GÜVERCİN

XXXII - HASSAS VE ZARİF

⏱️ 90 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Nenni, Hiraizerdüş

Yürüyorum Dikenlerin Üstünde, Toygar Işıklı

Faulkner’s Sleep, Evgeny Grinko

Ave Maria, Tommee Profitt x Stanaj

The Master Of Death, Peter Gundry

Die For You, The Weeknd

-Bölüm içerisinde rahatsız edici sahneler yer almaktadır. Sahnelerin olacağı kısımlarda bir ünlem işareti () yer alacaktır.-

🕊️

XXXII

17 Aralık 2016 / Hudut, Suriye

Yazar, Ağzından

"Bebeğin beşiği çamdan
Yuvalandı, düştü damdan"

Selçuk, küçük oğlunun başını şefkatle öptü. Uykuya dalan bebeğinin huzurlu yüzü, onun kalbini bir anlığına yumuşattı. Burnunu hafifçe küçük oğlunun yanağına yaklaştırdı ve değdirmeden büyük bir nefes aldı. Dudakları hafifçe aralandı.

"Beybabası gelir Şam'dan
Nenni nenni, nenni nenni
Nenni nenni, nenni nenni, oy"

Üflediği ninni, minik oğlunun yüzünde bir tebessüm olmasına neden oldu. Selçuk, dudaklarındaki büyük bir gülümseme ile doğruldu ve parmak uçlarında kapıya yürüdü. Sırf gıcırdayıp ses çıkartmasın diye kapıları bile yağlamıştı. Hafifçe çekti ve beşiğe son bir bakış atıp odadan çıktı. Kapıyı, olurda uyanır diye aralık bıraktı.

Mutfağı toparlayan eşinin arkasından karnına sarıldı ve burnunu eşinin saçlarına sürtüp kıkırdadı.

"Biri cennetim, diğeri hurim. Ben Allah'tan daha ne isterim?" diye söylendiği sıra eşi gülümseyerek Selçuk'a döndü ve ellerini yanaklarına yasladı.

"Bu durumda sen ne oluyorsun?" diye sorduğunda Selçuk, afallamışçasına kadının gözlerine bakakaldı. Bunu hiç düşünmemişti. Dudağını büzerek kafasını iki yana salladığında kollarının arasındaki eşi kıkırdadı ve parmak uçlarında yükselip Selçuk'un burnuna burnunu sürttü.

"Bir garip derviş."

Selçuk, güldü.

"Muradına ermiş."

Alınları birbirlerinin alınlarına yaslandığında ikisinin de gözleri parıldıyordu. Kapı çaldığında bir anlığına gülüşmeleri duraksadı. Selçuk, istemeyerek eşinin kollarından ayrıldı ve yüzünde asılı kalan, son olacağını bilmediği mutlukla kapıyı açtı.

Kapıyı araladığında, bir anlığına karşısındaki karanlık yüzlerin kim olduğunu anlamaya çalıştı. Ancak cevap bulamadan, aniden dört adam üzerine çullandı.

"Maza yahduth? Utrukuni!"

Ne oluyor? Bırakın beni!"

Selçuk'un nefesi kesildi. Omuzlarına birden binen ağırlıkla yere sendeledi. Kapının çarpmasıyla evin sessizliği bozuldu. Güçlü bir yumruk, yüzüne savruldu; tadı tuzlu olan kan, ağzına dolarken her şey bulanıklaştı. Arka planda eşinin panik dolu çığlıklarını duyuyordu. Kadının koşarak ona doğru geldiğini gördü; elleri, kolları çaresizlikle havada savruluyordu.

"Selçuk!" diye haykırdı karısı ama bu ses, bir çatırtıyla kesildi. Adamların biri, kadının saçlarından yakalayıp geri sürüklemişti. Selçuk, gözleri büyümüş bir şekilde onları izlerken bedenine binen ağırlıkla hareket edemiyordu.

"Utrukhu ya ibn az-zaniyah, la talmishu!"

Bırak orospu çocuğu, dokunma ona!

Bir adam eğildi, Selçuk'un yüzüne yaklaştı. Ağır bir nefesle fısıldadı.

"Al-yawm huna satakhsaru kull shay'"

Bugün burada her şeyini kaybedeceksin.

Kelimeler, Selçuk'un bilincine kurşun gibi saplandı. Bebeğinin ağlaması, o an her şeyden daha keskin bir bıçak gibi yüreğini parçaladı. Salonda yankılanan bu ağlayış, onun çaresizliğini daha da katlanılmaz hale getiriyordu. Çırpındı, kurtulmak istedi ama adamların sert darbeleri, onu yere çivilemişti.

Salonun ortasına bir kamera kondu.

Selçuk yerde debelenirken çocuğu, beşiğin içinde gözünün önünden geçirildi. O an Selçuk, hayatının bir daha asla eskisi gibi olmayacağını anladı. Yerde sürüklenerek eşinin ve çocuğunun önüne getirildi.

"Asina Gündüz, ayn hiya?"

Asena Gündüz, nerede?

Bir an, eşiyle gözleriyle göz göze geldiler. Eşi, kafasını iki yana salladı. Selçuk'un zihninde, bebeğinin ağlamasıyla dünya dönmeye devam ediyordu ama o, zamanın durduğunu hissediyordu.

"Ibtidu al-tasjil."

Kayda başlayın.

O an, bir adamın sert elleriyle başı bastırıldığında, gözleri kararmaya başladı. Gözlerini sımsıkı kapatmak istedi ama yapamadı. Karısının ona bakan gözlerinden ayrılmak istemedi. Gözleriyle tutundu, ona. Gözünden akan yaşlar, bakışlarını körleştirdi. Eşinin tırnaklarını çekerlerken kendi tırnakları kopmuş gibi hissetti. Saçlarını kestiler, ömrü kısaldı. Her dokunuş, her çığlık, onu daha da içinden yok ediyordu.

Oğlunun ağlaması artık yalnızca kulaklarında değil, zihninde bir çığlık gibi yankılanıyordu. Zihninde, kaybolmuş bir geleceğin yankıları vardı. Kamera, her anı kaydediyordu. Birinin hayatını kaybetmesinin, bir çocuğun geleceğinin yok olmasının belgesi oluyordu.

"Iskitu hâdha al-walad!"

Susturun şu çocuğu!

Beşiğin içinden oğlunu çıkarttılar. Selçuk, o an her şeyin donduğunu hissetti. Zihni tamamen kararmıştı, tıpkı etrafındaki dünyayla bir bağının kesildiği gibi. Oğlunun bedenini, annesinin kollarında gördüğünde, içinde bir şey koptu, bir boşluk açıldı. Gözleri, bir an her şeyin hızla geçmesini istedi ama o an bir sonsuzluğa dönüşüyordu.

"Bebek beni del' eyledi
Yaktı, yıktı, kül eyledi"

Selçuk, büyümüş gözleriyle çıkarılan silahı izledi. Aralı dudaklarının arasından tükürükler fışkırdı. Boğazı düğümlendi, bir alev gibi cümleleri haykırdı.

"La taf'al! Ibn al-kalb! La taf'al!"

Yapma! Amına koyduğumun çocuğu! Yapma!

Sözler, boğazından zorla çıkıyordu fakat ne yazık ki, o an hiçbir şeyin bir anlamı yoktu. Boğazındaki düğüm, kelimeleri tıkadı. Bir yudum ses ama her şeyi değiştirebilecek bir şey değildi.

Susturulması gereken çocuk, masum bir varlık, şimdi silahların gölgesinde kaderini yazıyordu. Selçuk, kendisini en güçlü hissettiği anlarda bile, çocuğu için bir şey yapamamanın acısı içinde boğuluyordu. Oğlunun elleri, annesinin kollarında rahat bir şekilde uyumaktan daha fazlasını hak ediyordu; ama o an, her şeyin üzerine çökmüş bir kâbus vardı.

Kalbi, göğsünde hiddetle çarparken, kulaklarında silahın soğuk sesi yankılandı. Kolları, bacakları dondu. Acı, hiçbir kelimeyle tanımlanamayacak kadar derindi; her şeyin kırılmasından sonra, o an, bir ölümden daha kötüydü.

"Kızlar, gelin çaydan geçek
Çay bulanık, ner'den içek?"

Kulağını sağır edecek bir kurşun daha yankılandı.

Ağlayan çocuk, sustu.

"Bebek ölmüş, nere' gidek?
Nenni nenni, nenni nenni
Nenni nenni, nenni nenni, oy"

🥺

20 Mart 2022 / Şırnak

Asena Eyşan Boduroğlu, Ağzından

Gözlerim bir boşluğa kilitlenmişti, sanki her şeyin anlamı kaybolmuştu. Hareketsizlik, bedenimde bir hapsolmuş hissi yaratıyordu. Kalp atışım, o kadar hızlanmıştı ki sanki bedenimi paramparça edecekti. Her atış, bir çekiç gibi göğsüme vuruyordu. Bir an, vücudum her şeyden bağımsız hareket ediyor gibiydi ama aslında hiçbir yere gitmiyordu. Sanki bedenim bana ait değildi.

Boğazım, sanki bir el tarafından sıkılıyordu, o kadar güçlüydü ki, dudaklarımdan çıkan her bir nefes geri dönüyordu. Hava, ciğerlerime girmiyor, dışarıda kalıyordu. Her bir nefesim, boğazımda takılıp geri dönmeye zorlanıyordu. Ciğerlerim bir türlü yeterince hava alamıyordu ve o an yanma hissiyle her şey daha da korkunç hale geliyordu.

Zihnim bulanıktı. Her şey uzaklaşıyordu. Masanın kenarı, sandalyenin ayakları, tavandaki lambanın solgun ışığı, hepsi geri çekiliyor, bir tünelin ucuna doğru kayboluyordu. Sesler geliyordu ama anlamsızdı; kulaklarıma dolup orada ölüyor, bir yankıya dönüşüp sönüyordu. Nefes almaya çalıştıkça boğazım daha da daralıyor, her deneyişim bir çığlığa dönüşüp içime geri dönüyor, orada sessizce patlıyordu.

O an, sanki her şey bir sonun başlangıcıydı ve tek istediğim şey nefes alabilmekti ama bu o kadar imkânsız hale gelmişti ki, içimdeki boşluk her geçen saniye daha da derinleşiyordu.

Ben böyle hissediyorsam, Selçuk ne hissetmişti?

Canı ve kanı öldüğünde.

Kafamı zihnimde iki yana salladım. Sanki kafamın içindeki bir şey, o düşünceyi kovalamaya, onu geri itmeye, unutturmaya çalışıyordu.

Gözlerinin önünde öldürdüklerinde.

O zaman ne hissetti?

Bakışlarımı saplandığım boşluktan çekip Selçuk'a bakmak istedim. Gözlerimi kırpıştırarak daldığım yerden çektim. Alnını masaya yaslamış, koordinasyon merkezinde olmamıza rağmen, sigarasını içen Selçuk'a baktım. Hiç kimse ona sen ne yapıyorsun dememişti.

Deniz, Yonca ve Kubilay'ı dışarıya çıkartmıştı. Alperen ve Çilingir, Selçuk'un ne yapacağı belli olmaz diyerekten arkasında oturuyorlardı. Mete, kalçasını arka tarafta bilgisayar masasına kalçasını yaslamıştı ve öylece Selçuk'a bakıyordu. Zamanında bilmeden yaraladığı yerdeki kanamayı izliyordu. Bizden başka kimse yoktu.

Bakışlarım yeniden Selçuk'u bulduğunda alnı yavaşça masadan ayrıldı. Parmaklarının ucunda sıkışmış sigarayı, içi su dolu bardağın içine bıraktı. Odanın sessizliğini ateşin sönmesi bozdu. Selçuk, titrek bir nefes bıraktığında döner sandalyesini hafifçe sola doğru çevirdi. Kalktığında düşeceğini biliyordum. Dört adım atıp önünde durduğumda elimi uzattım.

Keşke uzatmasaydım.

Mavi gözleri, kırmızı çizgilerle çevriliydi. İçlerindeki ışık çoktan sönmüş, yerini derin bir obruğa bırakmıştı. Bakışları elimde gezindi, bir an duraksadı. Sonra yüzünü sağa çevirdi. Göz kapakları devrildiğinde yüzü buruştu; kırışıklıklar, acının haritası gibi çizildi tenine, her çizgi bir yara iziydi.

İki damla yaş düştü. Ağır ağır, yanaklarından süzülüp çenesine, oradan da boşluğa düştü.

"İşte, Asena Gündüz'ü korumanın bedeli."

Ruhumdan akan bu cümle, bir lanet gibi yerleşti içime, orada kök saldı.

Selçuk, burnunu çekip titrek sesiyle "Çekil," diye fısıldadı.

Bir insanın yaşadığı acıyı anlamak bazen imkânsızdır. Ama Selçuk'un yaşadığı acıyı hissetmek, her şeyin ötesindeydi. O an, çekil demesi bile beni başka bir dünyaya sürükledi, gerçeklikten kopardı. Gözlerinden yaşlar süzülürken, içimde bir yerler hem yanıyor hem acıyordu; sanki iki ateş arasında kalmış, kavruluyordum.

Gözlerim Selçuk'ta, elim havada çaresizce bekliyordu. Her şeyin bir anlamı vardı ama o anda hiçbir şey anlamlı gelmiyordu. Bir askerin soğukkanlı duruşunu koruması gerektiğini biliyordum. Ama Selçuk'un yaşadıkları… Onun hissettiklerini görmek… Bu hiç kolay değildi. Bu imkânsızdı.

Ne söyleyebilirdim?

"Selçuk," dedim, güçlükle. Sesim boğazımdan zorla çıkıyordu, sanki o da boğuluyordu, kelimeler boğazımda takılıp kalıyordu.

Birbirine yapışmış dudakları aralandı. Gözlerini araladı. Dolu dolu gözbebekleri bana çevrildiğinde, mavilerinin yok olduğunu gördüm. İçindeki siyah obruk, bütün rengi bir anda içine hapsetmiş, yutmuş, geriye sadece derin bir karanlık bırakmıştı. O gözler, artık bakmıyor, sadece açık duruyordu; içlerinde ne deniz vardı ne gökyüzü, sadece dipsiz bir kuyu.

"Çekil, Asena," dedi, çatlak bir ses tonuyla. Her hece, içinden bir parça koparıyor, her kelime, ruhundan bir şey söküp alıyordu.

Yutkundum. Havadaki elimi yumruk yaptım, indirdim, sağa çekildim. Bir adım uzaklaştım.

Selçuk, gözlerini kırpıştırıp ellerini kolçağa koydu ama kalkmadı. Gözleri kapandı, yüzü yeniden buruştu ve içli bir nefes çekti. Ağlamaklı bir ses tonuyla "Allah'ım sen bana sabır ver ya rabbim," deyip kolçağı sıktı, başını yere eğdi.

Bir acı içimi dağladı. Öyle bir acıydı ki, yakıp geçti, iç organlarıma kadar işledi, orada yangın çıkardı, damarlarımda yanarak aktı. Duvara döndüm, sağ elimi gözlerimin önüne siper ettim. İçimde patlayan bir yanardağın lavı gibi yanaklarımdan yaşlar süzülmeye başladı. Her yutkunmamda, karanlık biraz daha yutuyordu beni. Bütün bedenimle acıyı hissederken, her bir dokum bu gerginliğin içinde çatlıyor, her bir sinirim geriliyor, kopmak üzereydi.

Selçuk'un sesi geldi.

"Alperen."

Elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim. Onlara döndüm.

Alperen, Selçuk'un koluna girdi. Kalkması için hafifçe asıldı. Selçuk ağlamaklı yüzüyle kolçağı daha sıkı kavradı, sonra ayağa kalktı. Sağ eli masaya yaslandı, parmakları masanın yüzeyini kavradı. Alperen'in tuttuğu kolu çekip omzuna yasladı. Alperen sağ kolunu Selçuk'un beline doladı.

Ağır adımlarla kapıya yöneldiler. Selçuk'un ayakları yerde sürünüyordu, her adım bir işkence gibiydi.

Odadan çıktıklarında, sırtımı duvara yaslayıp ağırca yere çöktüm. Dizlerim kırıldı, bedenim katlandı, içimdeki her şey çözüldü. Gözlerimi kapattım, yüzümü buruşturdum, başımı geriye yasladım. Soğuk duvar, sırtımda bir gerçeklik gibi duruyordu; tek sabit olan oydu.

Parkede adım sesleri yankılandı. Yanıma birisi çöktü.

Mete.

Hıçkırarak ona döndüm. Yüzümü göğsüne yasladım. Omuzlarım sarsılıyordu, içimdeki her şey dışarı dökülüyordu, dur durak bilmeden, bir sel gibi.

"Benim yüzümden," dedim. Sesim duyulmadı. Zihnimin içinde yankılandı, orada kaldı, kimseye ulaşmadı.

Kafamı iki yana salladım.

"Benim yüzümden öldü ailesi!" diye çığlık attım. Sesim duvarlara çarpıp geri döndü, odanın içinde yankılandı, orada öldü.

Yanağımın yaslandığı gövde irkilerek sıçradı. Saçlarımdaki el beni daha fazla saklamak istercesine yaklaştırdı göğsüne.

"Sus," dedi.

Yanağımda kalbi çarpıyordu. Hızlı, düzensiz, acıyla, sanki o da benimle birlikte kırılıyordu.

"Asena Gündüz'ü korumanın bedeli buydu!" diye çığlık attım bir daha. Sesim parçalandı, boğazımda bir yerde kaldı.

Saçlarımdaki el çekildi. Nemli yanaklarıma kondu. Yüzümü yüzüne çevirmeye zorladı.

Kafamı kaldırıp Mete'ye baktım. Gözleri kızarmıştı, içlerinde bir buğu vardı. Bana bakıyordu. Ne diyebilirdi ki? Doğru olana, gerçek olana kim ne diyebilirdi?

O sustu.

Ben ağladım.

Ne o, ne ben, hiçbir şey yapamadık.

Dakikalar üzerime devrildi. Hiç geçmek bilmeyen bir saat oldum, kırık bir sarkaç gibi asılı kaldım. Bedenim, girdiği sıcak kolların arasında bir bebek gibi kaldırılıp sarmalanırken öylece durdum. Elim kolum kalkmadı, ayağım tutmadı. Ona rağmen, yaslandığım bedende kalmaya devam ettim, bir sığınak gibi.

Mete, sol eliyle belimden destekledi. Düşmeme izin vermedi. Sağ elini yanağıma koydu. Avucunun sıcaklığı, tenimde bir iz bırakıyordu; bir mühür gibi, bir hatırlatma gibi.

Gözlerim mavilerine çevrildi. Kaşları hafifçe büzüldü, yukarı yükseldi. İçi gitmiş gibiydi, gözleri boşalmıştı. Gözlerimin içine baktı. Başparmağıyla gözümün kenarında bekleyen incimi çaldı, onu alıp yok etti. Başparmağını dudaklarına götürüp öptü. Sonra yeniden yanağıma yasladı.

"Yapma, ağlama. Yapma… Canım çıktı."

Sesi çatladı, boğazında bir düğüm vardı. Kafasını iki yana salladı. Kelimeler boğazında düğümlenmişti. 'Canım çıktı,' der gibiydi, her hecede tükeniyordu. 'Sen benim canımdın, ağlayarak canımı çıkardın,' demek ister gibiydi. Ama kelimeler dudaklarında yarım kaldı, eksik kaldı.

"Kolay değil, Eyşan. Gözlerinin önünde kaybetmiş."

Sesi kırılgandı, ama kararlıydı. Bu sözler göğsümde bir yerleri paramparça etti, orada kırık camlar gibi dağıldı. Acıyla gözlerimi kapattım. Elini yanağımdan çekmek istedim, başaramadım.

Elini yanağımdan çekip çenemi kavradı.

Dudakları alnıma dokundu.

"Güzelim, lütfen," diye fısıldadı.

Birbirine yapışmış kirpiklerimi güçlükle ayırıp titrek bir iç çektim. Selçuk, belki de bana her baktığında ailesini hatırlamıştı. Belki de benim yüzüm, onun için bir aynaydı. Şimdi benim yapmam gereken tek şey ona kız kardeşinin kim olduğunu göstermekti. O, beni korumak için ailesinden vazgeçtiyse ben de onun kız kardeşi olmaya devam edecektim. Bağırsa da, yanında istemese de, itip kaksa da, nefret etse de dibinden ayrılmayacaktım.

Başımı hafifçe geriye yasladım; bu hareket, Mete'nin dudaklarının alnımdan ayrılmasına neden oldu. Göz göze geldiğimizde, buğulanmış mavi gözlerini birkaç kez kırpıştırdı, sanki ne diyeceğimi tahmin etmeye çalışıyormuş gibi. Dudaklarımı güçlükle araladım, sesim bir rüzgârın taşıdığı kırık bir fısıltıydı.

"Beni abime götür," dedim.

Sözlerim havada asılı kalırken dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi, yarım, acılı, kırılgan. Başını belli belirsiz salladı ama o sanki taşıdığı yükün altından kalkmaya çalışıyordu. Büyük bir nefes aldı, göğsü kabarıp geri indi. Burnumu çekip sol kolumu beline sardım, adımlarım titrek ve kararsızdı. Ağırlığımın bir kısmını ona yasladım ama Mete hiç tereddüt etmeden sağ kolunu belime sardı; hareketi doğal ve koruyucuydu, sanki hep oradaymış gibi. Kapıyı açıp benimle odadan çıktı ve duraksadı.

"Nereye gitti acaba?" diye mırıldandığı sırada Alperen'in bize doğru yaklaştığını gördüm. Onu gördüğümü fark ettiğinde durdu ve elini kaldırıp 'gel' işareti yaptı. Mete de fark etmiş olacaktı ki belimdeki elini biraz sıkıp beni yürütmeye başladı. Sıhhiyenin önüne vardığımızda Alperen, elini yine kaldırdı ve işaret parmağını gösterdi. Odaya girip kapıyı kapattığında titrek bir iç çektim.

Odanın kapısı aralandığında elimi Mete'nin belimdeki eline koyup hafifçe ittirdim. Belimde soğukluğu kaldığında kapının pervazına yaklaştım. Bakışlarım sedyenin üzerinde, serum bağlı kolunda kaldığında dişlerimi sıktım, çenem kilitlendi. Güçlükle bir adım attığımda Selçuk, sola dönmüş yüzünü bana doğru çevirdi. Çenesi titredi, kelimeler yerine sessiz bir sarsıntı yayıldı yüzünden, her kası gerildi. Serum bağlı kolunu güçsüzce kaldırdı, parmakları havada bana ulaşmaya çalışır gibiydi, bir boğulanın su yüzeyine uzanması gibi. Elini bana doğru uzattığında, ayağım yere mıhlanmış gibi hissettim. Sanki her şey, bu anın kırılganlığına hapsolmuş, zaman donmuştu.

Gözünden akan yaşlara rağmen "Gel," diye fısıldadı.

Sedyeyi gören gözlerim puslandığında gözlerimi kırpıştırıp yanındaki sandalyeye oturdum. Sol ve sağ gözünden yaşlar süzülürken serum bağlı elini saçlarımın üzerine koydu. Hafifçe okşadığında gözünden süzülen yaşlar, dudaklarının üzerinden çenesine doğru ağır ağır yol aldı, orada birikip düştü. Her damla, boğazıma oturan bir yumru gibi hissettirdi, her damla bir ağırlık daha ekledi. O an, hiçbir kelime bu sessiz çığlıkların yerini dolduramazdı.

"Abiler, kız kardeşlerini üzmezler, özür dilerim," dedi Selçuk.

Bu sözler, içimde keskin bir kırılmaya neden oldu; sanki göğsümdeki tüm parçalar bir anda yere döküldü, orada paramparça oldu. Alnımı öne eğdim, derin bir hıçkırık boğazımdan yükseldi. Burnumu çekip yutkunmaya çalıştım ama düğüm boğazımdan gitmiyordu, orada duruyor, her seferinde daha da büyüyordu.

Titreyen ellerimle yanaklarımı silerken, yüzümü Selçuk'a döndüm. O ise, gözlerine gerdiği sol elini yavaşça indirip bitkin gözlerini bana çevirdi. O bakışlarda yalnızca yorgunluk değil, sessiz bir teslimiyet vardı.

Her şeyin bittiğini kabullenmiş bir adamın bakışı.

Ama ona bakmaya dayanamadım, gözlerim yere kaydı.

Yüzüne bakmaya utandım.

Yanağımı yavaşça yatağın köşesine yasladım. Selçuk burnunu çekti ama elini saçlarımın üzerinden çekmedi. Parmakları hâlâ hafif, kırılgan bir şefkatle saçlarımı okşuyordu. Bir an için o anın içine gömüldüm ama bakışlarım istemsizce kapının pervazına takıldı.

Mete oradaydı. Başını hafifçe kapıya yaslamış, sessiz bir tanık gibi Selçuk'a bakıyordu. Gözlerindeki mavi okyanus, buğuyla karışmıştı. O maviliklerden süzülen birkaç damla, sessizce abi ile kardeş arasındaki görünmez bağa akıyordu, orada birleşiyordu. O anda, kelimelere ihtiyaç yoktu; hissettiklerimiz, her şeyden daha gürültülüydü.

"Bebeğin beşiği çamdan
Yuvalandı, düştü damdan."

Selçuk'un boğuk sesi odayı doldurduğunda, gözlerimi ağır bir acıyla kapattım. Kelimeler dudaklarından güçlükle dökülüyordu; sanki her hece, içindeki yükle birlikte çıkıyor, her mısra bir parçasını götürüyordu.

"Beybabası gelir Şam'dan
Nenni nenni, nenni nenni
Nenni nenni, nenni nenni, oy"

Sesindeki çatlak, ruhundaki kırılmaları ele veriyordu, her notada bir yara açılıyordu. Şarkıyı sürdürmek için çabaladı, ama her mısra daha da zor geliyor, daha da derine batırıyordu.

"Beybabası gelir Şam'dan
Nenni nenni, nenni nenni
Nenni nenni, nenni nenni, oy"

Toparlandı, bir kez daha bölündü, sesi ikiye ayrıldı.

"Kızlar, gelin çaydan geçek
Çay bulanık, ner'den içek?"

Bu defa sesi çatlayarak hıçkırıklara karıştı, kelimeler boğazında boğuldu. Saçımdaki eli durdu; dokunuşu aniden donmuş gibiydi, havada asılı kaldı. O an boğazında bir düğüm oluştuğunu, bunu kelimelere dökmek zorunda olduğunu biliyordum.

"Bebek ölmüş-"

Sesi tamamen koptu, parçalandı, geriye sadece bir hıçkırık kaldı. Ardından derin bir haykırış odanın duvarlarını sarstı, camları titretti, orada yankılandı. Selçuk'un gözyaşları, yalnızca geçmişin ağırlığını değil, o anın dayanılmaz yükünü de taşıyordu. Yüzümü buruşturarak gözlerimi açtım ve bakışlarım Mete'ye kaydı. Kapının pervazından ayrılıp Selçuk'a doğru yaklaştı. Yatağın yanına oturup Selçuk'u kendine çekip sarıldığında Selçuk'un yüzü Mete'nin omuzlarına yaslı kaldı.

20 Mart 2022 / Şırnak

Mete Mert Çakır, Ağzından

Selçuk'un sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyor ama gözlerim sürekli Eyşan'a kayıyordu. O an, her şeyin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha hissedebiliyordum. Selçuk'un acısı, içindeki boşluk bana kadar ulaşıyordu. Ama her şeyin içinde bir yara daha vardı: Eyşan'ın gözlerinde gördüğüm o korkunç boşluk.

Selçuk'un ninni söylerken ki halini izlerken, onun acısını içimde hissetmemek imkânsızdı. Bir insanın son sesini çıkarırken, içinde taşıdığı acı her kelimeyle daha da derinleşiyor gibiydi. "Bebek ölmüş..." dediğinde içim ezilmişti. Gözlerim bulanıklaşmıştı. O cümle, bu kadar derin acıyı öyle rahatça taşımıştı ki, o an içimde bir şeyler yerle bir olmuştu.

Selçuk, kız kardeşi saydığı Eyşan'ı korumaya çalışırken karısını ve oğlunu kaybetmişti. Ben, Eyşan öldü diye kendi kafama sıkacakken o sıkamamıştı. İntikam hırsı ağır basmıştı. Kalbi durmasına rağmen Selçuk, yaşamaya devam etmişti. Bugün öğrendiği şey, o kırılgan yapının patlama noktası olmuştu.

Bakışlarımı sağ omzumda yatan Eyşan'a çevirdim. Ağlamaktan yorgun düşmüş, uyuyakalmıştı. Bakışlarımı güçlükle ondan çekip sol omzuma baktım. Selçuk, ona verdikleri sakinleştiriciyle omzumda uyuyordu. Harap olmuştu, tükenmişti.

Kafamı belirsizce iki yana salladım.

O zaten bitmişti. Sadece nefes almaya devam ediyordu.

Zihnimde gezinen, odaklanmak istemediğim düşünceler tüylerimi ürpertiyordu. Öyle bir durumla karşı karşıya gelsem ne yapabilirdim? Düşüncesi bile korkunçtu ama Selçuk, bunları görmüştü. Belki de son kez bebeğini koklamıştı. Güçlükle yutkunup dudaklarımı yaladım. Bakışlarım kapıya çevrildiğinde Çilingir, derin bir nefes alıp ellerini havaya kaldırdı.

Ne yapacağız?

Alt dudağımı büküp kafamı iki yana salladım. Çilingir'in sağ elinin işaret parmağı sertçe ileri uzandı. Elleri göz hizasına kalktı, parmakları dürbün şeklini aldı, gözleri çevreyi tarar gibi hızla sağa sola hareket etti. Yumruğunu sol avcuna vurduğunda çıkan tok ses ortamın gergin sessizliğini yardı. Kafasını sağa eğip kaşlarını kaldırdı.

Adamı araştırmaya başlayalım mı?

Uyanmasınlar diye bu şekilde sormayı tercih etmişti. Gözlerim Çilingir'deyken sağ elimin parmaklarını sol avcuma dokundurup ileriye kaydırdım, kafamı hafifçe eğdim.

Sonra.

Çilingir'in sağ eli göğüs hizasına kalktı, başparmağı ve işaret parmağı sertçe birleşerek kısa bir onay verdi. Gözlerimi kırptığım sırada sol omzumdaki kafanın biraz öne eğildiğini hissettim. Ağırca Selçuk'a baktığımda başı omzumdan düşmek üzereydi. Sol elimi hafifçe kaldırıp alnına yasladım. Burnunu çekti ve yavaşça doğruldu.

Bakışlarımız birbirini buldu. Acıyla değil, anlayışla baktım ona. Bizi, birbirimizden başka kimse anlayamazdı. Elini yüzüne kaldırıp dudaklarının üzerine işaret ve orta parmağını yaklaştırdı.

Sigara içelim.

Gözlerimi kapatıp kafamı hafifçe salladım. Başımı Eyşan'a doğru eğdim. Uyandırmadan yatağa yatırmam gerekiyordu.

Alt dudağımı ısırıp kafasını düşürmeden sağ kolumu sırtına yasladım. Ağır bir uykuya sahip değildi ama kokumu bir kere aldığında rahatça uyuyabiliyordu. Hafifçe elimi yanağına yaslayıp onunla birlikte yatağa doğru uzandım. Kafası yastığa kaydığında kolumu yavaşça altından çıkardım. Yatakta doğrulup sedyeyi sarsmadan ayağa kalktım.

Sol omzumda hissettiğim el ile Selçuk'un uzattığı pikeyi gördüm. Dudaklarımda minik bir tebessüm oluştu. Bir adım geri çekilip elimle Eyşan'ı gösterdim. Pikeyi açıp Eyşan'ın üzerini örttü. Başım hafifçe sağa eğildi.

Çok şanslısın be karıcığım.

Seni seven bir abin var.

Selçuk bana döndüğünde kolumu omzuna doğru yükselttim. Sağ elini belime atıp yürümeye başladık. Kapının yanından geçerken durdum. Çilingir'e bakıp işaret ve orta parmağımla gözümü gösterdim. Kafasını salladı. Gülümseyerek Selçuk'u dışarıya doğru çekiştirdim.

Soldaki kapıdan dışarı çıktığımızda elimi cebime atıp sigara paketimi çıkardım. İki dalı yukarı çektim ve Selçuk'a uzattım.

Çatallaşmış sesiyle "Eyvallah," dedi ve dalı çekti.

Paketteki uzanan dalı dudaklarımın arasına sıkıştırıp çakmayla ikimizin de sigarasını yaktım. Gözlerim Selçuk'a çevrildiğinde kısılmış mavileriyle uzağı izliyordu. Hafifçe gülümsedim ve onun gibi uzağa baktım.

"Çok şanslı," dedim.

Bana baktığını hissettim. Göz ucuyla ona bakıp sigarayı dudaklarımdan ayırdım.

"Senin gibi bir abiye, benim gibi de bir koca adayına sahip."

Dişlerini gösterircesine gülümsedi. Kafasını iki yana salladı, dudaklarını kapattı ama yine de bir gülümseme vardı yüzünde. Sol eli hafifçe omzuma kondu. Dudaklarındaki gülümseme bir boşluğa düştüğünde kaşları hafifçe büzüldü.

"Canını yaktım, kusura bakma."

Gözlerimi devirdim. Derin bir nefes alıp bıraktığımda ona doğru döndüm.

"Canımın canı, canımdır. Canımın canıysan, canımsındır. O yüzden aynı yaşta olmamıza rağmen sana abi diye hitap etmem gerek."

Tek kaşımı kaldırdığımda kahkahasını tutamadı. Gözlerini kaçırıp gülmeye devam etti. Sigaramdan derin bir soluk çektim ve gülerek sola doğru üfledim.

Bir süre yalnızca çektiğimiz nefeslerin üfleme seslerini işittik. Süngere yaklaşan sigarayı söndürüp Selçuk'a baktım. Biraz daha iyiydi, kendine gelmişti. En azından kırık bir şekilde bakmıyordu. Sigarasını söndürüp bana baktığında omzuma bıraktığı elindeki yüzüğü gösterdim.

"Kayıt alıyor mu? Sonra bana şantaj yapma da."

Güldü ve kaşlarını iki kere yukarı kaldırıp indirdi. Onunla konuşmak istiyordum ama ne diyeceğimi bilemiyordum. Bu sefer o beni anlamışçasına omzumu sıkarak kafasını sola doğru eğdi.

"Beni anladığını biliyorum Mete. Sen de o korkuyu yaşadın. Eline silahını aldığında onu ne kadar çok sevdiğini daha iyi anladım."

Kafasını iki yana salladı.

"Ama ben o an yapamadım. Çünkü alınması gereken bir intikamım vardı. Bitiğim, tükeniğim ama hâlâ zihnimin içindeler. Bugün nefes alıyorsam orada bıraktıkları izler sayesinde."

Gözlerimi kırptım. Yine bir şey diyemedim.

Gözleri yere çevrildi.

"Asena'nın yani Eyşan'ın ilk elini tutamama sebebim, oradaki, zihnimdeki kadının bakışlarıydı. O evin içinde, bize bunları yapmalarının sebebi Eyşan'ı takip ediyor olmamdı. Onun yerini sordular. Eşim, kafasını iki yana salladı. 'Asena Gündüz'ün, kız kardeşinin yerini söyleme Selçuk.' dercesine baktığı aklıma geldi. O an karıma bakmasaydım Asena'nın yerini söyleyecektim. İhanet ettiğimi düşündüğüm için elini tutamadım."

Kafamı iki yana salladım ve ellerimi omuzlarına koyup bana bakmasını sağladım.

"Sakın böyle düşünme. O an orada Eyşan olsaydı sana yemin ederim ki onların canı pahasına kendi kafasına sıkardı."

İçimdeki kalbim paramparça oldu. Kendime itiraf edemedim. Çatırtıları zihnimde yankılandı. Yerdeki bakışları bana çevrildiğinde öylece baktı. Hafifçe yutkunup kafamı iki yana salladım.

"Canını acıtma, zihnindeki o anıların üzerini kana bulama Selçuk. Oradaki mutlu anlarını güzellikle an. Kötüleri elbette ki silemezsin ama en azından toparlan."

Yanımızdaki kapı aralandığında bakışlarım sağa çevrildi. Eyşan'ın gözlerinde kaldı. Kadınımın gözleri şişmişti. Dudaklarımı bastırdığım sırada gözlerini kırpıştırıp bir bana bir de Selçuk'a baktı. Ardından omuzlarımızdaki ellere baktı. Dudağı hafifçe büzüştüğünde gözlerimi kıstım.

"Kocam beni abimle aldatıyor, vay be."

İçeri geçtiğinde otuz iki diş gülerek Selçuk'a baktım. Kaşlarını kaldırmış bir şekilde Eyşan'ın arkasından bakakaldığında o da gülmeye başladı.

Deli kadınım benim. Her yerde, her zaman, bir şekilde ortamı sevgiye boğuyordu. Ellerimi Selçuk'un omuzlarından çekip sırtına iki kere hafifçe vurdum.

"Karımın gönlünü almam lazım bro."

Kafasını iki yana sallayarak kahkaha attı.

"Abi yerine bro demen tam senlik bir hareket Mete."

Kafamı salladım.

"Abi deyince gözümde yaşlanıyorsun be Selçuk."

Selçuk kaşlarını kaldırıp gülümsedi.

"Hadi koş bekletme kız kardeşimi."

Esas duruşa geçip elimi alnımın yanına koydum. Elini apoletimin üzerine vurduğunda gülümsedim ve içeri geçtim. Bakışlarım etrafta gezinirken hâlâ kapının önünde bekleyen Çilingir'e baktım.

"Karım nerede?"

Ağzı yırtılırcasına esnedi. "Kantine gitti."

Gözlerimi devirip kantine yol aldım. Ellerimi ceplerime sokup yürürken Caner karşıdan bana doğru yaklaşıyordu. Aynı şekilde ellerini ceplerine soktuğunda gülümseyerek ona yürüdüm. Karşımda durduğunda duraksadım.

"Selçuk nasıl?" diye sordu.

"Biraz daha iyi."

Kafasını salladı, gidecekti ama hızla "Nereye gidiyorsun?" diye sordum.

Gözlerini devirip kafasını iki yana salladı. "Ne yapacaksın? Belki işemeye gidiyorum, belki sıçacağım sana ne amına koyayım?"

Kesin Lara ile tartıştılar.

"Lara ile mi tartıştınız?"

Duraksadı ve kaşlarını yukarı kaldırdı. Gülerek yüzüne baktığımda yüzü ifadesiz kaldı. Bir süre sonra gözlerini devirdi.

"Of! Bu kadınların hepsi neden inatçı? Hâlâ Bursa'da dövdüğüm adam hakkında kavga ediyoruz, inanabiliyor musun?"

Gözlerimi belertip dudaklarımı öne doğru büzdüm.

"Oha."

Güldüğümde eliyle omzuma vurdu. "Gülme sikik, senin tuzun kuru nasıl olsa. Taktın yüzüğü parmağa, döndür dolaştır ırmağa."

"Git sen de tak oğlum, durduran mı var? Ayrıca çekil artık önümden karımı bulmam lazım."

Çenemi dikleştirip yanından yürümeye başladım.

Kantine girdiğimde gözlerimi kısıp bir avcı misali karımı aramaya başladım. Sağ köşede, Yonca ile oturmuş çikolata kemiriyorlardı. Gülerek onlara ilerlediğimde kadınımın gözleri beni buldu, anında yüzüne hafif bir bıkkınlık yayıldı. Göz devirdiği o an, bana sanki 'Yine neyin peşindesin?' der gibiydi. Gözlerimi kısıp Kubilay'ın yanına oturdum. Bacak bacak üstüne atıp ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim.

Bakışlarım çikolatayla resmen aşk yaşayan kadınımda kalmıştı. Sırf bitecek diye yavaş yavaş ısırıyor, tadını çıkararak yiyordu. Her lokmayı adeta bir sanat gibi tadıyordu.

"Komutanım," dedi Kubilay, sesindeki ciddiyetle.

Birkaç saniye ona dönüp bakmayı reddettim. Derin bir nefes aldım, sonunda istemeyerek de olsa bakışlarımı ona çevirdim. Kaşlarımı yukarı kaldırdığımda gözlerini kırpıştırdı.

"Ne oldu?"

Gülümsedi ve kaşıyla kızları işaret etti.

"Kantindeki bütün çikolataları almak istediler. Zor tuttum."

Gözlerim büyüdü. Hızla Eyşan'a baktığımda çikolatası bitmiş ve biten boş ambalaja bakıp dudaklarını büzmüştü.

Eyşan elindeki ambalajı masanın üzerine atıp Yonca'ya baktı. Yonca'da aynı ifade vardı.

Kubilay, "Eyşan abla Yonca'yı şu an gözlerinle ayartıyorsun, yapma. Benim karım hamile, daha fazlasını yiyemez," dediğinde gözlerimi kıstım ve Kubilay'a döndüm.

Kubilay'ın gözlerindeki telaşı görmemek imkânsızdı. Yonca'nın birkaç çikolata daha yemesi, onun aklında bir felaket senaryosuna dönüşmüştü. Hafifçe gülümsedim. Eyşan, hamilelik kurallarına karşı mücadelenin başkomutanı gibi duruyordu. Yanıt verip ortamı daha da kızıştırmamak için kendimi zor tuttum.

Gözlerimi Kubilay'dan çekip Eyşan'a baktığımda gözleri hafifçe kısılmış bana bakıyordu. Tek kaşımı hafifçe kaldırıp sorgularcasına ona baktığımda hafifçe sandalyesinden kalktı ve çenesiyle kapıyı gösterdi.

Ayağa kalktığımda yürümeye başladı. Hızla peşinden yürümeye başladığımda hâlâ bir şey dememesi hafifçe ürkütmüştü. Çalışma odasına girdiğinde kapıyı kapatır diye elimi uzattım. Burnuma bir kapı yemediğim kalmıştı, onun da olmasını istemezdim. Kapıyı kapatıp kaşlarımı yukarı kaldırdım.

"Ne oldu yavrum?"

Hızla bana döndü ve kollarını boynuma dolayıp beni kapıya doğru ittirdi. Gözlerim büyürken dudakları kapalı dudaklarımın üzerine yapıştı. Elini yanağıma vurduğunda genzimden kıkırdayarak dudaklarımı araladım ve kadınımın üst dudağını dudaklarımın arasına alıp emdim. Ellerimi beline koyup kendime yaklaştırdım. Dilimi dudaklarının arasından sızdırıp damağına sürttüm. Aldığım tada gözlerimi kapatıp açtım.

Karamel.

Kadınımın dudakları artık karamelli pamuk şekerdi.

Genzimden kaçan 'hmm' sesini tutamadığımda Eyşan kendini biraz daha bastırıp ağzımın içine inledi. Kasıklarımın kasıldığını hissettim. Kendimi tutamayarak bende inledim. Ellerimi kalçalarına koyup sıktım ve kendime bastırdım. Tam öpüşlerimi hızlandıracağım sırada dudakları dudaklarımdan koptu ve kendini çekti. Kestiği nefeslerimin arasından boğazımı temizleyip dudaklarımı yaladım. Elleri yanaklarıma uzandı.

Bu kadın, bize çok güzel bakıyordu.

Bazen öyle bakıyordu ki bir an için kendimi sorguluyordum. Kim olduğumu ve nereye ait olduğumu öğreniyordum. Gözlerinin dokunduğu her yer sanki yaralıymış ve orayı iyileştiriyormuş gibi hissediyordum. Bazen de bakışları, sanki gözlerinin içine girmemi bekliyormuş gibi beni içine çekiyordu. Her şey geçiyor, bir tek onun bakışı kalıyordu.

O gözler, o huzuru bana her seferinde yeniden veriyordu.

"İyi ki varsın," dediğinde elimi yanaklarına yasladım.

"İyi ki varsın ki varım," dedim ve dudaklarımı alnına yasladım.

"O yüzden bana Caramio alır mısın?"

Bunun olacağını biliyordum.

"Hatun, kilo alırsın."

Eyşan'ın gözleri fal taşı misali açıldı. Dişlerimi hafifçe bastırdım ve salak sırıtışı yaptım. Ellerini yanaklarımdan çektiğinde ellerini beline koydu. Geri geri yürüdüğünde hafifçe yutkundum.

"SEN BANA KİLO MU ALIRSIN DEDİN!"

Hızla kapıyı açıp kapattığımda kapıya bir şey attı. Gülerek kapıya baktığımda bir gürültü daha koptu. Arkamda bir beden hissettiğimde Selçuk, kaşları çatık ama gülümseyerek ne olduğunu çözmeye çalışıyordu.

"Ne oluyor?"

Kapıya bir şey daha attı.

"Karım bana şiddet uyguluyor."

Kahkaha attı.

"Ne dedin de bu kadar sinirlendi?"

Kıkırdadım. "Kilo alırsın dedim."

Şaşırarak gözlerini büyüttüğünde kafasını iki yana salladı. "Bir kadına diyebileceğin en son sözcüğü söylemişsin. İşin çok zor be Mete."

Sesler kesildi. Elimi hafifçe kulpun üzerine koydum ve Selçuk'a baktım.

"Bana eşlik etsene, vurursa kaçarım."

Gülerek kafasını salladı. Kapıyı açıp içeri girdim. Koltukta oturan karımı gördüğümde gözlerini devirdi ve dosyayı çekip önüne koydu. Gülmemek için Selçuk'a baktığımda onun da gülmemek için bana baktığını fark ettim.

"Gülün gülün, çekinmeyin, gülün."

Eyşan'a baktığımda gülmemek için kendini tutan bir hali vardı. Hafifçe gülerek kafasını salladığında kıkırdayıp Selçuk'a baktım. Kafasını iki yana sallayıp omzuma dokundu ve odadan çıktı. Bakışlarım yerdeki kalemliğe dokunduğunda yere eğilip kalemliği toparladım ve masamın üzerine koyup yanına doğru yaklaştım.

Ellerimi oturduğu sandalyenin kolçağına yaslayıp kendime doğru çevirdim ve önünde yere çömeldim. Kahverengileri parıldayarak durgunlaştığında ellerimi, uyluklarının üzerinde kenetlediği ellerinin üzerine koydum. Dudaklarının köşeleri minik bir hareketle kıvrıldı.

"Senin her halin, beni ben yapar," diye fısıldadım ve avuçlarımın altındaki ellerini sıkıca tutup dudaklarıma yaklaştırdım. Gözlerimi kahverengi topraklarında gezdirirken parmak boğumlarından öptüm. En küçük, en hassas kısımlarına kadar her ayrıntıyı seviyordum.

Parmak boğumlarını öpmek, normal bir el öpmesi gibi değildir. Bir adamın dudakları, kadınının parmak boğumlarına değdiğinde hayat başlar. Ona olan saygısını, bağlılığını ve içindeki kırılgan duygusal bağları yansıtır. Parmak boğumları, kadının en hassas ve en zarif yerlerinden biridir. Ona uzatılan eli sarmasına yardımcı olur. Öptüğün o an kadının gözlerinde bir kırılma olur, yansıma belirir. Seni içine çeken, kalbinin hızlanmasına sebep olacak bir gülümseme bahşeder.

Eyşan öne doğru eğildiğinde dudaklarımı hafifçe parmak boğumlarından ayırıp alnına doğru yaklaştırdım.

"Sen, başıma gelen en güzel şeysin," dedim ve dudaklarımı alnına bastırdım.

Kadınım.

Ruhuma can kattın Cânım.

21 Mart 2022 / Şırnak

Asena Eyşan Boduroğlu, Ağzından

Koşuyordum.

Beyaz elbisemin uzun eteği rüzgârla savruluyor, ayaklarımın altında toprağın soğukluğu hissediyordum. Nereye koştuğumu bilmiyordum, tek bildiğim bir şey vardı: Beni kovalayan bir varlığın var olduğu ve adım seslerinin her geçen saniye daha da yaklaştığıydı.

Nefesim daralıyor, ciğerlerim yanıyor ama hızlanıyordum. Beni bulmasına ramak kalmıştı. Kaçmam gerekti ama kaçmaya devam etmek, o karanlığa gömülmeden bir adım daha atmak demekti.

Ayaklarım çıplak, her adımda taşların, köklerin ve dikenlerin acısıyla irkiliyordum ama hiç durmadan koşuyordum. Derin bir nefes almak için ciğerlerimi zorluyordum, havanın her bir zerresi içimi acıtıyordum. Arkamdan gelen ayak seslerinin hızı arttıkça, içimdeki korku da büyüyor. Ona yakalanmam an meselesi. O kadar yakındı ki ne zaman geri dönüp baksam, bir adım daha yaklaşmış oluyordu.

Bir an, başımı çevirdiğimde karanlık içinden gelen o silueti gördüm. Hiçbir kimlik yoktu, sadece karanlık bir gölge. Hızla ilerliyor, her hareketi bir tehdit gibi. Çığlıklarım ormanda yankılanırken, ağzımdan çıkan her ses, sessizlikle yutuluyor. Bir anda, elleri dudaklarımın üzerine kapandı. Kelimelerim onun avucunda hapsolmuştu ama hissettiğim acı her şeyden daha gerçekti. Dudaklarımı ısırdım, ellerini itmeye çalıştım, o zaman bir adım geri kaydı ama hiçbir şeyin faydası yoktu.

Arkamı döndüğümde, önümde bir uçurum vardı. Derin, kara bir boşluk, sanki yeryüzü yokmuş gibi. Elimi kaldırıp ona doğru uzattım, dudaklarımdan kelimeler çıkıyordu ama anlamını kavrayamıyordum. O an, o da bana doğru adım attı. Bir adım daha geriye gittim, rüzgârı hissettim; saçlarım savruluyor, eteklerim uçuyor. Derin bir nefes aldım ve aniden bedenim havaya kalktı. Uçuyordum ama bu bir uçuş değildi.

Bir düşüştü.

Beyaz elbisemin tülleri etrafımı sararken, bedenim, kollarım iki yanımda açık bir şekilde, boşluğa doğru süzüldü. Kalbim karnımda yankı yaparken, yerçekimiyle birlikte hızla yere doğru inmeye başladım. Bir çığlık bile çıkaramadım. Zihnimdeki tek düşünce, düşmek. Kollarım savruluyor, dengesiz bir şekilde düşerken, tek bildiğim şey bu korkunç boşluğun içinde kaybolduğumdu.

Birden, suyun yüzeyiyle sert bir temas hissettim. Tüm vücudum acı içinde bıçak gibi kesildi, sanki sırtım her an parçalanacakmış gibi. Derin denizin içinde batarken, gözlerim suyun içinde bir şeyin yaklaşmaya başladığını fark etti. Bir el, karanlık suyun altından uzanarak bana doğru ilerliyordu. Beni tutmak için çabalıyordu ama kimdi o? Kimseyi göremedim. Baloncuklar arasında, gözlerim bir hayalet gibi onu seçmeye çalışıyordu ama her şey bulanıktı. O el bana doğru uzanıyordu ama ellerim, ona ulaşmak için çırpındıkça daha da dibe çekiliyordu.

İçimde bir şey kırıla kırıla, kalbim dibe çöküyordu. Suya daha da derinleştikçe, bedenimle birlikte kayboluyordum. Ve o el, bana ulaşmak için bir adım daha atıyor ama o kadar uzağım ki, bir türlü beni tutamıyordu.

Yerimde sıçrayarak gözlerimi açtığımda Alev'in yüzüyle karşılaştım. Kaşları çatık bir şekilde ne olduğunu çözmeye çalışıyordu.

"Kâbus gördün sanırım?" diye söylendiğinde ciğerlerimi yoran bir nefes alıp bıraktım. Alev, üstünde fazla durmadan bedenini geriye çekip üzerindeki formanın eteklerini pantolonun içine soktu. Gözlerimi kaçırarak yataktan kalktığımda kollarımı iki yana açarak gerindim.

Boynumun sağ tarafı kasılı kaldığında inleyerek elimi boynuma götürdüm.

"Has sikeyim ya." diye söylendiğimde Alev şerefsizi kıkırdayarak güldü.

Boynum tutuldu.

Yüzümü buruşturup onunla uğraşmadan boynumu ovaladım. Ağırca kasılan kaslarım rahatlamaya başladığında yutkunup ayağa kalktım. Ayağımı Alev'e doğru savurduğumda gülerek kapıya doğru kaçtı.

"Gerizekalı."

Alev, dilini çıkartıp burnuna baş parmağını yasladı ve diğer parmaklarını oynattı.

"Vöeee, nanik."

Ona doğru hızla adım attım.

"Lan siktir git!" diye bağırdım ama o çoktan kapıyı açıp çıkmıştı. Gözlerimi devirip üzerimi değiştirdim. Aynada üniformamı düzeltip kapıya yürüdüm ve kapıyı açıp odamdan çıktım.

Üzerimde dehşet bir yorgunluk vardı. Hâlâ uzun yolculuğun ve tatilin yorgunluğu atlamamıştım. Bütün bunlara dün ağlamış olmamda eklendiğinde bitik bir hâle dönüşmüştüm. Yemekhaneye giriş yaptığımda Alev, Yonca, Lara, Osman, Barış, Kubilay ve Deniz sandalyelere oturmuş kahvaltılarını yapıyorlardı. Onlara yaklaşıp ellerimi ceplerimi soktum.

"Diğerleri nerede?"

Barış, kafasını kaldırıp bana baktı.

"Bizden önce kalkıp kahvaltılarını etmişler ardından da koordinasyon merkezine geçmişler."

Kafamı sallayıp kahvaltımı almak için tezgâha yürüdüm. Tabldota biraz zeytin ve peynir alıp çatalı da kenara koyup masaya geri döndüm. Alev'in karşısındaki boş sandalyeye oturduğumda ağzıma bir zeytin attım. Elimi yumruk yapıp çekirdeği aldım ve tabldotun içine bıraktım.

"Afiyet olsun."

Selçuk'un sesiyle sola doğru baktığımda elleri ceplerinde ayakta bize bakıyordu.

"Kahvaltınızı yaptıktan sonra koordinasyon merkezine geçin. Ayrıca, sen bu kahvaltıya doyacak mısın? Adam akıllı yap şu kahvaltını."

Selçuk, son cümlelerini bana saydırıp arkasını döndü ve kantinden çıktı. Bakışlarım peynir ve zeytinlerde gezinirken ağzımdaki lokmayı yuttum. Normalde kahvaltı bile etmek istemiyordum, iki üç lokma girsin diye yiyordum. Gözlerimi devirip kenardan bir ekmek alıp böldüm ve bir lokma ağzıma attım.

"Harbiden hea, güvercin olduğunu çok belli ediyorsun. Kuş yemi yermişçesine besleniyorsun."

Osman'ın cümlesiyle önündeki tabldotuna baktım. Onda da sadece reçel ve yumurta vardı. Gülerek kaşlarımla tabldotunu gösterdim. Ağzımdaki lokmayı yuttum.

"Sen kendi tabağına bak."

Osman, gülerek Barış'a baktığında Barış'ta ona baktı. Birbirlerine güldüklerinde kaşlarımı çattım.

"Onların ikinci tabağı gülüm, hadi boş ver sen onları yemeğini ye."

Alev'in cümlesiyle gözlerimi devirdim.

Öküz ayılar.

Aç köpekler!

Kafamı iki yana sallayıp gülerek yemeğimi yemeğe devam ettim. Yonca, yumurtasını ısırıp yüzünü buruşturduğunda elini dudaklarına koydu ve hızla ayağa kalkıp koşturdu. Kubilay, bir hışımla sandalyesini ittirip Yonca'nın peşinden koştu. Bakışlarımı kapıdan çekip Alev'e baktığımda kafasını iki yana salladı.

"Yumurta kokusuna midem bulanıyor diyor, inatla yumurta yiyor."

Kıkırdadığımda ağzıma bir parça peynir attım. Ağzımda kusmuklu bir tat oluşurken kenardaki peçeteye uzanıp parmaklarımın arasına sıkıştırdım. Dudaklarımın önüne gerip peyniri çıkarttım. Yüzümü buruşturup yutkundum.

"Eğy. Ağzımın tadını siktin Yonca." deyip peçeteyi tabldotun içine bıraktım. Tabldotun kenarlarından tutup ayağa kalktığımda büyük adımlarla çöpe yaklaşıp boşalttım ve bulaşık tabldotların üzerine bıraktım. Masaya bakıp sol elimi 'Gidiyorum ben' dercesine sallayıp kantinden çıktım. Koordinasyon merkezinin önüne vardığımda kulpu indirip hızla içeriye girdim.

Mete'nin bakışlarını gözlerimde bulduğumda hafifçe gülümsedim ama o gülümsemiyordu. Kaşları hafifçe çatılmıştı.

"Niye düzgünce kahvaltını etmiyorsun?"

Yüzümdeki gülümsemeyi soldurup Selçuk'a baktım.

"Sen beni gammazlıyor musun?"

Selçuk, ellerini havaya kaldırıp kaşlarını indirip kaldırdı.

"Çocuklar, burası koordinasyon merkezi dikkatinizi çekerim."

Alparslan babamın sesini işittiğimde bakışlarım sola doğru çevrildi. Elindeki dosyayla masaya yaklaştığında Mete, gözlerini devirdi. Solunda duran kahve kupasını eline aldı ve parmakları klavyede gezinirken bir yudum aldı. Dudaklarını yalayıp bardağı masaya bıraktığında küçük bir çektim.

Kocamızın her hareketi müptezellik kaynağı.

Aynen öyle.

Küçük adımlarla masaya yaklaşıp yanına oturduğumda bakışları bana kaymamıştı. Klavyedeki parmaklarını hızlandırırken gözleri laptopun ekranında takılı kalmıştı. Bir yazı yazıyordu ama yazılar küçük olduğu için okuyamıyordum. Sert bir şekilde orta parmağıyla enter tuşuna bastı.

Keşke bize de bas-

Sus lan!

Bakışlarım laptopun başında yazı yazan Çilingir'e kaydı. Selçuk, Çilingir'e bir dosyayı yükseltmişti. Çilingir, klavyeye bakmadan gözlerini gezdirdiği sayfadaki yazıları laptopa geçiriyordu. Ne yaptıklarını tam olarak anlamıyordum ama atmosferde bir ciddiyet vardı. Çilingir'in kaşları hafifçe çatıldığında bakışları ekrana kaydı, ardından başını kaldırıp Mete'ye baktı.

"Yanlış yere yazdım," dedi düz bir sesle.

Mete, sandalyede kendini bayılırmışçasına geriye bıraktı. "Senin yapacağın işe so-"

"Öhö, öhö!"

Alparslan albayın öksürüğü ile Mete, oturduğu yerden dikleşerek boğazını temizledi. Ellerini dudaklarının yanına koyup sessizce Çilingir'e baktı. Ne söylediğini göremesem de ciddi bir şey olmadığını anladım. Anlamak için Çilingir'e baktığımda dudaklarını sıkarak gülümsememeye çalıştığını fark ettim. Bakışlarını hemen laptop ekranına indirip parmaklarını klavyede hızla gezdirmeye devam etti.

Gözlerim yeniden Mete'ye döndüğünde, mavi gözleriyle bana kısa bir bakış attı. Bakışı hem uzak hem de ürkütücü bir şekilde yakındı. Ardından sağ elini kahve kupasına götürüp önüme koydu. Bir an tereddütle elim uzandı, kupayı aldım ve bir yudum içtim. Kahve boğazımdan geçerken sanki kalbim hızlandı. Kupayı masaya bırakırken, bakışlarım hâlâ onun üzerindeydi.

Mete, bir saniyeliğine babasına, Selçuk'a ve Çilingir'e doğru göz gezdirdi. Ardından kupayı aldı ve içtiğim yere dudaklarını bastırdı.

Lan, lan, lan!

Gözlerim istemsizce o harekete kilitlendi. Kupadan büyük bir yudum aldı, kahve boğazından geçtikten sonra dudaklarını yavaşça yaladı ve kupayı yan tarafına koydu. Tek bir kelime söylemedi, bana bir daha bakmadı bile. Gözleri ekrana kilitlenmişti ama parmaklarının klavyede gezinmesinde bir sakinlik vardı.

Yumruk yemiş gibi kaldım. İçimdeki tüm cümleler birbirine karıştı. Nefes almayı unuttuğumu fark ettiğimde kalbim bir anlığına yerinden çıkacakmış gibi hissettim. Bu küçük anın bu kadar büyük bir anlam taşıyabileceğini hiç düşünmezdim ama taşıyordu.

Alparslan albay, okuduğu dosyayı Selçuk'un önüne bırakıp hafifçe gerindi ve arkasına yaslandı. Merkezin kapısı açıldığında bizimkilerde gelmişti. Hepsinden önce Caner, içeriye girdiğinde elinde motor kaskı ve üzerinde 'Dainese' yazan bir motorcu ceketi vardı. Selçuk, ayağa kalkıp Alparslan albayın önüne bıraktığı dosyayı aldı ve Caner'e uzattı.

"Oraya gittiğinde paketçi olacak, ona teslim et. Yüzünü göstermemeye önem göster." dediğinde Caner, dosyayı aldı ve ceketinin önünü açıp iç cebine koydu.

"Tamam." dedi ve ceketin fermuarını yukarıya doğru çekiştirdi. Bizim ekip sandalyelere kurulurken Lara'nın bakışları Caner'de kalmıştı.

"Nereye gidiyorsun?" diye sordu.

Caner, "İşim var." dedikten sonra derin bir nefes aldı. Lara'ya dönüp gözlerini kıstı.

"Özel göreve gidiyorum, bir saate geleceğim."

Lara, gözlerini devirdi. "Bana ne?"

Mete ile Çilingir'in aynı anda kahkaha attığını duyduğumda kaşlarımı kaldırıp onlara baktım. Parmakları klavyede gezinmesine rağmen ikisi de birbirlerine bakarak gülüyorlardı. Lara, sağıma oturduğunda Caner, elindeki kaskı sıktı.

"Üff!"

Caner, gürültülü bir şekilde üfleyip kapıya doğru yürüdü.

Alparslan albay ayağa kalkıp "Ortamın havası soğudu birden." dediğinde gülmemek için dudaklarımı bastırdım. Mete ile Çilingir'in bakışları kendi ekranlarına döndüğünde Selçuk, arkasına yaslanıp yanıma oturan Lara'ya baktı.

"Fazla naz aşık usandırır." dedi ve dosyaya döndü. Dudağında buruk bir tebessüm vardı. Bakışlarımı Lara'ya çevirdiğimde gözlerinin kapalı kapıda kaldığını gördüm. Sağ dirseğimi hafifçe koluna sürttüğümde boğazını temizledi ve ellerini masanın üzerinde kenetledi.

"Ne yapıyoruz?"

Selçuk, elindeki dosyayı Alparslan albaya uzattı. Alparslan albay, dosyayı alıp gözlerini gezdirdi ve bakışlarını üzerimizde gezdirdi.

"Çilingir'i ve Mete'yi özel göreve gönderiyorum. Onlar adım adım Elias Farouq'un adamlarını ortadan kaldırırken biz de burada onlara arka plan desteği ve bilgileri sızdıracağız." dediğinde bir anlığına nefesimin kesildiğini hissettim. Ağırca yutkunup Mete'ye baktığımda arkasına yaslı bir şekilde babasına bakıyordu.

Mete'nin yüzünde beliren ciddi ifade, içimde bir şeylerin sıkışmasına neden oldu. Gözlerini babasına dikmiş, hiçbir şey söylemeden bekliyordu. Çilingir ise birkaç saniyeliğine Alparslan albayın sözlerini hazmetmek için duraksamış gibiydi. Ardından, her zamanki kendine güvenen gülümsemesiyle dizüstü bilgisayarını kapattı.

"Yani Mete ile sahaya iniyoruz, öyle mi?" dedi Çilingir, sesindeki heyecanı saklamaya gerek bile duymadan.

Alparslan albay, hafif bir baş hareketiyle onayladı. "Elias Farouq'un izini sürmek ve adamlarını etkisiz hâle getirmek için bundan daha iyi bir ikili düşünemezdim. Ancak bu görev, düşündüğünüzden çok daha tehlikeli olacak."

Mete, sonunda konuştu. Sesinde buz gibi bir sakinlik vardı. "Ne zaman hareket ediyoruz?"

Alparslan albay, masanın üzerine koyduğu dosyaya tekrar baktı. "Hedefleriniz belirlenmiş durumda. Yarın sabah harekete geçeceksiniz. Hazırlanmanız için birkaç saatlik vaktiniz var."

Bir şeyler söylemek istedim ama dilim tutulmuştu. Görev kelimesi, içimde çanlar çaldırıyordu. Göğsümde tuhaf bir ağırlık hissettim. Mete'nin mavi gözleri bir anlığına benimkilerle buluştu. Bütün duygu geçişlerini saklayan o bakışları, sanki "Endişelenme, her şey yolunda olacak." diyordu ama bana yetmiyordu.

"Elias Farouq mu?" dedim sonunda, sesimdeki titremeyi saklayamadan. "O adamın karanlık tarafını hepimiz biliyoruz. Onun adamları..." Cümleyi bitiremedim. Alparslan albay bakışlarını bana çevirdi.

"Biliyoruz." dedi sakin ama otoriter bir sesle. "Bu yüzden onları en iyi ikiliye emanet ediyorum. Farouq'la mücadele etmek, sadece güçlü değil, zeki olmayı da gerektirir. Ve biz de elimizdekilerin en iyilerini sahaya sürüyoruz."

Mete'nin gözleri hâlâ üzerimdeydi ama bu kez daha derin, daha keskin bir bakış vardı. Sanki bana bir şey söylemek istiyor ama kelimelere dökemiyordu.

"Peki ya bir şey ters giderse?" diye sorguladığımda Alparslan albayın yüzüne kısa bir süre sessizlik çöktü. Sonunda başını eğip dosyayı kapattı ve ciddiyetle konuştu. "Onlar sahadayken bizim işimiz, o ihtimali sıfıra indirmek."

Ancak bu cevap, içimdeki huzursuzluğu yatıştırmadı. Mete yerinden kalkıp yanımdan geçerken alçak bir sesle konuştu.

"Gel benimle."

Sandalyemi arkaya doğru ittirip peşinden yürüdüm. Kapıyı açıp dışarıya çıktığımızda karşımızdaki santral odasına daldı. Kapıyı açık bir şekilde girmem için tuttuğunda hızla içeriye girdim. Kapıyı kapattığında elleri yanaklarımı buldu, burnunu burnuma sürttü.

"Korkma ömrüm, burnumuz bile kanamadan yanına geleceğiz."

Mete'nin elleri yanaklarımdayken hissettiğim sıcaklık, içimdeki soğuk korkuyu bir anlığına unutturdu ama gözlerim hâlâ onu bırakmamıştı. Burnunu burnuma sürtmesi, o kadar doğal ve o kadar bize aitti ki, kalbimde bir yerde ince bir sızı hissettim.

"Bana bunu söyleme," dedim kısık bir sesle, kelimeler boğazımdan zar zor çıkarken. "Bana veda ediyormuşsun gibi davranma, Mete."

Kaşları hafifçe çatıldı ama bakışları yumuşaktı. "Bu bir veda değil, Eyşan. Bu bir söz. Döneriz. Dönerim."

Elimi, yüzümü tutan ellerine koydum. "Ya dönemezsen? Ya her şey planladığınız gibi gitmezse?"

Beni susturmak istercesine başını eğdi ve dudaklarını alnıma koydu. "Her şey planladığımız gibi gitmezse, sen buradasın," diye fısıldadı. "Bize güven. Bana güven."

Sözleri içimde bir yerlere ulaşsa da bu his kolay kolay geçecek gibi değildi. Onun bana bu kadar yakın ama aynı zamanda bu kadar uzak olması... İşte bu, beni mahvediyordu.

"Mete, bunu yapmak zorunda değilsin," diye devam ettim. "Birlikte başka bir yol bulabiliriz. Belki başka biri..."

Sözümü tamamlamadan önce dudaklarını dudaklarıma koydu ama öpmedi. Yalnızca üzerinde bekletti. "Başka biri olmaz," dedi kararlı bir şekilde. "Bu bizim görevimiz. Eğer ben gitmezsem, bir başkası gidecek ve belki de o geri dönmeyecek."

Gözlerim dolmaya başlamıştı ama ağlamayacaktım. Şimdi değil. Şimdi onun yanında güçlü görünmeliydim. "Söz ver," dedim, sesimdeki titremeyi kontrol etmeye çalışarak. "Söz ver, Mete. Bana sağ salim döneceğine söz ver."

Gülümsedi. Ama bu, her zamanki alaycı ya da kendinden emin gülüşü değildi. Bu, içinde derin bir duygu taşıyan, karışık bir gülüştü. "Sana söz veriyorum, Eyşan. Her ne olursa olsun, sana döneceğim."

Dudaklarımdaki baskısı arttığında dudaklarımı aralayıp alt dudağını emdim. Ellerini yavaşça yüzümden çekti ve birkaç adım geri gitti. Onunla aramızda oluşan bu mesafe, içimde bir uçurum gibi hissediliyordu. Bir süre sessizce birbirimize baktık. Kapı tekrar açıldığında, ikimiz de bir anda gerçek dünyaya geri döndük. Çilingir başını uzattı ve alaycı bir şekilde sırıttı. "Aşk kuşları, ne yapıyorsunuz burada? Görev saati geliyor."

Mete, bir an bile tereddüt etmeden döndü ve her zamanki soğukkanlılığıyla cevap verdi. "Karımı ikna ediyordum."

Çilingir gülerek başını salladı. "Hadi bakalım, hazırlanacağız."

Mete'ye son bir kez baktım. O bakış, bir milyon kelimelik bir konuşmaya bedeldi. Ve o an, hissettiğim tek şey, içimde onun için büyüyen korku ve umut karışımıydı.

28 Mart 2022 / Şırnak

Yazar, Ağzından

Mete ve Çilingir, tam bir haftadan beri yoktu ama son iki günden beri haber alınamıyordu.

Zaman, üzerlerine serilmiş ıslak ve ağır bir battaniye gibiydi; çekilen her nefeste göğüslere bir parça daha gerilim birikiyordu. Koordinasyon merkezindeki bilgisayar ekranlarının buz gibi, morumsu ışığı; hırpalanmış masaların, yarım kalmış notların ve kurumuş kahve lekelerinin üzerine donuk gölgeler düşürüyordu. Köşedeki masada unutulmuş kahve kupası çoktan soğumuş, üzerini ince bir toz tabakası kaplamıştı. O kupa belki birine aitti, belki de hiç kimseye... Çünkü o odadaki herkes, Mete ve Çilingir’den gelecek tek bir fısıltıyı beklerken aynı askıda, aynı zamansızlıkta çakılı kalmıştı.

Alparslan Albay, önündeki yıpranmış haritanın başında bir heykel kadar kaskatı duruyordu. Parmaklarının arasında sıktığı kalemi haritanın üzerinde gezdirirken, bastırdığı yerlerde derin yırtıklar açılıyordu. Yüzündeki kıvrımlar bir geçit vermezliği fısıldıyordu; fakat o sert çizgilerin hiçbir koordinata, hiçbir sonuca çıkmadığı hakikati, bakışlarındaki o nadir bıkkınlıkta saklıydı. Komutanlarının bile çaresiz kaldığı bir karanlık, odadaki herkes için sığınılacak son limanın da sulara gömülmesi demekti.

Eyşan ise odanın bir köşesinde, adeta omurgasından vurulmuş ama yıkılmamış bir anıt gibi dimdik duruyordu. Bakışları ekrandan ekrana bir mekik gibi dokunurken, yüzüne kattığı o çelikten sabır maskesi kılcal çatlaklar vermeye başlamıştı. Parmak uçları masanın ahşap kenarına öyle bir hırsla gömülmüştü ki, tırnak yataklarındaki beyazlık adeta derisini yırtıp dışarı fırlayacaktı. İki gündür gözüne tek bir damla uyku girmemişti. Yüzündeki solgunluk zihinsel bir tükenişin değil, içten içe yanan bir yangının külleriydi. Kimse ona "İstirahat et," deme cesaretini gösteremiyordu. Çünkü herkes biliyordu ki Eyşan burada bir görev için değil, Mete’nin ruhunu korumak için nöbet tutuyordu.

"Bir sinyal var mı?"

Eyşan’ın sesi, odadaki o buz tutmuş havayı bıçak gibi kesti. Seste bağırtı yoktu; donuk, pürüzlü ama dibinde felaketleri saklayan derin bir tını vardı.

Ekran başındaki teknisyen, bakışlarını monitörden çekip Eyşan’ın gözlerine kaldırma cesaretini kendinde bulamadı. Omuzları çöktü. "Hayır, yüzbaşım... Kuzey sektöründen alınan son veri akışından bu yana frekans tamamen ölü."

Eyşan’ın gözleri teknisyene saplandı; ne bir jest yaptı ne de bir nefes verdi. Söyleyecek bir şeyin kalmadığı o kırılma noktasındaydılar. Cevabın çaresizlik olduğunu biliyor ama kabullenmeyi bir zayıflık sayıyordu.

Alparslan Albay, elindeki kalemi hırsla masaya fırlattı. Ağır ahşaptan çıkan tok ses, sanki bir silahın kurma kolu çekilmiş gibi odadakileri yerinden sıçrattı.

"Bu felç halini daha fazla sürdüremeyiz. Eğer onlara bir şey-"

"Onlara hiçbir şey olmadı."

Eyşan’ın sesi Albay’ın cümlesini ortadan ikiye biçti. İtiraz kabul etmeyen, ihtimallere kapıyı tamamen kapatan, adeta kaderi zorlayan bir kesinlikti bu. Albay başını kaldırıp Eyşan’ın gözlerindeki o hırçın, biat etmez ışıkla karşılaştı ve yutkunarak sustu.

Duvara yaslanmış olan Selçuk’un çene kasları birer yumruk gibi sıkılmıştı. Göğsünde çaprazladığı kolları titriyordu. İçinde köpüren fırtınayı dışarı salmamak için dilini ısırdı. Bu odada hiç kimse, umudunu bir kalkan gibi kuşanan Eyşan ile karşı karşıya gelmeye cesaret edemezdi.

O sırada sistemden gelen tiz bir ikaz sesiyle zaman durdu.

"Barkın, bir veri paketi düşüyor." Barış’ın sesi titremişti.

Barkın bir hamlede Barış’ın tepesine dikildi.

"Arayüzü aç, hemen!"

Dev ekrana aktarılan görüntü önce parazitlendi, ardından karanlık bir çerçevenin içinde netleşti. Odadaki her bir nefes aynı anda kesildi; ortamdaki sessizlik, sanki duvarları patlatacak bir basınç kazandı. Barış’ın klavyedeki elleri zangır zangır titriyor, Barkın ise ekrandaki verileri okurken soluksuz kalıyordu.

"Kayıt... Dün geceye ait," diye fısıldadı Barkın. Sesi odadaki en uzak köşeye kadar bir idam kararı gibi yayıldı.

Ekranda, nemli ve beton bir odanın tam ortasında, tavandan sarkan cılız bir ampulün altında sandalyeye bağlanmış bir adam belirdi. Üstü çıplak, altındaki üniforma pantolonu çamur ve kan içinde bir adam.

O adam, Mete Mert Çakır.

Yüzünün yarısı gölgenin içinde kalsa da uğradığı işkencenin haritası netti. Çenesinden boynuna doğru kuruyup kabuk bağlamış kan süzülüyordu. Sol kaşı patlamış, göz kapağı morararak şişmişti. Fakat başı öne düşmemişti; göğsünü ileri doğru çıkarmış, inatçı bir omurgayla dik oturuyordu. Bakışlarında, onu esir alanların ruhunu ezen o kışkırtıcı karanlık hâlâ canlıydı.

Eyşan olduğu yere çivilendi. Masanın kenarındaki parmakları ahşabı neredeyse ezerek tutunurken gözleri ekrana kilitlendi. Kalbi, kaburgalarını kıracakmışçasına göğüs kafesine vuruyordu.

Mete’nin göğüs kafesi, ağır darbelerin ve yüksek voltajlı elektrik şoklarının bıraktığı tahribatla kaplıydı. Sol köprücük kemiğinin hemen altında, derin morluklardan dışa doğru sararıp solan devasa bir darbe izi vardı; sanki göğsüne vahşi bir pençe vurulmuş gibiydi. Derisinin hemen altındaki damarlar, maruz kaldığı elektriğin etkisiyle siyah-kırmızı hatlar halinde belirginleşmiş, adeta cildinin üzerine çizilmiş birer felaket haritasına dönüşmüştü. Sağ kaburgasında ise tekrarlayan bot darbelerinin bıraktığı yuvarlak, ezik morluklar kümelenmişti.

Kasları, yaşadığı travmanın etkisiyle aşırı gerilip şişmişti. O doğal ve güçlü yapısı, şimdi acıya karşı vücudun kurduğu son bir savunma hattı gibi kas katıydı. Göğsünden karnına doğru inen ince, derin sıyrıkta kan kurumuş; koyu kahverengi, sert bir hat oluşturmuştu.

"Mete..."

Eyşan’ın dudaklarından dökülen bu isim, bir dua ile bir çığlık arasında sıkışıp kaldı.

"Çilingir nerede ulan, Çilingir nerede!" diye mırıldandı Barış, dişlerinin arasından. Kimse ona yanıt vermedi.

Ekranda hırıltılı, boğuk bir Arapça ses yankılandı: "Limādhā tabḥathu ʿan Ilyās Fārūq?" (Neden Elias Farouq'u arıyorsunuz?)

Mete, başını yavaşça yukarı kaldırdı. Ağzındaki kanlı tükürüğü dişlerinin arasına yayarak, o her zamanki küstah, meydan okuyan tebessümünü oturttu yüzüne. Kanlı dişleri cılız ışıkta parladı.

"Kamerayı kapatsana birader," dedi Mete, pürüzlü ama alaycı sesiyle. "Kasları, göğsü böyle sergiliyoruz ama ortalıkta olan var, olmayan var... Ayıp oluyor."

O cümlenin bittiği an, koordinasyon merkezindeki bütün havanın simyası değişti. Gerilimin tam ortasına fırlatılan bu alaycı nükte, odadaki herkesin göğsüne oturmuş o ağır taşı bir anlığına sarsıtsa da kimse nefes almaya cesaret edemedi.

Karanlıktaki sorgucu, Mete’ye doğru bir adım atıp tüm gücüyle yüzüne bir yumruk indirdi. Mete’nin başı yana savruldu.

O yumrukla birlikte hem ekrandaki işkenceciden hem de koordinasyon merkezindeki Caner’in boğazından aynı nefret patladı.

“Orospu çocuğu!”

Caner oturduğu sandalyeden fırlamış, yumruklarını ekrana doğru sıkmıştı. Ekran karşısındaki herkesin içinde biriken çaresizlik, yerini saf bir nifaka ve yakıcı bir öfkeye bırakıyordu. Mete’nin acı çekerken bile sergilediği o imkansız direnç, odadakilerin harab olmuş sinirlerini iyice germişti.

Eyşan’ın gözleri dumanlandı. Dünyası o küçük ekrana, o ekrandaki adama daralmıştı. İçindeki o devasa korku, Mete’nin bu ölümcül kumarı kaybedebileceği düşüncesiyle bir karabasan gibi boğazına sarılıyordu.

Mete, başını yavaşça düzeltti. Ağzında biriken kanlı mukozayı sorgucunun ayakkabılarının tam önüne tükürdü. Dudağının kenarındaki yarayı diliyle sıyırdı, gözlerini adama dikti.

"Şu bileklerimi çöz bir," dedi, sesi inanılmaz bir sakinliğe bürünmüştü. "Aç da karşılıklı oturalım... Ben sana Elias’ı niye aradığımı bir güzel anlatayım, ha? Ne dersin?"

Ekranda adamın eli beline gitti. Parlak, soğuk bir tabanca namlusu ışıkta parıldadığında Alparslan Albay ayağa fırladı, yumruklarını sıktı.

"Hayır... Hayır, lütfen..." Eyşan başını iki yana sallıyor, geriye doğru sendeleyerek masaya tutunmaya çalışıyordu.

Selçuk bir hamlede Eyşan’ın arkasına geçti. Sarsılan omuzlarını güçlü elleriyle kavradı. "Sakin ol Eyşan... Sakın bırakma kendini," dedi ama kendi sesi de bir depremin altındaki çatlaklar gibi titriyordu.

O sırada koordinasyon merkezinin ağır kapısı savrularak açıldı. Hümeyra Çakır içeriye koşar adımlarla girdi. "Ne oluyor burada?" diye bağırdı.

Alparslan Albay karısını görür görmez üzerine atıldı, onu göğsüne çekip yüzünü kendi ceketine gömdü. Karısının o ekrandaki infaz ihtimalini görmesine izin veremezdi.

Ekranda sorgucu silahı Mete’nin şakak kemiğine dayadı.

"İmmâ en tatahaddath ev temût. Ikhtar kararak." (Ya konuşursun ya ölürsün. Kararını ver.)

Mete’nin gözlerinde tek bir tereddüt kırıntısı bile belirmedi. Hafifçe gülümsedi. "Birine sözüm var..." dedi, sesi o cılız odadan çıkıp Eyşan’ın tam kalbine ulaştı. "Geri döneceğim dedim. O yüzden... Sen o mermiyi kendi kafana sıkabilirsin."

Bu cümle, Eyşan’ın içindeki son bendi de yıktı. Boğazından yırtıcı bir hıçkırık koptu. Gözyaşları görüşünü tamamen bulandırırken, ekrandaki kamera bir anda sağa doğru devrildi.

Kuru, kulakları sağır eden bir silah sesi patladı.

"HAYIR!"

Caner’in feryadı odada çınladı. Caner dizlerinin üzerine çöktü. Alparslan Albay, kollarındaki karısıyla birlikte yere doğru çekildi. Eyşan’ın dudakları aralı kaldı, yüzüne dehşetin en çıplak, en korkunç ifadesi kazındı. Dünyanın ekseni kaydı.

Selçuk, kardeşinin bu anı görmemesi için onu hızla kendi göğsüne doğru çevirdi, yüzünü kapattı.

Tam o dip noktada, ekrandaki devrilmiş kameradan pürüzlü, cızırtılı ama son derece canlı bir ses yayıldı.

“Elinin ayarını sikeyim Çilingir. Adamın bütün kanını üzerime sıçrattın lan!”

O ses, Mete’nin sesiydi.

Eyşan’ın akciğerlerindeki hava bir anda çekildi. Kalbinin durduğunu, kanının damarlarında donduğunu hissetti. Başı Selçuk’un göğsüne gömülüyken dizlerindeki tüm güç çekildi. Bacakları bedenini taşıyamadı ve kendini tamamen Selçuk’un kollarına bıraktı. Bilinci, uğuldayan bu dünyadan hızla uzaklaşırken başı arkaya doğru düştü.

"Eyşan!" Selçuk, kucağında aniden ağırlaşan kız kardeşini son anda yakaladı.

Ekranda Mete’nin "Kadınıma gitmem lazım, çöz şu ipleri artık!" diye bağıran sesiyle odadaki kargaşa birbirine karıştı. Alev, panikle Selçuk’a doğru koştu. Güvercin Timi, baygın haldeki Eyşan’ın etrafında bir çember oluştururken Lara, dizlerinin üzerindeki Caner’i kaldırmaya çalışıyordu.

Alparslan Albay, karısı Hümeyra’yı yavaşça doğrulttu. Hümeyra Hanım, sarsak adımlarla Eyşan’ın yanına koştu. "Revire! Çabuk revire!"

Selçuk, Eyşan’ı bir çırpıda kucağına alıp koridora doğru fırladı. Alev önden koşup revir kapılarını açarken, teknisyenlerden biri çığlık atar gibi bağırdı: "Albayım! Sinyal canlı! Konum doğrulandı... Araç kışlaya yaklaşıyor, beş dakikaya buradalar!"

Alparslan Albay, Barkın’a döndü.

"Merkez sende Barkın. Ne gerekiyorsa yap!" dedi ve ardından revire doğru koştu.

Revirde, Eyşan sedyenin üzerinde solgun bir heykel gibi yatıyordu. Ümit, elindeki küçük kalem fenerle Eyşan’ın bebeklerini kontrol ederken kaşları çatıldı. Zihninde bir gün öncesine ait bir görüntü belirdi: Eyşan’ın sabah saatlerinde yaşadığı o ani bulantı ve istifra nöbeti...

Sessizce şüpheyle gözlerini kıstı. Masadan steril bir şırınga alıp Eyşan’ın kolundaki ince damara yaklaştı. Usta bir hareketle kanı çekip pamuğu bastırdı. Elindeki tüple biyokimya analizörünün yanına yürüdü. Tüpü cihaza yerleştirip on dakikalık test programını başlattı.

Geri dönüp sedyedeki Eyşan’a baktı. Yüzünde beliren hafif, sıcak bir tebessümle perdeyi çekti ve masasına geçti.

O sırada kışlanın ana nizamiyesinde, toz toprak içinde, Suriye plakalı, hırpalanmış beyaz bir Tofaş Doğan SLX acı bir frenle durdu. Sürücü koltuğundaki Çilingir, kafasını camdan çıkarıp nöbetçi askere sırıttı.

"Aç kapıyı koçum, biz geldik!"

Kapılar hızla açılırken Mete, arabanın yolcu koltuğunda derin bir nefes almaya çalıştı ama karnındaki yakıcı acı buna izin vermedi. Çilingir o şerefsizi vururken seken mermi, Mete’nin böğrünü sıyırıp geçmiş, deride derin bir yarık açmıştı. Yüzü morluklar, kesikler ve kurumuş kan izleriyle kaplıydı ama bakışlarındaki o yaramaz ışık yeniden yanıyordu.

Çilingir arabadan inip Mete’nin kapısını açtı. Mete, sağ bacağını dışarı atarken acıyla inledi, Çilingir’in omzuna yüklenerek doğruldu. Ağır, aksak adımlarla revire doğru yürümeye başladılar.

“Ümit şu tipine bir el atsın, insan içine çıkacak halin kalmadı," dedi Çilingir.

Mete başını salladı ama onun aklında pansuman falan yoktu. Onun tek ilacı, tek sığınağı Eyşan’dı. Revirin önüne geldiklerinde dışarıdaki kalabalığı gördü. Onları ilk fark eden Caner oldu.

"Ulan şerefsiz..." dedi Caner, sesi titreyerek.

Mete, yüzündeki tüm yaralara, gerilen yanaklarının yarattığı sızıya rağmen genişçe gülümsedi. "Biraderim?"

"Oğlum!" Hümeyra Çakır, bir an bile tereddüt etmeden ileri atıldı ve Mete’nin boynuna sarıldı.

Mete, göğsüne binen yükle acıdan dişlerini sıktı, boğuk bir soluk çekti. Caner hemen araya girdi.

"Annem, dur! Canı acıyor adamın, darmadağın gelmiş zaten."

Hümeyra Hanım geri çekilirken, Mete’nin bakışları gruptaki herkesin üzerinde tek tek gezindi. En son Selçuk’un üzerinde durdu.

"Eyşan nerede?" diye sordu, sesi ansızın ciddileşerek.

Selçuk dudaklarını büktü, bakışlarını kaçırdı.

"Görüntüleri izlerken vurulduğunu sandı. Bayıldı."

Mete’nin yüzündeki o oyuncu gülümseme bir anda dondu. Boğazına dev bir kayalık oturdu. Yutkunmaya çalıştı ama boğazı kurumuştu. Çilingir’in omzundaki kolunun uyuştuğunu hissetti. İçindeki o suçluluk duygusu, bedenindeki tüm fiziksel acılardan daha ağır bir balyoz gibi tepesine indi. Bakışlarını yere dikti.

O sırada revirin kapısı açıldı. Ümit, elinde tıbbi evraklarla dışarı çıktı. Karşısında kan revan içindeki Mete’yi görünce gözleri hayretle açıldı.

"Sana ne oldu?" dedi Ümit.

Mete başını kaldırdı, yaralı gözlerini Ümit’e dikti. "Bırak şimdi beni... Eyşan nasıl? İyi mi?"

Ümit derin bir nefes aldı. Yüzündeki ifadeyi ciddileştirip kaşlarını çattı. "Sizi defalarca uyardım. Onu bu kadar ağır strese, bu baskıya maruz bırakmamanız gerekiyordu. Bundan sonra her adımı bin kat daha dikkatli atmak zorundasınız."

Mete’nin göğsü daraldı. Kalbi duracak gibi oldu, gözleri titredi. Ümit, adamın gözlerindeki o saf dehşeti ve çaresizliği görünce daha fazla rol yapamadı. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı, yüzüne yayılan sıcak bir tebessümle Mete’ye baktı.

"Gözün aydın Mete... Baba oluyorsun."

Odadakilerin üzerine bir anlık yıldırım düştü.

Hümeyra Hanım şaşkınlıkla elini ağzına kapattı. Alparslan Albay’ın kaşları havaya dikildi; ciddiyetini korumak için dudaklarını birbirine bastırdı ama başını sağa çevirip bıyık altından gülmesini engelleyemedi.

Alev ile Barış birbirlerine bakıp bir anda kahkahayı bastılar.

"Oha!" diye bağırdı Alev.

Caner, arkasındaki banka adeta çöktü. Başını iki elinin arasına alıp salladı.

"Amca olmaya hazır değildim."

Osman ve Deniz bu hale gülerken, Kubilay ile Yonca ağızları açık bir şekilde Mete’ye bakıyorlardı.

Mete ise olduğu yerde donup kalmıştı. Beyninden aşağı buz gibi bir su dökülmüş gibiydi. Gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. "Ne?" diye fısıldayabildi sadece.

Ümit gülerek başını salladı. "Duydun işte. Baba oluyorsun diyorum. Eyşan hamile."

Mete’nin yaralı, kanlı dudaklarının sağ köşesi yavaşça yukarı kaydı. Yüzüne, hayatında hiç görülmemiş kadar aptalca, şaşkın ve sonsuz bir mutluluk gülümsemesi yayıldı. O an, tam karşıda duran Alparslan Albay’la göz göze geldi.

Babasının can dostunun kızı hamileydi ve bu, çok farklı bir durumdu. Kulakları kızardı ve dudaklarındaki gülümseme ile gözlerini kapattı, bir anda kendini Çilingir'e bıraktı. Çilingir, Mete’nin aniden bıraktığı ağırlığı taşıyamadı. İkisi birden revirin önündeki tozlu betonun üzerine gürültüyle yığıldı.

Mete, utancından, şaşkınlığından ve içini kaplayan o tarifsiz sevinçten, yüzündeki o aptal tebessümü hiç bozmadan pürüzsüz bir şekilde bayılmıştı. Revirin önü, az önceki ölüm sessizliğini yırtan neşeli kahkahalarla çınladı.

28 Mart 2022 / Şırnak

Mete Mert Çakır, Ağzından

Biri vardı.

Varlığı zamanın ilk anından son nefesime kadar sürecekmiş gibi duran, her hatırladığımda içimdeki eski yıkıntıları temizleyip yerine çelikten binalar diken bir kadın.

Asena Eyşan Boduroğlu.

Onun varlığı, ruhumun en dipteki kuyularından bile yankılar çıkartır, beni bir yandan o koyu sessizlikte boğarken diğer yandan gökyüzünün en uç noktasına fırlatıp özgür bırakırdı.

Yüzündeki her çizgi, her küçük leke bir mukadderat haritası gibiydi. Sağ dudağının kenarında beliren o küçük kıvrım, zamanın ortasına keskin bir çizgi çeker, beni fırtınanın ortasında parçalara ayırırdı. Sol dudağındaki hafif çizik ise yoluma çekilmiş en sert engeldi; yavaş ama kemiklerimi çatlatacak kadar derin bir darbe gibi inerdi göğsüme.

Bana her baktığında ruhumda şimşekler çakardı. Sağ gözünün derinliğinde yatan sırlar her geçen saniye daha da kuyu hâline gelirken, sol gözüne çöken o buğulu hüzün beni içten içe yakıp kavururdu. Sevmenin, bir insanda kaybolmanın o korkunç derinliğini onun gözlerinde öğrendim.

Ona her dokunduğumda, parmak uçlarımdan yayılan sıcaklık kalbimde ritmik fırtınalara sebep olurdu. Saçlarının arasından kayan parmaklarım, tenimde hem tarifsiz bir güven hem de aklımı başımdan alan yabancı bir titreme bırakırdı. Kalbim, onun nefesini her an duymak istercesine kaburgalarımı zorlardı. O ses, içimdeki öfkeyi, bastırılmış canavarları ve söylenmemiş tüm cümleleri açığa çıkaran ilahi bir çağrıydı. Karanlığın en çürük yerinde kaybolduğumda bile beni yoluma döndüren yegâne fenerdi.

Varlığının o devasa büyüklüğüne karşı koymak imkânsızdı.

Onunla olduğum anlarda dünyadaki hiçbir eksiklik canımı yakmazdı; çünkü yaşadığım her saniyenin hamurunda ondan bir parça vardı.

Yanımda olmadığı anlarda bile odanın her köşesinden, tenimin her gözeneğinden o sızardı. Sadece bakışlarımda değil, zihnimin en karanlık koridorlarında bile nöbet tutardı. Baktığım her yansıma ona dair bir iz taşır, gözlerindeki o kırılgan yansımada kanat çırpan Güvercin, beni hem en yüce özgürlüğe uçuran hem de o özgürlüğü elimden alıp beni kendine tutsak eden bir simgeye dönüşürdü. Onu gördüğüm her yerde; korku, şehvet, dehşet ve aşktan sevdaya kadar evrendeki tüm duygular aynı anda var olurdu.

O vardı. Her zaman vardı.

Eyşan vardı.

Ve şimdi... Karnında bizim canımızı, bizden bir parçayı taşıyordu.

Göz kapaklarım ağır bir demir kütlesi gibi yukarı kalktığında, revirin kasvetli ışığı gözlerimi kamaştırdı. Odanın içi insan kaynıyordu. Evet, duyduğum o ilk şokla, babamın bakışları altında utancımdan bayılmıştım ama yaptığımdan, yaşattığımdan bir milim bile pişman değildim.

Gözlerim ilk olarak Caner’e takıldı. Dudaklarında alaycı ama rahatlamış bir tebessümle soluma doğru baktı. Başımı zorlukla, yavaşça o tarafa çevirdiğimde Eyşan’ı gördüm. Sedyede, melekler kadar lekesiz ve dingin uyuyordu.

Onun yanına gitmeliydim. Ona dokunmalıydım. Fakat bedenim, maruz kaldığı darbelerin ve kemiklerimi sızlatan yorgunluğun etkisiyle felç olmuş gibiydi. Komutlarımı dinlemiyordu.

İçimdeki o yakıcı isteğe engel olamayıp kendimi sola doğru bıraktım. Bedenim ağır bir çuval gibi yere çarptı. Odadaki kargaşayı, atılan birkaç acil adımı ve etraftan yükselen boğuk sesleri duydum ama hiçbirini algılamadım. Zihnimdeki tüm frekanslar kapalıydı; tek bir odağım vardı: Uyuyan kadınım.

Kollarımı sürüyerek, derimdeki çiziklerin acısına aldırmadan yerde ilerledim. Dizlerimin üzerinde güçlükle doğrulup ellerimi onun yattığı sedyenin metal kenarına dayadım. Kaslarımdaki son ihtiyatı kullanarak kendimi yukarı çektim ve yanındaki boşluğa süzüldüm.

Ağlıyordum. Yanaklarımdan süzülen ıslaklığın, yaralarıma temas ettikçe yaktığını hissediyordum ama umurumda değildi. Sağ elimi onun bedeninin arkasındaki boşluğa dayadım, hafifçe üzerine eğilip dudaklarımı alnına bastırdım. Sıcaklığı dudaklarıma değdiği an dünya durdu. Dudaklarım alnında takılı kalmışken, onun zayıf ama güvenli elinin yükselip sırtıma konduğunu hissettim.

Parmakları sırtıma dokunduğu an ciğerlerime uzun zamandır alamadığım o temiz nefes doldu.

"Mete..."

Sesine, nefesine, adına kurban olduğum...

Dudaklarımı alnından çekip doğrudan gözlerinin içine baktım. Bakışları yüzümdeki morluklarda, yaralarda gezindi. Yüzünde kırılgan, minnet dolu bir tebessüm açtı. İçindeki o felaket korkusu tamamen yok olmamıştı ama gözlerinin derinliğindeki duman biraz olsun dağılmıştı. Eğilip burnunu boynumdaki çukura gömdüğünde, ruhumun kenarlarındaki tırtıklar düzleşti. Dudaklarımı saçlarının arasına bastırdım.

"Canım, kanım, her şeyim... Kadınım," diye fısıldadım, sesim bir dua gibi odada süzüldü.

Burnunu boynumdan çekip gözlerime baktı. Dolan gözlerimi kırpıştırıp, içimdeki fırtınayı bastırmak için alt dudağımı dişledim. Eyşan gözlerini gözlerimden ayırıp revirdeki kalabalığa doğru çevirdi. Kaşları hafifçe çatıldı.

"Niye herkesin gözü yaşlı?" diye sordu pürüzlü bir sesle.

Dudaklarım titrek, darmadağın bir tebessümle kıvrıldı.

Mutlular hatunum... Mutluyuz. Bu cehennemin, bu kan kokusunun ortasında mutluyuz biz. Sen varsın, nefesin var, yaşam var. Ve şimdi senin o narin bedeninde bize ait bir tohum var. Bizim tohumumuz...

Eyşan, dudaklarımdaki gülümsemeyi görünce gözlerini hafifçe araladı. Bakışlarında bir anlık bir aydınlanma belirdi.

"Öğrendiniz mi?"

Dudaklarımdaki tebessümü koruyarak sorgularcasına kaşlarımı kaldırdım. Eyşan kuru dudaklarını diliyle ıslattı.

"Dün test yapmıştım..." dedi, çocuksu bir gururla gülümsedi.

Başımı iki yana sallayarak alt dudağımı dişledim. Ah be kadınım... Keşke o an yanında olsaydım. Keşke o çubuğa bakarken ki gözlerini görebilseydim.

"Sana çok güzel bir sürpriz yapacaktım aslında..."

Benim bu dünyadaki en büyük sürprizim de, mucizem de sensin sevgilim.

Gözümden kayan bir damla yaş yanağımdaki yaranın üzerine süzülürken başımı salladım. "Bu bana bu hayatta verilebilecek en muazzam sürprizdi Eyşan. Bana yeniden nefes aldığımı hissettiren tek şey..."

Dudaklarımı büzüp gözlerimi yumduğumda, onun narin parmakları yanaklarımdaki yaşları silmek için yüzümde gezindi. Burnumu çekip alnına bir öpücük daha kondurdum, ardından güçlükle doğruldum.

"Yahu bir çekil aradan! Sadece sen mi sarılacaksın kıza?"

Alev’in sitemkâr sesiyle başımı arkaya çevirdim. Çilingir, gözleri nemlenmiş bir hâlde bana yaklaştı. Hiç naza çekmeden ellerini koltuk altlarıma taktı ve beni tek hamlede az önce bayıldığım boş sedyeye fırlatır gibi bıraktı. Bakışlarım bir saniye olsun Eyşan’dan kopmazken, sağ tarafımdaki yatak çöktü.

Alev, Eyşan’a sarılıp arkasındaki yastığı kabartarak onu dik konuma getirdi. Eyşan’ın bakışları, hemen yanımda beliren gölgeye kaydı.

"Sen sarılmayacak mısın Selçuk?"

Başımı sağa çevirdiğimde, Selçuk’un gözleri tepeleme dolu bir hâlde bana baktığını gördüm.

Teşekkür ederim Selçuk... Ben yokken ona gözün gibi baktığın için, onu bu kurdun kuşun arasında koruduğun için sana minnettarım kardeşim.

Selçuk yutkunarak, "Allah analı babalı büyütsün kardeşim," dedi.

Kollarımı iki yana açtım. Selçuk hiç tereddüt etmeden öne atılıp bana sarıldığında gözlerimi sıkıca kapattım.

Hakkını nasıl öderim senin Selçuk? Onu tutarak bana dünyaları verdin.

"Şunlara bak ya... Gören de sanacak ki Mete hamile, nazı niyazı o çekiyor!"

Eyşan’ın alaycı sesiyle gülüşerek ayrıldık. Selçuk burnunu çekip ayağa kalktı, Eyşan’ın yanına adımladı. Saçlarını şefkatle okşayıp eğildi ve alnına derin bir öpücük kondurdu. "Allah analı babalı büyütsün kız kardeşim. Yüzünüzü hep güldürsün."

"Âmin..."

Üzerimde dağ gibi bir baskı oluşturan o ağır bakışları hissedebiliyordum ama dönüp bakmaya henüz cesaretim yoktu. Alt dudağımı ısırıp gözlerimi kenardan babama kaydırdım. Babam gözlerini kısmış, alt dudağını dişlerinin arasına almış, adeta infaz kararı verir gibi bana bakıyordu. Başını ağırca iki yana salladığında, içimdeki o afacan adam uyandı ve çapkınca sırıttım.

Ulan... Biz daha düğün bile yapmadık ki!

Yüzümdeki sırıtışı hızla silip ciddiyet maskesini takmaya çalıştım. "Düğün işini nasıl çözeceğiz şimdi?"

Babam elini yumruk yapıp tam bana doğru kaldırıyordu ki annem hızla araya girip o devasa yumruğu avucunun içine aldı.

Selçuk araya girdi

"Ne düğünü lan hemen? Daha kız isteme olacak aslanım!"

"Kimi kimden istiyorsunuz acaba?" dedi Eyşan, kaşlarını kaldırarak.

Eyşan’ın bu cümlesi buruk bir sessizlik yarattığı an, Yonca’nın sesi revirde patladı.

"Tabii ki babamdan isteyecekler!"

Gözlerim yuvalarından fırlayarak Yonca’ya baktım. Yonca bana kıkırdayarak bakarken, Kubilay kolunu onun omzuna atıp bana 'arkandayım' der gibi başını salladı. Dudaklarımı büzüp Barış’a baktığımda, pişkince sırıtarak omuz silkti. Anneme kaydı gözlerim; gözlerinde tatlı bir tebessümle oğluna bakıyordu.

Caner’e döndüğümde ise gözleri çizgi kadar kalmıştı. "Ben daha amca olmaya hazır değildim salak!" diye sitem ettiğinde, babamın eli bir şimşek gibi inip Caner’in ensesinde patladı.

Oh!

Canıma değsin!

Ben içimden gülerken babamın o alev saçan ama dibinde gurur yatan gözleri beni buldu. Gülüşüm anında suratımda dondu. Babam gözlerini devirdi, ardından hafifçe tebessüm ederek anneme döndü. "Gel gidelim hatun... Bunların şamatası benim tansiyonumu fırlattı yine."

Annemin koluna girip kapıya doğru yöneldiklerinde, dışarıdan revire hızla giren Ümit yüzünden duraksadılar. Ümit, elindeki analiz kâğıdını adeta bir zafer bayrağı gibi göğsüne yapıştırmış, gözleri parlayarak bana bakıyordu.

Kaşlarımı çattım. Ümit bakışlarını Eyşan’a çevirdi. Eyşan’ın yüzünde kocaman bir merak belirdi.

"Ne çıktı?"

Ne oluyor ulan? Yine neyi kaçırıyordum ben?

Ümit, yüzündeki o patlamaya hazır tebessümle göğsündeki kâğıdı yavaşça bize doğru çevirdi. Kâğıdın ortasındaki ultrasonik siyahlığın içinde, yan yana duran iki küçük, minik nokta vardı.

Annem, iki elini de ağzına kapatıp boğuk bir çığlık attı. Hayatımda ilk kez babamın kontrolünü kaybettiğini gördüm; dudakları hafifçe aralanmış, gözleri dökümhaneden çıkmış gibi bana bakıyordu. Kubilay, Yonca, Caner ve Çilingir’in gözleri yuvalarından fırlamak üzereydi.

Gözlerimi kâğıttaki o iki noktaya diktim.

Selçuk gülerek başını iki yana salladı.

"Bizimki bir taşla iki kuş vurmuş."

Odadakiler gülüşmeye başladı ama benim beynimdeki nöronlar tamamen yanmıştı. Hiçbir şey anlamıyordum. Ümit’e boş boş bakmaya devam ettiğimde, Ümit sabır çeker gibi gözlerini devirdi.

"İkiz babası oluyorsun Mete... İkiz!"

O an... Zaman, mekân, revirin kokusu, her şey buharlaştı.

Göğsümün ortasındaki kalbim hiç böyle durdurulamaz bir hızla çarpmamıştı. İçimden revirin tavanını delip geçecek bir kahkaha patlatmak geliyordu ama bir yandan da odadaki herkesin varlığı beni kilitliyordu. Öyle devasa, öyle yırtıcı bir mutluluk hissiydi ki bu... İçimde yeni bir galaksi doğuyordu sanki.

Eyşan, benim gökyüzümdeki tek yıldızımdı, sonsuz galaksimdi. Onu hep öyle görmüştüm. Ama bugün, o galaksinin merkezinde dönmeye başlayan iki kütle daha eklenmişti hayatıma.

Dudaklarım kontrolüm dışında kenarlara doğru esnemeye başladı. Bu hissi bu dünyada kimseye anlatamazdım. Kimse şu an göğsümün kafesini parçalayan o sevgiyi kavrayamazdı. İçimde büyüyen, her salise devleşen o ışık, beni yerçekiminden kurtarıyordu.

Zihnim veriyi işlemeye çalıştıkça daha da sarhoş oluyordu. Etraftaki yüzler, sesler, kahkahalar birer illüzyon gibi etrafımda dans etmeye başladı. Bakışlarımı zorlukla Eyşan’a çevirdim. Yüzünde yaşlarla, gözlerinin içi gülerek bana bakıyordu.

Işığı kararan dünyamda, titrek, fısıltıdan hallice bir ses çıktı dudaklarımdan:

"İkiz..."

Yüzümde o imkânsız, aptal tebessüm donup kalırken, Eyşan’ın bana bakan güzel yüzü yavaşça puslandı. Ve ben, mutluluktan ikinci kez, soluma doğru süzülerek karanlığın kollarına devrildim.

28 Mart 2022 / Şırnak

Asena Eyşan Boduroğlu, Ağzından

Emeklemeyi, uzandığım o kırmızı oyuncağın peşinden giderken öğrendim. Yürümeyi, babamın nasırlı ama sıcacık avucuna tutunduğum an keşfettim. Koşmayı ise annemin yayladan yükselen, "Hadi gel artık!" çağrısıyla belledim.

Peki, anne olmayı bana kim öğretecekti?

Sayısız çatışmadan, patlayan mermilerin arasından, nice savaştan sağ çıktım. Ama şimdi adımlarımı bekleyen yol, o cephelerin hepsinden daha çetin, daha meşakkatliydi. Artık tek bir beden, tek bir can değildim; göğsümün altında iki ayrı yürek daha atıyordu. Annemin beni bağrına basışındaki o şefkati hatırladım. Sıra gerçekten bende miydi? Bu acımasız, fırtınalı dünyayı onlara nasıl tarif edecektim? Onları kötülüklerden nasıl koruyacaktım?

Sıkıca kenetlenen ellerim kendiliğinden karnımın üzerine kaydığında, göğsümün ortasına tarif edilmez bir huzur dalgası yayıldı. Anladım ki anne olmak; her kadının ruhunda saklı tuttuğu, yalnızca doğru zamanı ve doğru dokunuşu bekleyen kadim bir hismiş.

"Aha yine bayıldı!"

Mete, aldığı haberin ağırlığıyla bir kez daha kendinden geçip sedyeye devrildiğinde, kafamı iki yana sallayarak kahkahamı tutamadım. Koskoca komutan, ikiz lafını duyduğu an nakavt olmuştu.

"Ya bu çocuk ne zaman uyanacak?"

Çilingir’in endişeli sesiyle Barış araya girdi, sabırsızca elini salladı.

"Çocuk mu? Adamın çocuğu oluyor."

Hafifçe tebessüm edip araya girdim.

"Çocukları oluyor Barış."

Caner gözlerini tavana dikip derin bir sabır çekti. Amcalık fikri bünyesine biraz ağır gelmişti anlaşılan. Ona bakıp güldüğümde başını iki yana salladı. Selçuk oturduğu yerden kalkıp ağır adımlarla sedyeye ilerledi. Mete’nin yüzünde saçma, şaşkın ama tarifsiz tatlılıkta bir tebessüm donup kalmıştı. Selçuk eğilip hafifçe yanağına birkaç tokat indirdi.

"Alo! Mete, kalk oğlum kendine gel."

Hem sarsıyor hem de küçük tokatlarla uyandırmaya çalışıyordu. Mete gözlerini aralayıp mahmurca Selçuk’a baktı.

"Ne oldu lan?"

Selçuk gözlerini devirip derin bir iç çekti, ardından bıkkın bir ifadeyle bana döndü. "İşin var senin bu adamla kızım, gerçekten işin var..." Sonra tekrar Mete’ye eğildi. "Mete, müjde! Eyşan doğurdu, çocukları askere uğurluyoruz şimdi!"

Gözlerimi belerterek Selçuk’a baktım. "Selçuk!"

Mete, "Ha? Ne çabuk..." diye mırıldanıp gözlerini tekrar kapattığında avucumu alnıma vurdum. Odada neşeli bir kahkaha tufanı koptu. Alev ile Yonca kıkırdayarak beni izliyordu. Ayaklarımı yataktan sarkıtıp yavaşça yere bastım. Selçuk hemen koluma girip destek oldu. Sedyenin kenarına ilişip Mete’nin alnına düşen nemli saçları geriye doğru okşadım.

"Mete... Uyan haydi, şapşal herif."

Gözleri anında açıldı. O mavi derinlikler doğrudan benimkilerle buluştuğunda yüzünde yine o pişmiş kelle gibi gülümseme belirdi. Doğrulmaya çalışırken derin bir nefes alıp dudaklarını alnıma bastırdı. Sonra bakışları Yonca’ya kaydı.

"Yonca babanları ara. Biraz yüzüm düzelsin, ardından Trabzon'a gidiyoruz."

Annemle babam hayatta olmadığı için beni Yonca’nın ailesinden isteyeceklerdi. Ailemden tek kalan büyüklerim Dirvana ile Gülhatun’dan istemeyeceklerdi. Ne olursa olsun, geçmişte ailemin evliliğine rıza göstermemiş kişilerin benim yuvama gölge etmesini istemezdim.

Mete çenemi nazikçe kavrayıp yüzümü kendine çevirdi. Kaşları çatılmıştı.

"Yüzün niye düştü senin hatun? Bir şey mi oldu?"

Sadece gözlerine baktım. Ağzımı açıp tek kelime etmeme gerek yoktu; o beni okurdu. Kimsesizliğim yüzüme vurmuştu bir an ama yalnız değildim ki... Abim vardı, omuz omuza çarpıştığım kardeşlerim, bacılarım vardı.

Mete’nin göğsünden mırıltı gibi bir "Yapma şöyle..." sesi yükseldi ve beni bir anda fırtınadan korur gibi göğsüne çekti. Kokusu genzime dolarken, yanaklarımdan süzülen yaşları ancak o zaman fark edebildim. Midemin gurultusuyla derin bir nefes bıraktım.

“Acıktım ben," diye boğuk bir sesle mırıldandım.

Mete beni hafifçe geri çekip yüzüme baktı. Derin bir nefes alıp gözümün kenarından süzülen yaşı dudaklarıyla sildi.

"Ne dedin sen?"

"Açım dedim. İki can taşıyorum ben burada, acıktım!"

Gözlerini kısıp başını salladı, odadakilere bakıp alaycı bir tavırla baktı. "Başladı bizim mesai," dedi ve bakışlarını bana çevirdi. Mavileri parıldayarak bana gülümsedi ama benim gözüm yüzündeki taze yaralara takıldı. Sol kaşındaki bandaj, göz altındaki morluk, dudağındaki patlak... Yine de gülümsüyordu.

"Çok ağrın var mı? Gerçekten nasılsın?" diye fısıldadım.

Burnunu saçlarıma gömüp derin bir nefes çekti.

"İyiyim gülüm ben. Hadi karnımızı doyuralım, çocuklarımız aç kalmasın."

Kalkmak için elimi uzattım, tuttu ama hamle yapmadı. Çilingir bir anda yanımızda bitti, Mete’nin önünde sırtını dönüp yere çöktü. Mete muzipçe burnuma dokundu.

"Aşkından ölüp tutuştuğum kapına gelirken yolda ayağımı burktum," diyerek Çilingir’in boynuna sarıldı. Çilingir hiç zorlanmadan Mete’yi sırtlayıp ayağa dikildi. Mete bana yukarıdan bakıp elini uzattı.

"Düşerseniz, düşerim."

Mavi gözlerini kırpıştırdı ve ellerini yine Çilingir'in göğsünde bağladı.

"Gidelim Çilingir."

"Nereye gideceğiz?" diye sorduğunda Mete, derin bir nefes aldı.

"Eyşan'ın evine gideceğiz, yürü. Giderken de yiyecek bir şeyler alalım."

Selçuk ve Alev yanıma gelirken derin bir nefes alıp onlarla birlikte yürümeye başladım. Kubilay ve Yonca, arkamızdan gelirken Caner ve Barış, kol kola önümüze geçip Mete ile Çilingir'e yetiştiler. Caner, hafifçe yürürken Mete'ye bir şey söyledi. Mete, elini Çilingir'den ayırıp Caner'e savurduğunda tokattan nasibini alan Barış oldu.

Gülerek onlara baktığımda Alev'in ve Selçuk'un koluna girdim. Yavaş adımlarla peşlerinden yürüyüp askeriyenin dışına çıktık. Çilingir, Mete'yi Range Rower'a götürürken Selçuk kolumdan ayrıldı. Osman ile yan yana yürümeye başladıklarında Osman, Deniz'in ensesinden tutup kendine çekti ve Selçuk'un arabasına ilerlediler. Kubilay ve Yonca'da onların peşinden giderken Lara, Caner'e doğru ilerledi.

Barış, Caner'in yanından ayrıldığında Alev, beni Range Rower'ın yanında bıraktı. Kapıyı açıp Çilingir'in Mete'nin arkasında durdum. Ne olur ne olmaz ellerimi havaya kaldırdığımda bir an için dengesini koruyamadı bana doğru yalpaladı.

Mete "Lan!" diye korkuyla bağırdı.

Ben tam geriye doğru düşecekken hızla döndü, elini belime atıp hızla kendine doğru yasladı. Düşmemek içinde sırtını arabaya dayadı. Ürktüğü için hafif irileşmiş mavi gözleriyle bana bakıp "Tuttum," dedi ve derin bir nefes verdi. Elini yavaşça belimden çektiğinde yavaşça ayaklarının üzerine bastı ve bir eliyle arabadan destek alırken kapıyı açtı. Arabaya binip sola doğru kaydığımda bindi ve kapıyı kapattı.

Konvoy halinde eve vardığımızda Caner, Mete'nin inmesi için elini uzatmıştı. Mete, Caner'in elini geri çevirmeden seri bir şekilde arabadan indiğinde bir anlığına durdu ve kafasını eğip bana baktı. Gülümseyerek elini uzattığında elini tutarak kapıya doğru yaklaştım. Mete, bir adım geriye çekildiğinde arabadan inip kapıyı kapattım.

Alev ve Lara ellerindeki yemek poşetleriyle apartmana geçtiklerinde kapıda bizi Cemile bekliyordu. Gülerek bana baktığında kollarımı açıp ona da sarıldım.

"Hayırlı olsun gülüm, Allah, analı babalı büyütsün," dedi.

"Âmin," dediğimde kenara çekilip geçmemiz için kapıyı tuttu. Hep birlikte koyun misali eve doluştuğumuzda hızla beni ve Yonca'yı koltuğa oturttular. Yonca'ya baktığımda gülümseyerek beni izliyordu.

"Rahatlığa hoş geldin."

Kıkırdadım.

"Hoş buldum."

Birbirimize bakarak gülmeye başladığımızda Kubilay'ın sesini duydum.

"Mete abi şimdiden geçmiş olsun," dedi ve o da gülmeye başladı. Mete, sehpanın üzerindeki yemeklerin üzerlerini açarken bir an durdu ve Kubilay'a baktı.

"Neden?" diye sordu.

"İkiz abi, ikiz çocuk bakmak zordur."

Tek kaşımı kaldırıp Mete'ye baktığımda kaşlarını çattı.

"Sana ne oğlum benim çocuklarımdan? Ben bakarım çocuklarıma. Çocuklarım onlar benim. Çocuklarım."

Kubilay'a verdiği cevap hoşuma gitmişti ama sadece onun çocukları mıydı? Kollarımı göğsümde bağlayıp kaşlarımı kaldırdım.

"Onlar senin çocuklarında ben emanetçi miyim? Benim de çocuklarım değil mi, Mete?"

Selçuk'un "Ufff," dediğini işittiğimde Mete'nin yüzüne kal geldi.

"Koyayım götüne Kubilay," diye mırıldanıp yutkundu ve boğazını temizledi. Sağ elinin parmaklarını birleştirip 'Bak gerizekalı' dercesine havaya kaldırdı, ardından bana baktı. 

"Hayatım, Kubilay hani 'Mete abi şimdiden geçmiş olsun' dedi ya ondan dolayı çocuklarım dedim," dedi ve gözlerini büyüttü. "Ben tek başıma yapmadım ya bu işi! Konuşturma beni milletin içinde."

Gözlerim utançla büyüdü. Mete, gözlerini devirip yemeklerin ağızlarını açmaya devam etti. Boğazımı temizleyip damağımı şıklattım.

Terbiyesiz herif.

Kimse bir şey demeden yemeklerini yemeğe başladıklarında Mete, eline aldığı çatala küçük bir et parçası takıp oturduğu koltukta bana doğru yaklaştı ve çatalın altına elini yaklaştırdı. Çatalı havaya kaldırıp bana uzattığında ifadesiz yüzüyle dudaklarıma uzattı. Dudaklarımı aralayıp çataldaki eti aldım.

Kubilay'ın konuşacağını hissettiğimde hızla ona baktım ve gözlerimi kıstım. Susup yemeğini yemeğe devam ettiğinde ağzımdaki lokmayı yutup Mete'ye geri baktım. Çatalına aldığı eti yine bana uzattığında yeniden ağzımı aralayıp eti aldım ve çiğnemeye başladım. Onun yemediğini fark ettiğimde önümdeki çatalı alıp bir parça et taktım ve ona uzattım.

Yutkunup kafasını iki yana salladı.

Kaşlarım çatıldığında kaşlarını yukarıya kaldırıp indirdi.

"Yenge o şimdilik yemesin."

Çilingir'in sesiyle ona baktığımda gözlerini kapatıp kafasını salladı. Mete'ye geri döndüğümde elindeki çatalla ağzımı açmamı bekledi. Orada ne yaşamıştı? Gerçi orada yaşattıklarını yaşasaydım büyük ihtimalle bende yiyemezdim.

"Aç ağzını."

Mete'nin sesiyle düşüncelerimden ayrılıp dudaklarımı araladım ve eti aldım. Mete’nin orada ne yaşadığını ne tür işkencelerden geçtiğini düşündükçe midem düğüm düğüm oldu. Lokma boğazıma dizildi. Yonca’ya işaret edip hızla banyoya koştum. Klozetin önüne çöküp midemdeki her şeyi çıkardım.

O kurşun…

Çilingir saniyelerle yetişmeseydi Mete şu an yanımda olmayacaktı.

Midemdeki her şey klozete dökülürken öksürdüm. Sırtıma yaslanan elle titreyerek sağ elimi kaldırdım ve sifona bastım. Klozeti kapatıp sağ dirseğimi yan bir şekilde klozete koyup alnımı yasladım.

"İyi misin Eyşan?"

Alev'in sesiyle belli belirsiz sallayıp öksürerek doğruldum. Alev'in yardımıyla kalkıp dişlerimi fırçalayıp kenardaki gargaramla ağzımı çalkaladım. Kusmuk tadından kurtulduğumda bakışlarımı aynaya çevirdim. Elimin içiyle ağzımı sıyırıp suları sildim ve kafamı iki yana salladım.

"Kalkamadığı için gelemedi," diye fısıldadığımda Alev, aynadaki görüntümün yanına yaklaştı. "O yüzden şimdi biz ona gidiyoruz ve sen düzgün bir şekilde yemeğini yemeğe devam ediyorsun. Üzme adamı."

Kafamı sallayıp omuzlarımı hafifçe geriye ittirip kütlettim ve gülümseyerek banyodan çıktım. Yonca, geçmem için kenara kaydığında kendi yerime oturup Mete'ye baktım. Bakışları Çilingir'e doğru çevrilmişti ve çenesi gergindi. Omzuna hafifçe dokunduğumda derin bir iç çekip bana doğru döndü. Ağzımı açıp bekledim. Gözlerini kapatıp hafifçe kafasını iki yana salladı, çok geçmeden açtı ve çatala et takıp dudaklarıma yaklaştırdı.

Alıp çiğnemeye başladığımda mavi gözlerine odaklandım. Onun müptelası olduğu o bakışı atmaya çalıştım. Gözlerindeki kırgınlık bir an olsun söndü ve dudaklarında buruk bir tebessüm oluştu. Gözlerini kaçırıp çatala salata taktı ve elini altına yasladı. Ağzımı açıp salatadan aldığımda küçük bir tebessüm etti ve kenardaki peçeteye uzandı. Dudaklarımın kenarına hafifçe bastırdığında çiğnemeye devam ettim.

Yemek faslı bittiğinde Çilingir, Osman'a Osman ise Cemile'ye fısıldayarak bir şeyler sormuştu. Cemile elindeki mide koruyucuyu Çilingir'e verdiğinde Çilingir ayağa kalktı ve bize doğru yaklaştı. Ellerimi Çilingir'e uzatıp kaşlarımı çattığımda ilacı elime bırakıp kenardan uzatılan su bardağını da Mete'ye uzattı. Mete'ye dönüp ilacı dudaklarına yaklaştırdığımda hafifçe gülümsedi ve dudaklarını araladı.

Şifa olsun.

İlacı ağzına bıraktığımda bakışlarını kaçırdı ve suyu yudum yudum içmeye başladı. Suyu içerken kazağının altındaki sargıyı fark ettim. Elimi kazağına uzatıp hızla yukarıya kaldırdım. Elime konan elle elim, kazaktan düştü.

"Ne yapıyorsun Eyşan?" diye sesini yükseltti bir anda.

Vurulmuştu işte. O kurşun tenini delip geçmişti.

Mete, dişlerini sıkıp bakışlarını gözlerimden çekti.

"Biraz diğer odaya geçer misiniz? Ben kalkamıyorum," dedi. Sesi, bir fısıltı kadar yumuşak ama yine de emredercesine kararlıydı. Bakışları odanın kapısında sabitlenmişti. Gözlerinin ferinde beliren yorgunluk, gizlemeye çalıştığı acının ipuçlarını veriyordu. Ben, hiçbir şey söyleyemeden onun kazağına baktım. O kazağın altında bir yara vardı. O silah patlamıştı ve vurulmuştu. Belki de Çilingir yetişmeseydi daha kötü şeyler yaşanacaktı.

Kapı usulca kapandığında, çenemde elinin sıcaklığını hissettim. Parmakları nazik ama kararlı bir şekilde yüzümü çevirdi. Gözlerim onun kararlı bakışlarıyla buluştuğunda, kaşları çatılmış, yüzünde hafif bir sitem vardı. Başını iki yana sallayarak derin bir nefes aldı.

"Yapma," dedi. Sesi sakin ama otoriterdi. Kaşlarını kaldırdı, gözleri doğrudan benimkilere kilitlenmişti. "Önemli bir yara değil. Çilingir adamı vurduğunda kurşun sıyırıp geçti sadece. Derin değil."

Gözlerimin buğulanmaya başladığını hissettim. Duygularım göz pınarlarımdan taşıp yüzüme yansırken, onun damağını şıklatıp başını hafifçe arkaya atmasını duydum.

"Ya! Senin benim canıma kastın mı var?" dedi. Sesi, sertliğinin altında gizli bir şefkat taşıyordu. "Niye sürekli ağlıyorsun? Dayanamıyorum lan senin ağlamana. Ağlayacaksan mutluluktan ağla, hüzünden değil."

Elleri, çenemde bir an durduktan sonra yüzümden kayıp yanına düştü. Bakışları, yüzümde dolanan gözyaşlarına kayarken, hafifçe gülümsedi. Yorgun ama nazik bir gülümsemeydi bu.

"O silah patladığında düşündüğüm tek şey sendin. Ama sen? Şu hâline bak, şu gözlere bak. Şimdi de beni sen öldürüyorsun," diye ekledi, alaycı bir kahkaha atmaya çalışırken yüzünü buruşturdu. Ağrılarını saklamaya çalıştığı açıktı.

O an içim titredi. Ona her şeyin yolunda olduğunu söylemek istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Yalnızca elimi uzatıp yüzüne dokunabildim. Gözlerimi kaçırmadan bakarken, onun gözlerinde saklı o koca ağırlığı hissediyordum. Dudaklarını dudaklarımın üzerine yaslayıp öylece bekledi.

"Hatun, ben sana geri döneceğim dedim, yaralarımla döndüm. Şimdi sen de bana bir söz ver." diye fısıldadı ve gözlerimin içine baktı. "Beni iyileştirmek istiyorsan, mutlu olacaksın. Artık sorumluluklarımız var. Çocuklarımız olacak, onlar için mutlu olmak zorundayız," dedi ve gözlerini kapatıp hafifçe dudaklarıma bastırdı. Gözlerini açıp geri çekildi.

Boğazını temizleyip gözlerini kıstığında kafamı salladım. Onlar için ve senin için her şeyi yaparım dercesine baktım. Sol dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı, dudaklarını öne doğru büzüp havada bir öpücük gönderdi.

"Gelebilirsiniz!" diye bağırdı ve arkasına yaslandı. Odanın kapısı aralandığında bizimkiler yeniden yerlerine yerleşmişlerdi. Çilingir ve Selçuk hafifçe bize bakıp birbirlerine baktılar ve birbirlerine göz kırpıp önlerine döndüler. Caner, Lara'nın omzuna koyduğunda bakışları Mete'ye çevrildi. 

"Bu arada biz oraya gittiğimizde nerede kalacağız?" diye sorduğunda Mete'nin bakışları Yonca'ya çevrildi. Bir süre gözlerini kırpıştırdı, düşünüyormuşçasına bekledi. Sonra bakışları sehpanın üzerine çevrildi ve hafifçe yanağının içini dişledi. Yonca, bu duruma hafifçe kıkırdadı ve gülerek koluma girdi.

"Bizim evin arkasında kalan vadinin, solundaki evde kalırsınız," dediğinde Mete, bakışlarını sehpadan çekti ve Yonca'ya baktı. Kafasını salladığında Caner, yeniden Mete'ye baktı.

"Valla bunun daha bohçası var, yüzüğü var, evi var. Ölme eşeğim ölme," dediğinde Mete, gülerek kafasını iki yana salladı. Bir an için bakışlarım Osman’a takılı kaldı. Osman gözleri dalgın, bana bakıyordu.

"Nereden nereye..." dedi hüzünlü bir tebessümle. "Sen hatırlamazsın belki Eyşan ama ben hatırlıyorum. On yaşındaydık, bizi Şırnak’a gönderirlerken elinde bir düğmeyle bana bakıp dedin ki: 'Üniformamdan kalan tek şey bu. Sol kolumdakini sakladım, sağ kolumdakini Mete’ye verdim.'"

Dudaklarımda büyük bir gülümseme olduğunda Mete'nin şaşkınca bana baktığını hissedebilmiştim ama ona rağmen bakışlarımı Osman'dan çekmedim.

"Sana o gün 'Onun bizimle gelmesini ister miydin?' diye sorduğumda sen kafanı salladın. 'Anneme söyledim ama bizimle gelemez, ikizi var ağlar dedi,' dedin. Sonra gözlerini arkamdan gökyüzüne çevirdin. 'Ama gözleri bizimle, masmavi.' diyerek baktın. Sizin bağınız ta o zamandan beri hep içinizdeydi. Araya seneler girmesine rağmen o bakışı yine görüyorum."

Gözlerimi kapatarak kafamı iki yana salladığımda Alev'in sesini duydum ve gözlerimi açtım.

"Oha, yani aslında o zamandan beri Eyşan, Mete'yi istiyordu."

Kubilay, şaşırmış bir şekilde Mete'ye bakarken kafasını iki yana salladı.

"Peki düğmeyi ne yaptınız komutanım?" diye sorduğunda Mete, hafifçe gülümsedi. Parmaklarını boynundaki zincire attı. Künyesinin yanında sallanan o eski üniforma düğmesini çıkardı avucuna.

"Her zaman buradaydı."

Utanarak gözlerimi kaçırdığımda baktığım yer Mete olmuştu. Mavi gözlerindeki parıldamayla beni izledi. Çilingir'in heyecanlı bir şekilde el çırptığını duydum.

"Adamlardaki aşka bak be," gülümsemem büyürken Osman'ın yeniden sesini duydum.

"Ayrıca tiki olmayanlara da-"

Osman'ın cümlesini Mete, alaycı bir şekilde kesti.

"Osman," dedi uyarıcı bir uzatmayla.

Tiki olmayanlara ne yapıyordum ki?

"Ben hiçbir şey hatırlamıyorum?"

Mete, gülerek bana döndü.

"Boş ver hatırlama."

Gözlerimi devirdim ve Osman'a baktım. Osman, gülerek Mete'ye bakmaya devam etti ama ardından bakışlarını bizimkilerde gezdirdi.

"Sıkıntı şu ki Eyşan o zamanlar 't' harfini 's' olarak söylüyordu."

Mete kahkahayı basıp elini alnına vurdu. Salondakiler durumu anlayıp gülüşmeye başlayınca rezilliğin eşiğinden dönmek için hemen atıldım.

"Hohohohoho!" diyerek seslerini bastırıp Osman'a baktım. "Oşman, Oşman oşuruğa düşman!"

Cemile, Osman'a bakarak gülmeye başladığında Osman'ın kızardığına yemin edebilirdim ama kanıtlayamazdım. Kubilay ve Deniz yana doğru kıvrılarak kahkaha atmaya başladıklarında Kubilay, eliyle dizini dövüyordu.

"Ayyy, ayyy. Eyşan abla peki şunu hatırlıyor musun?" dedi ve Osman'a baktı. "Osmanlı Lokumu."

Ayıp ettin dercesine baktım.

"Kendi taktığım lakabı nasıl unuturum," deyip Osman'a baktım. Artık morarma evresine geçiş yapmıştı. "Çayını şekersiz asla içmiyordu. Bizde ona Osmanlı Lokumu diyorduk. Ta ki şekerini bulana kadar."

Bu sefer Cemile'de kızarmaya başladığında salondaki kahkahalar yükselmişti. Deniz ve Kubilay, yavaşça devrildikleri yerden karınlarını tutarak doğruldular.

"Ay durun çatlayacağım artık," dedi, Deniz. Çilingir, kolundaki saate bakıp ağırca ayağa kalktı.

"Yavaştan kaçalım," dedi ve Mete'ye baktı.

"Sen ne yapacaksın?" diye sorduğunda Mete, bana baktı. Ondan yalnız kalmak istemiyordum. Hızla Çilingir'e baktım.

"Siz gidersiniz. Mete, burada benimle kalsın. Osman'da bizimle kalsın," dediğimde kafasını salladı ve montunu giymeye başladı. Yavaşça ayağa kalktığımda Yonca'nın açtığı gövdeye sarıldım. Ayrılıp Alev ve Lara'ya sarılıp onlardan da ayrıldım. Mete'ye baktığımda Çilingir ile ellerini kaldırıp havada çaktılar. Tok bir ses salonda yankısını bıraktığında sallayıp bıraktılar.

Selçuk ile de aynı selamlaşmayı yaptıklarında dudaklarında büyük bir gülümseme vardı. Onların arasındaki büyümeye başlayan bağa hayran olmamak mümkün değildi. Kötü bir şekilde başlayan tanışmanın bu raddeye gelebileceğini kimse ummazdı. Evde, yalnızca Osman, Cemile, ben ve Mete kaldığında yavaşça koltuğa çöküp Mete'ye baktım ama o bana değil Osman'a bakıyordu.

"Osman, beni odaya götürsene," dedi ve bana baktı. "Sende gel."

Osman, ayağa kalkıp Mete'nin önünde eğildi ve bekledi. Mete, hafifçe kollarını Osman'ın boynuna dolayıp öne doğru geldi. Osman, onunla birlikte ağırca ayağa kalktı ve odaya doğru yürüdü. Önlerine geçip kapıyı açtım ve odaya girip geri çekildim. Birlikte içeriye girip Mete'yi yatağın üzerine bıraktı ve elini omzuma koyup odadan çıktı.

Küçük adımlarla dolabın önünde durup kapaklarını açtım. Osman, bazı günler burada kalıyordu. Ondan dolayı iki tişört ve iki eşofman altı çıkartıp ikisini de yatağın üzerine bıraktım. Kenardaki yorgan ve yastığı alıp kapıyı açtım.

"Osman, Mete'nin üzerini değiştirmeyi unuttun. Kendi üzerini de değiştir," dediğimde kafasını salladı ve yeniden içeriye gitti. Elimdeki yorganı koltuğun üzerine bıraktığımda Cemile'nin bakışlarını fark ettim. Yüzü hafifçe kızarmıştı. Gözlerimi kıstığım sıra kafasını iki yana salladı. İşaret parmağımı ona doğru salladım.

"Fazla gürültü yapmayın."

Daha fazla kızardığında hafifçe kıkırdadım. Utangaç tavırlarla koltuğu açtı ve yorganla yastığı üzerine koydu. Kenardaki koltuğun yastığını aldığında gülümsedim.

"Tek yastık yetmiyor mu?" diye alayla sorduğumda elini kaldırıp savuracaktı ama tek kaşımı kaldırdım. Gözlerini devirip göz ucuyla bana baktı. Kapı açıldığında Osman'ın yanından odaya girdim ve kenardaki pijamalarımı giydim. Yatağa geçip Mete'nin sağ doğru uzattığı koluna kafamı yaslayıp ona baktım. Sol eli karnımın üzerine yaslandığında bakışları gözlerimde dolandı.

Küçük bir iç çekip sağ kolunu hafifçe kıvırdı. Ona doğru dönüp sağ elimi belinin üzerine attım. Parmakları yavaşça hareket ederken bakışları gözlerimdeydi.

"İkizlerimiz..." diye fısıldadı Mete, sesi büyülü bir rüyadaymış gibi hayranlık doluydu. "Hâlâ inanamıyorum."

"İnan Mete," dedim elini sıkıca tutarak. "Bizim mucizelerimiz onlar."

Mete'nin yüzünde o kararlı ama nazik ifadeyi gördüm. Eli saçlarımın arasında gezindi, bakışları bir an uzaklara dalar gibi oldu.

"Biliyor musun, Eyşan..." dedi düşünceli bir şekilde. "Sen çok iyi bir anne olacaksın."

Bu sözler beni hem şaşırttı hem de içimde bir sıcaklık oluşturdu. "Belki de yeterince iyi olamam... Belki de..."

O an Mete, elini çeneme koyarak yüzümü kendisine çevirdi. Gözleri gözlerimin içine işliyordu, sesi bu kez daha güçlüydü.

"Bunu biliyorum, çünkü seni tanıyorum. Beni kaç kez hayatta tuttuğunu, bu timi nasıl bir arada tuttuğunu unuttun mu? Sen her zaman güçlü oldun Eyşan ama aynı zamanda sevgi dolusun. Bu çocuklar senin kollarında dünyanın en güvende olduğu yerde olacaklar."

Gözlerimin dolmaması için kırpıştırdım. Mete'nin söyledikleri, içimdeki korkuları bir an için dağıtmıştı. "Ama ya... onları koruyamazsam?" diye fısıldadım.

Mete başını iki yana salladı, karnımın üzerine koyduğu elini sıkıca tuttu. "Eyşan, biz ikimiz her şeyi birlikte atlattık. Bu savaşın ortasında bile, birbirimize tutunduk. İkizlerimiz de bu gücü hissedecek. Ve ben buradayım. Seni ve onları korumak için ne gerekiyorsa yapacağım."

Derin bir nefes aldım. Mete'nin güveni, içimdeki o sarsılmaz gücü yeniden hissettiriyordu. "Senin gibi bir babaya sahip olacaklarını bilmek... sanırım biraz daha cesur olmamı sağlıyor," dedim hafifçe gülümseyerek.

Mete bana yaklaşıp alnımı öptü. "Sen zaten cesursun, Eyşan. İkizlerimiz için de benim için de."

Mete, elini karnımın üzerinde gezdirirken bir an için durdu. Hafifçe gülümseyerek, "Hatun?" dedi. "Sence kime benzeyecekler?"

Kıkırdadım, onun bu soruyu sorarken yüzündeki heyecanı görmek beni gülümsetmişti. "Eminim biri senin gibi inatçı, kararlı ve biraz fazla korumacı olacak. Diğeri de belki benim gibi..." dedim, sonra durakladım.

"Güzel," diye tamamladı Mete, bana bakarak. "Ama aynı zamanda sevgi dolu, cesur ve güçlü."

Yanaklarımın kızardığını hissettim, bakışlarımı kaçırmaya çalışırken Mete'nin eli çeneme dokunup yüzümü tekrar kendisine çevirdi.

"Ciddiyim, Eyşan," dedi. "Onlar senden ilham alacak. Bizim yaşadıklarımızı belki hiç yaşamayacaklar ama senin hayata bakışın onlara yön gösterecek. Ve şunu biliyorum ki... bu dünyaya iki küçük kahraman bırakacağız."

Gözlerim doldu. "Ama Mete," dedim, endişe dolu bir tonla. "Bizim dünyamız... savaşlar, tehlikelerle dolu. Onları böyle bir yere getirmek doğru mu sence?"

Mete bir an duraksadı, sonra derin bir nefes alıp kollarını sıkıca etrafıma sardı. "Doğru ya da değil, Eyşan," dedi, sesi sakin ama bir o kadar güçlüydü. "Onlara verebileceğimiz en büyük hediye bu dünyada bizimle olma şansı. Onlara sevmeyi, güçlü olmayı ve her şeye rağmen ayağa kalkmayı öğreteceğiz. Tıpkı senin bana öğrettiğin gibi."

Bir süre konuşmadan, birbirimize sarılarak uzandık. Sessizliği Mete bozdu.

"Peki, isimler hakkında düşündün mü?" diye sordu, gözlerinde alaycı bir parıltı.

Gülümseyerek başımı salladım. "Henüz değil. Ama sen düşünmüşsündür, itiraf et."

Mete omuz silkti, sanki söylediklerinin pek de önemli olmadığını vurgulamak ister gibiydi. "Sadece birkaç fikir..." dedi, ama sesindeki heyecan gizlenemiyordu.

"Paylaş bakalım," dedim merakla.

"Eğer bir kız olursa," dedi, gözlerimi yakalayarak. "Belki Toprak. Toprağımdan bir parça."

Gülümsedim. "Ve erkek için?"

"Belki Kaan," dedi. "Kısa, güçlü, anlamlı."

İsimleri kafamda tartarken, kalbimde bir sıcaklık hissettim. Mete'nin bu kadar düşünceli olması beni derinden etkiliyordu.

"Toprak ve Kaan." diye mırıldandım. "Güzel fikirler."

"Tabii bu sadece başlangıç," dedi Mete, alaycı bir şekilde kaşlarını kaldırarak. "Eğer senin önerilerin varsa, onları da duymak isterim."

Başımı omzuna yasladım, kollarını etrafıma sardı. "Henüz düşünmedim," dedim. "Öncelikle cinsiyetlerini öğrenmek için dört ay daha beklememiz gerek."

Mete gülümsedi, alnıma küçük bir öpücük kondurdu. "Ay, o dört ay geçer mi kız?" dediğinde kıkırdayarak kafamı salladım. Bir an için aklıma Caner ile ikiz olduklarını getirdim.

"İkizler hakkında nasıl hissediyorsun? Hani, senin ve Caner'in ikiz olduğunuz gibi... Bu gerçekten nasıl bir duygu?" diye sordum, biraz da düşünerek.

Mete, gözlerini kısıp gülümsedi. "Yani, biz Caner'le birbirimizi tam olarak anlayan türdeyiz," dedi, hafifçe omuzlarını silkeleyerek. "Ama tabii, bu biraz da karmaşık. Bazen her şey çok kolay, bazen de bir anda birbirimizi çıldırtabiliyoruz."

Gülümsedi, ama o gülüşünde tanıdık bir espri vardı.

"Hiç birbirinizin yerine geçtiniz mi?" diye sordum, daha çok şaka yaparak. "Yani, Caner'le sen birbirinizin yerine geçebiliyor musunuz?"

Mete, gülerek başını iki yana salladı. "Olabilirdi, saçlarını boyamasaydı," dedi, gözleri parlayarak. "Bizim aramızda tam bir 'ikiz' ilişkisi var. Ama o kadar eğlenceli değil tabii, birinin yerini almak bazen işlerimizi zorlaştırıyor. Bir de her zaman birbirimize göz kulak oluyoruz, yani ben Caner'in kafasında ne olduğunu az çok tahmin edebilirim."

"Bunu da düşündüm," dedim, hafifçe gülümsedim. "Eğer ikizler büyüdüğünde, birine bir şey söylesem, diğeri de hemen devreye girerse, ne olacak?"

Mete, gözlerini kısıp, "O zaman işte tamamen karmaşa başlar," dedi, daha çok espri yaparak. "Ama ikizlerin her zaman biraz 'şeytanlık' tarafı vardır, biliyorsun. Birinin ne yapacağını tahmin etmek, diğerine bakarak bazen zor olabilir."

Evet, sanırım ikizlerin nasıl bir şey olduğunu hâlâ çok net anlamış değildim ama Mete'nin söyledikleri, içinde bir şeyler uyandırdı. Bu ikizler, gerçekten hem eğlenceli hem de karmaşık bir macera olacak gibi hissediyordum.

Mete'nin söylediklerinden sonra biraz düşündüm. İkizlerin dünyası gerçekten o kadar karmaşık mıydı? Mete'nin ve Caner'in birbirlerine karışabilmesi, bazen birbirlerini çok iyi anlamaları ama bir yandan da birbirlerini çıldırtabilmeleri... Galiba bu, bizde de olacak. Yani, ikizler büyüdüğünde, her şeyin biraz daha çılgınca, biraz daha kaotik bir hâle gelmesi kaçınılmaz gibiydi ama belki de bu, onların özelliğiydi.

Bir yanda, ikizlerin küçük bir şey yaparak, hepimizi nasıl şaşırtacağını hayal ettim.

"Birinin bir şey yapması, diğerinin ne zaman devreye gireceğini tahmin etmek imkânsız olamaz mı?" diye sordum, biraz da kafamda canlandırmaya çalışarak. "İkizler büyüdüğünde, ikisi de sürekli birbirlerinin arkasında mı olacak, yoksa her biri ayrı bir şeyler mi yapacak?"

Mete, yine gülümseyerek "Bunu bilmek zor," dedi. "Ama bir şey var, ikizler bir şekilde birbirlerinin duygularını hissediyor. Yani, biri bir şey hissettiğinde, diğerinin de hissedebileceğini düşündüm. Bu, biraz ürkütücü olabilir. Ama bir şekilde bu bağlılık da özel. Birlikte büyüyüp, her şeyde birbirlerini kollamaları gibi bir şey."

Mete'nin söyledikleri kafamda dönüp duruyordu, ikizler, onların büyümesi, nasıl bir bağları olacağı... Her şey bir anda daha gerçek olmuştu, sanki bir şeylerin başlangıcı gibiydi. Ama şimdi, her şeyden önce biraz rahatlamaya, dinlenmeye ihtiyacımız vardı. Birbirimize fazla yüklenmeden, her şeyin geçmesini beklemek, sabırla kabul etmek gerekiyordu.

Başımı onun omzuna yasladım, sıcaklığını hissederek derin bir nefes aldım. Mete'nin elleri belimde, o da yavaşça gözlerini kapatmaya başlamıştı. O an, her şeyin biraz daha huzur içinde olduğunu hissettim.

Bir süre sessiz kaldık. Hiçbir şey konuşmadık. Sadece birbirimizin varlığını hissettik. Varlığımız bir diğerine güç veriyordu, başka hiçbir şeye gerek yoktu. Yavaşça gözlerim kapanırken, içimdeki her şey sakinleşti. O an, her şeyin doğru yerde olduğunu düşündüm.

Şu an, her şeyin en önemli kısmı sadece huzurdu.

28 Mart 2022 – 23:00 / Şırnak

Caner Cenk Çakır, Ağzından

"Lokman, ver oğlum müziği!"

Dudaklarımın arasındaki sigaranın dumanı gözlerimi yakıp geçerken, başımı mekânın ahşap kolonlarını titreten o ağır basa ritmik bir şekilde kaptırdım. Elimdeki viski bardağını parmaklarımla adeta ezere kavramıştım. Bardağın kenarlarından süzülen buz gibi nem, loş ışıkların altında birer cıva damlası gibi parlıyordu. Bir an için etrafımdaki gürültü, kalabalığın uğultusu ve zihnimdeki her şey buharlaştı. Dünya bir noktaya sıkıştı ve o noktada sadece Lara dans ediyordu.

Işıkların ve gölgelerin onun kıvrımlı bedeninde açtığı o tehlikeli parıltılar, geceye adeta meydan okuyordu. Her bir salınışı, zihnimde inşa ettiğim bütün duvarları tek hamlede yıkacak kadar güçlüydü.

Amca olmamı kutluyorduk.

Dudaklarımdaki sigarayı dişlerimin arasında sabitleyip, yüzüme yayılan o sinsi gülüşle Barış’a döndüm. Yüzünde, bu gece başımıza geleceklerden habersiz o neşeli piç gülüşü vardı. Sol elimi kaldırıp sigarayı dudaklarımın arasından çekip aldım. Kulağı yırtan müziğe karşılık verebilmek için Barış'ın hizasına doğru eğildim.

"Vay be! Mete’nin baba olacağını hiç tahmin etmiyordum!" diye bağırdığımda, Barış kahkahayla geri çekildi. Gözlerindeki o parıltıyla kafasını sallayıp tekrar kulağıma yaklaştı.

"Valla badi, ne yalan söyleyeyim ben de beklemiyordum!" dedi ve bakışlarını pistte adeta birer alev gibi tutuşan Alev ile Lara’ya çevirdi.

Benim gözlerim ise tek bir noktaya çivilenmişti: Lara. Olduğum yerde hafifçe sallanırken bakışlarımı onun hareketlerinden bir milim bile kaçırmıyordum. Özgürdü. O kadar pervasızca, o kadar çabasızca süzülüyordu ki pistte, sanki etrafındaki her şey sırf ona hizmet etmek için orada var edilmişti.

Gözlerim bu görsel şölenin tek bir salisesini bile kaçırmak istemiyordu. Zamanın geçiciliğini iyi bilirdim ama o an, o sonsuz ana hapsolmak için ruhumu satabilirdim. Sigaramın son dumanı geceye karışıp yok olurken, Lara’nın baygın, arzudan ağırlaşmış gözleri doğrudan gözlerimle çakıştı. Dudaklarının kenarında sinsi, tatlı ama çok tehlikeli bir gülümseme belirdi. Söylemediği binlerce kelimeyi o bakışa sığdırmıştı. Bense sadece başımı salladım ve bardağımdaki viskiyi tek dikişte boğazımdan aşağı akıttım.

Bu kadın yangının ta kendisiydi.

Gözlerindeki o sönmeyen fırtına, her adımımdaki o doğal yırtıcılık... O anın tek somut gerçeği, bu kadının benliğimi diri diri ele geçirmesiydi. Geceyi de geleceği de onun ayaklarının altına sermek gibi bir şeydi bu. Bakışlarının alkolün etkisiyle iyice bulandığını gördüğümde boş viski bardağını sertçe bistro masaya bıraktım. Barış’la göz göze geldik. Elimi kaldırıp "Çıkalım" anlamında kısa bir hareket yaptım. Kafasıyla onayladı.

Barış, Alev’in yanına doğru adımlarken ben doğrudan pistin ortasına, onun çekim alanına süzüldüm. Kollarımı arkasından uzatıp sıkıca karnına doladım. Sırtını göğsüme yapıştırıp kalçasını ritmik bir arsızlıkla bana doğru sürttüğünde, omuriliğim boyunca yıkıcı bir elektrik akımı yayıldı. Alt dudağımı kanatırcasına ısırdım ve başımı kulağının hizasına indirdim.

"Gidelim artık, geç oldu," diye mırıldandım sert bir fısıltıyla.

Kafasını geriye yatırıp beni onaylarca salladı. Karnındaki ellerimi gevşetip kolumu omzuna attım, onu gövde kütleme yapıştırırcasına kendime kilitledim. Sol kolunu belime sardığında bakışlarım Barış'ı buldu. Elini salladığında yürümeye başlayıp barın çıkışına doğru ilerledik. Dışarıya çıktığımızda müzik arkamızda boğuk bir gümbürtüye dönüştü.

"Ne ile gideceğiz?" diye sorduğunda bakışlarımı caddede gezdirdim. Köşedeki taksilere baktığımda üzerinde siyah tişörtü olan taksi şoförü, arkasındaki taksiyi işaret edip bizi işaret etti.

"Oraya doğru gidelim," deyip yürümeye başladığımızda belime sarılı el biraz daha sıkılaştı. Taksinin arka kapısını açıp Lara'nın binmesini beklerken Barış'a baktım.

"Yarın görüşürüz," dedim ve taksiye binip kapıyı kapattım. Şoförün aynadaki bakışlarına kilitlendim.

"Güneydoğu evine."

Sürücü başıyla onaylayıp gaza bastığı an, Lara’nın ıslak, sıcak dudakları ve o yakıcı nefesi tam şah damarımın üstünde bitti. Bu kadının böyle habersiz, kuralsız hamleleri zihnimdeki bütün sigortaları attırmaya yetiyordu.

"Dağ evine mi gidiyoruz?" diye fısıldadı kulağıma.

Hafifçe yutkundum, boğazım çöl gibi kurumuştu. Kafamı yavaşça sallamakla yetindim. Bakışlarımı zorlukla taksinin buğulu camına çevirip dışarıdaki karanlığı izledim.

Sakın, salakça bir şey yapmayın.

Zihnimin içinde o kadar bulanık, o kadar arsız düşünceler cirit atıyordu ki, içlerinden en temiz, en makul olanını çekip çıkararak orada kalmaya zorladım kendimi. Evet, ona deliler gibi arzu duyuyordum, onunla bir şeyler yaşamak için yanıp tutuşuyordum ama bugün, bu gece olmazdı. İkimizin de kanında alkol gezinirken bu durumun zevke dönüşeceğinden şüphem yoktu; fakat ben o anın lekesiz olmasını, ikimizin de zihninin berrak olduğu bir zamanda yaşanmasını istiyordum.

Bir süre sonra virajlı yollardan geçip dağ evinin önüne vardığımızda cüzdanımı çıkardım. Taksimetredeki rakama bakıp cebimden çıkardığım beş yüz lirayı şoföre uzattım, ardından Lara’ya baktım. O kendi tarafındaki kapıyı açıp gecenin ayazına doğru indiğinde ben dikiz aynasındaki gözlerle buluştum.

"İyi geceler Şenol," dedim.

Şenol, göz ucuyla aynadan bana bakıp gülümsedi.

"İyi geceler istihbaratçı."

Gülerek taksiden indim ve kapıyı kapattım. Bakışlarım, ahşap evin kapısının önünde kollarını birbirine sarmış, soğuktan hafifçe büzülmüş halde bekleyen Lara’ya çevrildi. Üzerindeki kalın kabana rağmen dağ havasının ayazı tenine işlemeye başlamıştı. Adımlarımı hızlandırıp cebimden anahtarları çıkardım. Kapıyı açabilmem için kenara çekildiğinde anahtarı kilide sokup iki tur çevirdim.

Lara’nın buraya gelişi ilk değildi.

Sadece uyumuştunuz.

Lara içeri girer girmeden Amerikan tezgâha doğru yürüyüp kendine bir bardak su doldururken ben arkasından ağır kapıyı kapattım. Üzerimdeki kabanı çıkarıp hemen girişteki ahşap askılığa astım. Ona doğru döndüğümde suyunu bitirip bardağı tezgâha bıraktığını ve doğruca merdivenlere yöneldiğini gördüm. Peşinden ağır ve yorgun adımlarla merdivenleri tırmandım. Üst kata ulaştığında elini kulpa attı ve odamın kapısını açtı.

Çok değişik, tamamen bana özel kurgulanmış bir odamdı burası.

Hemen sağda küçük bir kapı vardı; içeride iki tane misafir yatağı bulunuyordu. Kapıdan girdiğinde tam karşında devasa, yere yakın, gömme bir yatak yükseliyordu. Sol tarafta ise ahşap kaplamalı, yukarıya doğru süzülen özel bir merdiven vardı. O merdivenlerin sonunda, üst katta ise harcadığım her bir kuruşu sonuna kadar hak eden, buharı eksik olmayan o küvetim yer alıyordu.

Rahatına, lüksüne düşkün bir piçsin.

Söylemene gerek yok, biliyorum.

Lara üzerindeki kabanı sıyırıp attı ve kendini yüzüstü yatağın ortasına bıraktı. Gülümsememi gizlemeden yatağa yaklaştım. Sol dizimi yatağa gömüp bedenimin ağırlığını ellerimle iki yanına verdim. Eğilip dağılmış saçlarının arasına, kokusunu ciğerlerime kazıyan derin bir öpücük kondurdum.

Ben bu kadına deliler gibi aşıktım ve o da bana aşıktı.

Geriye doğru çekildiğimde, ciğerlerinden süzülen o ağır ve düzenli nefes sesinden uyuya kaldığını anladım. Yavaşça yataktan uzaklaştım. Üzerimdeki gömleğin eteklerini pantolonumdan çıkarıp düğmelerini tek tek açtım. Yavaş adımlarla ahşap merdivenlere yönelip üst kata, küvetin olduğu alana çıktım. Bakışlarımın ilk durağı, küvetin üzerinde hafifçe yükselen o ılık buhar oldu. Sistem her zamanki gibi suyu tam ideal sıcaklıkta hazır tutmuştu.

Kenarda duran siyah raftan özel losyonumu elime aldım ve kapağını burkarak açtım. Şişeyi burnuma yaklaştırıp kokladığımda dudaklarımda kendiliğinden bir tebessüm belirdi. Kokusu; insanı boğmayan ama zihne kazınan, taze, odunsu ve karakteristik bir parfüme sahipti.

Yani, doğrudan benim kokumdu.

Çok egoistsin.

Biliyorum.

Elimdeki losyondan küvetin içindeki ılık suya cömertçe akıttım, kapağını kapatıp siyah rafa geri koydum. Suya baktığımda gözlerim hafifçe kısıldı; losyonun sütlü yapısı suyun berraklığını tatlı bir şekilde kırıp rengini bulandırmıştı.

Rahatlamaya ihtiyacımız var Zirve.

Üzerimdeki gömleği, altımdaki pantolonu ve iç çamaşırlarımı çıkarıp kenardaki kirli sepetine bıraktım. Çoraplarımı da çıkarıp bedenimi yavaşça sıcak suyun kollarına bıraktım. Başımı küvetin eğimli kenarına yaslayıp gözlerimi kapattım. Kollarımı iki yana açarak küvetin köşelerine sabitledim. Losyonun kaygan ve besleyici dokusu suya karıştıkça, günün ve gecenin tüm yorgunluğu kaslarımdan süzülüyor; adeta tüm hücrelerim yeniden inşa ediliyordu.

"Demek bensiz keyif ha?"

Lara’nın o uykulu ama hınzır sesiyle irkilerek kollarımı indirdim ve omzumun üzerinden arkama baktım. Gözlerinde o alaycı, meydan okuyan ifadeyle bana bakıyordu. Şaşkınlıkla gözlerimi pörtlettim.

"Sen uyumuyor muydun?" diye sorduğumda, ellerini üzerindeki kazağın eteklerine götürdü.

Hızla önüme dönüp alt dudağımı sertçe dişledim. Siktir... Bu kadın ne yapmaya çalışıyordu? Ben zaten irademin sınırlarında geziniyor, kendimi zor tutuyordum.

"Gözlerini kapat," dediğinde boğazım kurudu, hafifçe yutkundum.

Gözlerimi kapatıp başımı tekrar geriye yasladım. Suyun sıcaklığı vücudumda gezinip kaslarımı gevşetirken, küvetin içinde biraz daha kayarak sakinleşmeye çalıştım. Zihnimdeki uğultuyu bastırmaya çalışırken Lara’nın ıslak zemindeki yavaş ayak seslerini dinliyordum. Yanı başımda, neredeyse bir soluk kadar yakınımda durduğunu hissettim.

Bir adım daha yaklaşmıştı.

"Bir adım daha atma," diye mırıldandım ama sesim pürüzlü, neredeyse fısıltı gibi çıkmıştı. Onun varlığını her hücremde hissetmek, aramızdaki bu çıldırtıcı gerilimi sonuna kadar tatmak istiyordum ama bir yandan da içimdeki o mantıklı ses frenlerime basıyordu.

Lara, küvetin geniş kenarına oturduğunda suyun yüzeyinde oluşan küçük dalgalar bedenime çarptı. Aramızdaki mesafe tehlikeli bir şekilde kısalmıştı ama yine de gözlerimi açmadan, sadece onun varlığını hissetmekle yetinmeye çalışıyordum. En sonunda dayanamayıp gözlerimi açtım ve bakışlarımız kilitlendi. O alaycı, kışkırtıcı bakışlarını doğrudan gözlerimin içine dikmişti.

Ne düşündüğünü, beni nasıl bir sınava sokmak istediğini çok iyi biliyordum. Ama her şeyin ötesinde, ben bu kadına hayrandım. Onun bu cesur, kural tanımaz, asi tavrı... Beni her defasında yeniden kendine mahkûm ediyordu.

"İstediğin her şeyi biliyorum," dedim, sesim her zamankinden daha kalın ve pürüzlü yankılandı buğulu banyoda. "Ama bugün olmaz."

Lara’nın gözlerindeki o alaycı ışıltı bir anlığına geri çekildi. Sözlerim aramızdaki buharın içinde asılı kaldı, zaman durdu. O kadar yakındık ki tutsam benim olacaktı ama bir o kadar da sınırların arkasındaydık. Kelimelerim, onun içindeki o hırçın mücadeleyi tetikliyordu. Ne düşündüğünü okumak, bir sonraki hamlesini görmek istiyordum ama bu gece sabrımı sonuna kadar sınamalıydım.

Lara, sabırsız ama tatlı bir yenilgiyle başını hafifçe eğip gülümsedi.

"Biraz daha yakın olamayacak mıyız?" dediğinde, sesi bu kez çok daha yumuşak, çok daha derin ve davetkârdı. Ama ben hâlâ o direncin arkasındaydım.

"Biraz daha yakın olmak... Belki de seni daha fazla kaybetmeme neden olur," dedim, sesimi yavaşça düşürerek. Gözlerimi tekrar kapatıp derin bir nefes aldım, kendimi suyun sıcaklığına bırakmaya çalıştım ama onun o yakıcı bakışlarından kaçamayacağımı biliyordum.

Lara’nın suskunluğu, etrafımızdaki havayı daha da ağırlaştıran devasa bir yoğunluk yarattı. Gözlerim kapalıydı, suyun rahatlatıcı etkisi tenimdeydi ama Lara’nın varlığı her bir saniyeyi kurşun gibi ağırlaştırıyordu. Bir adım daha atmak istiyordu, bunu tenimin üzerindeki gözeneklere kadar hissediyordum. Bense kendimi geride tutmak için zihnimle savaşıyordum. Onunla bu kadar yakın olmak...

İçinde kaybolmak...

Sus lan!

İkimizin de iliklerimize kadar hissettiği bu ortak gerilim, o tek adımı atmayı imkânsız kılacak kadar zorlaştırıyordu. O sessizliğin içinde, gecenin nereye sürüklendiğini görebiliyordum. Kalbimin göğüs kafesimi döven ritmini duyabileceği kadar yakındık. Bu kadar yakınlık; insanı hem hazdan boğar hem de diri diri yakardı.

Gözlerimi kapalı tutmaya devam ederken aklımdan bin bir türlü düşünce geçiyordu. İçimdeki baskı her saniye biraz daha büyüyordu. Bu kadına direnmek dünyadaki en zor şeydi. Kendimi serbest bırakmak, her şeyin bir anda patlamasına izin vermek... Ama hayır, bu gece farklı olmalıydı.

Bu gece bir sınırımız olmalıydı; fakat o biraz daha yaklaşırsa, kurduğum bütün barajlar yıkılacaktı.

Bunu bilmek üzerimdeki yükü artırıyordu. Belki de o sınırı geçmeye cesaret edemeyen, korkan bendim. Birbirimize dokunacak kadar yakın, ama bir o kadar da uzaktık. Bu mesafe, belki de birbirimize olan amansız direncimizin bir kanıtıydı. Fakat bir yandan da ona doğru çekilmekten başka hiçbir çarem yoktu. Lara’ya bir adım daha yaklaşırsam, dönüşü olmayan bir derinlikte kaybolacaktım.

"Beni bu kadar yakından hissetmek istemiyor musun?"

Sesiyle birlikte içimdeki fay hatları kırıldı. Bu kadına 'hayır' demek, hayatımın en zor sınavıydı.

Açıkta kalan omuzlarımda onun sıcak ellerini hissettiğim an irkilerek gözlerimi açtım. Yutkunarak ellerimi kaldırdım ve narin bileklerini kavradım. Hazdan ve arzudan koyulaşmış o mavi gözlerini gördüğümde, boğazım düğümlendi, bir kez daha yutkunmak zorunda kaldım.

O mavi... Sadece derin ve sakin bir deniz değildi; içinde her an her şeyi yutabilecek vahşi bir fırtına barındırıyordu. Şehvetli, istekli ama aynı zamanda bir tüy kadar kırılgan ve net... Her geçen saniye zihnimdeki gerçeklik biraz daha bulanıklaşıyordu. O gözler bedenimde tutuşturduğu ateşi körüklüyor, bense o yangına tamamen teslim olmamak için son gücümle savaşıyordum. O mavi okyanus beni içine çekiyordu; bir milim daha yaklaşırsam o derinliklerde boğulacağımı biliyordum.

Kafamı yavaşça iki yana salladım.

"Bugün değil dedim," diye fısıldadım, sesim arzudan pürüzleşmişti.

Lara, bileklerini sıkan ellerime baktı. Ardından hiç beklemediğim bir hamleyle hafifçe yükseldi ve küvetin içinde, dizlerimin üzerine oturdu. Islak ve sıcak teninin benimkine temas ettiği o an, kontrolümü tamamen kaybederek alt dudağımı sertçe dişlerimin arasına aldım. Lara’nın bakışları dişlediğim alt dudağıma kaydı, diliyle kendi dudaklarını yavaşça yaladı.

Soluklarım, ciğerlerim cayır cayır yanıyormuşçasına harlanırken alt dudağımı serbest bıraktım.

"Bu geceden sonra ya beni suçlarsan?" diye sordum, gözlerinin en derin noktasına bakarak.

Bakışları gözlerimde kenetlendi, başını ağır ağır iki yana salladı. Suçlamayacaktı.

O halde günah benden gitti.

Burnumdan derin, sert bir soluk verdim. Bileklerini tutan ellerimi kaydırıp dolgun kalçalarını kavradım ve onu kendime doğru sertçe çektim. Elleri refleksle yanaklarıma yaslanırken dudaklarımı aralayıp üst dudağını hırsla yakaladım. Emip dilimi sabırsızca ağzının içine gönderdiğimde, bedenini sürtünerek bana daha da mühürledi.

!YETİŞKİN İÇERİK UYARISI! OKUMAK İSTEMEYENLER İÇİN BÖLÜM BURADA SONA ERMİŞTİR.

Caner'in Öneri Şarkısı: Die For You - The Weeknd

Ateşiyle resmen yakıp kavuruyordu; ama bu gece onun o aceleci tavrına uyup kontrolü ellerine bırakmaya hiç niyetim yoktu. Bedenimi sadece hırslı bir tutkuyla değil, göğsümün tam ortasında ona karşı büyüttüğüm o devasa, yer yer canımı acıtan sevgiyle teslim etmek istiyordum.

Sıcak, dar ve ıslak vajinası sikimin sertliğine yaslandığı o ilk an, boğazımda devasa bir yumru oluştu. Gırtlağımdan kopan pürüzlü, boğuk bir hırlama banyonun buharına karıştı. İnanılmaz bir arzuyla öne eğilip dudaklarıma yapışmak, beni tamamen kendi ritmine çekmek istedi. Bedenini sikime sürtmeye başladığında, sağ elimi hızla kaldırıp çenesini sertçe kavradım ve başını geriye doğru iterek onu durdurdum. Mavi gözlerinin içine, bakışlarımı bir milim bile çekmeden kilitledim.

"Acele yok Lala," dedim, sesimdeki o kendinden emin, karanlık ama bir o kadar da sahiplenici tonla. "Ateşi sen yaktın ama ritmi ben belirlerim."

Mavi gözlerinde çakan fırtınayı izledim bir süre. Bu kadın... Yüzündeki her bir hat, kirpiklerinin ıslaklığı, dudaklarının üzerindeki o çaresiz arzu... Sadece bedenime değil, ruhumun en karanlık kuyularına bile hükmediyordu. Onu sevmek, uçurumun kenarında durup rüzgâra karşı yürümek gibiydi. Güvensiz, tehlikeli ama çıldırtıcı derecede güzel. Onu tamamen içime çekmek, varlığımla sarmalamak istiyordum.

Mavi gözleri şaşkınlıkla ve kışkırtıcı bir öfkeyle büyüdü. Dudaklarını dişleyip bedenini üzerime tekrar sürtmeye çalıştığında, bu kez sol elimle belini sıkıca kavradım. Onu kucağımdan kaldırıp, direkt küvetin soğuk ve geniş mermer kenarına oturttum. Bacaklarını iki yana açıp mermere yasladığımda, suda ıslanmış pürüzsüz bedeni karşımda tamamen savunmasız kaldı.

Gözlerimi bir an bile gözlerinden ayırmadan, suyun içinde dizlerimin üzerine yükseldim. Aramızdaki bu ani güç değişimi ortamdaki havayı iyice ağırlaştırmıştı.

"Ne yapıyorsun Caner?" diye sordu nefes nefese. Kalçası soğuk mermerin üzerinde hafifçe titriyordu.

"Sana bu oyunun benim kurallarımla nasıl oynandığını gösteriyorum," dedim, yüzüme hafif, piç bir tebessüm oturtarak.

İki bacağını da ellerimle tutup küvetin kenarlarına doğru iyice sabitledim. Beni öpmek, boynuma sarılmak için can attığını gözlerindeki o hırslı bakışlardan görebiliyordum. Ama dudaklarına yaklaşmak yerine, bakışlarımı yavaşça aşağıya, bacaklarının arasına indirdim. Zevkten şişmiş, ıslanmış klitorisi tam karşımda duruyordu.

Yavaşça öne eğildim. Soluğum o hassas noktasına çarptığında Lara’nın omurgası yay gibi gerildi. Dilimin ucunu sertçe o noktaya bastırıp yukarı doğru uzun, ağır bir hat çizdiğimde, dudaklarından banyonun duvarlarında patlayan vahşi bir çığlık koptu.

"Siktir... Caner!"

"Sessiz ol," diye mırıldandım, dudaklarımı teninden ayırmadan.

Dilimi zevk sularının aktığı o dar yarığa kökledim. Ağzımı tamamen o sıcaklığa gömdüm. Dilimi içeri sokup hırsla, ritmik bir şekilde emmeye başladığımda ellerimle uyluklarını sıkıca kavrayıp kıpırdamasını engelledim. Küvetteki losyonlu odunsu kokumla, onun kendi arzusu birbirine karışmıştı. Onu çıldırtana, kalçası kontrolsüzce titreyene kadar dilimle acımasız bir tempo tuttum.

İçerideki duvarlarını dilimle esnetiyor, her emişimde onu biraz daha çizginin dışına itiyordum. Parmaklarımı bile kullanmadım; sadece dilimin ve dudaklarımın baskısıyla onu hazdan ağlayacak raddeye getirdim.

"Caner... Yalvarırım!" diye bağırdı, elleri ıslak saçlarıma gömülüp başımı daha da kendine bastırmaya çalışırken. "Aklımı kaçıracağım, yetmiyor!"

Geri çekilip yüzüne baktığımda, kalbimin göğüs kafesimi yırtacak gibi çarptığını hissettim. Bu kadına öyle bir bağlıydım ki, sadece bedenine değil, ruhunun kıvrımlarına da dokunmak istiyordum. Yüzüne dökülen ıslak saç tellerini narin bir dokunuşla kulağının arkasına ittim. Parmak uçlarım yanağında süzülürken, onun dünyadaki en kıymetli hazinem olduğunu düşündüm. Sert, tavizsiz adammışım... Hepsi bu kadının tek bir bakışıyla yerle bir oluyordu işte.

Yavaşça yükseldim. Dudaklarım onun ıslaklığıyla parıldarken yüzüne doğru yaklaştım. Bana doğru uzanan dudaklarını es geçip, kendi zevkinin tadını alması için dudaklarını sert, ıslak bir öpücükle mühürledim. Diliyle kendi tadını hissettiğinde gözleri arzudan tamamen karardı. Sert ve anlık bir hareketle onu küvetin kenarından tutup kendime doğru çektim. Kendi sırtımı küvetin mermerine yaslayıp kucağıma yerleşmesini sağladım.

Belini iki elimle sıkıca kavradım. Tırnaklarım teninde iz bırakırken, o an zihnimden geçen tek şey bu kadını hayatımın sonuna kadar koruma arzusu oldu. Onunla bu dağ evinde, dünyanın geri kalanından uzakta kalmak; sadece onun kokusuyla uyanıp onunla kaybolmak istiyordum. O benim sığınağımdı, bu sert ve kurallarla dolu dünyada nefes alabildiğim tek vahamdı.

Zevkten şişmiş, ıslanmış klitorisi tam sikimin sert başıyla temas halindeydi.

Sikimin şişmiş başını o ıslak, sızlayan girişine dayadım. Yüzlerimiz arasındaki birkaç santimi kapatıp alnımı alnına yasladım. Acele etmeden, milim milim içeri süzülmeye başladım. Vajinasının duvarları sikimi öyle amansız bir baskıyla sıktı ki, nefesim boğazımda tıkandı. Şiddetli bir kasılmayla yarısına kadar girdiğimde durdum.

"Siktir... Öyle darsın ki," diye inledim gözlerinin içine bakarak. "İçindeki sertliğimi hissedebiliyor musun?"

"Caner... Durma..." dedi, ellerini omuzlarıma geçirip tırnaklarını etime bastırarak.

Belinden sıkıca tuttum ve tek bir sert, acımasız hamleyle kendimi onun içine gömdüm. Rahmine değdiğim o an Lara’nın çığlığı banyonun tavanında patladı. Gözleri hazzın büyüklüğüyle geriye doğru kaydı.

Hiç beklemeden belini kavrayıp sert ve derin bir ritim tutmaya başladım. Aşağıdan yukarıya attığım her vurucu darbede küvetteki su arkamızda çalkalanıyor, fayanslara dökülüyordu. Dudaklarımız birbirinden bir milim bile ayrılmıyordu. Her vuruşumda gözlerinin içine bakıyor, bende bıraktığı etkiyi izliyordum.

Sol elimi kısa saçlarının arasına gömüp başını öne çektim ve dudaklarına yapıştım. Ağzının içine kükrercesine inlerken, kalçamın temposunu daha da vahşileştirdim. Göğsünü avcumun içine alıp sıkarken, ritmim kontrolden çıktı.

"Mahvediyorsun beni..." diye mırıldandım dudaklarının arasına. "Bütün aklımı alıyorsun."

"Sen de beni..." dedi kesik kesik. "İçimdeki... Ah! Çok derin..."

Vajinasının içindeki amansız kasılmalar sikimi ezmeye başladığında, onun ilk zirveyi yakalamak üzere olduğunu anladım. Durmadım. Kalçasını daha da kendime çekip en acımasız açıyla içine vurmaya devam ettim. Bedenlerimiz birbirine çarptıkça çıkan o ıslak sesler banyoyu dolduruyordu.

“Haydi bebeğim,” diye mırıldandım dudaklarına doğru. “Benim için gel.”

Göz gözeyken sürdürdüğüm o vurucu ritim, bedenindeki son dayanma noktalarını da bir bir yıktı. Sözlerim dudaklarının arasına döküldüğü an, Lara’nın gözleri hazzın son eşiğinde geriye doğru kaydı. Bacakları kalçalarımın iki yanında kontrolsüzce titremeye başladı, parmakları sırtıma öyle sert gömüldü ki tırnaklarının etimi yarıp geçtiğini hissettim.

"Caner!”

Banyonun buğulu tavanında patlayan çığlığı, içimdeki vahşi adamı tamamen özgür bıraktı. Vajinasının duvarları sikimi amansız, ritmik darbelerle ezmeye, beni o sıcaklığın içinde adeta hapsetmeye başladı. O ilk zirvenin kasılmalarıyla sarsılırken durmadım; belini iki elimle kavrayıp kalçamı diplerine kadar bastırdım, en derin noktasına kilitlenip onu hazzın ikinci fırtınasına doğru sürükledim.

Aşağıdan yukarıya savurduğum son birkaç acımasız hamleyle rahmine köklendim. Bedenlerimiz birbirine her çarptığında küvetteki sütlü su banyonun mermerlerine sıçrıyor, ortamın sıcak buharı ciğerlerimizi yakıyordu. İçimdeki o devasa tutku ve göğsümü patlatacak gibi duran sevgi tek bir noktada birleşti. Gırtlağımdan kopan, banyonun duvarlarında yankılanan yırtıcı bir inlemeyle kendimi onun sıcaklığının tam ortasına bıraktım.

İçine akarken başımı geriye atıp nefesimi boğazımda kilitledim. Kaslarım şiddetle sarsılırken, sıcaklığım onun derinliklerini tamamen doldurdu. Lara’nın içindeki o amansız darlık, boşalışımın her bir dalgasında sikimi emermişçesine sıktı. Bedenlerimizin birleştiği o an, dünyadaki bütün gürültü kesildi.

İkimiz de nefes nefese kalmış halde birbirimize tutunurken, alnımı onun ıslak alnına dayadım. Kalplerimizin göğüs kafeslerimizi döven ritmi, küvetten taşan suyun fayanslara damlama sesine karışıyordu. Omuzları hıçkırır gibi kalkıp inerken başını boyun girintime gömdü. Solukları cildimi dağlıyordu.

Ilık su ikimizin etrafında durgunlaşırken, kucağımda bitkin halde yatan bu kadına baktım. Saçlarının ıslaklığını, göğsümün üzerinde hırsla inip kalkan gövdesini, yanağından süzülen o tatlı zevk damlasını izledim. İçimdeki o sert, tavizsiz adam silinmiş; yerine tamamen bu kadına teslim olmuş, onun varlığıyla tamamlanan bir Caner kalmıştı.

Elimi ensesine koyup yüzünü yavaşça yukarı kaldırdım. Gözkapakları ağır ağır aralandığında, o mavi denizlerin süzüldüğünü gördüm. Dudaklarımda kendiliğinden beliren şefkatli bir gülümsemeyle öne eğilip ıslak göz kapaklarını, ardından burnunun ucunu öptüm.

"Akıl bırakmadın bende güzelim," diye fısıldadım dudaklarının hemen üzerine. "Bütün kalkanlarımı yıktın."

Lara bitkin ama zafer kazanmış bir edayla hafifçe gülümsedi. Parmak uçlarını yavaşça yanağımda gezdirip dudaklarıma küçük, ıslak bir öpücük kondurdu.

"Kural falan dinlemem demiştin," dedi kesik ve pürüzlü bir sesle. "Ateşi kimin yaktığı önemli değil artık... Bu yangında ikimiz de kül olduk."

Onu kucağımdan ayırmadan, bedenimi küvetin mermerine biraz daha yerleştirdim. Sütlü suyun ılıklığı etrafımızı sararken, başını göğsüme yatırdı. Parmaklarımı ıslak saçlarının arasından geçirerek sırtını narin adımlarla okşamaya başladım. Dağ evinin dışındaki ayaz ve rüzgârın uğultusu pencereleri zorlarken, ben sığınağımı çoktan bulmuştum.

 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!