Instagram:
sckitaplari
-Keyifli
Okumalar-
Bölüm
Şarkıları;
Prenses,
Hadise
Bahçede,
Sertap Erener
Experience,
Ludovico Einaudi
Güzeller
İçinden, Kenan Doğulu
Bas Bas
Paralı Leylaya, Oğuz Yılmaz
Salla,
Hasan Yılmaz
Fesuphanallah,
Erkin Koray
Hekimoğlu
Türküsü, Mehmet Can Acer
Torul
Hartaması, Sen Anlat Karadeniz
🕊️
XXXIII
4 Nisan
2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
Hayat,
bir döngüdür.
Sen ne
kadar hızlı koşarsan koş, adımların eninde sonunda başladığın o ilk noktaya
teğet geçer. Kaçıp saklandığını sanırsın; zamanın üzerini örttüğü, unutturduğu
her hesap, beklenmedik bir anda tam karşında dikilir. Bazen bu döngü avuçlarına
fısıltı gibi bir tebessüm bırakır ama çoğu zaman insanoğlunu en zayıf, en un
ufak olduğu anlarda yakalamayı sever. Dile gelmemiş kelimeler, kabuk bağlamamış
yaralar, yarıda kalmış vedaların hepsi birer birer kapına dayanır. Çaresizce
bakakalırsın.
Çünkü
hayat, ertelediğiniz her şeyi bir gün sizden geri alır.
İçimde
bir kıpırtı vardı, bir ritim. Sadece bana ait değil. İki hayat daha... Belki de
bu döngünün en masum başlangıcı ama aynı zamanda en büyük korkumdu. Çünkü
koruyamadıklarımın yükü hâlâ omuzlarımdaydı. Ya bir gün içimdeki bu iki minik
mucizeye de aynı acıları, aynı fırtınaları yaşatırsam? Hayatın o acımasız çarkı
böyle işlemez miydi zaten?
İnsan,
dünyada en çok neye tutunursa, en çok neyi severse onun yokluğuyla sınanmaz
mıydı?
İşte
tam da bu yüzden, her sabaha iki amansız dönence arasında mekik dokuyarak
uyanıyordum: Umut ve korku. Umut, içimde filizlenen o iki küçük yüreğin
ritminde saklıydı. Korku ise onları kucağıma aldığımda, dışarıdaki o zalim
gerçeklerle nasıl yüzleştireceğimi bilemeyişimdeydi.
"Uçak
geliyooooo!"
Alev’in
parmakları arasında tuttuğu ballı, kaymaklı ekmek dilimine bakarken dudaklarımı
araladım. Yonca ile aynı anda hamle yapıp Alev’in ellerindeki ekmekleri
kapıştığımızda, masayı bir anda neşeli kahkahalar kapladı. Gözlerimi kısıp
kıkırdarken bakışlarımı kahvaltı masasındaki bizimkilerin üzerinde gezdirdim.
Mete,
anne ve babasının ortasında oturmuştu. Bir yandan onlarla alçak sesle sohbet
ediyor, bir yandan da göz ucuyla beni süzüyordu. Alev’in beni düzgün besleyip
beslemediğini denetleyen o koruyucu, bir o kadar da sevdalı bakışları
üzerimdeydi. Caner ve Lara hemen karşılarında sessizce kahvaltılarını ederken;
Kubilay ve Deniz kendi aralarında koyu bir muhabbete dalmıştı. Barış, Selçuk ve
Çilingir ise bitmek bilmeyen şakalarıyla Alev’i çileden çıkarmak için elinden
geleni yapıyor ama sıra bana ya da Yonca’ya geldiğinde kimse tek kelime etmeye
cesaret edemiyordu.
Bugün
Trabzon’a doğru uzun bir yolculuğa çıkacaktık. Beni isteyeceklerdi.
Düğün
ise Şırnak'ta olacaktı.
Mete’nin
kaşında kalan o küçük yara kabuğuna takıldı gözlerim. O an mavileri toprak
rengi gözlerime kavuştu. Dudaklarının kenarında beliren hafif kıvrılma, içimde
yine tanıdık dalgalanmalar yarattı. Tebessümü büyürken kaş hareketiyle Alev’i
işaret etti. Alev’e döndüğümde elinde yeni bir lokmayla ağzımı açmamı
bekliyordu. Hızla lokmayı yutup dudaklarımı sildim ve yanımda oturan Yonca’ya
baktım.
"Biz
şimdi Trabzon’a varınca tam olarak ne yapacağız?" diye sordum.
Yonca
ağzındaki lokmayı bitirip bana döndü. "Tam olarak ben de kestiremiyorum
ama ikinci gün alışverişe çıkacağımız kesin. Hem biraz kafamızı dağıtırız hem
de eksikleri planlarız."
O
sırada masadan Kubilay’ın kıkırtısı yükseldi. Doğrudan Mete’ye bakıyordu.
"Mete abi, Yonca’yı istemeye gittiğimizde heyecandan az kalsın ter içinde
bayılıyordum. Sende de aynı belirtiler başlarsa şimdiden söyle, koluna buz
torbası bağlayalım!"
Mete
tek kaşını kaldırıp ona baktı. "Kubilay, sabahtan beri Yonca’yı isterken
nasıl saçmaladığını anlatıp duruyorsun. Ben o kadar tez canlı, heyecan yapacak
bir adam değilim, tamam mı?"
Yonca
koluma dokunup güldü. "Tabii tabii, biz de yedik! Babamla Alparslan
albayım devreye girdiği an göreceğim ben senin o soğukkanlılığını."
Barış
araya girdi hemen. "Bak Mete, şakası yok bu işin. Yonca’nın babası sert
adamdır, bilirsin. Yanlış bir kelime edersen süreç uzar. Hele sakın Eyşan’ın
hamile olduğunu çaktırma, baba yüreği bu, kalkar valla döver seni!"
Mete
gözlerini devirdi, elini yumruk yapıp alt dudağını ısırdı. "Duvara
yapıştırırım seni Barış..."
Alparslan
babamın hafifçe boğazını temizlemesiyle Mete hemen elini gevşetti. Çilingir
bıyık altından gülerek Mete’ye döndü. "Korkma be oğlum, klasik soruları
sorar işte: 'Peki damat bey, maaşınız ne kadar?'"
Kubilay
kahkahayı bastı.
"Aynen!
Sonra 'Evin var mı, araban var mı?' der. O an masada bir sessizlik oluşur ki,
sorma! Ecel terleri dökersin."
Mete,
gözlerini kısarak Kubilay'a baktı ama dudaklarında alaylı bir gülüş vardı.
"Kubilay,
Yonca'nın babasını çoktan beri tanıyorum. Ayrıca Eyşan'ı istemek için planım
hazır. Siz karışmazsanız işler daha kolay olacak."
Selçuk'un
Kubilay'a göz kırptığını fark ettim.
"Kubilay,
Mete çok rahat görünüyor. Onu biraz daha sıkıştıralım mı?"
Kubilay,
kafasını salladı.
"Kesinlikle,"
dedi ve yeniden Mete'ye baktı. "Mete abi, istemeye gittiğimizde Eyşan abla
Yonca'nın babasına seni neden sevdiğini anlatmaya çalışırsa ne
yapacaksın?"
Yonca,
Kubilay'ın sorduğu soruyla güldüğünde gülmemek için yanağımın içini dişledim.
"Aman
abi, Eyşan'ı susturmak zorunda kalırsın. Yoksa 'Mete mükemmel biri ama biraz
sinirlidir' diye başlar!"
Çilingir
elindeki çatalı bırakıp güldü.
"Sonra
da der ki, 'Demek Mete Mert Çakır sinirli bir adam! Peki, kızım buna rağmen
neden seviyorsun?'"
Mete
sabrının son demlerine gelmiş gibi derin bir nefes aldı, kaşlarını çattı.
"Siz
ekipçe beni çıldırtmak için yemin mi ettiniz oğlum? Yola çıkmadan sinir hastası
edeceksiniz adamı!"
Selçuk,
kıkırdayarak bana göz kırptı ve yeniden Mete'ye baktı ve omzunu silkti.
"Kardeşim,
bu bizim hakkımız. Ayrıca bu kadar çok konuşuyorsan kesin çok heyecanlısın,"
dedi ve kollarını göğsünde bağlayıp göz ucuyla Mete'ye baktı. Mete derin bir iç
çekip bana doğru çaresiz bir bakış attı.
"Lütfen
bir şey söyle. Benim gücüm kalmadı," deyip kafasını iki yana sallayarak
sitemle güldü.
İçimden
'Şebek maymuna çevirdiniz adamı' demek geçse de kendimi tuttum ve arkama
yaslanıp rahat bir kahkaha attım. Masadaki herkes Mete’nin bu çaresiz haline
gülerken, Mete gözlerini devirip babasına döndü.
"Baba,
ne zaman yola çıkıyoruz?"
Alparslan
babam bileğindeki saate baktı, sonra yerinde hafifçe doğrulup Hümeyra anneme
döndü. "Yavaştan toparlanalım. Yolumuz uzun, zaten bir günümüz yolda
geçecek. İkinci günün ilk yarısını dinlenmeye ayırırsak, akşamına istemeyi
hallederiz."
Hümeyra
annem başıyla onayladı. Alparslan babam ellerini masaya bastırıp ayağa
kalktığında hepimiz sırayla ayaklandık. Mete’nin bakışları anında beni buldu,
belimde sıcacık bir el hissettim. Mete belimdeki o ele bakıp tebessüm etti ve
babasının peşinden dışarıya doğru ilerledi.
Dün
geceden küçük çantalarımızı hazırlayıp araçlara yerleştirmiştik. Deniz’in
çekingen adımlarla bana doğru geldiğini görünce gülümsedim. Gözlerinde çekimser
bir eda vardı.
"Eyşan
abla... Alperen ile Ayda da bizimle gelecek mi?" diye fısıldadı.
Gülümsedim.
Bursa’dan beri Deniz’in üzerinde tatlı bir durgunluk vardı ama gelip benimle
açıkça konuşmamıştı. Hiçbir şey sormadan başımı 'evet' anlamında salladığımda
gözlerindeki o küçük kıvılcımı gördüm. Arkasını dönüp Kubilay’a masayı
toplamada yardım etmeye gitti.
Başımı
iki yana salladım. Ailemiz büyüyordu ve ben bir kez daha anlıyordum ki; sevgi,
insanın ruhunda her an patlamaya hazır mucizevi bir tohumdu. Tek ihtiyacı olan
şey ise biraz can suyuydu.
Yarım
saat içinde tüm hazırlıkları bitirip askeriyenin önünde dizilmiş araçlara doğru
yürüdük. Yonca, Kubilay, Alev ve Barış aynı araçtaydı. Alparslan babam, Hümeyra
annem, Caner ve Lara diğer araçtaydı. Biz ise Mete’nin kullandığı Range
Rover’daydık; arka koltukta Selçuk ve Çilingir vardı. Osman, Cemile, Deniz,
Alperen ve Ayda ise Osman’ın arabasıyla arkamızdan gelecekti. Kartal ve Mücahit
ise Bursa’dayken gelen acil görev nedeniyle ekibe katılamamıştı.
Araca
kurulduğumuzda arkada kısa bir sessizlik oldu. Mete kornaya iki kez bastı ve
öndeki araçlar hareketlendi. Mete direksiyonu kırıp yola koyulduğunda
dudaklarımda istemsiz bir gülümseme peydah oldu.
O
sırada Çilingir kolunu aramızdaki boşluktan uzatıp telefonunu teybe bağladı. Ne
yapacaklarını merak edip arkaya baktığımda Selçuk ile bıyık altından
gülüştüklerini gördüm. Hoparlörlerden tanıdık bir melodi yükselmeye
başladığında Mete’ye baktım. Derin bir iç çekip başını salladı, dikiz
aynasından arkadakilere ters bir bakış attı.
"TEKLİF
EDİYORUM BENİMLE EVLENİR MİSİN? ÇOK DÜŞÜNDÜM SON KARARIM, KENDİMDEN
EMİNİM!"
Şaşkınlıkla
ağzım açık kalırken Mete gülerek başını salladı. Çilingir ve Selçuk avazları
çıktığı kadar şarkıya eşlik ederken Mete sağ elini direksiyondan ayırıp bana
uzattı.
"GEL
EVET DE MUTLU OLALIM, BİR YUVADA BULUŞAAAAALIM!" diye bağırarak şarkıya
katıldığında kahkahamı tutamadım. Çilingir ve Selçuk arkada kendi
alemlerindeyken ben anın tadını çıkarıyordum. Elim karnıma kaydı, içim ısındı.
Sevdiğim
adam yanımdaydı, evlatlarımız içimde büyüyordu.
Arkamı
dönüp Selçuk’a baktım. Sağ ve sol gözümü sırayla kırparak ona bir işaret
verdim. Ne demek istediğimi anında anlayıp gülümsedi ve Çilingir’in elindeki
telefona uzandı.
Mete’nin
bakışlarını üzerimde hissedince ona döndüm. Tek kaşını alayla kaldırmış, yola
bakıyordu. Arabanın içini güçlü bir bas ritmi kapladığında oturduğum yerde
omuzlarımı sallayarak oynamaya başladım. Mete’nin neşeli kahkahası kulağıma
dolarken, emniyet kemerinin elverdiği ölçüde ona doğru döndüm.
"Ne
zaferinden bahsediyorsun? Sen savaşla aşkı karıştırmışsın! Çık o karanlıktan,
siperinden... Sen beni hep düşman varsaymışsın!"
Mete
kafasını iki yana sallayarak gülmeye devam etti.
"Sen
rekabet iste, ben buna bayılırım! Kadının gücünü hafife alma, erkeklik gururun
vardır sanırım... Perişan olup zor durumda kalma!"
Mete
gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Göz kenarlarındaki o kaz ayakları
belirginleşirken, onu uzun zamandır ilk kez bu kadar tasasız ve mutlu
görüyordum.
"İstersen
bana ukala mukala de! El üstünde tutulmazsam, hep el kalırım! Prensesler
gibiydim ben baba evinde... Özgürlüğüme gölgeyi hakaret sayarım!"
Bizi
bir araya getiren bu çetin hayat, beni önce onun karşısına amansız bir düşman
olarak çıkarmıştı. Sonra ise sığınacağı en güvenli liman yapmıştı. Hem ona hem
kendimize bu geçmişi tatlı bir tebessümle hatırlatmak için açtırmıştım bu
şarkıyı.
Şarkı
bittiğinde arkadakiler müziğe kısa bir ara verdi. Mete dikkatle yola
odaklanmışken, arkada Çilingir ve Selçuk laflıyordu. O sırada dördümüzün
telefonu aynı anda titredi.
Kubilay
sizi "Çatlaklar" grubuna ekledi.
"Şebek
bu çocuk ya..." diye mırıldandım. Çilingir telefonunu öne uzatıp Mete’ye
gösterdi. Mete gülerek kafasını salladı.
Kubilay
yazıyor...
Kubilay
yazıyor...
Lokum
yazıyor...
Lokum:
Destan mı yazıyorsun aq?
Kubilay: hyr
Selçuk
ve Çilingir’in kahkahası üzerine gözlerimi devirip klavyeye dokundum.
Siz:
SON DAKİKA: Yalancıyı sikiyorlar!
Çilingir
ve Selçuk aynı anda "Yavaş yavaş!" diye bağırınca gülmekten kırıldım.
Çilingir ekrandakini Mete’ye gösterdiğinde Mete cık cık ederek elini ittirdi.
Sonra bana döndü.
"Gaza
gelme yavrum," dedi hafifçe.
Omuzlarımı
silkip ekrana döndüm.
Kubilay:
cko aiyp kufrediyro
Siz:
Telefon özürlü aptal.
Kubilay:
askim neredeisn, bunlra ban aküfrediyro
Yonca:
Buradayım
Deniz:
He
Kubilay
yazıyor... (Beş dakika boyunca yazıyor ibaresinde kaldı)
Lokum:
Uyudun mu lan?
Kubilay:
Türk uyudu sandınız lakin overthinkliyor
"Salak
yemin ederim," diyerek Mete’ye baktım. "Ne yazmış yine?" diye
sordu. "Türk uyudu sandınız lakin overthinkliyor yazmış."
Mete
yüzünü buruşturup güldü. O sırada telefonum tekrar titredi. Osman gruba
"Esprindeki komik kısmı arıyoruz" yazan caps atmıştı.
Siz:
HSDFKHSDFJHSDJHF
Siz:
Osman valla nokta atışı!
Lara:
Canavar şaha kalktı.
Caner:
???????????????
Siz:
Ne?
Lara:
Yonca özelden bana yazdı açım ben diye.
Caner:
:)
Barış:
badi?
Caner:
şşş çktrm
Aslında
benim de karnım acıkmaya başlamıştı. Mete’ye döndüm. "Yonca Lara’ya
acıktığını yazmış. Uygun bir yerde durup mola versek mi?"
Mete
başıyla onayladı. Telefonunu tutup gruptan sesli mesaj gönderdi. "Barış,
iki kilometre sonra sağa orman yoluna sapın. Orada iyi bir pideci var, yarım
saat mola verelim."
Kubilay:
Mete abi?
Kubilay
bir görsel gönderdi.
Lokum:
SDGFHSGDFHGSDHFGDSFHG
Deniz:
ASDGDFHDJGSF
Caner:
LRLRLRLRLRLLRLR
Kahkaha
atmaya başladığımda Çilingir ve Selçuk, kapılara doğru yaslanıp gülmeye
başlamıştı.
"Ne
yazdılar?" diye sorduğunda kahkahamı durdurmaya çalıştım ama sadece
çalıştım. Elimi karnıma koyup gülerek arkama yaslandım.
"Çilingir,
ne yazdılar?" diye sorusunu yinelendiğinde öne eğildi ve telefonu Mete'ye
gösterdi. Derin bir nefes almaya çalışarak Mete'ye baktığımda gözleri kısık bir
şekilde telefonuna uzandı ve hem yola hem de telefona bakmaya başladı.
Lokum:
O nasıl bir random Caner?
Caner:
ÇAKTIRMA!
Lara:
Caner?
Caner:
<3
Çilingir: Öğğ kusucam şimdi
Siz:
SDJHSJDHJSHDJ
Kocam: Sizin gibi torunun amk.
Gülerek
Mete'ye baktığımda gülümseyerek telefonu yerine koydu ve öndeki arabanın
manevrasıyla sağa doğru döndü. Taşlı yolu geçip büyük bir pide salonunun
önündeki otoparka girdik. Emniyet kemerimi çıkartıp telefonuma cebime sokup
Mete'ye baktım. Telefonunu cebine sokup kapıyı açtığında hep birlikte arabadan
indik. Üç adımda yanıma geldiğinde yürümeye başladık.
Alparslan
babam Hümeyra annemi kolunun altına aldığında Yonca, esneyerek Kubilay'a
sarıldı. Gülerek onları izlerken içeriye girdik. Güzel, sakin ve ferah bir
alandı. Büyük bir masaya doğru yaklaştığımızda Mete, masadaki ikinci sandalyeyi
çekip oturmam için bana baktı. Gülümseyerek çektiği sandalyeye oturup masaya
doğru yaklaştım. Sağımda kalan tekli sandalyeye oturduğunda Yonca soluma
oturdu. Onun yanına Kubilay yerleşti.
Tam
karşıma Selçuk otururken Mete'nin karşısına da Çilingir geçti. Kubilay'ın
yanında Osman, solunda Cemile, Alev ve Barış oturmuştu. Tam karşılarında Caner
ve Lara otururken Lara'nın yanına Ayda ile Deniz, onların da yanına Hümeyra
annem ve Alparslan babam oturmuştu. Alperen de Selçuk'un yanına oturdu.
Garson
menüleri dağıtıp uzaklaştığında bakışlarımı menüde gezdirdim. Ağzımın
sulandığını fark ettiğimde hafifçe dudaklarımı yalayıp yutkundum. Mete'nin bana
doğru eğildiğini fark ettim.
"Ne
yiyeceksin?" diye sorduğunda bakışlarımı yeniden menüde gezdirip işaret
parmağımı kuşbaşılı kaşarlı pidenin görseline koydum.
"Kuş-kaş.
Sen ne yiyeceksin?" diye sorup ona baktım. Dudağını hafifçe büzüp sol
kolunu sandalyemin sırtına yaslayıp benim elimdeki menüye bakmaya devam etti.
"Bende
kuş-kaş yiyeyim," dedi ve bakışlarını gözlerime çevirdi. Bakışları sağ
kaşımın kenarında kalırken sağ elini hafifçe kaldırıp yüzük parmağını sürttü.
"Bir
buçuk yer misin?" diye sordu ama sorusundan daha çok yaptığı harekette
takılı kalmıştım. Kalbimin hızlandığını fark ettiğimde derin bir iç çektim. Bu
adamı ben çok ama çok seviyordum. Naif olduğu düşüncesi aklımın, bir noktadan
sonra uçup gitmesine neden oluyordu ama ona rağmen hiç bu hareketlerinden
vazgeçmemesini istiyordum.
"Şşşşş.
Tamam be kızım, beni bu kadar sevdiğini belli etme aaaa," deyip
gülümsediğinde gülerek Mete'ye bakmaya devam ettim. Derin bir iç çekip önüne
döndü ama kolunu sırtımdan çekmeden bakışlarını masada gezdirdi.
"Herkes
siparişini hazırladı mı?" diye sorguladı. Herkesten onay aldıktan sonra
sırasıyla bütün siparişleri gelen garsona verdi. Çilingir, ellerini masanın
üzerinde birleştirip Mete'ye baktı.
"Yemekten
sonra siz arkaya geçersiniz, Selçuk ile bende sırasıyla aracı yürütürüz."
dediğinde Mete, kafasını salladı. "Olur."
Çok
geçmeden verdiğimiz siparişler masaya geldiğinde önümdeki pideye uzandım.
Kokusu bile karnımın guruldamasına neden olurken Mete, kenardaki peçetelikten
bir peçete çekip çatalımın yanına bıraktı. Yemeğimi yemeğe başladığımda
bakışlarım Yonca'ya çevrildi. O, yumurtalı pide söylemişti. Kendi yemeğime
dönüp yemeğe başladım.
Yemeklerimizi
bitirdiğimizde hepimiz arabaların yanına geçmiştik ama kimse binmemişti. Mete,
Selçuk ve Çilingir ceplerindeki sigaraları çıkarttıklarında dudağımı büzüp
Hümeyra anneye baktım. Bende içmek istiyordum ama zararlı olabileceğini
biliyordum. Hümeyra anne bana yaklaşıp elindeki sigara paketinden bir dal
çıkarttı.
Mete,
"Anne ne yapıyorsun, hamile?" deyip elini annesinin elindeki sigara
paketinin üzerine koydu. Hümeyra anne Mete'nin eline sertçe vurup elini
çekmesini sağladı.
"Be
salak çocuğum hamileyken bende içtim, kontrollü içerse bir şey olmaz."
dedi ve bana döndü.
"Al
kızım bakma sen benim salak çocuğuma."
Gülümseyerek
paketten bir dal alıp dudaklarıma götürdüm. Sigaramı yakıp Mete'ye baktığımda
gözlerini devirip Selçuk'a baktı. Selçuk, burukça gülümsedi.
"Annen
haklı, kontrollü içerse bir şey olmaz." dediğinde Mete'nin bakışları beni
buldu. Kafasını iki yana sallayıp sigarasından bir nefes aldığında sigaramdan
bir duman çektim. Ne yapayım sigarayı bırakamıyorum. Zaten gün içinde çok fazla
sigara içmiyordum. Tek tük içiyordum ama bu sıralar daha seyreltmiştim. Çok ama
çok nadirdi.
Sigaralarımızı
bitirdiğimizde Mete, arka kapının kapısını açıp binmem için kenara çekildi.
Arabaya binip sola doğru kaydım ve ayakkabılarımı çıkarttım. Mete, arabaya
bindiğinde ayaklarımı kendime çekip başımı dizlerine yasladım. Yemekten sonra
bir ağırlık çökmüştü. Mete, hafifçe öne doğru eğilip üzerindeki montunu
çıkarttı ve üzerime örttü.
Mete,
"Çilingir, klimayı biraz açsana," deyip kendini biraz koltuğa yaydı
ve arkasına yaslandı. Karnına doğru dönüp gözlerimi kapattığımda saçlarımdaki
eli yavaş yavaş zihnimi, karanlığın içinde dolaştırmaya başlamıştı.
4 Nisan
2022 - 21:00 / Lapazan Yaylası, Trabzon
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Zihnimdeki
her karanlık düşünce, ruhumdaki bir kapının ardında bıraktığı ışığı
hapsediyordu. O ışığı görmek istiyordum ama her seferinde, bir adım daha atmaya
cesaret edemiyordum. Bir adım atıp o karanlığın içine girmek, sanki bir şeyleri
kaybedecekmişim gibi hissettiriyordu. O ışık belki de bana bir şeyler anlatmak
istiyordu.
Ama ne?
Karşımda
ağlayan bir oğlan çocuğu vardı. Sırtı bana dönüktü. Gözyaşlarının sesi,
sessizliğin içinde yankı yapıyordu. Yavaşça adım attım ama her adımda, o
karanlık daha da derinleşiyordu. Elimi yavaşça uzatıp omzuna koyduğumda
bedenini yavaşça bana döndürmeye başladı. Omzundaki elimi düşürmeden bana doğru
döndüğünde elimdeki bakışları bana çevrildi.
Bir
anlığına nefesim kesildi.
Karanlığımın
içindeki benliğim beni gerçekliğe sürüklediğinde derin bir nefes alarak
gözlerimi araladım. Elim göğsüme çarpan kalbime yaslanmış, bakışlarım Eyşan'ın
uyuyan yüzüne düşmüştü.
"Pişt,
ne gördün lan?"
Çilingir'in
sesiyle bakışlarım ona çevrildi. Selçuk ile ikisi de ön koltuktan bana doğru
dönmüş ve merakla bana bakıyorlardı. Çilingir bir anlığına bakışlarını Selçuk'a
çevirdi.
"Kötü
bir şey gördüyse yandık. Mete'nin gördüğü rüyalar genelde çıkıyor," diye
bir açıklama yaptığında kurumuş dudaklarımı ıslatıp Eyşan'a geri baktım.
Dudaklarımı büzüp kafamı iki yana salladım.
"Bir
oğlan çocuğu gördüm," dedikten sonra Çilingir'e baktım. Dilimin ucundaki
kelimeler güçlükle dudaklarımın arasından döküldü.
"Bir
gözü mavi diğer gözü kahverengiydi," dediğimde Çilingir, şaşırarak
kaşlarını yukarıya doğru çekti. Selçuk, hafifçe gülümsediğinde kafasını iki
yana salladı.
"Ne
var bunda korkulacak?" diye sorguladığında yutkundum ve kafamı iki yana
salladım.
"Ağlıyordu,"
diye sessizce fısıldadığımda Selçuk ile Çilingir, birbirlerine bakıp önlerine
döndüler. Selçuk, bana bakmadan yüzünü sol omzuna doğru çevirdi.
"Biz
dışarıya çıkalım Çilingir, sizde toparlanıp gelin," dedi ve Çilingir'i
beklemeden arabadan indi. Çilingir'de peşinden indiğinde yeniden Eyşan'a
baktım. Gördüğüm çocuk benim çocukluğuma benziyordu ama kahverengi gözü
Eyşan'ın göz yapısıyla aynıydı. Kafamı iki yana salladım. Bir süreliğine bu
konuyu rafa kaldırmam gerekliydi.
Eyşan'ın
hareketlendiğini fark ettiğimde gülümseyerek elimi yanağına sürttüm. Gözlerini
açıp bana baktığında eğilip alnına bir öpücük bıraktım. Canımızın parçaları ona
emanet, o ise bana emanetti.
"Hatun,
geldik kalk." dediğimde yavaşça kalkmasına yardımcı oldum. Ayakkabısını
giyerken uyku mahmuru bakışlarını gözlerimde gezdirip dışarıya baktı.
"Saat
kaç?" diye sorduğunda sol bileğimdeki saate baktım. Saatim 21:00'da
durmuştu.
"Saatimin
pili bitmiş." dediğimde kıkırdayıp üzerindeki montu bana doğru uzattı.
Gülerek montumu aldığımda kapıyı açıp arabadan indim. Elimi Eyşan'a uzatıp
inmesine yardımcı olduğumda arabanın kapısını kapattım. Çilingir ile
bakışlarımız kesiştiğinde elindeki kumandaya basıp aracı kilitledi. Babam,
elini uzaktan gelin dercesine salladığında Eyşan'ın tuttuğum elini biraz daha
sıkıca kavradım.
Yayla'nın
ılıklaşmaya başlayan havası biraz olsun içimdeki gerginliği azaltmaya başlarken
Yonca ve Kubilay, el ele önümüze geçip yürümeye devam ettiler. Ferdi amca bizi
gördüğünde kollarını iki yana açtı. Sağ dudağımın kenarı çapkınca yana doğru
kıvrılırken Yonca'ya sarıldı ama bakışları bende kaldı.
Arkalarında
durduğumuzda Yonca'dan ayrılıp Kubilay'a sarıldı. Hâlâ gözleri bende kalmıştı.
Ne düşündüğünü çok iyi biliyordum. Yonca'nın ilk teğmenliğinde Barış ile ben
komutanıydık. Ondan dolayı ondaki yerimin ne olduğunu çok iyi biliyordum.
Kubilay'dan ayrılıp bedenini bana döndürdüğünde kollarına iki yana açtı.
Eyşan'ın elini yavaşça bıraktığımda bir adım ona doğru atıp sarılışına karşılık
verdim. Sırtımdaki elini sertçe iki kere vurduğunda hafifçe sırtını sıvazladım.
Geri çekildiğinde hiçbir şey demeden bakışlarını kaçırdı ve Eyşan'a baktı.
"Hoş
geldin kızım." dediğinde Eyşan, gülümseyerek Ferdi amcaya sarıldı. Sarılma
merasimi bittiğinde hepimiz eve doluşmuştuk. Annem, Eyşan, Suna teyze, Yonca,
Ayda, Alev, Lara ve Cemile tahta divanda otururken Çilingir ve Selçuk masanın
yanındaki sandalyelerde oturuyordu. Caner, Barış, Osman, Deniz, Alperen ve
Kubilay; yerdeki döşeklerde otururken babam ile Ferdi amca beni ortalarına alıp
koltuğa çökmüşlerdi.
Sağ
süründürür sol öldürür Bozkurt.
Caner
ile bakışlarım kesiştiğinde yüzünde aptal bir şerefsiz gülüşü vardı. Gözlerimi
kısıp gülümsediğimde Barış'ı koluyla dürtüp beni gösterdi. Barış, bir bana bir
de yanımda oturanlara bakıp gülmemek için dudaklarına bastırdı.
Şerefsizler. Sizi
de göreceğiz.
Boğazımı
temizleyip Ferdi amcaya baktım.
"Nasılsın
Ferdi amca?" diye sorduğumda bakışları bana çevrildi.
"Hayırlı
iş olmasa kızımı nasıl görecektim? Allah razı olsun evlat," dedi ve sağ
dizimin üzerine iki kere sertçe vurdu.
Amca
ne yapıyorsun, amca!
Dizimin
yanmasına rağmen gülmeye devam ettiğimde babamın kıkırdamasını işitebiliyordum.
"Hani,
hani neredeler?" diye bağırarak içeriye giren Eyüp ile Kubilay ve Deniz'in
kahkahasını işittim.
Kubilay
"Eyüp, kayınbiraderim nasılsın?" diye seslendiğinde gözlerimi devirip
Eyşan'a baktım. Eyşan, gözlerini belertmiş bir şekilde Yonca'ya baktığında
Yonca, gözlerini devirip kafasını iki yana sallamıştı. Eyüp, Kubilay'a omzunu
silkip Yonca'ya sarıldığında gülerek onlara bakmaya başladım. Eyüp, elini
kaldırıp Eyşan'ın dizine hafifçe bıraktı. Eyşan, elini kaldırıp Eyüp'ün küçük
elini avuçlarının arasına sakladığında derin bir iç çektim.
Anne
olmak ona çok yakışacaktı.
Eyüp,
yavaşça Eyşan'ın elinin altından elini çekti ve Yonca'ya sarılmayı bıraktı.
Ellerini yumruk yapıp gözlerini ovuşturdu. Küçüklüğünden beri bu huyundan hiç
vazgeçmemişti, ne zaman uykusu gelse böyle yapıyordu. Yonca, hafifçe Eyüp'ün
gözlerine baktı.
"Ablacım,
uykun varsa gel yatalım," dediğinde Eyüp, kafasını salladı ama esneyerek
gerindi. İçimden bir ses bana doğru geleceğini söylüyordu. Gözleri beni
bulduğunda bir kez daha gözlerini ovuşturdu ve bana doğru adımladı. Hafifçe öne
doğru kollarımı uzatıp koltuk altlarından yakalayıp kucağıma çektim. Hızlıca
kollarını boynuma sarıp sağ yanağını omzuma yasladı. Gözlerini kapatıp
esnediğinde gülümsedim.
"Yaa,"
diyen Yonca'ya küçük bir bakış attığımda Barış'ın sesini duydum.
"Mete
hatırlıyor musun? Görevden gelmiştik de Yonca'ya bile sarılmadan 'Moto
oyoyomodom Moto!' diye bağırıp kucağına zorla çıkmıştı."
Gözlerimi
kapatıp kafamı salladığımda Yonca ile Barış kendi çaplarında küçük bir gülme
krizine kapıldılar. Bakışlarım Eyüp'ün yüzüne çevrildiğinde ne kadar masum
göründüğüne baktım. Cennet kokusu dedikleri koku, burnuma yükseldi. Soludukça
soluyasım geldi. Bakışlarımı Eyşan'a çevirdiğimde dudaklarımda büyüyen bir
gülümseme var oldu.
Hayran
hayran bakma kadın, bu adam sana daha çok hayran.
Eyüp,
kollarımı sıkıca sararken nefesinin sıcaklığı boynuma vuruyordu. Küçük bedeni
huzurla gevşemişti, sanki tüm dünyadan korunuyormuş gibi. Onu biraz daha
kendime çekip sırtını sıvazladım. Gözlerim, istemsizce tekrar Eyşan'a kaydı.
Gözleri hâlâ üzerimdeydi ama bu sefer yüzünde bir gülümseme belirmişti.
Gözlerinde, açıklaması zor bir sıcaklık ve güven vardı.
Barış,
hafifçe güldü ve Kubilay'a baktı. "Kubilay şu duygusallığı boz, yoksa
ikisi birazdan film müziği eşliğinde bakışmaya başlayacak," diye
fısıldadı.
Sanki
duymadım kaşık ağızlı.
Eyüp,
aniden hafif bir inleme sesiyle kıpırdandı. Minik elleriyle boynuma daha sıkı
sarıldı. Barış ve Kubilay'ın şakalaşmalarına aldırmadan, onu daha rahat
ettirmek için hafifçe pozisyonumu değiştirdim. Göz kapakları yarı kapalıydı ama
hâlâ uyanık gibiydi.
"Moto
amca."
Çocuğum,
Mete, M-e-t-e.
Moto
değil!
"Efendim."
"Beni
yatağıma götürür müsün?" diye fısıldadı. Eyüp'ün sesi o kadar yumuşak ve
masumdu ki içimde sıcak bir şeyler kıpırdadı. Gözlerimi ona çevirdim ve hafifçe
gülümseyerek başımı salladım.
"Tabii
ki, küçük bey," dedim alaycı bir nezaketle. Onu kucağımdan kaydırmadan
yerimden kalktım. Küçük kolları boynuma daha sıkı sarıldı ve yüzünü omzuma
yasladı. Onu taşırken ayak seslerimin bile sessiz olmasına özen gösterdim.
Kubilay
arkadan seslendi. "Eyüp, o kadar ağır değilsin ama Mete'nin suratına
baksan dağ taşıyor sanırsın."
Arkama
dönmeden elimi kaldırıp bir "Beni rahat bırakın" işareti yaptım.
Barış'ın kıkırdamasını duyduğumda, içimden bu ikisini susturmak için planlar
yapmaya başladım ama o an tek düşündüğüm, Eyüp'ü güvenle yatağına taşımaktı.
Eyüp'ü
yatağına yatırırken, küçük bedeninin ağırlığı hissedilmeyecek kadar hafifti ama
o an içimde beliren sıcaklık, onu taşırken hissettiğim en değerli yük olduğunu
hatırlatıyordu. Odanın loş ışığı, yüzündeki masumiyeti daha da
belirginleştiriyordu. Küçük bir çocuk, masum, dünyadan bihaber ve güvenle
kollarıma sığınmıştı.
Onu
yatağına yatırdığımda, vücudu yorgunluktan gevşemişti ama göz kapaklarının
arkasındaki küçük hareketler, hâlâ tam uykuya dalmadığını belli ediyordu.
Üzerine nazikçe yorganı örttüm, sanki yanlış bir hareketle o masum huzuru
bozacakmışım gibi.
"Moto
amca," dedi uykulu bir fısıltıyla.
Bir an
durup yüzüne baktım. Dudaklarımda istemsiz bir gülümseme belirdi ama içimde
hafif bir hayal kırıklığı da vardı. "Mete. M-e-t-e." diye düzelttim,
kaşlarımı çatarken. "Moto değil, tamam mı?"
Eyüp'ün
uykulu gülümsemesiyle başını hafifçe sallaması, içimdeki sıcaklığı iyice
büyüttü. "Tamam, Moto amca," dedi yine.
Bir iç
çekişle gözlerimi devirdim. Küçük parmakları yorganın kenarını sımsıkı
kavramıştı, sanki hayatta güvenebileceği tek şey o örtünün altındaki güvenli
dünya gibiydi. Alnına yavaşça eğildim ve minik, sıcak tenine hafif bir öpücük
kondurdum.
"İyi
uykular, küçük bey," dedim yumuşak bir sesle.
Arkamı
dönüp kapıya doğru yürürken, Eyüp'ten bir fısıltı daha geldi. "Moto amca,
seni seviyorum."
Bir an
duraksadım. Sözleri öyle yumuşak, öyle saf bir sevgiyle söylenmişti ki, içimde
bir düğüm çözüldü. Gözlerimi kapattım, kalbimde büyüyen o sıcak duyguyu içime
çekerek soluklandım. Arkamı dönüp, gülümseyerek cevap verdim. "Ben de seni
seviyorum, Eyüp."
Kapıyı
sessizce kapatırken, içeride kalan küçük, huzurlu bir dünya olduğunu
biliyordum. Salona geçip babamla Ferdi amcanın arasına geri yerleştiğimde Ferdi
amca omzuyla omzumu dürttü. Gözlerimi ona çevirdiğimde yüzünde babacan bir
gülümseme ve gözlerinde tanıdık bir parıltı gördüm.
"Yakıştı,"
dedi alaycı ama sıcak bir tonla.
İç
çekerek gülümsediğimde Suna teyze ve Alev, elindeki çay dolu tepsilerle
geldiler. Barış, kalkıp sehpaları herkesin önüne bıraktığında ortamın sıcaklığı
huzurla dolmama neden olmuştu. Yaşadığımız her şeye rağmen nefes alabildiğimiz
anlardan birini yaşıyorduk.
Ferdi
amcanın sesiyle başlayan konuşma odadaki dikkatleri dağıtmıştı. "Evet,
yarın ne yapacağız kızım?" diye sorduğunda gözler bir anda Eyşan'a
çevrildi. Ben de hem Ferdi amcaya hem de Eyşan'a baktım. Eyşan, hafifçe
omuzlarını silkip ellerini havaya kaldırarak bilmiyorum anlamında başını iki
yana salladı. O hareketi bir an kalbime dokundu.
Ailesi
yanımızda değildi. Elbette ki biz onun ailesiydik ama geçmişin boşluğunu asla
dolduramazdık. Gözlerim istemsizce babama kaydı. O da durumu fark etmiş gibi
hafifçe iç çekti. Tam o sırada Suna teyze, elini kaldırıp Eyşan'ın sırtını
sıvazladı.
"Ohooo,
yarın çok işimiz var. Alışveriş yapılacak, elbiseler alınacak. Erkek tarafı
kendi işlerini halledecek, biz de burada hazırlık yapacağız," diye
söylendiğinde bakışlarım yeniden babama döndü. O, sessizce bana bakıp bir
gözünü kapatıp açtı.
Bu
hareket, onun dilinde "O iş bende" demekti. Küçük bir gülümsemeyle
karşılık verdim. Babamın planlı olduğunu bilirdim, o an da ne gerekiyorsa
halledeceğine emindim.
Babam,
sonunda ciddi bir ses tonuyla konuştu. "İstemeden sonraki gün kına
gecesini burada yapacağız. Düğün ise Şırnak'ta olacak."
Bu
sözler, odadaki havayı kısa bir anlığına değiştirdi. Herkes sessizleşti. Gözler
bir anda Eyşan'a döndü. Onun heyecanlı bakışlarını gördüm, gözlerinde bir
parıltı vardı, sanki her şeyin hayalini kuruyordu. İçimde bir sıcaklık yayıldı.
Kendimi tutamayarak sağ gözümü kırptım, bu küçük jestim onu biraz daha
neşelendirmişti.
Alev
araya girdi. "Ee, peki yarın kiminle alışverişe çıkılıyor? Gelin hanımın
yanında kim var?"
Selçuk
ve Osman aynı anda ellerini kaldırdılar. Osman, Selçuk'a söz verdiğinde
Selçuk'un bakışları Alev'e çevrildi.
"Eyşan,
sen, Yonca, Lara, Cemile, Ayda, Osman, Deniz, Alperen, Kubilay ve ben sizinle
geleceğiz," dedi ve onaylamak istermişçesine bana baktı. Kafamı sallayıp
bende Alev'e baktım.
"Caner,
Barış ve Çilingir'de bize eşlik edecekler," diye söylendiğimde bakışlarım
nedensizce Caner'i buldu. Yüzüne yerleştirdiği mutluluğu hızlıca kamuflaj edip
gözlerindeki parıltıyı bana sunmaya devam etti. Gözlerimi kaçırıp derin bir
nefes aldım. On dokuz seneden beri ne çektiğimi görmüştü ve bugün, o
çektiklerimin neye dönüştüğünü izlemek ona mutluluk kaynağı olmuştu.
5 Nisan
2022 / Lapazan Yaylası, Trabzon
Mete
Mert Çakır, Ağzından
"Mee!"
"Oğlum
tutsana kaçacak salak!"
Babamın
ve Caner'in bir keçiyi tutamamaları kahkahalarımı da tutmama engel olmuştu.
Çilingir ve Barış, gülme krizine girmiş bir şekilde babam ile Caner'in peşinden
koşarken kafamı iki yana sallayıp yanımdaki adama baktım.
Gülüşlerimin
arasından "Sağ ol amca," deyip pikap araca yüklemeye çalıştıkları
keçiyi izledim. Ulan, keçinin ne günahı vardı da bizimkilerin elinde kaldı?
Yavaş adımlarla onlara doğru ilerlediğim sıra babam, keçiyi yandaki demire
bağlayıp Caner'e döndü. Alt dudağını dişleyip gülmeye başladığında Caner,
gözlerini devirip çapkın bir tebessüm etti.
Eyşan,
bizimkilerle birlikte elbiselerini almış ve eve geri dönmüşlerdi. Bizde sadece
keçi, çiçek, çikolata ve kıyafet vardı. Yüzük ve takılarımız yoktu. Annem,
arabanın camını açıp kafasını dışarıya sarkıttı.
"Hadi,
hadi daha yüzük bakmaya gideceğiz!" diye çemkirip kafasını geri çektiğinde
babam kafasını iki yana sallayıp arabanın kapısına ilerledi. Çilingir ve Barış,
pikaba ilerlerken Range Rower'a binip arabayı çalıştırdım. Caner, yanımdaki
koltuğa oturduğunda hızlı bir manevra ile yola koyuldum.
Eyşan
ile ilk tanıştığımız günlerden bu yana, hayatın onunla ne kadar karmaşık ama
bir o kadar da anlamlı hale geldiğini düşündüm. Onunla evleneceğim gerçeği...
Bu düşünce göğsüme sıcacık bir ağırlık gibi oturdu. Dudaklarımdaki küçük bir
tebessüm olurken direksiyonu biraz sıktım.
Sanki
göğsümde bir davulcu var, hızla ritim tutuyordu. Çocukken yayladan aşağı
yuvarlanırken hissettiğim o kontrolsüz heyecana benziyordu bu ama aynı zamanda
bu heyecan, içime garip bir huzur yayıyordu.
Direksiyonun
deri kaplamasını parmaklarımın altında hissederken, o huzur ve çılgın ritim
arasında bir denge arıyordum. Kalbim sanki bir maraton koşuyordu ama bu
maratonun nereye varacağını biliyordum: Eyşan'a. Onu düşündüğüm her an, bu
hızlanmaya alışmak zorundaydım ama bu alışkanlık, her seferinde yeni bir
heyecan dalgası yaratıyordu.
Kuyumcunun
olduğu alana yaklaştığımızda arabayı park edip emniyet kemerimi çıkarttım.
Caner, babam ve annem aynı anda arabadan inerken hızla peşlerinden indim. Aracı
kilitleyip kuyumcuya doğru yürüdüğümde babam ile annem bizden önce girdiler.
"Kolay
gelsin," dedi babam dükkân sahibine.
Babam,
"Söz yüzüğü bakmaya geldik," deyince kuyumcunun yüzünde anlamlı bir
gülümseme belirdi. "Tabii, buyurun," dedi adam ve vitrinden birkaç
küçük kutu çıkardı.
Tezgâhın
üzerine dizilen kutuların kapağı açıldığında, her biri parlayan farklı
tasarımlardaki yüzükler ortaya çıktı. Altın, beyaz altın, ince detaylı,
taşlı... Gözlerim onların arasında gezinirken annem elini uzatıp birini seçti.
"Bu çok zarif," dedi, yüzüğü ışığa doğru kaldırarak. Babam ise kolunu
göğsünde bağlayıp eleştirel bir bakışla yüzüğe baktı.
"Zarif
ama fazla sade değil mi?" diye mırıldandı. Annem, babama aldırmadan
kuyumcuya dönüp başka bir tasarımı göstermesini istedi.
Caner
ise yanımda durup hafifçe dirseğiyle beni dürttü. "Hadi oğlum, karar
vermek için bekleme," diye alaycı bir şekilde güldü. "Yüzük seçmek bu
kadar zor olmamalı, Mete."
O an
içimde bir tereddüt belirdi. Bu yüzüğün Eyşan'ın parmağına taktığımda
hissettireceği anlamı düşündüm. Bu yüzük, sadece bir metal parçası değildi.
Bizim hikâyemizi, bağlılığımızı, belki de gelecek için verdiğimiz sözü temsil
edecekti. Bu düşünce, kalbimin yeniden hızlanmasına neden oldu.
Gözlerim
kutularda gezindi. En sonunda, kenarında ince taşlarla süslenmiş zarif bir
yüzüğü işaret ettim. "Bu olabilir," dedim, sesim bir tık kısık. Annem
hemen yüzüğe baktı ve gülümseyerek başını salladı.
"Bence
bu çok güzel. Sen ne düşünüyorsun Caner?" dedi.
"Yengem bunu
beğenir," dedi Caner, hafif bir sırıtışla. "Ama yüzükle birlikte bir
mektup da yazar mısın? Hani, duygusal anlar için."
Gözlerimi
ona devirdim. "Sana fikir danışanda kabahat Caner."
Yüzüğü
seçtikten sonra annem hemen kuyumcuya döndü. "Şimdi altınlara
bakalım," dedi kararlı bir sesle. Babam, "Fazla abartmayalım,"
diye itiraz etmeye kalkışsa da annemin bakışıyla sustu. Caner ise başını geriye
atıp kısık bir kahkaha attı.
"Oğluna
bilezikler lazım baba, cimrilik yapma şimdi," dedi Caner, babamın omzuna
hafifçe vurarak. Babam derin bir iç çekip vitrindeki altınlara doğru ilerlerken
kuyumcu, camın altından birkaç bilezik setini çıkardı.
"Bunlar
son model," dedi kuyumcu, bilezikleri tezgâhın üzerine dizerken. İnce
işçilikle işlenmiş setler, ışık altında parıl parıl parlıyordu. Annem bir
tanesini eline aldı ve dikkatlice incelemeye başladı.
"Bu
fazla ince," dedi, ardından diğerine geçti. "Bu daha iyi gibi."
Babam,
annemin elindeki bileziğe baktı. "Kaç gram bu?" diye sordu kuyumcuya.
"Yirmi
beş gram, beyefendi. Çok zarif bir modeldir."
Babam
istemsizce kaşlarını kaldırdı. "Ağır değil mi?"
Caner
hemen araya girdi. "Baba, ağır olacak ki gösterişli olsun."
Kuyumcu
başka bir bilezik seti daha çıkardı. "Bu biraz daha hafif ama işçiliği
aynı derecede şık." Annem, hafif olanı bir süre elinde tarttı ve sonunda
başını salladı. "Bu olabilir," dedi.
Sadece
bilezikle kalmadık. Annem, kolye ve küpe setlerine de göz atarken Caner usulca
yanıma yaklaştı. "Altın almayı da tamamlayalım, ondan sonra dönelim.
Burada daha çok oyalanırsak, yengem kızmaya başlayacak.
Kızlarla grupta terör estiriyorlar."
İçimden
hafif bir gülümseme geçti. Eyşan'ın, bizim ne kadar uğraştığımızı bilseydi,
herhalde o da gülmekten kendini alamazdı. Kuyumcu, seçilen takıları özenle
kutulara yerleştirirken, annem hâlâ başka bir şeylere bakıyor gibiydi.
"Anne,
yeter artık. Bir çuval altınla mı gideceğiz?" dedim, gözlerimi devirerek.
"Bu
işler öyle aceleye gelmez oğlum. Yağmur'uma benim sözüm var," dedi, bana
ters ters bakarak. O an sustum. Bir süre boyunca seçtiklerini paket
yaptırdıklarında derin bir nefes aldım.
Caner'in
"O halde artık sıra bende," dediğini duyduğumda kaşlarımı hafifçe
kaldırarak ona döndüm. Ellerini ceplerine sokmuş, vitrindeki takılara
odaklanmıştı. Gözlerinde tanıdık bir ciddiyet vardı. Genelde neşeli ve alaycı
bir tavır sergilerdi ama bu an farklıydı.
"Hayırdır
Caner, ne seçiyorsun?" dedim, onu dikkatle izlerken.
Bakışlarını
bana çevirmeden, "Bize de lazım olur," diye mırıldandı.
"Bize
mi?" Anlamamış gibi başımı eğdim ama içten içe ne demek istediğini tahmin
ediyordum. Yine de onun bu durumu kendi ağzından itiraf etmesini izlemek
eğlenceli olacaktı.
Caner
hafifçe gülümsedi ve sonunda bana baktı.
"Aptala
yatma. Sen Eyşan'a yüzük bakarken ben Lara'ya boş boş mu bakacağım?"
Bu
itiraf hem şaşırtıcıydı hem de beklediğimden daha doğaldı. Dudaklarım
istemsizce yukarı kıvrıldı. "Demek öyle. Lara'yla ciddi düşünüyorsun, sanırım?"
Omuzlarını
silkerek, "Düşünmesem niye buradayım?" dedi ama bu sırada
kulaklarındaki hafif pembeleşmeyi fark ettim.
"Peki,
ne almayı düşünüyorsun?" dedim, kollarımı göğsümde birleştirerek.
Caner
ellerini ceplerinden çıkardı ve kuyumcuya döndü. "Bir kolye olabilir. Onun
tarzına uygun bir şey bulabilirsek."
Annem,
Caner'in sözlerini duyunca hemen kuyumcuya yaklaştı. "Lara için mi bir şey
bakıyorsun? Söylesene oğlum!" dedi heyecanla.
Caner
kızaran kulağını kaşıyarak, "Anne, sakin ol. Daha seçmedim," dedi ama
annemin yüzündeki ışıltıyı görünce kaçamayacağını anladı.
Kuyumcu,
nazik bir şekilde vitrindeki kolye ve bileklikleri çıkarmaya başladı. Annem ise
her birini Caner'in eline tutuşturarak, "Bu sade ve şık. Yok yok, bu daha
güzel!" diye yorumlar yapıyordu.
Ben bir
köşeye çekilip Caner'in bu durumdan nasıl kurtulacağını izlemeye koyuldum.
Yüzünde hafif bir çaresizlik vardı ama aynı zamanda gözlerindeki o belli
belirsiz heyecan, Lara için doğru olanı bulmaya çalıştığını gösteriyordu.
Sonunda,
ince zincirli ve ucunda Lapis Lazuli, diğer ismiyle Laciverttaşı bulunan bir
kolyeyi seçti. "Bu, onun tarzı," dedi, kolyeyi elinde tutarak.
Gözleri bir an için dalgınlaştı.
"Güzel
seçim," dedim sessizce.
Caner
başını salladı.
"Biliyorum."
O an,
Caner'in Lara'ya karşı hissettiği şeyin ne kadar derin olduğunu daha iyi
anladım. Bu yalnızca bir kolye değildi; belki de onun için bir başlangıcın
işaretiydi.
5 Nisan
2022 / Lapazan Yaylası, Trabzon
Asena
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
Mete,
benim kalbimin en sığ köşesinden kopup gelmiş bir aşkın varlığıydı. İntikam
için yemin etmiş bir kadın, bugün sevdiği adamla bir yolun başlangıcına adım
atacaktı. Bugüne kadar onlarca kez ölümle burun buruna geldim. Gözlerimin içine
bakan düşmanların nefretini hissettim. Yoldaşlarımı toprağa verirken, ellerimi
yumruk yapıp gücümü içime çektim. Ama bugün... Bugün neden ellerim titriyordu?
Bu
düşüncelerle oturduğum koltuktan kalktım ve aynanın karşısına geçtim. Kendimi
dikkatlice süzdüm. Üzerimde bir üniforma yoktu, normal bir kıyafet yoktu. Bebek
mavisi, üzeri yer yer nazik taşlarla kaplı, omuzlarımdan dirseklerime kadar
uzanan bombeli kolu ilk defa bana farklı gelmişti. Bu zamana kadar aynanın
karşısına birçok kişilikte çıkmıştım ama bu sefer ki farklıydı.
Sevdaya
tutulmuş bir kadındım.
"Güzel
olmuş mu?" diye sordum, odanın köşesindeki Yonca'ya.
O, beni
baştan aşağı süzüp kocaman gülümsedi. "Eyşan yüzbaşım, neredeyse
tanıyamadım. Şaka, şaka. Mete abi bu halini görse, bence seni hemen
kaçırır."
Kaşlarımı
çattım ama Yonca'nın samimi gülüşü içimdeki ağırlığı bir nebze hafifletti. Yine
de bunu ona belli etmedim. Sanki gözümün önünde iki dünya birden çatışıyordu.
Bir yanda asker Asena Eyşan Boduroğlu, kararlı, sert ve duygularını kontrol
eden. Diğer yanda, içimdeki Eyşan... Daha savunmasızdı. Bugün ikinci tarafın
kazandığını hissettim ve bundan pek de memnun olmadım.
Yonca
yanıma yaklaşıp saçlarımı düzeltti. "Endişelisin, değil mi?" dedi
alçak bir sesle.
Başımı
salladım. "Saçma ama evet. Sanki bu kadar şey yaşadıktan sonra bu durumun
beni bu kadar etkilemesi mantıksız."
"Bu
mantıksız değil," dedi Yonca. "Belki de savaştığın düşmanlardan daha
güçlü bir şeyle yüzleşiyorsun: kendinle."
Bu
cümle, içimde yankılandı. Haklıydı. Burada, yaylanın ortasında, kendi savunma
mekanizmalarımı bir kenara bırakıp bir insanın hayatına ortak olma düşüncesiyle
yüzleşiyordum.
Kapıdan
gelen tıklama sesiyle irkildim. Kapı açıldığında Alev, kafasını uzattı ve aralı
dudaklarıyla beni baştan aşağıya süzdü.
"Oha,"
deyip kapıyı biraz daha aralayıp içeriye girdi. Gözlerindeki yeşil harelerde
büyük bir şaşkınlık vardı. Bir an, hiç konuşmadan birbirimize bakmak gibi garip
bir sessiz anlaşma oldu ama sonunda, gülümseyerek bir adım daha attı ve başını
hafifçe eğdi.
"Eyşan,
çok güzel olmuşsun," dedi, sesindeki hoş tını kalbimin hızlanmasına neden
oldu. Bir an, ne diyeceğimi bilemedim.
"Kendimi
değişik hissettim yahu," deyip güldüğümde Alev'in arkasından Lara, Ayda ve
Cemile göründü. Lara, dudaklarındaki ıslıkla üzerimi süzerken gülerek kafamı
iki yana salladım.
"Mete
bayılmasın?" diye sorduğunda omuzlarımı kaldırıp indirdim. Göğüs kafesimi
patlatıp çıkacak kalbim, onu değil beni bayıltmak için adeta çırpınıyordu.
"Çap
çap, kendinize gelin amına koyayım," diyen Alev ile derin bir nefes verip
dik durmaya çalıştım. Küfrettiğine göre, o da heyecanlanmıştı. Ellerimi
birbirine sürtüp parmağımdaki yüzüğü düzelttim.
"Kızlar,
gelebilir miyiz?"
Osman'ın
sesiyle derin bir nefes aldım.
"Gelin,"
diye seslendim ama sesim içime kaçmış gibi çıktı. Boğazımı temizledim.
"Gelin!"
diye tekrar ettiğimde Osman, içeriye girdi. Üzerinde beyaz gömlek ve siyah bir
pantolon vardı. Bakışları üzerimde gezinip hızla bana döndü ve dudaklarına
büyük bir tebessüm yerleştirdi.
"Kamuflaj
giymemişsin?" deyip güldüğünde Deniz, Kubilay ve Selçuk'ta içeriye girdi.
Deniz ve Kubilay, şaşkınlıkla açılan ağızlarını hızla kapatırken Selçuk,
ellerini havaya kaldırdı.
"Kız
kardeşimin güzelliği halis mi?"
Cümlesi
utanmama sebep olurken gülerek kafamı iki yana salladım.
Selçuk,
gülerek "Her neyse, biraz daha heyecanlanırsan kalp ritminden bayılacaksın,"
dedi ve cebindeki kırmızı, küçük bir kuşağı Osman'a uzatıp sağ kolunu gösterdi.
"Tak
bakalım, kız kardeşimin sağdıcı olduğum belli olsun," dediğinde Osman,
gözlerini devirdi ve kuşağı alıp Selçuk'un sağ dirseğinin biraz üstüne bağladı.
Hepsinin üzerinde beyaz gömlek ve pantolon vardı. Arkalarında beliren Suna
teyze ile hepimiz ona döndüm.
"Çocuklar,
gelmek üzerelermiş. Haydi dışarıya çıkalım."
Kalbimin
ritmi daha da artarken derin bir nefes verip sağ elimi kalbimin üzerine
yasladım. Gözlerim bir süre Suna teyzeye odaklandı. Onun sakin tavrı, her şeyin
düzeleceğini ima ediyordu ama hâlâ kalbimdeki sıkışıklık geçmemişti. Birkaç kez
derin bir nefes aldım ama kalbim sanki her nefeste biraz daha hızlı çarpıyordu.
Osman,
Selçuk'un kuşağını bağlamayı bitirip gülerek bana döndü. "Sadece heyecan
yapma," dedi, bakışlarında bir şaka vardı. "Bayılma sakın."
Sakince
başımı salladım ama gözlerim bir an daha hızlıca döndü. Sadece bu kadar mıydı?
Her şey hâlâ aklımda çalkalanıyordu. Sonra, Alev'in gülüşü kulaklarımda
yankılandı.
"Hadi,
haydiiii!" Alev, koluma girip hafifçe sarstığında içimdeki heyecanı bir
nebze atmaya çalıştım. Hep birlikte evin önüne çıktığımızda temiz havadan dolu
dolu ciğerlerime çektim. Selçuk, yanıma gelip sağımda durduğunda gözlerimi ona
çevirdim. Gülümseyerek sol gözünü kırptığında solumda Ferdi amca ve Suna teyze
belirdi.
Uzaklardan
bize doğru yaklaşan, altı arabayı gördüğümde kaşlarım şaşkınlıkla yukarıya
doğru kıvrıldı. En öndeki üç arabadan dışarı çıkmış kol vardı. Elinde tuttuğu
kırmızı fişek, havaya büyük bir sis bulutu bırakıyordu. Davul sesleri kulağıma
yükseldiğinde titrek bir nefes aldım. Korna sesleri davul seslerine
karıştığında altı arabada arka arkaya sıralanıp önümüzde durdular.
"Keçi
mi o?"
Osman'ın
sorusuyla Ferdi amcanın güldüğünü işittim. En öndeki arabadan Çilingir
indiğinde onun da sağ kolunda Selçuk'un taktığı gibi bir kırmızı kuşak vardı.
Arkasındaki arabadan hemen Barış indi. Onun arkasındaki araçtan daha önce hiç
görmediğim bir adam inerken bakışlarım hemen arkasındaki araca takıldı.
Arabanın kapıları aynı anda açıldığında Caner, alaylı bir gülüş atıp arka
kapıya uzandı. Kapıyı açtığında Hümeyra annem, arabadan inip beni alacaklı
gözüyle süzüp gülümsedi.
Alacaklar
zaten salak!
Sussana
sen.
Bakışlarım
sola doğru kaydığında Mete'yi gördüm. Kalbimin ritmi, artık bedenimi delicesine
çarpıyordu. Üzerinde; gömleği de dahil olmak üzere simsiyah bir takım vardı.
Ceketinin cebindeki köşeden, yakasına doğru uzanan bir zincir vardı.
Uçlarındaki bağlı broşların tam olarak ne olduğunu görememiştim.
Bakışlarım
yüzüne yükseldiğinde kaşları hafifçe yükselmiş, dudaklarında çarpık bir
gülümseme ile üzerimi süzdüğünü gördüm. Gözlerimiz birbirine çekildiğinde bir
anlığına bakışlarının bir şimşek misali çaktığını fark ettim. Tek kaşı alayla
yukarıya yükselip olması gereken yerde durdu.
Barış,
elinde beliren çiçek ve çikolatayı Mete'ye verdiğinde Mete, Caner, Alparslan
babam ve Hümeyra annem bize doğru ilerlemeye başladı. Attıkları her adımda
yutkunmaya çalıştım.
Öleceğim
heyecandan!!!!
Sus,
n'olur sus.
Mete,
elindeki çiçekleri bana uzattığında gürültülü bir nefes aldığını fark ettim.
Elindeki çikolatayı gülerek Selçuk'a verdi. Hâlâ elindeki çiçeği bana doğru
uzatırken bakışları gözlerime çevrildi.
"Çiçeği
almayacak mısın?" diye sorup dişlerini gösterircesine sırıttı.
Gözlerimi
kırpıştırdım. "Ha," deyip ellerimi uzattım ve çiçeği kucağıma aldım.
Kocaman bir bukette yasemin çiçekleri vardı.
Sandık
bulamışlar gibi... Kocaman buketle çiçek getirmiş zalımın oğlu.
He ya.
Alev'i
bulup çiçeği işaret ettiğimde hızla geldi ve elimdeki çiçeği aldı. Ferdi amca
ile Alparslan babam tokalaşırken, Hümeyra annemde Suna teyze ile tokalaşıyordu.
Çilingir, yanımıza gelip elini Selçuk'a uzattı.
"Merhabalar
efendim, ben damadın badisiyim."
Selçuk,
hızla elini uzattı.
"Merhabalar
efendim, bende gelinin abisiyim."
Tokalaşıp
gülüştüklerinde Ferdi amca çenesiyle bize evi işaret etti. Hep birlikte içeriye
geçtiğimizde Yonca, beni çekiştirerek mutfağa doğru sürükledi. Cemile ve Yonca,
kahveleri hazırlamaya başladıklarında ben malca ayakta bekliyordum. Alev,
yanıma gelip hafifçe sarstı.
"Kızım
kendine gel, lütfen Eyşan," dedi, gülerek.
Ellerimi
teslim olurcasına havaya kaldırıp derin bir nefes verdim. Ellerimi birbirine
sürtüp Yonca'ya doğru ilerledim.
"Evet,
ne yapıyorum?" diye sorduğumda kafasını iki yana salladı.
"Biz
diğerlerinin kahvesini veririz, sen sadece babama, anneme, Alparslan albaya ve
Hümeyra teyzeye kahveleri dağıtacaksın. En sonda Mete'ye vereceksin,"
dedi.
Biz
Mete'ye çoktan verdik ki? Hatta çocuklarımız olacak...
Lan
sus!
Kafamı
sallayıp bir şey demeden kahveleri hazırlamasını bekledim. Yonca, kahveleri
bardaklara bol köpüklü bir şekilde ayarladığında Alev, hızla tezgâha atladı.
"Tuz,
koydun mu?" dedi ve Yonca'ya baktı. Yonca, korkuyla Alev'e baktı.
"Hayır,
Mete abim gebertir beni."
Alev,
gözlerini devirip tuza uzandığında hızla elini tuttum.
"Hayır,
bunu istemiyorum. Ağzının tadı bozulmasın," dediğimde burnundan bir nefes
verip aldığı tuzu geri yerine koydu. Tepsiyi sıkıca tutup derin bir nefes aldım
ve salona doğru yürüdüm. Kubilay'ın kucağındaki Eyüp'e küçük bir bakış atıp
Hümeyra anneye doğru ilerledim. Hafifçe dizlerimi kırıp tepsideki kahveyi
almasını bekledim. Yüzündeki tebessümle hayran olmuşçasına bana bakıyordu.
"Pek
güzel, maşallah," dedi ve kahvesini aldı. Ağzım kulaklarımda bir şekilde
cevap veremeden Alparslan babaya döndüm. Kahvesini alıp "Maşallah,"
dediğinde Suna teyzeye ve Ferdi amcaya kahvelerini uzattım. İkisi de aynı anda
kahvelerini aldıklarında bakışlarımı Mete'ye çevirdim.
Mavi
gözleri, bana 'Tuttum seni, gel bana,' dermişçesine hafifçe irileşti.
Mavilerini gizleyen bir siyahlık bürüdü. Dudaklarındaki küçük tebessüm, sanki
orada hep varmışçasına asılı kaldı. Önünde durup kahveyi uzattığımda
bakışlarını benden çekmeden kahvesine uzandı.
Sadece
benim duyabileceğim bir ses tonuyla, "İçimi titrettin be hatun," diye
fısıldayıp kahvesini aldığında yutkunup geri çekildim. Alev uzanıp elimdeki
tepsiyi aldığında yavaşça Mete'nin yanındaki sandalyeye oturdum. Mete, önümüze
koyulan sehpaya bakmadan kahvesini yudumladı. İki büyük yudumda sıcak kahveyi
bitirdiğinde boş fincanı sehpanın üzerine bırakıp elini ceketinin iç cebine
soktu.
Elini
ceketinin cebinden çıkarttığında parmaklarının ucunda yasemin çiçeği tutuyordu.
Hafifçe sağ elini kaldırıp yasemin çiçeğini sol kulağımın üzerine sıkıştırıp
gözlerini kapatıp açtı.
Sen,
yasemin çiçeklerinin olduğu her yerdesin Yağmur'um.
Zihnimde
çınlayan babamın sesiyle dudaklarımda büyük bir gülümseme oldu. Babam, zihnimde
annem ise her yerdeydi. Gözlerimi kırpıştırarak Hümeyra anneye baktığımda
dudaklarındaki gülümsemeyle kafasını sağa doğru eğdi. Dudaklarını araladı ve
kıpırdatarak 'Yağmur'umun yavrusu' dedi. Dudaklarımı kapatarak
gülümsemeye devam ederken Ferdi amca boğazını temizledi ve Alparslan babama
baktı.
"Ee
Alparslan Bey, nasılsınız?" diye sorduğunda ellerimi uyluklarımın üzerine
koydum. Terleyen avuç içlerimi hafifçe bastırıp sürttüm. Alparslan babam,
elindeki fincanı sehpanın üzerine koyup Ferdi amcaya baktı.
"İyiyiz
çok şükür diyelim, bu günleri de gördük. Siz nasılsınız?" diye bir cevap
verdiğinde Caner'in kıkırdamasını duydum. Hepimizin bakışları Caner'e
kaydığında kulaklarının kızardığını gördüm. Ellerini havaya kaldırıp salladı.
"Pardon,
siz devam edin," deyip bize doğru baktı. Bakışları Mete'de kalırken alaylı
bir şekilde tebessüm etmeye devam etti. Mete'ye baktığımda gözleri
gözlerimdeydi. Caner için, 'Salak bu çocuk ya' dercesine bakıyordu.
"Bizde
iyiyiz hamdolsun. Sebebi ziyaretiniz nedir?" diye sorduğunda Ferdi amcaya
baktım.
Dalga
mı geçiyorsun?
İç
sesim ilk defa haklıydı.
Alparslan
babam, ellerini dizlerinin üzerine koyup Mete'ye baktı ve sağ eliyle Mete'yi
gösterdi.
"Benim
oğlum; aynı sofrada yemek yediğim, aynı kıyafeti paylaştığım, kardeşim
saydığım, birlikte sırt sırta verip çarpıştığım, benim için canını, onun için
canımı verebileceğim adamın kızına âşık oldu," dedi ve bakışlarını Ferdi
amcaya çevirdi.
"Sebebi
ziyaretim," dedi ve durdu. Havadaki elini sağ dizinin üzerine koyup
yutkundu. "Ethem ve Yağmur'un yavrusunu, sizden oğluma istemeye
geldim."
Kulağımın
arkasındaki yasemin çiçeği burnuma öyle bir koktu ki dokunsalar ağlayacak hale
geldim. Gözlerim doldu, bir sağımdan bir solumdan yaş aktı. Çenemde duraksayan
yaşlar, Mete'nin avcuna sürülerek alındı. Ben ise sadece Ferdi amcaya
bakıyordum.
Onların
yokluğu, içimde her geçen gün daha derin bir boşluk bırakmıştı ama işte burada,
bu anın içinde, her şeyin en derin acısıyla karşılaştım. Ne kadar zaman geçti
ne kadar kalbimde onları yaşatmaya çalıştım ama her hatırladığımda, acısı hep
taze kalıyordu. Şimdi, burada, o anı yeniden yaşamak zorundaydım.
Ferdi
amca, gözlerinde bir anlık donmuş bir ifadeyle bakarken, dudaklarını ısırıp,
içindeki acıyı bir anlık susturdu ama bir saniye sonra, yutkunarak derin bir
nefes aldı. Gözleri, ne söyleyeceğini bekleyen bir sessizlikle doluydu. Her
şeyin farkındaydı; söylenen her kelimenin, her hareketin ne kadar ağır olduğunu
ama yine de gözlerinden bir güven belirip, sonunda başını hafifçe salladı.
"Kız
çocuklarının ruhları, babalarının kalplerine bağlı olur. Hiçbir güç ve kuvvet o
bağı oradan çekip çıkartamaz. Bir annenin kızına olan sevgisi ise kızından akan
göz yaşı gibidir. En zor anda bile gözündeki pınardan bir gün süzüleceğini bile
bile sever. Kız çocukları, bir ailenin yapı taşıdır. Yuvayı tıpkı dişi kuşun
yaptığı gibi."
İçime
dolan cümlelerle, dudaklarımda büyük bir tebessüm inşa ettim.
Kızım;
canımın içi, bir tanem. Biz senin yanındayız.
Babamın
cümlesi yeniden kulaklarıma ulaştığında Ferdi amcanın bakışları beni buldu.
Dudaklarımdaki sıcak tebessüm ile kafamı eğip kaldırdığımda onun da
dudaklarında büyük bir gülümseme oldu.
"Senin
gönlün var mıdır kızım?"
Senin
gönlün var mıdır kızım?
Dudaklarımı
yalayıp dişlerimi gösterircesine gülümsedim.
"Var
baba."
Alev'in
kalkıp salondan çıkarken benim bakışlarım Ferdi amcada takılı kalmıştı.
Boğazını temizleyip kafasını sağa doğru çevirdi ve sağ elini yanağına götürdü.
Bir kez öksürdü ve yeniden Alparslan babama döndü.
"Kızımın
rızası varsa bize de hayırlı olsun demek düşer," dediğinde Mete'nin ayağa
kalktığını fark ettim. Elini bana uzattığında hızla elini tutup ayağa kalktım.
Gözlerimiz birbirine kenetlendiğinde mavilerinin etrafını sarmış kırmızı
çizgiler oldum. Gözlerini kapatıp açtığında ruhumu ferahlatan bir gülümseme
bahşetti. Ona bakarak gülümsediğimde Alev, elindeki tepsiyle bize doğru
yaklaştı.
Gözleri
kızarmıştı, çiçeğimin.
Gülerek
bana baktığında sağ gözümü kırptım.
"Ee
yüzükleri kim takacak?" diye sorduğunda Ferdi amca, hızla Selçuk'a baktım.
Selçuk, boğazını temizleyip bize doğru yaklaştı ve Mete'yi kalçasıyla ittirdi.
İstem dışı kahkaha attığımda Mete ve Selçuk birbirlerine gülerek bakıyorlardı.
Selçuk, Alev'in tuttuğu tepsideki yüzükleri alıp büyük olanı Mete'nin sağ yüzük
parmağına, diğerini de benim yüzük parmağımdaki yüzüğün üzerine taktı.
Derin
bir nefes alarak Mete'ye baktığında Mete, ilk defa saklamadığı hayran
bakışlarıyla Selçuk'un gözlerine bakıyordu. Selçuk, elini omzuna koydu ve
hafifçe eğildi.
"Ben
sana bu zamana kadar koruyup kolladığım kız kardeşimi emanet ediyorum. Yolunuz
bir, canınız ortak olsun," dedi ve doğrulup bana baktı. Gözlerindeki
hayranlık gözlerime sızdı. Selçuk'un gözleri, sadece bir abinin değil, bir
koruyucunun bakışlarıydı. Yüreğimi ferahlattı. Elini havaya kaldırıp saçlarımı
okşadı.
"Ben
seni; ne olursa olsun koruyup kollayacak, seni göz bebeğiymiş gibi seven Mete
Mert Çakır'a emanet ediyorum. Yolunuz bir, canınız ortak olsun," dedi ve
tepsideki makası aldı. Yüzüklerimize bağlı kırmızı kuşak, yıllar önce, ben daha
annemin karnındayken birbirimize bağlanmış o ipin şimdiki simgesiydi.
"A
aaa Mete, makas kesmiyor," deyip piç gülüşüyle Mete'ye baktı.
Kalbime
devrilen mutluluğun kahkahası dudaklarımdan dökülürken Mete'ye baktım. Mete'de
kahkaha atarak bana baktığında aynı anda kafamızı iki yana salladık. Mete,
gözlerini kısıp sol elini cebine sokup bir tutam parayla çıkarttığında tepsinin
içine bıraktı.
Selçuk,
gülerek makası kuşağın ortasına getirdi ve kesti. Aşağıya süzülen kuşaklar,
parmaklarımızdaki yüzüklerde kalırken bakışlarımı Mete'ye çevirdim. Ellerini
havaya kaldırıp ellerini yanaklarıma koydu.
"Hayatımın
en büyük döngüsü, ruhuma yeniden hoş geldin," deyip dudaklarını alnıma
bastırdığında gözlerimi kapattım.
Üzerimize
vuran flaşla Mete'nin burnu burnuma çarptı. Gözlerimi açıp ona baktığımda
gözlerini açıp gözlerimin içine baktı. Yavaşça benden ayrılıp Ferdi amcaya
ilerlediğinde Alparslan babama doğru ilerledim. Uzattığı elini öpüp alnımı
dokundurdum. Hümeyra annemin elini öpüp alnıma dokundurdum. Kollarını iki yana
açıp sarıldığında sarılışına karşılık verdim.
Kalbimizin
en kırık noktalarını hissettim. Birbirine çarpan gövdemiz aslında neler
yaşadığımızın ve içimizden neleri geçirdiğimiz anlamını taşıyordu. Yavaşça geri
ayrıldığımızda Suna teyzenin elini öpüp alnıma dokundurdum. Sarıldığımızda bir
annenin şefkati gibi kucakladı içimi. Aynı sıkılıkta onu kucaklayıp
ayrıldığımda Ferdi amcayla göz göze geldim.
Elini
hafifçe havaya kaldırdığında elini tutup dudaklarımı bastırdım ve ardından
alnıma dokundurdum. Bakışları bir babamın sıcaklığı gibi sardı ruhumu. Havadaki
eli saçlarımın üzerinde gezindi.
Bana,
babamın dokunuşu gibi dokundu.
"Hayırlı
olsun kızım."
Hayırlı
olsun kızım.
"Teşekkür
ederim baba," dediğimde parmakları ne ara aktığını bilmediğim göz
yaşlarımı sildi. Saçlarıma bastırıp beni göğsüne yasladığında ellerimi beline
sarıp gözlerimi yumdum.
Kızım,
hayattaki en güzel varlığım. Biz her daim kulağının arkasındaki o yasemin
çiçeğindeyiz. Rüyalarının bir köşesindeyiz. Artık, mutlu olma zamanı Eyşan.
Gözlerimi
açıp yavaşça Ferdi amcadan ayrıldığımda Osman'ın bana bakışlarını fark ettim.
Yeşil gözlerinde annemi gördüm. Hızlıca kollarımı açıp Osman'a sarıldığımda
beni hiç beklemeden bana sarıldı. Sırtını sıvazlayıp geri çekildiğimde Deniz ve
Kubilay aynı anda bana sarıldı.
Kardeşlerim,
biriciklerim.
Geriye
çekildiklerinde bakışlarım Caner ile kesişti. Ellerini ceplerine sokup
dudaklarındaki buruk bir tebessümle kafasını eğip kaldırdı. Belime sarılan
ellerle Lara, Cemile, Ayda ve Alev olduğunu fark ettim. Kollarımı havaya
kaldırıp onların sarılışına karşılık verdiğimde bakışlarım Çilingir ve yanında
duran kişiye çevrildi. Kafalarını aynı anda eğip kaldırdıklarında aslında
ikisinin de o an birbirlerine benzediklerini fark ettim.
"Hadi
ama kızlar, nişanlımı bırakın da azcık bende seveyim."
Mete'nin
sesiyle gülerek ayrıldığımızda eli elime kenetlendi ve hafifçe kulağıma doğru
eğildi.
"Sigara
içmek ister misin? Hem de seninle tanıştırmak istediğim birisi var," dedi
ve doğruldu. Kafamı salladığımda elimi sıkıca tuttu ve kapıya doğru yürüdü.
Onunla yürürken Çilingir'e çenesiyle kapıyı işaret etti. Önde biz, arkamızda
onlar yürürken kapının önüne çıktık. Mete, cebindeki sigara paketini
çıkarttığında bir dalı hızla bana uzattı. Ardından üç dal çıkartıp yanındaki
Çilingir'e ve Çilingir'e benzeyen adama verdi. Kendine kalan dalı dudaklarının
arasına alıp yaktığında hızla elindeki zippoyu dudaklarımdaki sigaraya
yaklaştırdı.
Kendi
sigarasını da yaktığı zippoya yaklaştırdığında sigaradan aynı anda nefes
çektik. Dudaklarımızdan çektiğimizde Çilingir ve yanındaki adamda kendi
sigaralarını yaktılar. Mete, zipposunu cebine koyup eliyle Çilingir'in
yanındaki adamı gösterdi.
"Bora'nın
abisi, Bünyamin Boraç Arınlı," dediğinde adını öğrendiğim adam kafasını
hafifçe eğip kaldırdı.
"Memnun
oldum," dedi.
Gülümseyerek
aynı şekilde kafa selamı verip Mete'ye baktım. Gözlerindeki parıltıyla beni
izlerken, derinliklerindeki soru işaretlerinin farkındaydım ama sorgulama
gereği duymadım. Göz ucuyla Bora’nın abisine bakıp derin bir iç çekti ve
gözlerini uzağa dikip sigarasından bir fırt çekti. Dalı dudaklarından
ayırdığında dudaklarından dumanlar sızmaya başladı.
“Bünyamin’i
bizim time almayı düşünüyorum, Eyşan. Eğer gerekli izinleri alabilirsem, senden
de onay için izin isteyeceğim.”
Bakışlarım
Çilingir’i bulduğunda kaşlarını kaldırmış bir şekilde bana bakıyordu.
“Neden
olmasın,” diye mırıldandığımda Bora’nın bakışları Mete’ye çevrildi. Bende Mete’ye
baktığımda bana bakıyor olduğunu fark ettim. Gözlerimde dolanan gözleri
kaşlarıma yükseldi ve ardından elmacık kemiklerimde dolanıp dudaklarımda
duraksadı. Dudaklarında büyük bir gülümseme var olurken yeniden başlangıç
noktasına geri döndü.
Yanımızdaki
Çilingir'in ve abisinin bir an için ayrıldıklarını fark ettiğimde gözleri
yeniden dudaklarıma indi. Kafasını iki yana sallayıp yutkundu, dudağını yaladı.
O an her şey, sanki zamanı durduran bir anın içine girmişti. Dudaklarımdaki
bakışları koyulaşırken, sigarayı dudaklarına götürdü ve yanaklarını içe
göçürecek bir nefes çekti. Dudaklarını aralayarak, burnuna doğru dumanı
çektiğinde, bu kadar basit bir hareketin bile neden bu kadar derin bir anlam
taşıdığını sorgulamaya başladım. Bir içsel çekişim vardı. Hem uzaklaşmak hem de
ona yaklaşmak istiyordum.
İçinde
döndürdüğü nefesi hafifçe yüzüme üflediğinde ılık buhar gözlerimin titreyerek
kapanmasına neden oldu. Aramızda kelimelerden daha güçlü bir bağ vardı, sessiz
bir iletişim, her bir hareketle daha da yakınlaşıyorduk. Burnumda hissettiğim
dudakları ile ciğerlerimi dağlayan o titrek nefesi dudaklarımdan yavaşça
bıraktım. Nefesim, onun bıraktığı dumanla birleşip havada kayboldu. Sanki
zaman, sadece ikimizin olduğu bir dünya için durmuş gibiydi.
"Sen.
Sen bana ne yaptın?" diye sitemle fısıldadığında gözlerimi açıp gözlerine
baktım. Mavilerini küçülten o siyah obruğun içine tutundum. "Ciğerlerimi
saran bir duman oldun, sardın bütün ruhumu. Sen, içime nasıl sızdın be
kadın?" diye yeniden fısıldadığında içli bir nefes çekip dudaklarımın
arasından bıraktım. Kafasını iki yana sallayıp yutkunduğunda dudaklarını
yeniden yaladı.
Bir
süre, gözlerimiz birbirine kenetlenmiş şekilde, zamanın nasıl geçtiğini
unuttuk. Aramızdaki sessizlik, bir anlamda her şeyin söylemekten öte, yalnızca
hislerle ifade edilmesi gerektiğini anlatıyordu. Her nefes alışımda, onun
varlığını daha fazla hissediyor, her bakışında, bir parçanın daha yerine
oturduğunu duyuyordum.
Mete,
dudaklarını hafifçe aralayarak, 'Bunu hissettin mi?' diye fısıldadı. Sesi, bir
an için bana bir sıcaklık gibi geldi. O kadar yakın ve derindi ki, bu soruya
sadece bir 'evet' ile karşılık vermek yetmedi. İçimdeki ses, 'Bunu hissetmek,
bir ömre bedel' diyordu.
Dudaklarımın
arasından zorla çıkardığım sesimle, 'Evet, hissediyorum,' dedim. Kelimelerim,
sadece bir yansıma gibiydi, çünkü o anın içindeki hisleri ifade etmek için
doğru sözcükler yoktu.
Mete,
elleriyle yavaşça yüzümü kavradı ve parmakları cildimde dolaşırken, sanki beni
daha derinden keşfetmek istiyormuş gibiydi. O kadar ince, o kadar nazik bir
dokunuştu ki, bu dokunuşun bir anlam taşıdığını biliyordum. Ellerinin bana
dokunurken hissettirdiği sıcaklık, ruhumu sarmalıyordu.
Bir
adım daha yaklaştığında, nefesini boynumda hissettim. O an, aramızda hiçbir
mesafe kalmamış gibiydi. Ellerim istemsizce onun göğsüne yerleşti, kalp
atışlarını hissederek. O kadar yakındık ki, bir adım daha atmaya gerek kalmadı.
"Ben
sana aşığım Eyşan."
Bu
cümle, yüreğime saplanmış bir ok gibi hissettirdi. Herkesin ve her şeyin
dışında, sadece o an varmış gibiydi. O kadar derin, o kadar samimi ve gerçekti
ki, kelimelerim ona eşlik etmekte zorlandı. Dudaklarım titreyerek, 'Bunu...'
diye başladım ama kelimelerim anlamını yitirdi. Gözlerimden süzülen bir damla
yaş, hislerimi anlatmaya yetiyordu.
Mete,
başını hafifçe eğerek, gözlerimden okuduğu duygulara sessizce karşılık verdi.
Ellerim, ona daha sıkı sarılmak ister gibi, omuzlarına yaslandı. Aramızdaki
sessizlik, artık sözlere ihtiyaç duyulmayan bir anı temsil ediyordu. Sadece
hisler vardı, birbirimizin içinde kaybolan.
Sonsuza
kadar bu anın içinde kalmak istiyordum. Kalbim, bir tek onun için atıyordu ve
onun da kalbi, benimle birlikte atıyordu. Gözlerinde bulduğum güven, beni en
derin yerlerimden sarıyor, her şeyin yolunda olduğunu bana hissettiriyordu.
'Ben de sana aşığım, Mete,' diye fısıldadım ve bu sözcükler, yıllarca süren bir
yolculuğun tamamlandığı noktada, son nokta gibiydi.
Kafasını
hafifçe iki yana salladığında mavi gözleri doldu. Dudaklarında hiç görmediğim
bir acıklı tebessüm oldu. Dudaklarının iki kenarı bir adamın boynuna dolanmış
urgan misali iki yana çekildi.
"Benim
kadar olamazsın."
Mete'nin
fısıldadığı sözler, bir rüzgâr gibi içimi sarstı. Gözlerinde, geçmişin
izleriyle şekillenen bir acı vardı ama o acı, aynı zamanda bana duyduğu derin
sevdanın bir yansımasıydı. Alnıma doğru eğildiğinde, o anın hızı, bir zamanın
yavaşladığı anlara dönüştü. Dudaklarımla hiçbir şeyin, hiçbir kelimenin yeri
dolduramayacağı bir boşluk oluşturdu. Alnı dudaklarıma değmeden öylece kaldı.
"Kalbim
sen diye atarken bir baktım ki içim dışım sen olmuş. Aldığım her nefes sana
can, vereceğim son nefes, sana vedam olsun sevgilim."
🥺
5 Nisan
2022 / Lapazan Yaylası, Trabzon
Caner
Cenk Çakır, Ağzından
Experience,
Ludovico Einaudi
Lara;
hiç beklemediğim bir kapının ardında rastladığım, ruhuma nasıl sızdığını
bilmediğim bir yılanın, geride bıraktığı nefesi gibiydi. Onu tanımak, bir anda
hayatımı altüst etmesi anlamına geliyordu. Her hareketi, her bakışı ruhumda
yankı yapıyor, kalbimi bir adım daha derinleştiriyordu. İlk karşılaştığımızda,
sadece soğukkanlı ve mesafeli bir adam olarak kalmayı düşünmüştüm ama şimdi,
her şeyin ne kadar karmaşık ve kaçınılmaz olduğunu fark ediyordum.
Lara'nın
bana bakışlarındaki derinlik, gözlerindeki bilinçsiz yalnızlık, bir araya
geldiğinde, tüm duvarlarım bir bir çökmeye başlamıştı. O kadar yakın, o kadar
güçlü bir çekim vardı ki, hislerimi bastırmak her geçen gün daha zor hale
geliyordu. Kendi kimliğimi bile bile, onun yanında kaybetmek istemiyordum ama
ne kadar direnmeye çalışsam da ruhumda bıraktığı etki silinmeyecek gibi
hissettirdi.
Lara,
her adımıyla, her söylediğiyle, beni bir tuzağa çekiyordu. Kendisini sevmemek,
bütün kalbimi ona teslim etmek ne kadar kolay olabilirdi ki? Ama işte, her
bakışında bir adım daha atıyordum. Her cümlemin bu isimle başlamasını
istiyordum. Her geçen an, ona daha fazla yaklaşıyordum ve bunun sonunda
nereye gideceğini biliyordum: Sonsuza kadar kaybolmak.
"Lara."
Lara'nın
üzerine giydiği, sırtını açıkta bırakan, siyah, kadife bir elbiseden
bakışlarımı çekip saçlarına baktım. Yüzünü sağ omzuna çevirip bana döndüğünde
Lapis Lazuli taşlarını gürültüyle kalbime dökmeye başladı. Bana sağından döndü
ama solumdan vurdu. Kalbime döktüğü taşları kendi elleriyle toplamak
istermişçesine önce gözlerime sonra kaşlarıma oradan da dudaklarıma bakıp
yeniden gözlerime döndü.
Lara'nın
taşıdığı ağır taş, gözlerimin önünde kaldı.
Lara'nın
gözlerinden bir an olsun ayrılmayan bakışlarımla cebimdeki sol elimi yavaşça
avucuma sıkıştırdığım kutuyla çıkarttım. Gürültüsünü zihnimde duyduğum gözleri
kutuya çevrildi. Devrilen taş, hafifçe kısıldı ve dudaklarında küçük bir hasar
bıraktı. Dudaklarının iki kenarı hafifçe çekildiğinde sanki bir aynaya
baktığımı hissettim. Dudaklarımın kenarı onun dudakları gibi kıvrıldı.
Lara,
"Bu ne?" deyip yeniden o taşı gözlerime çevirdi. Havasız kalan
ciğerlerimi doldurmak için çektiğim nefes farkında olmadan ruhuma sızdı.
Dudaklarımı yalayıp yutkundum ve sağ elimi kutunun kapağına götürüp alt
dudağımı dişledim. Cümlelerim, zihnimden dilime akmak için çok ağırlaşmıştı.
Dişlediğim alt dudağımı serbest bırakıp kutunun kapağını açtım ve kenara
koydum. Bakışları kutunun içindeki kolyede gezinirken kolyeyi kutudan çekip
kutuyu da kapağın yanına bıraktım.
Lara'ya,
"Lapis Lazuli," dedikten sonra bir adım ona yaklaşıp gözlerim onun
gözlerine bakarken kolyenin kulpunu açtım. Ellerimi havaya kaldırıp açıkta
bıraktığı gerdanına doğru uzattım. Bir an olsun gözlerim onun gözlerinden
ayrılmazken parmak uçlarımda tuttuğum kolyenin zincirini bağladım.
Lara'yı;
kalbimde sürünen o kadını, kendime zincirledim.
Lara'nın
bakışları bir kolyenin ucuna bir de bana çevrildiğinde derin bir nefes alıp
yeniden dudaklarımı yaladım. Ağzımın içi kupkuru olmuştu.
Lara'ya,
"Lapis Lazuli, diğer ismiyle Laciverttaşı. Orta Çağ'da bu taş, kraliyet
taşı olarak bilinirmiş. Kraliyet ailelerinin ve soylularının, bu taşı
statülerinin bir sembolü olarak kullandığına inanılırmış. Ayrıca, taşın
doğrudan "görme" yeteneğiyle ilişkilendirilen mistik güçlere sahip
olduğuna inanmışlar. Bazı Batı Avrupa efsanelerine göre Laciverttaşı, insanlara
geleceği görme yeteneği verirmiş," dedim.
Lara'nın
gözleri, Lapis Lazuli taşına döndü.
Lara,
lacivert oldu, aktı ruhumun en dibine.
"Lara,
ben senin gözlerinde geleceği görüyorum."
Lara'nın
dudaklarında oluşan tebessüm gürültülü bir şekilde kalbimde bir nabız misali
gezindi. Cevap vermedi, onun yerine boynunda asılı kalmış elimi kalbinin
üzerine yasladı. Parmak uçlarım, onun kalbinin ritmine dokundu. Kalp atışları,
neredeyse omuzlarıma kadar taşınan bir titreşimle birleşti. Lara, bana bakmadı,
sadece parmaklarımın hissiyatıyla birleşen bu yakınlık, her şeyin farkında
olduğunu gösteriyordu. Gözleri yavaşça kapandı ve derin bir nefes aldı.
Lara'nın
kolları yavaşça omuzlarıma doğru kayarken, dudaklarında hâlâ o yumuşak
gülümseme belirip kayboldu. İçimdeki karanlık ve boşluk, onunla bir kez daha
birleşti.
"Caner,"
diye fısıldadı, sesi neredeyse bir melodi gibiydi. O an, her şeyin ne kadar
kaçınılmaz olduğunu fark ettim. Bu duygular, en başından beri vardı. Bir bağ,
görünmeyen ama güçlü bir bağ ve o bağın her bir kısmı, hislerime yerleşen bir
başka Lapis Lazuli taşı gibi, içimi derinden etkiliyordu.
"Lara,
sonsuza kadar kaybolmak istiyorum," dedim. Cümle ağzımdan çıkarken,
aslında bu kaybolmanın onunla birlikte olduğunu, her şeyin onunla bir bütün
olacağını fark ettim. Onun bu kadar yakınında olmak, beni hem özgür hem de
zincirlenmiş hissettiriyordu.
Lara,
bir adım daha atarak bedenini bana doğru yaklaştırdı. Alnını kalbime
yasladığında, teniyle tenim arasındaki mesafe yok oldu. Gözlerini kapatıp derin
bir nefes aldı, sanki tüm dünyayı içine çekiyordu. Ardından, sesini duyduğumda
kelimeler, havada bir anlık titreşim gibi kaldı.
Lara,
"Bazen kaybolmak, bulmaktan daha değerli olur, Caner," dedi ve derin
bir nefes alıp çenesini göğsüme yaslayıp alttan bana baktı. "Bende seninle
kaybolmak istiyorum."
Lara'nın
sözlerinin ağırlığı, içimde yankı yaparak derinleşti. Her bir kelime, bir anlam
katarken belirsizliğin gölgesini de düşürüyordu. O an, kaybolmanın bir özgürlük
olduğunu, kendi kimliğimi bulmak için Lara'yla kaybolmanın, onunla bir olmak
gerektiğini fark ettim.
5 Nisan
2022 - 23:00 / Lapazan Yaylası
Asena
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
Çatlaklar
grubundan 155 yeni mesaj
Ellerim,
parmaklarımın arasındaki telefonu kavrarken "Oha," diyerek
kıkırdadım. Hızla ekranı kaydırıp mesajların en altına indim.
Siz: Bu
kadar ne konuşabilirsiniz ki? Çüş!
Lokum
yazıyor...
Kubilay
yazıyor...
Deniz
yazıyor...
Abim
yazıyor...
Kocam
yazıyor...
Dudaklarımda
kocaman bir gülümseme olurken aralarına Caner'de dahil oldu.
Caner
yazıyor...
Barış
yazıyor...
"Ne
yazdınız be?"
Siz:
Gören de destan yazıyorsunuz sanacak.
Lokum:
deniz mır mır konuşuyo ne konuşuyo onu da anlamıyom ki
Kocam:
Yari yar olanın yâri sarar yarasını, yâri yar olmayanın felek siker anasını
Siz:
SDHJHASDJHAJSKHDJASD
Kocam
sizin mesajınızı alıntıladı: ;)
Çilingir
Kocam adlı kişinin mesajını alıntıladı: Başkası adına hep birlikte utandık
Kocam:
Sana kafayı fena taktım ÇİLİNGİR, bugün siktim oğlum seni
Barış:
ortam kötü kolla götü ÇİLİNGİR
Caner:
kötüyü siktim öldü amına koyayım ÇİLİNGİR
Lara:
Terbiyesizler
Caner:
:)
Siz: Ne
yapıyorsunuz siz?
Caner:
Mete için bekarlığa veda partisi yapıyoruz dhjshdjhsd
Caner bir
görsel paylaştı.
Caner,
viski şişelerinin, kuruyemişlerin ve sigara paketlerinin olduğu bir anlık
atmıştı.
Siz:
Caner hiç güven vermiyorsun...
Caner:
Kalbimi kırdın yenge dikkat et
Kafamı
iki yana sallayıp hafifçe tebessüm ettim.
Siz:
Peki
Caner:
Oranın sahibi sonra ağlar falan uğraşamam
Lara:
Ha?
Caner:
Sen özele bak gülüm
Barış:
Olmuş bunlar ha
Alev:
Olmuş bunlar ha
Siz:
Sizin gibi mi? ;)
Kafama
atılan şey ile hafif sarsıldım ama sorun yoktu. Kafama atılan yastığı Alev'e
geri fırlattığımda telefonum titredi.
Kocam:
Kızlar lütfen yarın kına gecesinde duygusal müzikler açmayın
Alev:
Niyeymiş o?
Kocam:
Karım ağlamasın
Osman:
kuzenimi ağlatmayın
Abim:
kardeşimi ağlatmayın
Alt
dudağımı büzüp Alev'e baktığımda Alev, telefona gömülüp yazdığı cümleleri
hızlandırdı. Bakışlarımı telefona çevirmeden Lara'ya baktım. Grupta yazıyor
olarak görünmüyordu ama o sürekli olarak tebessüm ederek bir şeyler yazıyordu.
Alev:
Peki kına gecesinde ne açmamızı isterdiniz sayın enişte bey?
Kocam:
Salında gel...
Abim:
Meydan kız görsün amaaaaaan
Çilingir:
Düşmanlar ölsün amaaaaaaaan
Siz:
JDSHJAHSDJHASJDH
Siz:
:')
Kocam:
AĞLAMA
Sesini
duydum gibi oldu.
Siz:
BAĞIRMA BANA
Caner:
Sikerim, bilirsin :)
Barış:
?????
Çilingir:
??????
Mete:
:D
Lara:
YANLIŞ YERE YAZDIN SALAK!
Caner
gruptan ayrıldı.
Kahkaha
atarak Lara'ya baktığımda ifadesiz bir şekilde bana bakıyordu. Yüzüne atılan
yastıkla geriye uzandığında Alev, hızla Lara'nın üzerine atladı.
"Kız
seviştiniz mi lan!" diye çemkirdiğinde dirseklerimin altındaki yastığı
Alev'e fırlattım.
"Rahat
bırak eltimi," deyip kıkırdadım.
Kubilay
Caner adlı kişiyi ekledi.
Kubilay
yazıyor...
Barış:
?
Çilingir:
?
Mete:
:D
Barış:
:D
Çilingir:
:P
Caner:
Koyayım götüne Çilingir
Çilingir:
:D
Kubilay:
kardesm haddını asıosn gurpda kzlar vra
Lokum:
Sen önce yazmayı öğren de gel kurma kolu
Deniz:
Sus lan lokum
Telefonun
ekranından bir bildirim çubuğu düştü.
Kocam: Kurtar beni bunların arasından
Alt
dudağımı dişleyerek mesaja tıkladım.
Siz: O
nasıl oalcak ki?
Siz:
Heyecandan yazamadım amk
Kocam:
heyecanlandın mı :O
Kocam:
geleyim mi yanına :)
Kocam:
alayım mı seni koynuma :)
Kocam:
sabaha kadar sert sert sikeyim mi :D
Bu adam
neler diyor? Ağzımın içi bütün ıslaklığını kaybettiğinde yutkunup dudaklarımı
yalama ihtiyacında bulundum. Kasıklarımda oluşan dürtüyle kafamı iki yana
salladım.
Siz:
Çok ayıp çocuklarımız var bizim
Kocam:
XD
Kocam:
demi
Kocam:
Çocuklarımız. <3 <3
Kocam:
uyut onları geliyorum seni almaya
Kocam
çevrimdışı
Dudaklarım
okuduğum cümlelerle aralı kalırken hızla Alev'e baktım. Telefonuna eğilmiş bir
şeyler yapıyordu. Telefonum titrediğinde gruptan mesaj geldiğini gördüm.
Tıklayıp ekranı aşağıya doğru kaydırdım.
Caner:
yenge ne yaptın da Mete yine uçarak evden gitti
Siz:
Napmışımkine
Caner:
when my heves stay my kursak again
Bir
süre kimse cevap vermedi.
Caner:
bana görüldü atmayın ltfn
Barış:
Lara dikkat et kızım 10 şey söylüyor 9u yalan 1'i şüpheli
Caner:
ınının ımı
Çilingir:
seni de gördük Barış
Çilingir:
bileeessiiinnn
Barış
gruptan ayrıldı.
Alev:
KUBİLAY AL ŞUNU GRUBA
Kubilay
Barış adlı kişiyi gruba ekledi.
Alev
Çilingir adlı kişinin mesajını alıntıladı: BU NE DEMEK BARIŞ?
Barış:
Özele gel
Çilingir:
gitme yenge
Alev:
NE YENGESİ BEH
Barış:
?
Alev:
Yengen değilim ben senin
Barış:
Havacı getirtme beni oraya
Alev:
Barış, sen bir kuşsun
Alev:
Ve biz havacılar kuşları sevmeyiz
Alev:
Kuşlar uçaklarımıza çarpıp ölürken bizi de düşürürler
Çilingir:
Uff
Abim:
Uff
Caner:
:O
Barış:
Kanadımı kırdın havacı uçamazsam ağlama...
Siz:
Ufffffff
Caner:
:')
Çilingir: 🛫 🛬 düştü...
"Neden
öyle dedin Alev?" diye Alev'e baktığımda yüzü düşmüş suratıyla ekrana
bakakalmıştı. Yutkunup hafifçe gülümsedi ve ekrana parmaklarını dokundurmaya
başladı.
Alev
Barış adlı kişinin mesajını alıntıladı: Kimse için ağlayamam maskaram pahalı
Siz:
Helal lan sana
Bakışlarımı
telefondan çekip Alev'e baktım. Havada bir öpücük attığında bende ona doğru
öpücük attım.
Çilingir:
Kötü günler bitti daha da kötü günler bizi bekliyor habibi
Barış:
@Alev sen salak ben salak gel bi sarılak
Alev:
hıh konuşma benle
Barış:
peki...
Kubilay:
anlkı Alev abla
Kubilay,
‘Napim kıskandım işte’ yazan bir caps atmıştı.
Siz:
JSHDJKASHDJKLHASJKLHD
Barış:
MCXNVMNCXVMN
Çilingir:
ASDGHSGDHSAGSDG
Caner:
LRLRLRLRLRLRLRLR
Çilingir:
Caner helelelele mi yapıyorsun amk düzgün at şu kondomu
Caner:
ne kondu mu
Barış:
kondu mu ne salak!
Barış:
kondomu yazdı aptal beyin
Çilingir:
telefon çevirdi kondomu
Çilingir:
hay ananı
Çilingir
randomu*
Caner:
pislik herif
Barış:
çevir kazı Çilingir yanmasın
Çilingir:
<<<:D
Evin
kapısı çalındığında Mete'nin geleceğini hatırlayıp hızla ayağa kalktım. Alev ve
Lara, oturdukları yerde kalırken kapıya yürüdüm. İçimde fark edemediğim bir
sızı olmuştu. Sanki damarlarımdan ılık bir kan, bütün yanaklarıma doluşmuştu.
Kapıyı açtığımda Mete'nin bakışları gözlerimde gezindi ve dişlerini göstererek
güldü.
"Ben
geldim," dediği sırada arkamdaki ayak seslerini işittim. Sağ omzumun
arkasından baktığımda Alev, elini beline koymuş Mete'ye bakıyordu.
"Hayırdır
enişte, ne oldu?" diye sorduğunda Mete'ye geri döndüm.
"Kaçırıyorum.
Sabaha eve bırakırım," deyip elini bana doğru uzattı. Kenardaki
terliklerimi giyip elini tuttuğumda Alev'in kolumu dürttüğünü fark ettim.
"Montunu
alsana be akıllım?" diye sitemle söylendiğinde Mete, hızla onu durdurdu.
"Almasına
gerek yok, arabayla geldim," dedi ve Alev'in bir şey söylemesine izin
vermeden beni kendine doğru çekip kapıyı kapattı. Yavaş ama sağlam adımlarla
yürümeye başladığımızda bir bana bir yola bakıyordu. Gülerek elini sıktığımda
gürültülü bir iç çekip yutkundu.
Azmış
lan bu.
Sus
n'olur sus...
Korkuyorum.
Arabanın
arka kapısını açıp binmem için kenara çekildiğinde hızla arka koltuğa
yerleştim. Nefes alışverişlerim hızlanmış ve göğsümü şişirecek bir soluk almama
neden olmuştu. Mete, öndeki koltukları öne doğru ittirdiğinde uzun bacakları
için artık yeterli alanı vardı. Yanıma oturup kapıyı kapattığında sağ elini öne
doğru uzattı ve bir düğmeye bastı.
Solumdaki
camdan aşağıya doğru inen perdeyle kaşlarım yukarıya doğru yükseldi. Diğer
camların ve öndeki büyük camında kapandığını fark ettiğimde Mete, üzerindeki
montu çıkartıp ön koltuğa bıraktı. Bana doğru dönüp belimden tuttu ve kucağına
doğru çekti.
Bacaklarımı
açıp kucağına yerleştiğimde ayaklarımdaki terlikleri çıkartıp yere attı.
Ellerini dizlerimin altına götürüp kalçalarımı tam o noktaya getirecek şekilde
konumlandırdı. Yanağıma vuran, sütlü çikolatalı viskiye karışmış nefesi
kasıklarımın sızlamasına neden olmuştu.
Bakışlarımı
ona çevirdiğimde, mavilerinde kaybolan bir sonsuzluk gördüm. Gözleri, içimdeki
tüm güvensizlikleri söküp atarcasına güçlü ama bir o kadar da derindi. Sanki
bir adım daha atsam, ruhum tamamen onun ellerine teslim olacaktı.
Kalçalarımın
hemen altında varlığını hissettiğim zonklayan ritim, beni susturuyor, zihnimde
yankılanan binlerce kelimeyi dizginliyordu. Dudaklarımın aralanışı, içimdeki
duyguların bir dışavurumuydu; küçük soluklarım, yalnızca nefes almak değil,
onun yakınlığını hissetmenin ağırlığını taşımaya çalışıyordu.
Mete,
dişlerinin arasından kaçan boğuk bir "Hassiktir," fısıltısıyla
nefesini dışarı verdi. Dudaklarını yavaşça yalayıp başını iki yana sallarken
gözlerindeki dalgalanma, zihnindeki karmaşanın bir yansımasıydı.
"Ben
nasıl bu hale geldim? Beni nasıl bu hale getirebilirsin?" dedi, sesi bir
tınıda sitemi taşırken kızgınlıktan uzaktı. Daha çok, şaşkınlıkla karışmış bir
teslimiyet gibiydi; adeta kendine bile itiraf edemediği bir kırılganlıkla
boğuşuyordu.
Dizlerimde
duran ellerini yavaşça kaldırıp yanaklarıma yasladığında, yüzüm onun
avuçlarının arasında kaybolmuş gibiydi. Hafifçe aralanmış dudaklarını burnuma
değdirirken, nefesinin sıcaklığı yanaklarımdan boynuma doğru bir iz bıraktı. O
an, zamanı durdurmuş gibi sessiz ve derin bir bağın içinde, yalnızca
nefeslerinin ritmini hissediyordum.
"Kalçalarının
hemen altında bir bomba var ve ben bugün patlamak istiyorum," diye
fısıldadı. Sesi, yalvarışla arzunun iç içe geçtiği, kontrolsüz bir tını
taşıyordu. Kelimeleri dudaklarından dökülürken, nefesi tenime dokunuyor, her
harf bir kıvılcım gibi içimde yankılanıyordu. Yükselip alçalan omuzları
sükunetle bedeninin sallanmasına yardımcı oluyordu. Bu sükûnetin altında yatan
gerilim, bedenlerimizin arasında dokunulmaz bir sınır varmış gibi
hissettiriyordu ama bir yandan da o sınır her an yerle bir olmaya hazırdı.
Burnumdaki
dudaklarını hafifçe sol yanağıma doğru hiç tenimden ayrılmadan sürüklemeye
başladı. Tenimde bıraktığı ılık nefesler nefesimin hızlanmasına neden oluyordu.
Sol yanağımdaki eli, dudakları kaydıkça saçlarımın arasına girdi. Parmak
uçlarıyla ensemi okşamaya başladığında sol elimi kaldırıp saçlarına daldırdım.
Şakağımdaki dudakları bir an için yerin yanağına bıraktığında nefeslerini
kulağımda hissettim.
"Dinmez
içimin yangını. Yemin ediyorum dinmez, eritti tüketti beni," dedi ve bir
anda yüzünü yüzümün önüne getirdi.
Sözler
havada asılı kaldı.
Gözlerinde
bir ateşin parladığını fark ettim. Fısıldadığı her kelime, sanki ruhuma
dokunuyor, sanki bir duvarı yıkmak istercesine hızla yaklaşıyordu. "Dinmez
içimin yangını," dedi yeniden, sesinde, arzusunun yüküyle boğulmuş bir
tını vardı. O an, biraz daha yaklaşıp onun dudaklarında kaybolmak istememiştim
ama içimde bir şey kıpırdadı. O his, tanıdık bir şeydi. Her zaman kontrollü
olmaya çalışırken, her şeyin ne kadar kırılgan olduğunu hatırlattı.
Sözlerinden,
bedenine duyduğu ihtiyacı ve bana karşı olan tutkusunu net bir şekilde
hissettim. Sanki bir düşüşün eşiğindeydim ama duruyordum. Kalbimde, bedeniyle
kurduğu o uzak, istemsiz bağdan gelen bir çekim vardı. Gözlerindeki ateşi,
derin arzuyu hissetmekten de geri kalamadım. O sözler ve o bakışlar arasında
bir yırtık vardı. Arzusu, bana adım atmayı düşündürebilecek kadar keskin bir
biçimde yöneldi.
"Eridim,
tükendim," dediğinde, sesi sanki içimde yankı yapmıştı. O tını, hiçbir
zaman tamamen kaybolmayacak bir hatıra gibi kaldı. Sadece, gözlerim ona
kayarken, dudaklarımın istemsizce bir adım daha ileri gitmek istediğini fark
ettim. Kendimi bir anda onunla birleşmeye, ona teslim olmaya hazır
hissediyordum ama bu teslimiyet bir savunmasızlık değildi, aksine bir tür
güçtü.
Beni
bir anlamda ele geçirmişti ama bunu fark ettiğimde bile, buna engel olamayacak
kadar kararlıydım. Gözlerim, her geçen saniye onunla daha da yakınlaşıyordu ve
dudaklarım, ona doğru bir adım daha attığında, sanki zaten ona aitmiş gibi
doğal bir şekilde öne doğru uzandı. Bir şeyler değişiyordu, ama bu değişim bana
korku vermek yerine bir tür rahatlık getiriyordu.
Dudaklarımızın
arasındaki mesafe her an daha da kısalırken, bedenim ve ruhum birbirine paralel
bir şekilde teslim oluyordu. İçimde bir yerde, onunla paylaşacağım bu anın
yalnızca fiziksel bir yakınlaşma olmadığını, çok daha derin bir bağın
başlangıcı olduğunu hissediyordum. Kalbim, her bir atışında bu duyguyu onaylar
gibi atıyor, her dokunuşu içimde yankı buluyordu.
Mete'nin
solukları hızlandığında, kalçalarımda bir gerginlik hissettim; sanki her
dokunuş, vücudumun her köşesini bir araya getirmek için daha fazla baskı
yapıyordu. O an, bir tür tutku ve özlem birbirine karışmıştı.
Mete,
kendine hâkim olamayıp boğuk bir "Hay amına koyayım," diye
inlediğinde, bu kelimelerin içinde bir anlam daha vardı; bir arzu, bir istek,
bir çaresizlik. Dudaklarımı sertçe yakaladığında, ellerimi ensesine koyarak
kendime daha yakın hissettim. Saçlarımda elleri dolaşırken, vücudum ona nasıl
yakınlaşabileceğimi arar gibi titreşiyordu.
!Yetişkin
içerik uyarısı. Okumak istemeyenler işaretli yere doğru kaydırsın!
Mete'nin
saçlarımdaki eli kalçalarıma yaslanırken başını sağa doğru eğdi ve dudaklarını
daha çok araladı. Dillerimiz birbirine çarptığında hafifçe kalçamı altımdaki
sertliğe sürttüm. Mete, sanki içinde tutamadığı arzunun onda bıraktığı darbeyi
püskürtmek istermişçesine hem dudaklarımı sömürüyordu hem de kalçalarımı
alttaki varlığa sürtüyordu.
Elleri,
kazağımın altına sızdığında bir an parmak uçlarındaki bir yangının olduğunu
sandım. Ateşle bürünmüş parmakları, vücudumun her bir noktasında havai
fişeklerin patlamasına neden olduğunda derimin ürperdiğini fark ettim.
Öpüşlerine yetişmeye çalıştığımda onun gibi hızlandığımı fark ettim.
Onun
istediğini verecektim.
Parmaklarımı
saçlarına yeniden daldırıp dirseklerimi omuzlarına yasladım. Dudaklarımız
birbirine muhtaçmışçasına yapışık kalırken göğsümü göğsüne yalayıp taytımın
içindeki yanan benliğimi ona doğru sürttüm. Mete'nin dudaklarımın içine
bıraktığı inlemeyle üzerimdeki kazağımın yukarıya çekiştirildiğini hissettim.
Bir saniyeliğine ellerimi Mete'nin saçlarından çekip üzerimden çıkarmasına izin
verdim.
Soluklarımın
arasından "Mete," diye ona seslendiğimde taytın lastiklerini kavradı.
Biraz üzerinde doğrulup çıkartmasına yardımcı olurken ellerimi pantolonun,
şişmiş fermuarına uzandım. Fermuarı indirip düğmesini açtığımda taytım, iç
çamaşırımla birlikte öne doğru savrulmuştu. Mete, kalçalarını hafifçe
kaldırıp erkekliğini özgür bıraktığında ağzımın kuruduğunu fark ettim. Şişmiş
damarları, bir bombanın etrafındaki kablo misali gergindi.
Sol
bacağımı kaldırıp bacaklarının üzerine oturduğumda iki elini de sırtıma götürüp
sütyenimin kopçasını açtı. Bakışları gözlerimde dolanırken her an bayılacakmış
gibi soluk veriyordu. Kopçayı açtığında önümdeki kalın lastikten tutup arkaya
doğru fırlattım.
Gözlerinde
bir şimşek çaktığını hissettim.
Gördüm.
O
şimşek, bütün bedenimi bir zelzele misali yerimden ettiğinde zevk sularımla
ıslanmış vajinam onun erkekliğine yaslandı. Mete'nin göz kapakları gökyüzünü
kaplamak istermişçesine gözlerine devrildi ve kafası geriye yaslandı. Boynunu
saran damarlar, patlamaya hazır olan o bombanın pimini çekti. Âdem elması
gerilerek o patlamanın hasarını yankıyla bana duyurdu.
"AH!"
Mete,
boğulurcasına kükreyip başını yasladığı yerden kaldırdı ve yeniden dudaklarımı
sömürerek öpmeye başladı. Kalçalarımdan hafifçe kaldırdı ve erkekliğine
yasladı. Patlamanın gücü ve sarsıntısı beni yerle bir ederken dudaklarına bende
bıraktığı hasarı kükredim. Mete, yavaşça içime girdiğinde kasılarak titredim.
Birbirine yaslı dudaklarımız o an sabit kaldığında soluklarımız birbirine
karıştı. Boğazlarımızdan dökülen, ses tellerimizi titreyen hırlama ile beni
sertçe hayalarına indirdi.
"Siktir!"
Aynı
anda karışan sözcüklerimiz yeniden dudaklarımızı inleyerek buluşturduğunda
ellerimi Mete'nin saçlarına gömdüm. Mete, titreyerek kalçalarını kaldırmaya
çalışıyor ama sanki yetmiyormuşçasına kalçalarımdan bastırarak içimi köklemeye
devam ediyordu. Dizlerimi koltuğa bastırıp kucağında zıplamaya başladığımda bir
eli hızlıca sağ göğsüme tutundu.
"Arsızım
kızım ben sana. Doymam, doyamam. Yemin olsun ben sana doyamam. AH!"
Titreyerek
aralı dudaklarımdan içeriye bağırdığı itirafları, ruhumun en derin noktalarına
bir fitilin ucundaki ateşin varlığına neden oldu. Fitilde sürüklenen kıvılcım,
kasıklarımda patlamaya hazır bir dinamite doğru ilerliyordu. Her kelimenin
ardında yavaşça büyüyen o korkutucu güç, bedenimi esir alırken, aklımın her
köşesine yakıcı bir his bırakıyordu. İçimdeki boşluklar, o patlama anının
yaklaşan yankısı ile sarhoş olmuştu.
İçimi
saran damarların daha da duvarlarıma sürtüldüğünü hissettim. Yanan fitildeki
kıvılcımın parlamasına şahit olduğumda Mete ile gözlerim birleşti. Alnını
alnıma yaslayıp bir an için sertçe gözlerini kapatıp açtı, gözlerini
kırpıştırdı. Birbirine vuran kirpikleri sanki gözlerindeki bulanıklığı bana
kanıtlamak istermişçesine birleşip durdu. Soluklarımızın birbirimizin
dudaklarına çarparak bir döngüye sızmasına neden oldu.
"Ah,
siktir."
"Ah!"
Dudaklarımızdan
dökülen inlemelerle Mete, dudaklarımın üzerinde dilini gezdirdi. Kalçalarımı
hafifçe sıkarak alnımızı ayırdı ve dudaklarıma yapıştı. Kalçalarımı saran
parmaklarıyla biraz daha hızlı onu içime almaya devam ettim. Avuçlarının içinde
hapsettiği tenimi bana yardımcı olmak için hızlandırdığında dilini damağıma
sürttü.
"Ah."
Dudağının
içine bıraktığım inlemeyle içimdeki varlığı kasılırken dudakları, dudaklarıma
yapışık bir şekilde kalakaldı. Vajinama sertçe hayalarını çarparken ritimli
solukları ağızlarımız arasında aynı anda kasıldığımızı hissettim.
İnlemesiyle
inlediğimde kasıklarıma uzanan, yanmakta olan fitil, bir anda dinamite çarptı.
O an, içimde patlayan bir şiddetle, her şeyin aniden alev alıp yok olacağını
hissettim. Sanki zaman durdu, her şeyin ağırlığı, bedenimin her hücresine
yansıdı.
Mete
ile aynı anda gözlerimiz kapandığında dudaklarımızda patlamanın yankısı kaldı.
Zihnimdeki her düşünce, bedenimdeki her his bu tek anın içinde eridi. İçimdeki
yoğunluk, her şeyin ötesine geçiyor, her hareketin, her soluk alışın bir anlam
kazandığını hissettiriyordu.
BURADAN
DEVAM EDEBİLİRSİNİZ
Bedenimizi
bir ten misali saran titremelerle Mete, yavaşça kollarını belime sararak
yavaşça bana sarıldı. Saçlarında asılı kalan ellerimi sırtına yasladım.
Kafasını iki yana salladığını hissettim.
"Kül
ettin beni hatun. Bundan gayrı hiçbir ateş yakamaz beni."
🌱
6 Nisan
2022 17:00 / Lapazan Yaylası, Trabzon
Yazar,
Ağzından
Lapazan
Yaylası'nın serin akşam rüzgârı, Ferdi amcaların evinin önünde kurulmuş olan
alanda nazikçe esiyor, sararmış çimenlerin üstünden taşan gün batımının ışığı
evin duvarlarında dans ediyordu. Evin içinde ise adeta bir telaşe memurunun
bağırışları yankılanıyordu.
"Eyüp!"
diye bağıran Yonca, hızla kardeşinin elinde tuttuğu kırmızı, kına örtüsünü
çekti ve Alev'e verdi. Yonca, yavaşça yere çöküp Eyüp'ün saçlarını okşadı.
"Ablacım
ama ben sana uslu duracaksın demedim mi?"
Eyüp,
ablasının serzenişine dudak büküp Kubilay'ın yanına doğru yürüdü. Kubilay,
gülümseyerek eğilip Eyüp'ü kucağına aldığında Yonca'ya yan gözle bakmaya
başladılar. Yonca, gözlerini devirip hazırlanan Eyşan'a yardım etmek için
koridorun sonundaki odaya doğru adımlarken o odanın içinde farklı bir dünya
vardı. İçeriden gelen seslerle kapıyı açıp hızla girdi ve kapıyı kapattı.
"Gözüme
soktun rimeli öküz!"
Eyşan,
kızarmış gözünün önünde sağ elini sallarken Lara, elindeki rimelle Eyşan'a
bakarak kalmıştı.
"Ayıp
ediyorsun, öküz ne ya?" diye çemkirdiğinde Eyşan, gözlerini devirdi ve
yüzünü ağlayacakmış gibi buruşturdu.
"Yoruldum
ya." diye sitem ettiğinde Alev, arkasından yaklaştı ve elini Eyşan'ın
omuzlarına yasladı.
"Az
kaldı canımın içi. Bugünü de alnımızın akıyla bitirelim, sonra
dinleneceğiz."
Eyşan,
alt dudağını büyük hareketsiz kaldı ve Lara'ya baktı.
"Yavaş
sür," dedi. Lara, gülümseyerek elindeki rimeli Eyşan'ın kirpiklerine
sürmeye devam etti. Yonca, dudaklarındaki büyük bir tebessümle Eyşan'ın
üzerindeki bindallıyı inceledi.
Eyşan'ın
üzerindeki bindallı; lacivert ve altın renginin harmonisiyle işlenmiş, vücuda
oturan, dirseğine kadar sıkı ama ardından bollaşan, dirseklerinden uzanan
tüllere ve etek ucu geniş bir tasarıma sahipti. İçine giydiği beyaz bir elbise,
bindallının tüm göz alıcı detaylarını öne sürmek istercesine sadeydi. Eyşan'ın
belini sararak onu ince bir hat gibi ortaya çıkaran, yine lacivert ve altın
rengi bir kuşak vardı.
Yonca'nın
elbisesi yumuşak bir pastel yeşili rengindeydi, vücudunu saran ama aynı zamanda
rahat hareket etmesini sağlayan bir kumaştan yapılmıştı. Omuzları ince bir
dantel işlemeyle süslenmişti, bu detay ona zarif bir hava katıyordu. Elbisenin
etek ucu, hafifçe dalgalanarak yere kadar iniyor ve her adımda bir
hareketliliğe sahipti. Belinde, altın renkli ince bir kuşak vardı, bu kuşak,
belini zarifçe ortaya çıkarıyordu. Yonca'nın elbisesi, şıklığı ve sadeliğiyle
adeta bir çiçek gibi açıyordu.
Alev'in
elbisesi, cesur ve göz alıcı bir kırmızı tonundaydı. Elbise, vücuduna tam
oturuyor, her hattı vurguluyordu. Göğüs kısmı derin bir yaka ile tasarlanmış,
omuzlardan sarkan ince dantel detayları ile şıklığını artırıyordu. Bel kısmında
ince bir siyah kuşak, elbiseye ekstra zarafet katıyordu. Etek kısmı, dizlere
kadar dar ve sonrasında bollaşarak yere kadar iniyor, her hareketinde bir
hafifçe dalgalanıyordu. Elbisede kullanılan kırmızı, Alev'in cesur ve güçlü
kişiliğini yansıtıyordu, bir yandan da ona asil bir hava katıyordu.
Ayda'nın
elbisesi, uzun ve zarif bir tasarıma sahipti. Sade bir siyah tonuyla
tasarlanmış, vücudunu nazikçe sararak akışkan bir şekilde aşağı doğru
süzülüyordu. Göğüs kısmında, elbisenin tasarımı küçük, zarif işlemelerle
bezenmişti. Bu işlemeler altın renkliydi, ışıkla birlikte hafifçe parlıyor ve
elbiseye incelik katıyordu. Ruhunu yansıtır nitelikte bir sadelik içinde
zarafeti öne çıkarıyordu. Etek kısmı, yere kadar dümdüz iniyor, her adımda
yerle hafifçe temas ediyordu.
Lara'nın
elbisesi kırık bir mavi tonlarındaydı. Üst kısmı derin V yaka bir şekilde
tasarlanmış ve omuzlarından ince askılarla desteklenmişti. Elbise vücuduna
oturuyor ancak aşağı doğru hafifçe bollaşarak zarifçe yerle buluşuyordu.
Elbisenin eteği, zarif katmanlarla kesilmişti, bu da ona zarif ama cesur bir
hava katıyordu. Lara'nın elbisesi, onun güçlü ve modern duruşunu yansıtan bir
şıklığa sahipti.
Cemile'nin
elbisesi, şıklığı ve zarafetiyle dikkat çekiyordu. Elbise, zebercet gözlerini
andıran renkle eşlenmiş, saten kumaşla yapılmıştı ve her adımda hafifçe
ışıldıyordu. Vücudunu tam olarak sararak, hatlarını zarifçe ortaya çıkarıyordu.
Göğüs kısmı, ince dantel ve siyah işlemelerle süslenmişti, bu detaylar elbiseye
zarif bir dokunuş katıyordu. Omuzları açıkta bırakacak şekilde tasarlanmış,
zarif ip askılarla desteklenmişti. Dizlerine doğru uzanan etekleri yürürken
nazik bir şekilde dalgalanıyor, adeta bir rüzgâr gibi hareket ediyordu.
Yonca'nın
arkasındaki kapı hafifçe açıldığında Yonca, irkilerek elini kulpa koydu ve
kapıyı açan kişiye kapının arasından baktı. Selçuk, kaşlarını büzüp yukarıya
kaldırdı.
"Hazır
mısınız?" diye sorduğunda Yonca, omzunun arkasından Eyşan'a baktı.
Eyşan'ın dudaklarına sürülen kırmızı ruja bakıp tebessüm ederken Selçuk'a
döndü.
"Birazdan
çıkarız, Mete abilerden haber var mı?" dedi.
Selçuk
gülerek "Hazırlanıyorlarmış, birazdan onlarda çıkar." dedi ve kapıyı
yavaşça geri çekilip kapattı. Yonca, Eyşan ablasına döndü. Dudaklarında büyük
bir gülümseme olurken kafasını iki yana salladı. Hayran bakışları Eyşan
ablasının üzerinde yeniden ve yeniden dolaşmaya devam etti.
"Anne!"
Erkek
evinde işler biraz karışıktı.
"Hümeyra!
Kol düğmelerimi bulamıyorum, nerede?"
"ANNE!
Gelsene yav!"
Zavallı
Hümeyra Çakır hem heyecanlı oğluna hem de kocasına yetişmeye çalışıyordu. Her
şeye rağmen koltukta, hazırlanmış bir şekilde bacak bacak üstünde oturan Caner,
otuz diş gülerek bu kaostan zevk alıyordu. Üzerine giydiği siyah takım ceketi
adeta üzerinde farklı bir hava yaratmıştı. Dağınık siyah saçları alnına
dökülüyor ve onun serseri havasını tamamlıyordu.
Mete,
dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarayla boy aynasına doğru eğilip
yakalarını birleştiren zinciri takmaya çalışıyordu. Dudağını bir saniyeliğine
sıkıp sigarasından yanaklarını içe göçüren bir nefes çekti ve bıraktı. Aynada
nemli bir doku bırakan dumanın arkasındaki görüntüsüne baktı. Parmaklarının
ucuna sıkıştırdığı zinciri, bir türlü yakasına takamıyordu. Dişlerini sıkıp
zinciri sağ eline aldı ve sertçe yere çarptı.
"Siktiğimin
Çilingir'i, dışarıda bekleyecek bok vardı. ANNE!"
Dudaklarından
yere düşen sigarayı alıp dudaklarına yaklaştırıp üfledi ve parmaklarının
arasına sıkıştırdı. Mete Mert Çakır heyecanlıydı, ilk defa bu kadar kendini
stres altında hissetmişti. Güzel bir stresti ama yine de heyecanı elini ayağını
titretecek konumuna getirmişti.
"Geldim
oğlum, geldim. Baban bir türlü salmıyor ki. Sanırsın ona kına yakacağız."
Mete,
yerdeki zinciri eline alıp annesinin eline bıraktığında yüzünü sağa doğru
çevirip sigarasından bir fırt çekti. Hümeyra Çakır, oğlunun bu haline gülerek
yakasına zinciri yükseltti. Oğlu büyümüş; zamanında yoldaşı, silahtarı olan bir
kadının kızıyla evlenecekti. Ayrıca o kız, oğlundan iki can taşıyordu.
Zincir,
Mete'nin yakalarından kravatına yayık bir şekilde bırakıldığında Hümeyra Çakır,
bir adım çekilip oğlunu baştan aşağıya süzdü. Eyşan ile uyumlu olsunlar
diyerekten koyu lacivert bir takım giymişti. İçindeki siyah gömleği ve
kravatının üzerine bırakılmış zincir ile göz alıcıydı. Ceketinin cebindeki sol
üst köşeye bağlı Güvercin'e takılmış zincir, cebinin önünden yine yayık bir
şekilde cebine yakın olan yakaya doğru bir Bozkurt broşuna kilitliydi.
Hümeyra
Çakır, bu detaya kıkırdadı.
Mete,
çatık kaşlarla annesinin neye güldüğüne bakarken Güvercin'e baktığını fark
etti. Gözlerini kısarak hafifçe tebessüm etti ve bakışlarını kaçırdı. Kaşlarını
çatıp boğazını temizledi ve parmaklarının arasındaki sigaradan son bir fırt
çekip yanındaki küllüğe bastırdı. Annesine bakmadan "Hazırsanız çıkalım,"
dedi ve aynanın karşısına geçip kemikli parmaklarını son bir kez havaya
kaldırıp kumral saçlarına daldırdı. Parmaklarını aşan tutamları düzeltip
annesine döndü.
"Hadi."
Kapının
önünde davul ve zurnacı ile bekleyen Çilingir ve Barış gelenleri gördüğünde
birbirlerine bakarak gülümsediler ve yeniden onlara baktılar. İkisi de
siyahlara gömülmüşlerdi. Çilingir'in kolunda yine aynı kuşak takılıydı ama bu
sefer üzerinde takım ceketi yoktu. Direkt olarak gömleğine bağlamış ve
kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı.
Çilingir,
ani bir kafaya hareketiyle davulcuya baktı ve sağ elini cebine sokup iki yüzlük
banknotu davulun üzerindeki ipe sıkıştırdı. Zurnacı çalmaya başladığında Mete,
alt dudağını dişledi ve kafasını iki yana sallayıp Barış'a baktı. Barış,
gülerek arabanın kapılarına yöneldiğinde Mete'nin kulaklarında, zurnacının
çaldığı Ferdi Tayfur – Bana Sor çalıyordu.
Araç
dünkü gibi yola koyulduğunda Eyşan harici herkes kurdukları alana inmişti.
Selçuk, elleri önünde bağlı bir şekilde kapının önünde beklerken Alev, içeride
Eyşan'ın üzerini düzeltiyordu. Metelerin olduğu konvoy eve doğru yaklaşmaya
başladıkça evin dışında bekleyenler yalnızca bir melodi duymaya başladı.
Davulun tokmağı bir güzel için vuruldu.
"Güzeller
içinden bir seni seçtim
Kalbimi sana, ben sana verdim
Güzeller içinden bir seni seçtim
Kalbimi sana, ben sana verdim"
Kulaklarda
yankılanan davul sesi evin önünde durduğunda Mete, heyecanla arabadan indi ve
bakışlarını evin kapısında duran Selçuk'a çevirdi. Selçuk, dudağını muzipçe
büzüp kaşlarını kaldırdı. Ardından sağ elini havaya kaldırıp parmaklarını
birbirine yaklaştırdı 'Güzel' dercesine salladı.
Güzeller
içinden bir seni seçtim
Kalbimi sana, ben sana verdim
Mete,
boğazını temizleyip sanki hiç görüşmemişler gibi ekipte gezdirdi. Heyecanlı bir
şekilde dudaklarını yalayıp kaşlarını çattı. Artık kadınını görmek istiyordu.
Selçuk, Mete'nin uzaktaki heyecanını hissettiğinde gülerek içeriye girdi ve
Eyşan'ın kapısını tıklattı.
"Kız,
senin deli geldi. Çok heyecanlı, her an bayılabilir gibi görünüyor. Hadi çık
artık," dediğinde Eyşan, kapıyı açtı ve gülerek dışarıya çıktı. Elleri
sıkıca bindallın eteklerini tutuyor ve ayak altına girmemesi için telaşa
kapılıyordu.
Selçuk,
kendi öz kardeşiymişçesine "Hey maşallah," diye fısıldadı ve Alev'e
baktı. Burnunun direği sızladı bir anlığına, dudaklarına bastırarak hızla bu
kaotik andan kurtuldu.
Güzeller
içinden bir seni seçtim
Kalbimi sana, bir sana verdim"
Mete
Eyşan'ı, Eyşan Mete'yi seçmişti. Mete, güzeller içinden bir tek ona kalbini
vermişti. Mete'nin bakışları Selçuk, kapıdan çıktığında hızla kenara döndü.
"Salın
da gel açın," diye söylendi ve derin bir nefes alıp ellerini arkasında
bağladı. Kalbinin ritmi neredeyse duyuluyordu ki şarkı açıldı.
"Salın
da gel aman aman aman hey
Meydan kız görsün aman
(Meydan kız görsün aman)"
Mete'nin
dudaklarında engelleyemediği bir gülümseme oldu. Kalbi ağzına, ağzı kulaklarına
çekildi.
"Serpil
de gel aman aman aman hey
Düşmanlar ölsün aman
(Düşmanlar ölsün aman)"
Eyşan,
bindallının kenarlarından tutarak sağ ayakla kapıdan çıktığı an Mete'nin nefesi
kesildi. Gözleri hayranlıkla Eyşan'ın üzerinde gezindi. Lacivertlerin içinde
inen kadının ona baktığını fark ettiğinde gözlerine tutundu. Düşmesin dedi,
tutayım dercesine baktı.
"Hopla
da gel gel yanıma
Vallah kıyarım canıma
Eyşan,
merdivenlerden inip yere sağlam bastı fakat kalbi uçuyordu. Karşısında, elleri
arkasında bağlanmış adama doğru ilerlemeye devam ettiğinde Mete, hızla
arkasındaki ellerini çözdü.
"Serpil
de gel gel yanıma
Vallah kıyarım canıma"
Mete,
Eyşan'a doğru ilerlediğinde farkında olmadan elleri kendi yanaklarına gitti.
Kafasını iki yana sallayarak gözlerini Eyşan'ın üzerinde gezdirip hızla
kahverengi topraklarına baktı. Yüzünde çok aptal bir gülümseme vardı.
Ellerini
hafifçe iki yana açıp "Hatun, bu güzellik halis mi?" diye alayla
sorduğunda herkes ona gülmeye başladı. Mete, kızaran kulaklarını umursamadan
bir kez daha gözlerini titrekçe Eyşan'ın gözlerinde gezdirdi.
"Çok
güzel, pek güzel."
Mete,
sanki o an kendi kendine konuşuyordu. Eyşan, Mete'nin tutuklu kalmış haline
gülmeye başladığında Mete, daha da güldü. Çilingir, Mete'nin beyninin eridiğini
fark ettiğinde hızla müzik sistemine döndü ve eğlenceyi başlattı.
"Cebinde
akrep var eli gitmiyor
Leyla döktürüyor dönüp bakmıyor
Kadehleri birbirine çakmıyor usta"
Kubilay
ve Osman, Çilingir'in bu duruma el koymasıyla Eyşan'ı Mete'nin önünden kurtarıp
alana doğru çektiler. Eyşan, Mete'nin elini son anda tutup çekiştirdiğinde
Mete, kendine gelip yürümeye başladı.
"Bas
bas paraları leylaya
Bi daha mı gelicez dünyaya"
Alparslan
Çakır, Yonca'nın babası Ferdi amca, Suna teyze ve Hümeyra Çakır, masaya
oturduklarında Çilingir ve Selçuk, onlara hızla rakı servisi yaptı. Barış,
elleri cebinde Alev'e doğru yürüyüp arkasında durduğunda Alev, oynayan grubu
izliyordu. Barış, hafifçe Alev'in kulağına eğildi.
"Hayatını
yaşa şükret mevlaya
Hiç götüren varmı öbür dünyaya
Haydi kollarını kaldır havaya usta"
"Çok
güzel olmuşsun," dediğinde Alev, sıçrayarak sağ omzunun arkasından
arkasına baktı. Barış ona alttan bakan pörtlek yeşil bakışların altında
kaldığını sandı. Ezildi ve yüreğinin ritmi hızlandı. Yutkunmamak için içli bir
nefes çekti. Yükselip alçalan göğsünü gören Alev, gözlerini yutkunarak oynayan
kişilere geri çevirdi.
"Bas
bas paraları leylaya
Bi daha mı gelicez dünyaya"
Ayda,
elindeki kamerayla Eyşan ve Mete'yi çekerken geriye doğru adımladı. Sırtı bir
göğüste durduğunda 'Abimdir,' diye düşündü ama değildi.
Deniz'di.
"Farkında
değilsin zaman geçiyor
Biraz eğlen fırsat elden kaçıyor
Kim ne yapsa aynı yere göçüyor usta"
Deniz,
bu hareketle gözlerini irileştirdi ve boğazını temizleyip bir adım geri
çekildi. Ayda, kaşlarını çatıp hızla arkasına döndüğünde gördüğü Deniz ile
kaşları yukarıya doğru kıvrıldı. Deniz, Ayda'nın yanaklarının pembeleştiğini
fark ettiğinde kaşlarını kaldırma sırası artık ondaydı.
"Ayda."
Ayda,
abisinin seslenmesiyle hızla elindeki kamerayı sıkıca tuttu ve ardında şaşkın,
yaralı bir Deniz bıraktı.
"Bas
bas paraları leylaya
Bi daha mı gelicez dünyaya"
Eyşan,
ellerini havada sağa sola kıvırırken Mete ve Osman karşılıklı olarak Eyşan'ın
önünde oynuyorlardı. Selçuk, üzerindeki beyaz gömleğin kollarını kıvırıp
rakısına uzandı ve Çilingir'e doğru yükseltti. Çilingir, bu hareketle rakısına
uzandı ve bardaklarını tokuşturdular. Aynı anda masaya vurup bir yudum aldılar
ve oynayan grubun içine daldılar.
Zaman,
bir kum saatinden halliceydi.
Eyşan,
yorgun bedenini sandalyenin üzerine bıraktığında oynamaya devam eden gruba
baktı. Osman, Selçuk, Çilingir, Barış, Alperen, Kubilay ve Çilingir'in abisi
Bünyamin; kolları birbirlerinin omuzlarına yaslamış, Mete ile Caner'i
ortalarına alarak etraflarında dönüyorlardı. Mete ve Caner, üzerlerindeki takım
ceketi çıkarıp atmışlardı. Sıcak basmış olacaktı ki gömleklerinin ilk üç
düğmeleri yine açılmıştı.
"Kara
koyun güderim, eski mesleğim,
Yar yanına giderim,
Çoktan beri görünmüyon,
Tatilden mi şekerim?"
Caner,
şarkının ritmiyle Mete'ye arkasını dönüp başını Mete'nin sol omzuna yaslayıp
kollarını iki yana açtı. Bedenini hunharca sallamaya başladı.
"O
yana da bu yana da salla,
Evir çevir gıvır çevir salla,
(Yok be) Salla salla salla salla titret,
Ne kadar sallarsan salla da,
Benim olacan sonunda."
Mete,
gülerek kollarını iki yana açıp Caner, düşmesin diye hafifçe kafasını sağa sola
salladı.
Barış,
"Halıya basma lan!" diye bağırdığında Caner, bir an için durup yere
baktı. Eyşan, bu sahneyi ağzı kulaklarında izlerken onların da aynı şekilde
güldüğünü fark etti. Herkes mutluydu, huzur vardı.
Barış
ve Caner, birbirlerine kafalarını sallayarak yaklaştıklarında kolları da aynı
şekilde havalanmış ve elleriyle kendilerini göstermişlerdi.
"Adım
çıktı dokuza,
İnmez oldu sekize,
Gözlerime iyi bak, (Allah korusun)
Kız benziyom mu kerize."
Çilingir'in
omzuna bu sefer yaslanan Mete olmuştu. O da Caner, gibi kıvırtarak kollarını
iki yana açtı.
"O
yana da bu yana da salla,
Evir çevir gıvır çevir salla,
Salla salla salla salla titret,
(kasayı dakma) Ne kadar sallarsan salla da,
Benim olacan sonunda."
Alparslan
deliren oğullarını kafasını iki yana sallayarak izlerken Hümeyra Çakır'ın
bakışları Eyşan'da takılı kalmıştı. Eyşan, annesinin güzelliğini almıştı.
Pekâlâ duygulandı ve bir anlığına bakışlarını kaçırdı. Yutkundu ve yeniden
Eyşan'a baktı. Bir ihtiyacı var olabilir diyerek yavaşça sandalyeden kalkıp
yanındaki sandalyeye oturdu.
Eyşan,
Hümeyra annesinin geldiğini fark edip ona baktı ve gülümsemeye devam etti.
Hümeyra annesi, sıcak avcunu kızı olarak gördüğü Eyşan'ın kenetlediği ellerine
bıraktı.
"İyisin
değil mi kızım? Bir ihtiyacın var mı?"
Eyşan,
bu soru karşısında gülümsemesini kaybedecek oldu ama hızla kendini toparladı.
"Yok
hayır iyiyim Hümeyra anne," diye cevaplandığında Hümeyra, avcunun
altındaki eli okşadı ve Alev'e çevrildi.
"Alev,
müziği kapat çocuğum, kınayı yakalım."
Alev,
hızla ayağa kalkıp müziğin sesini kısarak oynayan grubun durmasına sebep oldu.
Hümeyra Çakır, ayağa kalkıp iki sandalyeyi ortaya doğru çekiştirmeye
başladığında hızla Çilingir ve Selçuk öne atılıp Hümeyra Çakır'ın tuttuğu
sandalyeleri aldılar. Yonca ve Alev ellerindeki biri mavi diğeri kırmızı olan
dantelli örtüleri Suna teyzeye verip kaçtılar.
Mete,
kaybettiği heyecanın yeniden tohumlarını kalbinde hissederek Eyşan'a yaklaştı
ve elini uzattı. Eyşan, Mete'nin elini sımsıkı tutarak ayağa kalktı ve ortaya
koydukları sandalyeye doğru ilerledi. Mete, Eyşan'ın bindallısını düzelterek
Eyşan'ın oturmasına yardım ettiğinde solundaki sandalyeye oturdu ve
gülümseyerek ona baktı. Bir an için avuçlarını fark ettiğinde damağını şıklattı
ve elini Eyşan'ın açık avcuna koydu. Eyşan'ın açık avcuna yavaşça parmaklarını
kıvırdı ve yumruk yapmasına neden oldu. Eyşan, kıkırdayarak Mete'ye baktığında
Mete, dilini dişine yaslayarak sırıttı.
Suna
teyze kırmızı örtüyü Eyşan'ın başına örtüp düzeltti. Sağ omzunun üzerindeki
lacivert örtüyü açıp üçgen bir şekilde katladı ve Mete'nin omuzlarına bıraktı.
Mete, Eyşan'ın kırmızı dantelli örtünün altına gizlenmiş gülen yüzüne
bakakaldı.
"O
kadar zarif görünüyorsun ki, insanın bakmaya cesaret edemeyeceği bir sanat gibi,"
diye fısıldadı ama kimse duymadı.
Alev,
Lara, Cemile, Yonca ve Ayda, üzerlerine giydikleri kırmızı nedime
bindallılarını giyip kenara pustular. Selçuk, önceden planladıkları şarkıyı
oynatmaya bastığında Alev tepsiyi sıkıca sağ elinin üzerine yasladı.
"Ak
güvercin olaydım pencerene konaydım"
Alev,
elindeki kına tepsisiyle adımlamaya başladığında arkasındaki kızlar ellerindeki
teflere vurmaya başladı.
"Penceren
çok yüksekte yar dizine konaydım"
Eyşan,
onların haline gülerken erkeklerde biraz durum karışıktı.
"Ay
ramo ramo ramo sevgilim"
Caner,
Osman, Barış ve Deniz ağızları açık bir şekilde kızları izliyordu.
"Ramo
ramo güzelim yar dizine konaydım"
Kubilay,
Yonca'nın bu haline alışkın olduğu için alkışlayarak destek veriyordu.
Mete ve
Eyşan oturdukları yerden gülerek etraflarında dönen kızları izlerken Caner'in
aklına kurnaz bir fikir geldi ve hızla sadece erkekleri toplayıp köşeye çekti.
Müzik sisteminin yanında durup bir müziğin adını girdi. Barış, Caner'e bakarak
gülümsediğinde kafasını salladı. Kubilay'ı müzik sisteminin başına dikip alana
doğru ilerlediler.
Alev,
tam tepsiyi tutup Eyşan'ın önünde eğilecekti ki şarkı kesildi ve yerine
Caner'in istediği şarkı girdi. Caner, Çilingir, Deniz, Alperen, Barış ve Osman
kollarını birbirlerinin omuzlarına yaslayıp sağa ve sola doğru sallanmaya
başladılar.
"Alemin
keyfi yerinde yine maşallah
Alemin keyfi yerinde yine maşallah
Bize de bir gün kader güler, güler inşallah
Bize de bir gün kader güler, güler inşallah"
Mete,
ellerini hafifçe kaldırıp avuçlarını 'Ne yapıyorsunuz' dercesine açtı, burnunu
gülerek buruşturdu.
"Salak
mısınız amına koyayım?"
Kollarını
birbirlerinin bellerine kaydırdılar, sallanmaya devam ettiler.
"Böyle
gelmiş böyle gidecek, korkarım vallah
Böyle gelmiş böyle gidecek, korkarım vallah
Yok mu çaresi dostlar fesuphanallah
Yok mu çaresi dostlar fesuphanallah, ay"
Caner,
cebindeki beyaz mendili çıkartıp havaya kaldırdı.
"Dumdumtaktakatak
dumdumtak dumtaktakatak dumtakatak!" diyerek herkesi sola doğru çekmeye
başladı. Eyşan, kahkahalarının arasında bu olaya şahit olurken Mete, bir an
için durup Eyşan'a baktı. İçi huzurla doldu, yine bakmalara doyamadı fakat Alev'in
sesiyle sıçradı. Büyümüş gözlerle Alev'e baktı.
Alev,
"Gelinin kaynanası! Kızın elini açmıyor!" diye bağırdı ve Eyşan'a
alttan bir bakış attı. Eyşan, kapalı avcunu sıktığında Hümeyra Çakır, sağ
kanattan onlara yaklaştı. Elindeki kutuyu hafifçe aralayıp Alev'in Eyşan'ın
eline kına yakmasını izledi. Eyşan'ın sağ avcuna serilen kınanın üzerine bir
tam altın konduğu an Alev, derin bir nefes alıp Yonca'nın elindeki güllü pamuğu
aldı. Eyşan'ın avcuna taktı ve bindallısına uyumlu olan keseyi eline geçirdi.
Sıra
Mete'ye kına yakılacağında Çilingir, müzik sistemine bakıp Kubilay'a kafasını
eğip kaldırdı. Alanda Hekimoğlu Türküsü yankılandığında Mete'nin bakışları
Çilingir'e çevrildi. Sol uyluğunun üzerindeki yumruğunu çözdü. Sol elini, sol
bacağının uyluğuna yaslandığında hafifçe yutkundu.
"Hekimoğlu
derler benim aslıma
Aynalı martin yaptırdım da (Narinim) kendi neslime"
Çilingir,
hızla Mete'nin önünde sağ dizini yere yasladı. Sol bacağını ise destek almak
için kıvırıp sol ayağının üzerine ağırlığını verdi. Mete'nin dağı, onun için
kırıldı ve önüne serildi. Alparslan Çakır, bu görüntüyle yutkunamadı.
"Aynalı
martin yaptırdım da (Narinim) kendi neslime"
Mete,
Çilingir'in yüzünü izlerken sağ avucunu açıp kendi sağ dizinin üzerine koydu.
"Konaklar
yaptırdım mermer direkli
Hekimoğlu dediğin de (Narinim) Aslan Yürekli"
Çilingir'in
diz çökmüş hali ve seremonideki ciddiyet, bir anlık bir sessizlikle alanda
yankılandı. Caner ve Barış, Çilingir'in arkasında sağ ayaklarını öne doğru atıp
sol dizlerini yere bastırdılar. Bu, eski bir timin, komutanlarına olan
saygısıydı. Mete'nin bakışları sadece Çilingir'in gözlerinde kaldı.
"Hekimoğlu
dediğin de (Narinim) Aslan Yürekli"
Çilingir,
Alev'in uzattığı tepsiye işaret parmağını daldırıp parmaklarına bulaşan kınayı
sakin bir şekilde Mete'nin avuç içine bastırdı. Yuvarlak bir şekilde
dağıttığında Çilingir, derin bir nefes aldı. İşaret parmağını bir yere
değdirmeden uzatılan lacivert bezi aldı ve altına peçete koyarak Mete'nin
avcuna bağladı. Çilingir'in o andan sonra bakışları Mete'ye çevrildi.
"Bir
omuzdan bir omuza (Narinim) On Arma Fişek"
Keskin
kehribar gözler, mavi denizin dalgalarıyla buluştu; sert bir kayaya çarpan
dalgalar kadar çarpıcı ama aynı zamanda bir ufkun huzurunu taşıyan bir anlık
sessizlikte.
Çilingir,
"Kınan kutlu olsun Hekimoğlu," dediği an Mete, dişlerini sıktı ve sol
eliyle yıktığı dağı, kendi elleriyle yeniden ayağa dikti, sarıldı. İkisi
de kınalı olmayan elleriyle birbirlerinin sırtlarına sertçe vurdu. Bu sırada
Mete, gözlerini sıkıca kapatıp açtı. Çilingir ise yutkunarak bakışlarını
kaçırdı, gözlerini kapatıp açtı ve ardından boğazını temizledi.
"Yengeye
de sarıl, sonra ağlamasın."
Çilingir'in
cümlesiyle Mete, tebessüm ederek ayrıldı ve yüzünü hâlâ sandalyede oturan
Eyşan'a çevirdi. Gülümseyerek sol elini uzattı. Eyşan, minik bir tebessüm ile
ayağa kalktığında Mete, tam karşısına geçti ve parmaklarını Eyşan'ın yüzünü
örten örtüye kenetledi. Hafifçe yukarıya doğru kaldırdığında Eyşan gülerek
"Cee," diye şaka yaptı.
Mete,
kahkaha atarak örtüyü başındaki tacın üzerine doğru yasladı. İşaret ve orta
parmaklarının arasına sıkıştırdığı örtüyü bırakmadı ve alnına doğru eğildi.
"Helalim,"
dedi ve gözlerini kapatarak büyük bir öpücük kondurdu. Geriye çekilmek istemese
de çekildi ve müptelası olduğu kahverengi gözlere baktı. İki aşık, hiç
konuşmadan gözlerine baktı.
O
sırada Osman, hızla müzik sistemine eğildi ve Rizeli Eyşan'ın damarını okşadı.
Osman ve Kubilay yeniden Eyşan'ı kenara çektiklerinde Mete, bu sefer onlara
şaşkınlıkla bakmaya başladılar. Selçuk, iki büyük adımda Osman'ın yanında
durduğunda Eyşan, Mete'ye bakarak çok yavaş bir hareketle omuzlarını salladı.
"Ula
ula ula ula ula ula ula ula ula ula ula ula ula ula!"
Aynı
anda omuzlarını sallamaya başladıklarında Mete, sandalyeye oturdu ve Eyşan'ı
izlemeye başladı. Selçuk, Osman, Eyşan ve Kubilay şeklinde dizilen bedenler
müziğin ritmiyle ayaklarını aynı anda hareket ettirmeye başladılar.
"Yükledum
kır atuma
Torul hartamasini
Yükledum kır atuma
Torul hartamasini"
Torul
Hartaması'nın ilk cümleleri başlayınca, Eyşan ayaklarını ritmik bir şekilde
yere vurdu ve birleşen ellerle kollarını havaya kaldırarak ahenkle salladı.
Müziğin hızlandığı her an, Eyşan'ın enerjisi de yükseliyor, adımları daha da
belirginleşiyordu. Karadeniz'in bu eğlenceli ve hareketli oyununa ustaca uyum
sağlarken yüzünde bir gülümseme belirdi. Hızlı hareketlerinden dolayı etekleri
genişçe savruluyor, sanki rüzgârla dans ediyormuş gibi görünüyordu.
"Nerden
öğrendun yarim
Adam aldamasini
Yükledum kır atıma
Hep da tütün taylari"
Selçuk,
Osman'a bakarak güldüğünde Osman'da kahkaha atarak "Al aşa!" diye
bağırdı. Birbirlerine kenetli elleri aşağıya indiğinde Eyşan'ı önlerine alarak
omuzlarını sallayarak ayaklarını yere vurmaya başladılar.
"Sayar
misun sevduğum
Benum gibi
Sayar misun sevduğum
Benum gibi aylari da"
Hümeyra
Çakır, ağzı kulaklarında Eyşan'ı izlerken yanında kahkaha atan bir adet
Alparslan Çakır vardı. Ethem'in kızı bu işi biliyordu.
"Ah
vaylari vaylari
Geldi kiraz aylari
Ah vaylari vaylari
Geldi kiraz aylari"
Eyşan,
bindallının eteklerini biraz yukarıya kaldırıp sağ ayağını yere sürterek
etrafında döndü.
"15
yaşında kızın
Sallaniyi
15 yaşında kızın
Sallaniyi şalvari"
Mete,
büyülenmiş bir şekilde Eyşan'ı izlerken sol gözünden akan yaş hafifçe yanağına
düştü. Silmedi, çenesinden akıp düştü. Caner, Barış ve Çilingir ellerindeki
rakı bardaklarıyla Osman, Kubilay ve Selçuk'u taklit etmeye çalışıyorlardı.
Bunu gören Alev ve Lara gülerek onları izlerken Cemile, tutulmuş bir şekilde
Osman'ı izlemeye devam etti.
Eyşan,
kendi etrafında dönmeye devam ederken yavaşça bakışları Mete'ye doğru çevrildi.
Ayakları ritimli bir şekilde yere değerken Mete, hayranlıkla Eyşan'ı izlemeye
devam ediyordu. Şarkı bittiğinde Mete, kafasını iki yana sallayarak ayağa
kalktı ve Eyşan'ı alkışladı. Yine yüzünde aptal bir gülümseme vardı.
"Çok
güzel, pek güzel."
Yine
kendi kendine konuşmuştu.
Bu
haline gülen ahali Mete'nin halinden korkarak Eyşan'ı soluklandırmak için
masaya oturttular. Eyşan, önüne uzatılan sudan kana kana içtiğinde gülerek
etrafına baktı. Yorulmuştu, bunu fark eden Mete, yavaşça annesine doğru
ilerledi ve kulağına doğru eğildi.
"Çok
yoruldu anne, dağılalım mı?" diye sorduğunda Hümeyra Çakır, oğluna baktı.
Bu kadar düşünceli bir kalbe sahip nasıl yetişti diye sordu kendine. Bir yanı
Asiye Çavdar, diğer yanı ise o hep böyleydi diye bağırdı. Kafasını salladığında
Mete, derin bir nefes verdi ve ellerini ceplerine sokup Çilingir'e baktı.
"Devrem,
toparlayın yavaştan dağılalım." dediğinde herkes ayaklandı. Çilingir ve
Selçuk çıkarttıkları müzik sistemlerini toplarken Caner, Lara'nın yanına
yaklaşıp elini beline yasladı.
"Çok
yoruldun mu?" diye sorduğunda Lara'nın bakışları Caner'e çevrildi.
Gülümseyerek kafasını iki yana salladığında Caner, bakışlarını bir anlığına
etrafında gezdirdi ve hızla Lara'nın yanağından öpüp doğruldu. Lara, Caner'in
çaldığı öpücükle donakaldı.
Alev,
sandalyeleri arka odunluğa taşıyordu. Son iki sandalyeyi de üst üste koyup
ellerini çırptı ve arkasına döndü. Karşısında beliren Barış ile geriye doğru
sıçradı ve elini kalbinin üzerine koydu.
"Ya!
Niye öyle Azrail gibi sessizce geliyorsun?" diye çemkirdiğinde Barış,
burnundan soluk vererek tebessüm etti.
"Önce
bir kuştum şimdi Azrail mi oldum?" diye sordu, alaycı ama bir o kadar da
yumuşak bir tonla. Alev, onun bu cevabıyla yerinde kalakalmıştı. Kalbine yediği
yumruğun etkisiyle nefes almayı unutur gibi bir hâlde, bakışlarını ondan
kaçırmaya çalıştı ama Barış'ın adım atıp yaklaşmasıyla kaçış yolu kalmamıştı.
"Azrail
mi oldum?" diye sorusunu yineledi. Alev, kafasını ağırca iki yana
salladığında Barış, yutkundu ve göğsünü havalandıran bir nefes aldı. Elini
ceplerine sokup Alev'in yüzüne doğru eğildi. Alev, Barış'ın aniden eğilmesiyle
ne yapacağını bilemez bir hâlde geri adım atacak gibi olduysa da olduğu yerde
donup kaldı. Bakışlarında bir yoğunluk vardı, sanki Alev'in gözlerinden bir sır
çekip çıkarmaya çalışıyordu. Cebindeki ellerini biraz daha sıkmış, adeta
kendini kontrol etmek için çabalıyordu.
"Bana
böyle bakmaya devam edersen, gerçekten Azrail olurum, Alev," dedi, sesi
alçak ve tedirgin edici bir dinginlikle.
Alev,
bu cümlenin altında yatan anlamı çözmeye çalışırken dudaklarını ısırdı.
Kaçmakla karşılık vermek arasında bir yerde duruyordu. Gözlerini Barış'tan
kaçırdı, ancak bakışları tekrar istemsizce ona döndü. Barış'ın yüzü bir nebze
yumuşadı, dudaklarının köşesi belli belirsiz yukarı kıvrıldı.
"Senin
gözlerinde ne var, biliyor musun?" diye sordu, sesi neredeyse bir fısıltı
kadar yavaş çıkmıştı.
Alev,
cevap veremedi. Bu sözlerin anlamını bilmek istediği hâlde, kalbindeki
çarpıntının izin vermeyeceğinden korkuyordu. Barış, biraz daha yaklaştı, nefesi
artık Alev'in yüzünde hissediliyordu.
"Kendi
yansımam," dedi Barış, sesi beklenmedik bir yumuşaklıkla. "Kuşu
gökyüzünde uçarken, yeryüzünde kalbi havalandırılmış bir adam. Ben kuş değilim
Alev, hiç de olmadım ama nedense kalbimin kanatları kırılmış gibi
hissediyorum."
Sözlerinin
ardından, Barış hafifçe geri çekildi. Ceplerindeki ellerini çıkarıp başını yana
eğerek bir süre duraksadı. Ardından yavaşça geri dönüp alana doğru yürümeye
başladı.
Alev
ise hâlâ olduğu yerde kalmış, Barış'ın ardından bakıyordu. Göğsündeki karışık
duyguların yarattığı dalgayı sakinleştirmeye çalışırken derin bir nefes aldı
ama bu çabası pek işe yaramadı. Gözlerini hâlâ onun arkasında gezdirirken,
içindeki karmaşanın yankıları dinmemişti.
6 Nisan
2022 – 23:59 / Lapazan Yaylası, Trabzon
Asena
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
Uyuyamamıştım.
İçimde
adını bildiğim ama söyleyemediğim bir boşluk vardı. Sırtımı yasladığım duvardan
önümdeki masaya eğildim ve sol dirseğimi yan bir şekilde yaslayıp sağ elimi
yanağıma yasladım. Dün nişanlanmış, bugün de kınam yakılmıştı. Mutluydum, tabii
ki de ama ne bileyim içimde bir durgunluk vardı.
Masadaki
telefonum, titreyerek ekranın ışığını benim için yaktığında gözlerimi yayladan
indirip ekrana baktım.
Çatlaklar
grubundan 31 yeni mesaj
Derin
bir nefes alıp sol dirseğimi masadan ayırmadan kaldırdım ve alnıma yaslayıp
telefonu sağıma doğru çektim. Ekranı yukarıya kaydırıp WhatsApp'a girdim.
Caner:
Allah aşkına alın şu meteyi
Kocam:
KES LAN
Kocam:
BENİ KINALI KUZUMLA VEDALAŞTIRMADAN GÖTÜRDÜNÜZ!
Çilingir:
Mete yat zıbar olm
Kocam:
SUS SİKERİM BELANI!
Kocam
yazıyor...
Kocam:
elimde duran fotoğrafın
Kocam:
baktım, inan tanıyamadım
Kocam:
bu şarkımı ben sana yazdım
Kocam:
sense hâlâ anlayamadın
Mete'yi,
beni öpmesine izin vermeden çekip arabaya bindirmişlerdi. Mete'nin bu haline
gülerek bildiğim sözleri mesaj kutusuna yazmaya başladım.
"Hissetmeyi
senle yaşadım."
Siz:
hissetmeyi senle yaşadım
"Sende
tattım ben bu duyguyu."
Siz:
sende tattım ben bu duyguyu
"Söylemekten
hep korkuyordum."
Siz:
söylemekten hep korkuyordum
"Şimdi
dinle bütün aşkımı."
Siz:
şimdi dinle bütün aşkımı
Caner:
Öğk
Çilingir:
Öğk
Kocam:
:O :O <3 <3 <3 <3 <3 :')
Caner:
harbi harbi ağlıyor amk
Çilingir:
şu gözlere bak tipini sikeyim
Kocam
yazıyor...
Kocam:
VEDALAŞMAMA BİLE İZİN VERMEDİNİZ BURADA BARİ BENİ RAHAT BIRAKIN!
Kocam:
kınalı kuzum dur bak ne buldum :')
Kocam:
dansımızı hatırlıyor musun <3 :')
Mete,
Bursa’da dansımız bittikten sonra çektikleri bir fotoğrafımızı gönderdi.
İstem
dışı gülerek kafamı iki yana salladım.
"Salak
ya."
Siz:
:')
Kocam:
sen ağlama <3
Kocam:
ben senin içinde ağlarım gülüm :')
Kocam:
caner
Kocam:
bu arada ben bir şey buldum
Kocam:
bunun benim galerimde ne işi var
(Caner’in
küvetteki gençlik fotoğrafıydı.)
Caner:
sikerim seni sil şunu!
Kocam:
canerin 15 yaşındaki ve kumral saçlı hali :D
Lokum:
gözler lens mi?
Çilingir:
adamın hala küvetinin olması peki?
Caner:
METE SİKİCEM SENİ SİL ŞUNU
Caner:
siktim çocuk seni
Caner
yazıyor...
Caner:
al amına koyayım
Caner,
Mete’nin klozete oturduğu, kendisinin de ayakta durduğu bir fotoğraf
göndermişti.
Kocam:
HJKHASJKDHASD
Kocam:
XD
Kocam:
ne var bunda salak
Caner:
hatırlamıyor musun??
Caner:
:D
Kocam:
neyi hatırlamam gerekiyor bu fotoda?
Caner:
XD
Caner:
neyse kızlar var bir şey demicem
Barış:
yoksa?
Caner:
XD EVET
Barış:
PUHAHAHAHAHHAHAHAHAHAHAH
Kocam:
terbiyesiz herifler
Caner
yazıyor...
Caner:
Al sana
Mete’nin
bebeklik fotoğrafıydı.
Caner
yazıyor...
Caner:
Bunu da al
Mete’nin
gençlikte çekildiği maskeli bir fotoğrafıydı.
Kocam
yazıyor...
Kocam:
benimle savaşma caner
Mete’nin
gruba gönderdiği fotoğrafta, Caner’in üzerinde kırmızı kazak vardı ve kafasının
üzerinde pembe bir ahtapot peluş duruyordu.
Kocam
Barış kişisinin mesajını alıntıladı: bu arada barış sen uçsana havacıya,
kuytularda yedin bitirdin kızı
Barış:
:O
Alev:
:O
Siz: :O
Kocam:
bozkurt olduğumu unutuyorsunuz, hatırlatırım
Kocam:
benim her yerde gözüm var ;)
Çilingir:
bugün bunun beyni eridi iyice yat zıbar amk
Kocam
Sizin mesajınızı alıntıladı: yavrum kapat ağzını
Ya!
Siz:
senin kafan mı güzel Mete?
Kocam
yazıyor...
Çilingir
yazıyor...
Çilingir:
eve döndükten sonra barış malı yüzünden içmeye başladık
Çilingir:
bize içirdi kendisini de odasına kilitledi çıkmıyor da
Kocam
sizin mesajınızı alıntıladı: Mete ne amk asker arkadaşın mıyım ben senin?
Kocam
yazıyor...
Kocam:
KOCANIM KOCAN
Kocam:
NİŞANLIYIZ BİZ SENİNLE
Kocam:
HELALİMSİN SEN BENİM
Kocam:
ÇOCUKLARIMIN ANASISIN
Kocam:
KINALI YAVRUMSUN SEN BENİM
Kocam:
METE KİM?
Caner:
:D
Barış:
:D
Çilingir:
:D
Abim:
yatın uyuyun lan! Zırt zırt zırt sessize alıyorum kikiriğin biri çıkmış
dışarıda kikkikikikik diye gülüyor! Yatın uyuyun!
Caner:
kim o kikirik?
Siz:
kikikikikikikik
Alev:
kikikikikikikik
Lara:
kikikkikikikikiki
Helal
olsun lan size. Yetiştiniz imdadıma!
"Hepiniz
niye ayaktasınız?" Selçuk'un sorusuyla hızla arkama döndüm. Alev ve Lara
ayakta dikilirken kenara çekip Selçuk'a baktılar. Gözlerimi devirip telefona
baktım.
"Beni
uyku tutmadı," dediğim sıra telefonum titredi.
Caner:
ne işiniz var sizin dışarıda?
Bu
mesaj silindi.
Lara'nın
telefonu titrediğinde gözlerimi kısarak Lara'ya baktım.
"Ajanlık
yapma."
Lara,
bıyık altından gülüp telefonuna odaklandı.
Caner:
barış salona gel
Caner:
gelmezsen odana ben gelirim ve hiç hoş şeyler olmaz :)
Barış:
siktir git caner
Caner:
:O
Caner:
bana siktir mi çektin sen
Caner:
@Alev ne yaptın da üzdün çocuğu?
Alev:
cevap vermezsem ne yaparsın?
Alev:
boğazımı mı sıkarsın?
Hızla
Alev'e döndüm.
"Alev!"
Omzunu
silktiğinde derin bir nefes alıp telefona döndüm.
Caner
yazıyor...
Caner:
dışarıya çık
Caner:
geliyorum :)
Gözlerimi
devirip Alev'e baktığımda bakışları Lara'nın çevirdiği telefona kaymıştı.
"Caner,
Barış'ı odadan çıkartmak için böyle dedim demiş."
Çilingir
yazıyor...
Çilingir:
kızlar bugünlük eğlence yeter
Çilingir:
ha bu arada Lara yenge
Çilingir:
Caner artık kör
Kocam
yazıyor...
Kocam:
çilingir
Kocam:
bende sana ve barışa ait bir şey var
Kocam: Tanıyamayanlar
için üstteki barış :XD
Mete’nin
attığı fotoğrafa göre Bora önündeki masaüstü bilgisayarına bakıyordu ve Barış’ta
terlikleriyle Bora’nın sırtında duruyordu.
Çilingir
yazıyor...
Çilingir:
@Siz
Çilingir:
kocanı yedim
Barış: @Caner
Barış:
Bu da benden sana bugünün hatırası olsun
Barış’ın
attığı fotoğrafta da Caner, merdivenlerde yığılı kalmıştı.
-
DEVAM EDECEK.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!