Instagram:
sckitaplari
-Keyifli
Okumalar-
Bölüm
Şarkıları;
Nenni,
Hiraizerdüş
Yürüyorum
Dikenlerin Üstünde, Toygar Işıklı
Faulkner’s
Sleep, Evgeny Grinko
Ave Maria,
Tommee Profitt x Stanaj
The Master
Of Death, Peter Gundry
Die For
You, The Weeknd
-Bölüm
içerisinde rahatsız edici sahneler yer almaktadır. Sahnelerin olacağı
kısımlarda bir ünlem işareti (❗) yer alacaktır.-
🕊️
XXXII
❗17 Aralık 2016 / Hudut, Suriye
Yazar,
Ağzından
"Bebeğin
beşiği çamdan
Yuvalandı, düştü damdan"
Selçuk,
küçük oğlunun başını şefkatle öptü. Uykuya dalan bebeğinin huzurlu yüzü, onun
kalbini bir anlığına yumuşattı. Burnunu hafifçe küçük oğlunun yanağına
yaklaştırdı ve değdirmeden büyük bir nefes aldı. Dudakları hafifçe
aralandı.
"Beybabası
gelir Şam'dan
Nenni nenni, nenni nenni
Nenni nenni, nenni nenni, oy"
Üflediği
ninni, minik oğlunun yüzünde bir tebessüm olmasına neden oldu. Selçuk,
dudaklarındaki büyük bir gülümseme ile doğruldu ve parmak uçlarında kapıya
yürüdü. Sırf gıcırdayıp ses çıkartmasın diye kapıları bile yağlamıştı. Hafifçe
çekti ve beşiğe son bir bakış atıp odadan çıktı. Kapıyı, olurda uyanır diye
aralık bıraktı.
Mutfağı
toparlayan eşinin arkasından karnına sarıldı ve burnunu eşinin saçlarına sürtüp
kıkırdadı.
"Biri
cennetim, diğeri hurim. Ben Allah'tan daha ne isterim?" diye söylendiği
sıra eşi gülümseyerek Selçuk'a döndü ve ellerini yanaklarına yasladı.
"Bu
durumda sen ne oluyorsun?" diye sorduğunda Selçuk, afallamışçasına kadının
gözlerine bakakaldı. Bunu hiç düşünmemişti. Dudağını büzerek kafasını iki yana
salladığında kollarının arasındaki eşi kıkırdadı ve parmak uçlarında yükselip
Selçuk'un burnuna burnunu sürttü.
"Bir
garip derviş."
Selçuk,
güldü.
"Muradına
ermiş."
Alınları
birbirlerinin alınlarına yaslandığında ikisinin de gözleri parıldıyordu. Kapı
çaldığında bir anlığına gülüşmeleri duraksadı. Selçuk, istemeyerek eşinin
kollarından ayrıldı ve yüzünde asılı kalan, son olacağını bilmediği mutlukla
kapıyı açtı.
Kapıyı
araladığında, bir anlığına karşısındaki karanlık yüzlerin kim olduğunu anlamaya
çalıştı. Ancak cevap bulamadan, aniden dört adam üzerine çullandı.
"Maza
yahduth? Utrukuni!"
Ne
oluyor? Bırakın beni!"
Selçuk'un
nefesi kesildi. Omuzlarına birden binen ağırlıkla yere sendeledi. Kapının
çarpmasıyla evin sessizliği bozuldu. Güçlü bir yumruk, yüzüne savruldu; tadı
tuzlu olan kan, ağzına dolarken her şey bulanıklaştı. Arka planda eşinin panik
dolu çığlıklarını duyuyordu. Kadının koşarak ona doğru geldiğini gördü; elleri,
kolları çaresizlikle havada savruluyordu.
"Selçuk!"
diye haykırdı karısı ama bu ses, bir çatırtıyla kesildi. Adamların biri,
kadının saçlarından yakalayıp geri sürüklemişti. Selçuk, gözleri büyümüş bir
şekilde onları izlerken bedenine binen ağırlıkla hareket edemiyordu.
"Utrukhu
ya ibn az-zaniyah, la talmishu!"
Bırak
orospu çocuğu, dokunma ona!
Bir
adam eğildi, Selçuk'un yüzüne yaklaştı. Ağır bir nefesle fısıldadı.
"Al-yawm
huna satakhsaru kull shay'"
Bugün
burada her şeyini kaybedeceksin.
Kelimeler,
Selçuk'un bilincine kurşun gibi saplandı. Bebeğinin ağlaması, o an her şeyden
daha keskin bir bıçak gibi yüreğini parçaladı. Salonda yankılanan bu ağlayış,
onun çaresizliğini daha da katlanılmaz hale getiriyordu. Çırpındı, kurtulmak
istedi ama adamların sert darbeleri, onu yere çivilemişti.
Salonun
ortasına bir kamera kondu.
Selçuk
yerde debelenirken çocuğu, beşiğin içinde gözünün önünden geçirildi. O an
Selçuk, hayatının bir daha asla eskisi gibi olmayacağını anladı. Yerde
sürüklenerek eşinin ve çocuğunun önüne getirildi.
"Asina
Gündüz, ayn hiya?"
Asena
Gündüz, nerede?
Bir an,
eşiyle gözleriyle göz göze geldiler. Eşi, kafasını iki yana salladı. Selçuk'un
zihninde, bebeğinin ağlamasıyla dünya dönmeye devam ediyordu ama o, zamanın
durduğunu hissediyordu.
"Ibtidu
al-tasjil."
Kayda
başlayın.
O an,
bir adamın sert elleriyle başı bastırıldığında, gözleri kararmaya başladı.
Gözlerini sımsıkı kapatmak istedi ama yapamadı. Karısının ona bakan gözlerinden
ayrılmak istemedi. Gözleriyle tutundu, ona. Gözünden akan yaşlar, bakışlarını
körleştirdi. Eşinin tırnaklarını çekerlerken kendi tırnakları kopmuş gibi
hissetti. Saçlarını kestiler, ömrü kısaldı. Her dokunuş, her çığlık, onu daha
da içinden yok ediyordu.
Oğlunun
ağlaması artık yalnızca kulaklarında değil, zihninde bir çığlık gibi
yankılanıyordu. Zihninde, kaybolmuş bir geleceğin yankıları vardı. Kamera, her
anı kaydediyordu. Birinin hayatını kaybetmesinin, bir çocuğun geleceğinin yok
olmasının belgesi oluyordu.
"Iskitu
hâdha al-walad!"
Susturun
şu çocuğu!
Beşiğin
içinden oğlunu çıkarttılar. Selçuk, o an her şeyin donduğunu hissetti. Zihni
tamamen kararmıştı, tıpkı etrafındaki dünyayla bir bağının kesildiği gibi.
Oğlunun bedenini, annesinin kollarında gördüğünde, içinde bir şey koptu, bir
boşluk açıldı. Gözleri, bir an her şeyin hızla geçmesini istedi ama o an bir
sonsuzluğa dönüşüyordu.
"Bebek
beni del' eyledi
Yaktı, yıktı, kül eyledi"
Selçuk,
büyümüş gözleriyle çıkarılan silahı izledi. Aralı dudaklarının arasından
tükürükler fışkırdı. Boğazı düğümlendi, bir alev gibi cümleleri haykırdı.
"La
taf'al! Ibn al-kalb! La taf'al!"
Yapma!
Amına koyduğumun çocuğu! Yapma!
Sözler,
boğazından zorla çıkıyordu fakat ne yazık ki, o an hiçbir şeyin bir anlamı
yoktu. Boğazındaki düğüm, kelimeleri tıkadı. Bir yudum ses ama her şeyi
değiştirebilecek bir şey değildi.
Susturulması
gereken çocuk, masum bir varlık, şimdi silahların gölgesinde kaderini
yazıyordu. Selçuk, kendisini en güçlü hissettiği anlarda bile, çocuğu için bir
şey yapamamanın acısı içinde boğuluyordu. Oğlunun elleri, annesinin kollarında
rahat bir şekilde uyumaktan daha fazlasını hak ediyordu; ama o an, her şeyin
üzerine çökmüş bir kâbus vardı.
Kalbi,
göğsünde hiddetle çarparken, kulaklarında silahın soğuk sesi yankılandı.
Kolları, bacakları dondu. Acı, hiçbir kelimeyle tanımlanamayacak kadar derindi;
her şeyin kırılmasından sonra, o an, bir ölümden daha kötüydü.
"Kızlar,
gelin çaydan geçek
Çay bulanık, ner'den içek?"
Kulağını
sağır edecek bir kurşun daha yankılandı.
Ağlayan
çocuk, sustu.
"Bebek
ölmüş, nere' gidek?
Nenni nenni, nenni nenni
Nenni nenni, nenni nenni, oy"
🥺
20 Mart
2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
Gözlerim
bir boşluğa kilitlenmişti, sanki her şeyin anlamı kaybolmuştu. Hareketsizlik,
bedenimde bir hapsolmuş hissi yaratıyordu. Kalp atışım, o kadar hızlanmıştı ki
sanki bedenimi paramparça edecekti. Her atış, bir çekiç gibi göğsüme vuruyordu.
Bir an, vücudum her şeyden bağımsız hareket ediyor gibiydi ama aslında hiçbir
yere gitmiyordu. Sanki bedenim bana ait değildi.
Boğazım,
sanki bir el tarafından sıkılıyordu, o kadar güçlüydü ki, dudaklarımdan çıkan
her bir nefes geri dönüyordu. Hava, ciğerlerime girmiyor, dışarıda kalıyordu.
Her bir nefesim, boğazımda takılıp geri dönmeye zorlanıyordu. Ciğerlerim bir
türlü yeterince hava alamıyordu ve o an yanma hissiyle her şey daha da korkunç
hale geliyordu.
Zihnim
bulanıktı. Her şey uzaklaşıyordu. Masanın kenarı, sandalyenin ayakları,
tavandaki lambanın solgun ışığı, hepsi geri çekiliyor, bir tünelin ucuna doğru
kayboluyordu. Sesler geliyordu ama anlamsızdı; kulaklarıma dolup orada ölüyor,
bir yankıya dönüşüp sönüyordu. Nefes almaya çalıştıkça boğazım daha da
daralıyor, her deneyişim bir çığlığa dönüşüp içime geri dönüyor, orada sessizce
patlıyordu.
O an,
sanki her şey bir sonun başlangıcıydı ve tek istediğim şey nefes alabilmekti
ama bu o kadar imkânsız hale gelmişti ki, içimdeki boşluk her geçen saniye daha
da derinleşiyordu.
Ben
böyle hissediyorsam, Selçuk ne hissetmişti?
Canı ve
kanı öldüğünde.
Kafamı
zihnimde iki yana salladım. Sanki kafamın içindeki bir şey, o düşünceyi
kovalamaya, onu geri itmeye, unutturmaya çalışıyordu.
Gözlerinin
önünde öldürdüklerinde.
O zaman
ne hissetti?
Bakışlarımı
saplandığım boşluktan çekip Selçuk'a bakmak istedim. Gözlerimi kırpıştırarak
daldığım yerden çektim. Alnını masaya yaslamış, koordinasyon merkezinde
olmamıza rağmen, sigarasını içen Selçuk'a baktım. Hiç kimse ona sen ne
yapıyorsun dememişti.
Deniz,
Yonca ve Kubilay'ı dışarıya çıkartmıştı. Alperen ve Çilingir, Selçuk'un ne
yapacağı belli olmaz diyerekten arkasında oturuyorlardı. Mete, kalçasını arka
tarafta bilgisayar masasına kalçasını yaslamıştı ve öylece Selçuk'a bakıyordu.
Zamanında bilmeden yaraladığı yerdeki kanamayı izliyordu. Bizden başka kimse
yoktu.
Bakışlarım
yeniden Selçuk'u bulduğunda alnı yavaşça masadan ayrıldı. Parmaklarının ucunda
sıkışmış sigarayı, içi su dolu bardağın içine bıraktı. Odanın sessizliğini
ateşin sönmesi bozdu. Selçuk, titrek bir nefes bıraktığında döner sandalyesini
hafifçe sola doğru çevirdi. Kalktığında düşeceğini biliyordum. Dört adım atıp
önünde durduğumda elimi uzattım.
Keşke
uzatmasaydım.
Mavi
gözleri, kırmızı çizgilerle çevriliydi. İçlerindeki ışık çoktan sönmüş, yerini
derin bir obruğa bırakmıştı. Bakışları elimde gezindi, bir an duraksadı. Sonra
yüzünü sağa çevirdi. Göz kapakları devrildiğinde yüzü buruştu; kırışıklıklar,
acının haritası gibi çizildi tenine, her çizgi bir yara iziydi.
İki
damla yaş düştü. Ağır ağır, yanaklarından süzülüp çenesine, oradan da boşluğa
düştü.
"İşte,
Asena Gündüz'ü korumanın bedeli."
Ruhumdan
akan bu cümle, bir lanet gibi yerleşti içime, orada kök saldı.
Selçuk,
burnunu çekip titrek sesiyle "Çekil," diye fısıldadı.
Bir
insanın yaşadığı acıyı anlamak bazen imkânsızdır. Ama Selçuk'un yaşadığı acıyı
hissetmek, her şeyin ötesindeydi. O an, çekil demesi bile beni başka bir
dünyaya sürükledi, gerçeklikten kopardı. Gözlerinden yaşlar süzülürken, içimde
bir yerler hem yanıyor hem acıyordu; sanki iki ateş arasında kalmış,
kavruluyordum.
Gözlerim
Selçuk'ta, elim havada çaresizce bekliyordu. Her şeyin bir anlamı vardı ama o
anda hiçbir şey anlamlı gelmiyordu. Bir askerin soğukkanlı duruşunu koruması
gerektiğini biliyordum. Ama Selçuk'un yaşadıkları… Onun hissettiklerini görmek…
Bu hiç kolay değildi. Bu imkânsızdı.
Ne
söyleyebilirdim?
"Selçuk,"
dedim, güçlükle. Sesim boğazımdan zorla çıkıyordu, sanki o da boğuluyordu,
kelimeler boğazımda takılıp kalıyordu.
Birbirine
yapışmış dudakları aralandı. Gözlerini araladı. Dolu dolu gözbebekleri bana
çevrildiğinde, mavilerinin yok olduğunu gördüm. İçindeki siyah obruk, bütün
rengi bir anda içine hapsetmiş, yutmuş, geriye sadece derin bir karanlık
bırakmıştı. O gözler, artık bakmıyor, sadece açık duruyordu; içlerinde ne deniz
vardı ne gökyüzü, sadece dipsiz bir kuyu.
"Çekil,
Asena," dedi, çatlak bir ses tonuyla. Her hece, içinden bir parça
koparıyor, her kelime, ruhundan bir şey söküp alıyordu.
Yutkundum.
Havadaki elimi yumruk yaptım, indirdim, sağa çekildim. Bir adım uzaklaştım.
Selçuk,
gözlerini kırpıştırıp ellerini kolçağa koydu ama kalkmadı. Gözleri kapandı,
yüzü yeniden buruştu ve içli bir nefes çekti. Ağlamaklı bir ses tonuyla "Allah'ım sen bana
sabır ver ya rabbim," deyip kolçağı sıktı, başını yere eğdi.
Bir acı
içimi dağladı. Öyle bir acıydı ki, yakıp geçti, iç organlarıma kadar işledi,
orada yangın çıkardı, damarlarımda yanarak aktı. Duvara döndüm, sağ elimi
gözlerimin önüne siper ettim. İçimde patlayan bir yanardağın lavı gibi
yanaklarımdan yaşlar süzülmeye başladı. Her yutkunmamda, karanlık biraz daha
yutuyordu beni. Bütün bedenimle acıyı hissederken, her bir dokum bu gerginliğin
içinde çatlıyor, her bir sinirim geriliyor, kopmak üzereydi.
Selçuk'un
sesi geldi.
"Alperen."
Elimin
tersiyle gözyaşlarımı sildim. Onlara döndüm.
Alperen,
Selçuk'un koluna girdi. Kalkması için hafifçe asıldı. Selçuk ağlamaklı yüzüyle
kolçağı daha sıkı kavradı, sonra ayağa kalktı. Sağ eli masaya yaslandı,
parmakları masanın yüzeyini kavradı. Alperen'in tuttuğu kolu çekip omzuna
yasladı. Alperen sağ kolunu Selçuk'un beline doladı.
Ağır
adımlarla kapıya yöneldiler. Selçuk'un ayakları yerde sürünüyordu, her adım bir
işkence gibiydi.
Odadan
çıktıklarında, sırtımı duvara yaslayıp ağırca yere çöktüm. Dizlerim kırıldı,
bedenim katlandı, içimdeki her şey çözüldü. Gözlerimi kapattım, yüzümü
buruşturdum, başımı geriye yasladım. Soğuk duvar, sırtımda bir gerçeklik gibi
duruyordu; tek sabit olan oydu.
Parkede
adım sesleri yankılandı. Yanıma birisi çöktü.
Mete.
Hıçkırarak
ona döndüm. Yüzümü göğsüne yasladım. Omuzlarım sarsılıyordu, içimdeki her şey
dışarı dökülüyordu, dur durak bilmeden, bir sel gibi.
"Benim
yüzümden," dedim. Sesim duyulmadı. Zihnimin içinde yankılandı, orada
kaldı, kimseye ulaşmadı.
Kafamı
iki yana salladım.
"Benim
yüzümden öldü ailesi!" diye çığlık attım. Sesim duvarlara çarpıp geri
döndü, odanın içinde yankılandı, orada öldü.
Yanağımın
yaslandığı gövde irkilerek sıçradı. Saçlarımdaki el beni daha fazla saklamak
istercesine yaklaştırdı göğsüne.
"Sus,"
dedi.
Yanağımda
kalbi çarpıyordu. Hızlı, düzensiz, acıyla, sanki o da benimle birlikte
kırılıyordu.
"Asena
Gündüz'ü korumanın bedeli buydu!" diye çığlık attım bir daha. Sesim
parçalandı, boğazımda bir yerde kaldı.
Saçlarımdaki
el çekildi. Nemli yanaklarıma kondu. Yüzümü yüzüne çevirmeye zorladı.
Kafamı
kaldırıp Mete'ye baktım. Gözleri kızarmıştı, içlerinde bir buğu vardı. Bana
bakıyordu. Ne diyebilirdi ki? Doğru olana, gerçek olana kim ne diyebilirdi?
O
sustu.
Ben
ağladım.
Ne o,
ne ben, hiçbir şey yapamadık.
Dakikalar
üzerime devrildi. Hiç geçmek bilmeyen bir saat oldum, kırık bir sarkaç gibi
asılı kaldım. Bedenim, girdiği sıcak kolların arasında bir bebek gibi
kaldırılıp sarmalanırken öylece durdum. Elim kolum kalkmadı, ayağım tutmadı.
Ona rağmen, yaslandığım bedende kalmaya devam ettim, bir sığınak gibi.
Mete,
sol eliyle belimden destekledi. Düşmeme izin vermedi. Sağ elini yanağıma koydu.
Avucunun sıcaklığı, tenimde bir iz bırakıyordu; bir mühür gibi, bir hatırlatma
gibi.
Gözlerim
mavilerine çevrildi. Kaşları hafifçe büzüldü, yukarı yükseldi. İçi gitmiş
gibiydi, gözleri boşalmıştı. Gözlerimin içine baktı. Başparmağıyla gözümün
kenarında bekleyen incimi çaldı, onu alıp yok etti. Başparmağını dudaklarına
götürüp öptü. Sonra yeniden yanağıma yasladı.
"Yapma,
ağlama. Yapma… Canım çıktı."
Sesi
çatladı, boğazında bir düğüm vardı. Kafasını iki yana salladı. Kelimeler
boğazında düğümlenmişti. 'Canım çıktı,' der gibiydi, her hecede tükeniyordu.
'Sen benim canımdın, ağlayarak canımı çıkardın,' demek ister gibiydi. Ama
kelimeler dudaklarında yarım kaldı, eksik kaldı.
"Kolay
değil, Eyşan. Gözlerinin önünde kaybetmiş."
Sesi
kırılgandı, ama kararlıydı. Bu sözler göğsümde bir yerleri paramparça etti,
orada kırık camlar gibi dağıldı. Acıyla gözlerimi kapattım. Elini yanağımdan
çekmek istedim, başaramadım.
Elini
yanağımdan çekip çenemi kavradı.
Dudakları
alnıma dokundu.
"Güzelim,
lütfen," diye fısıldadı.
Birbirine
yapışmış kirpiklerimi güçlükle ayırıp titrek bir iç çektim. Selçuk, belki de
bana her baktığında ailesini hatırlamıştı. Belki de benim yüzüm, onun için bir
aynaydı. Şimdi benim yapmam gereken tek şey ona kız kardeşinin kim olduğunu
göstermekti. O, beni korumak için ailesinden vazgeçtiyse ben de onun kız
kardeşi olmaya devam edecektim. Bağırsa da, yanında istemese de, itip kaksa da,
nefret etse de dibinden ayrılmayacaktım.
Başımı
hafifçe geriye yasladım; bu hareket, Mete'nin dudaklarının alnımdan ayrılmasına
neden oldu. Göz göze geldiğimizde, buğulanmış mavi gözlerini birkaç kez
kırpıştırdı, sanki ne diyeceğimi tahmin etmeye çalışıyormuş gibi. Dudaklarımı
güçlükle araladım, sesim bir rüzgârın taşıdığı kırık bir fısıltıydı.
"Beni
abime götür," dedim.
Sözlerim
havada asılı kalırken dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi, yarım, acılı,
kırılgan. Başını belli belirsiz salladı ama o sanki taşıdığı yükün altından
kalkmaya çalışıyordu. Büyük bir nefes aldı, göğsü kabarıp geri indi. Burnumu
çekip sol kolumu beline sardım, adımlarım titrek ve kararsızdı. Ağırlığımın bir
kısmını ona yasladım ama Mete hiç tereddüt etmeden sağ kolunu belime sardı;
hareketi doğal ve koruyucuydu, sanki hep oradaymış gibi. Kapıyı açıp benimle
odadan çıktı ve duraksadı.
"Nereye
gitti acaba?" diye mırıldandığı sırada Alperen'in bize doğru yaklaştığını
gördüm. Onu gördüğümü fark ettiğinde durdu ve elini kaldırıp 'gel' işareti
yaptı. Mete de fark etmiş olacaktı ki belimdeki elini biraz sıkıp beni
yürütmeye başladı. Sıhhiyenin önüne vardığımızda Alperen, elini yine kaldırdı
ve işaret parmağını gösterdi. Odaya girip kapıyı kapattığında titrek bir iç
çektim.
Odanın
kapısı aralandığında elimi Mete'nin belimdeki eline koyup hafifçe ittirdim.
Belimde soğukluğu kaldığında kapının pervazına yaklaştım. Bakışlarım sedyenin
üzerinde, serum bağlı kolunda kaldığında dişlerimi sıktım, çenem kilitlendi.
Güçlükle bir adım attığımda Selçuk, sola dönmüş yüzünü bana doğru çevirdi.
Çenesi titredi, kelimeler yerine sessiz bir sarsıntı yayıldı yüzünden, her kası
gerildi. Serum bağlı kolunu güçsüzce kaldırdı, parmakları havada bana ulaşmaya
çalışır gibiydi, bir boğulanın su yüzeyine uzanması gibi. Elini bana doğru
uzattığında, ayağım yere mıhlanmış gibi hissettim. Sanki her şey, bu anın
kırılganlığına hapsolmuş, zaman donmuştu.
Gözünden
akan yaşlara rağmen "Gel," diye fısıldadı.
Sedyeyi
gören gözlerim puslandığında gözlerimi kırpıştırıp yanındaki sandalyeye
oturdum. Sol ve sağ gözünden yaşlar süzülürken serum bağlı elini saçlarımın
üzerine koydu. Hafifçe okşadığında gözünden süzülen yaşlar, dudaklarının
üzerinden çenesine doğru ağır ağır yol aldı, orada birikip düştü. Her damla,
boğazıma oturan bir yumru gibi hissettirdi, her damla bir ağırlık daha ekledi.
O an, hiçbir kelime bu sessiz çığlıkların yerini dolduramazdı.
"Abiler,
kız kardeşlerini üzmezler, özür dilerim," dedi Selçuk.
Bu
sözler, içimde keskin bir kırılmaya neden oldu; sanki göğsümdeki tüm parçalar
bir anda yere döküldü, orada paramparça oldu. Alnımı öne eğdim, derin bir
hıçkırık boğazımdan yükseldi. Burnumu çekip yutkunmaya çalıştım ama düğüm
boğazımdan gitmiyordu, orada duruyor, her seferinde daha da büyüyordu.
Titreyen
ellerimle yanaklarımı silerken, yüzümü Selçuk'a döndüm. O ise, gözlerine
gerdiği sol elini yavaşça indirip bitkin gözlerini bana çevirdi. O bakışlarda
yalnızca yorgunluk değil, sessiz bir teslimiyet vardı.
Her
şeyin bittiğini kabullenmiş bir adamın bakışı.
Ama ona
bakmaya dayanamadım, gözlerim yere kaydı.
Yüzüne
bakmaya utandım.
Yanağımı
yavaşça yatağın köşesine yasladım. Selçuk burnunu çekti ama elini saçlarımın
üzerinden çekmedi. Parmakları hâlâ hafif, kırılgan bir şefkatle saçlarımı
okşuyordu. Bir an için o anın içine gömüldüm ama bakışlarım istemsizce kapının
pervazına takıldı.
Mete
oradaydı. Başını hafifçe kapıya yaslamış, sessiz bir tanık gibi Selçuk'a
bakıyordu. Gözlerindeki mavi okyanus, buğuyla karışmıştı. O maviliklerden
süzülen birkaç damla, sessizce abi ile kardeş arasındaki görünmez bağa
akıyordu, orada birleşiyordu. O anda, kelimelere ihtiyaç yoktu;
hissettiklerimiz, her şeyden daha gürültülüydü.
"Bebeğin
beşiği çamdan
Yuvalandı, düştü damdan."
Selçuk'un
boğuk sesi odayı doldurduğunda, gözlerimi ağır bir acıyla kapattım. Kelimeler
dudaklarından güçlükle dökülüyordu; sanki her hece, içindeki yükle birlikte
çıkıyor, her mısra bir parçasını götürüyordu.
"Beybabası
gelir Şam'dan
Nenni nenni, nenni nenni
Nenni nenni, nenni nenni, oy"
Sesindeki
çatlak, ruhundaki kırılmaları ele veriyordu, her notada bir yara açılıyordu.
Şarkıyı sürdürmek için çabaladı, ama her mısra daha da zor geliyor, daha da
derine batırıyordu.
"Beybabası
gelir Şam'dan
Nenni nenni, nenni nenni
Nenni nenni, nenni nenni, oy"
Toparlandı,
bir kez daha bölündü, sesi ikiye ayrıldı.
"Kızlar,
gelin çaydan geçek
Çay bulanık, ner'den içek?"
Bu defa
sesi çatlayarak hıçkırıklara karıştı, kelimeler boğazında boğuldu. Saçımdaki
eli durdu; dokunuşu aniden donmuş gibiydi, havada asılı kaldı. O an boğazında
bir düğüm oluştuğunu, bunu kelimelere dökmek zorunda olduğunu biliyordum.
"Bebek
ölmüş-"
Sesi
tamamen koptu, parçalandı, geriye sadece bir hıçkırık kaldı. Ardından derin bir
haykırış odanın duvarlarını sarstı, camları titretti, orada yankılandı.
Selçuk'un gözyaşları, yalnızca geçmişin ağırlığını değil, o anın dayanılmaz
yükünü de taşıyordu. Yüzümü buruşturarak gözlerimi açtım ve bakışlarım Mete'ye
kaydı. Kapının pervazından ayrılıp Selçuk'a doğru yaklaştı. Yatağın yanına
oturup Selçuk'u kendine çekip sarıldığında Selçuk'un yüzü Mete'nin omuzlarına
yaslı kaldı.
20 Mart
2022 / Şırnak
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Selçuk'un
sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyor ama gözlerim sürekli Eyşan'a kayıyordu. O
an, her şeyin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha hissedebiliyordum.
Selçuk'un acısı, içindeki boşluk bana kadar ulaşıyordu. Ama her şeyin içinde
bir yara daha vardı: Eyşan'ın gözlerinde gördüğüm o korkunç boşluk.
Selçuk'un
ninni söylerken ki halini izlerken, onun acısını içimde hissetmemek imkânsızdı.
Bir insanın son sesini çıkarırken, içinde taşıdığı acı her kelimeyle daha da
derinleşiyor gibiydi. "Bebek ölmüş..." dediğinde içim ezilmişti.
Gözlerim bulanıklaşmıştı. O cümle, bu kadar derin acıyı öyle rahatça taşımıştı
ki, o an içimde bir şeyler yerle bir olmuştu.
Selçuk,
kız kardeşi saydığı Eyşan'ı korumaya çalışırken karısını ve oğlunu kaybetmişti.
Ben, Eyşan öldü diye kendi kafama sıkacakken o sıkamamıştı. İntikam hırsı ağır
basmıştı. Kalbi durmasına rağmen Selçuk, yaşamaya devam etmişti. Bugün
öğrendiği şey, o kırılgan yapının patlama noktası olmuştu.
Bakışlarımı
sağ omzumda yatan Eyşan'a çevirdim. Ağlamaktan yorgun düşmüş, uyuyakalmıştı.
Bakışlarımı güçlükle ondan çekip sol omzuma baktım. Selçuk, ona verdikleri
sakinleştiriciyle omzumda uyuyordu. Harap olmuştu, tükenmişti.
Kafamı
belirsizce iki yana salladım.
O zaten
bitmişti. Sadece nefes almaya devam ediyordu.
Zihnimde
gezinen, odaklanmak istemediğim düşünceler tüylerimi ürpertiyordu. Öyle bir
durumla karşı karşıya gelsem ne yapabilirdim? Düşüncesi bile korkunçtu ama
Selçuk, bunları görmüştü. Belki de son kez bebeğini koklamıştı. Güçlükle
yutkunup dudaklarımı yaladım. Bakışlarım kapıya çevrildiğinde Çilingir, derin
bir nefes alıp ellerini havaya kaldırdı.
Ne
yapacağız?
Alt
dudağımı büküp kafamı iki yana salladım. Çilingir'in sağ elinin işaret parmağı
sertçe ileri uzandı. Elleri göz hizasına kalktı, parmakları dürbün şeklini
aldı, gözleri çevreyi tarar gibi hızla sağa sola hareket etti. Yumruğunu sol
avcuna vurduğunda çıkan tok ses ortamın gergin sessizliğini yardı. Kafasını
sağa eğip kaşlarını kaldırdı.
Adamı
araştırmaya başlayalım mı?
Uyanmasınlar
diye bu şekilde sormayı tercih etmişti. Gözlerim Çilingir'deyken sağ elimin
parmaklarını sol avcuma dokundurup ileriye kaydırdım, kafamı hafifçe eğdim.
Sonra.
Çilingir'in
sağ eli göğüs hizasına kalktı, başparmağı ve işaret parmağı sertçe birleşerek
kısa bir onay verdi. Gözlerimi kırptığım sırada sol omzumdaki kafanın biraz öne
eğildiğini hissettim. Ağırca Selçuk'a baktığımda başı omzumdan düşmek üzereydi.
Sol elimi hafifçe kaldırıp alnına yasladım. Burnunu çekti ve yavaşça doğruldu.
Bakışlarımız
birbirini buldu. Acıyla değil, anlayışla baktım ona. Bizi, birbirimizden başka
kimse anlayamazdı. Elini yüzüne kaldırıp dudaklarının üzerine işaret ve orta
parmağını yaklaştırdı.
Sigara
içelim.
Gözlerimi
kapatıp kafamı hafifçe salladım. Başımı Eyşan'a doğru eğdim. Uyandırmadan
yatağa yatırmam gerekiyordu.
Alt
dudağımı ısırıp kafasını düşürmeden sağ kolumu sırtına yasladım. Ağır bir
uykuya sahip değildi ama kokumu bir kere aldığında rahatça uyuyabiliyordu.
Hafifçe elimi yanağına yaslayıp onunla birlikte yatağa doğru uzandım. Kafası
yastığa kaydığında kolumu yavaşça altından çıkardım. Yatakta doğrulup sedyeyi
sarsmadan ayağa kalktım.
Sol
omzumda hissettiğim el ile Selçuk'un uzattığı pikeyi gördüm. Dudaklarımda minik
bir tebessüm oluştu. Bir adım geri çekilip elimle Eyşan'ı gösterdim. Pikeyi
açıp Eyşan'ın üzerini örttü. Başım hafifçe sağa eğildi.
Çok
şanslısın be karıcığım.
Seni
seven bir abin var.
Selçuk
bana döndüğünde kolumu omzuna doğru yükselttim. Sağ elini belime atıp yürümeye
başladık. Kapının yanından geçerken durdum. Çilingir'e bakıp işaret ve orta
parmağımla gözümü gösterdim. Kafasını salladı. Gülümseyerek Selçuk'u dışarıya
doğru çekiştirdim.
Soldaki
kapıdan dışarı çıktığımızda elimi cebime atıp sigara paketimi çıkardım. İki
dalı yukarı çektim ve Selçuk'a uzattım.
Çatallaşmış
sesiyle "Eyvallah," dedi ve dalı çekti.
Paketteki
uzanan dalı dudaklarımın arasına sıkıştırıp çakmayla ikimizin de sigarasını
yaktım. Gözlerim Selçuk'a çevrildiğinde kısılmış mavileriyle uzağı izliyordu.
Hafifçe gülümsedim ve onun gibi uzağa baktım.
"Çok
şanslı," dedim.
Bana
baktığını hissettim. Göz ucuyla ona bakıp sigarayı dudaklarımdan ayırdım.
"Senin
gibi bir abiye, benim gibi de bir koca adayına sahip."
Dişlerini
gösterircesine gülümsedi. Kafasını iki yana salladı, dudaklarını kapattı ama
yine de bir gülümseme vardı yüzünde. Sol eli hafifçe omzuma kondu.
Dudaklarındaki gülümseme bir boşluğa düştüğünde kaşları hafifçe büzüldü.
"Canını
yaktım, kusura bakma."
Gözlerimi
devirdim. Derin bir nefes alıp bıraktığımda ona doğru döndüm.
"Canımın
canı, canımdır. Canımın canıysan, canımsındır. O yüzden aynı yaşta olmamıza
rağmen sana abi diye hitap etmem gerek."
Tek
kaşımı kaldırdığımda kahkahasını tutamadı. Gözlerini kaçırıp gülmeye devam
etti. Sigaramdan derin bir soluk çektim ve gülerek sola doğru üfledim.
Bir
süre yalnızca çektiğimiz nefeslerin üfleme seslerini işittik. Süngere yaklaşan
sigarayı söndürüp Selçuk'a baktım. Biraz daha iyiydi, kendine gelmişti. En
azından kırık bir şekilde bakmıyordu. Sigarasını söndürüp bana baktığında
omzuma bıraktığı elindeki yüzüğü gösterdim.
"Kayıt
alıyor mu? Sonra bana şantaj yapma da."
Güldü
ve kaşlarını iki kere yukarı kaldırıp indirdi. Onunla konuşmak istiyordum ama
ne diyeceğimi bilemiyordum. Bu sefer o beni anlamışçasına omzumu sıkarak
kafasını sola doğru eğdi.
"Beni
anladığını biliyorum Mete. Sen de o korkuyu yaşadın. Eline silahını aldığında
onu ne kadar çok sevdiğini daha iyi anladım."
Kafasını
iki yana salladı.
"Ama
ben o an yapamadım. Çünkü alınması gereken bir intikamım vardı. Bitiğim,
tükeniğim ama hâlâ zihnimin içindeler. Bugün nefes alıyorsam orada bıraktıkları
izler sayesinde."
Gözlerimi
kırptım. Yine bir şey diyemedim.
Gözleri
yere çevrildi.
"Asena'nın
yani Eyşan'ın ilk elini tutamama sebebim, oradaki, zihnimdeki kadının
bakışlarıydı. O evin içinde, bize bunları yapmalarının sebebi Eyşan'ı takip
ediyor olmamdı. Onun yerini sordular. Eşim, kafasını iki yana salladı. 'Asena
Gündüz'ün, kız kardeşinin yerini söyleme Selçuk.' dercesine baktığı aklıma
geldi. O an karıma bakmasaydım Asena'nın yerini söyleyecektim. İhanet ettiğimi
düşündüğüm için elini tutamadım."
Kafamı
iki yana salladım ve ellerimi omuzlarına koyup bana bakmasını sağladım.
"Sakın
böyle düşünme. O an orada Eyşan olsaydı sana yemin ederim ki onların canı
pahasına kendi kafasına sıkardı."
İçimdeki
kalbim paramparça oldu. Kendime itiraf edemedim. Çatırtıları zihnimde
yankılandı. Yerdeki bakışları bana çevrildiğinde öylece baktı. Hafifçe yutkunup
kafamı iki yana salladım.
"Canını
acıtma, zihnindeki o anıların üzerini kana bulama Selçuk. Oradaki mutlu
anlarını güzellikle an. Kötüleri elbette ki silemezsin ama en azından
toparlan."
Yanımızdaki
kapı aralandığında bakışlarım sağa çevrildi. Eyşan'ın gözlerinde kaldı.
Kadınımın gözleri şişmişti. Dudaklarımı bastırdığım sırada gözlerini
kırpıştırıp bir bana bir de Selçuk'a baktı. Ardından omuzlarımızdaki ellere
baktı. Dudağı hafifçe büzüştüğünde gözlerimi kıstım.
"Kocam
beni abimle aldatıyor, vay be."
İçeri
geçtiğinde otuz iki diş gülerek Selçuk'a baktım. Kaşlarını kaldırmış bir
şekilde Eyşan'ın arkasından bakakaldığında o da gülmeye başladı.
Deli
kadınım benim. Her yerde, her zaman, bir şekilde ortamı sevgiye boğuyordu.
Ellerimi Selçuk'un omuzlarından çekip sırtına iki kere hafifçe vurdum.
"Karımın
gönlünü almam lazım bro."
Kafasını
iki yana sallayarak kahkaha attı.
"Abi
yerine bro demen tam senlik bir hareket Mete."
Kafamı
salladım.
"Abi
deyince gözümde yaşlanıyorsun be Selçuk."
Selçuk
kaşlarını kaldırıp gülümsedi.
"Hadi
koş bekletme kız kardeşimi."
Esas
duruşa geçip elimi alnımın yanına koydum. Elini apoletimin üzerine vurduğunda
gülümsedim ve içeri geçtim. Bakışlarım etrafta gezinirken hâlâ kapının önünde
bekleyen Çilingir'e baktım.
"Karım
nerede?"
Ağzı
yırtılırcasına esnedi. "Kantine gitti."
Gözlerimi
devirip kantine yol aldım. Ellerimi ceplerime sokup yürürken Caner karşıdan
bana doğru yaklaşıyordu. Aynı şekilde ellerini ceplerine soktuğunda
gülümseyerek ona yürüdüm. Karşımda durduğunda duraksadım.
"Selçuk
nasıl?" diye sordu.
"Biraz
daha iyi."
Kafasını
salladı, gidecekti ama hızla "Nereye gidiyorsun?" diye sordum.
Gözlerini
devirip kafasını iki yana salladı. "Ne yapacaksın? Belki işemeye
gidiyorum, belki sıçacağım sana ne amına koyayım?"
Kesin
Lara ile tartıştılar.
"Lara
ile mi tartıştınız?"
Duraksadı
ve kaşlarını yukarı kaldırdı. Gülerek yüzüne baktığımda yüzü ifadesiz kaldı.
Bir süre sonra gözlerini devirdi.
"Of!
Bu kadınların hepsi neden inatçı? Hâlâ Bursa'da dövdüğüm adam hakkında kavga
ediyoruz, inanabiliyor musun?"
Gözlerimi
belertip dudaklarımı öne doğru büzdüm.
"Oha."
Güldüğümde
eliyle omzuma vurdu. "Gülme sikik, senin tuzun kuru nasıl olsa. Taktın
yüzüğü parmağa, döndür dolaştır ırmağa."
"Git
sen de tak oğlum, durduran mı var? Ayrıca çekil artık önümden karımı bulmam
lazım."
Çenemi
dikleştirip yanından yürümeye başladım.
Kantine
girdiğimde gözlerimi kısıp bir avcı misali karımı aramaya başladım. Sağ köşede,
Yonca ile oturmuş çikolata kemiriyorlardı. Gülerek onlara ilerlediğimde
kadınımın gözleri beni buldu, anında yüzüne hafif bir bıkkınlık yayıldı. Göz
devirdiği o an, bana sanki 'Yine neyin peşindesin?' der gibiydi. Gözlerimi
kısıp Kubilay'ın yanına oturdum. Bacak bacak üstüne atıp ellerimi dizlerimin
üzerinde birleştirdim.
Bakışlarım
çikolatayla resmen aşk yaşayan kadınımda kalmıştı. Sırf bitecek diye yavaş
yavaş ısırıyor, tadını çıkararak yiyordu. Her lokmayı adeta bir sanat gibi
tadıyordu.
"Komutanım,"
dedi Kubilay, sesindeki ciddiyetle.
Birkaç
saniye ona dönüp bakmayı reddettim. Derin bir nefes aldım, sonunda istemeyerek
de olsa bakışlarımı ona çevirdim. Kaşlarımı yukarı kaldırdığımda gözlerini
kırpıştırdı.
"Ne
oldu?"
Gülümsedi
ve kaşıyla kızları işaret etti.
"Kantindeki
bütün çikolataları almak istediler. Zor tuttum."
Gözlerim
büyüdü. Hızla Eyşan'a baktığımda çikolatası bitmiş ve biten boş ambalaja bakıp
dudaklarını büzmüştü.
Eyşan
elindeki ambalajı masanın üzerine atıp Yonca'ya baktı. Yonca'da aynı ifade
vardı.
Kubilay,
"Eyşan abla Yonca'yı şu an gözlerinle ayartıyorsun, yapma. Benim karım
hamile, daha fazlasını yiyemez," dediğinde gözlerimi kıstım ve Kubilay'a
döndüm.
Kubilay'ın
gözlerindeki telaşı görmemek imkânsızdı. Yonca'nın birkaç çikolata daha yemesi,
onun aklında bir felaket senaryosuna dönüşmüştü. Hafifçe gülümsedim. Eyşan,
hamilelik kurallarına karşı mücadelenin başkomutanı gibi duruyordu. Yanıt verip
ortamı daha da kızıştırmamak için kendimi zor tuttum.
Gözlerimi
Kubilay'dan çekip Eyşan'a baktığımda gözleri hafifçe kısılmış bana bakıyordu.
Tek kaşımı hafifçe kaldırıp sorgularcasına ona baktığımda hafifçe
sandalyesinden kalktı ve çenesiyle kapıyı gösterdi.
Ayağa
kalktığımda yürümeye başladı. Hızla peşinden yürümeye başladığımda hâlâ bir şey
dememesi hafifçe ürkütmüştü. Çalışma odasına girdiğinde kapıyı kapatır diye
elimi uzattım. Burnuma bir kapı yemediğim kalmıştı, onun da olmasını
istemezdim. Kapıyı kapatıp kaşlarımı yukarı kaldırdım.
"Ne
oldu yavrum?"
Hızla
bana döndü ve kollarını boynuma dolayıp beni kapıya doğru ittirdi. Gözlerim
büyürken dudakları kapalı dudaklarımın üzerine yapıştı. Elini yanağıma
vurduğunda genzimden kıkırdayarak dudaklarımı araladım ve kadınımın üst
dudağını dudaklarımın arasına alıp emdim. Ellerimi beline koyup kendime
yaklaştırdım. Dilimi dudaklarının arasından sızdırıp damağına sürttüm. Aldığım
tada gözlerimi kapatıp açtım.
Karamel.
Kadınımın
dudakları artık karamelli pamuk şekerdi.
Genzimden
kaçan 'hmm' sesini tutamadığımda Eyşan kendini biraz daha bastırıp ağzımın
içine inledi. Kasıklarımın kasıldığını hissettim. Kendimi tutamayarak bende
inledim. Ellerimi kalçalarına koyup sıktım ve kendime bastırdım. Tam öpüşlerimi
hızlandıracağım sırada dudakları dudaklarımdan koptu ve kendini çekti. Kestiği
nefeslerimin arasından boğazımı temizleyip dudaklarımı yaladım. Elleri
yanaklarıma uzandı.
Bu
kadın, bize çok güzel bakıyordu.
Bazen
öyle bakıyordu ki bir an için kendimi sorguluyordum. Kim olduğumu ve nereye ait
olduğumu öğreniyordum. Gözlerinin dokunduğu her yer sanki yaralıymış ve orayı
iyileştiriyormuş gibi hissediyordum. Bazen de bakışları, sanki gözlerinin içine
girmemi bekliyormuş gibi beni içine çekiyordu. Her şey geçiyor, bir tek onun
bakışı kalıyordu.
O
gözler, o huzuru bana her seferinde yeniden veriyordu.
"İyi
ki varsın," dediğinde elimi yanaklarına yasladım.
"İyi
ki varsın ki varım," dedim ve dudaklarımı alnına yasladım.
"O
yüzden bana Caramio alır mısın?"
Bunun
olacağını biliyordum.
"Hatun,
kilo alırsın."
Eyşan'ın
gözleri fal taşı misali açıldı. Dişlerimi hafifçe bastırdım ve salak sırıtışı
yaptım. Ellerini yanaklarımdan çektiğinde ellerini beline koydu. Geri geri
yürüdüğünde hafifçe yutkundum.
"SEN
BANA KİLO MU ALIRSIN DEDİN!"
Hızla
kapıyı açıp kapattığımda kapıya bir şey attı. Gülerek kapıya baktığımda bir
gürültü daha koptu. Arkamda bir beden hissettiğimde Selçuk, kaşları çatık ama
gülümseyerek ne olduğunu çözmeye çalışıyordu.
"Ne
oluyor?"
Kapıya
bir şey daha attı.
"Karım
bana şiddet uyguluyor."
Kahkaha
attı.
"Ne
dedin de bu kadar sinirlendi?"
Kıkırdadım.
"Kilo alırsın dedim."
Şaşırarak
gözlerini büyüttüğünde kafasını iki yana salladı. "Bir kadına
diyebileceğin en son sözcüğü söylemişsin. İşin çok zor be Mete."
Sesler
kesildi. Elimi hafifçe kulpun üzerine koydum ve Selçuk'a baktım.
"Bana
eşlik etsene, vurursa kaçarım."
Gülerek
kafasını salladı. Kapıyı açıp içeri girdim. Koltukta oturan karımı gördüğümde
gözlerini devirdi ve dosyayı çekip önüne koydu. Gülmemek için Selçuk'a
baktığımda onun da gülmemek için bana baktığını fark ettim.
"Gülün
gülün, çekinmeyin, gülün."
Eyşan'a
baktığımda gülmemek için kendini tutan bir hali vardı. Hafifçe gülerek kafasını
salladığında kıkırdayıp Selçuk'a baktım. Kafasını iki yana sallayıp omzuma
dokundu ve odadan çıktı. Bakışlarım yerdeki kalemliğe dokunduğunda yere eğilip
kalemliği toparladım ve masamın üzerine koyup yanına doğru yaklaştım.
Ellerimi
oturduğu sandalyenin kolçağına yaslayıp kendime doğru çevirdim ve önünde yere
çömeldim. Kahverengileri parıldayarak durgunlaştığında ellerimi, uyluklarının
üzerinde kenetlediği ellerinin üzerine koydum. Dudaklarının köşeleri minik bir
hareketle kıvrıldı.
"Senin
her halin, beni ben yapar," diye fısıldadım ve avuçlarımın altındaki
ellerini sıkıca tutup dudaklarıma yaklaştırdım. Gözlerimi kahverengi
topraklarında gezdirirken parmak boğumlarından öptüm. En küçük, en hassas
kısımlarına kadar her ayrıntıyı seviyordum.
Parmak
boğumlarını öpmek, normal bir el öpmesi gibi değildir. Bir adamın dudakları,
kadınının parmak boğumlarına değdiğinde hayat başlar. Ona olan saygısını,
bağlılığını ve içindeki kırılgan duygusal bağları yansıtır. Parmak boğumları,
kadının en hassas ve en zarif yerlerinden biridir. Ona uzatılan eli sarmasına
yardımcı olur. Öptüğün o an kadının gözlerinde bir kırılma olur, yansıma
belirir. Seni içine çeken, kalbinin hızlanmasına sebep olacak bir gülümseme
bahşeder.
Eyşan
öne doğru eğildiğinde dudaklarımı hafifçe parmak boğumlarından ayırıp alnına
doğru yaklaştırdım.
"Sen,
başıma gelen en güzel şeysin," dedim ve dudaklarımı alnına bastırdım.
Kadınım.
Ruhuma
can kattın Cânım.
21 Mart
2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
Koşuyordum.
Beyaz
elbisemin uzun eteği rüzgârla savruluyor, ayaklarımın altında toprağın
soğukluğu hissediyordum. Nereye koştuğumu bilmiyordum, tek bildiğim bir şey vardı:
Beni kovalayan bir varlığın var olduğu ve adım seslerinin her geçen saniye daha
da yaklaştığıydı.
Nefesim
daralıyor, ciğerlerim yanıyor ama hızlanıyordum. Beni bulmasına ramak kalmıştı.
Kaçmam gerekti ama kaçmaya devam etmek, o karanlığa gömülmeden bir adım daha
atmak demekti.
Ayaklarım
çıplak, her adımda taşların, köklerin ve dikenlerin acısıyla irkiliyordum ama
hiç durmadan koşuyordum. Derin bir nefes almak için ciğerlerimi zorluyordum,
havanın her bir zerresi içimi acıtıyordum. Arkamdan gelen ayak seslerinin hızı
arttıkça, içimdeki korku da büyüyor. Ona yakalanmam an meselesi. O kadar
yakındı ki ne zaman geri dönüp baksam, bir adım daha yaklaşmış oluyordu.
Bir an,
başımı çevirdiğimde karanlık içinden gelen o silueti gördüm. Hiçbir kimlik
yoktu, sadece karanlık bir gölge. Hızla ilerliyor, her hareketi bir tehdit
gibi. Çığlıklarım ormanda yankılanırken, ağzımdan çıkan her ses, sessizlikle
yutuluyor. Bir anda, elleri dudaklarımın üzerine kapandı. Kelimelerim onun
avucunda hapsolmuştu ama hissettiğim acı her şeyden daha gerçekti. Dudaklarımı
ısırdım, ellerini itmeye çalıştım, o zaman bir adım geri kaydı ama hiçbir şeyin
faydası yoktu.
Arkamı
döndüğümde, önümde bir uçurum vardı. Derin, kara bir boşluk, sanki yeryüzü
yokmuş gibi. Elimi kaldırıp ona doğru uzattım, dudaklarımdan kelimeler
çıkıyordu ama anlamını kavrayamıyordum. O an, o da bana doğru adım attı. Bir
adım daha geriye gittim, rüzgârı hissettim; saçlarım savruluyor, eteklerim
uçuyor. Derin bir nefes aldım ve aniden bedenim havaya kalktı. Uçuyordum ama bu
bir uçuş değildi.
Bir
düşüştü.
Beyaz
elbisemin tülleri etrafımı sararken, bedenim, kollarım iki yanımda açık bir
şekilde, boşluğa doğru süzüldü. Kalbim karnımda yankı yaparken, yerçekimiyle
birlikte hızla yere doğru inmeye başladım. Bir çığlık bile çıkaramadım.
Zihnimdeki tek düşünce, düşmek. Kollarım savruluyor, dengesiz bir
şekilde düşerken, tek bildiğim şey bu korkunç boşluğun içinde kaybolduğumdu.
Birden,
suyun yüzeyiyle sert bir temas hissettim. Tüm vücudum acı içinde bıçak gibi
kesildi, sanki sırtım her an parçalanacakmış gibi. Derin denizin içinde
batarken, gözlerim suyun içinde bir şeyin yaklaşmaya başladığını fark etti. Bir
el, karanlık suyun altından uzanarak bana doğru ilerliyordu. Beni tutmak için
çabalıyordu ama kimdi o? Kimseyi göremedim. Baloncuklar arasında, gözlerim bir
hayalet gibi onu seçmeye çalışıyordu ama her şey bulanıktı. O el bana doğru
uzanıyordu ama ellerim, ona ulaşmak için çırpındıkça daha da dibe çekiliyordu.
İçimde
bir şey kırıla kırıla, kalbim dibe çöküyordu. Suya daha da derinleştikçe,
bedenimle birlikte kayboluyordum. Ve o el, bana ulaşmak için bir adım daha
atıyor ama o kadar uzağım ki, bir türlü beni tutamıyordu.
Yerimde
sıçrayarak gözlerimi açtığımda Alev'in yüzüyle karşılaştım. Kaşları çatık bir
şekilde ne olduğunu çözmeye çalışıyordu.
"Kâbus
gördün sanırım?" diye söylendiğinde ciğerlerimi yoran bir nefes alıp
bıraktım. Alev, üstünde fazla durmadan bedenini geriye çekip üzerindeki
formanın eteklerini pantolonun içine soktu. Gözlerimi kaçırarak yataktan
kalktığımda kollarımı iki yana açarak gerindim.
Boynumun
sağ tarafı kasılı kaldığında inleyerek elimi boynuma götürdüm.
"Has
sikeyim ya." diye söylendiğimde Alev şerefsizi kıkırdayarak güldü.
Boynum
tutuldu.
Yüzümü
buruşturup onunla uğraşmadan boynumu ovaladım. Ağırca kasılan kaslarım
rahatlamaya başladığında yutkunup ayağa kalktım. Ayağımı Alev'e doğru
savurduğumda gülerek kapıya doğru kaçtı.
"Gerizekalı."
Alev,
dilini çıkartıp burnuna baş parmağını yasladı ve diğer parmaklarını oynattı.
"Vöeee,
nanik."
Ona
doğru hızla adım attım.
"Lan
siktir git!" diye bağırdım ama o çoktan kapıyı açıp çıkmıştı. Gözlerimi
devirip üzerimi değiştirdim. Aynada üniformamı düzeltip kapıya yürüdüm ve
kapıyı açıp odamdan çıktım.
Üzerimde
dehşet bir yorgunluk vardı. Hâlâ uzun yolculuğun ve tatilin yorgunluğu
atlamamıştım. Bütün bunlara dün ağlamış olmamda eklendiğinde bitik bir hâle
dönüşmüştüm. Yemekhaneye giriş yaptığımda Alev, Yonca, Lara, Osman, Barış,
Kubilay ve Deniz sandalyelere oturmuş kahvaltılarını yapıyorlardı. Onlara
yaklaşıp ellerimi ceplerimi soktum.
"Diğerleri
nerede?"
Barış,
kafasını kaldırıp bana baktı.
"Bizden
önce kalkıp kahvaltılarını etmişler ardından da koordinasyon merkezine
geçmişler."
Kafamı
sallayıp kahvaltımı almak için tezgâha yürüdüm. Tabldota biraz zeytin ve peynir
alıp çatalı da kenara koyup masaya geri döndüm. Alev'in karşısındaki boş
sandalyeye oturduğumda ağzıma bir zeytin attım. Elimi yumruk yapıp çekirdeği
aldım ve tabldotun içine bıraktım.
"Afiyet
olsun."
Selçuk'un
sesiyle sola doğru baktığımda elleri ceplerinde ayakta bize bakıyordu.
"Kahvaltınızı
yaptıktan sonra koordinasyon merkezine geçin. Ayrıca, sen bu kahvaltıya doyacak
mısın? Adam akıllı yap şu kahvaltını."
Selçuk,
son cümlelerini bana saydırıp arkasını döndü ve kantinden çıktı. Bakışlarım
peynir ve zeytinlerde gezinirken ağzımdaki lokmayı yuttum. Normalde kahvaltı
bile etmek istemiyordum, iki üç lokma girsin diye yiyordum. Gözlerimi devirip
kenardan bir ekmek alıp böldüm ve bir lokma ağzıma attım.
"Harbiden
hea, güvercin olduğunu çok belli ediyorsun. Kuş yemi yermişçesine
besleniyorsun."
Osman'ın
cümlesiyle önündeki tabldotuna baktım. Onda da sadece reçel ve yumurta vardı.
Gülerek kaşlarımla tabldotunu gösterdim. Ağzımdaki lokmayı yuttum.
"Sen
kendi tabağına bak."
Osman,
gülerek Barış'a baktığında Barış'ta ona baktı. Birbirlerine güldüklerinde
kaşlarımı çattım.
"Onların
ikinci tabağı gülüm, hadi boş ver sen onları yemeğini ye."
Alev'in
cümlesiyle gözlerimi devirdim.
Öküz
ayılar.
Aç
köpekler!
Kafamı
iki yana sallayıp gülerek yemeğimi yemeğe devam ettim. Yonca, yumurtasını
ısırıp yüzünü buruşturduğunda elini dudaklarına koydu ve hızla ayağa kalkıp
koşturdu. Kubilay, bir hışımla sandalyesini ittirip Yonca'nın peşinden koştu.
Bakışlarımı kapıdan çekip Alev'e baktığımda kafasını iki yana salladı.
"Yumurta
kokusuna midem bulanıyor diyor, inatla yumurta yiyor."
Kıkırdadığımda
ağzıma bir parça peynir attım. Ağzımda kusmuklu bir tat oluşurken kenardaki
peçeteye uzanıp parmaklarımın arasına sıkıştırdım. Dudaklarımın önüne gerip
peyniri çıkarttım. Yüzümü buruşturup yutkundum.
"Eğy.
Ağzımın tadını siktin Yonca." deyip peçeteyi tabldotun içine bıraktım.
Tabldotun kenarlarından tutup ayağa kalktığımda büyük adımlarla çöpe yaklaşıp
boşalttım ve bulaşık tabldotların üzerine bıraktım. Masaya bakıp sol elimi
'Gidiyorum ben' dercesine sallayıp kantinden çıktım. Koordinasyon merkezinin
önüne vardığımda kulpu indirip hızla içeriye girdim.
Mete'nin
bakışlarını gözlerimde bulduğumda hafifçe gülümsedim ama o gülümsemiyordu.
Kaşları hafifçe çatılmıştı.
"Niye
düzgünce kahvaltını etmiyorsun?"
Yüzümdeki
gülümsemeyi soldurup Selçuk'a baktım.
"Sen
beni gammazlıyor musun?"
Selçuk,
ellerini havaya kaldırıp kaşlarını indirip kaldırdı.
"Çocuklar,
burası koordinasyon merkezi dikkatinizi çekerim."
Alparslan
babamın sesini işittiğimde bakışlarım sola doğru çevrildi. Elindeki dosyayla
masaya yaklaştığında Mete, gözlerini devirdi. Solunda duran kahve kupasını
eline aldı ve parmakları klavyede gezinirken bir yudum aldı. Dudaklarını
yalayıp bardağı masaya bıraktığında küçük bir çektim.
Kocamızın
her hareketi müptezellik kaynağı.
Aynen
öyle.
Küçük
adımlarla masaya yaklaşıp yanına oturduğumda bakışları bana kaymamıştı.
Klavyedeki parmaklarını hızlandırırken gözleri laptopun ekranında takılı
kalmıştı. Bir yazı yazıyordu ama yazılar küçük olduğu için okuyamıyordum. Sert
bir şekilde orta parmağıyla enter tuşuna bastı.
Keşke
bize de bas-
Sus
lan!
Bakışlarım
laptopun başında yazı yazan Çilingir'e kaydı. Selçuk, Çilingir'e bir dosyayı
yükseltmişti. Çilingir, klavyeye bakmadan gözlerini gezdirdiği sayfadaki
yazıları laptopa geçiriyordu. Ne yaptıklarını tam olarak anlamıyordum ama
atmosferde bir ciddiyet vardı. Çilingir'in kaşları hafifçe çatıldığında
bakışları ekrana kaydı, ardından başını kaldırıp Mete'ye baktı.
"Yanlış
yere yazdım," dedi düz bir sesle.
Mete,
sandalyede kendini bayılırmışçasına geriye bıraktı. "Senin yapacağın işe
so-"
"Öhö,
öhö!"
Alparslan
albayın öksürüğü ile Mete, oturduğu yerden dikleşerek boğazını temizledi.
Ellerini dudaklarının yanına koyup sessizce Çilingir'e baktı. Ne söylediğini
göremesem de ciddi bir şey olmadığını anladım. Anlamak için Çilingir'e
baktığımda dudaklarını sıkarak gülümsememeye çalıştığını fark ettim.
Bakışlarını hemen laptop ekranına indirip parmaklarını klavyede hızla
gezdirmeye devam etti.
Gözlerim
yeniden Mete'ye döndüğünde, mavi gözleriyle bana kısa bir bakış attı. Bakışı
hem uzak hem de ürkütücü bir şekilde yakındı. Ardından sağ elini kahve kupasına
götürüp önüme koydu. Bir an tereddütle elim uzandı, kupayı aldım ve bir yudum
içtim. Kahve boğazımdan geçerken sanki kalbim hızlandı. Kupayı masaya
bırakırken, bakışlarım hâlâ onun üzerindeydi.
Mete,
bir saniyeliğine babasına, Selçuk'a ve Çilingir'e doğru göz gezdirdi. Ardından
kupayı aldı ve içtiğim yere dudaklarını bastırdı.
Lan,
lan, lan!
Gözlerim
istemsizce o harekete kilitlendi. Kupadan büyük bir yudum aldı, kahve
boğazından geçtikten sonra dudaklarını yavaşça yaladı ve kupayı yan tarafına
koydu. Tek bir kelime söylemedi, bana bir daha bakmadı bile. Gözleri ekrana
kilitlenmişti ama parmaklarının klavyede gezinmesinde bir sakinlik vardı.
Yumruk
yemiş gibi kaldım. İçimdeki tüm cümleler birbirine karıştı. Nefes almayı
unuttuğumu fark ettiğimde kalbim bir anlığına yerinden çıkacakmış gibi
hissettim. Bu küçük anın bu kadar büyük bir anlam taşıyabileceğini hiç
düşünmezdim ama taşıyordu.
Alparslan
albay, okuduğu dosyayı Selçuk'un önüne bırakıp hafifçe gerindi ve arkasına
yaslandı. Merkezin kapısı açıldığında bizimkilerde gelmişti. Hepsinden önce
Caner, içeriye girdiğinde elinde motor kaskı ve üzerinde 'Dainese' yazan bir
motorcu ceketi vardı. Selçuk, ayağa kalkıp Alparslan albayın önüne bıraktığı
dosyayı aldı ve Caner'e uzattı.
"Oraya
gittiğinde paketçi olacak, ona teslim et. Yüzünü göstermemeye önem
göster." dediğinde Caner, dosyayı aldı ve ceketinin önünü açıp iç cebine
koydu.
"Tamam."
dedi ve ceketin fermuarını yukarıya doğru çekiştirdi. Bizim ekip sandalyelere
kurulurken Lara'nın bakışları Caner'de kalmıştı.
"Nereye
gidiyorsun?" diye sordu.
Caner, "İşim
var." dedikten sonra derin bir nefes aldı. Lara'ya dönüp gözlerini
kıstı.
"Özel
göreve gidiyorum, bir saate geleceğim."
Lara,
gözlerini devirdi. "Bana ne?"
Mete
ile Çilingir'in aynı anda kahkaha attığını duyduğumda kaşlarımı kaldırıp onlara
baktım. Parmakları klavyede gezinmesine rağmen ikisi de birbirlerine bakarak
gülüyorlardı. Lara, sağıma oturduğunda Caner, elindeki kaskı sıktı.
"Üff!"
Caner,
gürültülü bir şekilde üfleyip kapıya doğru yürüdü.
Alparslan
albay ayağa kalkıp "Ortamın havası soğudu birden." dediğinde gülmemek
için dudaklarımı bastırdım. Mete ile Çilingir'in bakışları kendi ekranlarına
döndüğünde Selçuk, arkasına yaslanıp yanıma oturan Lara'ya baktı.
"Fazla
naz aşık usandırır." dedi ve dosyaya döndü. Dudağında buruk bir tebessüm
vardı. Bakışlarımı Lara'ya çevirdiğimde gözlerinin kapalı kapıda kaldığını
gördüm. Sağ dirseğimi hafifçe koluna sürttüğümde boğazını temizledi ve ellerini
masanın üzerinde kenetledi.
"Ne
yapıyoruz?"
Selçuk,
elindeki dosyayı Alparslan albaya uzattı. Alparslan albay, dosyayı alıp
gözlerini gezdirdi ve bakışlarını üzerimizde gezdirdi.
"Çilingir'i
ve Mete'yi özel göreve gönderiyorum. Onlar adım adım Elias Farouq'un adamlarını
ortadan kaldırırken biz de burada onlara arka plan desteği ve bilgileri
sızdıracağız." dediğinde bir anlığına nefesimin kesildiğini hissettim.
Ağırca yutkunup Mete'ye baktığımda arkasına yaslı bir şekilde babasına
bakıyordu.
Mete'nin
yüzünde beliren ciddi ifade, içimde bir şeylerin sıkışmasına neden oldu.
Gözlerini babasına dikmiş, hiçbir şey söylemeden bekliyordu. Çilingir ise
birkaç saniyeliğine Alparslan albayın sözlerini hazmetmek için duraksamış
gibiydi. Ardından, her zamanki kendine güvenen gülümsemesiyle dizüstü
bilgisayarını kapattı.
"Yani
Mete ile sahaya iniyoruz, öyle mi?" dedi Çilingir, sesindeki heyecanı
saklamaya gerek bile duymadan.
Alparslan
albay, hafif bir baş hareketiyle onayladı. "Elias Farouq'un izini sürmek
ve adamlarını etkisiz hâle getirmek için bundan daha iyi bir ikili
düşünemezdim. Ancak bu görev, düşündüğünüzden çok daha tehlikeli olacak."
Mete,
sonunda konuştu. Sesinde buz gibi bir sakinlik vardı. "Ne zaman hareket
ediyoruz?"
Alparslan
albay, masanın üzerine koyduğu dosyaya tekrar baktı. "Hedefleriniz
belirlenmiş durumda. Yarın sabah harekete geçeceksiniz. Hazırlanmanız için
birkaç saatlik vaktiniz var."
Bir
şeyler söylemek istedim ama dilim tutulmuştu. Görev kelimesi, içimde çanlar
çaldırıyordu. Göğsümde tuhaf bir ağırlık hissettim. Mete'nin mavi gözleri bir
anlığına benimkilerle buluştu. Bütün duygu geçişlerini saklayan o bakışları,
sanki "Endişelenme, her şey yolunda olacak." diyordu ama bana
yetmiyordu.
"Elias
Farouq mu?" dedim sonunda, sesimdeki titremeyi saklayamadan. "O
adamın karanlık tarafını hepimiz biliyoruz. Onun adamları..." Cümleyi
bitiremedim. Alparslan albay bakışlarını bana çevirdi.
"Biliyoruz."
dedi sakin ama otoriter bir sesle. "Bu yüzden onları en iyi ikiliye emanet
ediyorum. Farouq'la mücadele etmek, sadece güçlü değil, zeki olmayı da
gerektirir. Ve biz de elimizdekilerin en iyilerini sahaya sürüyoruz."
Mete'nin
gözleri hâlâ üzerimdeydi ama bu kez daha derin, daha keskin bir bakış vardı.
Sanki bana bir şey söylemek istiyor ama kelimelere dökemiyordu.
"Peki
ya bir şey ters giderse?" diye sorguladığımda Alparslan albayın yüzüne
kısa bir süre sessizlik çöktü. Sonunda başını eğip dosyayı kapattı ve
ciddiyetle konuştu. "Onlar sahadayken bizim işimiz, o ihtimali sıfıra
indirmek."
Ancak
bu cevap, içimdeki huzursuzluğu yatıştırmadı. Mete yerinden kalkıp yanımdan
geçerken alçak bir sesle konuştu.
"Gel
benimle."
Sandalyemi
arkaya doğru ittirip peşinden yürüdüm. Kapıyı açıp dışarıya çıktığımızda
karşımızdaki santral odasına daldı. Kapıyı açık bir şekilde girmem için
tuttuğunda hızla içeriye girdim. Kapıyı kapattığında elleri yanaklarımı buldu,
burnunu burnuma sürttü.
"Korkma
ömrüm, burnumuz bile kanamadan yanına geleceğiz."
Mete'nin
elleri yanaklarımdayken hissettiğim sıcaklık, içimdeki soğuk korkuyu bir
anlığına unutturdu ama gözlerim hâlâ onu bırakmamıştı. Burnunu burnuma
sürtmesi, o kadar doğal ve o kadar bize aitti ki, kalbimde bir yerde ince bir
sızı hissettim.
"Bana
bunu söyleme," dedim kısık bir sesle, kelimeler boğazımdan zar zor
çıkarken. "Bana veda ediyormuşsun gibi davranma, Mete."
Kaşları
hafifçe çatıldı ama bakışları yumuşaktı. "Bu bir veda değil, Eyşan. Bu bir
söz. Döneriz. Dönerim."
Elimi,
yüzümü tutan ellerine koydum. "Ya dönemezsen? Ya her şey planladığınız
gibi gitmezse?"
Beni
susturmak istercesine başını eğdi ve dudaklarını alnıma koydu. "Her şey
planladığımız gibi gitmezse, sen buradasın," diye fısıldadı. "Bize
güven. Bana güven."
Sözleri
içimde bir yerlere ulaşsa da bu his kolay kolay geçecek gibi değildi. Onun bana
bu kadar yakın ama aynı zamanda bu kadar uzak olması... İşte bu, beni
mahvediyordu.
"Mete,
bunu yapmak zorunda değilsin," diye devam ettim. "Birlikte başka bir
yol bulabiliriz. Belki başka biri..."
Sözümü
tamamlamadan önce dudaklarını dudaklarıma koydu ama öpmedi. Yalnızca üzerinde
bekletti. "Başka biri olmaz," dedi kararlı bir şekilde. "Bu
bizim görevimiz. Eğer ben gitmezsem, bir başkası gidecek ve belki de o geri
dönmeyecek."
Gözlerim
dolmaya başlamıştı ama ağlamayacaktım. Şimdi değil. Şimdi onun yanında güçlü
görünmeliydim. "Söz ver," dedim, sesimdeki titremeyi kontrol etmeye
çalışarak. "Söz ver, Mete. Bana sağ salim döneceğine söz ver."
Gülümsedi.
Ama bu, her zamanki alaycı ya da kendinden emin gülüşü değildi. Bu, içinde
derin bir duygu taşıyan, karışık bir gülüştü. "Sana söz veriyorum, Eyşan.
Her ne olursa olsun, sana döneceğim."
Dudaklarımdaki
baskısı arttığında dudaklarımı aralayıp alt dudağını emdim. Ellerini yavaşça
yüzümden çekti ve birkaç adım geri gitti. Onunla aramızda oluşan bu mesafe,
içimde bir uçurum gibi hissediliyordu. Bir süre sessizce birbirimize baktık.
Kapı tekrar açıldığında, ikimiz de bir anda gerçek dünyaya geri döndük.
Çilingir başını uzattı ve alaycı bir şekilde sırıttı. "Aşk kuşları, ne
yapıyorsunuz burada? Görev saati geliyor."
Mete,
bir an bile tereddüt etmeden döndü ve her zamanki soğukkanlılığıyla cevap
verdi. "Karımı ikna ediyordum."
Çilingir
gülerek başını salladı. "Hadi bakalım, hazırlanacağız."
Mete'ye
son bir kez baktım. O bakış, bir milyon kelimelik bir konuşmaya bedeldi. Ve o
an, hissettiğim tek şey, içimde onun için büyüyen korku ve umut karışımıydı.
28 Mart
2022 / Şırnak
Yazar,
Ağzından
Mete ve
Çilingir, tam bir haftadan beri yoktu ama son iki günden beri haber
alınamıyordu.
Zaman,
üzerlerine serilmiş ıslak ve ağır bir battaniye gibiydi; çekilen her nefeste
göğüslere bir parça daha gerilim birikiyordu. Koordinasyon merkezindeki
bilgisayar ekranlarının buz gibi, morumsu ışığı; hırpalanmış masaların, yarım
kalmış notların ve kurumuş kahve lekelerinin üzerine donuk gölgeler
düşürüyordu. Köşedeki masada unutulmuş kahve kupası çoktan soğumuş, üzerini
ince bir toz tabakası kaplamıştı. O kupa belki birine aitti, belki de hiç
kimseye... Çünkü o odadaki herkes, Mete ve Çilingir’den gelecek tek bir
fısıltıyı beklerken aynı askıda, aynı zamansızlıkta çakılı kalmıştı.
Alparslan
Albay, önündeki yıpranmış haritanın başında bir heykel kadar kaskatı duruyordu.
Parmaklarının arasında sıktığı kalemi haritanın üzerinde gezdirirken,
bastırdığı yerlerde derin yırtıklar açılıyordu. Yüzündeki kıvrımlar bir geçit
vermezliği fısıldıyordu; fakat o sert çizgilerin hiçbir koordinata, hiçbir
sonuca çıkmadığı hakikati, bakışlarındaki o nadir bıkkınlıkta saklıydı.
Komutanlarının bile çaresiz kaldığı bir karanlık, odadaki herkes için
sığınılacak son limanın da sulara gömülmesi demekti.
Eyşan
ise odanın bir köşesinde, adeta omurgasından vurulmuş ama yıkılmamış bir anıt
gibi dimdik duruyordu. Bakışları ekrandan ekrana bir mekik gibi dokunurken,
yüzüne kattığı o çelikten sabır maskesi kılcal çatlaklar vermeye başlamıştı.
Parmak uçları masanın ahşap kenarına öyle bir hırsla gömülmüştü ki, tırnak
yataklarındaki beyazlık adeta derisini yırtıp dışarı fırlayacaktı. İki gündür
gözüne tek bir damla uyku girmemişti. Yüzündeki solgunluk zihinsel bir
tükenişin değil, içten içe yanan bir yangının külleriydi. Kimse ona
"İstirahat et," deme cesaretini gösteremiyordu. Çünkü herkes
biliyordu ki Eyşan burada bir görev için değil, Mete’nin ruhunu korumak için
nöbet tutuyordu.
"Bir
sinyal var mı?"
Eyşan’ın
sesi, odadaki o buz tutmuş havayı bıçak gibi kesti. Seste bağırtı yoktu; donuk,
pürüzlü ama dibinde felaketleri saklayan derin bir tını vardı.
Ekran
başındaki teknisyen, bakışlarını monitörden çekip Eyşan’ın gözlerine kaldırma
cesaretini kendinde bulamadı. Omuzları çöktü. "Hayır, yüzbaşım... Kuzey
sektöründen alınan son veri akışından bu yana frekans tamamen ölü."
Eyşan’ın
gözleri teknisyene saplandı; ne bir jest yaptı ne de bir nefes verdi.
Söyleyecek bir şeyin kalmadığı o kırılma noktasındaydılar. Cevabın çaresizlik
olduğunu biliyor ama kabullenmeyi bir zayıflık sayıyordu.
Alparslan
Albay, elindeki kalemi hırsla masaya fırlattı. Ağır ahşaptan çıkan tok ses,
sanki bir silahın kurma kolu çekilmiş gibi odadakileri yerinden sıçrattı.
"Bu
felç halini daha fazla sürdüremeyiz. Eğer onlara bir şey-"
"Onlara
hiçbir şey olmadı."
Eyşan’ın
sesi Albay’ın cümlesini ortadan ikiye biçti. İtiraz kabul etmeyen, ihtimallere
kapıyı tamamen kapatan, adeta kaderi zorlayan bir kesinlikti bu. Albay başını
kaldırıp Eyşan’ın gözlerindeki o hırçın, biat etmez ışıkla karşılaştı ve
yutkunarak sustu.
Duvara
yaslanmış olan Selçuk’un çene kasları birer yumruk gibi sıkılmıştı. Göğsünde
çaprazladığı kolları titriyordu. İçinde köpüren fırtınayı dışarı salmamak için
dilini ısırdı. Bu odada hiç kimse, umudunu bir kalkan gibi kuşanan Eyşan ile
karşı karşıya gelmeye cesaret edemezdi.
O
sırada sistemden gelen tiz bir ikaz sesiyle zaman durdu.
"Barkın,
bir veri paketi düşüyor." Barış’ın sesi titremişti.
Barkın
bir hamlede Barış’ın tepesine dikildi.
"Arayüzü
aç, hemen!"
Dev
ekrana aktarılan görüntü önce parazitlendi, ardından karanlık bir çerçevenin
içinde netleşti. Odadaki her bir nefes aynı anda kesildi; ortamdaki sessizlik,
sanki duvarları patlatacak bir basınç kazandı. Barış’ın klavyedeki elleri
zangır zangır titriyor, Barkın ise ekrandaki verileri okurken soluksuz
kalıyordu.
"Kayıt...
Dün geceye ait," diye fısıldadı Barkın. Sesi odadaki en uzak köşeye kadar
bir idam kararı gibi yayıldı.
Ekranda,
nemli ve beton bir odanın tam ortasında, tavandan sarkan cılız bir ampulün
altında sandalyeye bağlanmış bir adam belirdi. Üstü çıplak, altındaki üniforma
pantolonu çamur ve kan içinde bir adam.
O adam,
Mete Mert Çakır.
Yüzünün
yarısı gölgenin içinde kalsa da uğradığı işkencenin haritası netti. Çenesinden
boynuna doğru kuruyup kabuk bağlamış kan süzülüyordu. Sol kaşı patlamış, göz
kapağı morararak şişmişti. Fakat başı öne düşmemişti; göğsünü ileri doğru
çıkarmış, inatçı bir omurgayla dik oturuyordu. Bakışlarında, onu esir alanların
ruhunu ezen o kışkırtıcı karanlık hâlâ canlıydı.
Eyşan
olduğu yere çivilendi. Masanın kenarındaki parmakları ahşabı neredeyse ezerek
tutunurken gözleri ekrana kilitlendi. Kalbi, kaburgalarını kıracakmışçasına
göğüs kafesine vuruyordu.
Mete’nin
göğüs kafesi, ağır darbelerin ve yüksek voltajlı elektrik şoklarının bıraktığı
tahribatla kaplıydı. Sol köprücük kemiğinin hemen altında, derin morluklardan
dışa doğru sararıp solan devasa bir darbe izi vardı; sanki göğsüne vahşi bir
pençe vurulmuş gibiydi. Derisinin hemen altındaki damarlar, maruz kaldığı
elektriğin etkisiyle siyah-kırmızı hatlar halinde belirginleşmiş, adeta
cildinin üzerine çizilmiş birer felaket haritasına dönüşmüştü. Sağ kaburgasında
ise tekrarlayan bot darbelerinin bıraktığı yuvarlak, ezik morluklar
kümelenmişti.
Kasları,
yaşadığı travmanın etkisiyle aşırı gerilip şişmişti. O doğal ve güçlü yapısı,
şimdi acıya karşı vücudun kurduğu son bir savunma hattı gibi kas katıydı.
Göğsünden karnına doğru inen ince, derin sıyrıkta kan kurumuş; koyu kahverengi,
sert bir hat oluşturmuştu.
"Mete..."
Eyşan’ın
dudaklarından dökülen bu isim, bir dua ile bir çığlık arasında sıkışıp kaldı.
"Çilingir
nerede ulan, Çilingir nerede!" diye mırıldandı Barış, dişlerinin
arasından. Kimse ona yanıt vermedi.
Ekranda
hırıltılı, boğuk bir Arapça ses yankılandı: "Limādhā tabḥathu ʿan Ilyās
Fārūq?" (Neden Elias Farouq'u arıyorsunuz?)
Mete,
başını yavaşça yukarı kaldırdı. Ağzındaki kanlı tükürüğü dişlerinin arasına
yayarak, o her zamanki küstah, meydan okuyan tebessümünü oturttu yüzüne. Kanlı
dişleri cılız ışıkta parladı.
"Kamerayı
kapatsana birader," dedi Mete, pürüzlü ama alaycı sesiyle. "Kasları,
göğsü böyle sergiliyoruz ama ortalıkta olan var, olmayan var... Ayıp
oluyor."
O
cümlenin bittiği an, koordinasyon merkezindeki bütün havanın simyası değişti.
Gerilimin tam ortasına fırlatılan bu alaycı nükte, odadaki herkesin göğsüne
oturmuş o ağır taşı bir anlığına sarsıtsa da kimse nefes almaya cesaret
edemedi.
Karanlıktaki
sorgucu, Mete’ye doğru bir adım atıp tüm gücüyle yüzüne bir yumruk indirdi.
Mete’nin başı yana savruldu.
O
yumrukla birlikte hem ekrandaki işkenceciden hem de koordinasyon merkezindeki
Caner’in boğazından aynı nefret patladı.
“Orospu
çocuğu!”
Caner
oturduğu sandalyeden fırlamış, yumruklarını ekrana doğru sıkmıştı. Ekran
karşısındaki herkesin içinde biriken çaresizlik, yerini saf bir nifaka ve
yakıcı bir öfkeye bırakıyordu. Mete’nin acı çekerken bile sergilediği o
imkansız direnç, odadakilerin harab olmuş sinirlerini iyice germişti.
Eyşan’ın
gözleri dumanlandı. Dünyası o küçük ekrana, o ekrandaki adama daralmıştı.
İçindeki o devasa korku, Mete’nin bu ölümcül kumarı kaybedebileceği
düşüncesiyle bir karabasan gibi boğazına sarılıyordu.
Mete,
başını yavaşça düzeltti. Ağzında biriken kanlı mukozayı sorgucunun
ayakkabılarının tam önüne tükürdü. Dudağının kenarındaki yarayı diliyle
sıyırdı, gözlerini adama dikti.
"Şu
bileklerimi çöz bir," dedi, sesi inanılmaz bir sakinliğe bürünmüştü.
"Aç da karşılıklı oturalım... Ben sana Elias’ı niye aradığımı bir güzel
anlatayım, ha? Ne dersin?"
Ekranda
adamın eli beline gitti. Parlak, soğuk bir tabanca namlusu ışıkta
parıldadığında Alparslan Albay ayağa fırladı, yumruklarını sıktı.
"Hayır...
Hayır, lütfen..." Eyşan başını iki yana sallıyor, geriye doğru
sendeleyerek masaya tutunmaya çalışıyordu.
Selçuk
bir hamlede Eyşan’ın arkasına geçti. Sarsılan omuzlarını güçlü elleriyle
kavradı. "Sakin ol Eyşan... Sakın bırakma kendini," dedi ama kendi
sesi de bir depremin altındaki çatlaklar gibi titriyordu.
O
sırada koordinasyon merkezinin ağır kapısı savrularak açıldı. Hümeyra Çakır
içeriye koşar adımlarla girdi. "Ne oluyor burada?" diye bağırdı.
Alparslan
Albay karısını görür görmez üzerine atıldı, onu göğsüne çekip yüzünü kendi
ceketine gömdü. Karısının o ekrandaki infaz ihtimalini görmesine izin
veremezdi.
Ekranda
sorgucu silahı Mete’nin şakak kemiğine dayadı.
"İmmâ
en tatahaddath ev temût. Ikhtar kararak." (Ya konuşursun ya ölürsün.
Kararını ver.)
Mete’nin
gözlerinde tek bir tereddüt kırıntısı bile belirmedi. Hafifçe gülümsedi.
"Birine sözüm var..." dedi, sesi o cılız odadan çıkıp Eyşan’ın tam
kalbine ulaştı. "Geri döneceğim dedim. O yüzden... Sen o mermiyi kendi
kafana sıkabilirsin."
Bu
cümle, Eyşan’ın içindeki son bendi de yıktı. Boğazından yırtıcı bir hıçkırık
koptu. Gözyaşları görüşünü tamamen bulandırırken, ekrandaki kamera bir anda
sağa doğru devrildi.
Kuru,
kulakları sağır eden bir silah sesi patladı.
"HAYIR!"
Caner’in
feryadı odada çınladı. Caner dizlerinin üzerine çöktü. Alparslan Albay,
kollarındaki karısıyla birlikte yere doğru çekildi. Eyşan’ın dudakları aralı
kaldı, yüzüne dehşetin en çıplak, en korkunç ifadesi kazındı. Dünyanın ekseni
kaydı.
Selçuk,
kardeşinin bu anı görmemesi için onu hızla kendi göğsüne doğru çevirdi, yüzünü
kapattı.
Tam o
dip noktada, ekrandaki devrilmiş kameradan pürüzlü, cızırtılı ama son derece
canlı bir ses yayıldı.
“Elinin
ayarını sikeyim Çilingir. Adamın bütün kanını üzerime sıçrattın lan!”
O ses,
Mete’nin sesiydi.
Eyşan’ın
akciğerlerindeki hava bir anda çekildi. Kalbinin durduğunu, kanının
damarlarında donduğunu hissetti. Başı Selçuk’un göğsüne gömülüyken dizlerindeki
tüm güç çekildi. Bacakları bedenini taşıyamadı ve kendini tamamen Selçuk’un
kollarına bıraktı. Bilinci, uğuldayan bu dünyadan hızla uzaklaşırken başı
arkaya doğru düştü.
"Eyşan!"
Selçuk, kucağında aniden ağırlaşan kız kardeşini son anda yakaladı.
Ekranda
Mete’nin "Kadınıma gitmem lazım, çöz şu ipleri artık!" diye bağıran
sesiyle odadaki kargaşa birbirine karıştı. Alev, panikle Selçuk’a doğru koştu.
Güvercin Timi, baygın haldeki Eyşan’ın etrafında bir çember oluştururken Lara,
dizlerinin üzerindeki Caner’i kaldırmaya çalışıyordu.
Alparslan
Albay, karısı Hümeyra’yı yavaşça doğrulttu. Hümeyra Hanım, sarsak adımlarla
Eyşan’ın yanına koştu. "Revire! Çabuk revire!"
Selçuk,
Eyşan’ı bir çırpıda kucağına alıp koridora doğru fırladı. Alev önden koşup
revir kapılarını açarken, teknisyenlerden biri çığlık atar gibi bağırdı:
"Albayım! Sinyal canlı! Konum doğrulandı... Araç kışlaya yaklaşıyor, beş
dakikaya buradalar!"
Alparslan
Albay, Barkın’a döndü.
"Merkez
sende Barkın. Ne gerekiyorsa yap!" dedi ve ardından revire doğru koştu.
Revirde,
Eyşan sedyenin üzerinde solgun bir heykel gibi yatıyordu. Ümit, elindeki küçük
kalem fenerle Eyşan’ın bebeklerini kontrol ederken kaşları çatıldı. Zihninde
bir gün öncesine ait bir görüntü belirdi: Eyşan’ın sabah saatlerinde yaşadığı o
ani bulantı ve istifra nöbeti...
Sessizce
şüpheyle gözlerini kıstı. Masadan steril bir şırınga alıp Eyşan’ın kolundaki
ince damara yaklaştı. Usta bir hareketle kanı çekip pamuğu bastırdı. Elindeki
tüple biyokimya analizörünün yanına yürüdü. Tüpü cihaza yerleştirip on
dakikalık test programını başlattı.
Geri
dönüp sedyedeki Eyşan’a baktı. Yüzünde beliren hafif, sıcak bir tebessümle
perdeyi çekti ve masasına geçti.
O
sırada kışlanın ana nizamiyesinde, toz toprak içinde, Suriye plakalı,
hırpalanmış beyaz bir Tofaş Doğan SLX acı bir frenle durdu. Sürücü koltuğundaki
Çilingir, kafasını camdan çıkarıp nöbetçi askere sırıttı.
"Aç
kapıyı koçum, biz geldik!"
Kapılar
hızla açılırken Mete, arabanın yolcu koltuğunda derin bir nefes almaya çalıştı
ama karnındaki yakıcı acı buna izin vermedi. Çilingir o şerefsizi vururken
seken mermi, Mete’nin böğrünü sıyırıp geçmiş, deride derin bir yarık açmıştı.
Yüzü morluklar, kesikler ve kurumuş kan izleriyle kaplıydı ama bakışlarındaki o
yaramaz ışık yeniden yanıyordu.
Çilingir
arabadan inip Mete’nin kapısını açtı. Mete, sağ bacağını dışarı atarken acıyla
inledi, Çilingir’in omzuna yüklenerek doğruldu. Ağır, aksak adımlarla revire
doğru yürümeye başladılar.
“Ümit
şu tipine bir el atsın, insan içine çıkacak halin kalmadı," dedi Çilingir.
Mete
başını salladı ama onun aklında pansuman falan yoktu. Onun tek ilacı, tek
sığınağı Eyşan’dı. Revirin önüne geldiklerinde dışarıdaki kalabalığı gördü.
Onları ilk fark eden Caner oldu.
"Ulan
şerefsiz..." dedi Caner, sesi titreyerek.
Mete,
yüzündeki tüm yaralara, gerilen yanaklarının yarattığı sızıya rağmen genişçe
gülümsedi. "Biraderim?"
"Oğlum!"
Hümeyra Çakır, bir an bile tereddüt etmeden ileri atıldı ve Mete’nin boynuna
sarıldı.
Mete,
göğsüne binen yükle acıdan dişlerini sıktı, boğuk bir soluk çekti. Caner hemen
araya girdi.
"Annem,
dur! Canı acıyor adamın, darmadağın gelmiş zaten."
Hümeyra
Hanım geri çekilirken, Mete’nin bakışları gruptaki herkesin üzerinde tek tek
gezindi. En son Selçuk’un üzerinde durdu.
"Eyşan
nerede?" diye sordu, sesi ansızın ciddileşerek.
Selçuk
dudaklarını büktü, bakışlarını kaçırdı.
"Görüntüleri
izlerken vurulduğunu sandı. Bayıldı."
Mete’nin
yüzündeki o oyuncu gülümseme bir anda dondu. Boğazına dev bir kayalık oturdu.
Yutkunmaya çalıştı ama boğazı kurumuştu. Çilingir’in omzundaki kolunun
uyuştuğunu hissetti. İçindeki o suçluluk duygusu, bedenindeki tüm fiziksel
acılardan daha ağır bir balyoz gibi tepesine indi. Bakışlarını yere dikti.
O
sırada revirin kapısı açıldı. Ümit, elinde tıbbi evraklarla dışarı çıktı.
Karşısında kan revan içindeki Mete’yi görünce gözleri hayretle açıldı.
"Sana
ne oldu?" dedi Ümit.
Mete
başını kaldırdı, yaralı gözlerini Ümit’e dikti. "Bırak şimdi beni... Eyşan
nasıl? İyi mi?"
Ümit
derin bir nefes aldı. Yüzündeki ifadeyi ciddileştirip kaşlarını çattı.
"Sizi defalarca uyardım. Onu bu kadar ağır strese, bu baskıya maruz
bırakmamanız gerekiyordu. Bundan sonra her adımı bin kat daha dikkatli atmak
zorundasınız."
Mete’nin
göğsü daraldı. Kalbi duracak gibi oldu, gözleri titredi. Ümit, adamın
gözlerindeki o saf dehşeti ve çaresizliği görünce daha fazla rol yapamadı.
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı, yüzüne yayılan sıcak bir tebessümle
Mete’ye baktı.
"Gözün
aydın Mete... Baba oluyorsun."
Odadakilerin
üzerine bir anlık yıldırım düştü.
Hümeyra
Hanım şaşkınlıkla elini ağzına kapattı. Alparslan Albay’ın kaşları havaya
dikildi; ciddiyetini korumak için dudaklarını birbirine bastırdı ama başını
sağa çevirip bıyık altından gülmesini engelleyemedi.
Alev
ile Barış birbirlerine bakıp bir anda kahkahayı bastılar.
"Oha!"
diye bağırdı Alev.
Caner,
arkasındaki banka adeta çöktü. Başını iki elinin arasına alıp salladı.
"Amca
olmaya hazır değildim."
Osman
ve Deniz bu hale gülerken, Kubilay ile Yonca ağızları açık bir şekilde Mete’ye
bakıyorlardı.
Mete
ise olduğu yerde donup kalmıştı. Beyninden aşağı buz gibi bir su dökülmüş
gibiydi. Gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. "Ne?" diye fısıldayabildi
sadece.
Ümit
gülerek başını salladı. "Duydun işte. Baba oluyorsun diyorum. Eyşan
hamile."
Mete’nin
yaralı, kanlı dudaklarının sağ köşesi yavaşça yukarı kaydı. Yüzüne, hayatında
hiç görülmemiş kadar aptalca, şaşkın ve sonsuz bir mutluluk gülümsemesi
yayıldı. O an, tam karşıda duran Alparslan Albay’la göz göze geldi.
Babasının
can dostunun kızı hamileydi ve bu, çok farklı bir durumdu. Kulakları kızardı ve
dudaklarındaki gülümseme ile gözlerini kapattı, bir anda kendini Çilingir'e
bıraktı. Çilingir, Mete’nin aniden bıraktığı ağırlığı taşıyamadı. İkisi birden
revirin önündeki tozlu betonun üzerine gürültüyle yığıldı.
Mete,
utancından, şaşkınlığından ve içini kaplayan o tarifsiz sevinçten, yüzündeki o
aptal tebessümü hiç bozmadan pürüzsüz bir şekilde bayılmıştı. Revirin önü, az
önceki ölüm sessizliğini yırtan neşeli kahkahalarla çınladı.
28 Mart
2022 / Şırnak
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Biri
vardı.
Varlığı
zamanın ilk anından son nefesime kadar sürecekmiş gibi duran, her
hatırladığımda içimdeki eski yıkıntıları temizleyip yerine çelikten binalar
diken bir kadın.
Asena Eyşan
Boduroğlu.
Onun
varlığı, ruhumun en dipteki kuyularından bile yankılar çıkartır, beni bir
yandan o koyu sessizlikte boğarken diğer yandan gökyüzünün en uç noktasına
fırlatıp özgür bırakırdı.
Yüzündeki
her çizgi, her küçük leke bir mukadderat haritası gibiydi. Sağ dudağının
kenarında beliren o küçük kıvrım, zamanın ortasına keskin bir çizgi çeker, beni
fırtınanın ortasında parçalara ayırırdı. Sol dudağındaki hafif çizik ise yoluma
çekilmiş en sert engeldi; yavaş ama kemiklerimi çatlatacak kadar derin bir
darbe gibi inerdi göğsüme.
Bana
her baktığında ruhumda şimşekler çakardı. Sağ gözünün derinliğinde yatan sırlar
her geçen saniye daha da kuyu hâline gelirken, sol gözüne çöken o buğulu hüzün
beni içten içe yakıp kavururdu. Sevmenin, bir insanda kaybolmanın o korkunç
derinliğini onun gözlerinde öğrendim.
Ona her
dokunduğumda, parmak uçlarımdan yayılan sıcaklık kalbimde ritmik fırtınalara
sebep olurdu. Saçlarının arasından kayan parmaklarım, tenimde hem tarifsiz bir
güven hem de aklımı başımdan alan yabancı bir titreme bırakırdı. Kalbim, onun
nefesini her an duymak istercesine kaburgalarımı zorlardı. O ses, içimdeki
öfkeyi, bastırılmış canavarları ve söylenmemiş tüm cümleleri açığa çıkaran
ilahi bir çağrıydı. Karanlığın en çürük yerinde kaybolduğumda bile beni yoluma
döndüren yegâne fenerdi.
Varlığının
o devasa büyüklüğüne karşı koymak imkânsızdı.
Onunla
olduğum anlarda dünyadaki hiçbir eksiklik canımı yakmazdı; çünkü yaşadığım her
saniyenin hamurunda ondan bir parça vardı.
Yanımda
olmadığı anlarda bile odanın her köşesinden, tenimin her gözeneğinden o
sızardı. Sadece bakışlarımda değil, zihnimin en karanlık koridorlarında bile
nöbet tutardı. Baktığım her yansıma ona dair bir iz taşır, gözlerindeki o
kırılgan yansımada kanat çırpan Güvercin, beni hem en yüce özgürlüğe uçuran hem
de o özgürlüğü elimden alıp beni kendine tutsak eden bir simgeye dönüşürdü. Onu
gördüğüm her yerde; korku, şehvet, dehşet ve aşktan sevdaya kadar evrendeki tüm
duygular aynı anda var olurdu.
O
vardı. Her zaman vardı.
Eyşan
vardı.
Ve
şimdi... Karnında bizim canımızı, bizden bir parçayı taşıyordu.
Göz
kapaklarım ağır bir demir kütlesi gibi yukarı kalktığında, revirin kasvetli
ışığı gözlerimi kamaştırdı. Odanın içi insan kaynıyordu. Evet, duyduğum o ilk
şokla, babamın bakışları altında utancımdan bayılmıştım ama yaptığımdan,
yaşattığımdan bir milim bile pişman değildim.
Gözlerim
ilk olarak Caner’e takıldı. Dudaklarında alaycı ama rahatlamış bir tebessümle
soluma doğru baktı. Başımı zorlukla, yavaşça o tarafa çevirdiğimde Eyşan’ı
gördüm. Sedyede, melekler kadar lekesiz ve dingin uyuyordu.
Onun
yanına gitmeliydim. Ona dokunmalıydım. Fakat bedenim, maruz kaldığı darbelerin
ve kemiklerimi sızlatan yorgunluğun etkisiyle felç olmuş gibiydi. Komutlarımı
dinlemiyordu.
İçimdeki
o yakıcı isteğe engel olamayıp kendimi sola doğru bıraktım. Bedenim ağır bir
çuval gibi yere çarptı. Odadaki kargaşayı, atılan birkaç acil adımı ve etraftan
yükselen boğuk sesleri duydum ama hiçbirini algılamadım. Zihnimdeki tüm
frekanslar kapalıydı; tek bir odağım vardı: Uyuyan kadınım.
Kollarımı
sürüyerek, derimdeki çiziklerin acısına aldırmadan yerde ilerledim. Dizlerimin
üzerinde güçlükle doğrulup ellerimi onun yattığı sedyenin metal kenarına
dayadım. Kaslarımdaki son ihtiyatı kullanarak kendimi yukarı çektim ve
yanındaki boşluğa süzüldüm.
Ağlıyordum.
Yanaklarımdan süzülen ıslaklığın, yaralarıma temas ettikçe yaktığını
hissediyordum ama umurumda değildi. Sağ elimi onun bedeninin arkasındaki
boşluğa dayadım, hafifçe üzerine eğilip dudaklarımı alnına bastırdım. Sıcaklığı
dudaklarıma değdiği an dünya durdu. Dudaklarım alnında takılı kalmışken, onun
zayıf ama güvenli elinin yükselip sırtıma konduğunu hissettim.
Parmakları
sırtıma dokunduğu an ciğerlerime uzun zamandır alamadığım o temiz nefes doldu.
"Mete..."
Sesine,
nefesine, adına kurban olduğum...
Dudaklarımı
alnından çekip doğrudan gözlerinin içine baktım. Bakışları yüzümdeki
morluklarda, yaralarda gezindi. Yüzünde kırılgan, minnet dolu bir tebessüm
açtı. İçindeki o felaket korkusu tamamen yok olmamıştı ama gözlerinin
derinliğindeki duman biraz olsun dağılmıştı. Eğilip burnunu boynumdaki çukura
gömdüğünde, ruhumun kenarlarındaki tırtıklar düzleşti. Dudaklarımı saçlarının
arasına bastırdım.
"Canım,
kanım, her şeyim... Kadınım," diye fısıldadım, sesim bir dua gibi odada
süzüldü.
Burnunu
boynumdan çekip gözlerime baktı. Dolan gözlerimi kırpıştırıp, içimdeki
fırtınayı bastırmak için alt dudağımı dişledim. Eyşan gözlerini gözlerimden
ayırıp revirdeki kalabalığa doğru çevirdi. Kaşları hafifçe çatıldı.
"Niye
herkesin gözü yaşlı?" diye sordu pürüzlü bir sesle.
Dudaklarım
titrek, darmadağın bir tebessümle kıvrıldı.
Mutlular
hatunum... Mutluyuz. Bu cehennemin, bu kan kokusunun ortasında mutluyuz biz.
Sen varsın, nefesin var, yaşam var. Ve şimdi senin o narin bedeninde bize ait
bir tohum var. Bizim tohumumuz...
Eyşan,
dudaklarımdaki gülümsemeyi görünce gözlerini hafifçe araladı. Bakışlarında bir
anlık bir aydınlanma belirdi.
"Öğrendiniz
mi?"
Dudaklarımdaki
tebessümü koruyarak sorgularcasına kaşlarımı kaldırdım. Eyşan kuru dudaklarını
diliyle ıslattı.
"Dün
test yapmıştım..." dedi, çocuksu bir gururla gülümsedi.
Başımı
iki yana sallayarak alt dudağımı dişledim. Ah be kadınım... Keşke o an
yanında olsaydım. Keşke o çubuğa bakarken ki gözlerini görebilseydim.
"Sana
çok güzel bir sürpriz yapacaktım aslında..."
Benim
bu dünyadaki en büyük sürprizim de, mucizem de sensin sevgilim.
Gözümden
kayan bir damla yaş yanağımdaki yaranın üzerine süzülürken başımı salladım.
"Bu bana bu hayatta verilebilecek en muazzam sürprizdi Eyşan. Bana yeniden
nefes aldığımı hissettiren tek şey..."
Dudaklarımı
büzüp gözlerimi yumduğumda, onun narin parmakları yanaklarımdaki yaşları silmek
için yüzümde gezindi. Burnumu çekip alnına bir öpücük daha kondurdum, ardından
güçlükle doğruldum.
"Yahu
bir çekil aradan! Sadece sen mi sarılacaksın kıza?"
Alev’in
sitemkâr sesiyle başımı arkaya çevirdim. Çilingir, gözleri nemlenmiş bir hâlde
bana yaklaştı. Hiç naza çekmeden ellerini koltuk altlarıma taktı ve beni tek
hamlede az önce bayıldığım boş sedyeye fırlatır gibi bıraktı. Bakışlarım bir
saniye olsun Eyşan’dan kopmazken, sağ tarafımdaki yatak çöktü.
Alev,
Eyşan’a sarılıp arkasındaki yastığı kabartarak onu dik konuma getirdi. Eyşan’ın
bakışları, hemen yanımda beliren gölgeye kaydı.
"Sen
sarılmayacak mısın Selçuk?"
Başımı
sağa çevirdiğimde, Selçuk’un gözleri tepeleme dolu bir hâlde bana baktığını
gördüm.
Teşekkür
ederim Selçuk... Ben yokken ona gözün gibi baktığın için, onu bu kurdun kuşun
arasında koruduğun için sana minnettarım kardeşim.
Selçuk
yutkunarak, "Allah analı babalı büyütsün kardeşim," dedi.
Kollarımı
iki yana açtım. Selçuk hiç tereddüt etmeden öne atılıp bana sarıldığında
gözlerimi sıkıca kapattım.
Hakkını
nasıl öderim senin Selçuk? Onu tutarak bana dünyaları verdin.
"Şunlara
bak ya... Gören de sanacak ki Mete hamile, nazı niyazı o çekiyor!"
Eyşan’ın
alaycı sesiyle gülüşerek ayrıldık. Selçuk burnunu çekip ayağa kalktı, Eyşan’ın
yanına adımladı. Saçlarını şefkatle okşayıp eğildi ve alnına derin bir öpücük
kondurdu. "Allah analı babalı büyütsün kız kardeşim. Yüzünüzü hep
güldürsün."
"Âmin..."
Üzerimde
dağ gibi bir baskı oluşturan o ağır bakışları hissedebiliyordum ama dönüp
bakmaya henüz cesaretim yoktu. Alt dudağımı ısırıp gözlerimi kenardan babama
kaydırdım. Babam gözlerini kısmış, alt dudağını dişlerinin arasına almış, adeta
infaz kararı verir gibi bana bakıyordu. Başını ağırca iki yana salladığında,
içimdeki o afacan adam uyandı ve çapkınca sırıttım.
Ulan...
Biz daha düğün bile yapmadık ki!
Yüzümdeki
sırıtışı hızla silip ciddiyet maskesini takmaya çalıştım. "Düğün işini
nasıl çözeceğiz şimdi?"
Babam
elini yumruk yapıp tam bana doğru kaldırıyordu ki annem hızla araya girip o
devasa yumruğu avucunun içine aldı.
Selçuk
araya girdi
"Ne
düğünü lan hemen? Daha kız isteme olacak aslanım!"
"Kimi
kimden istiyorsunuz acaba?" dedi Eyşan, kaşlarını kaldırarak.
Eyşan’ın
bu cümlesi buruk bir sessizlik yarattığı an, Yonca’nın sesi revirde patladı.
"Tabii
ki babamdan isteyecekler!"
Gözlerim
yuvalarından fırlayarak Yonca’ya baktım. Yonca bana kıkırdayarak bakarken,
Kubilay kolunu onun omzuna atıp bana 'arkandayım' der gibi başını salladı.
Dudaklarımı büzüp Barış’a baktığımda, pişkince sırıtarak omuz silkti. Anneme
kaydı gözlerim; gözlerinde tatlı bir tebessümle oğluna bakıyordu.
Caner’e
döndüğümde ise gözleri çizgi kadar kalmıştı. "Ben daha amca olmaya hazır
değildim salak!" diye sitem ettiğinde, babamın eli bir şimşek gibi inip
Caner’in ensesinde patladı.
Oh!
Canıma
değsin!
Ben
içimden gülerken babamın o alev saçan ama dibinde gurur yatan gözleri beni
buldu. Gülüşüm anında suratımda dondu. Babam gözlerini devirdi, ardından
hafifçe tebessüm ederek anneme döndü. "Gel gidelim hatun... Bunların
şamatası benim tansiyonumu fırlattı yine."
Annemin
koluna girip kapıya doğru yöneldiklerinde, dışarıdan revire hızla giren Ümit
yüzünden duraksadılar. Ümit, elindeki analiz kâğıdını adeta bir zafer bayrağı
gibi göğsüne yapıştırmış, gözleri parlayarak bana bakıyordu.
Kaşlarımı
çattım. Ümit bakışlarını Eyşan’a çevirdi. Eyşan’ın yüzünde kocaman bir merak
belirdi.
"Ne
çıktı?"
Ne
oluyor ulan? Yine neyi kaçırıyordum ben?
Ümit,
yüzündeki o patlamaya hazır tebessümle göğsündeki kâğıdı yavaşça bize doğru
çevirdi. Kâğıdın ortasındaki ultrasonik siyahlığın içinde, yan yana duran iki
küçük, minik nokta vardı.
Annem,
iki elini de ağzına kapatıp boğuk bir çığlık attı. Hayatımda ilk kez babamın
kontrolünü kaybettiğini gördüm; dudakları hafifçe aralanmış, gözleri
dökümhaneden çıkmış gibi bana bakıyordu. Kubilay, Yonca, Caner ve Çilingir’in
gözleri yuvalarından fırlamak üzereydi.
Gözlerimi
kâğıttaki o iki noktaya diktim.
Selçuk
gülerek başını iki yana salladı.
"Bizimki
bir taşla iki kuş vurmuş."
Odadakiler
gülüşmeye başladı ama benim beynimdeki nöronlar tamamen yanmıştı. Hiçbir şey
anlamıyordum. Ümit’e boş boş bakmaya devam ettiğimde, Ümit sabır çeker gibi
gözlerini devirdi.
"İkiz
babası oluyorsun Mete... İkiz!"
O an...
Zaman, mekân, revirin kokusu, her şey buharlaştı.
Göğsümün
ortasındaki kalbim hiç böyle durdurulamaz bir hızla çarpmamıştı. İçimden
revirin tavanını delip geçecek bir kahkaha patlatmak geliyordu ama bir yandan
da odadaki herkesin varlığı beni kilitliyordu. Öyle devasa, öyle yırtıcı bir
mutluluk hissiydi ki bu... İçimde yeni bir galaksi doğuyordu sanki.
Eyşan,
benim gökyüzümdeki tek yıldızımdı, sonsuz galaksimdi. Onu hep öyle görmüştüm.
Ama bugün, o galaksinin merkezinde dönmeye başlayan iki kütle daha eklenmişti
hayatıma.
Dudaklarım
kontrolüm dışında kenarlara doğru esnemeye başladı. Bu hissi bu dünyada kimseye
anlatamazdım. Kimse şu an göğsümün kafesini parçalayan o sevgiyi kavrayamazdı.
İçimde büyüyen, her salise devleşen o ışık, beni yerçekiminden kurtarıyordu.
Zihnim
veriyi işlemeye çalıştıkça daha da sarhoş oluyordu. Etraftaki yüzler, sesler,
kahkahalar birer illüzyon gibi etrafımda dans etmeye başladı. Bakışlarımı
zorlukla Eyşan’a çevirdim. Yüzünde yaşlarla, gözlerinin içi gülerek bana
bakıyordu.
Işığı
kararan dünyamda, titrek, fısıltıdan hallice bir ses çıktı dudaklarımdan:
"İkiz..."
Yüzümde
o imkânsız, aptal tebessüm donup kalırken, Eyşan’ın bana bakan güzel yüzü
yavaşça puslandı. Ve ben, mutluluktan ikinci kez, soluma doğru süzülerek
karanlığın kollarına devrildim.
28 Mart
2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
Emeklemeyi,
uzandığım o kırmızı oyuncağın peşinden giderken öğrendim. Yürümeyi, babamın
nasırlı ama sıcacık avucuna tutunduğum an keşfettim. Koşmayı ise annemin yayladan
yükselen, "Hadi gel artık!" çağrısıyla belledim.
Peki,
anne olmayı bana kim öğretecekti?
Sayısız
çatışmadan, patlayan mermilerin arasından, nice savaştan sağ çıktım. Ama şimdi
adımlarımı bekleyen yol, o cephelerin hepsinden daha çetin, daha meşakkatliydi.
Artık tek bir beden, tek bir can değildim; göğsümün altında iki ayrı yürek daha
atıyordu. Annemin beni bağrına basışındaki o şefkati hatırladım. Sıra gerçekten
bende miydi? Bu acımasız, fırtınalı dünyayı onlara nasıl tarif edecektim?
Onları kötülüklerden nasıl koruyacaktım?
Sıkıca
kenetlenen ellerim kendiliğinden karnımın üzerine kaydığında, göğsümün ortasına
tarif edilmez bir huzur dalgası yayıldı. Anladım ki anne olmak; her kadının
ruhunda saklı tuttuğu, yalnızca doğru zamanı ve doğru dokunuşu bekleyen kadim
bir hismiş.
"Aha
yine bayıldı!"
Mete,
aldığı haberin ağırlığıyla bir kez daha kendinden geçip sedyeye devrildiğinde,
kafamı iki yana sallayarak kahkahamı tutamadım. Koskoca komutan, ikiz lafını
duyduğu an nakavt olmuştu.
"Ya
bu çocuk ne zaman uyanacak?"
Çilingir’in
endişeli sesiyle Barış araya girdi, sabırsızca elini salladı.
"Çocuk
mu? Adamın çocuğu oluyor."
Hafifçe
tebessüm edip araya girdim.
"Çocukları
oluyor Barış."
Caner
gözlerini tavana dikip derin bir sabır çekti. Amcalık fikri bünyesine biraz
ağır gelmişti anlaşılan. Ona bakıp güldüğümde başını iki yana salladı. Selçuk
oturduğu yerden kalkıp ağır adımlarla sedyeye ilerledi. Mete’nin yüzünde saçma,
şaşkın ama tarifsiz tatlılıkta bir tebessüm donup kalmıştı. Selçuk eğilip
hafifçe yanağına birkaç tokat indirdi.
"Alo!
Mete, kalk oğlum kendine gel."
Hem
sarsıyor hem de küçük tokatlarla uyandırmaya çalışıyordu. Mete gözlerini
aralayıp mahmurca Selçuk’a baktı.
"Ne
oldu lan?"
Selçuk
gözlerini devirip derin bir iç çekti, ardından bıkkın bir ifadeyle bana döndü.
"İşin var senin bu adamla kızım, gerçekten işin var..." Sonra tekrar
Mete’ye eğildi. "Mete, müjde! Eyşan doğurdu, çocukları askere uğurluyoruz
şimdi!"
Gözlerimi
belerterek Selçuk’a baktım. "Selçuk!"
Mete,
"Ha? Ne çabuk..." diye mırıldanıp gözlerini tekrar kapattığında
avucumu alnıma vurdum. Odada neşeli bir kahkaha tufanı koptu. Alev ile Yonca
kıkırdayarak beni izliyordu. Ayaklarımı yataktan sarkıtıp yavaşça yere bastım.
Selçuk hemen koluma girip destek oldu. Sedyenin kenarına ilişip Mete’nin alnına
düşen nemli saçları geriye doğru okşadım.
"Mete...
Uyan haydi, şapşal herif."
Gözleri
anında açıldı. O mavi derinlikler doğrudan benimkilerle buluştuğunda yüzünde
yine o pişmiş kelle gibi gülümseme belirdi. Doğrulmaya çalışırken derin bir
nefes alıp dudaklarını alnıma bastırdı. Sonra bakışları Yonca’ya kaydı.
"Yonca
babanları ara. Biraz yüzüm düzelsin, ardından Trabzon'a gidiyoruz."
Annemle
babam hayatta olmadığı için beni Yonca’nın ailesinden isteyeceklerdi. Ailemden
tek kalan büyüklerim Dirvana ile Gülhatun’dan istemeyeceklerdi. Ne olursa
olsun, geçmişte ailemin evliliğine rıza göstermemiş kişilerin benim yuvama
gölge etmesini istemezdim.
Mete
çenemi nazikçe kavrayıp yüzümü kendine çevirdi. Kaşları çatılmıştı.
"Yüzün
niye düştü senin hatun? Bir şey mi oldu?"
Sadece
gözlerine baktım. Ağzımı açıp tek kelime etmeme gerek yoktu; o beni okurdu.
Kimsesizliğim yüzüme vurmuştu bir an ama yalnız değildim ki... Abim vardı, omuz
omuza çarpıştığım kardeşlerim, bacılarım vardı.
Mete’nin
göğsünden mırıltı gibi bir "Yapma şöyle..." sesi yükseldi ve beni bir
anda fırtınadan korur gibi göğsüne çekti. Kokusu genzime dolarken,
yanaklarımdan süzülen yaşları ancak o zaman fark edebildim. Midemin
gurultusuyla derin bir nefes bıraktım.
“Acıktım
ben," diye boğuk bir sesle mırıldandım.
Mete
beni hafifçe geri çekip yüzüme baktı. Derin bir nefes alıp gözümün kenarından
süzülen yaşı dudaklarıyla sildi.
"Ne
dedin sen?"
"Açım
dedim. İki can taşıyorum ben burada, acıktım!"
Gözlerini
kısıp başını salladı, odadakilere bakıp alaycı bir tavırla baktı. "Başladı
bizim mesai," dedi ve bakışlarını bana çevirdi. Mavileri parıldayarak bana
gülümsedi ama benim gözüm yüzündeki taze yaralara takıldı. Sol kaşındaki
bandaj, göz altındaki morluk, dudağındaki patlak... Yine de gülümsüyordu.
"Çok
ağrın var mı? Gerçekten nasılsın?" diye fısıldadım.
Burnunu
saçlarıma gömüp derin bir nefes çekti.
"İyiyim
gülüm ben. Hadi karnımızı doyuralım, çocuklarımız aç kalmasın."
Kalkmak
için elimi uzattım, tuttu ama hamle yapmadı. Çilingir bir anda yanımızda bitti,
Mete’nin önünde sırtını dönüp yere çöktü. Mete muzipçe burnuma dokundu.
"Aşkından
ölüp tutuştuğum kapına gelirken yolda ayağımı burktum," diyerek
Çilingir’in boynuna sarıldı. Çilingir hiç zorlanmadan Mete’yi sırtlayıp ayağa
dikildi. Mete bana yukarıdan bakıp elini uzattı.
"Düşerseniz,
düşerim."
Mavi
gözlerini kırpıştırdı ve ellerini yine Çilingir'in göğsünde bağladı.
"Gidelim
Çilingir."
"Nereye
gideceğiz?" diye sorduğunda Mete, derin bir nefes aldı.
"Eyşan'ın
evine gideceğiz, yürü. Giderken de yiyecek bir şeyler alalım."
Selçuk
ve Alev yanıma gelirken derin bir nefes alıp onlarla birlikte yürümeye
başladım. Kubilay ve Yonca, arkamızdan gelirken Caner ve Barış, kol kola
önümüze geçip Mete ile Çilingir'e yetiştiler. Caner, hafifçe yürürken Mete'ye
bir şey söyledi. Mete, elini Çilingir'den ayırıp Caner'e savurduğunda tokattan
nasibini alan Barış oldu.
Gülerek
onlara baktığımda Alev'in ve Selçuk'un koluna girdim. Yavaş adımlarla
peşlerinden yürüyüp askeriyenin dışına çıktık. Çilingir, Mete'yi Range Rower'a
götürürken Selçuk kolumdan ayrıldı. Osman ile yan yana yürümeye başladıklarında
Osman, Deniz'in ensesinden tutup kendine çekti ve Selçuk'un arabasına
ilerlediler. Kubilay ve Yonca'da onların peşinden giderken Lara, Caner'e doğru
ilerledi.
Barış,
Caner'in yanından ayrıldığında Alev, beni Range Rower'ın yanında bıraktı.
Kapıyı açıp Çilingir'in Mete'nin arkasında durdum. Ne olur ne olmaz ellerimi
havaya kaldırdığımda bir an için dengesini koruyamadı bana doğru yalpaladı.
Mete
"Lan!" diye korkuyla bağırdı.
Ben tam
geriye doğru düşecekken hızla döndü, elini belime atıp hızla kendine doğru
yasladı. Düşmemek içinde sırtını arabaya dayadı. Ürktüğü için hafif irileşmiş
mavi gözleriyle bana bakıp "Tuttum," dedi ve derin bir nefes verdi.
Elini yavaşça belimden çektiğinde yavaşça ayaklarının üzerine bastı ve bir
eliyle arabadan destek alırken kapıyı açtı. Arabaya binip sola doğru kaydığımda
bindi ve kapıyı kapattı.
Konvoy
halinde eve vardığımızda Caner, Mete'nin inmesi için elini uzatmıştı. Mete,
Caner'in elini geri çevirmeden seri bir şekilde arabadan indiğinde bir anlığına
durdu ve kafasını eğip bana baktı. Gülümseyerek elini uzattığında elini tutarak
kapıya doğru yaklaştım. Mete, bir adım geriye çekildiğinde arabadan inip kapıyı
kapattım.
Alev ve
Lara ellerindeki yemek poşetleriyle apartmana geçtiklerinde kapıda bizi Cemile
bekliyordu. Gülerek bana baktığında kollarımı açıp ona da sarıldım.
"Hayırlı
olsun gülüm, Allah, analı babalı büyütsün," dedi.
"Âmin,"
dediğimde kenara çekilip geçmemiz için kapıyı tuttu. Hep birlikte koyun misali
eve doluştuğumuzda hızla beni ve Yonca'yı koltuğa oturttular. Yonca'ya
baktığımda gülümseyerek beni izliyordu.
"Rahatlığa
hoş geldin."
Kıkırdadım.
"Hoş
buldum."
Birbirimize
bakarak gülmeye başladığımızda Kubilay'ın sesini duydum.
"Mete
abi şimdiden geçmiş olsun," dedi ve o da gülmeye başladı. Mete, sehpanın
üzerindeki yemeklerin üzerlerini açarken bir an durdu ve Kubilay'a baktı.
"Neden?"
diye sordu.
"İkiz
abi, ikiz çocuk bakmak zordur."
Tek
kaşımı kaldırıp Mete'ye baktığımda kaşlarını çattı.
"Sana
ne oğlum benim çocuklarımdan? Ben bakarım çocuklarıma. Çocuklarım onlar benim.
Çocuklarım."
Kubilay'a
verdiği cevap hoşuma gitmişti ama sadece onun çocukları mıydı? Kollarımı
göğsümde bağlayıp kaşlarımı kaldırdım.
"Onlar
senin çocuklarında ben emanetçi miyim? Benim de çocuklarım değil mi,
Mete?"
Selçuk'un
"Ufff," dediğini işittiğimde Mete'nin yüzüne kal geldi.
"Koyayım
götüne Kubilay," diye mırıldanıp yutkundu ve boğazını temizledi. Sağ
elinin parmaklarını birleştirip 'Bak gerizekalı' dercesine havaya kaldırdı,
ardından bana baktı.
"Hayatım,
Kubilay hani 'Mete abi şimdiden geçmiş olsun' dedi ya ondan dolayı çocuklarım
dedim," dedi ve gözlerini büyüttü. "Ben tek başıma yapmadım ya bu
işi! Konuşturma beni milletin içinde."
Gözlerim
utançla büyüdü. Mete, gözlerini devirip yemeklerin ağızlarını açmaya devam
etti. Boğazımı
temizleyip damağımı şıklattım.
Terbiyesiz
herif.
Kimse
bir şey demeden yemeklerini yemeğe başladıklarında Mete, eline aldığı çatala
küçük bir et parçası takıp oturduğu koltukta bana doğru yaklaştı ve çatalın
altına elini yaklaştırdı. Çatalı havaya kaldırıp bana uzattığında ifadesiz
yüzüyle dudaklarıma uzattı. Dudaklarımı aralayıp çataldaki eti aldım.
Kubilay'ın
konuşacağını hissettiğimde hızla ona baktım ve gözlerimi kıstım. Susup yemeğini
yemeğe devam ettiğinde ağzımdaki lokmayı yutup Mete'ye geri baktım. Çatalına
aldığı eti yine bana uzattığında yeniden ağzımı aralayıp eti aldım ve çiğnemeye
başladım. Onun yemediğini fark ettiğimde önümdeki çatalı alıp bir parça et
taktım ve ona uzattım.
Yutkunup
kafasını iki yana salladı.
Kaşlarım
çatıldığında kaşlarını yukarıya kaldırıp indirdi.
"Yenge
o şimdilik yemesin."
Çilingir'in
sesiyle ona baktığımda gözlerini kapatıp kafasını salladı. Mete'ye geri
döndüğümde elindeki çatalla ağzımı açmamı bekledi. Orada ne yaşamıştı? Gerçi
orada yaşattıklarını yaşasaydım büyük ihtimalle bende yiyemezdim.
"Aç
ağzını."
Mete'nin
sesiyle düşüncelerimden ayrılıp dudaklarımı araladım ve eti aldım. Mete’nin
orada ne yaşadığını ne tür işkencelerden geçtiğini düşündükçe midem düğüm düğüm
oldu. Lokma boğazıma dizildi. Yonca’ya işaret edip hızla banyoya koştum.
Klozetin önüne çöküp midemdeki her şeyi çıkardım.
O
kurşun…
Çilingir
saniyelerle yetişmeseydi Mete şu an yanımda olmayacaktı.
Midemdeki
her şey klozete dökülürken öksürdüm. Sırtıma yaslanan elle titreyerek sağ elimi
kaldırdım ve sifona bastım. Klozeti kapatıp sağ dirseğimi yan bir şekilde
klozete koyup alnımı yasladım.
"İyi
misin Eyşan?"
Alev'in
sesiyle belli belirsiz sallayıp öksürerek doğruldum. Alev'in yardımıyla kalkıp
dişlerimi fırçalayıp kenardaki gargaramla ağzımı çalkaladım. Kusmuk tadından
kurtulduğumda bakışlarımı aynaya çevirdim. Elimin içiyle ağzımı sıyırıp suları
sildim ve kafamı iki yana salladım.
"Kalkamadığı
için gelemedi," diye fısıldadığımda Alev, aynadaki görüntümün yanına
yaklaştı. "O yüzden şimdi biz ona gidiyoruz ve sen düzgün bir şekilde
yemeğini yemeğe devam ediyorsun. Üzme adamı."
Kafamı
sallayıp omuzlarımı hafifçe geriye ittirip kütlettim ve gülümseyerek banyodan
çıktım. Yonca, geçmem için kenara kaydığında kendi yerime oturup Mete'ye
baktım. Bakışları Çilingir'e doğru çevrilmişti ve çenesi gergindi. Omzuna
hafifçe dokunduğumda derin bir iç çekip bana doğru döndü. Ağzımı açıp bekledim.
Gözlerini kapatıp hafifçe kafasını iki yana salladı, çok geçmeden açtı ve
çatala et takıp dudaklarıma yaklaştırdı.
Alıp
çiğnemeye başladığımda mavi gözlerine odaklandım. Onun müptelası olduğu o
bakışı atmaya çalıştım. Gözlerindeki kırgınlık bir an olsun söndü ve
dudaklarında buruk bir tebessüm oluştu. Gözlerini kaçırıp çatala salata taktı
ve elini altına yasladı. Ağzımı açıp salatadan aldığımda küçük bir tebessüm
etti ve kenardaki peçeteye uzandı. Dudaklarımın kenarına hafifçe bastırdığında
çiğnemeye devam ettim.
Yemek
faslı bittiğinde Çilingir, Osman'a Osman ise Cemile'ye fısıldayarak bir şeyler
sormuştu. Cemile elindeki mide koruyucuyu Çilingir'e verdiğinde Çilingir ayağa
kalktı ve bize doğru yaklaştı. Ellerimi Çilingir'e uzatıp kaşlarımı çattığımda
ilacı elime bırakıp kenardan uzatılan su bardağını da Mete'ye uzattı. Mete'ye
dönüp ilacı dudaklarına yaklaştırdığımda hafifçe gülümsedi ve dudaklarını
araladı.
Şifa
olsun.
İlacı
ağzına bıraktığımda bakışlarını kaçırdı ve suyu yudum yudum içmeye başladı. Suyu
içerken kazağının altındaki sargıyı fark ettim. Elimi kazağına uzatıp hızla
yukarıya kaldırdım. Elime konan elle elim, kazaktan düştü.
"Ne
yapıyorsun Eyşan?" diye sesini yükseltti bir anda.
Vurulmuştu
işte. O kurşun tenini delip geçmişti.
Mete,
dişlerini sıkıp bakışlarını gözlerimden çekti.
"Biraz
diğer odaya geçer misiniz? Ben kalkamıyorum," dedi. Sesi, bir fısıltı
kadar yumuşak ama yine de emredercesine kararlıydı. Bakışları odanın kapısında
sabitlenmişti. Gözlerinin ferinde beliren yorgunluk, gizlemeye çalıştığı acının
ipuçlarını veriyordu. Ben, hiçbir şey söyleyemeden onun kazağına baktım. O
kazağın altında bir yara vardı. O silah patlamıştı ve vurulmuştu. Belki de
Çilingir yetişmeseydi daha kötü şeyler yaşanacaktı.
Kapı
usulca kapandığında, çenemde elinin sıcaklığını hissettim. Parmakları nazik ama
kararlı bir şekilde yüzümü çevirdi. Gözlerim onun kararlı bakışlarıyla
buluştuğunda, kaşları çatılmış, yüzünde hafif bir sitem vardı. Başını iki yana
sallayarak derin bir nefes aldı.
"Yapma,"
dedi. Sesi sakin ama otoriterdi. Kaşlarını kaldırdı, gözleri doğrudan
benimkilere kilitlenmişti. "Önemli bir yara değil. Çilingir adamı
vurduğunda kurşun sıyırıp geçti sadece. Derin değil."
Gözlerimin
buğulanmaya başladığını hissettim. Duygularım göz pınarlarımdan taşıp yüzüme
yansırken, onun damağını şıklatıp başını hafifçe arkaya atmasını duydum.
"Ya!
Senin benim canıma kastın mı var?" dedi. Sesi, sertliğinin altında gizli
bir şefkat taşıyordu. "Niye sürekli ağlıyorsun? Dayanamıyorum lan senin
ağlamana. Ağlayacaksan mutluluktan ağla, hüzünden değil."
Elleri,
çenemde bir an durduktan sonra yüzümden kayıp yanına düştü. Bakışları, yüzümde
dolanan gözyaşlarına kayarken, hafifçe gülümsedi. Yorgun ama nazik bir
gülümsemeydi bu.
"O
silah patladığında düşündüğüm tek şey sendin. Ama sen? Şu hâline bak, şu
gözlere bak. Şimdi de beni sen öldürüyorsun," diye ekledi, alaycı bir
kahkaha atmaya çalışırken yüzünü buruşturdu. Ağrılarını saklamaya çalıştığı
açıktı.
O an
içim titredi. Ona her şeyin yolunda olduğunu söylemek istedim ama kelimeler
boğazımda düğümlendi. Yalnızca elimi uzatıp yüzüne dokunabildim. Gözlerimi
kaçırmadan bakarken, onun gözlerinde saklı o koca ağırlığı hissediyordum.
Dudaklarını dudaklarımın üzerine yaslayıp öylece bekledi.
"Hatun,
ben sana geri döneceğim dedim, yaralarımla döndüm. Şimdi sen de bana bir söz
ver." diye fısıldadı ve gözlerimin içine baktı. "Beni iyileştirmek
istiyorsan, mutlu olacaksın. Artık sorumluluklarımız var. Çocuklarımız olacak,
onlar için mutlu olmak zorundayız," dedi ve gözlerini kapatıp hafifçe
dudaklarıma bastırdı. Gözlerini açıp geri çekildi.
Boğazını
temizleyip gözlerini kıstığında kafamı salladım. Onlar için ve senin için her
şeyi yaparım dercesine baktım. Sol dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı,
dudaklarını öne doğru büzüp havada bir öpücük gönderdi.
"Gelebilirsiniz!"
diye bağırdı ve arkasına yaslandı. Odanın kapısı aralandığında bizimkiler
yeniden yerlerine yerleşmişlerdi. Çilingir ve Selçuk hafifçe bize bakıp
birbirlerine baktılar ve birbirlerine göz kırpıp önlerine döndüler. Caner,
Lara'nın omzuna koyduğunda bakışları Mete'ye çevrildi.
"Bu
arada biz oraya gittiğimizde nerede kalacağız?" diye sorduğunda Mete'nin
bakışları Yonca'ya çevrildi. Bir süre gözlerini kırpıştırdı, düşünüyormuşçasına
bekledi. Sonra bakışları sehpanın üzerine çevrildi ve hafifçe yanağının içini
dişledi. Yonca, bu duruma hafifçe kıkırdadı ve gülerek koluma girdi.
"Bizim
evin arkasında kalan vadinin, solundaki evde kalırsınız," dediğinde Mete,
bakışlarını sehpadan çekti ve Yonca'ya baktı. Kafasını salladığında Caner,
yeniden Mete'ye baktı.
"Valla
bunun daha bohçası var, yüzüğü var, evi var. Ölme eşeğim ölme," dediğinde
Mete, gülerek kafasını iki yana salladı. Bir an için bakışlarım Osman’a takılı
kaldı. Osman gözleri dalgın, bana bakıyordu.
"Nereden
nereye..." dedi hüzünlü bir tebessümle. "Sen hatırlamazsın belki
Eyşan ama ben hatırlıyorum. On yaşındaydık, bizi Şırnak’a gönderirlerken elinde
bir düğmeyle bana bakıp dedin ki: 'Üniformamdan kalan tek şey bu. Sol
kolumdakini sakladım, sağ kolumdakini Mete’ye verdim.'"
Dudaklarımda
büyük bir gülümseme olduğunda Mete'nin şaşkınca bana baktığını hissedebilmiştim
ama ona rağmen bakışlarımı Osman'dan çekmedim.
"Sana
o gün 'Onun bizimle gelmesini ister miydin?' diye sorduğumda sen kafanı
salladın. 'Anneme söyledim ama bizimle gelemez, ikizi var ağlar dedi,' dedin.
Sonra gözlerini arkamdan gökyüzüne çevirdin. 'Ama gözleri bizimle, masmavi.'
diyerek baktın. Sizin bağınız ta o zamandan beri hep içinizdeydi. Araya seneler
girmesine rağmen o bakışı yine görüyorum."
Gözlerimi
kapatarak kafamı iki yana salladığımda Alev'in sesini duydum ve gözlerimi
açtım.
"Oha,
yani aslında o zamandan beri Eyşan, Mete'yi istiyordu."
Kubilay,
şaşırmış bir şekilde Mete'ye bakarken kafasını iki yana salladı.
"Peki
düğmeyi ne yaptınız komutanım?" diye sorduğunda Mete, hafifçe gülümsedi. Parmaklarını
boynundaki zincire attı. Künyesinin yanında sallanan o eski üniforma düğmesini
çıkardı avucuna.
"Her
zaman buradaydı."
Utanarak
gözlerimi kaçırdığımda baktığım yer Mete olmuştu. Mavi gözlerindeki
parıldamayla beni izledi. Çilingir'in heyecanlı bir şekilde el çırptığını
duydum.
"Adamlardaki
aşka bak be," gülümsemem büyürken Osman'ın yeniden sesini duydum.
"Ayrıca
tiki olmayanlara da-"
Osman'ın
cümlesini Mete, alaycı bir şekilde kesti.
"Osman,"
dedi uyarıcı bir uzatmayla.
Tiki
olmayanlara ne yapıyordum ki?
"Ben
hiçbir şey hatırlamıyorum?"
Mete,
gülerek bana döndü.
"Boş
ver hatırlama."
Gözlerimi
devirdim ve Osman'a baktım. Osman, gülerek Mete'ye bakmaya devam etti ama
ardından bakışlarını bizimkilerde gezdirdi.
"Sıkıntı
şu ki Eyşan o zamanlar 't' harfini 's' olarak söylüyordu."
Mete
kahkahayı basıp elini alnına vurdu. Salondakiler durumu anlayıp gülüşmeye
başlayınca rezilliğin eşiğinden dönmek için hemen atıldım.
"Hohohohoho!"
diyerek seslerini bastırıp Osman'a baktım. "Oşman, Oşman oşuruğa
düşman!"
Cemile,
Osman'a bakarak gülmeye başladığında Osman'ın kızardığına yemin edebilirdim ama
kanıtlayamazdım. Kubilay ve Deniz yana doğru kıvrılarak kahkaha atmaya
başladıklarında Kubilay, eliyle dizini dövüyordu.
"Ayyy,
ayyy. Eyşan abla peki şunu hatırlıyor musun?" dedi ve Osman'a baktı.
"Osmanlı Lokumu."
Ayıp
ettin dercesine baktım.
"Kendi
taktığım lakabı nasıl unuturum," deyip Osman'a baktım. Artık morarma
evresine geçiş yapmıştı. "Çayını şekersiz asla içmiyordu. Bizde ona
Osmanlı Lokumu diyorduk. Ta ki şekerini bulana kadar."
Bu
sefer Cemile'de kızarmaya başladığında salondaki kahkahalar yükselmişti. Deniz
ve Kubilay, yavaşça devrildikleri yerden karınlarını tutarak doğruldular.
"Ay
durun çatlayacağım artık," dedi, Deniz. Çilingir, kolundaki saate bakıp
ağırca ayağa kalktı.
"Yavaştan
kaçalım," dedi ve Mete'ye baktı.
"Sen
ne yapacaksın?" diye sorduğunda Mete, bana baktı. Ondan yalnız kalmak
istemiyordum. Hızla Çilingir'e baktım.
"Siz
gidersiniz. Mete, burada benimle kalsın. Osman'da bizimle kalsın,"
dediğimde kafasını salladı ve montunu giymeye başladı. Yavaşça ayağa
kalktığımda Yonca'nın açtığı gövdeye sarıldım. Ayrılıp Alev ve Lara'ya sarılıp
onlardan da ayrıldım. Mete'ye baktığımda Çilingir ile ellerini kaldırıp havada
çaktılar. Tok bir ses salonda yankısını bıraktığında sallayıp bıraktılar.
Selçuk
ile de aynı selamlaşmayı yaptıklarında dudaklarında büyük bir gülümseme vardı.
Onların arasındaki büyümeye başlayan bağa hayran olmamak mümkün değildi. Kötü
bir şekilde başlayan tanışmanın bu raddeye gelebileceğini kimse ummazdı. Evde,
yalnızca Osman, Cemile, ben ve Mete kaldığında yavaşça koltuğa çöküp Mete'ye
baktım ama o bana değil Osman'a bakıyordu.
"Osman,
beni odaya götürsene," dedi ve bana baktı. "Sende gel."
Osman,
ayağa kalkıp Mete'nin önünde eğildi ve bekledi. Mete, hafifçe kollarını
Osman'ın boynuna dolayıp öne doğru geldi. Osman, onunla birlikte ağırca ayağa
kalktı ve odaya doğru yürüdü. Önlerine geçip kapıyı açtım ve odaya girip geri
çekildim. Birlikte içeriye girip Mete'yi yatağın üzerine bıraktı ve elini
omzuma koyup odadan çıktı.
Küçük
adımlarla dolabın önünde durup kapaklarını açtım. Osman, bazı günler burada
kalıyordu. Ondan dolayı iki tişört ve iki eşofman altı çıkartıp ikisini de
yatağın üzerine bıraktım. Kenardaki yorgan ve yastığı alıp kapıyı açtım.
"Osman,
Mete'nin üzerini değiştirmeyi unuttun. Kendi üzerini de değiştir," dediğimde
kafasını salladı ve yeniden içeriye gitti. Elimdeki yorganı koltuğun üzerine
bıraktığımda Cemile'nin bakışlarını fark ettim. Yüzü hafifçe kızarmıştı.
Gözlerimi kıstığım sıra kafasını iki yana salladı. İşaret parmağımı ona doğru
salladım.
"Fazla
gürültü yapmayın."
Daha
fazla kızardığında hafifçe kıkırdadım. Utangaç tavırlarla koltuğu açtı ve
yorganla yastığı üzerine koydu. Kenardaki koltuğun yastığını aldığında
gülümsedim.
"Tek
yastık yetmiyor mu?" diye alayla sorduğumda elini kaldırıp savuracaktı ama
tek kaşımı kaldırdım. Gözlerini devirip göz ucuyla bana baktı. Kapı açıldığında
Osman'ın yanından odaya girdim ve kenardaki pijamalarımı giydim. Yatağa geçip
Mete'nin sağ doğru uzattığı koluna kafamı yaslayıp ona baktım. Sol eli karnımın
üzerine yaslandığında bakışları gözlerimde dolandı.
Küçük
bir iç çekip sağ kolunu hafifçe kıvırdı. Ona doğru dönüp sağ elimi belinin
üzerine attım. Parmakları yavaşça hareket ederken bakışları gözlerimdeydi.
"İkizlerimiz..."
diye fısıldadı Mete, sesi büyülü bir rüyadaymış gibi hayranlık doluydu.
"Hâlâ inanamıyorum."
"İnan
Mete," dedim elini sıkıca tutarak. "Bizim mucizelerimiz onlar."
Mete'nin
yüzünde o kararlı ama nazik ifadeyi gördüm. Eli saçlarımın arasında gezindi,
bakışları bir an uzaklara dalar gibi oldu.
"Biliyor
musun, Eyşan..." dedi düşünceli bir şekilde. "Sen çok iyi bir anne
olacaksın."
Bu
sözler beni hem şaşırttı hem de içimde bir sıcaklık oluşturdu. "Belki de
yeterince iyi olamam... Belki de..."
O an
Mete, elini çeneme koyarak yüzümü kendisine çevirdi. Gözleri gözlerimin içine
işliyordu, sesi bu kez daha güçlüydü.
"Bunu
biliyorum, çünkü seni tanıyorum. Beni kaç kez hayatta tuttuğunu, bu timi nasıl
bir arada tuttuğunu unuttun mu? Sen her zaman güçlü oldun Eyşan ama aynı
zamanda sevgi dolusun. Bu çocuklar senin kollarında dünyanın en güvende olduğu
yerde olacaklar."
Gözlerimin
dolmaması için kırpıştırdım. Mete'nin söyledikleri, içimdeki korkuları bir an
için dağıtmıştı. "Ama ya... onları koruyamazsam?" diye fısıldadım.
Mete
başını iki yana salladı, karnımın üzerine koyduğu elini sıkıca tuttu.
"Eyşan, biz ikimiz her şeyi birlikte atlattık. Bu savaşın ortasında bile,
birbirimize tutunduk. İkizlerimiz de bu gücü hissedecek. Ve ben buradayım. Seni
ve onları korumak için ne gerekiyorsa yapacağım."
Derin
bir nefes aldım. Mete'nin güveni, içimdeki o sarsılmaz gücü yeniden
hissettiriyordu. "Senin gibi bir babaya sahip olacaklarını bilmek...
sanırım biraz daha cesur olmamı sağlıyor," dedim hafifçe gülümseyerek.
Mete
bana yaklaşıp alnımı öptü. "Sen zaten cesursun, Eyşan. İkizlerimiz için de
benim için de."
Mete,
elini karnımın üzerinde gezdirirken bir an için durdu. Hafifçe gülümseyerek,
"Hatun?" dedi. "Sence kime benzeyecekler?"
Kıkırdadım,
onun bu soruyu sorarken yüzündeki heyecanı görmek beni gülümsetmişti.
"Eminim biri senin gibi inatçı, kararlı ve biraz fazla korumacı olacak.
Diğeri de belki benim gibi..." dedim, sonra durakladım.
"Güzel,"
diye tamamladı Mete, bana bakarak. "Ama aynı zamanda sevgi dolu, cesur ve
güçlü."
Yanaklarımın
kızardığını hissettim, bakışlarımı kaçırmaya çalışırken Mete'nin eli çeneme
dokunup yüzümü tekrar kendisine çevirdi.
"Ciddiyim,
Eyşan," dedi. "Onlar senden ilham alacak. Bizim yaşadıklarımızı belki
hiç yaşamayacaklar ama senin hayata bakışın onlara yön gösterecek. Ve şunu
biliyorum ki... bu dünyaya iki küçük kahraman bırakacağız."
Gözlerim
doldu. "Ama Mete," dedim, endişe dolu bir tonla. "Bizim
dünyamız... savaşlar, tehlikelerle dolu. Onları böyle bir yere getirmek doğru
mu sence?"
Mete
bir an duraksadı, sonra derin bir nefes alıp kollarını sıkıca etrafıma sardı.
"Doğru ya da değil, Eyşan," dedi, sesi sakin ama bir o kadar
güçlüydü. "Onlara verebileceğimiz en büyük hediye bu dünyada bizimle olma
şansı. Onlara sevmeyi, güçlü olmayı ve her şeye rağmen ayağa kalkmayı
öğreteceğiz. Tıpkı senin bana öğrettiğin gibi."
Bir
süre konuşmadan, birbirimize sarılarak uzandık. Sessizliği Mete bozdu.
"Peki,
isimler hakkında düşündün mü?" diye sordu, gözlerinde alaycı bir parıltı.
Gülümseyerek
başımı salladım. "Henüz değil. Ama sen düşünmüşsündür, itiraf et."
Mete
omuz silkti, sanki söylediklerinin pek de önemli olmadığını vurgulamak ister
gibiydi. "Sadece birkaç fikir..." dedi, ama sesindeki heyecan
gizlenemiyordu.
"Paylaş
bakalım," dedim merakla.
"Eğer
bir kız olursa," dedi, gözlerimi yakalayarak. "Belki Toprak.
Toprağımdan bir parça."
Gülümsedim.
"Ve erkek için?"
"Belki
Kaan," dedi. "Kısa, güçlü, anlamlı."
İsimleri
kafamda tartarken, kalbimde bir sıcaklık hissettim. Mete'nin bu kadar düşünceli
olması beni derinden etkiliyordu.
"Toprak
ve Kaan." diye mırıldandım. "Güzel fikirler."
"Tabii
bu sadece başlangıç," dedi Mete, alaycı bir şekilde kaşlarını kaldırarak.
"Eğer senin önerilerin varsa, onları da duymak isterim."
Başımı
omzuna yasladım, kollarını etrafıma sardı. "Henüz düşünmedim," dedim.
"Öncelikle cinsiyetlerini öğrenmek için dört ay daha beklememiz
gerek."
Mete
gülümsedi, alnıma küçük bir öpücük kondurdu. "Ay, o dört ay geçer mi
kız?" dediğinde kıkırdayarak kafamı salladım. Bir an için aklıma Caner ile
ikiz olduklarını getirdim.
"İkizler
hakkında nasıl hissediyorsun? Hani, senin ve Caner'in ikiz olduğunuz gibi... Bu
gerçekten nasıl bir duygu?" diye sordum, biraz da düşünerek.
Mete,
gözlerini kısıp gülümsedi. "Yani, biz Caner'le birbirimizi tam olarak
anlayan türdeyiz," dedi, hafifçe omuzlarını silkeleyerek. "Ama tabii,
bu biraz da karmaşık. Bazen her şey çok kolay, bazen de bir anda birbirimizi
çıldırtabiliyoruz."
Gülümsedi,
ama o gülüşünde tanıdık bir espri vardı.
"Hiç
birbirinizin yerine geçtiniz mi?" diye sordum, daha çok şaka yaparak.
"Yani, Caner'le sen birbirinizin yerine geçebiliyor musunuz?"
Mete,
gülerek başını iki yana salladı. "Olabilirdi, saçlarını boyamasaydı,"
dedi, gözleri parlayarak. "Bizim aramızda tam bir 'ikiz' ilişkisi var. Ama
o kadar eğlenceli değil tabii, birinin yerini almak bazen işlerimizi
zorlaştırıyor. Bir de her zaman birbirimize göz kulak oluyoruz, yani ben
Caner'in kafasında ne olduğunu az çok tahmin edebilirim."
"Bunu
da düşündüm," dedim, hafifçe gülümsedim. "Eğer ikizler büyüdüğünde,
birine bir şey söylesem, diğeri de hemen devreye girerse, ne olacak?"
Mete,
gözlerini kısıp, "O zaman işte tamamen karmaşa başlar," dedi, daha
çok espri yaparak. "Ama ikizlerin her zaman biraz 'şeytanlık' tarafı
vardır, biliyorsun. Birinin ne yapacağını tahmin etmek, diğerine bakarak bazen
zor olabilir."
Evet,
sanırım ikizlerin nasıl bir şey olduğunu hâlâ çok net anlamış değildim ama
Mete'nin söyledikleri, içinde bir şeyler uyandırdı. Bu ikizler, gerçekten hem
eğlenceli hem de karmaşık bir macera olacak gibi hissediyordum.
Mete'nin
söylediklerinden sonra biraz düşündüm. İkizlerin dünyası gerçekten o kadar
karmaşık mıydı? Mete'nin ve Caner'in birbirlerine karışabilmesi, bazen
birbirlerini çok iyi anlamaları ama bir yandan da birbirlerini
çıldırtabilmeleri... Galiba bu, bizde de olacak. Yani, ikizler büyüdüğünde, her
şeyin biraz daha çılgınca, biraz daha kaotik bir hâle gelmesi kaçınılmaz
gibiydi ama belki de bu, onların özelliğiydi.
Bir
yanda, ikizlerin küçük bir şey yaparak, hepimizi nasıl şaşırtacağını hayal
ettim.
"Birinin
bir şey yapması, diğerinin ne zaman devreye gireceğini tahmin etmek imkânsız
olamaz mı?" diye sordum, biraz da kafamda canlandırmaya çalışarak.
"İkizler büyüdüğünde, ikisi de sürekli birbirlerinin arkasında mı olacak,
yoksa her biri ayrı bir şeyler mi yapacak?"
Mete,
yine gülümseyerek "Bunu bilmek zor," dedi. "Ama bir şey var,
ikizler bir şekilde birbirlerinin duygularını hissediyor. Yani, biri bir şey
hissettiğinde, diğerinin de hissedebileceğini düşündüm. Bu, biraz ürkütücü
olabilir. Ama bir şekilde bu bağlılık da özel. Birlikte büyüyüp, her şeyde
birbirlerini kollamaları gibi bir şey."
Mete'nin
söyledikleri kafamda dönüp duruyordu, ikizler, onların büyümesi, nasıl bir
bağları olacağı... Her şey bir anda daha gerçek olmuştu, sanki bir şeylerin
başlangıcı gibiydi. Ama şimdi, her şeyden önce biraz rahatlamaya, dinlenmeye
ihtiyacımız vardı. Birbirimize fazla yüklenmeden, her şeyin geçmesini beklemek,
sabırla kabul etmek gerekiyordu.
Başımı
onun omzuna yasladım, sıcaklığını hissederek derin bir nefes aldım. Mete'nin
elleri belimde, o da yavaşça gözlerini kapatmaya başlamıştı. O an, her şeyin
biraz daha huzur içinde olduğunu hissettim.
Bir
süre sessiz kaldık. Hiçbir şey konuşmadık. Sadece birbirimizin varlığını
hissettik. Varlığımız bir diğerine güç veriyordu, başka hiçbir şeye gerek
yoktu. Yavaşça gözlerim kapanırken, içimdeki her şey sakinleşti. O an, her
şeyin doğru yerde olduğunu düşündüm.
Şu an,
her şeyin en önemli kısmı sadece huzurdu.
28 Mart
2022 – 23:00 / Şırnak
Caner
Cenk Çakır, Ağzından
"Lokman,
ver oğlum müziği!"
Dudaklarımın
arasındaki sigaranın dumanı gözlerimi yakıp geçerken, başımı mekânın ahşap
kolonlarını titreten o ağır basa ritmik bir şekilde kaptırdım. Elimdeki viski
bardağını parmaklarımla adeta ezere kavramıştım. Bardağın kenarlarından süzülen
buz gibi nem, loş ışıkların altında birer cıva damlası gibi parlıyordu. Bir an
için etrafımdaki gürültü, kalabalığın uğultusu ve zihnimdeki her şey
buharlaştı. Dünya bir noktaya sıkıştı ve o noktada sadece Lara dans ediyordu.
Işıkların
ve gölgelerin onun kıvrımlı bedeninde açtığı o tehlikeli parıltılar, geceye
adeta meydan okuyordu. Her bir salınışı, zihnimde inşa ettiğim bütün duvarları
tek hamlede yıkacak kadar güçlüydü.
Amca
olmamı kutluyorduk.
Dudaklarımdaki
sigarayı dişlerimin arasında sabitleyip, yüzüme yayılan o sinsi gülüşle Barış’a
döndüm. Yüzünde, bu gece başımıza geleceklerden habersiz o neşeli piç gülüşü
vardı. Sol elimi kaldırıp sigarayı dudaklarımın arasından çekip aldım. Kulağı
yırtan müziğe karşılık verebilmek için Barış'ın hizasına doğru eğildim.
"Vay
be! Mete’nin baba olacağını hiç tahmin etmiyordum!" diye bağırdığımda,
Barış kahkahayla geri çekildi. Gözlerindeki o parıltıyla kafasını sallayıp
tekrar kulağıma yaklaştı.
"Valla
badi, ne yalan söyleyeyim ben de beklemiyordum!" dedi ve bakışlarını
pistte adeta birer alev gibi tutuşan Alev ile Lara’ya çevirdi.
Benim
gözlerim ise tek bir noktaya çivilenmişti: Lara. Olduğum yerde hafifçe
sallanırken bakışlarımı onun hareketlerinden bir milim bile kaçırmıyordum.
Özgürdü. O kadar pervasızca, o kadar çabasızca süzülüyordu ki pistte, sanki
etrafındaki her şey sırf ona hizmet etmek için orada var edilmişti.
Gözlerim
bu görsel şölenin tek bir salisesini bile kaçırmak istemiyordu. Zamanın
geçiciliğini iyi bilirdim ama o an, o sonsuz ana hapsolmak için ruhumu
satabilirdim. Sigaramın son dumanı geceye karışıp yok olurken, Lara’nın baygın,
arzudan ağırlaşmış gözleri doğrudan gözlerimle çakıştı. Dudaklarının kenarında
sinsi, tatlı ama çok tehlikeli bir gülümseme belirdi. Söylemediği binlerce
kelimeyi o bakışa sığdırmıştı. Bense sadece başımı salladım ve bardağımdaki
viskiyi tek dikişte boğazımdan aşağı akıttım.
Bu
kadın yangının ta kendisiydi.
Gözlerindeki
o sönmeyen fırtına, her adımımdaki o doğal yırtıcılık... O anın tek somut
gerçeği, bu kadının benliğimi diri diri ele geçirmesiydi. Geceyi de geleceği de
onun ayaklarının altına sermek gibi bir şeydi bu. Bakışlarının alkolün
etkisiyle iyice bulandığını gördüğümde boş viski bardağını sertçe bistro masaya
bıraktım. Barış’la göz göze geldik. Elimi kaldırıp "Çıkalım"
anlamında kısa bir hareket yaptım. Kafasıyla onayladı.
Barış,
Alev’in yanına doğru adımlarken ben doğrudan pistin ortasına, onun çekim
alanına süzüldüm. Kollarımı arkasından uzatıp sıkıca karnına doladım. Sırtını
göğsüme yapıştırıp kalçasını ritmik bir arsızlıkla bana doğru sürttüğünde,
omuriliğim boyunca yıkıcı bir elektrik akımı yayıldı. Alt dudağımı
kanatırcasına ısırdım ve başımı kulağının hizasına indirdim.
"Gidelim
artık, geç oldu," diye mırıldandım sert bir fısıltıyla.
Kafasını
geriye yatırıp beni onaylarca salladı. Karnındaki ellerimi gevşetip kolumu
omzuna attım, onu gövde kütleme yapıştırırcasına kendime kilitledim. Sol kolunu
belime sardığında bakışlarım Barış'ı buldu. Elini salladığında yürümeye
başlayıp barın çıkışına doğru ilerledik. Dışarıya çıktığımızda müzik arkamızda
boğuk bir gümbürtüye dönüştü.
"Ne
ile gideceğiz?" diye sorduğunda bakışlarımı caddede gezdirdim. Köşedeki
taksilere baktığımda üzerinde siyah tişörtü olan taksi şoförü, arkasındaki
taksiyi işaret edip bizi işaret etti.
"Oraya
doğru gidelim," deyip yürümeye başladığımızda belime sarılı el biraz daha
sıkılaştı. Taksinin arka kapısını açıp Lara'nın binmesini beklerken Barış'a
baktım.
"Yarın
görüşürüz," dedim ve taksiye binip kapıyı kapattım. Şoförün aynadaki
bakışlarına kilitlendim.
"Güneydoğu
evine."
Sürücü
başıyla onaylayıp gaza bastığı an, Lara’nın ıslak, sıcak dudakları ve o yakıcı
nefesi tam şah damarımın üstünde bitti. Bu kadının böyle habersiz, kuralsız
hamleleri zihnimdeki bütün sigortaları attırmaya yetiyordu.
"Dağ
evine mi gidiyoruz?" diye fısıldadı kulağıma.
Hafifçe
yutkundum, boğazım çöl gibi kurumuştu. Kafamı yavaşça sallamakla yetindim.
Bakışlarımı zorlukla taksinin buğulu camına çevirip dışarıdaki karanlığı
izledim.
Sakın,
salakça bir şey yapmayın.
Zihnimin
içinde o kadar bulanık, o kadar arsız düşünceler cirit atıyordu ki, içlerinden
en temiz, en makul olanını çekip çıkararak orada kalmaya zorladım kendimi.
Evet, ona deliler gibi arzu duyuyordum, onunla bir şeyler yaşamak için yanıp
tutuşuyordum ama bugün, bu gece olmazdı. İkimizin de kanında alkol gezinirken
bu durumun zevke dönüşeceğinden şüphem yoktu; fakat ben o anın lekesiz
olmasını, ikimizin de zihninin berrak olduğu bir zamanda yaşanmasını
istiyordum.
Bir
süre sonra virajlı yollardan geçip dağ evinin önüne vardığımızda cüzdanımı
çıkardım. Taksimetredeki rakama bakıp cebimden çıkardığım beş yüz lirayı şoföre
uzattım, ardından Lara’ya baktım. O kendi tarafındaki kapıyı açıp gecenin
ayazına doğru indiğinde ben dikiz aynasındaki gözlerle buluştum.
"İyi
geceler Şenol," dedim.
Şenol,
göz ucuyla aynadan bana bakıp gülümsedi.
"İyi
geceler istihbaratçı."
Gülerek
taksiden indim ve kapıyı kapattım. Bakışlarım, ahşap evin kapısının önünde
kollarını birbirine sarmış, soğuktan hafifçe büzülmüş halde bekleyen Lara’ya
çevrildi. Üzerindeki kalın kabana rağmen dağ havasının ayazı tenine işlemeye
başlamıştı. Adımlarımı hızlandırıp cebimden anahtarları çıkardım. Kapıyı
açabilmem için kenara çekildiğinde anahtarı kilide sokup iki tur çevirdim.
Lara’nın
buraya gelişi ilk değildi.
Sadece
uyumuştunuz.
Lara
içeri girer girmeden Amerikan tezgâha doğru yürüyüp kendine bir bardak su
doldururken ben arkasından ağır kapıyı kapattım. Üzerimdeki kabanı çıkarıp
hemen girişteki ahşap askılığa astım. Ona doğru döndüğümde suyunu bitirip
bardağı tezgâha bıraktığını ve doğruca merdivenlere yöneldiğini gördüm.
Peşinden ağır ve yorgun adımlarla merdivenleri tırmandım. Üst kata ulaştığında
elini kulpa attı ve odamın kapısını açtı.
Çok
değişik, tamamen bana özel kurgulanmış bir odamdı burası.
Hemen
sağda küçük bir kapı vardı; içeride iki tane misafir yatağı bulunuyordu.
Kapıdan girdiğinde tam karşında devasa, yere yakın, gömme bir yatak
yükseliyordu. Sol tarafta ise ahşap kaplamalı, yukarıya doğru süzülen özel bir
merdiven vardı. O merdivenlerin sonunda, üst katta ise harcadığım her bir
kuruşu sonuna kadar hak eden, buharı eksik olmayan o küvetim yer alıyordu.
Rahatına,
lüksüne düşkün bir piçsin.
Söylemene
gerek yok, biliyorum.
Lara
üzerindeki kabanı sıyırıp attı ve kendini yüzüstü yatağın ortasına bıraktı.
Gülümsememi gizlemeden yatağa yaklaştım. Sol dizimi yatağa gömüp bedenimin
ağırlığını ellerimle iki yanına verdim. Eğilip dağılmış saçlarının arasına,
kokusunu ciğerlerime kazıyan derin bir öpücük kondurdum.
Ben bu
kadına deliler gibi aşıktım ve o da bana aşıktı.
Geriye
doğru çekildiğimde, ciğerlerinden süzülen o ağır ve düzenli nefes sesinden
uyuya kaldığını anladım. Yavaşça yataktan uzaklaştım. Üzerimdeki gömleğin
eteklerini pantolonumdan çıkarıp düğmelerini tek tek açtım. Yavaş adımlarla
ahşap merdivenlere yönelip üst kata, küvetin olduğu alana çıktım. Bakışlarımın
ilk durağı, küvetin üzerinde hafifçe yükselen o ılık buhar oldu. Sistem her
zamanki gibi suyu tam ideal sıcaklıkta hazır tutmuştu.
Kenarda
duran siyah raftan özel losyonumu elime aldım ve kapağını burkarak açtım.
Şişeyi burnuma yaklaştırıp kokladığımda dudaklarımda kendiliğinden bir tebessüm
belirdi. Kokusu; insanı boğmayan ama zihne kazınan, taze, odunsu ve
karakteristik bir parfüme sahipti.
Yani,
doğrudan benim kokumdu.
Çok
egoistsin.
Biliyorum.
Elimdeki
losyondan küvetin içindeki ılık suya cömertçe akıttım, kapağını kapatıp siyah
rafa geri koydum. Suya baktığımda gözlerim hafifçe kısıldı; losyonun sütlü
yapısı suyun berraklığını tatlı bir şekilde kırıp rengini bulandırmıştı.
Rahatlamaya
ihtiyacımız var Zirve.
Üzerimdeki
gömleği, altımdaki pantolonu ve iç çamaşırlarımı çıkarıp kenardaki kirli
sepetine bıraktım. Çoraplarımı da çıkarıp bedenimi yavaşça sıcak suyun
kollarına bıraktım. Başımı küvetin eğimli kenarına yaslayıp gözlerimi kapattım.
Kollarımı iki yana açarak küvetin köşelerine sabitledim. Losyonun kaygan ve
besleyici dokusu suya karıştıkça, günün ve gecenin tüm yorgunluğu kaslarımdan
süzülüyor; adeta tüm hücrelerim yeniden inşa ediliyordu.
"Demek
bensiz keyif ha?"
Lara’nın
o uykulu ama hınzır sesiyle irkilerek kollarımı indirdim ve omzumun üzerinden
arkama baktım. Gözlerinde o alaycı, meydan okuyan ifadeyle bana bakıyordu.
Şaşkınlıkla gözlerimi pörtlettim.
"Sen
uyumuyor muydun?" diye sorduğumda, ellerini üzerindeki kazağın eteklerine
götürdü.
Hızla
önüme dönüp alt dudağımı sertçe dişledim. Siktir... Bu kadın ne yapmaya
çalışıyordu? Ben zaten irademin sınırlarında geziniyor, kendimi zor tutuyordum.
"Gözlerini
kapat," dediğinde boğazım kurudu, hafifçe yutkundum.
Gözlerimi
kapatıp başımı tekrar geriye yasladım. Suyun sıcaklığı vücudumda gezinip
kaslarımı gevşetirken, küvetin içinde biraz daha kayarak sakinleşmeye çalıştım.
Zihnimdeki uğultuyu bastırmaya çalışırken Lara’nın ıslak zemindeki yavaş ayak
seslerini dinliyordum. Yanı başımda, neredeyse bir soluk kadar yakınımda
durduğunu hissettim.
Bir
adım daha yaklaşmıştı.
"Bir
adım daha atma," diye mırıldandım ama sesim pürüzlü, neredeyse fısıltı
gibi çıkmıştı. Onun varlığını her hücremde hissetmek, aramızdaki bu çıldırtıcı
gerilimi sonuna kadar tatmak istiyordum ama bir yandan da içimdeki o mantıklı
ses frenlerime basıyordu.
Lara,
küvetin geniş kenarına oturduğunda suyun yüzeyinde oluşan küçük dalgalar
bedenime çarptı. Aramızdaki mesafe tehlikeli bir şekilde kısalmıştı ama yine de
gözlerimi açmadan, sadece onun varlığını hissetmekle yetinmeye çalışıyordum. En
sonunda dayanamayıp gözlerimi açtım ve bakışlarımız kilitlendi. O alaycı,
kışkırtıcı bakışlarını doğrudan gözlerimin içine dikmişti.
Ne
düşündüğünü, beni nasıl bir sınava sokmak istediğini çok iyi biliyordum. Ama
her şeyin ötesinde, ben bu kadına hayrandım. Onun bu cesur, kural tanımaz, asi
tavrı... Beni her defasında yeniden kendine mahkûm ediyordu.
"İstediğin
her şeyi biliyorum," dedim, sesim her zamankinden daha kalın ve pürüzlü
yankılandı buğulu banyoda. "Ama bugün olmaz."
Lara’nın
gözlerindeki o alaycı ışıltı bir anlığına geri çekildi. Sözlerim aramızdaki
buharın içinde asılı kaldı, zaman durdu. O kadar yakındık ki tutsam benim
olacaktı ama bir o kadar da sınırların arkasındaydık. Kelimelerim, onun
içindeki o hırçın mücadeleyi tetikliyordu. Ne düşündüğünü okumak, bir sonraki
hamlesini görmek istiyordum ama bu gece sabrımı sonuna kadar sınamalıydım.
Lara,
sabırsız ama tatlı bir yenilgiyle başını hafifçe eğip gülümsedi.
"Biraz
daha yakın olamayacak mıyız?" dediğinde, sesi bu kez çok daha yumuşak, çok
daha derin ve davetkârdı. Ama ben hâlâ o direncin arkasındaydım.
"Biraz
daha yakın olmak... Belki de seni daha fazla kaybetmeme neden olur,"
dedim, sesimi yavaşça düşürerek. Gözlerimi tekrar kapatıp derin bir nefes
aldım, kendimi suyun sıcaklığına bırakmaya çalıştım ama onun o yakıcı
bakışlarından kaçamayacağımı biliyordum.
Lara’nın
suskunluğu, etrafımızdaki havayı daha da ağırlaştıran devasa bir yoğunluk
yarattı. Gözlerim kapalıydı, suyun rahatlatıcı etkisi tenimdeydi ama Lara’nın
varlığı her bir saniyeyi kurşun gibi ağırlaştırıyordu. Bir adım daha atmak
istiyordu, bunu tenimin üzerindeki gözeneklere kadar hissediyordum. Bense
kendimi geride tutmak için zihnimle savaşıyordum. Onunla bu kadar yakın
olmak...
İçinde
kaybolmak...
Sus
lan!
İkimizin
de iliklerimize kadar hissettiği bu ortak gerilim, o tek adımı atmayı imkânsız
kılacak kadar zorlaştırıyordu. O sessizliğin içinde, gecenin nereye
sürüklendiğini görebiliyordum. Kalbimin göğüs kafesimi döven ritmini
duyabileceği kadar yakındık. Bu kadar yakınlık; insanı hem hazdan boğar hem de
diri diri yakardı.
Gözlerimi
kapalı tutmaya devam ederken aklımdan bin bir türlü düşünce geçiyordu. İçimdeki
baskı her saniye biraz daha büyüyordu. Bu kadına direnmek dünyadaki en zor
şeydi. Kendimi serbest bırakmak, her şeyin bir anda patlamasına izin vermek...
Ama hayır, bu gece farklı olmalıydı.
Bu gece
bir sınırımız olmalıydı; fakat o biraz daha yaklaşırsa, kurduğum bütün barajlar
yıkılacaktı.
Bunu
bilmek üzerimdeki yükü artırıyordu. Belki de o sınırı geçmeye cesaret edemeyen,
korkan bendim. Birbirimize dokunacak kadar yakın, ama bir o kadar da uzaktık.
Bu mesafe, belki de birbirimize olan amansız direncimizin bir kanıtıydı. Fakat
bir yandan da ona doğru çekilmekten başka hiçbir çarem yoktu. Lara’ya bir adım
daha yaklaşırsam, dönüşü olmayan bir derinlikte kaybolacaktım.
"Beni
bu kadar yakından hissetmek istemiyor musun?"
Sesiyle
birlikte içimdeki fay hatları kırıldı. Bu kadına 'hayır' demek, hayatımın en
zor sınavıydı.
Açıkta
kalan omuzlarımda onun sıcak ellerini hissettiğim an irkilerek gözlerimi açtım.
Yutkunarak ellerimi kaldırdım ve narin bileklerini kavradım. Hazdan ve arzudan
koyulaşmış o mavi gözlerini gördüğümde, boğazım düğümlendi, bir kez daha
yutkunmak zorunda kaldım.
O
mavi... Sadece derin ve sakin bir deniz değildi; içinde her an her şeyi
yutabilecek vahşi bir fırtına barındırıyordu. Şehvetli, istekli ama aynı
zamanda bir tüy kadar kırılgan ve net... Her geçen saniye zihnimdeki gerçeklik
biraz daha bulanıklaşıyordu. O gözler bedenimde tutuşturduğu ateşi körüklüyor,
bense o yangına tamamen teslim olmamak için son gücümle savaşıyordum. O mavi
okyanus beni içine çekiyordu; bir milim daha yaklaşırsam o derinliklerde
boğulacağımı biliyordum.
Kafamı
yavaşça iki yana salladım.
"Bugün
değil dedim," diye fısıldadım, sesim arzudan pürüzleşmişti.
Lara,
bileklerini sıkan ellerime baktı. Ardından hiç beklemediğim bir hamleyle
hafifçe yükseldi ve küvetin içinde, dizlerimin üzerine oturdu. Islak ve sıcak
teninin benimkine temas ettiği o an, kontrolümü tamamen kaybederek alt dudağımı
sertçe dişlerimin arasına aldım. Lara’nın bakışları dişlediğim alt dudağıma
kaydı, diliyle kendi dudaklarını yavaşça yaladı.
Soluklarım,
ciğerlerim cayır cayır yanıyormuşçasına harlanırken alt dudağımı serbest
bıraktım.
"Bu
geceden sonra ya beni suçlarsan?" diye sordum, gözlerinin en derin
noktasına bakarak.
Bakışları
gözlerimde kenetlendi, başını ağır ağır iki yana salladı. Suçlamayacaktı.
O
halde günah benden gitti.
Burnumdan
derin, sert bir soluk verdim. Bileklerini tutan ellerimi kaydırıp dolgun
kalçalarını kavradım ve onu kendime doğru sertçe çektim. Elleri refleksle
yanaklarıma yaslanırken dudaklarımı aralayıp üst dudağını hırsla yakaladım.
Emip dilimi sabırsızca ağzının içine gönderdiğimde, bedenini sürtünerek bana
daha da mühürledi.
!YETİŞKİN
İÇERİK UYARISI! OKUMAK İSTEMEYENLER İÇİN BÖLÜM BURADA SONA ERMİŞTİR.
Caner'in
Öneri Şarkısı: Die For You - The Weeknd
Ateşiyle
resmen yakıp kavuruyordu; ama bu gece onun o aceleci tavrına uyup kontrolü
ellerine bırakmaya hiç niyetim yoktu. Bedenimi sadece hırslı bir tutkuyla
değil, göğsümün tam ortasında ona karşı büyüttüğüm o devasa, yer yer canımı
acıtan sevgiyle teslim etmek istiyordum.
Sıcak,
dar ve ıslak vajinası sikimin sertliğine yaslandığı o ilk an, boğazımda devasa
bir yumru oluştu. Gırtlağımdan kopan pürüzlü, boğuk bir hırlama banyonun
buharına karıştı. İnanılmaz bir arzuyla öne eğilip dudaklarıma yapışmak, beni
tamamen kendi ritmine çekmek istedi. Bedenini sikime sürtmeye başladığında, sağ
elimi hızla kaldırıp çenesini sertçe kavradım ve başını geriye doğru iterek onu
durdurdum. Mavi gözlerinin içine, bakışlarımı bir milim bile çekmeden
kilitledim.
"Acele
yok Lala," dedim, sesimdeki o kendinden emin, karanlık ama bir o kadar da
sahiplenici tonla. "Ateşi sen yaktın ama ritmi ben belirlerim."
Mavi
gözlerinde çakan fırtınayı izledim bir süre. Bu kadın... Yüzündeki her bir hat,
kirpiklerinin ıslaklığı, dudaklarının üzerindeki o çaresiz arzu... Sadece
bedenime değil, ruhumun en karanlık kuyularına bile hükmediyordu. Onu sevmek,
uçurumun kenarında durup rüzgâra karşı yürümek gibiydi. Güvensiz, tehlikeli ama
çıldırtıcı derecede güzel. Onu tamamen içime çekmek, varlığımla sarmalamak
istiyordum.
Mavi
gözleri şaşkınlıkla ve kışkırtıcı bir öfkeyle büyüdü. Dudaklarını dişleyip
bedenini üzerime tekrar sürtmeye çalıştığında, bu kez sol elimle belini sıkıca
kavradım. Onu kucağımdan kaldırıp, direkt küvetin soğuk ve geniş mermer
kenarına oturttum. Bacaklarını iki yana açıp mermere yasladığımda, suda
ıslanmış pürüzsüz bedeni karşımda tamamen savunmasız kaldı.
Gözlerimi
bir an bile gözlerinden ayırmadan, suyun içinde dizlerimin üzerine yükseldim.
Aramızdaki bu ani güç değişimi ortamdaki havayı iyice ağırlaştırmıştı.
"Ne
yapıyorsun Caner?" diye sordu nefes nefese. Kalçası soğuk mermerin
üzerinde hafifçe titriyordu.
"Sana
bu oyunun benim kurallarımla nasıl oynandığını gösteriyorum," dedim,
yüzüme hafif, piç bir tebessüm oturtarak.
İki
bacağını da ellerimle tutup küvetin kenarlarına doğru iyice sabitledim. Beni
öpmek, boynuma sarılmak için can attığını gözlerindeki o hırslı bakışlardan
görebiliyordum. Ama dudaklarına yaklaşmak yerine, bakışlarımı yavaşça aşağıya,
bacaklarının arasına indirdim. Zevkten şişmiş, ıslanmış klitorisi tam karşımda
duruyordu.
Yavaşça
öne eğildim. Soluğum o hassas noktasına çarptığında Lara’nın omurgası yay gibi
gerildi. Dilimin ucunu sertçe o noktaya bastırıp yukarı doğru uzun, ağır bir
hat çizdiğimde, dudaklarından banyonun duvarlarında patlayan vahşi bir çığlık
koptu.
"Siktir...
Caner!"
"Sessiz
ol," diye mırıldandım, dudaklarımı teninden ayırmadan.
Dilimi
zevk sularının aktığı o dar yarığa kökledim. Ağzımı tamamen o sıcaklığa gömdüm.
Dilimi içeri sokup hırsla, ritmik bir şekilde emmeye başladığımda ellerimle
uyluklarını sıkıca kavrayıp kıpırdamasını engelledim. Küvetteki losyonlu odunsu
kokumla, onun kendi arzusu birbirine karışmıştı. Onu çıldırtana, kalçası
kontrolsüzce titreyene kadar dilimle acımasız bir tempo tuttum.
İçerideki
duvarlarını dilimle esnetiyor, her emişimde onu biraz daha çizginin dışına
itiyordum. Parmaklarımı bile kullanmadım; sadece dilimin ve dudaklarımın
baskısıyla onu hazdan ağlayacak raddeye getirdim.
"Caner...
Yalvarırım!" diye bağırdı, elleri ıslak saçlarıma gömülüp başımı daha da
kendine bastırmaya çalışırken. "Aklımı kaçıracağım, yetmiyor!"
Geri
çekilip yüzüne baktığımda, kalbimin göğüs kafesimi yırtacak gibi çarptığını
hissettim. Bu kadına öyle bir bağlıydım ki, sadece bedenine değil, ruhunun
kıvrımlarına da dokunmak istiyordum. Yüzüne dökülen ıslak saç tellerini narin
bir dokunuşla kulağının arkasına ittim. Parmak uçlarım yanağında süzülürken,
onun dünyadaki en kıymetli hazinem olduğunu düşündüm. Sert, tavizsiz
adammışım... Hepsi bu kadının tek bir bakışıyla yerle bir oluyordu işte.
Yavaşça
yükseldim. Dudaklarım onun ıslaklığıyla parıldarken yüzüne doğru yaklaştım.
Bana doğru uzanan dudaklarını es geçip, kendi zevkinin tadını alması için
dudaklarını sert, ıslak bir öpücükle mühürledim. Diliyle kendi tadını
hissettiğinde gözleri arzudan tamamen karardı. Sert ve anlık bir hareketle onu
küvetin kenarından tutup kendime doğru çektim. Kendi sırtımı küvetin mermerine
yaslayıp kucağıma yerleşmesini sağladım.
Belini
iki elimle sıkıca kavradım. Tırnaklarım teninde iz bırakırken, o an zihnimden
geçen tek şey bu kadını hayatımın sonuna kadar koruma arzusu oldu. Onunla bu
dağ evinde, dünyanın geri kalanından uzakta kalmak; sadece onun kokusuyla
uyanıp onunla kaybolmak istiyordum. O benim sığınağımdı, bu sert ve kurallarla
dolu dünyada nefes alabildiğim tek vahamdı.
Zevkten
şişmiş, ıslanmış klitorisi tam sikimin sert başıyla temas halindeydi.
Sikimin
şişmiş başını o ıslak, sızlayan girişine dayadım. Yüzlerimiz arasındaki birkaç
santimi kapatıp alnımı alnına yasladım. Acele etmeden, milim milim içeri
süzülmeye başladım. Vajinasının duvarları sikimi öyle amansız bir baskıyla
sıktı ki, nefesim boğazımda tıkandı. Şiddetli bir kasılmayla yarısına kadar
girdiğimde durdum.
"Siktir...
Öyle darsın ki," diye inledim gözlerinin içine bakarak. "İçindeki
sertliğimi hissedebiliyor musun?"
"Caner...
Durma..." dedi, ellerini omuzlarıma geçirip tırnaklarını etime bastırarak.
Belinden
sıkıca tuttum ve tek bir sert, acımasız hamleyle kendimi onun içine gömdüm.
Rahmine değdiğim o an Lara’nın çığlığı banyonun tavanında patladı. Gözleri
hazzın büyüklüğüyle geriye doğru kaydı.
Hiç
beklemeden belini kavrayıp sert ve derin bir ritim tutmaya başladım. Aşağıdan
yukarıya attığım her vurucu darbede küvetteki su arkamızda çalkalanıyor,
fayanslara dökülüyordu. Dudaklarımız birbirinden bir milim bile ayrılmıyordu.
Her vuruşumda gözlerinin içine bakıyor, bende bıraktığı etkiyi izliyordum.
Sol
elimi kısa saçlarının arasına gömüp başını öne çektim ve dudaklarına yapıştım.
Ağzının içine kükrercesine inlerken, kalçamın temposunu daha da vahşileştirdim.
Göğsünü avcumun içine alıp sıkarken, ritmim kontrolden çıktı.
"Mahvediyorsun
beni..." diye mırıldandım dudaklarının arasına. "Bütün aklımı
alıyorsun."
"Sen
de beni..." dedi kesik kesik. "İçimdeki... Ah! Çok derin..."
Vajinasının
içindeki amansız kasılmalar sikimi ezmeye başladığında, onun ilk zirveyi
yakalamak üzere olduğunu anladım. Durmadım. Kalçasını daha da kendime çekip en
acımasız açıyla içine vurmaya devam ettim. Bedenlerimiz birbirine çarptıkça
çıkan o ıslak sesler banyoyu dolduruyordu.
“Haydi
bebeğim,” diye mırıldandım dudaklarına doğru. “Benim için gel.”
Göz
gözeyken sürdürdüğüm o vurucu ritim, bedenindeki son dayanma noktalarını da bir
bir yıktı. Sözlerim dudaklarının arasına döküldüğü an, Lara’nın gözleri hazzın
son eşiğinde geriye doğru kaydı. Bacakları kalçalarımın iki yanında
kontrolsüzce titremeye başladı, parmakları sırtıma öyle sert gömüldü ki
tırnaklarının etimi yarıp geçtiğini hissettim.
"Caner!”
Banyonun
buğulu tavanında patlayan çığlığı, içimdeki vahşi adamı tamamen özgür bıraktı.
Vajinasının duvarları sikimi amansız, ritmik darbelerle ezmeye, beni o
sıcaklığın içinde adeta hapsetmeye başladı. O ilk zirvenin kasılmalarıyla
sarsılırken durmadım; belini iki elimle kavrayıp kalçamı diplerine kadar
bastırdım, en derin noktasına kilitlenip onu hazzın ikinci fırtınasına doğru
sürükledim.
Aşağıdan
yukarıya savurduğum son birkaç acımasız hamleyle rahmine köklendim.
Bedenlerimiz birbirine her çarptığında küvetteki sütlü su banyonun mermerlerine
sıçrıyor, ortamın sıcak buharı ciğerlerimizi yakıyordu. İçimdeki o devasa tutku
ve göğsümü patlatacak gibi duran sevgi tek bir noktada birleşti. Gırtlağımdan
kopan, banyonun duvarlarında yankılanan yırtıcı bir inlemeyle kendimi onun
sıcaklığının tam ortasına bıraktım.
İçine
akarken başımı geriye atıp nefesimi boğazımda kilitledim. Kaslarım şiddetle
sarsılırken, sıcaklığım onun derinliklerini tamamen doldurdu. Lara’nın içindeki
o amansız darlık, boşalışımın her bir dalgasında sikimi emermişçesine sıktı.
Bedenlerimizin birleştiği o an, dünyadaki bütün gürültü kesildi.
İkimiz
de nefes nefese kalmış halde birbirimize tutunurken, alnımı onun ıslak alnına
dayadım. Kalplerimizin göğüs kafeslerimizi döven ritmi, küvetten taşan suyun
fayanslara damlama sesine karışıyordu. Omuzları hıçkırır gibi kalkıp inerken
başını boyun girintime gömdü. Solukları cildimi dağlıyordu.
Ilık su
ikimizin etrafında durgunlaşırken, kucağımda bitkin halde yatan bu kadına
baktım. Saçlarının ıslaklığını, göğsümün üzerinde hırsla inip kalkan gövdesini,
yanağından süzülen o tatlı zevk damlasını izledim. İçimdeki o sert, tavizsiz
adam silinmiş; yerine tamamen bu kadına teslim olmuş, onun varlığıyla
tamamlanan bir Caner kalmıştı.
Elimi
ensesine koyup yüzünü yavaşça yukarı kaldırdım. Gözkapakları ağır ağır
aralandığında, o mavi denizlerin süzüldüğünü gördüm. Dudaklarımda kendiliğinden
beliren şefkatli bir gülümsemeyle öne eğilip ıslak göz kapaklarını, ardından
burnunun ucunu öptüm.
"Akıl
bırakmadın bende güzelim," diye fısıldadım dudaklarının hemen üzerine.
"Bütün kalkanlarımı yıktın."
Lara
bitkin ama zafer kazanmış bir edayla hafifçe gülümsedi. Parmak uçlarını yavaşça
yanağımda gezdirip dudaklarıma küçük, ıslak bir öpücük kondurdu.
"Kural
falan dinlemem demiştin," dedi kesik ve pürüzlü bir sesle. "Ateşi
kimin yaktığı önemli değil artık... Bu yangında ikimiz de kül olduk."
Onu
kucağımdan ayırmadan, bedenimi küvetin mermerine biraz daha yerleştirdim. Sütlü
suyun ılıklığı etrafımızı sararken, başını göğsüme yatırdı. Parmaklarımı ıslak
saçlarının arasından geçirerek sırtını narin adımlarla okşamaya başladım. Dağ
evinin dışındaki ayaz ve rüzgârın uğultusu pencereleri zorlarken, ben
sığınağımı çoktan bulmuştum.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!