünmeye
başlaman gerekir," dedi.
Kollarımı
göğsümde birleştirip başımı yukarı kaldırdım, meydan okuyan bir tavırla.
"Belki
de tam olarak düşündüğüm şeyi yapıyorum, Barış. Senin dikkatini
çekiyorum."
Barış
hafifçe güldü, kahkaha atmasa da sesinde eğlendiği belliydi. "Merak etme,
her daim dikkatimi çekiyorsun. Fazlasıyla," dedi. Sonra aniden göğsümdeki
kollarımı çözdü ve omuzlarına koydu. Kalçalarımdan tutup iyice kucağına
yerleştirdiğinde tüm tenimin ürperdiğini hissettim. Barış'ın bakışları yüzümde
gezinirken yüzümün nasıl bir şekle girdiğini bilmiyordum ama bu ona keyif
vermişti.
"Ne
oldu havacı, bir dondun? Yoksa dilini mi ısırdın?" diye alayla söylendi.
Barış'ın
sorusuyla irkilip bir an nefesimi tuttum. Onun bu kadar dikkatli olmasını
beklememiştim. İnlememek için dişlerimin arasındaki dilimi fark etmesi, beni ne
kadar dikkatle izlediğini kanıtlıyordu. Bunu nasıl bilebilirsin be adam?
Barış,
dudaklarının kenarındaki alaycı gülümsemeyi genişletti. Ellerinin baskısı hâlâ
kalçamdaydı ve o, beni olduğu yerde tutmanın keyfini çıkarıyordu. Bakışları
yavaşça yüzümden aşağı kaydı, tekrar gözlerimle buluşmadan önce bir anlık
tereddütle dudaklarımda durdu.
"Yanlış
koordinatta uçuyorsun havacı," dedi, sesi bir fısıltıya yakın ama içinde
sakladığı meydan okuma belliydi. "Bu cesaret, seni her zaman
kurtarmaz."
Gülümseyerek
omuzlarımı silktim. "Beni kurtarmasına gerek yok," diye karşılık
verdim. "Gökyüzünü ezbere biliyorum."
Barış'ın
kahkahası odada yankılanırken beni bir anlığına şaşırtan bir sıcaklık yayıldı.
Ancak ellerini kalçamdan çekmedi, üstüne üstlük parmaklarıyla uyarı misali
hafifçe sıkıp bıraktı.
"O
zaman neden nefes alışverişlerin hızlandı?" dedi, başını eğip bana daha da
yaklaşıyor gibi. "Bana doğru çarpan göğsünden neden kalp ritimlerini
duyabiliyorum?"
Barış'ın
sözleri, hissettiklerimi yüzüme vuran bir ayna gibiydi. Kalbimin hızla
çarptığını biliyordum ama bunu onun anlaması, hele ki dile getirmesi... Bu,
oyunun kurallarını değiştirmişti.
"Belki
de bu senin üzerimde bıraktığın etkindir," diye mırıldandım, sesimi mümkün
olduğunca sakin tutmaya çalışarak. Ancak gözlerimdeki parıltının meydan okumayı
hâlâ sürdürdüğünden emindim.
Barış'ın
gözleri gözlerime kilitlendi, dudaklarının kenarındaki gülümseme daha
derinleşti. "Üzerindeki etkim mi?" dedi, kelimeleri yavaşça ve
dikkatlice seçerek. "Peki ya sen, benim üzerimde ne kadar etkili olduğunu
biliyor musun, Alev?"
Bu
soru, içimde bir yerlerde bir kıvılcım çakmasına neden oldu. Onun da oyuna
dahil olduğunu, belki de benimle aynı ateşte yanmayı kabul ettiğini hissettim.
"Öğrenmek
ister misin?" dedim, başımı hafifçe yana eğerek. Ellerim, farkında bile
olmadan, boynunun yanındaki sıcak deriye daha sıkıca temas etti. "Belki de
henüz tam olarak keşfetmediğin bir şeyler vardır."
Barış'ın
yüzünde beliren kısa bir şaşkınlık, ardından gelen alaycı kıvrım bana her
şeyden daha fazla tatmin verdi. "Havacı, bu cesaretin beni gerçekten
şaşırtıyor," dedi. Sonra, ansızın omzuma eğildi, sesi kulağımın hemen
yanında bir fısıltıya dönüştü. "Ama bu cesaret, seni ne kadar ileri
götürür, onu merak ediyorum."
Tüylerim
diken diken olmuştu ama bu, kendimi geri çekmem anlamına gelmiyordu.
Dudaklarımı ısırarak gülümsedim ve başımı geri çektim, gözlerimle onunkilere
meydan okurken.
"Gökyüzünün
sınırlarını ben belirlerim, Barış," dedim. "Ama istersem o sınırları
sana gösterebilirim."
Barış,
derin bir nefes alıp başını iki yana salladı. "Seninle uğraşmak, bir uçak
kazasından sağ çıkmak kadar tehlikeli," dedi, yüzündeki gülümseme
kaybolmadan.
"O
zaman sıkı tutun," dedim, vücudumu biraz daha yakınlaştırarak. "Çünkü
bu uçuş çok türbülanslı olacak."
Barış'ın
kahkahası, yeniden odanın içinde yankılanırken bana doğru hafifçe eğildi.
Ellerinin hâlâ beni tuttuğunu hissetmek, bir yandan tedirgin edici bir güven,
diğer yandan ise sınırları zorlama hissi uyandırıyordu. Gözleri gözlerime
kilitlenmişken, sesindeki alaycı tonu hâlâ koruyordu.
"Türbülans
diyorsun?" dedi, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılarak. "Ama ben
daha çok irtifa kaybından korkarım, Alev. Özellikle de kontrolü kaybettiğim
anlarda."
Sözlerinin
arkasındaki ima beni bir an duraklattı. Ancak buna teslim olacak değildim.
Ellerimi yavaşça boynundan çekip omzuna indirdim, parmaklarımın hafif
dokunuşlarıyla sınırları zorlarken yüzümdeki gülümsemeyi korudum.
"Kontrolü
kaybetmek, özgürleşmenin ilk adımıdır, Barış," dedim, sesimi bir oktav
düşürerek. "Belki de zaman zaman bırakmayı öğrenmelisin."
Barış,
başını hafifçe eğerek beni inceledi. Gözlerinde bir meydan okuma vardı ama aynı
zamanda bu oyunun tadını çıkardığını da görebiliyordum. "Bu söylediklerin,
kulağa güzel bir kuram gibi geliyor," dedi. Kalçamdaki ellerini biraz daha
sıkarak beni tam o noktanın varlığına sürükledi, sesi bir kez daha alçaldı.
"Ama teoriler, pratikle sınanmadıkça bir anlam taşımaz."
Bu,
açık bir davetti ve bu meydan okumayı geri çevirmek benim doğama aykırıydı.
Başımı hafifçe yana eğerek ona doğru eğildim. Dudaklarımız arasındaki mesafe,
bir nefes alımlık kadar kısalmıştı. Hızlanan soluklarımız birbiri arasında
karışıyordu.
"Teorileri
pratiğe dökmek konusunda hiç fena değilimdir," diye mırıldandım. "Ama
bu, iki kişilik bir çaba gerektirir."
Barış'ın
gözleri kısıldı, o kendine özgü alaycı kıvrım dudaklarından kaybolmadı.
Sözlerim ona meydan okuyordu ve o da bu meydan okumayı kabul etmeye kararlıydı.
Ellerinin baskısı, kalçamda hâlâ hissedilirken, başını bir anlığına yana eğdi
ve beni incelemeye devam etti.
"İki
kişilik bir çaba, öyle mi?" dedi, sesi derin ve pürüzsüzdü. "O zaman
Havacı, bakalım bu uçuş planı beni ne kadar etkileyecek?"
Sözleriyle
birlikte yüzümdeki gülümseme daha da derinleşti. Onun oyununu sürdürmekten
başka bir seçeneğim yoktu. Ellerim, omzunda nazik bir dokunuşla aşağı doğru
süzülerek göğsüne ulaştı. Parmağımın ucuyla, bir pilotun kokpitte yaptığı gibi
dikkatlice bir sınırı çiziyormuş gibi hareket ettim.
"Uçuş
planım basit," dedim, alayla. "Yükseleceğiz, irtifa kazanacağız ve
sonra türbülansa izin vereceğiz."
Barış,
parmaklarımın göğsünde gezinmesini gözleriyle takip etti. Bakışları bir an için
karanlıklaştı ama bu karanlık, yüzündeki o tanıdık alaycı ifade ile
birleştiğinde, bir tehditten çok bir vaadi andırıyordu.
"Türbülansa
izin vermek bir şeydir," dedi ve bağdaş kurduğu bacaklarını açtı. Kalçama
yaslanan sertliği bir an için yutkunmama neden olmuştu. Kalçalarımı sıkıp beni
iyice göğsüne yaklaştırdı. Burnundan alıp verdiği solukları içinde yaktığım alevin
harını taşıyordu. "Ama her türbülansın ardından bir iniş vardır. Ve iniş,
her zaman pürüzsüz olmayabilir," diye fısıldadı.
Sözleri,
aramızdaki havayı daha da yoğunlaştırdı. Dudaklarımız hâlâ birbirine çok
yakındı ama birbirine değmiyordu. Barış'ın nefesini dudaklarımda hissettim.
Bakışlarımı doğrudan gözlerine kilitledim ve sesimi kısarak fısıldadım.
"Pürüzsüz
inişler zaten sıkıcıdır, Barış. Risk olmadan ne keyif alınır ki?"
Barış'ın
dudakları hâlâ birkaç santim ötemdeydi. Söyledikleri içimde bir şeyleri
harekete geçirmişti hem meydan okuma hem de heyecan. Parmak uçlarımı yavaşça
göğsünden çekip, çenesine dokundurdum. Gözlerindeki o tanıdık alaycı ifade, bir
an için bir gölge gibi kayboldu. Bunu fark edince, gözlerimdeki parıltıyı
kontrol edemedim. Hafifçe ileri eğildim, dudaklarım onun dudaklarına dokunacak
kadar yaklaştı. Dokunuş, bir fısıltı kadar hafifti; kısa ama kasıtlıydı.
"Risklerden
bahsediyorduk, değil mi?" diye fısıldadım, dudaklarımı dudaklarının
yakınında tutarak. Sözlerim, dokunuşum kadar kışkırtıcıydı. "Sadece
konuşarak anlamayız. Harekete geçmek gerekir."
Barış'ın
gözleri, sessizce yanan bir ateşi andırıyordu. Bu oyunda kimin sınırları
zorladığını anlamaya çalışıyordu ama sabrı tükenmiş gibiydi. Bir an tereddüt
etti, sonra ani bir kararla aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. Dudakları
dudaklarımı bulduğunda, üzerimdeki baskı tamamen hissettirilmişti.
!YETİŞKİN
İÇERİK UYARISI! OKUMAK İSTEMEYENLER BİR SONRAKİ İŞARETLİ KISMA KADAR KAYDIRMAYA
DEVAM ETSİN!
Ruhumun
içinde, adımın anlamını taşıyan bir yangın vardı ve o yangın ona sıçramıştı.
Kalçamı sıkan ellerinden biri, saniyeler içinde sırtıma tırmandı ve kumaşı
avcunun içinde sertçe toparladı. Dudaklarının sert hamlelerine karşılık vermeye
başladığımda daha da beni göğsüne bastırdı.
Sanki
kucağında ben yokmuşum gibi davranarak saniyeler içinde dizinin üzerine
yükseldi ve geriye dönüp sırtımı yatağa bastırdı. Sert hareketinden dolayı
ranzanın gıcırdaması kulağıma nüksederken eli saçımı buldu. Bacaklarımın
arasındaki bedenini bana doğru sürterken yüzünü sağa doğru eğdi ve dilini
ağzımın içine gönderdi.
Kasıklarımın
hemen üstünde hissettiğim sertliği, içimdeki yangını harlayacak kadar güçlüydü.
Arzularımın hemen ötesinde çağıldayan, bir kalpmiş gibi atan vajinamda onu
istiyordum. Ateşin barut ile yan yana duramayacağı gibi onun da durmasını
istemiyordum.
Saçlarımın
içine daldırdığı parmakları, sanki zihnimin tüm algılarını dağıtmak için orayı
okşuyordu. Damağımda, dişlerimde ve dudaklarımda gezinen dili, ona karşılık
verdiğim öpüşlerimin arasındaki dilimle karşılaştığında daha fazlasını istedim.
Boğazımdan yükselen bir ateşin çıtırdaması onun dudaklarının içine inlememe
neden olduğunda kalçamdaki diğer eli hemen kafamın yanındaki yatağa göçtü.
Bedenini, beni yukarıya itebilecek kadar güçlü bir şekilde bedenime sürttüğünde
bu sefer kor, kasıklarıma dağıldı.
Alt
dudağı dudaklarımın arasında yaslı kalırken "Üzerimde bıraktığın etkiyi
hissedebiliyor musun?" demesi, bacaklarımı biraz daha belinde sıkıştırıp
kalçamı kaldırarak ona sürtmeme neden olmuştu. Bu onun yeniden beni yatakta
yukarıya sürükleyerek sürtünmesine neden olduğunda sanki pantolonunun içindeki
sertliğin daha da büyüdüğünü hissetmiştim.
"Neden
daha fazlasını bana göstermiyorsun?" diye mırıldandım. Barış,
dudaklarımızı birbirinden ayırdığında gözlerini gözlerimde gezdirdi ve alt
dudağını sertçe ısırdı. Karanlık gözleri zihnimin bir yansıması gibiydi. Hemen
sağımda duran eli nevresimi sıkarak biraz daha yatağa çöktüğünde dudaklarını
aralı dudaklarıma sürttü.
"Bugün
ben senin üzerindeki etkimi görmek istiyorum," dedi ve dilini alt dudağıma
sürterek boynuma doğru sürükledi. Islak dili, tenimin üzerinde kayıp giderken
orada bir yangının izlerini bırakıyordu. Vücudum yanıyordu, söndürebileceğini
düşünmüştüm ama bu yaptığı beni daha çok yakmıştı.
Saçlarımdan
çektiği parmaklarını kamuflajımın düğmesine götürdü ve fermuarı indirdi.
Karnımda hissettiğim parmakları karnımı içime çekmeme neden olduğunda genzinden
gelen kahkahasıyla vajinamın kasılıp gevşediğini hissettim. Tek bir dokunuşuyla
alt olabilecek, tek bir dokunuşuyla alt edebilecek güçteydi.
"Bakalım
gerçekten adının hakkını veriyor musun?" diye mırıldandığında hafifçe
kafamı yastıktan kaldırıp parmaklarına baktım. Kasıklarımın üzerinde gezinen
sert parmakları hiç beklemediğim bir anda iç çamaşırımı işgal edip klitorisime
yaslandığında başım sertçe düştü.
Tam
inleyecekken sağımı göçüren elinin parmakları dudaklarımın arasında sıkıştı,
ağzımın sıvısına bulandı. Dudaklarımın gerisinde bekleyen rölanti zihnimde
patladı.
"Ufff,
parmağıma vuran şu ritme bak," diye tıslayan Barış, parmaklarını sürterek
vajinamın dudaklarını araladığında ağzımın içindeki işaret ve orta parmağını
dilimle damağıma yaslayıp dilimi parmaklarında gezdirdim.
"Siktir
Alev!" diye sertçe soludu. "Em yavrum parmaklarımı," diye
mırıldanıp vajinamdaki parmaklarını yukarıya ve aşağıya sürtmeye başladı.
Ağzımın içinde sıvıya karışan parmaklarını sertçe emmeye başladığımda
vajinamdaki parmakları deliğin sınırlarında dolandı.
"Ağzın
ne güzel kavrıyor parmaklarımı, peki deliğin? Orası da mı senin için zonklayan
sikimi bu şekilde kavrayacak?" diye sordu ama cevap veremediğim için
parmaklarına hafifçe dişlerimi sürttüm. Bu onun yeniden genizden gelen bir
kahkaha koparmasına neden olduğunda baş parmağı klitorisime yaslandı.
"Doğru
parmaklarım ağzını dolduruyor, konuşamazsın. O yüzden cevabı kendim almalıyım,"
dedi. Vajinamın deliğinde yaslı iki parmak yavaşça içime kaydığında ağzımın
içindeki parmaklarını biraz daha ittirdi. Dilimin arkasına bastırdığı
parmakları inlememi engellerken Barış, kafasını sertçe geriye yaslayıp
burnundan soluk vererek inledi. Gırtlağından gelen o sesi vajinamın kasılıp
gevşemesine neden oldu.
"Of!”
dedi, uzatarak. “Beni bu kadar çok mu istiyorsun? Ama ne yazık ki senin bu
deliğin beni alamayacak kadar dar."
Gözlerim
dehşetle büyüdü. Hırsın tohumları vajinamın sulanmasına neden olduğunda
parmaklarının daha da derine kaydığını fark ettim.
"Ufff
amına koyayım, nasıl çekiyor?" diye fısıldadı sitemli bir şekilde. Sanki
inanamamıştı ve bana soruyor gibiydi. Kaşları şaşkınlıkla ve hazla çatılmış bir
şekilde beni izliyordu. Aralı kalmış dudaklarını öpmek istermişçesine
parmaklarını emmeye devam ederken, deliğimdeki parmakları biraz daha gömüldü ve
kasıldı.
Gözleri
titrekçe kapandığında çenesini kastı. Yüzünü yüzüme doğru hızla eğdi. "Bu
deliğin parmaklarımı böylesine çekip duracak mı!" diye sertçe
mırıldandığında, parmaklarını hem ağzımda hem de deliğimin içinde hızlandırmaya
başladı.
Kalçalarımı
yükseltip kendimi eline doğru ittiğimde dudaklarımın içinde parmaklarımı bir
anda çekti ve parmaklarını alt ve üst dudağımın üzerinde gezdirip sertçe
dudaklarıma yapıştı. Tükürüklerim onun diliyle temizlenirken vajinamdaki
parmakları daha da hızlanmıştı.
Beni
öpen dudaklarının içine "Barış, lütfen," diye üflediğimde Barış'ın
dudakları tamamen bütün dudaklarımı kapladı ve sömürerek öpmeye başladı.
Basenime yaslı sertliği taş gibiydi. İçimdeki parmaklarının yanına bir parmak
daha gönderdiğinde inlemem onun kapı dudaklarında tutsak kaldı. O inleme
vücudumda bir kasılmaya neden olduğunda burnumdan sert bir soluk vermek zorunda
kaldım.
İnlediğimi
duyan Barış, dudaklarını dudaklarımdan koparıp gözlerini yüzümde gezdirdi.
Baktığı her yeri yakıp kül ediyordu. Benim adım onun varlığıyla bana geri
yansıyordu. Bir anda üzerimde doğrulup parmaklarını çekti ve pantolonumun kemer
çizgisinden kavrayıp sertçe çekiştirdi. Yukarıya kaldırdığı bacaklarımı hafifçe
çekiştirip pantolonu çıkartmasına izin verdim.
Onun
karşısındaki ilk yarı çıplaklığım bir anlığına bacaklarımı kapatmama neden
olmuştu. Barış, ellerini başımın yanlarına koyup yatağı göçürtmek
istermişçesine üzerime kapandığında kafasını iki yana salladı. Kömür gözleri
gözlerimden ruhuma aktı. İçimdeki ateşi harladı.
"Benden
utanma. Benim neyim varsa hepsi senin. Sende de ne varsa, bende onu almaya
geldim," deyip alnıma bir öpücük kondurdu. Hızlı bir hamleyle üzerimden
doğrulup gözleri gözlerimdeyken dizlerimi kırarak önüne yerleşti. Kaşlarını
hafifçe kaldırdığında alayla sırıtıp bacaklarımı kendim araladım. Gözleri
irileştiğinde aralı bacaklarımın arasından yeniden üzerime geldi.
Sağ ve
sol eliyle nevresimi sıkıca kavrarken şehvetli bir şekilde dilini aralı üst
dudağımda gezdirdi ve kafasını iki yana salladı.
"Senin
şu cesaretin beni ne kadar azdırıyor bilemezsin," dedi ve yavaş gittiği
yere bu sefer çok hızlı bir şekilde indi. Dirseklerimi ne yapacağının
meraklıyla yatağa yaslayıp aşağıya baktığımda vajinamın önüne yüzünü eşitledi.
Bir anlığına bana baktığında puslu bakışları yutkunmama neden olurken işaret
parmağı dudaklarının üzerine kondu.
"Sessiz
ol," diye mırıldandı ve vajinama dudaklarını öne doğru büzerek
klitorisimin üzerine üfledi. Vücudum beş G kuvvetine maruz kalmış misali kasılı
kaldığında vajinamda dudaklarını hissettim. Boğazımdan güçlü bir lavın
yükseldiğini fark ettiğim an sertçe sırtımı yatağa bastırdım. Hızla elimi
dudaklarımın üzerine yaslayarak sakladım. Dilini klitorisime vurduğunda sol
elimle hızla saçlarını kavradım.
Bir
şeyleri tutmam gerekti. Parmaklarımın arasındaki saçlarını çekiştirerek
vajinama daha çok başlayıp kalçalarımı kaldırdım. Elleri, kalçalarımı kavrarken
dili umarsızca klitorisimde geziniyordu. Nefesleri ile birlikte bıraktığı
iniltileri bir rüzgâr gibi tenimi okşuyordu. Beni parçalarıma böldüğünü
hissettim. Böldüğü parçaları beni amansız bir baruta dönüştürme sebebiydi.
Bunun beni yakacağını biliyordum.
İki
parmağını birden içimde hissettiğimde avucumu daha da ağzıma bastırdım. Dili ve
dudakları klitorisimden ayrılıp tüm noktamı yemek istermişçesine vajinamda
gezindiğinde sol eli göbek deliğimin altına baskı yaptı. İçimdeki parmakları
duvarları keşfetmek istermişçesine geziniyor ve duvarlarım kasılıp gevşedikçe
daha da hızlanıyordu.
Barış,
kendini kaybetmişçesine dilini hiç ayırmadan her noktama sürütüyor ve beni bir
uçurum kenarına doğru itiyordu. Zihnimin bile duymakta zorlandığı küfürlerinden
biri, kulaklarımda isyankârca yankılandı. "Of, şu tada bak amına koyayım,
o sıkı deliğinin parmaklarımı nasıl vakumladığına bak! Sikeyim, aklımı
kaçıracağım."
Sesindeki
boğuk tonu, şehvetin ve alevin kırıntılarıyla harmanlandığında inlememek için
avcumun içine dudaklarımı sıkıştırdım. Dudaklarımın hemen arkasında bekleyen
lav, bir anda bölündü ve parçalanarak hızla kasıklarıma doğru sürüklenmeye
başladı. Vücudumda anlam veremediğim bir titreme olurken ayaklarımın tabanı
iyice yatağa bastırdım.
"Barış!"
Avcumun
içine kükrediğim tınıyla Barış'ın şaşkınlıkla "Yok artık?" ve
uzatarak "Hay amına koyayım!" dediğini ve bir anda parmaklarını çekip
deliğimin altına çenesini yaslaması bir oldu. Kasılan ve seğiren vajinamdan
fışkıran sıvıyı fark ettiğimde gözlerim irice açılmıştı ve ben bunu
durduramıyordum. Çok iğrenç bir durumda olduğumu düşünürken Barış'ın dudakları
vajinamda yaslıydı ve fışkırttığım o sıvıyı içmeye çalışıyordu.
Kalçamı
ondan kaçırmaya çalıştıkça Barış, ısrarla izin vermiyor ve neredeyse tüm ağzını
oraya yaslamış bir şekilde o sıvıyı tüketmeye çalışıyordu.
Vücudum
bir epilepsi hastası misali titremeye başladığında bedenimin sertçe yere
çarptığını hissettim. Bacaklarımın içi kasılarak titremeye başladığında
gözlerimin önüne bir perde çekildi. Gözlerimi kırpıştırıp kastığım omuzlarımı
bıraktığımda deliğimin bir nabız misali teklediğini fark ettim. Barış,
vajinamın önünden doğrulup üzerime çullandığında kafasını iki yana salladı.
!BURADAN
DEVAM EDEBİLİRSİNİZ!
Kızarmış
aralı dudakları ve yüzündeki şaşkınlık ifadesi, gözlerimi yaşartacak derece de
utanmama sebep olmuştu. Dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi kırpıştırdım.
"Siktir
Alev, sen, sen?"
Yanaklarıma
ateş bastığında ellerimi yüzüme yasladım. Ellerini bileklerimde hissettiğimde
hafifçe çekmeye çalıştı ama izin vermedim.
"Alev,
bana bakar mısın?" dediğinde kafamı iki yana salladım. Bileklerimi hafifçe
zorladı. "Yavrum bana bak."
Sesindeki
sakinlik tonu sabırsızlığın arka plana atılmasından sonra sönmüş bir kor
gibiydi. Ellerimi yüzümden çekmesine izin verdiğimde alt dudağımı büktüm.
Gözleri gözlerimde gezindiğinde alt dudağımı dişledim.
"Onun
ne olduğunu bilmiyorum. Bir anda patladı," diye mırıldandığımda Barış'ın
gözlerindeki hayranlık parıltıları kaşlarımın hafifçe yükselmesine neden oldu.
Dudaklarını yalayıp yutkunduğunda dudaklarını alnıma bastırıp göğsünü
yükseltecek bir nefes aldı.
"Squirt,
yani Squirting. Orgazmın doruk noktasıdır. Nadiren olur, aldığın zevke bağlıdır,"
diye mırıldandı ve yüzünü yüzüme eşitleyip dudakları buruk bir tebessüm
yerleştirdi.
Kafasını
iki yana sallayarak "Alev, Alev, Alev. Yaktın içimi Alev. Tek odalı evimi
sular altında bıraktın Alev," diye sitem etti ve burnuma küçük bir öpücük
bıraktı. Elimi tutup hafifçe doğrulttuğunda sol elini yanağımda gezdirdi.
Gözleri yüzümün her bir noktasına dokunduğunda kaşları çok önemli bir detayı
inceliyormuş hissiyle kıvrıldı.
Sağ
elini çıplak dizlerimin altından geçirirken "Tutun bana yavrum,
temizleyelim seni," dedi. Yanağımdaki eli sırtıma yaslayıp beni kucağına
aldığında bakışlarını bir an olsun gözlerimden ayırmamıştı.
"Tu
iam domus mea factus es."
Anlamını
bilmediğim halde dudaklarımda farkında olmadığım bir tebessüm oldu. Kaşlarımı
kaldırıp "Ne demek?" diye sorduğumda dudaklarında, ruhuma sızan bir
şefkatin sıcaklığını hissettirecek kadar güçlü bir kıvrılma oluştu.
"Latince'de
'Sen artık benim evim oldun,' anlamına gelir. Ben seni, evime gelen bir
misafirim olarak görmüştüm. Şimdi görüyorum ki çoktan evim olmuşsun."
Yüzündeki
o şefkat, içimdeki boşluğu tek tek dolduruyordu. Sanki yıllardır aradığım ama
bir türlü bulamadığım bir huzur gibiydi. Kalbimde karışan tüm bu duyguların
içinde, tek bir şey kesindi. O cümle, her şeyin ötesinde bir anlam taşıyordu.
Ve ben,
belki de ilk defa bir yere ait oluyordum.
Gökyüzünden
sonra...
🏠
10
Nisan 2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Saat
15:00'dü ve ben dünyadan kopmuş bir şekilde, koltuğunda uyuyan kocamı
izliyordum. Onu uyandırmam gerektiğini biliyordum ama nedense uyandırmamıştım.
Yorgun olduğunu ve bazı gerçeklerden kaçmak için uykuya dalmak zorunda olduğunu
fark edebiliyordum.
O kadar
huzurluydu uyuyordu ki, sanki zaman onun etrafında donmuş gibiydi. Göz
kapakları, bir çarşaf gibi derin okyanuslarına çekilmişti; her anı bir sır
gibi, derin ve dokunulmaz. Ne vardı o gözlerin arkasında? Ne tür düşünceler ne
tür duygular? O kadar yakın, o kadar derin ama bir o kadar uzak.
Bir an
için Mete'nin göz kapakları titreyen bir deniz gibi hareket etti. Hafif bir
kasılma, sanki bir rüzgârın su yüzeyinde yarattığı dalgalar gibi. Bir an için
gözlerini açmasını diledim. O bekleyişin içinde hem bir kayboluş hem de bir
keşif vardı ve ben, her zamankinden daha çok, bu keşfi yapmak istedim.
Göz
kapakları hafifçe aralandığında sisli mavileri önce beni buldu. Buğulu
bakışları toparlandı ve dudaklarına küçük bir gülümseme bürüdü. Derin bir nefes
alırken gözlerini yeniden benden sakladı ve kollarını iyi yana açıp hafifçe
gerindi. Sol gözü kapalı kalırken sağ gözünü açıp bana baktı.
Dudaklarında
beliren alaycı bir tebessüm ile "İzlemeye iyi alıştın haa," diye alay
ettiğinde gözlerimi devirdim. Kocamı da mı izlemeyelim yahu!
"Sana
da koz verdik. İzlemiyorum ya bundan sonra," diye çemkirdim. Onun
sandalyesinin yanına koyduğum sandalyeden kalkacaktım ki iki yana gerili
kollarından sağıyla önümü kesti. Sandalyenin sırtına yaslandığımda belinin
yanını kolçağa yaslayıp dizlerime doğru yattı. Başını dizlerime sürtüp gözlerime
mavilerini sunmak istermişçesine baktı.
"Hoşuma
gitti ne yapayım?" diye mırıldandığında dudaklarımda oluşan tebessümü
engelleyemedim. Eğilip hafifçe burnuna bir öpücük kondurdum. Elimi omuzlarına
koyup yavaşça doğrultmaya çalıştım.
"Belin
ağrıyacak düzgün dur."
Mete,
doğrulup yeniden dik durduğunda bana havada bir öpücük gönderdi ve masasının
üzerinde duran yarım su şişesini aldı. Kapağını açıp içindeki tüm suyu içti.
Şişeyi iki avucunun içinde büzüştürüp kapağını kapattı ve solunda, masanın
altındaki çöp kutusuna attı. Oturduğum yerden kalkıp sandalyeyi arkasındaki
soldaki dolabın önüne koyup ellerimi ceplerime soktum.
"Sen
uyurken Selçuk ile Caner geldi. Yeni bir operasyon varmış. Normalde Caner
uyandıracaktı seni ama Selçuk 'Uyandırma, uyanınca gelirsiniz,' dedi. Kendini
toparladıktan sonra koordinasyon merkezine geçelim."
Mete,
dirseklerini kıvırıp arkaya doğru çekerken göğsü öne doğru yükseldi. Göğsünden
ve sırtından çıtlatma sesi yankılı bir şekilde yükseldiğinde şaşırdım.
Bakışları büyüyen gözlerimi fark ettiğinde gülerek oturduğu sandalyeden kalktı
ve ellerini yukarıda birleştirip yukarıya doğru gerindi. Gergin pazıları
kasıldığında karnıma birinin sertçe vurduğunu hissettim.
Kaç
para oğlum bu görüntü?
Gülümseyerek
bana baktığında kollarını indirip bana doğru yaklaştı. Ellerini omuzlarıma
koyup kafasını sola doğru eğdi.
"Hatun
be, akşam bana bir masaj yapsana? Ben de sana yaparım. Valla her yerim tutulmuş
kızım ya," deyişiyle gülmemek için kendimi zor tuttum. Gözlerimi devirdim
ama dudaklarımda bir tebessüm belirmişti bile.
"Cidden
mi? Önce masaj yap diyorsun, sonra ben de yaparım diye ekliyorsun. Yani hizmet
için hizmet öneriyorsun. Çok yaratıcısın, gerçekten," dedim, sesime hafif
bir alay tonu ekleyerek.
Mete,
kollarını indirip daha da yaklaştığında ellerini belime koydu. Bakışları o
kadar rahat ve kendinden emindi ki, bir an ciddiyetini sorguladım. "Her
yerim ağrıyor be hatun. Hem bak, eşine yardım etmen gerek. Evli çiftler
birbirine böyle destek olur, öyle değil mi?"
Gözlerimi
kısarak ona baktım. "Destek mi? Senin destek anlayışın bayağı tek taraflı
gibi duruyor."
Mete
gülerek başını eğdi. "Bak işte, böyle her şeye laf yetiştirdiğin için daha
çok geriliyorum. Bir masajla hem sen rahatlayacaksın hem ben.
Kazan-kazan."
İçimde
hafif bir sıcaklık hissettim. Onun bu şakacı tavrı, gergin geçen günün
arasındaki en tatlı nefes molalarından biriydi. Kafamı iki yana sallayarak
parmak uçlarımda yükseldim ve yanağına büyük bir öpücük bıraktım.
"Tamam
tamam ağlama, yaparım."
Mete,
belimdeki ellerini kaydırıp kollarını doladığında "Hrr," diyerek
ayaklarımı yerden kesti ve kapıya doğru yürümeye başladı.
"Ya,
ya! Bıraksana."
Mete'nin
odada yankılanan kahkahasıyla beni kapının yanında yere indirdi. Sağ eli,
yanağımın tümünü kapladığında mavileri şükranla gözlerimde gezindi.
"Karımı
taşıdım, bir itirazın mı var, hı?" diye mırıldandı ve kaşlarını yukarıya
çekti. Gülerek kafamı iki yana salladığımda yanağımı okşayıp sol elini kapı
kulpuna attı.
"Hadi
gidip öğrenelim bakalım, operasyon neymiş?" dedi ve bakışlarıyla üzerine
bir küçük bakış atıp kapıyı açtı. Geçmem için beklediğinde hızla odadan çıktım.
Kapıyı kapatıp yürümeye başladığında onunla yürümeye başladım. Koordinasyon
merkezinin kapısının önünde duraklamadan kapıyı açtı ve belimden hafifçe
destekleyerek yürümemi sağladı.
Herkesin
bakışları bize çevrildiğinde büyük adımlarla sandalyeme doğru yürüdüm ve
masanın başındaki boş sandalyeye oturdum. Mete'de karşıma oturduğunda Caner,
elindeki dosyayla Mete'ye bakıp kaşlarını kaldırdı.
Caner,
"Kış uykusuna mı yattın Mete?" diye sorduğunda Mete, imalı bir
şekilde kaşlarını kaldırdı.
"Rütbemi
mi unuttun Caner üsteğmen?"
Mete,
üsteğmen kelimesine öyle bir baskı kurmuştu ki Caner, boğazını temizleyip
elindeki dosyayı kapatmıştı.
"Her
neyse," dedi ve bakışlarını hepimizde gezdirdi. "Barkın ve Hakan
Koral, birkaç günlüğüne Ankara'ya gitmek zorunda kaldı. O yüzden Selçuk ve ben
bir süre koordinasyon merkezinden sorumlu olacağız," dedikten sonra
bakışlarını Selçuk'a çevirdi.
Selçuk,
oturduğu sandalyeden kalkıp elindeki dosyayla birlikte kenardaki masanın yanına
gitti ve kalçasını yaslayıp eline kenardaki kumandayı aldı. Elindeki dosyayı
kenara bırakıp sol elini, sağ dirseğinin arkasına yasladı ve sağ elindeki
kumandaya perdeye yönlendirerek bastı.
Hepimizin
gözleri perdeye çevrilmişti, harita yavaşça beliriyordu. Mardin ile Şırnak
arasındaki dağlar ve yollar, askeri bir hassasiyetle işaretlenmişti. Sol üst
köşeye, "Hançer Tugayı" yazılmıştı. Hemen yanında, büyük harflerle
"Mezopotamya Ateşi" yer alıyordu. Perdeye yansıyan görüntü değişti ve
Mardin Dağı'nın gri ve sert manzarası belirdi. Selçuk, gözlerini bizden
ayırmadan yavaşça konuşmaya başladı.
"Mezopotamya'nın
bu dağlık bölgesi," dedi, sesi soğuk ve kararlıydı, her kelimeye
dikkatlice odaklanıyordu, "Binlerce yıl boyunca savaşa ve ihanete tanıklık
etti. Hançer Tugayı da bu bölgenin karanlık tarihini, kendi karanlık amaçlarına
hizmet ettirmek için kullanıyor."
Kollarımı
göğsümde kavuşturduğumda, gözlerim haritadaki dağları takip ediyordu. Bir an
gözlerim, o dağların ne kadar vahşi ve yüksek olduğunu, insanlara nasıl bir
korku salabileceğini düşündü. Ancak, bu bölgeyi bilen bir asker olarak,
Selçuk'un ne demek istediğini tam olarak hissedebiliyordum.
Selçuk,
parmaklarıyla haritadaki kayalıkların arasındaki dar bir patikayı işaret ederek
devam etti. "Birkaç aydır burada güç topluyorlar. Kervansarayın altında
geniş bir tünel sistemi var. Burada sadece saklanmıyorlar, silahlar ve
patlayıcılarla dolu bir depo da oluşturmuşlar. Ve ana hedefleri ise boru
hattını patlatmak. Eğer bu başarılı olursa, Mezopotamya'nın kalbi kaosa
sürüklenir."
Kaşlarım
hafifçe çatıldı, içimden bu kadar büyük bir hedefin gerisinde nasıl bir gücün
olduğunu düşündüm. "Boru hattı mı?" diye sordum.
"Evet,"
dedi Selçuk, sert bir bakışla. "Bölgedeki petrol hattı. Eğer başarılı
olurlarsa, bu sadece ekonomik bir darbe olmaz. Bir çevre felaketi yaratırlar.
Köylerin boşaltılmasına, yüzlerce insanın yerinden olmasına ve uzun süreli bir
istikrarsızlığa yol açacaklar. Yani, savaş sadece burada dağlarda kalmaz.
Etkisi her yere yayılacak."
Duyduğum
bu kelimelerle, meselenin sadece bir boru hattı olmadığını anladım. Bir boru
hattını değil, insanların evlerini, topraklarını, umutlarını savunuyorduk.
Böylesine bir tehlike karşısında, yapmamız gereken şey daha da netleşiyordu.
Mete,
parmaklarıyla masada ritim tutarken "Liderleri hakkında ne
biliyoruz?" diye sordu.
Selçuk,
derin bir nefes alarak başını salladı. "Selahaddin Kasım. Dağlarda
yıllardır hayatta kalmayı başaran bir terörist elebaşıymış. Ama yalnız değil.
Yurt dışından gelen bir grup siber saldırı uzmanı ile iş birliği yapıyor. Hem
fiziki hem dijital saldırılarla aynı anda savaşıyorlar. İki cephede birden
savaşacağız."
Bir an,
tarihin bu topraklarda nasıl hep tekerrür ettiğini düşündüm. Mardin Dağı'nın
taşlarına bakarak, zihnimdeki düşünceleri toparladım. Bu kadar büyük bir
tehdidin karşısında, biz de büyük oynamalıydık.
Selçuk'un
bakışları bizimleydi. Gözlerindeki kararlılık, bir emir kadar netti. "Eğer
büyük bir planla geliyorlarsa, bizim de büyük oynamamız gerek," diye
vurguladı. Gözlerindeki kararlılıkla haritayı bir kez daha inceledi, ardından
derin bir nefes alıp bakışlarını bizim üzerimizde topladı. Planını açıklamaya
başlamadan önce sessizlik hakimdi. O an, her kelimesinin önemini biliyorduk.
"Bu
operasyonda, iki grupla çalışacağım," dedi, sesi kesin ve güçlüydü,
"Alev Atsız, bize hava desteğinde yardımcı olacak. Bölgedeki tüm havadan
keşif ve bombardıman işlemlerini yönlendirecek. Onun desteği, karadan
yapacağımız saldırıların başarısını belirleyecek. Alev'in ekibi, gökyüzünde her
an bizimle olacak."
Alev'in
ismi anıldığında, ona olan güvenim daha da pekişti. Gözümde, bu operasyonu
başarıyla yürütecek tek kişi gibi belirdi. Alev'in hızla hareket etme yeteneği
ve her an karar verebilme becerisi, bu tür bir görev için gerçekten
vazgeçilmezdi.
Selçuk,
kollarını yine göğsünde kavuşturmuş bir şekilde devam etti. "Eyşan, Caner,
Barış ve Yonca, bana operasyon sürecinde koordinasyon merkezinde yardımcı
olacak. Bizimle birlikte olacaklar, her adımda anlık istihbarat sağlayacaklar.
Bu kadar büyük bir operasyonu yönetmek için, onlardan gelen bilgiler kritik
önem taşıyacak."
Hamile
olduğum için beni göreve götürmeyeceklerdi, bunun bilincindeydim. Ellerimi
hafifçe karnıma bastırıp dudaklarımı bastırdığımda Mete ile göz göze geldim.
Gözlerini hafifçe kapatıp açtı ve geri Selçuk'a döndü.
Selçuk,
parmaklarını masanın kenarına koyarak devam etti. "Mete'nin komutası
altına vereceğim ekip, Çilingir, Alperen, Deniz, Kubilay, Lara ve Osman olacak.
Bu ekip, tünellerin içine girecek ve hedefe ulaşabilmek için karada en kritik
adımları atacaklar. Çilingir ve Alperen, her türlü dijital ve mekanik engeli
aşacak; Deniz ve Kubilay, tünellerdeki her tuzağı ve engeli ortadan kaldıracak;
Lara ve Osman ise önceden belirlediğimiz stratejik noktaları ele geçirip arka
planda destek verecek."
Mete'nin
komutasındaki ekip, her an her şeyin değişebileceği bir alanda görev
alacaklardı. Her biri, operasyonun her safhasına bir adım daha
yaklaştıracaklardı. Onların disiplinine ve hızlı düşünme yeteneklerine güvenim
tamdı.
"Son
olarak," dedi Selçuk, bir süreliğine gözlerini sabit tutarak, "Kartal
ve Mücahit... Hatırlarsanız ki biz Bursa'dayken göreve çıkmışlardı. Onlar,
bölgedeki diğer birimlerinizle iletişim kurarak sizleri karşılayacaklar.
Operasyon boyunca her biriminizi birbirine bağlayacaklar ve gelişmeleri en
hızlı şekilde aktaracaklar."
Selçuk,
hafifçe yaslandığı masadan doğruldu ve elindeki kumandayı bıraktı. Sol eliyle
dosyayı tuttu ve masaya yaklaşıp dosyayı koydu. Ellerini masanın üzerine
hafifçe yaslayıp bakışlarını bizde gezdirmeye devam etti.
"İki
gün sonra yola çıkılacak," dedi Selçuk, sesindeki belirgin bir netlikle.
"Mete, teçhizatlarınızı kontrol ettir. Her bir ekip üyesi, kendi görevine
uygun olan her şeyi hazırlasın. Hiçbir şey şansa bırakılmamalı. Bir aksaklık,
tüm planı riske atabilir."
Sözleri,
içimde bir yoğunluk oluşturdu. Zihnimde aniden hızla geçen görüntülerle
birlikte, operasyonun büyüklüğü bir kez daha belirginleşti. Bunu başarabilmemiz
için sadece birbirimize güvenmekle kalmamalı, aynı zamanda her bir adımda
kesinlikle doğru kararlar almalıyız. Tek bir yanlış hareket, her şeyin sonu
olabilirdi.
Selçuk,
bir an duraksayarak gözlerini tekrar bizden ayırdı ama ardından yeniden bize
baktı.
"Bu
operasyonun başarıya ulaşması için sadece fiziksel gücümüz değil, aynı zamanda
zihinsel gücümüz de kritik. Karşımızdaki düşman, sadece dağlarda değil, her
alanda savaşıyor. Bu yüzden iki cephede birden mücadele edeceğiz." Selçuk,
her birimizin gözlerinin içine bakarak, "Hiçbir hata yapmamalıyız,"
diye ekledi.
Başımda
yankılanan bu kelimeler, sanki bir emir gibiydi. Hangi ortamda olursak olalım,
her koşulda hazır olmalıydık. Zihnimde, operasyonun her aşamasında yer alacak
adımlar netleşirken, vücudum bir an için gerginlikten titredi.
"Bir
şey sormak isteyen var mı?" diye sordu Selçuk, etrafındaki sessizliğe
bakarak. Alev, elini kaldırıp söz istediğinde Selçuk, doğruldu ve eliyle Alev'e
söz verdi. Alev, bana döndü ve gülümsedi.
"Yerden
aldığımız bilgilerle hava desteğini nasıl entegre edeceğiz?"
Gözlerimi
hafifçe kıstım, düşüncelerim hızla şekillenirken, içimdeki sorumluluğu
hissettim.
"Koordinasyon,
tam zamanında bilgi aktarımıyla olacak," diye yanıtladım, sesim
kararlıydı. "Ben direkt olarak seninle irtibat halinde olacağım. Yer
ekipleri olarak hedef tespiti yaptıktan sonra, havadan gelen desteği zamanında
devreye sokmamız lazım. Hedeflerin doğruluğu ve anlık bilgilerin iletimi çok
önemli. Hava desteğiyle yer koordinasyonu uyumlu olmalı; zamanlama hatasız
olacak."
Alev,
başını sallayarak onayladı. "Anladım," dedi, yüzündeki gülümseme
devam ediyordu. "Hedefi belirledikten sonra, seninle sürekli irtibat
halindeyim. Bu şekilde hem güvenli hem de etkili bir hava desteği
sağlarız."
Selçuk,
sessizce dinledikten sonra, gözlerini bize çevirerek, "Evet, hepinizin iş
birliği bu operasyonun başarısını sağlayacak," dedi. "F-16'lar, yer
ekiplerinden gelen bilgileri hızlıca alacak ve tam zamanında müdahale edecek.
Herkes kendi görevini mükemmel şekilde yerine getirecek. Herhangi bir aksaklık
olmadığından emin olmalıyız. Başka soru?"
Kimseden
cevap gelmediğini fark ettiğimde ağırca ellerimi masaya koydum ve ayağa
kalktım. Herkes gürültülü bir şekilde sandalyeden kalktığında gülümseyerek
masadan ayrıldım. Sandalyeyi masaya doğru ittirip nizami bir şekilde bıraktım
ama o anda Osman ile Deniz'in gözlerinin üzerimde olduğunu fark ettim. Bir
anlık bir sükûnet oldu.
Osman,
hafifçe kulağıma yaklaşırken, bakışlarımı Deniz'e çevirdim.
"Eyşan,
Deniz herhalde Ayda'dan hoşlanıyor," diye fısıldadı, yüzünde sinsi bir
gülümseme belirerek. "Birkaç gün önce çaktırmadan ağzından laf aldık,
keriz atladı hemen. Ondan dolayı Cemile ile Ayda'nın yanına gitsek ama Alperen
gelmese, sen de bizimle gelsen. Ne dersin?"
Gülerek
kafamı salladım.
Eğer
Deniz'in canı bundan dolayı sıkılıyorsa tabii ki de onun mutluluğu için her
şeyi yapardım.
"Olur
gidelim," diye fısıldadığımda yavaşça geri çekildi. Deniz'e göz
kırptığında Deniz'in bakışları beni buldu. Gülümseyerek gözlerini kapatıp
açtığında karşılık olarak gülümsedim ve kafamı 'seni gidi seni' dercesine sağa
sola salladım. Gözlerinin parıltısını uzaktan bile fark edebiliyordum.
Deniz,
benim için uçsuz bucaksız bir okyanustu.
Çok
değerli bir kardeşti.
Gözlerim
Mete'yi bulduğunda dudaklarımdaki gülümsemeyi bozmadan ona doğru birkaç adım
attım. Kulağına doğru yaklaştığımda hafifçe eğilmek durumunda kaldı. Burnuma
yükselen erkeksi kokusu bir an için beni afallatırken dudaklarımı ıslattım.
"Deniz
ve Osman, Cemile ile Ayda'nın yanına geçecekmiş. Bana sende gel dedi, birlikte
geçelim," dedim ve geri çekilip yüzüne baktım. Yüzündeki kabul ifadesiyle
kafasını salladığında bir an için Selçuk'a baktı.
"Selçuk'ta
gelsin o zaman. Onunla da konuşmam gerekenler var hem," diye
mırıldandığında kafamı salladım.
"Tamam,
o zaman sen Selçuk, Deniz ve Osman'ı alırsın. Bende üzerimi değiştirmeye
gidiyorum."
Mete,
kafasını sallayıp Deniz'i kolunun altına alarak Selçuk'a doğru çekiştirmeye
başladı. Onların bu haline hafifçe kıkırdayıp kapıya doğru yürüdüm. Kulpu
indirip kapıyı kendime doğru çektiğimde yelkovan ve akrep benim için zamanı
büktü. Bedenimi aracın ön koltuğa bıraktığımda Mete, arabayı çalışır vaziyete
getirdi. Osman, Deniz ve Selçuk arka koltuğa yerleştiklerinde Mete, aracı
yürütmeye başladı. Kemerimi taktığım sıra bakışlarım yolda takılı kaldı.
"Eyşan."
Osman'ın
sesiyle kemerimin izin verdiği kadar omzumun üzerinden ona baktım.
"Cemile
ile Ayda'yı benim eve alalım. Sizde kendi evinize geçin," diye
söylendiğinde kafamı salladım. Osman'ın evinde üç oda vardı. Hem genişti hem de
istedikleri gibi güvenle takılabilirlerdi.
"Olabilir
aslında," deyip önüme döndüm. "Kızları aradınız mı? Böyle çat kapı
gidiyoruz ama ya müsait değillerse?" diye sorguladığımda Osman'ın
aradığına dair mırıltılarını işittim.
"Aradım,
merak etme. O kadar da öküz değilim," diye sitem ettiğinde gülümseyerek
omzumun üzerinden ona baktım. Bakışlarımdaki alaycı ifadeyi ona doğru
saldığımda gözlerini devirip solundaki camdan dışarıyı izlemeye devam etti.
"Aptal
aşık," dediğimde ise hızla bana döndü ve sırıttı.
"Kocan
kadar olamam."
Kaşlarımı
çattım.
"Kocamın
aşkı sizin aşkınıza boydan girsin."
"Ufff!"
"Ufff!"
Deniz
ile Selçuk'un aynı anda verdiği tepkileri Mete ile beni kahkahalara boğarken
Mete, sağ elini direksiyondan çekip bir anlığına bana baktı ve saçlarımı
okşayıp yeniden direksiyona koydu. Saçlarıma bıraktığı sevgi ve merhamet
kırıntıları ruhumu okşarken evin olduğu sokağa girdi.
Mete,
"Ouv, araba koyacak yer yok," diye söylendiğinde gazı bir an için
yavaşlattı. Sağımızda duran aracın farları yandığında Mete, seri bir şekilde
geri vitese takıp biraz geriledi ve bize bakmadan dudaklarını araladı.
"Deniz
ve Osman, Eyşan ile birlikte inin. Bizde Selçuk ile geliriz," dediğinde
emniyet kemerimi çıkartıp hızla arabadan indim. Arabanın arkasından dolaşırken
sola sinyal veren araç hızlı bir manevra ile kendi yoluna gitti. Sağıma Deniz,
soluma da Osman geçtiğinde eve doğru yürümeye başladık.
Bakışlarımı
Deniz'e çevirdim. "Bugün odaya niye gelmedin?" diye mırıldanıp
kaşlarımı sorarcasına kaldırdım.
Gözlerim,
cevabı almak için yüzünde dolanırken, Deniz'in bakışları aniden uzaklara, bir
noktaya kilitlendi. O saniye havada keskin bir şeyler değişti. Göz bebekleri
önce küçüldü, sonra hızla büyüdü; yüzündeki çizgiler kasvetli bir maskeye
dönüştü. O an, görünmeyen bir tehlikenin karanlık gölgesinin üzerimize
çöktüğünü hissettim.
"Eğilin!"
O üç
hece, şimşek gibi çaktı havada. Kolum sertçe kavrandığında, irkildim. Deniz,
beni bir siper gibi göğsüne çekti; sanki dünyanın bütün kötülüklerini kendi
bedenine hapsetmeye yemin etmiş gibiydi. Omuzları kalkan gibi yükselip başımı
saklarken, zamanı durduran o ilk patlama duyuldu.
Havanın
yırtıldığı o an, sanki göğsümde bir bıçak döndü. Kurşunların acımasız melodisi,
kulaklarımı sağır ederken, Deniz'in bedeni sarsıldı ama düşmedi. Ellerinin
sırtıma bastıran kuvveti, kendimi güvenli bir fırtına göbeğinde
hissettiriyordu. Metalik bir kan kokusu havayı doldurdu; demirle kan karışıp
ciğerlerime doldu.
"Deniz!"
"Eyşan!"
"De...Deniz?"
Genceciktin
inceciktin can dostumdun can
Sesim,
çatlamış bir camın keskinliğiyle çıkarken, o hâlâ dimdik duruyordu. Bedeninde
yeni bir darbenin yankısı hissedildiğinde, kollarını sırtıma daha da bastırdı.
O an, zamanın boyun eğdiğini gördüm. Yelkovan, akrebin saçlarına çenesini
yaslayıp sendeledi. Saniyeler çırpınarak birbirine karıştı; kayboldu.
"Ne
oluyor!"
Silah
sesleri, kızların sesleriyle birbirine karıştı.
"Eğilin,
sakın kaldırmayın kafanızı!"
Bir
patlama daha ve ardından bir yenisi. Zaman, bu kez bir bıçak gibi ortadan ikiye
bölündü. Deniz, beni bırakmadan, bedeniyle bir kere daha siper oldu. Fakat
artık nefesi titriyordu. Onun her sarsılışında, kendi kalbimde yankılanan bir
çatlak hissediyordum.
"Deniz..."
Adını
tekrar haykırdım ama kelimelerim boğazıma düğümlendi. Silah seslerinin
kesildiği an, kollarındaki güç yerini bir boşluğa bıraktı. Ellerinin sırtımdaki
baskısı gevşediğinde, beni koruyan duvarların yıkıldığını hissettim. Deniz'in
bedeni, dizlerinin üzerine yavaşça çökerken, etrafımda her şey bulanık bir rüya
gibi titredi.
"Selçuk,
kızlar! Osman, Deniz'e bak!"
Bu ses,
Mete'nin sert komutuyla yankılandı. Bedenim, onun kolları arasında yere
bastırıldığında, gözlerim Deniz'den bir an bile ayrılmadı.
Kurşunların
yankısı hâlâ havada asılıydı ama benim dünyam durmuştu. Deniz'in gözlerinde
kalan son kıvılcımı gördüğümde, içimdeki zaman kırıldı. Akrep, yelkovandan
ayrıldı; zamanı döndürebileceğime dair son umudum da onunla birlikte karanlığa
gömüldü.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!