Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Lacrimosa, Mozart (Slowed & Bass Boosted)
Ave Maria, Tommee Profitt x Stanaj
Medcezir, Ceza
🕊️
20 Kasım 2019 / Cudi Dağı
Yazar, Ağzından
"Herkes yerini aldı mı?"
"Çilingir'den Bozkurt'a, burası Cudi. Herkes yerini aldı. Bir sonraki emrinizi bekliyoruz."
Bembeyaz bir örtünün üzerinde, aynı renk kamuflaja sarılmış Zirve'nin bakışları tam ileriye bakıyordu. Kulağında yerleşen her cümleyi dikkatlice dinledi Zirve. Gecenin rengine bürünen mavi gözleri, beyazların arasında kısıldı.
"Bozkurt, burası Zirve. Saat 12 yönü sabit kalsın. Düşman çıkışı oradan sağlanacak."
Kulağındaki telsizden parazit sesi duyuldu. "Anlaşıldı, tamam."
Zirve elindeki dürbünü, kamufle olduğu yerde gezdirdi. Henüz hareketlilik başlamamıştı ama yine de dürbününü indirmedi. Bakışlarının ötesinde ona bakan kişiyi gördüğünde dudağının bir kenarı kıvrıldı.
"Giderim var mı, Zirve?" diye bir ses doldu kulaklarına. Dudaklarındaki tebessüm, yerini korudu.
"İşine bak, Bozkurt," diye söylendi sadece.
"Zirve, burnumu hissetmiyorum sanırım donmak üzereyim." dedi, Kokarca.
Zirve tam cevaplayacaktı ki ondan önce telsiz açıldı.
"Adam, zirvede lan! Kim takar senin sümüğü donmuş burnunu?"
Aldığı cevapla tatmin olmuşçasına burnunu çekti, Zirve. Götü donuyordu ama bunu hiçbiri bilmek zorunda değildi.
"Burnumu götüne sokmak istiyorum Çilingir," diye sessizce fısıldadı Kokarca. Çilingir, bu itirafı duyduğunda telsizdeki kahkahasını durduramamıştı. "Sen bir Zirve'ye gitsene, seni bir uçursun oradan. Hağağağağa!"
Zirve, gözlerini devirdi. "Kokarca, durum nedir?" diyerek telsize eğildi.
Kulağında yüksek sesli bir uğultu hissetti, kaşları çatıldı ve dürbündeki bakışları aşağıya indi.
"Hazır olun, çıkıyoruz," diye fısıldadı, Bozkurt.
"Geldiler," dedi, Zirve.
Dağların öbeğinde silah sesleri yankılanmaya başladı. O sırada Bozkurt, olduğu yerden bir çırpıda kalkıp yanındaki beş adamıyla aşağıya koşmaya başladı.
"Zirve, 12 yönüne inip sabit kal! Adam kaçarsa, gözüme gözükmeyin." dedi, koşmaya devam ederken. Karşısında beliren düşmanı saniyeler içinde alnının çatısından vurup koştu. Her an vurmaya hazırdı, korkusu yoktu.
"Çilingir, 9 yönündeki kapıyı aç."
"Açık, Bozkurt."
Elindeki silahı hiç omzunun yanından ayırmadan ayağıyla araladı ve hızla içeriye daldı. Sağ duvarın önüne çöküp elini yumruk yaptı. İşaret ve orta parmağını çekti. Arkasındaki iki kişi solundaki koridora daldı. Kulaklarına silah sesi dolarken pustuğu yerden kalktı ve sağdan yürümeye devam etti. Karşısına iki kişi çıktığında hiç tereddüt etmeden tetiğe iki kere bastı.
"Bozkurt, çıkışlar doldu. Durduramıyoruz."
Kulağındaki telsizden cümleler hızla aktığında bakışları etrafı taradı.
"Zirve, 12 yönüne çıkıyorum. Çilingir, kapı girişleri sizde." dedi ve koşarak binadan çıktı. Karlara saplanan botunu önemsemeden devam etti, Bozkurt. Nişan alarak kaçmaya çalışan kişileri vurmaya başladı. Karların üzerine düşen her leş, birer pislikmişçesine kirletti örtüyü.
Bozkurt'un gözleri etrafta bir avcı misali gezindiğinde Zirve'nin üzerine birinin çullandığını gördü. Havada parlayan bıçak, gecenin karanlığına inat parladığında tetiğe bastı. Zirve, üzerine yığılan düşmanı sertçe yana doğru ittirdi. Kısa bir süre Bozkurt'a baktı.
"Dikkatli ol," dedi, dudaklarını kıpırdatarak. Zirve, Bozkurt'a kafasını eğdi ve yana düşmüş silahını aldı. Diğer arkadaşlarını koruma edasıyla yerden kalkıp harekete geçti. Bozkurt'un botları kara saplandığında sırtında büyük bir darbeyle durakladı ama yıkılmadı. Onun yıkılmadığını gören birkaç kişi düşmana yetişti ve kollarından tutup üzerine çullandılar.
"Lan!"
Dağları saran bir haykırışla her şey bir anda durdu.
"Hareket ederseniz komutanınıza veda etmek zorunda kalırsınız."
Çıt çıkmadı.
"Yürü."
Bozkurt'un kollarını saran düşmanlar ayağa kalkıp yürümeye başladıklarında Bozkurt, arkaya bakmaya çalıştı ama kafasına bir tokat yedi.
"Önüne bak, artist."
Dişlerini yanağına sertçe geçirdi, Bozkurt. Allah şahitti ki hepsini yere serecek güce sahipti ama onun önceliği arkadaşlarının canıydı.
"Ölürüm," dedi. "Yine de onların canını tehlikeye atacak bir şey yapmam."
Dört duvar bir odanın içine bileklerinden zincirlediklerinde Bozkurt'a baktı, Zirve.
"Pişt! İkiz mi lan bunlar?" diye sordu terörist, yanındaki teröriste bakarken. Teröristin eli Zirve'nin yanağını buldu. Bozkurt, olduğu yerde dişlerini sıktı. Sanki o adamın elini kendi cildinde hissetmişti. Zirve, kendini geri çektiğinde terörist güldü ve Bozkurt'a bir yumruk attı. Eline acıyarak bakan terörist, artık gülmüyordu.
"Çelik misin lan sen?"
Bozkurt, küçük bir alaylı sırıtışla baktığında, tim üyeleri gülmeye başlamıştı.
"Kesin sesinizi!" dedi, terörist ama herkes daha gürce gülmeye başlamıştı. Terörist, sinirlendi ve elindeki silahı Bozkurt'a doğrulttu.
"Enzil silahak."
Bozkurt'a doğrultulan silah indi. Bozkurt'un zihninde dolaşan tanıdık ses, dudaklarındaki tebessümün eriyip kaybolmasına neden oldu. Siyah ve dağınık saçlara inat, üzerinde takım elbise olan adam yavaş adımlarla Bozkurt'un önünde durdu. Bozkurt'un bakışları yalnızca gözündeki bandaja takılı kalmıştı. Adam, Bozkurt'un baktığı yeri anlayıp gülümsedi.
"Ne oldu, Bozkurt? Gözümdeki bandajın rengini beğenmedin mi?"
Bozkurt'un yüzü ifadesiz kaldı ve damağını şıklattı.
"Bu renk sana gitmemiş."
Karşısındaki adam gülerek Bozkurt'a bir adım daha yaklaştı fakat yüzündeki gülünç durum bir anda kayboldu ve gözündeki bandajı açıp Bozkurt'un çenesinden tuttu. Sağ gözünün üzerindeki et, sanki yeni bir yaraymışçasına orada belirdi.
"Hiç misafirperver değilsin, ben seni böyle mi karşılamıştım Azad?" diye bir cümle kurdu Bozkurt, adamın sağlam gözüne bakarken. Azad, kafasını salladı ve gözüne bandajı takıp ayağa kalktı.
"Haklısın." dedi ve Bozkurt'un ellerine baktı. "Ama hediyemi sen veremezsin."
Bozkurt, endişeyle karşısındaki adama baktı.
Bozkurt, bileklerindeki zinciri yavaşça çekiştirdi. "Seni o gün öldürmeliydim."
Azad denilen adam onu umursamadı ve ellerini Bozkurt'un üzerinde gezdirdi. Bozkurt yerinde debelenmek istedi ama Azad, bir anda silahını çıkartıp Zirve'nin üzerine doğrulttu.
"Eğer güçle alırsam gücümle yıkar geçerim, Mete yüzbaşı."
Bozkurt, durdu.
Azad'ın ezbere bildiği yere ulaşmasına izin verdi. Parmak uçlarında beliren fotoğrafla gözlerini kıstı. Sinirden göz bebekleri titredi, debelendi sessizce.
"Güzel kadın vesselam."
Mete, bileklerindeki zinciri sertçe çekiştirdi.
"Bu kim beyim?" diye sorduğunda terörist, Mete'nin başı döndü. Yutkunamadı, nefes alamadı.
"Duru bir güzelliği var, yazık olacak."
Mete, bir kez daha bileklerine bağlı zinciri çekiştirdi. "Senin evveliyatını sikerim!"
Azad, umursamadı ve elindeki fotoğrafı Mete'nin gözlerinin önünde yırttı. Yere düşen parçaların üzerine basarak Mete'ye bir adım yürüdü.
"Sevdiklerini tek tek sen öldüreceksin ama seni bir tek ben öldüreceğim." diye fısıldadı, Azad. İyice Mete'nin önüne yaklaştığında Mete, zincirlere bağlıyken sıçradı ve Azad'ın boynuna bacaklarını dolayıp yere vurdu. Bileklerindeki zincir şangırtıyla yere düşerken bakışları timinde gezindi. Hepsi teröristleri ayakları arasında etkisiz hâle getirmişti.
"Beni öldürmen gerekirken hep kucağımda oluyorsun be Azad. Şimdi sen söyle."
Mete, Azad'ın et kaplı gözüne parmaklarını bastırdığında Azad'ın dudaklarından büyük bir haykırış koptu.
"Sana ben ne yapayım Azad!"
Bir anda Azad'ı altına alıp delicesine yumruklarını vurmaya başladı. Ardı arkası kesilmeyen darbelerinin arasından çok geçmeden Azad'ın yüzü kırmızı renge bürüdü.
Çilingir, "Bozkurt, tamam artık. Çıkmalıyız," dedi, Zirve ve Bozkurt'u sertçe kolundan tutup yürütmeye başladı.
"Zirve, dikkat et," diye bağırdı, Kokarca. Bozkurt, hızla Zirve'nin önüne atladığında silah patladı.
"Komutanım!"
"Bozkurt!"
Zirve, silahını ona doğru tutan Azad'a bir adımda yetişti ve eline bir tekme attı. Yakasını tuttuğu gibi önünde diz çöktürdü ve silahın namlusunu ağzına soktu.
"Hm. Iııı?"
Zirve, öfkeyle gözlerini kıstı.
"Durumu nasıl, Kokarca?"
"Acilen hastaneye yetişmesi gerekiyor."
"Ihııhıh!"
Zirve, ağzında namlu olmasına rağmen gülen adama baktı. Sanki o vurulmuşçasına canı yanıyor ve parçalanıyordu.
"İt herif. Çok bile yaşadın," dedi ve tetiği çekti. Adamın bedenini bir böcekmişçesine tekmeleyip ittirdi. Silahı beline takarken yerde yatan ikizini sırtladı.
"Ölme, sakın ölme Mete," diye söylendi kendi içine.
"Atmaca, burası Cudi. Bir yaralımız var, geri dönüyoruz."
Timdeki herkes ikizini taşıyan Zirve'ye bakarken korku ve biraz sevgiyle dolmuştu. 'Caner, ikizini vuran adama neler yaptı?' diye düşündüler. Kader, bu düşünceyi aldı ve siyah bir defterin arasına işledi. Zamanı geldiğinde sevginin ne olduğunu kanıtlamak istercesine saklayacaktı.
🕊️
Asena Eyşan Boduroğlu, Ağzından
Hissizlik, bir bedenin içinde hapis kalmış bir ruhun uyanmaya direnişidir.
Ruhum, kendini tüm bağlarından sıyırıp sonsuz bir boşluğa bırakmıştı. Göz kapaklarımın ardında ne karanlık ne de aydınlık vardı. Sanki kendi yok oluşuma şahitlik edeceğim o uçsuz bucaksız, sessiz ve ıssız bir coğrafyadaydım.
Uyanmaya çalışıyordum ama bedenim bana ihanet ediyor, her uzvum ağırlaşmış, her eklemim paslanmış gibiydi. Birbirine geçmiş sesler duyuyordum; boğuk, uzak, sanki suyun altından geliyormuş gibi. Kelimeler birbirine karışıyor, anlamlar kayboluyor, cümleler kırılıyordu. Ama ona rağmen gözlerimi açamıyordum. Kirpiklerim birbirine yapışmış, göz kapaklarım demirle mühürlenmiş gibiydi.
El bileğime takılmış saatin, derimin üzerinden sökülüp alındığını fark ederken ilk defa diğer elimi hissettim.
Neden iki elim de yukarıdaydı?
Zihnim alıştığım karanlığın içine gömülüyordu.
Zaman kavramı benim için yoktu. Dakikalar mı geçmişti, saatler mi, yoksa günler mi, bilmiyordum. Zaman burada, bu karanlığın içinde anlamını yitirmişti. Sadece bir akış vardı. Ve o akışın içinde, ben sürükleniyordum.
Yavaş yavaş soğuk, tüm bedenimi alaşağı etmeye başladı. Boynumun arkasından, omurgam boyunca yayılan uyuşukluk, acıyla karışık bir titremeye dönüştü. Sanki binlerce iğne tenimin altında geziniyor, her bir damla kanımı dondurmaya çalışıyordu. Adım sesleri işittiğimde karanlıkta buldum yine kendimi. Gözlerim kapalıydı ama içimdeki göz, her şeyi görüyor gibiydi.
Geriye gitmiş ayaklarım, sanki bileklerimi tutan şeyler yüzünden yıkılmama izin vermiyordu. Zincirler, her hareketimde hışırdıyor, o soğuk, o amansız sesi duvarlara yansıtıyordu.
"Su ve yemek verilmeyecek."
Birbirine geçen cümlelerden yalnızca bunu duydum. Ses boğuktu, mesafeliydi, sanki bir kuyunun dibinden yükseliyordu. Ama kelimelerin kendisi değildi beni sarsan; onların ardındaki niyetti. Bırakılmıştım. Unutulmuştum. Belki de ölüme terk edilmiştim.
Ben neredeydim? Mete, o neredeydi? Onun gözleri, o mavi, o derin, o içimi gören gözleri neredeydi?
Zara'nın kuvvetlice 'Aras!' dediğini hatırlıyordum. Bakışlarımın ötesindeki Caner'i hatırlıyordum. Ama kendime ne olduğunu, nasıl buraya düştüğümü, hangi ellerin beni bu zincirlere mahkûm ettiğini hatırlayamıyordum. Hatıralar, kırık bir aynanın parçaları gibi dağılmıştı; her bir parça keskin, her bir parça kanatıcıydı.
Ruhum, hâlâ karanlığın içinde dolanıyordu. Yine zihnimi tutsak etti. O karanlık, bir örtü değildi; bir çemberdi. Ve her geçen dakika biraz daha daralıyordu.
Biri yeniden içeriye girdi. Ayak sesleri, beton zeminde hafif bir yankı bırakıyordu. Kurumuş dudaklarım, damağıma yapışmış dilim inatla bedenime sinyaller gönderiyordu: susuzluk, açlık, tükenmişlik. Ama bedenim, artık hiçbir şeye cevap vermiyor gibiydi.
"Bunun, artık ne olduğuna emin miyiz?"
Zihnim, karanlıktan sıkılmış olmalıydı ki ilk defa ruhuma karşı çıktı ve konuşulanları duymam için canlandı. Belki de ölümün eşiğinde, insanın tüm duyuları keskinleşirdi. Belki de son nefesini verirken, dünya tüm çıplaklığıyla görünürdü.
"Evet. Büyük ihtimalle Aras'ın yanına sızdı. Yüzleri aynı olduğu için de Aras Bey şüphelenmedi."
Bir sessizlik oldu. Sonra adım sesleri daha da yanıma geldi. O kadar yakındı ki artık nefeslerini duyabiliyordum. Göz kapaklarım bir anda, zorla, sanki biri onları yukarıya kaldırıyormuş gibi aralandı. Işığa alışmaya çalışan gözlerim kırpılırken karşımdaki iki kişiyi izledim. Gözbebeklerim daraldı, sonra genişledi. Odağım yerini bulduğunda Zara'nın bana bakışlarını fark ettim.
Gözlerini saran büyük bir öfke vardı. Göz altları morarmış, makyajsızdı. İlk gördüğüm kadınla arasında dağlar kadar büyük bir fark vardı. O kadın, soğukkanlı ve hesapçıydı. Bu kadın ise bir volkandı; her an patlayacak, her an her şeyi yakıp kül edecek gibiydi.
"Güvercin, namı diğer Asena Eyşan Boduroğlu."
İfşa olmuştum.
Artık bir maskem yoktu, bir sığınağım yoktu, bir yalanım yoktu. Çırılçıplaktım. Ve bu çıplaklık, hiçbir üniformanın, hiçbir rütbenin, hiçbir soyadının koruyamayacağı kadar tehlikeliydi.
Bakışlarım bileklerime tırmandığında zincire bağlandığımı gördüm. Demir, tenime işlemiş, bileklerimde koyu mor halkalar bırakmıştı. Birden sertçe boğazımdan tutulup kafam geriye yaslandığında karşımdaki kadına baktım. Nefesim kesilmişti. Dudaklarımın köşesi her şeye inat kıvrıldı. Belki de son bir meydan okumaydı bu. Belki de ölümün karşısında bile eğilmeyeceğimin bir ilanıydı.
Elindeki bıçağı boğazıma bastırdı. Metal, tenimi kesiyor, soğukluğu damarlarıma işliyordu.
"Seni öldürmemem için bana bir şey söyle!"
Çığlığı kulaklarımda yankılanırken tükürükleri yüzüme sıçradı. Ama ben sustum. Çünkü söylenecek bir şey yoktu. Ya da söylenecek her şey, bu kadının kulaklarının duyamayacağı kadar derindi.
Boynumdaki bıçağı çekip kenara attı. Sonra bana döndü ve yüzüme sertçe vurdu. Yana yatan başıma sayısız darbe indi. Her bir tokat, bir öncekinden daha şiddetli, daha acımasızdı. Gözlerimi kapattım. Işığı görmek istemiyordum. Dünyayı görmek istemiyordum. Sadece karanlığı, o tanıdık, o güvenli karanlığı istiyordum.
Karşılık vermeyecektim. Çünkü karşılık vermek, onun oyununa gelmekti. Ve ben, artık hiçbir oyunun parçası olmak istemiyordum.
"Bana diren, karşılık ver!" dedi sürekli, Zara. Ama benim aklımda yalnızca Mete vardı. O, yaşıyor muydu? Onun gözleri, o mavi, o derin, o sonsuz gözleri hâlâ açık mıydı? Nefes alıyor muydu?
Ağzımın içinde birikmiş kan dolu tükürüğü Zara'nın yüzüne fırlattım. Koyu kırmızı, onun solgun teninde bir leke gibi durdu. Zara, olduğu yerde durdu ve sinirli bakışlarıyla gözlerimi izledi. Öfkesi, nefreti, belki de korkusu o bakışın içinde sıkışmıştı. Yanına adam yaklaştı ve omzuna dokundu.
"Hanımım sen çık, gerisini biz hallederiz."
Zara, geri adımlarla odadan ayrılırken üç adam içeri girdi ve kapıyı kapattı. Anahtarın sesi, bir ölüm fermanının imzalanışı gibiydi. Bir kez daha ağzımı dolduran kanı önüme tükürdüm. Burnumu çektim ve ellerimi bileklerimdeki zincire doladım.
Son kalan gücüm ile buradaki adamları alt edebileceğimi düşünüyordum. Ya da belki sadece ölmeden önce bir kez daha savaşmak istiyordum. İki adam bana yaklaşmaya başladığında havaya zıpladım ve adamların kafasına vurdum. Zincirler, havada çınladı. Adamlar gürültüyle yere yığılırken diğer adam bana elindeki sopayı salladı. Karnıma indirdiği darbe yüzünden dişlerimi birbirine geçirdim. Nefesim bir an için kesildi, gözlerim karardı.
"Vurun."
Yere yıktığım adamlar burunlarındaki kanla kenardan sopa alıp bacaklarıma ve sırtıma vurmaya başladılar. Her darbe, bir öncekinden daha ağırdı. Her acı, bir öncekinden daha derindi. Yanağım zincire çarptı. Soğuk metal, yanak kemiğime vurdu. Göz kapaklarım karanlığa bürünürken ruhum hâlâ oradaydı. Bedenim düşüyordu ama ruhum dimdik duruyordu. Çünkü ruhum, henüz teslim olmamıştı.
"Uyan, Eyşan. Uyan."
Derin bir nefes almaya çalışırken etrafım yasemin çiçekleriyle doldu. O koku, annemin ellerinden kalma bir hatıra gibiydi. Gözlerimi aralayıp etrafıma baktığımda hemen yanımdaki Mete'yi gördüm. Bir elini şakağının altına yaslamış, öylece bana bakıyordu. Saçlarına güneş vurmuş, altın sarısı teller rüzgârda usulca kıpırdıyordu. Dudaklarının iki kenarı da yukarıya kıvrılmış, gülümsüyordu.
"Ne uyudun be Eyşan?"
Gülümseyen dudakları hareketlendiğinde emin olmak istedim. Bu bir hayal miydi, yoksa ölümün kıyısında gördüğüm bir serap mı? Elim yanağına gitti. Avucum, onun sıcaklığını hissetti. Teni ateş gibiydi, ama yakmıyordu; ısıtıyordu.
Boştaki eliyle elimi tutup dudaklarını avuç içime getirdi ve parmak boğumlarımı öptü. Dudaklarının dokunuşu, bir vaat gibiydi. Belki de bir vedaydı. Ama hangisi olduğunu bilmiyordum. Zihnim, hayal mi yoksa gerçek mi diye düşünüp şüpheleniyordu.
Gözlerim gözlerine çevrildiğinde tepedeki güneşin gözlerine vurduğunu gördüm. Mavileri, artık köpüklü bir kıyıya benziyordu. Dalgalar sessizdi, rüzgâr usuldü, her şey sonsuzdu. Ona baktığımı gördüğünde elimi dudaklarından çekti ve kalbinin üzerine koydu. Kalbinin atışını hissettim. Hızlı, düzensiz, çaresiz.
"Öyle bakma, kalbim çok hızlı atıyor."
Dudakları yeniden aralandığında bakışlarımı hiç ayırmadım. Onun gözlerinde kaybolmak, belki de en büyük teslimiyetti.
"Seni seviyorum, Eyşan."
"Uyan."
Mete, bir anda yüzündeki gülümsemeyi kaybetti ve sırt üstü devrildi. Yaseminler soldu, güneş söndü, rüzgâr durdu.
"Uyan lan, uyan!"
Burnumdaki yasemin kokusu kayboldu. Yerini kan, ter ve küf aldı.
"Uyandırın şunu!"
Yüzüme soğuk su çarpıldı. Derin, nefesimi kesen bir irkilmeyle uyandım. Aldığım nefesler bana yetmezken ciğerlerim yanıyor, boğazım sızlıyordu. Bileklerimdeki kelepçeler çözüldü. Metalin sesi, bir kurtuluş çığlığı gibiydi ama kurtuluş yoktu. Dizlerimin üzerine bir çuval gibi yığıldım.
Bir adam arkama geçti ve saçlarımdan tutup yüzümü Zara'ya çevirdi. Saç diplerim acıyor, her bir tel sanki kökünden sökülüyor gibiydi. Zara, ayaklarındaki topuklu ayakkabılarla bana doğru yürüdü. Her adımı, bir ölüm davulunun vuruşu gibiydi. Ellerini arkasında birleştirdi.
"Zeyno, nerede? Ona ne yaptınız?"
Konuşmadım. Dudaklarım mühürlüydü. Sözlerim orada, boğazımın dibinde bir yumru gibi duruyordu.
Zara elini kaldırıp yanağıma tokat attı. Başım, saçlarımı tutan adam yüzünden kaçamadı.
"Zeyno'ya ne yaptınız!"
Yine sustum. Susmak, bazen en büyük haykırıştı.
Derin bir nefes aldı ve kafasını eğip kaldırdı. Saçımı tutan adam beni geri yatırdığında bir adam karnımın üzerine dizini bastırdı. Ağırlığı, ciğerlerimden havayı boşalttı.
Yüzüme bir anda bir örtü konulurken ağzım kapandı. Kumaş, nefesimi kesiyordu. Nefes almaya çalışırken su tanecikleri burnuma doldu. Su, ciğerlerime doluyor, boğuluyordum. Yerde çırpınmaya ve üzerimdeki adamı atmaya çalışırken örtü kalktı.
Zara yüzüme eğildi. Ben derin nefesler almaya çalışırken hızla çekildi ve yeniden yüzüm kapandı.
"Söyle kurtul, Zeyno nerede?"
Mendil çekildi ve Zara'nın yüzü yeniden yüzüme eşitlendi.
"Siktim öldü," diye nefeslerimin arasında tısladığımda hızla yana eğildi ve yanağıma soğuk metali yasladı. Bıçak, yanağımdan boynuma uzanmış bir konumda duruyordu. Öylece gözlerine bakmaya başladığımda Zara'nın kahkahası kulağımda çınladı. O kahkaha, bir sırtlanın sesi gibiydi; aç, vahşi ve çaresiz.
"Ne oldu yüzbaşı, mikrofonu gördün sustun?" dedi ve birden yanağıma büyük bir çizik attı. Tenim yırtıldı. Sıcak kan, yanağımdan boynuma, oradan göğsüme süzüldü. Bir acı inlemesi dudaklarımdan kaçtığında bunun son olmayacağını anlamıştım. Dişlerimi birbirine bastırmama rağmen acı hep, tenimde kalıyordu.
Her yerime; kollarıma, bacaklarıma, yüzüme, boynuma bıçağın keskin yüzünü gezdirdi. Her çizik, bir harfti. Her harf, bir kelimeydi. Her kelime, bir işkenceydi. Ve her işkence, bir nefretin, bir intikamın, bir deliliğin ifadesiydi.
Üzerimden kalktı. Nefes alışverişlerim çok sessizdi. Göz kapaklarım kapanmak için resmen benimle direniyordu. Ama direnmek, neyi değiştirirdi ki?
Hissizlik.
Acıdan kaynaklı bedenim, derin bir boşluktaydı. Artık ne soğuğu hissediyordum ne sıcağı. Ne acıyı ne de umudu. Sadece bir boşluk vardı. Tarifsiz, sınırsız, zamansız bir boşluk.
"Bunu aynı bu şekilde askeriyeye gönderin. Üzerine not bırakmayı unutmayın."
Benliğim ellerimden kayıp giderken duyduğum son cümle, buydu.
23 Ekim 2021 / Şırnak
Yazar, Ağzından
Bütün sırlar, ay geçici olarak tahtını güneşe terk ettiğinde gün yüzüne çıkar. Karanlığın koynunda saklanan her ne varsa, birer birer dökülür, ışığın acımasız mahremiyetinde çırılçıplak kalır. Yer ve gök bu teşhiri sessizce izler, fakat insanoğlu, hiçbir şey olmamış gibi davranmayı seçer. Çünkü kabullenmek, yüzleşmekten daha kolaydır; unutmak ise ihanetten farksızdır.
Aynı durum Caner için de geçerli miydi?
Hayır.
Titreyen dudakları, yere sabitlenmiş bakışlarıyla Caner, odadaki herkesin dikkatini üzerine çekiyordu. Karşısındaki kadının dudakları aralanıp kapanıyor, kelimeler sıralanıyordu ama hiçbiri Caner'in duymak istediği ya da duyması gereken cümleler değildi. O, yalnızca ellerine bulaşmış kanın hangi bedelin karşılığı olduğunu düşünüyordu. Eyşan'ı vurmak için tetiğe bastığı o anın, aslında kendi ikizini vurduğu gerçeğini hiçbir şey değiştiremezdi.
"Kendine gel be adam!"
Karşısında konuşan kadının dudaklarından bir cümle seçtiğinde alt dudağı gerildi, titredi ve yüzünü yere eğdi. Omuzları sarsılarak ağlamaya başladı. O anda kirpi durdu. Askeriyenin tam ortasında, güneşin hırçın ışıkları altında, öylece bekledi. Onları izleyen, parmaklarının arasındaki sigarayı küllüğe söndürüp yürümeye başlayan Osman'dan habersizdiler.
"Orada niye bir kirpi bekliyor?" diye sordu Deniz, Barış'a. Barış, çatık kaşlarıyla önlerinde yürüyen Osman'a yetişirken Deniz de aralarına katıldı. Osman, kirpinin ön kapısı açılırken aşağıya atlayan kişiyi gördü ve durakladı. Akça Timi neden onlardan habersiz gitmişti?
"Nereye gittiniz?" diye sorguladı Osman. Cevap alamadı. Dişlerini bastırdığı sırada kirpinin arka tarafına dolandı ve sertçe iki kapıyı kendine doğru çekti. Hıçkırarak ağlayan Caner'i gördü. Kafası düşünceli bir şekilde sola eğildi.
"Neler oluyor? Biriniz artık bir açıklama yapacak mı?" diye yeniden bir cümle kurduğunda Caner'in bakışları Osman'ı buldu. Osman'ın çatık kaşları, Caner'in gözlerini gördüğünde yukarıya doğru kıvrıldı. Bu adamın ağladığına şahit olmamıştı hiç. Ve şimdi, deli gibi ne olduğunu merak ediyordu.
Akça Timi komutanı Lara, Caner'in kolundan tuttu ve kirpinin kapısına doğru yürüttü.
"Çekil de inelim!" diye bağırdı Osman'a. Osman bilinçsizce bir adım geri çekildiğinde Lara, Caner'i aşağıya inmesi için ilerletti. Ama Caner, kirpiden indiği gibi dizlerinin üzerine düştü.
"Caner?"
Deniz ve Barış, Caner'in önüne eğildiklerinde Osman ellerini düşünceli bir şekilde palaskasına koydu. Zihnine gece yarısı çalan bir telefon düştü. Elinde çayla yürürken nöbetçinin telefonla konuştuğu bir sahne inatla yankılandı kulaklarında.
"Caner üsteğmenim, Mezarcı sizi MİT'e çağırıyormuş."
Bakışları o anıdan çekilip Caner'e odaklandığında kaşları hafifçe çatılmaya başladı. Elbette Caner, MİT için çalışıyordu. Ama neden Akça Timi ile operasyona gitmişlerdi? Akça Timi'nin ve Caner'in üzerindeki kıyafete baktı. Hafif ıslak olan kıyafetlerini fark etti. Cebindeki telefonu çıkarttı. Aklına düşen kelimeyi yazdığında kalbi korkuyla tekledi.
İdlib Hava Durumu
Yağışlı
Elindeki telefonu sakinlikle cebine koydu ve Caner'e doğru eğildi.
"İdlib'e neden gittiniz, Caner?"
Caner, dehşete düşmüş gözlerle Osman'a baktı. Osman'ın içi üşüdü. Yoksa, diye bir cümle kurmak bile istemiyordu. Ama bilinçsizce elleri Caner'in yakalarına kondu. Caner daha çok ağlamaya başladığında işte o zaman Osman'ın kalbine bir yangın düştü. Sertçe Caner'i yerden kaldırdı, koluna dolanan elleri umursamadı bile.
"Söyle! İdlib'e ne için gittin?" diye bağırdı askeriyenin ortasında. Caner'in dinmeyen gözyaşlarını izledi, sinir olmuştu tüm hücreleriyle. Zihninde dolaşan cümleleri görmezden geldi ama bir cümle inatla orada dolanıyor, hükmetmeye çalışıyordu.
Bir anda arkalarında acı bir fren sesi duyuldu.
"Alparslan albay geliyor, Osman elini çek," diye fısıldadı Deniz. Ama Osman ellerini çekmedi. İnatla Caner'in gözlerine bakmaya devam etti. O an Caner'in gözlerindeki derin endişeyi fark etti. Yeniden kaşları yukarıya yükseldi. Ne yapmış olabilirdi ki?
"Bana yapmadım de!"
Alparslan albay arabasından indiği gibi bağırdı. Askeriyenin ortasına bir bomba gibi düşen sessizlikle Osman ellerini Caner'in yakalarından çekti. Alparslan Çakır'ın ayaklarındaki botlardan çıkan sesler, ürkütücü bir şekilde hızlandı ve Caner'in önünde durdu. Alparslan albay, ellerini oğlunun yakalarından yakalayıp kendine sertçe çekti.
"BANA YAPMADIM DE!"
Dudaklarından çıkan tükürükler Caner'in yüzünde nemini bıraktı. Caner daha da ağlamaya başladı. Alparslan albayın eli yavaşça titredi. Oğlunun ağlaması, gözlerinde bir anıyı sürükledi.
"Baba, Mete düştü. Çok ağlıyor," diye söylendi küçük çocuk. Babası korkuyla Mete'nin başına gittiğinde aslında küçük bir sıyrık olduğunu gördü.
"Ulan keratalar! Beni de korkuttunuz," dedi ve Caner'in sırtını sıvazladı. Ağladığının durmadığını görünce Mete'ye baktı, o da ağlıyordu. Sonra ikiz olduklarını hatırladı ve dudağının bir kenarı yükseldi.
"Birinizin acısı, diğerinin yüreğini parçalar."
Dehşetle elini çekti Alparslan Çakır, Caner'in yakalarından. Elleri Caner'in omuzlarına gitti. Caner'in bakışları babasına kilitlenmişti. Alparslan Çakır'ın gözleri dolmaya başladığında kafasını iki yana salladı.
"Bana yapmadım de. Bana yapmadım de, ne olur!"
Gözleri doldu Alparslan albayın. Akça Timi başları önünde eğik dururken Osman, Deniz ve Barış düşünceli bir şekilde olanları izliyordu. Osman'ın dudakları titreyerek aralandı ama geri kapandı. Ağır adımlarla Caner'e yaklaştı ve çenesini dikleştirdi.
"Eyşan mı, Mete mi?" diye sordu acımasızca.
Caner daha da ağladı.
Osman, ayaklarında güç bulamadı ve bir çuval misali dizlerinin üzerine düştü. Mezarcı'nın onu neden çağırdığını şimdi daha iyi anlamıştı. Alparslan albayın eli Caner'in omuzlarından düştü. Yanağına devrilen gözyaşlarını bir anda sildi ve yere yıkılmış Osman'a baktı. Kolundan tuttu ve ayağa kaldırdı.
"Yürü."
Osman güçlükle adımlarken Alparslan Çakır ona yardım etti. Aslında Alparslan Çakır'ın da adımları ilk defa bu kadar titrekti. Silkelenmek istedi, bu durumdan da kurtuluruz diye düşündü. Ama bu seferki farklıydı.
Gece yarısında aldığı telefonla gözleri açılmıştı Alparslan Çakır'ın. Yüreği endişeyle telefonu açmış ve MİT'e yerleştirdiği Kurt'un sesiyle ayılmıştı.
"Komutanım, Mezarcı Caner'i, Eyşan'ı öldürmesi için İdlib'e yolladı."
Telefonu kapatıp nasıl giyindiğini ve yola çıktığını hatırlamıyordu. Nefesi daralırken kısa yolun bir anda uzadığını anlamamıştı. Birkaç zamandır şüpheleniyordu kendi arkadaşından. Canım dediği, sır küpü olan Mezarcı, hata üstüne hata yapıyordu.
"Neden saat takıyoruz?"
Mezarcı, Alparslan Çakır'a bakıp kafasını salladı.
"Yerlerini ve ne yaptıklarını nasıl öğreneceğiz?"
Alparslan Çakır huzursuzca oturduğu yerde kıpırdadı.
"Ya öğrenirlerse?"
Mezarcı yine kafasını salladı.
"Öğrenmezler."
Alparslan Çakır'ın elleri masada ritim tutmaya başladı. Teknolojik aletlerle dolu bir üsse neden saat gönderdiğini düşünmeye çalıştı. Ama 'Vardır bir bildiği' dedi.
MİT'e vardığında ilk saatine baktı Alparslan Çakır.
04:00.
Günün aydınlanmasına yalnızca iki saat vardı. Öfkeyle doldu içi ve içeriye girdi. Gözleri Mezarcı'yı ararken karşısında belirdi. Elleri yakalarını sararken Mezarcı ona korku dolu gözlerle bakıyordu.
"Caner'i niye gönderdin? Eyşan'ı neden öldürecek? Söyle Erdinç, söyle!"
Mezarcı derin bir nefes verdi.
"Eyşan'ın ve Mete'nin saatine fark edilemeyecek parçalar yerleştirdim. Onları asla bulamayacaklarını düşündüm. Ama Mete saatini çıkarttı. Eyşan'ın ki kolunda kaldı. Gece sinyal kesildi. Bütün sistemimize girmeye başladılar. Ben de Caner'i Eyşan'ı öldürmesi için gönderdim."
Alparslan albay korktu. Elleri, Mezarcı'nın yakalarından elektrik çarpmışçasına çekildi.
"Eğer Caner Eyşan'ı vurmazsa, Eyşan bu zamana kadar görmediği bir işkenceyi görmek zorunda kalacak."
Alparslan albay kafasını iki yana salladı.
"Onları kurtarırız, bir şeyler düşün. İçeriye, sistemlerine sızmanın yolunu düşün!" diye bağırdı. Mezarcı, ellerini Alparslan albayın omzuna koymak istedi. Ama albay bir adım geriledi.
"Artık çok geç. Caner ve Akça Timi İdlib'e vardı. Güneş doğmadan bu iş bitmiş olacak."
Osman, Alparslan Çakır'ın yardımıyla toplantı odasına girdiklerinde Deniz ve Barış boş durmamış ve arkadaşlarını toplantı salonuna toplamıştı. Hıçkırarak ağlamaya devam eden Caner ise toplantı salonuna alınmamış, Lara ile dışarıda bekletiliyordu.
Alparslan albay, sıkıntılı gözlerini Güvercin Timi'nde ve Akça Timi'nde dolaştırdı. Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı.
"Eyşan'ın saati ifşa oldu. Ondan dolayı Mezarcı, Caner'i Eyşan'ı öldürmesi için İdlib'e yolladı."
Herkesin soluğu kesildi. Yonca korkuyla ellerini dudaklarına kapattı. Alev ise sinirle ellerini masaya koyup ayağa kalktı. Tam kapıya doğru ilerlemişti ki Alparslan Çakır'ın sesiyle eli kulpta asılı kaldı.
"Kalktığın yere geri dön, havacı."
Alev, sinirden dolan gözlerini Alparslan Çakır'a yöneltti. Barış ayağa kalktı ve öfkeyle dolmuş kadına ilerledi. Alev elini havaya kaldırıp onu durdurdu.
"Gelme, kendim geçerim," diye söylendi ve ağır adımlarla masaya geri döndü. Ama oturmadı, ayakta bekledi. Bakışları Akça Timi'ndeki Kara'nın üzerine çekildi.
"Anlat, bu gece İdlib'de ne yaşandı?"
Kartal Akman, sakin bakışlarını Alev'e çevirdi ve derin bir nefes çekti.
"Caner üsteğmen, Eyşan'a hedef aldı. Ama Mete yüzbaşı onu fark edip Eyşan'ın önüne atladı," dediğinde Alev gözlerini kapatıp masaya tutundu. Yüzü buruşurken titreyen dudaklarını birbirine bastırdı.
"Bunun ne demek olduğunu herkes biliyor, değil mi?" diye konuştu, nefeslenerek. Dudaklarının arasından kaçmak isteyen hıçkırığı güçlükle tuttu ve yutkundu. Boğazında büyüyen kitleye aldırmamaya çalışarak Alparslan albaya baktı. Alparslan albay ise hâlâ gözleri kapalı bir şekilde bekliyordu.
"Ona işkence edecekler, değil mi?" diye sordu Kubilay, Deniz'e bakarak. Deniz'in gözlerinde acı vardı. Yanındaki kardeşine acıyla baktı, Osman'a. Osman, darmadağın olmuşçasına arkasına yaslandı. Bakışları Alparslan albaya çevrildi. Ama o inatla kimsenin gözlerine bakmıyordu. Umutsuzluk, toplantı odasının içindeki herkesin kalbine bir tohum misali ekildi.
"Her şeye yeniden başlayacağız ve onları oradan çıkartacağız," dedi, kapalı gözlerini açarak Alparslan Çakır. "Eyşan dirayetli bir asker. Kolay kolay pes etmez."
Alparslan Çakır ayağa kalktığı an herkes ayağa kalktı. Alparslan albayın adımları kapıyı buldu ve araladı. Dışarıda bekleyen Caner ve Lara'yı içeriye alıp kapıyı kapattı. Herkesin bakışları Caner'i bulurken büyük bir pişmanlıkla başını öne eğdi Caner.
"Vatan unutur ama ben unutmam. Yaşananları kimse unutmayacak. Ama onları oradan çıkartana kadar herkes birbiri için savaşacak. Silkelenin ve kendinize gelin, başlıyoruz."
Alparslan Çakır, Caner ve Lara'yı boş sandalyelere yönlendirirken kendisi projeksiyon perdesini aşağıya çekti ve kumandayı eline aldı.
"Daha önceden verilen bilgilerle kafanızı bulandırmayacağım. Bize engin denizler lazım," dedi ve kumandaya bastı. Perdeye yansıyan görüntüde bir adam belirdi. Kara gözlere, kara saçlara sahip bir adam, üzerindeki askeri üniformasıyla göz kamaştırıyordu.
"Barkın Koral. Kendisi İstihbarat Başkanı Hakan Koral'ın oğlu. Şu an özel bir görevde. Ama yerini babası dahil olmak üzere kimse bilmiyor. Önce onu bulup bize getireceksiniz," dedi Alparslan Çakır.
Osman'ın kaşları nedensizce çatıldı.
"Bu adam bizim ne işimize yarayacak?" diye sordu albaya.
Alparslan Çakır'ın gözlerinde sönmeyecek bir parıltı yandı ve Osman'a çevrildi.
"Çünkü savaşta her şey mübahtır," dedi ve ellerini masaya yasladı. "Barkın Koral, yıllar önce İdlib'e, Zara Demirkan'ın yanına koyduğum paralı askerimizdi."
1 Ay Sonra
Askeriyenin koridorlarında adım sesleri hiç kesilmiyor, telefonlar durmaksızın hatlara bağlanıyor, uykusuzluktan gözleri çakmak çakmak yanan timler bir operasyondan dönüp diğerine uğurlanıyordu. Burası, nefes almanın bile lüks olduğu, zamanın mermiler kadar hızlı aktığı bir yerdi.
Şırnak Özel Tim Taburu binası önünde beliren, son görevinden dönen Güvercin ve Akça Timinin önündeki Barkın Koral, çatık kaşlarıyla ve kendisine duyduğu özgüveniyle yolları arşınlayıp koordinasyon merkezinin önünde durdu. Kapıyı çaldı ve yüzüncü kez açtığı kapıdan içeriye girdi. Yüzünde ne bir heyecan vardı ne de bir tereddüt. Çünkü biliyordu: Artık sona yaklaşıyorlardı.
Alparslan Çakır ve İstihbarat Başkanı Hakan Koral, karşılarındaki dev ekrana gözlerini dikmiş bir halde bekliyorlardı. Gelen kişilere döndüklerinde Barkın, elindeki dosyayı İstihbarat Başkanı'na uzattı.
"Bir şey bulduk, albayım."
Alparslan Çakır, dosyayı Barkın Koral'dan hızla alıp araladı. İçindeki bilgilere gözlerini gezdirdi. Her bir satır, her bir rakam, uzun zamandır beklenen bir umudun habercisiydi. Dudağının köşesi keyifle kıvrıldı. Dosyayı kapatıp İstihbarat Başkanı Hakan Koral'a uzattı.
"Bütün operasyonlar başarıyla gerçekleştirildi. Artık Zara'ya yardım edecek kimse yok," dedi ve ardından Barkın'ın arkasındaki Osman'a baktı. Gözlerinde, bir aydır görmediği bir ışıltı vardı. "Yola çıkın ve komutanlarınızı alıp gelin."
Güvercin Timi ve Akça Timi, yorgunluktan belki de bir adım daha atacak halleri kalmamıştı. Ama o an, o emir duyulduğunda, sanki içlerine yeni bir kan pompalanmış gibi dimdik durdular. Gür bir sesle; "Emredersiniz komutanım," dediler. Bedenlerinin önlerinde tuttukları silahlarıyla hâlihazırda olan tim, büyük bir heyecan ve sabırsızlıkla koordinasyon merkezinden çıktı.
Sert adımlarının yanı sıra düşüncelerinin sakinliği korkutucu dereceye varmıştı. Yüzlerinde bir ifade yoktu. Ama gözlerinin içinde bir yangın vardı. Hepsinin aklında tek bir soru vardı. Ve kimse, bu soruyu dudaklarına getirmeye cesaret edemiyordu.
Acaba yaşıyorlar mıydı?
Osman'ın yüreği buruktu. Alev'in bir eli hep endişeli bir şekilde silahını sıvazlıyordu. Deniz'in gözleri bir şahin edasıyla etrafı kolaçan ediyor ve içindeki o derin, o tarifsiz burukluğu yansıtmamaya çalışıyordu. Kubilay'ın her an dolacakmış gibi kırpıştırdığı gözleri, ruhundaki acıyı bastırmaya yetmiyordu. Hepsinin yüreğinde ve zihninde neredeyse aynı duygular ev sahipliği yapıyordu. Ve bu, onların Güvercinlerini ne kadar sevdiklerini, ne kadar önemsediklerini sessizce haykıran bir gerçekti.
Askeriyeden dışarıya çıktıklarında kirpiye doğru ilerlemeye başladılar. Kirpinin kapıları açıldı. O sırada tek bir el silah sesi duyuldu.
"Siktir!"
"Ne oluyor lan?"
Silahın nereden ateşlendiğini bulmak için bakışlar etrafta gezindirildi. Bir an için herkes donup kalmıştı. Sonra, bir acı fren sesi duyuldu. Bütün bakışlar, arabadan atılan kütleye çevrildi.
Osman'ın adımları askeriye çıkışına doğru yöneldi. Yanından koşarak geçen iki kişiyi gördü.
"Eyşan!"
Deniz ve Kubilay, birbiriyle yarışıyormuşçasına koşuyorlardı. Ama tek dilekleri, tek özlemleri, tek duaları vardı: Komutanlarına kavuşmak. Herkes arabadan atılan Eyşan'ın yüz üstü yattığını gördü. Deniz eğildi ve Eyşan'ı sırt üstü çevirdi.
"Aaaa!"
"Hiiih!"
Alev'in ve Yonca'nın çığlıkları tüm askeriyede yankılandı. Kubilay ve Osman, Eyşan'ın yanına çöktü.
"Deniz koş, ilk yardım! Sıhhiyeyi çağırın!"
Deniz, ayağa kalkmaya çalışırken iki kez düştü. Dizleri sızım sızım acımıştı. Ama ona rağmen koşarak sıhhiyecilere haber vermeye gitti. Osman, elindeki silahı yere bırakıp önündeki çantadan gazlı bez çıkarttı. Ama elinde gazlı bezle, nereye koyacağını bilemedi. Çünkü Güvercin'in her yeri yara bere, kan revan içindeydi. Sağ gözü morlukla kaplıydı. Yanağında, büyük bir bıçak izi vardı. O iz, belki de bir daha asla kapanmayacak bir yaranın sessiz tanığıydı.
"Açılın!"
Elindeki seyyar sedye ile gelen sıhhiye ekipleri, Eyşan'ı gördüklerinde hiç duraksamadan sedyeyi yere koydular. Seri hareketlerle Eyşan'ın bedenine bakmaya başladılar.
"Bunu burada mı yapacaksınız?" diye söylendi Alev. Sıhhiye personeli elini Eyşan'ın karnının üzerine koyup vurdu.
"Kırığı var mı bilmiyoruz. Yanlış bir hareketimiz onun için kötü olur," dedi ve sağa doğru vurup kaşlarını çattı. Ellerini ağırca geri çekip Eyşan'ın üzerindeki nemli kazağı yukarıya doğru sıyırdı.
"Hassiktir."
Akça ve Güvercin Timi, şok içinde Eyşan'ın karnına bakarak durdular. Karnında kocaman bir yarık vardı. Ve içinde, bileğine takılı saatinden geriye kalan parçacıklar duruyordu.
"Birol, sedyeye alalım."
Sıhhiye personelleri Eyşan'ı sedyenin üzerine aldıklarında hızlı adımlarla askeriyenin içine doğru koştular. Arkalarında timler vardı. Onlar koşarken, dünya sanki durmuş gibiydi.
Alparslan Çakır, İstihbarat Başkanı Hakan Koral ve oğlu Barkın Koral, uzun koridorda yürürken sedyeyle gelen Eyşan'ı gördüler. Alparslan Çakır'ın eli kalbine yaslandı. Bir eliyle İstihbarat Başkanı'ndan destek aldı.
"Komutanım, askeriyenin önüne bırakıp kaçtılar," dedi içlerinden biri, koşmaya devam ederken.
Sıhhiyenin içine aldıklarında herkes dışarıda beklemeye başladı. Osman, yumruk olmuş ellerinin içinde tuttuğu gazlı bezle dışarıya fırladı.
"Şu deliye sahip çıkın, bir şey yapmasın," diye söylendi. Barkın Koral, Kubilay ve Deniz hızla Osman'ın peşinden koşturdular.
Osman, toplantı salonunda çalışan Lara ve Caner'in önünde durdu. Caner'i sertçe oturduğu yerden kaldırdı. Kolundan tutup sürüklemeye çalıştığında Lara, Osman'ın koluna dokundu. Osman, hiçbir şey söylemeden Lara'ya baktı. Lara sessizce elini çekti.
Caner, bir aydan beri Osman'a asla karşı gelmemiş, bakışlarından kaçmıştı. Ne olduğunu merak ederken kendini sıhhiyenin önünde buldu. Osman, kimsenin onu tutmasına izin vermeden içeriye daldı ve Caner'in Eyşan'ın halini görmesini izledi.
"Yaptıklarının bedeli."
Osman, Caner'in kolunu bıraktığında Caner dizlerinin üzerine yıkıldı. Göz pınarlarına dolan yaşlarla Eyşan'ı izledi. Her yerinde, teninin her zerresinde bıçak izlerini ve yaraları gördü.
Kapının önünde bekleyen Alparslan Çakır, kapıyı kapattı ve yavaşça Eyşan'ın yattığı yere doğru yürüdü. Aralık dudaklarından bir ömürlük bir nefes çekti. Ama yetmedi.
"Neyi var?" diye sordu, hırıltılı sesiyle. Ama nesi yoktu ki? Sıhhiye çalışanı kadın Alparslan albaya baktı ve hiçbir şey demedi. Arkasındaki adam elindeki bistüriyi Eyşan'ın etine daldırdıktan sonra kafasını iki yana salladı.
"İki kaburgası kırılmış, el bileklerinde çatlak var. Karnında on santimetre açık bir yara var ve içinden saat parçaları çıktı. Ağır darbeler yediğinden dolayı yer yer morluklar ve kesik yara izleri mevcut. Kafasına darbe almış ama önem arz edip etmediğini uyanırsa anlayacağız. Nefes alışverişleri kesik ve yavaş. Büyük ihtimalle boğulmaya çalışılmış."
Alparslan albay, duyduklarıyla bir adım geriledi. Kararan gözlerini kırpıştırdı.
"Baba."
Ona yaklaşan Caner'i bir saniyeliğine fark edip elini ona doğru uzattı, bedenini geriye çekti. Osman, Alparslan albayının koluna girerek yandaki sandalyeye oturttu.
"Yaşayacak mı?" diye sordu, bilinçsizce.
Herkes sessiz kaldı.
Alparslan Çakır başını salladı ve sıhhiye doktoruna baktı.
"Yaşatacaksınız," dedi. Sesi, bir emirden çok bir duaydı. Gözleri kapanmaya çalışıyordu ama dirayeti onu ayakta tutuyordu. Yaşayacak, dedi kendi içinden. Emaneti koruyamamıştı. Ama bundan sonra elinden gelenin en iyisini yapacaktı.
Gözlerini araladı ve Caner'e baktı. Mete'ye yüklediği hataların bedelini yine bir başkası ödemişti. Caner'e kızdığı zamanlarda hep Mert'e hata yüklemişti. Ama kimse, aslında Caner'e kızdığını bilmemişti.
Devran değişti, dedi.
Hak yerini bulacak, dedi.
Ağırca ayağa kalktı ve Osman'ın desteğiyle odadan çıkmak için yürüdü.
"Albayım, iki tane kadın askerinizi istiyorum," diyen sıhhiyenin sesini duyduğunda kapıyı araladı ve Yonca ile Alev'e başıyla içeriyi gösterdi.
Alev ve Yonca, ellerindeki silahları Kubilay'a ve Barış'a teslim edip içeriye girdiler. Eyşan'ın tepesine dikildiler. Gözlerinde akmaya hazır yaşlar vardı. Ama bir damla bile düşmedi.
Yonca, önceliğim ablam, dedi.
Alev, önceliğim kız kardeşim, dedi.
Ellerine tutuşturulan ıslak pamuğu, narince Eyşan'ın teninde gezdirmeye başladılar. Alev'in başı döndü, yutkunamadı. Çok yarasını görmüştü. Her seferinde "bu kadarı çok fazla" demişti. Ama bu, onlardan da öteydi.
Eyşan, ölü gibiydi.
Yonca, dudaklarını sımsıkı kapatmış, her an kaçabilecek bir hıçkırığın önüne geçmek için hazırlıklıydı. Ama yanağına usulca düşen yaştan habersizdi. Bir ay, dedi. Bir aydan beri işkence mi görüyor? diye sordu kendine. Elindeki pamuğu dudaklarının kenarlarındaki yaraya sürdüğünde anladı. Her şeyi.
Sıhhiye ekipleri, bir kere sürmeleriyle kırmızıya boyanan pamukları sürekli değiştirip durdu. Bir nebze olsun pamukların artık renk değiştirmediğini gördüklerinde Eyşan'ı Alev'e ve Yonca'ya bırakıp çıktılar.
Alev, ellerindeki kanla birlikte yandaki koltuğa çöktü. Yonca da onun yanına çöktü.
"Yapma Alev," diye bir ses çınladı Alev'in kulaklarında. Bazı sözcükler dolaştı zihninin en ücra köşesinde. İlkin olmadığını ve son olmayacağını gördüğü o ana gitti.
"Ağlıyor musun sen?"
"Hiç de bile."
"O zaman gözünden işiyorsun Alev."
"Delirdin mi kızım sen, ne yapıyorsun?"
"Alışkınım Alev ben. Sen çık hadi, kahve suyu koy geliyorum," dedi ama orada durmaya devam ettim. Gitmediğimi anladığında duşunu aldı ve suyu kapatıp havlusuna sarıldı. Gözlerimin dolu olduğunu gördüğünde kafasını iki yana salladı. "Üzülme kardeşim. Bu ilk yaram değil, son da olmayacak."
Alev'in eli yüzüne kapandı, burnunun kemiklerini sıktı.
"Ağlamayacağım ulan, ağlamayacağım."
Alev'in cümlesi dudaklarından dökülürken yanaklarına yaşlar döküldü.
"Uzun bir arkadaşlığınız var, komutanım," dedi usulca Yonca.
Alev, kıpkırmızı olmuş gözlerini Yonca'ya çevirdiğinde alt dudağı titredi.
"Annem ve babam yok benim. O -eliyle Eyşan'ı gösterdi- bu hayatta kalmamın ikinci sebebi," dedi, gözlerini kırpıştırarak. Tutamadı artık ve dökülmesine izin verdi yaşların. Dili, kuru dudaklarının üzerinden geçerken Eyşan'da takılı kaldı bakışları. Aralık dudaklarının arasından titrek bir nefes çekti.
"Çok yarasına şahit oldum. Gözlerimin önünde astılar. Ama ona rağmen ayakta kaldı, ölmedi. Eğer buna dayanamazsa, onu öldürürüm."
Yonca'nın yüreği buruklukla kıvrılırken Alev'e baktı.
"Mete komutanım nasıl acaba?"
Alev kafasını iki yana salladı.
"Büyük ihtimalle Mete sağ. Çünkü Zara onu oğlu olarak biliyor," dedi ama dudaklarında buruk bir tebessüm oluştu.
"Lan ne güzel dalga geçecektim anasını satayım," diye söylendi hıçkırırken. Bakışları Eyşan'a çevrildi. "Mete yüzbaşıyı sinirlendirmiş bizim kız. Bunu çekti odasına, kapıyı da kapatmadılar."
Yonca, gözleri dolu bir şekilde kıkırdadı.
"Uyandığında dalga geçeriz, Alev abla," dedi bir anda.
Alev, ağırca Yonca'ya baktı.
"Uyanır mı?"
Yonca, elini Alev'in kalbine koydu.
"Hiçbir kalp, sevdiğini yarı yolda bırakmaz."
Alev ve Yonca, birbirlerine sarılı bir şekilde dururken Alparslan Çakır'ın ve onun arkasındaki Güvercin ve Akça Timi'nin sert adımları koridorlarda yankılanıyordu. Silah takımlarını üstüne bir zırh misali kaplamış albay, oğlunu o Zara denilen kadının elinden almak için timlere önderlik yapacaktı.
Hızlı bir şekilde helikoptere doluştuklarında Alparslan albayın sert bakışları timlerin üzerinde gezindi.
"Önünüze kim çıkarsa vurun," dedi, acımasızlığıyla. Gözlerinin mavileri artık lacivert bir renge bürünmüştü. Ve bunun kan ile bürünmesini keyifle izleyecekti.
Helikopter havalandı. Şırnak'ın soğuk semalarından İdlib'in kavurucu çölüne doğru uçmaya başladılar. Osman, elindeki kroki ile arkadaşlarına ne yapmaları gerektiğini en ince ayrıntısıyla anlatıyordu. Herkes, parmak uçlarına kadar boğulmuş bir sinir sistemiyle dikkatle dinliyordu.
Yapacakları şey basitti. Mete'yi kurtarmak. Ve orayı havadan taramak.
"Taş bile kalmayacak," dedi Osman Çavdar.
"Canımıza bunu yapanın canı alınmalı," dedi Deniz.
Haklıydı. Canı acıtanın, canı olmamalıydı.
Beş saatlik yolculuktan sonra sessizce indiler ve pusu yerlerine dağıldılar. Hepsinin kulağı özenle telsizlerinde, dikkat kesildi. Alparslan albayın bir sözcüğünü bekliyorlardı.
Alparslan Çakır, elindeki silahın emniyetini açtı ve bakışlarını karşıya odakladı. Zara Demirkan'ı dışarıda telefonla konuşurken gördü. Telsizine eğildi.
"Şimdi."
Dört bir yandan Akça Timi ve Güvercin Timi saldırıya geçti. Yakın ve uzaktan ateşli silahlarla taramaya başladıklarında toz duman bulutu Zara'nın önünü kapladı.
"Baskın!"
"Acil destek istiyoruz."
Havada uçan F-16, tam destek alacakları yeri bombaladı.
"Acil destek girişi iptal."
Zara Demirkan, oğlu sandığı adamın yanına koşarken ensesindeki namluyu hissetti. Birden etten duvarlar içine alındığında ellerini havaya kaldırdı ve arkasına döndü.
Alparslan Çakır, dudaklarındaki sinsi bir tebessümle silahı kadının alnına dayadı.
"Buraya kadarmış, Zara Demirkan."
Zara, çaresizce olduğu yerde kalıp Deniz ve Barış tarafından kelepçelendi ve helikoptere sürüklendi.
"Albayım, Mete yüzbaşıyı bulduk."
Alparslan Çakır, silahını beline koyup yürümeye başladı. Dudakları acıyla büküldü.
"Allah'ım," dedi. "Lütfen oğluma bir şey olmasın, yaşayamam."
Bir odaya girdi. Önce köşeye kıstırılmış hasta bakıcıyı gördü. Elleri duvara yaslanmış adamdan gözlerini çekip sedyede yatan oğlunu gördü. Kalbi rahatlıkla kıpırdamaya başlarken hızlı adımlarla Mete'ye yürüdü. Monitörde atan kalbi, yaşadığının göstergesiydi.
"Çok şükür, yaşıyor."
Eliyle iki kişiyi Mete'ye yönlendirdi.
"Çabuk, çabuk helikoptere götürün."
Mete, helikoptere götürülürken Akça ve Güvercin Timi de peşinden yürüdü. Herkes helikoptere yerleştiğinde havada uçan F-16, havadan taramaya başladı. Taş üstünde taş kalmamıştı. Zara Demirkan'ın İdlib'deki üssü, kocaman bir çukur yarığına dönüşmüştü.
Helikopter semaya yükselirken Alparslan Çakır'ın bakışları Mete'nin üzerinde sabit kalmıştı.
"Durumu nasıl, Deniz?"
Deniz, Mete'nin göğsünden söktüğü bandajı yenilerken bakışlarını albaya çevirdi.
"Yarayı güzel temizlemişler albayım. Enfeksiyon ve hayati bir sıkıntısı yok," dediğinde rahat bir nefes aldı Alparslan Çakır.
Şırnak'a basan geceye rağmen ışıklarını yakan şehir göründüğünde yüreği tekledi Alparslan'ın. Oğlunu kurtarmıştı ve iyiydi.
Sıra kızımda, dedi içinden. O da gözlerini açarsa, dualarım kabul olmuş sayacağım.
Helikopter askeriyeye indiğinde koşmaya başladı, girişin hemen önündeki Caner. Helikopterin kapıları aralandı ve ikizini gördü. Kalbi büyük bir huzurla kaplandı. Ama çok sürmeyecekti.
"Çekil önümüzden," diye bağırdı Alparslan Çakır.
Caner üzgünce geri adımladı ve ikizinin indirilmesini izledi. Yüreği burkuldu, yıkıldı, döküldü. Olduğu yerde canından can verdi Caner. Ama kimse onu görmedi. Yalnızca bir kişi, onun koluna girdi ve usulca sürükledi.
Helikopterden en son inen kişi, Lara Akman'dı.
Mete, sıhhiyenin içine alındığında hemen Eyşan'ın yanındaki odaya yatırıldı. Artık iki kalp, tek bir alanda atıyordu. Arada bir duvar vardı. Ama hisler, her zaman birbirinin farkındaydı. Çünkü bazı bağlar ne duvarlarla ne de mesafelerle koparılabilirdi.
🕊️
Asena Eyşan Boduroğlu, Ağzından
Yasemin çiçeklerinin kokusu.
Burnumdan ciğerlerimi dolduran o eşsiz, o tarifsiz koku.
Annemin kokusu.
Rüzgârın nazik dokunuşlarıyla tenime vuran o serin, o ürpertici hissi alıyordum. Yaşam ile ölüm arasında rastladığım en güzel duyguydu. Sanki iki dünyanın tam ortasındaydım ve ne bir tarafa çekiliyor ne de diğerinden kopabiliyordum. Sadece orada, o anın içinde var olmanın ağırlığını hissediyordum.
Çıplak ayaklarım, çimenlerin serinliğini hissederek adımlıyordu. Her bir çimenin yaprağı, ayak tabanımda hafif bir gıdıklanma bırakıyor, toprağın nemli kokusu burnuma yükseliyordu. Uzakta, bankta oturan anne ve babamın gözleri doluydu, beni izliyorlardı. Ortaları boştu ama elleri birbirine kenetliydi. O kenetleniş, ölümün bile ayıramadığı bir bağın, bir sevdanın, bir ömrün sessiz tanığıydı.
Onlara doğru hızlanıyordum. Yetişmek istiyordum. Ciğerlerimi saran o yasemin kokusu başımı döndürüyor, her adımda biraz daha hafifliyor, her adımda biraz daha onlara yaklaşıyordum. Gözleri sevgiyle parlayan ailemin yanlarına vardığımda, ellerini hiç ayırmadan yukarıya kaldırdılar ve tam ortalarına oturdum. O an, yıllardır eksik olan parçam yerine oturmuş gibiydi.
"Eyşan, canım kızım, sonunda geldin," diyor annem. Sesi o eski sıcaklığıyla kalmış, yumuşak ve melodik. Tıpkı çocukken uyku öncesi duyduğum ninniler gibi, tıpkı bir yaz günü rüzgârın getirdiği ılık bir esinti gibi.
"Anne, baba..." diyorum. Sesim çatallaşmış, boğazımda bir düğüm var. Ne yutabiliyorum ne de söyleyebiliyorum. Kelimeler, orada, boğazımın dibinde birikirken gözlerimden akan yaşlar onlara söyleyemediklerimi fısıldıyor. "Bu kadar güzel bir yerde olmak... Gerçek mi bu? Yoksa ben öldüm mü?"
Babamın kahverengi toprakları giriyor gözlerimin odağına. Çiçekler açıyor gözlerimde. Yeniden diriliyor susuz ve kurak toprağım. Can buluyor her seferinde. Ona her baktığımda, içimde bir şeyler yeşeriyor, bir şeyler filizleniyor, bir şeyler yeniden başlıyor.
"Ölmek mi? Senin yolculuğun henüz bitmedi," diyor babam. Sesi, dağlardan yankılanan bir öğüt gibi derin ve kalıcı.
"Bu bahçe huzurla dolu, yalnızca güçlü insanlar girebilir," diyor annem. Gözlerindeki o parıltı, bir zamanlar benim de gözlerimde olan o umut ışığı, şimdi orada, onun bakışlarında saklı.
Gözlerimden yaşlar akıyor. Babam ve annem saçlarımı okşuyor. Her dokunuşlarında, tenimde bir sıcaklık, ruhumda bir huzur, kalbimde bir sızı kalıyor.
"Sizden uzakta kalmak, o kadar zor ki," diyor dudaklarım.
İkisi de sarılıyor iki kanadımdan. Yaralarımı okşuyor, sanki büyülü bir ele sahiplermiş gibi tüm acımı alıyor. Ağırlıklar kalkıyor omuzlarımdan, zincirler dökülüyor bileklerimden. Kanatlanıp uçacağımı düşünüyorum. O kadar rahattım ki, bir güvercin gibi süzülüp gidecektim farklı diyarlara, kimsesiz göklerin sonsuz maviliğine.
İzin vermiyorlar.
Annem, "Biz buradayız kızım, her zaman, kalbinde," diyor.
Babam, "Kalbinde başkaları da var," diyor büyük bir kıskançlıkla. Sesinde, bir babanın evladını kıskanmasının o tatlı, o masum, o çaresiz tınısı var.
Gülümsüyorum. Gözlerimde akmayı durdurmayan yaşlara inat. Mete, çiçeklerin arasından bize doğru yaklaşıyor. Elinde tuttuğu bir demet çiçekle önümde duruyor. Çiçekler, onun gözlerinin mavisiyle yarışıyor; hangisi daha derin, hangisi daha sonsuz, bilmiyorum.
"Gidelim mi?" diye soruyor.
Bakışlarım anne ve babama kayıyor ve yüzleri ağırca siliniyor. Tıpkı bir fotoğrafın zamanla solması gibi, tıpkı bir hatıranın gözden kaybolması gibi. Mete, yanıma oturup kolunu omzuma atıyor ve başımı göğsüne yaslıyorum. Kulağımda hissettiğim kalbinin ritmi, yaşadığımızı gösteriyor, hatırlatıyor. Her atış, bir saniye; her saniye, bir nefes; her nefes, bir umut.
Kulağıma bir monitörden düzenli gelen bir bip sesi gelmeye başladığında Mete, elindeki çiçekleri bana veriyor ve yanımdan kalkıp gidiyor.
Çiçekler, avuçlarımda bir ağırlık, göğsümde bir sızı, ruhumda bir boşluk bırakmaya başladığı an; göz kapaklarımın üzerine devrilen acıyı yok saymaya çalıştım ve gözlerimi ağırca araladım. Bembeyaz tavan beni karşılarken gözlerimi kırpıştırmaya devam ettim. Işık, gözbebeklerime bir hançer gibi saplanıyordu.
"Uyandı lan!"
"Uyandı!"
Kulağıma dolan gürültüler, açılıp kapanan sesli bir kapı o kadar gürültülü geliyordu ki yüzümü buruşturmaya çalıştım ama gerilmiş yüzüm buna izin vermedi.
"Ah!"
İnleyerek yana doğru dönmek istedim. Ama bedenimin üzerinde sanki yüz tonluk bir ağırlık var gibiydi. Her bir kasım, her bir kemik, her bir damar isyan ediyordu.
"Şşş! Hareket etmesene kızım."
Sesler birbirine çok zıttı. Asla kim olduğunu anlamıyor ve inatla gözlerimi kırpıştırıp ölü ruhumu üzerimden atmaya çalışıyordum. Gözüme tutulan ışıkla yüzüm sabitlendiğinde, üzerimdeki o amansız ağırlık birden kalktı. Üzerinde beyaz önlüğü olan sıhhiye askeri geri çekildi.
"Yüzbaşım, beni duyabiliyor musunuz?"
Kafamı salladım. Ama başım dönmüştü.
"Başım... başım dönüyor."
Bu ses benim miydi? Çözemiyordum. Boğuk, yabancı, uzak. Sanki başka birinin sesi, başka birinin acısı, başka birinin uyanışıydı.
"Lan, konuştu oğlum!"
Bir hıçkırık sesi kulağıma doluyor. Bu sesi tanıyordum.
"Kubilay?"
Bir gürültü koptu.
"Aha adımı söyledi, her şeyi hatırlıyor."
"Yüzbaşım; yüzeysel yaralarınız, kaburganızda iki kırık ve el bileklerinizde çatlaklar var. O yüzden ani hareketlerden kaçının. Bir süre gerçek anlamda dinlenmeniz gerekiyor, aksi takdirde sizin için sıkıntı yaratabilir."
Başımdaki sıhhiye askeri konuşurken bakışlarım odanın içindekilere kaydı. Osman, merakla yanı başımda duruyordu. Alev ve Yonca birbirlerine sarılmış, Deniz ve Kubilay başlarını birbirlerine yaslamış ağlıyordu. Yüreğim acıyla kavrulurken yüzümü buruşturdum ve gözlerimi askere diktim.
"Ben ne zamandan beri buradayım?" diye sorguladığımda sıhhiye askeri kafasını takvime çevirdi ve anında bana döndü.
"Tam bir aydan beri."
Biz İdlib'e gittiğimizde tarih 22 Ekim'di. Bakışlarım takvime kaydı.
16 Aralık 2021.
Çatık kaşlarımın ötesinde, zihnimde anılar canlanmaya başladı. Mete'nin vurulmasından sonra Zara'nın bana yaptıkları, işkenceler, çığlıklar, kan ve gözyaşı... Ruhumda belli bir anı tetiklenirken doğrulmak istedim. Ama sıhhiye doktoru hızla elini omuzlarıma koyup bastırdı.
"Eyşan yüzbaşı, kalkma. Kaburganda iki kırık var."
Kafamı iki yana salladım. Zaman kavramını kaybetmiştim ama anladığıma göre bir ay işkence görmüştüm, bir ayda burada yatmıştım. Aklıma bunca düşüncenin içinde bir isim parıldadı.
Mete? O neredeydi? Hâlâ orada mıydı?
Bakışlarım Osman'ın yüzünde gezindi. Korkulu gözleriyle bana bakıyordu. Kesin ona bir şey olmuştu. Elimi havaya kaldırmak istedim. Ama el bileklerim buna müsaade etmedi. Acıyla kıvrandığımda sıhhiye askeri dirseklerimi tuttu.
"Eyşan yüzbaşı, kime diyorum ben?" derken kapının arkasından kuvvetli bir gürültü yükseldi.
"Lan bırak! Göreceğim diyorum, çekil ayağımın altından."
Duyduğum ses... Allah'ım. Kapı sertçe açılırken duvara vurdu ve sessizliğin içinde duvarın sıvalarının dökülmesinin sesi geldi.
"Yüz kere söyledim, sana bırak diye. Görüp çıkacağım," diye fısıldadı Mete, tekerlekli sandalyenin üzerinde otururken. Elleriyle tekerleği çevirdi ve içeriye girdiğinde sıhhiye doktoru yana çekildi.
Mete'nin bakışları odanın içinde beni bulduğunda tekerleği döndüren elleri dondu. Alt dudağım titremeye başladığında göğsümde bir ağrı kalbimi sıkıştırdı. Alev, birden herkesi çıkartmaya başladığında gözlerim hiçbirini görmedi. Mete’nin üzerinde yeşil, asker atleti vardı. Kolundan sarkan sargı bezinin ucunu gördüm.
O nasıldı? Kalbinden vurulmuştu ve en son nabız alamamıştım. Kucağımdaki yüzü aklıma geldiği an gözümden bir damla yaş süzüldü.
Oturduğu yerden ağırca kalktı ve bana doğru adımladı. Yatağın yanına geldiğinde sağ eli havaya kalktı ve yanağıma yaklaştırdı. Gözleri kısıldı, yüzü buruştu. Ve elini hiç yanağıma dokundurmadı. Sadece bekledi. Çenesi gerildi ve bir anda arkasına döndü.
"Mete."
Adımları, yere çivilenmiş gibi anında durakladı. Başı sola doğru yattı ve elleri yumruk oldu. Gözümün önündeki sırtı titredi ve omuzları çöktü. Sol gözümden akan bir yaş şakağıma doğru akarken Mete hıçkırdı. Omuzları sarsılarak ağlamaya başladığında gözlerimi kapattım ve aralık dudaklarımdan bir hıçkırığın firar etmesine izin verdim.
Alnımda bir dokunuş hissettiğimde gözlerimi güçlükle araladım. Mete, üzerime eğilmiş ve dudaklarını alnıma bastırmıştı. Eli ağırca omuzlarımın üzerine titreyerek konduğunda yüzünü biraz uzaklaştırıp gözlerini yüzümde gezdirdi.
"Özür dilerim, Eyşan," dedi, kafasını iki yana sallayarak. Yeniden aralık dudaklarından bir hıçkırık döküldü.
Kafamı iki yana salladım.
"Senin suçun değildi."
"Benim suçumdu," dedi ve parmak uçları bir tüy misali yanağımda gezindi. Teni tenime değdikçe onun yaşadığının farkına varıyordum. Sıcaktı. Canlıydı. Buradaydı. Dudakları yanağıma usulca dokunduğunda gözlerimi kapattım.
"Canın çok mu acıyor? Bana, sana ne olduğunu söylemediler ama görüyorum ki..." Cümlesini tamamlamadı. Derince yutkunduğunu işittiğimde kafamı ağırca iki yana salladım.
"Seni gördüm ya, tüm acılarım geçti," derken buldum bir anda kendimi. Gözlerim aralandı ve bakışlarım mavilerine çevrildi. Mete'nin yine gözleri doldu ve alt dudağını dişledi.
"Çok korktun mu?" diye sordu.
Kafamı salladım.
"Yaşadıklarımdan değil. Sen vurulduktan sonra nabız alamadım, ona korktum."
Zihnimdeki cümleleri bodoslama söylüyordum. Onu bir daha kaybetme korkusu yaşayamazdım. Mete'nin gözündeki yaş yanağına aktı. Elimi kaldırıp onları silmek istedim. Ama yapamadım.
"Bileklerin neden sarılı senin?" diye sorduğunda sessiz kaldım. Kaşlarını çattı ve doğruldu. "Bana neyin var söyler misin? Kimse bana söylemedi sana ne yaptıklarını, sen bari söyle."
Yutkundum ve üst dudağımın içini kemirdim. Ama dudağımın kenarındaki yaraya denk geldi. Mete'nin bakışları dudaklarıma kaydığında ağzında bir şeyler söyleyip kenara doğru yürüdü. Bir parça pamuk ile geri döndüğünde dilimi dudağımın kenarına çektim.
"Dur, dokunma kanıyor," dedi ve pamuğu yavaşça yaraya bastırdı. Kaşları ciddiyetle çatılmıştı ve sadece dudağımdaki kanı silmeye çalışıyordu.
"Siktiğimin çocukları."
Sinirle sağa doğru eğildi ve elindeki pamuğu attı.
"Evveliyatını siktiğimin orospu çocukları."
"Eğilme öyle, bir yerine bir şey olacak."
Mete'nin sert yüzü, yüzümün önüne eşitlendi.
"Yapma şunu."
Kaşlarım sorarcasına yukarıya doğru kıvrıldığında gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
"Beni sakinleştirmenden nefret ediyorum," dedi ve odanın kapısına doğru ilerledi. Tekerlekli sandalyeye bir tekme attı ve odadan çıktı.
Kapı yeniden açıldığında Yonca ve Alev'in alaylı yüzü gözlerimin önüne serildi. Hiçbir şey olmamış gibi yüzlerine bakmaya devam ederken Alev, elini önünde bağladı ve gözlerini kırpıştırdı.
"Öpüştünüz mü?"
Gözlerim sonuna kadar açılırken Yonca'nın kıkırdamasıyla doğrulmak istedim. Ama Alev elini uzattı.
"Kaburgan kırık gülüm, kalkamazsın."
Dişlerimi sıkıp Alev'e sinirle baktım.
"Senin de kafan kırılsın istemiyorsan, sikik sikik konuşma."
Alev keyifle gülümsedi ve Yonca'ya baktı.
"Yonca, sana Eyşan hakkında bir sır vereyim mi?"
Yonca kafasını salladı.
"Eğer Eyşan 'sikik' kelimesini kullanıyorsa, bil ki 'istemem yan cebime koy' tabirini anlatmak istiyordur."
Yok, ben dayanamayacağım.
"Alev, bir gelir misin?" diye seslendiğimde kaşları yukarıya yükselip alçaldı.
"Öldürseler gelmem, vuracaksın bana. Hey yavrum hey, malını bize satmaya çalışıyor ama yemezler."
Alev gülerek Yonca'ya baktığında gözlerimi devirdim ve derin bir nefes verdim.
Kapı çalındı ve sıhhiye doktoru üç kişiyle içeriye girdi. Elinde tuttuğu korse ile bana yaklaştı ve korseyi kenara koydu.
"Şimdi yavaşça sizi ayağa kaldıracağız ve kırığınız için bu korseyi takacağız. Bir hafta boyunca hiç çıkartmayın yüzbaşım."
Kafamı salladığımda yanındaki iki sıhhiye askeri yaklaştı, kolumdan tutup belimi desteklediler. Kenara koyduğu korseyi eline alan sıhhiye doktoru bakışlarını Yonca ve Alev'e çevirdi.
"Yardım eder misiniz?"
Alev ve Yonca, dudaklarındaki tebessümü kaybedip hızla yanıma yaklaştıklarında dudaklarımda bir gülümseme oldu.
"Hani öldürseler gelmezdiniz?"
Alev kafasını iki yana salladı ve hiçbir şey söylemeden iki sıhhiye askerinin yanında durdu. Alev, beni doğrulttuklarında bacaklarını açıp arkama, yatağa oturdu ve doğrulttukları belimi sabit tuttu.
"Hey maşallah. Yardım edelim mi?"
Bakışlarım içeriye giren Osman ve Kubilay'a çevrildiğinde küçük bir tebessüm gönderdim. Osman ve Kubilay, ayak ucuma geçip bacaklarımı tuttular ve yataktan aşağıya sarkıttılar. El bileklerime kimse dokunmadan, yalnızca dirseklerimden tutarak ayağa kaldırdılar. Ayaklarım, bir aydan beri yattığım için önce titreyecek gibi oldu. Ama dengede durmayı başardım. Alev, dik durmam için yatakta dizlerinin üzerinde durdu ve beni hiç bırakmadı.
Sıhhiye doktoru elindeki korseyi başımın üzerinden geçirdi ve üzerindeki cırtları taktı.
"Derin bir nefes alın."
Doktorun dediği gibi derin bir nefes aldım. Ama kesikti. Yüzüm acıyla buruşmasına rağmen kafasını salladı ve arkama baktı. Hafif yukarıya çıkmış askeri atletimi düzeltti ve geri çekildi. Dirseklerimden tutup birkaç adım kendine doğru yürüttü ve derin bir nefes aldı.
"Geçmiş olsun yüzbaşım. Bir süre operasyonlara gönderilemeyecek ve ani hareketten kaçınacaksınız. Yürümenizde bir sorun yok, ki size bol bol formunuzu kaybetmemeniz için yürüyüş yazacağım," diye söylendi ve ekibini alıp çıktı.
Kubilay ve Osman'ın yardımıyla dışarıya doğru yürümeye başladığımda Alev'in sesini arkamdan duydum.
"Çok şükür."
Dudaklarımda buruk bir tebessüm oluştuğunda derin bir nefes aldım.
Odanın kapısından çıktığımızda bize doğru yaklaşan Alparslan albayı, İstihbarat Başkanı Hakan Koral'ı ve onun yanında yürüyen adamı gördüm.
"Bu kim?" diye sordum. Ama kimse cevap veremeden karşımda durmuşlardı. Alparslan albayın gözlerinde herkesin görebileceği bir rahatlama vardı.
"Uyanmışsın yüzbaşı?"
Kafamı salladım ve gülümsedim. Alparslan albayın yanındaki İstihbarat Başkanı, elini Alparslan albayın omzuna koydu.
"Haydi bakalım geçmiş olsun albay. Kızın sağ salim ayakta, çok şükür."
Alparslan albay kafasını salladı ve Hakan Koral'a baktı. Sağ ol dercesine omzunu sıvazladığında bakışlarım arkasına takıldı.
Elinde bavulla bize doğru yaklaşan Mete'yi gördüğümde dudaklarımdaki gülümseme soldu. Yanımızda durduğunda babasına baktı ve kafasını salladı. Alparslan Çakır'ın bakışları bana doğru çevrildi.
"Eyşan, bir süre dinlenmen gerek. Bu yüzden seni evine gönderiyorum. Osman, birkaç gün önce evine gidip kontrol etti. İyileşmen gereken süre boyunca Alev de seninle birlikte olacak," dedi ve Mete'ye baktı. "Eve yerleştirip geri gel."
Mete ona kafasını salladığında Osman'a baktı ve kafasıyla işaret verdi. Kollarıma giren Osman ve Kubilay, beni kırılgan bir vazoymuş gibi tutarken Alparslan albay, Hakan Koral ve yanındaki adam ile birlikte bizden uzaklaşıp yürümeye başladılar. Gözden kaybolduklarında yürümeye devam ederken Osman'a baktım.
"Bu adam kim?"
Osman'ın bakışları bir saniyeliğine bana çevrilip geri önüne döndü.
"İstihbarat Başkanı Hakan Koral'ın oğlu, Barkın Koral."
Aldığım cevapla kafamı ağırca salladım ve askeriyenin kapısında bizi bekleyen arabaya yavaşça bindim. Sırtımı yaslayıp derin bir nefes aldığımda Mete, ön koltuğa oturdu ve arabayı çalıştırdı.
"Senin de dinlenmen gerekmiyor mu?"
Bakışları dikiz aynasından beni bulurken Alev arabaya biniyordu.
"Ben bir hafta önce uyandım ve şu an daha iyiyim," dedi ve arabayı sürmeye başladı.
Yanıma oturmuş Osman ve Kubilay'ın bakışları bana çevrilirken dudaklarımda buruk bir tebessüm vardı.
"Senin kızı da isteyemedik be Kubilay," dediğimde Kubilay, kafasını iki yana salladı.
"Sen iyi ol komutanım, gerisi önemli değil. Biraz daha bekleriz."
Hafifçe elimi kaldırıp Kubilay'ın kafasına dokundum. Kaşlarımı şakayla karışık bir sinirle çattım.
"Saçlar uzamış Kubilay, battaniye yapılsın istiyorsun herhalde."
Osman ve Alev kıkırdamaya başladığında Kubilay, korkulu gözlerle bana baktı.
"Yok komutanım uzamamıştır. Daha dün kestirdim," diye açıklama yaparken kıkırdamamı tutamadım ve elimi Kubilay'ın saçlarından çektim.
"Dalga geçiyorum be oğlum, hemen korkma."
Kubilay derin bir nefes verdiğinde bakışlarım yola çevrildi.
Tim kurulduktan sonra satın aldığım evin sokağına girdiğimizde dudaklarımdaki tebessüm yavaşça kayboldu. Osman, Mete'ye doğru eğilip eliyle solu gösterdi.
"Sola dönüp duracağız, komutanım."
Mete direksiyonu sola çevirdi ve sokağa saptı. Araba evin önünde durduğunda Mete ve Alev arabadan inip arka kapıları açtılar. Mete, Kubilay'ın omzuna dokunduğunda Kubilay arabadan indi, geriledi ve Mete'nin geçmesi için bekledi. Mete'nin bakışları gözlerimde dolanırken Osman, ayaklarımı tuttu ve oturduğum yerde sol yana doğru çekti.
Osman, sağ dizini koltuğa bastırıp diz kapaklarımın arkasını kavradığında sağımda bir gölge fark ettim. Sağıma baktığımda Mete'nin yüzünü yan profilden gördüm. Osman'a bakıp kaşlarını yukarıya kıvırdı.
"Ben belinden destekleyerek kaldıracağım, sen de bacaklarından tut gel," dedi ve kollarını belimin etrafına dolayıp canımı acıtmadan sıktı. Sırtımı göğsüne yasladığımda nefesini kulağımda hissettim. Yanağı saçlarıma temas etti.
"Komutanım, ben alsaydım?" dedi Kubilay. Ama Mete duymamazlıktan geldi ve bir çırpıda beni arabadan indirdi. Osman ayaklarımı yere indirirken Mete, sırtımdan hiç çekilmeden sadece yanına yasladı.
Ağır adımlarla yürümeye başladığımızda Osman elini cebine soktu ve anahtarları çıkarttı, Alev'e verdi.
"Kaçıncı kat, Osman?" diye sordu Alev.
"Hemen ilk kapı," diye cevapladı Osman.
Evi en son nasıl bıraktığımı hatırlamıyordum. Ama Alparslan albayın dediğine göre Osman temizlik yapmış olmalıydı. Alev kapının kilidini açtı, kapıyı aralayıp içeriye girdi. Burnuma yeni temizlenmiş evin kokusu dolarken içeriye adımladım ve ayaklarımdaki terliği çıkartıp salona geçtim. Her şey yerli yerinde duruyordu.
"Evin ne kadar güzelmiş?" dediğinde Alev, Kubilay'ın kıkırtısı kulaklarıma doldu.
"Hepimizin eli değmiştir. Valla az çektirmedi Eyşan komutanım."
Gülümsediğimde Mete, beni koltuğa doğru yürüttü. Arkamdan çekilip yavaşça koltuğa oturttu ve sırt üstü yatmama yardımcı oldu. Kafamın altındaki yastığı düzeltti, geri çekilip üzerime katlanmış battaniyeyi açıp örttü.
"İyi misin?" diye sorduğunda gözlerimi kırpıştırdım ve kafamı salladım.
"Teşekkür ederim."
Mete kafasını iki yana salladı ve Osman ile Kubilay'a baktı.
"Askeriyeye geçelim," dediğinde sakince bir nefes verdim.
"Hemen mi gideceksiniz?"
Mete bakışlarını çevirdi. Ama çok sürmedi. Osman'a ve Kubilay'a bakıp kafasıyla işaret verdi. Osman ve Kubilay kapıya doğru ilerlerken Alev'e baktı.
"Bir şey olursa..."
Alev, Mete'nin cümlesini durdurdu.
"Ararım."
Mete kafa selamı verip kapıya hızlıca gitti ve kapıyı kapattı.
Kaşlarım çatılırken sıkkınlıkla derin bir nefes aldım. Neden böyle yapmıştı ki?
Alev, bacağındaki silahını çıkartıp portmantonun üzerine koydu ve yanımdaki tekli koltuğa oturdu. Bakışları yüzümde gezinirken çatık kaşlarımda takılı kaldı.
"Ne oldu sirkeci, yüzün düşmüş?"
Omzumu bilinçsizce silktiğimde Alev'in yüzü ifadesizlikten çıktı ve biraz yanıma eğildi. Elleri çatlak bileklerimi hafifçe okşarken gözleri gözlerimde dolandı.
"Mete yüzbaşı, sen uyanmadan bir hafta önce uyandığında ilk seni sordu,” diye başladı, Alev. “Askeriyede olduğun bilgisi verildiğinde seni görmek istedi. Ama Alparslan albay, bir delilik yapmaması için izin vermedi. Caner, asla ama asla Mete'nin yanına sokulmadı. Fakat Mete, onu da görmek istedi. Alparslan albayın katı emri ile odasına Barış ve Mücahit yerleştirildi. Sürekli gözetim altında tuttular."
Demek ondan dolayı bana "Hiçbir şey söylemediler" demişti. Caner ile konuşturulmaması biraz daha iyi bir durumdu. Ama bu konuşmayacağı anlamına gelmiyordu.
"Caner ile eninde sonunda konuşacak," diye söylendi, Alev. Her zamanki gibi duygularıma tercüman olmuştu. Sıkıntılı bir nefes verdiğimde Alev'in bakışları değişti ve gülümsedi.
"Âşık mı oldun, Eyşan?"
Bakışlarım düz bir şekilde ona baktım.
Alev kafasını ağırca salladığında dudaklarındaki gülümseme eridi ve bakışları ellerime kaydı.
"Olay nasıl oldu, Eyşan? Mete o gün nasıl vuruldu?"
Zihnim o kötü günün anılarını gözlerimin önüne getirirken yutkunmaya çalıştım. Ama yutkunamadım. Kurumuş dudaklarımı ıslattım.
"Biz uyandıktan sonra Zara bizi dışarıya çıkarttı. Her sabah rutin yapıyorlarmış. Mete'nin eline dürbün verip baktırmaya başladı. Bir süre sonra Mete'ye baktığımda, baktığı yerde bir şey gördü ve önüme atladı."
Sonlara doğru kısılan sesimle Alev elini bacağımın üzerine koydu.
"Mete vurularak üzerime yığıldığında dürbünü aldım ve baktığı yere baktım. Caner, nişancı tüfeğinin arkasından korkuyla Mete'ye bakıyordu."
Alev kaşlarını çattı.
"O zaman Caner seni vurmaya çalışıyordu."
Kafamı sallayıp onu onayladığımda Alev, alt dudağını kemirdi.
"Mezarcı'nın sana verdiği saatten ifşa oldun Eyşan. Caner ve Akça Timi geri döndüğünde askeriye çok karıştı. Alparslan albay, Osman köpürdü resmen. Alparslan albay, İstihbarat Başkanı Hakan Koral ile oğlu Barkın Koral'ı çağırdı. Ama Barkın'ı biz bulduk," dediğinde kaşlarımı çattım.
"Barkın Koral, ne alaka?"
Alev dikleşti.
"Barkın Koral, yıllar önce Zara'nın yanına yerleştirilmiş paralı askermiş. İki sene önce yanından ayrıldığında farklı bir göreve çağrılmış. İstanbul'a gidip görev üstündeyken aldık onu."
Alev'in cümleleri bittiğinde kafamı ağırca salladım.
"Ee, ne zaman geri döneceklermiş?" diye sorduğumda Alev kafasını iki yana salladı.
"Bilmiyoruz. Büyük ihtimalle Caner ve Mezarcı için adli işlem başlatılacak."
Gözlerim korkuyla kısıldı.
"Caner'in tek suçu Mezarcı'ya güvenmekti. Mezarcı'nın emrine itaatsizlik yapmış olsaydı, Caner yerine başka biri beni vuracaktı."
Alev bir şey demeden durdu. Ama dudakları hâlâ aralıktı. Ayağa kalktı ve açık mutfağa ilerleyip su ısıtıcısına su doldurdu.
"Caner, ne olursa olsun bu işe kalkışmamalıydı Eyşan," dedi ve ısıtıcının düğmesine bastı. Kalçalarını tezgâha yaslayıp bakışlarını bana çevirdi. "Herkes hatasının bedelini ödemeli."
Gözlerimi devirdim.
"Bunun bedeli askerlikten ihraç etmek demek, Alev."
Alev eliyle bedenimi gösterdi.
"Ben yaptıklarının en büyük bedelini sende görüyorum Eyşan, onu ne yapacağız?"
Kaynayan su ısıtıcısına döndüğünde kahve yaptı ve yanıma yaklaştı. Sehpanın üzerine bırakıp koltuğun kenarına oturdu. Bakışları gözlerimde mıhlandığında kafasını yeniden iki yana salladı.
"Sen, bu zamana kadar herkesin yaptığı hataların bedelini ödedin. Bırak da artık herkes bir bedel ödesin," dedi.
Gözlerim onun gözlerinden yere kaydığında aklıma düşen tek düşünce Mete olmuştu. Onun ne hissettiğini bilmiyor ama anlayabiliyordum. Bir tarafta sevdiği, canına bir şey olacak diye korktuğu ben vardım. Diğer tarafta ise ikizi, aynı kanı taşıdığı can bağı olan kardeşi.
"Eyşan," dedi Alev ve ellerini kollarıma koydu. "Mete'nin içindeki düşüncelerini anlayabiliyorum. Ama Mete'nin sana verdiği değeri hepimiz görüyoruz. Adam, sırf sana bir şey olmasın diye, kızacağını bile bile Hakkâri’de 'Asla Eyşan'a bir şey söylemeyeceksiniz' dedi. Günlerce yüzüne bakmadığın adam, sırf ikizi diye seni ezip geçer mi?"
Kafasını iki yana salladı.
"Hiç sanmıyorum,” diye devam etti. “Unutma, senin bir tek kılına zarar gelecek diye ortalığı yakıp kavuran adam, bugün boynu bükük çıktı bu kapıdan. Fırtına estirecek yer arayacak ve önüne kim geçerse onu savuracak."
Kulaklarımda yükselen Alev'in cümleleri izlerini zihnime işlerken göz kapaklarımı gözlerimin üzerine örttüm. İçimdeki kararmış duygular kabarırken benliğim sevgi, suçluluk ve pişmanlık hissetti. Mete'nin benim için yaptığı fedakârlıklar gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti.
Gözlerimi araladığımda Alev'in hâlâ bana ciddiyetle baktığını gördüm. Yüzümü ifadesiz tutmaya çalışsam da gözlerimin derinliğinde çalkalanan fırtınayı saklayamıyordum.
"Eyşan, mutlu olmak senin de hakkın. Bunu kimsenin bozmasına izin verme."
Sinirle soluklandım.
"Ya arkadaş, adamın ikizi lan ikizi! Canı, aynı kanı, aynı geni taşıyorlar. Ne mutluluğundan bahsediyorsun Alev?" diye bağırdığımda kaşlarını çattı. Üst dudağını dişlediğinde gözleri kısıldı.
"Caner eğer Mete'yi düşünseydi, onun üzüleceği bir şeyi asla yapmazdı. Caner, Mete'nin neler yaşadığını bilen en büyük şahitken sana doğrulttuğu namluyla bitti Eyşan. Anla bunu artık."
Gözlerimi kapattım ve yüzümü sola doğru çevirdim.
"Uyumak istiyorum, Alev."
Odada sessizlik olduğunda Alev yanımdan kalktı ve sehpanın üzerindeki kahvesini aldığını işittim.
Gözlerimin ardındaki karanlığa gömülürken zihnim hâlâ Mete'nin benim için yaptıklarını önüme getirmekle meşguldü.
Mete'nin, sessizce patlamayı bekleyen bir volkan gibi ortalığı kasıp kavuracak öfkesini hayal edebiliyordum. Ama bunun olmasına izin veremezdim. Bir yolu olmalıydı. Ama o yolun nerede olduğunu bilmiyordum.
Zihnim, alıştığı karanlığın ardında kaldı ve tüm sorularım yine cevapsız kaldı.
16 Aralık 2021 / Şırnak
Mete Mert Çakır, Ağzından
Yaşıyor muydum yoksa bir ölü müydüm?
Yanıyor muydum yoksa bu ateşi ben mi yakmıştım? Bu ateşi ben yaktıysam eğer neden çok canım acıyordu? Acısını neden ben hissediyordum? Ben yanlış mı yaptım?
Sevmek, korumak, bağlanmak ve düşünmek... bunların hepsi benim suçum muydu?
Zihnimden asla iki aydan beri gitmeyen görüntü arabaya binerken işgal etmeye devam ederken kontağı çevirdim ve elimi direksiyona koydum. Caner'i, Eyşan'a yönelttiği namluda gözümden silmiş ama ona rağmen hızla Eyşan'ın önüne atlayıp kurşunu kendime saplatmıştım. Nedenlerini merak ettiğim ama bir türlü cevaplarını alamadığım birtakım sorular giderek çığa dönüşüyordu.
"Caner'i görmek istiyorum."
Babam, kafasını iki yana salladı.
"Göremezsin."
Sedyeden ayaklarımı sarkıttığımda eli omuzlarıma dokundu.
"Evlat, sana tek bir açıklama yapacağım. Eğer, Caner Mezarcı'nın görevini kabul etmeseydi, Eyşan'ı bir başkası vuracaktı ve emin ol, şu an ne Eyşan olurdu ne de sen."
Düşüncelerim arabaya oturan Osman ve Kubilay ile bölündüğünde gaza bastım. Arabanın içindeki sessizlik, bir kılıç gibi keskin ve soğuktu. Yan koltukta Osman, arka tarafta ise Kubilay oturuyordu. Herkesin yüzünde, gölge gibi dolaşan gerginlik vardı. Direksiyonu öyle sıkı kavramıştım ki eklemlerimin beyaza döndüğünü gördüm.
"Mete, Caner'i ne yapacaksın?" diye sorduğunda Osman, bakışlarımı yoldan saniyelik çektim ve ona baktım. Gözlerini bulayan ateşin bana sıçramasına izin vermeden yola döndüm.
"Bilmiyorum."
Osman, içlice nefeslendiğinde alt dudağımı ısırdım. Caner'e nasıl davranacağımı düşünüyor olmak bile göğsümde bir taşın oluşmasına neden oluyordu. Benim her şeyimi bilen, aynı kanı taşıdığım insanın bana bunları reva görmesi sinirlerimi alt üst ediyordu.
"Bu arada Eyşan ile aranızda sanırım bir şeyler var?" dediğinde Osman, sessiz kaldım. Osman, bu sessizlikten faydalanmak istercesine bakışlarını benden çekti. "Mete, Caner senin nasıl ikizin ise Eyşan'da benim için öyle. Elbette ki biz sizin gibi aynı anne ve babaya sahip değiliz ama aynı kanı taşıyoruz. Siz annemin yanında büyürken biz birbirimize kenetlenerek büyüdük."
Derin bir nefes aldı ve beni izledi.
"Sana bunları Caner'e bir şeyler yap diye söylemiyorum. Sakın, dediklerimle gaza gelip Caner'in üzerine gitme. Sadece herkes yaptığı hataların bedelini ödemeli," dedi ve tekrardan önüne döndü.
"Biliyorum, herkes yaptığı hatanın bedelini ödemeli ama ne yapmam gerektiğini bilmiyorum Osman. Hepiniz şahitsiniz ki Eyşan'ın iyiliği için yapmayacağım şey yok ama bu sefer çok farklı bir yerdeyim. Ortalığın anasını ağlatmak istiyorum ama elim kolum bağlı, hiçbir şey yapamıyorum."
Cümleler dudaklarımdan dökülürken Kubilay'ın elini omzumda hissettim.
"Komutanım, biz sizi gördük. Komutanımıza olan sevginiz ve verdiğiniz değeri hangimiz bu kadar verebiliriz ki?" diye mırıldandığında gözlerimi kırpıştırdım. Askeriyeye vardığımızı fark ettiğimde arabayı durdurdum ve başımı yana çevirdim. Kubilay'ın ve Osman'ın gözlerine odaklanırken Osman, bakışlarını üzerimde tuttu.
"Caner ve Mezarcı hakkında adli işlem başlatılacak. Emre itaatsizlik ve yanlış bilgilendirmeden dolayı belki birliklerden ihraç edilecekler," dediğinde gözlerimi kırpıştırdım ve bakışlarımı kaçırdım.
"Her hatanın bedeli dedin, Osman," dedim ve araçtan indim. Osman ve Kubilay'da araçtan indiklerinde yanımıza bir asker geldi ve araca binip uzaklaştı. Sert adımlarla binaya girdiğimizde karşımızdan bize doğru gelen Caner'i gördüm. Beni gördüğü gibi hızlanıp yanıma gelmeye başladığında babamın sesini işittim.
"Mete ve Caner, odama gelin."
Osman ve Kubilay'ın yanından ayrılıp babamın odasına girdiğimde Caner, peşimden girdi ve kapıyı kapatıp biraz uzağımda beklemeye başladı. Babam masasına doğru ilerleyip oturdu ve önüne bir dosya çekti.
"Mete, Eyşan'ın yokluğunda biraz dosyalarına sen bakacak ve yeni birliğe girmiş askerlerin eğitiminden sen sorumlu olacaksın," dedi, bize hiç bakmadan. Kenardan bir dosya daha çekti ve imzalayıp önündeki sehpaya fırlattı.
"Caner üsteğmen, yarın saat 12:00'de İstihbarat Başkanı Hakan Koral ile sorgun var. Ardından ihraç yapılıp yapılmayacağı konusunda disiplin kurulu toplanacak. Savunma hazırla."
Caner, sehpanın üzerine atılmış dosyayı alıp kapıya yürüdüğünde derin bir nefes aldım.
"Mezarcı'ya ne olacak?"
Babam, bakışlarını bana çevirdi.
"Mezarcı, direkt olarak ihraç edilecek. Onun yerine İstihbarat Başkanı'nın oğlu Barkın Koral ile yolumuza devam edeceğiz."
Kafamı salladım ve kapıya ilerledim. Caner, geçmem için kenarda beklerken öne atıldım ve odayı terk ettim. Sola doğru yürüyüp odama ilerlerken Caner'in sesi kulağıma doldu.
"Biraz, konuşabilir miyiz?" diye söylendi ama onu duymamış gibi yaptım ve odaya girdim. Ağır adımlarla koltuğuma oturup ellerimi birbirine kenetledim. Bakışlarım Eyşan'ın oturduğu koltukta takılı kaldığında derin bir nefes verdim ve ellerimi çenemin altına yasladım.
Saplandığım karanlığın, gece gördüğüm kabusların kurtarıcısını korumak istedim.
Zihnimde, Eyşan'a söylediğim cümlelerden biri yankılandığında kaşlarımı çattım. Bunu dedikten sonraki gün, bir namlunun önüne almışlardı. Onun önüne atlayıp kurşunu ben yemiştim ama bu, onu korumaya yetmemiş aksine daha da hırpalamıştı. Eyşan'ın yüzü aklıma geldiğinde gözlerimi usulca kapattım ve iç çektim.
Korumaya çalıştığım kadının, sürekli zarar görmesine neden oluyordum. Bunun suçlusu ben miydim?
"Mete yüzbaşı, girebilir miyim?" diye bir ses duydum. Gözlerimi açıp kapıya doğru baktığımda İstihbarat Başkanı'nın oğlu Barkın Koral'ı gördüm. Elimi önümdeki koltuklara uzattığımda Barkın, kapıyı kapattı ve koltuğa yaklaşıp oturdu. Dirseklerimi masaya yaslayıp kaşlarımı sorgularcasına yukarıya çektim.
Barkın Koral, bakışlarını odada gezdirdi ve en sonunda beni buldu.
"Mezarcı ve Caner Cenk Çakır'ın yarın soruşturması başlayacak ama ondan önce sizinle biraz konuşmak için geldim."
Çenemi dikleştirdim.
"Sizi dinliyorum."
Barkın Koral, kafasını eğip kaldırdı.
"O günü hatırlıyor musunuz, vurulduğunuz anın öncesi ve sonrası?" diye sorduğunda kafamı salladım. Unutmak mümkün müydü? Hiç sanmıyordum.
"Zara Demirkan, Eyşan ve ben dışarıda, dürbün ile gözetim yapıyorduk. O sırada Caner ve Akça Timi'nin pustuğunu gördüm. Caner, keskin nişancı tüfeğini ayarlarken Eyşan'a hedef aldığını fark ettim ve Eyşan'ın önüne atladım."
Barkın Koral'ın tek kaşı yukarıya yükseldi.
"Kurşun, kalbinize çok yakın bir mesafeden geçmiş yüzbaşı. Ölebilirdiniz."
Yarım ağız gülümsedim.
"Ben Eyşan'ın önüne geçmeseydim, Eyşan ölecekti."
Barkın, kafasını salladı ve derin bir nefes aldı.
"Peki, ikiziniz hakkında ne düşüyorsunuz? Mezarcı yüzünden kendisine adli işlem başlatılacak."
Ellerimi yeniden masanın üzerinde birleştirdim ve başımı sola eğdim.
"Peki, neden Caner, Mezarcı yüzünden adli işlem görmek zorunda kalıyor? Sonuç olarak emri veren Mezarcı. Unutmamalısınız ki siz nasıl burada görev yapıyorsanız ve hâlâ Mit için çalışıyorsanız, Caner Cenk Çakır'da Mit için çalışan bir istihbaratçı."
Barkın Koral'ın kaşları alayla yukarıya kıvrıldı.
"Asıl unutulmaması gerekilen yerde zaten orada başlıyor yüzbaşı. Caner üsteğmen, hali hazırda bir istihbarat görevlisi ve en önemlisi ise Özel Kuvvetlere bağlı bir Türk askeri. Koşullar her ne olursa olsun, Alay komutanına haber vermeden bir üsteğmenin göreve çıkması yasaktır."
Derin bir nefes vererek arkama yaslandım ve ellerimi masanın üzerinde tutmaya devam ettim.
"Barkın Bey, sanırım anlatamadım. Caner'in emir aldığı iki insan var; biri Mücadele İtibar Teşkilatı'nın 2. Komutanı Erdinç Savaş, bir diğeri ise Özel Birlikler albayı Alparslan Çakır. Düşünün ki Alparslan Çakır, Mezarcı'nın yaptığı hareketten sonra haberi alıyor. Tüm suçlamaları bence direkt olarak Mezarcı üzerinden yapmalısınız."
Barkın Koral, dediklerimden sonra sağ bacağını sol bacağının üzerine attı ve kollarını göğsünde bağladı. Düşünceli gözlerle bana bakmaya devam ederken boynu sağa doğru eğildi.
"İkizini korumanı anlıyorum, Mete yüzbaşı ama-"
Elimi kaldırıp onu susturdum.
"Ben ikizimi koruyor olsaydım, siz şu an benimle konuşuyor olmazdınız," dedim ve masaya doğru eğildim. "Ve eğer yine ikizimi koruyacak olsaydım, hiç kimse, babamda dahil olmak üzere Caner'i benden kaçırmazdı. Bilmem anlatabildim mi?"
Barkın Koral sessiz kaldığında ellerimi sakince çenemin altında konumlandırdım ve gözlerimi kırpıştırdım.
"Her eylemin bir sonucu vardır ve hiçbir hata cezasız kalmaz. Dosyamı elbet ki okumuşsunuzdur ama bir de benden duyun," dediğimde kaşları yukarıya kıvrıldı.
"Bir dosyanızın olduğunu bilmiyordum?" diye sorduğunda gözlerimi yalnızca siyah gözlerde takılı bıraktım.
"Kanarya' görevlerini duydunuz mu?"
Kafasını salladı.
"Kanarya' Asena Gündüz'ün bulunması için topladıkları küçük bir ekipti. O ekibin başında ise ben vardım. Görev sırasında Asena Gündüz'ü bulabilmek için girilmemesi gerekilen yerlere girdim. Bunlar bana pahalıya patladı."
Barkın Koral, anladığını göstermek istermişçesine kafasını salladı.
"Eğer ben hatalarımın bedelini ismime yansıttıysam, herkes bir bedel ödemeli."
Barkın Koral, derin bir nefes aldı ve yavaşça ayağa kalktı. Arkama yaslanıp oturduğum yerden ona bakmaya devam ettiğimde bakışlarını gözlerimde gezdirdi.
"O halde Caner için hiçbir şey yapmayacaksınız?"
Kafamı iki yana salladım. Caner'in küçükken yırttığı fotoğraf aklıma geldiğinde zihnimde bir cümle yankılandı.
"Seni asla affetmeyeceğim Caner."
Geçmişin yüksek sesle dile getirdiği hatıraların ağırlığı, vurduğu göğsümün sancısıyla kavruldu.
"Yapmayacağım. Çünkü bedel, insanın içindeki en güçlü yanını dahi sınayan, görünmeyen ama hissedilen bir ağırlıktır," dediğimde Barkın Koral bir elini cebine soktu ve çenesini dikleştirdi.
"Güzel söyledin Mete yüzbaşı ama bilmediğin bir şey var," dedi ve dudaklarında buruk bir tebessüm oluştu. "Her bedelin, bir izi vardır."
Bir şey söylememi beklemeden bana sırtını döndü ve odadan çıktı. Gözlerimi devirip sıkıntıyla derin bir nefes aldım. Caner'in ödeyeceği bedel tabii ki de hepimizde bir iz bırakacaktı ama ya bizim çektiklerimiz ne olacaktı?
Eyşan'a İdlib'de ne yaptıklarını bilmiyor olmam bile sinirlerimin gerilmesine neden olurken, gerçeklerle yüzleştiğimde nasıl tepki vereceğim konusunda düşüncelerim vardı. Bildiğim tek şey bileklerinin çatlak olması ve kaburgasındaki iki tane kırıktı. Onun haricinde ne yapmışlardı?
Arkama yaslanıp kollarımı göğsümde bağladım. Resmen korumak için çırpındığım, saçının bir teline kıyamadığım kadının yüzü ne hâle gelmişti. Dudaklarının kenarlarındaki yara tomurcukları, yanağında bıçak izi, kollarının bazı noktalarının sargıyla dolu olması, Osman'ı uyandığımda gördüğüm ruh hali, Alev'in bıçak açmayan ağzı...
Hepsi ne olduğunu biliyor ama bir ben bilmiyordum.
Öğrenmem bu saatten sonra da hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Ne yapacaktım ki?
Gidip Caner'i mi dövecektim?
Tabii ki de hayır.
Ama içimi sıkan bir şeyler vardı. Yerine bir türlü koyamadığım sözcükler ve cümleler, beni hali hazırda sıkkınlığımı ve gerginliğimi boğazlıyordu.
Çünkü Caner'in seni üzecek bir şey yapmayacağını düşünüyordun.
İç sesim haklıydı.
İçimi sıkan şeyler aslında tam olarak buydu.
Caner'in benim ne yaşadıklarımı bildiği halde, bana bunları çektirmesi başlı başına beni üzen ve kıran tek nedendi. Bakışlarım yeniden Eyşan'ın masasına kaydığında içli bir nefes verdim. Bu durumu nasıl toparlayacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu ama gelecekteki zorlu günlerin daha çok üzerimize geleceğinin farkındaydım.
17 Aralık 2021 / Şırnak
Yazar, Ağzından
Gökyüzü, siyah bir örtü gibi karanlık ve ağırdı. Dışarıda yükselen gök gürültüsü, sanki yerin derinliklerinden gelen bir öfkeyle yankılanıyordu. Her patlama, karargâhın soğuk duvarlarında titrek yankılar bırakıyor, ince pencereleri ürpertici bir melodiyle sarsıyordu. Yağmur, kurşun gibi keskin ve hızlı bir şekilde yağıyor, yerle gök arasındaki savaşı andıran bir hışımla beton zemine çarpıyordu.
İçerideki hava, kasvetin en koyu tonlarıyla yoğrulmuştu. Soluk floresan lambalar, loş ışıklarıyla odadaki gerginliği daha da belirgin kılıyor, gölgeler uzayıp kısalırken birer sessiz tanık gibi sorgu masasına odaklanıyordu. Metal sandalyenin soğuk dokusu, Caner Cenk Çakır'ın belindeki yorgunluğu daha da arttırıyordu. Yüzüne düşmüş gölgeler, onun sert ifadesini daha da keskinleştiriyordu.
Caner'in zihni, dışarıdaki fırtınanın sesiyle dalgalanıyordu. Kırılmış, dağılmış bir düzenin parçalarını bir araya getirmek gibi zor bir görev onu bekliyordu. Ancak şimdi, karşısında oturan adamın gözlerinin içine bakarken, dışarıdaki gök gürültüsü bile sönük kalıyordu.
Barkın Koral ve İstihbarat Başkanı Hakan Koral, karşısında oturan Caner Cenk Çakır'ın sorgusuna başlamak için hazırdı. Barkın Koral, okuduğu dosyadan başını kaldırdı ve Caner'e baktı.
"Caner Cenk Çakır; bize, o gün neler yaşandığını anlatır mısın?" dedi ve kollarını göğsünde bağladı. Caner, kâbus sandığı ama gerçek olan o olay gününü anlatmak için dudaklarını araladı.
"Mezarcı, beni Mit'e çağırdı. Gittiğimde her yer gürültülü ve bütün ekranlar kilitlenmiş vaziyetteydi. Bana, 'Eyşan'a takılan saatin ifşa olduğunu, onları oradan çıkartamayacağımızı ama çıkartmazsak da Mete'nin tehlikeye girebileceğini söyledi ve dikkatlerini dağıtmamız için Eyşan'ı vurmamız gerektiğini belirtti."
Caner, gözlerini kapattı ve kafasını yana çevirdi.
"İstediğini yapmayacağımı, sonuçlarının bedelinin ağır olacağını belirttim ama beni tehdit etti."
Caner, gözlerini açıp karşısında oturan kişilere baktı. Barkın ve Hakan Koral, çok ciddi bir şekilde onu dinliyordu.
"Nasıl bir tehdit?"
"Mete Mert Çakır'ın Asena Gündüz'ü bulmak için yasaklı bölgeye gittiği bir dosya vardı. Önce onunla tehdit etti. Yine yapmayacağımı belirttiğimde telefona sarıldı ve sizi aradı."
Caner, Hakan Koral'a bakarak açıklamasını bitirdiğinde Hakan Koral, kaşlarını çattı.
"Ama beni kimse aramadı, Caner üsteğmen?"
Caner'in kaşları çatıldı.
"Sizi aradı ve Güvercin Timi'nde kim varsa sorguya çekilmesini ardından da Alparslan Çakır'ın bir vatan haini ilan edilmesini istiyorum, dedi."
İstihbarat Başkanı Hakan Koral'ın dudağı yarım bir şekilde yukarıya kıvrıldı. Gözlerini kapatıp oğluna doğru döndü, birkaç saniye gözleri kapalı bir şekilde bekledi. Dudaklarını aralayıp küçük bir nefes çekti.
"Erdinç Savaş'ın odasındaki telefon kayıtlarına bakın,” dedi, gözlerini açarken. Bakışları Caner’i buldu. "Bu olay saat kaçta gerçekleşti?"
"03:30"
Hakan Koral, yeniden oğluna baktı ve kafasını salladı. Barkın Koral, odadan çıktığında Caner arkasına yaslandı. Dakikalar, saatleri kovaladı. Odada asla başka soru sormayan Hakan Koral ve Caner karşılıklı birbirlerine bakarak oturmaya devam etti. İfadesiz yüzlerinin ardındaki düşünceleri bir sel olmuşçasına ruhlarına akıp giderken kapı beklenmedik bir zamanda aralandı ve odaya Barkın girdi.
"Haklı," dedi ve elindeki dosyayı babasına uzattı. Hakan Koral, oğlunun uzattığı dosyayı çevikle aldı ve çatık kaşlarla göz gezdirdi. Telefon açılıp kapanmış ama ona rağmen Mezarcı, kapalı telefona konuşmaya devam etmişti. Bunu bulmalarına yarayan sistemi yıllar önce Alparslan albay getirmişti. Telefon açık olsun olmasın, ahize kaldırıldığı andan itibaren ses kaydı devreye giriyordu. İşte, sürekli olarak ondan dolayı konuşmalarda ağır bir parazit ve dinleme özelliği bulunuyordu.
Hakan Koral, baktığı dosyadan gözlerini kaldırdı ve Caner'e baktı.
"Bunu demiş olması senin görev dışı operasyona gittiğini unutturmuyor Caner üsteğmen. Mezarcı, daha da ağır cezalandırılırken sen, biraz daha hafif bir ceza ile karşı karşıya kalacaksın."
Caner, çenesini dikleştirdi.
"Her türlüsüne kabulüm başkanım."
İstihbarat Başkanı Hakan Koral, anlayışla kafasını salladı ve oğluna baktı. Derin bir nefes aldı ve arkasına yaslandı.
"Erdinç Savaş toplantı salonuna alındı mı?" diye sorduğunda Barkın kafasını salladı. Hakan Koral, ayağa kalktığında bakışlarını Caner'in üzerine çekti.
"Bundan sonrası toplantı salonunda devam edecek," dedi ve odadan ayrıldı. Barkın, Caner'in oturduğu yerden kalkması için beklerken Caner, yavaşça kalktı ve Barkın Koral'ın önünden yürüyerek kapıya yaklaştı. Barkın, kapıyı açtı ve geçmesi için izin verdi.
Toplantı salonuna girdiklerinde ayakta bekleyen Güvercin ve Akça Timini onların hemen önünde oturan babasını ve ikizini gördü, Caner. Yüreği derin bir acıyla kıvranırken yüzünün ifadesiz kalmasına dikkat etti.
İstihbarat Başkanı Hakan Koral'ın yanındaki Mezarcı'ya bakmadan sol tarafa geçti ve Barkın'ın aralarına girmesine müsaade etti. Hakan Koral, elinde tuttuğu dosyaların her birinin üzerinden kabataslak geçti ve Alparslan Çakır'a baktı. Alparslan albay, kafasını umutsuzlukla eğip kaldırdığında Hakan Koral, konuşmak için dudaklarını araladı.
"Mücadele İtibar Teşkilatı'nın 2. Komutanı Erdinç Savaş'ın; özel bir göreve gönderilen askeri korumadığı, teknoloji sınıfı olarak üst düzeye sahip bir üsse önlem almadan savunmasız bıraktığı, yanlış ve yalan bilgiler verip Asena Eyşan Boduroğlu'nu öldürmesi için gönderdiği Caner Cenk Çakır'ı tehdit ettiğinden, kendisine ihraç ve kınama açılmıştır."
Herkesin gözlerindeki ateş parıltısı, Mezarcı'nın eğik başına rağmen öldürücüydü.
"Özel Birlikler askeri, Güvercin Timi üyesi, Kıdemli Üsteğmen Caner Cenk Çakır'ın; Alay komutanından habersiz Akça Timinin başına geçerek operasyona katılması, hali hazırda güvensiz bulunan iki askerin, daha zorlu bir şekilde ateş altında bırakılması ve bunun sonucunda birinin vurulup diğerinin zan altında bırakılmasından dolayı; Caner Cenk Çakır'ın 1 Ay 19 Gün silah bırakmasına-"
Herkes pür dikkat İstihbarat Başkanı Hakan Koral'ı dinlerken toplantı salonun kapısı sertçe açıldı ve açılan kapı, duvara çarparak durdu.
"Komutanım?"
Herkesin bakışları kapıya çevrilirken Asena Eyşan Boduroğlu, yavaş ama güçlü adımlarla kimseye bakmadan İstihbarat Başkanı Hakan Koral'ın önünde durdu ve elinde tuttuğu dosyayı ona uzattı. Hakan Koral, kaşları çatık bir vaziyette elinde tuttuğu dosyaları bir kenara bırakıp Eyşan'ın uzattığı dosyayı kavradı.
"Bu nedir?" diye sordu, Hakan Koral.
Eyşan sessiz kaldı ama sunduğu dosyayı okuyan Hakan Koral, bir anda kafasını dosyadan kaldırıp Eyşan'a baktı.
"Emin misin yüzbaşı? Bu yaptırımlarının sonuçları geçersiz sayılırsa bedeli ağır olur."
Eyşan, çenesini öyle bir ağırlıkla kaldırmıştı ki arkasında duran Alev, bile hayranlıkla izlemişti kız kardeşini. Deli kız, dedi içinden. Kan kusturmuştu ve en sonunda yine yapmıştı yapacağını.
"Eminim başkanım."
İstihbarat Başkanı Hakan Koral'ın kaşları havaya kalktı ve dudaklarını yalayıp Caner'e baktı.
"Özel Birlikler askeri, Güvercin Timi üyesi, Kıdemli Üsteğmen Caner Cenk Çakır'ın; 18 Ekim 2021 tarihinde, kanıtlanmış bir şekilde alkollü olduğu tespit edilip göreve götürülmemesi, Güvercin Timi komutanı Asena Eyşan Boduroğlu tarafından yine 18 Ekim 2021 tarihinde, kanıtlı bir şekilde Akça Timine kaydının geçirilmesi nedeniyle, Şırnak Özel Birlikler Alayı komutanı Alparslan Çakır'ın bir hükmü olmadığı, Akça Timinin komutanı olan Yüzbaşı Lara Akman'ın vereceği ifadeler doğrultusunda verilecek cezanın yeniden düşünülmesi kararı verilmiştir."
Hakan Koral, cümlesini bitirdiğinde bakışlarını Eyşan'ın gözlerinde tuttu. Eyşan'ın ifadesiz yüzünün gerisinde çığlık çığlığa bağırmak isteyen bir kadın vardı. Sırf Mete üzülmesin diyerekten yola çıktığı bu serüvende Alev ve Lara ile birlikte oturmuş ve herkesin üzüleceği noktadan çekip çıkartmışlardı.
İstihbarat Başkanı Hakan Koral ve Barkın Koral toplantı salonundan ayrılırken Mezarcı'yı da almayı unutmamışlardı.
"Komutanım, yani Caner üsteğmenimiz artık ihraç edilmeyecek ya da ceza almayacak mı?" diye koşarak yanıma gelen Kubilay, sorguladı. Bakışları ağırca Caner'e çevrildiğinde gözlerindeki umudu gördüğü Caner'e doğru bir adım attı. Öfkeyle taşan gözleri, Caner’in gözlerindeki umudu yavaşça soldurmuş ve yerini hüzne bıraktırmıştı.
Bedeller, izler bırakırdı.
Bazıları kalıcı olurken bazıları ise yaralayıcı bir güce sahipti.
Asena Eyşan Boduroğlu, ne yapacağını çok düşünmüş ve en sonunda kimseyi incitmeden bir yolunu bulmuştu. En büyük ceza, en büyük devrimdi. Bakışları usulca döndü ve Caner'e baktı. Askerliğinde çok sayıda görev yaptığı dosyayı okurken göz yaşlarına boğulmuştu ama bu onun için bir kurtuluştu.
"Caner, senin üsteğmenin değil, Kubilay." dedi ve Caner'e sırtını çevirip bakışlarını Güvercin Timinde gezdirdi. "Akça Timi askeri Caner Cenk Çakır, şu andan itibaren Akça Timinde Teğmen ve hiçbir zaman rütbe yükseltemeyecek."
Her hatanın, bir bedeli vardır.
Bütün bedellerin altında kalan artık Caner Cenk Çakır'dı.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!