GÜVERCİN

XXXI - YAKLAŞAN KASIRGA

⏱️ 50 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

12, Fahir Atakoğlu

Light of the Seven, Ramin Djawadi

Zor, Güneş

Don’t Go, Christopher Dennis Coleman

🕊️

12 Ocak 2016 / Anıtkabir, Ankara

Selçuk Ege Turalı, Ağzından

Zaman, gökyüzünden süzülen kar tanelerinin içinde nefes alıyordu.

Anıtkabir’e doğru yürürken, ayaklarımın altında ezilen karların çıkardığı o hafif çıtırtıyı dinliyordum. Önümde göz alabildiğine beyazla örtülmüş bir dünya vardı. Atatürk’ün mozolesini çevreleyen o heybetli sütunlar, karla kaplanmış çatılarıyla sanki daha da ağırbaşlı görünüyordu.

Gök, gri bir battaniye gibi üzerimize serilmişti ancak bu grilik, karın saf beyazıyla bir tezat oluşturup görüntüyü büyülü bir manzaraya dönüştürüyordu.

Asena, yanımda yürüyordu. Buz gibi rüzgâr yüzünü kızartmış ama gözlerindeki kararlılığı daha da belirginleştirmişti. Alperen biraz ileride, merdivenlerin başında durmuş etrafı izliyordu.

Bir an gözüm, mozoleye çıkan yoldaki çam ağaçlarına takıldı. Kar, dalların üzerine öyle bir yığılmıştı ki sanki ağaçlar bembeyaz birer asker gibi sıralanmış, Atatürk’e saygı duruşunda bulunuyorlardı.

“İnsanın buradan gidesi gelmiyor be Selçuk.”

Asena’nın kurduğu cümle ile adımlarımı durdurdum. Durup bana baktığında kaşlarımı çattım.

“Neden?” diye sordum. “Hududa gidip rütbeni yükseltmek istemiyor musun?”

Asena, gözlerini kısarak burnundan soluyarak tebessüm etti. Ardından gözlerini heybetli sütunlara çevirdi.

“Bana verilmiş en büyük rütbe, ilk görev yerimin burası olması. Anıtkabir’de askerlik yapmak herkese nasip olmaz, Selçuk.”

Gülümsemesini genişletip bana baktı.

“Zamanında vatanı korumuş bir Başkomutan, ebedi uykusunda bile kendi evinde asklerlerini yetiştiriyor. Öyle bir ruhla yetiştim ki saatler boyu nöbet tutmama rağmen, postalımın içindeki vatka ayaklarımın altında eriyip giderken canım, bir kez olsun acımadı.”

O an Asena’nı yüzünde, kelimelerin ötesinde bir kararlılık gördüm. Biz, Atatürk sevgisiyle yetişen askerlerdik. Bu sevgi, her şeyden ağırdı ve aynı zamanda bizi her adımda daha da güçlü kılıyordu.

Asena, hüzünlü bir nefes alıp bıraktı ve dolan gözlerini kaçırdı.

“16 Ocak 2016 tarihi benim Alpay operasyonumun başlangıcı olacak. Anıtkabir’den ayrılacağız. Sen kendi yoluna gideceksin. Alperen, bozma birliklere atandı. Ee, ben ne olacağım? Alacağım kararların önüme çıkacağını bildiğim bir yola çıkmak zorundayım ve bunu tek başıma yapacağım.”

Asena’nın benim onu takip edeceğimden haberi yoktu. Küçük bir nefes alarak apoletine elimi koydum ve omzunu sıktım.

“Merak etme kardeşim. Bir alo ile ‘Selçuk, yetiş,’ demen yeterli. Bir telefon kadar yakın, bir gölge gibi ensende olacağım.”

Gökyüzünden yeryüzüne düşen karların ağırlaştığını hissettim.

Artık zaman o karların içinde nefes almıyordu. Her bir tanesinde anılarımızı saklıyordu.

16 Ocak 2016 tarihinden itibaren Asena ile yolumuz, görünmez bir çizgi ile çizilmiş ve ayrılmıştı. Hudutta görev yapmaya başladığı an, resmen bir gölge olmuştum. Nereye giderse oraya gidiyor, aradığı ama ulaşamadığı bilgileri bir şekilde önüne koyup çaresiz kalmasını engelliyordum.

Bir gün, o görevlerden birinde karşımda çok güzel bir kadın çıktı. Askerdi. Gözlerindeki ışık beni öyle etkiledi ki gönlümü ona kaptırdım, evlendi benimle. Ona, Asena’yı ve fotoğraflarını gösterdim. Benimle birlikte, o da kız kardeşimi korumaya başladı. Sonra bir oğlum oldu. Oğlum, teyzesini tanıdı. Vatana olan sevgisini, teyzesiyle özdeşleştirdiğim fotoğraflardan öğrendi.

Ben evde emekleyen oğlumun sesiyle huzur bulurken, aynı zamanda kız kardeşimin peşinden emekliyordum. Onu korumak için kendimi adamıştım.

Ta ki eşi ve çocuğum gözlerimin önünde öldürülene kadar.

O gün bende öldüm.

Gölgem kayboldu.

Defin işlemleriyle uğraşırken kız kardeşimin izini kaybettim. Sanki önümde devasa bir dağ vardı ve çatırdayarak parçalarına ayrılıyordu. Dağdan kopan kütleler, üzerime yığılıyor ve beni yerle bir ediyordu.

O günden sonra bir hayalet gibi gezindim.

Görevlerde üzerime sıçrayan kanlarla, eşimin ve bebeğimin öcünü aldım ama içim hiç soğumadı. İçimde hep yanan bir kor vardı ve o kor, beni içten içe kavurdu.

Toparlanmak için bir yerden başlamam gerektiğini biliyordum.

Tarihler 25 Kasım 2019’u gösterdiğinde bir gazete manşeti, bana Asena Gündüz’ün nerede olduğunu acıyla gösterdi. Onu bana emanet eden Ethem ve Yağmur Boduroğlu şehit olmuştu. O günden itibaren takip altına almaya başladım. Yüzümde bir maske ile yakın takibe girdim.

10 Eylül 2021 tarihinde, Raşit Fas’ın adına Çökertme görevine katıldı. O günü hiç unutmuyordum.

Görevden dönüp arabaya doluştuklarında ellerimin altındaki direksiyonu sıkmıştım. Dikiz aynasından baktığım sıra Asena, yüzündeki maskeyi çıkartmış ve gözlerini koltuğun sırt kısmına kilitlemişti.

“Operasyon nasıl geçti?” diye sorduğumda kimse cevap vermedi. Ama ben cevabını biliyordum. Maskemin altından burukça gülümsedim ve aracı çalıştırıp yola koyuldum. Arada dikiz aynasından Asena’yı kontrol ederken Asena, sol bileğine dokunup duruyor, sanki kendi zihninin içine kapanıyordu.

Yaşadıklarımız nabzımıza karışmıştı.

Aldığımız her nefes birer can kırığı gibi batıyordu boğazımıza.

Aracı kaldıkları apartmanın önünde durdurduğumda herkes inmeye başladı fakat yanındaki Alev Atsız ve kız kardeşim kaldı.

Alev Atsız, Asena’nın kolundan tuttuğunda zihninden onu çekip çıkarttı. Bakışları arabanın içinde gezindi ve hızla arabadan indiler. Gaza basıp yola koyulduğumda başımdaki maskeyi çıkarttım. On dakika sonra, Asena’nın kaldığı apartmana yakın şarap dükkanının önünde durdum.

Dükkanın önünde duran biri vardı. Üzerine giydiği paltosunun yakalarını ensesine kaldırmış, ellerini ise ceplerine sokmuştu. Uzaktan bile belli olan çakmak gözleri hemen çaprazında yanan sokak lambasının ışığına kilitlenmişti. Kaşları hafif çatıktı.

Mete Mert Çakır.

Asena Gündüz’ü arıyordu ama onun Eyşan Boduroğlu olduğundan habersizdi. Eline sahte evraklar ulaştırıp bulamamasını sağladığım anları yaşıyorduk. O anlarda sinir krizine giriyor ve etrafındaki herkesin burnundan kan söktürüyordu. İkizi onu sakinleştirmeye çalışırken sinirine hakim olamayıp onunla da kavga ediyordu.

Mete, Mert ismini benim yüzümden sevmiyordu.

Umurumda mıydı?

Hayır.

Kız kardeşimin güvenliği her şeyden önce gelirdi. Mete’yi araştırmaya başladıktan sonra on dokuz sene boyunca Asena’yı aradığını öğrendim. Hiç durmadan, pes etmeden, acıya aldırış etmeden devam etmişti. Savaşın içindeki aşk, tatlıydı. Kaybettiğinde o tatlının aslında acı olduğunu anlardın ama Mete, çoktan o acının ne olduğunu öğrenmişti. O andan sonra Mete Mert Çakır’a bir daha dokunmadım.

Ona açtığım yaraların ardında bıraktığı izleri takip ederek onu da korumaya başladım.

Zaman üzerimizden bir toz bulutu gibi sürüklenirken Eyşan ait olduğu yere, Şırnak Özel Tim Taburu’na döndü. Takibi hâlâ bırakmamıştım. Zorluklar çekiyorlar, ölümler görüyorlardı. Bir gün yolları Çamlıhemşin’e düştü. Peşlerine takıldım ve o gün çok kötü şeyler gördü, Asena. Dedesinin olduğunu öğrendiği evin hemen karşısındaki eve daldı. İçeriden bir silah sesi yükseldiğinde doğal olarak ne yaşandığını merak etmiştim.

O ve diğerleri, babamın tim arkadaşı olan Alparslan Çakır ile bir arabaya doluştular. Nereye gittiklerini öğrenemediğim bir yola çıkarlarken ben, Kutlu Sönmez’in kapısını çaldım. Kapıyı açan adam, kaşlarını çatarak gözlerini üzerimde gezdirdi.

“Kime baktın?”

“İçeriye geçebilir miyim? Züğürt hakkında konuşmaya geldim,” dediğimd çatık kaşları düzeldi ve üzerimi son bir kez süzüp geri çekildi.

İçeriye bir adım attım.

Yılların alışkanlığıyla gittiğim her yerde, bir adım atmadan önce alan kontrolü yapardım. Gözlerim etrafı hızlıca tararken her detayın farkına varmaya çalışıyordum. Ancak bu evin içinde bir şeyler beni rahatsız ediyordu. Havada tarif edemediğim bir ağırlık vardı. Sanki biri beni izliyordu.

Sırtımın her kıvrımında, birinin beni izlediğine dair bir ürperti hissediyordum. Parmaklarım tetikteydi. Nefes alışverişimi yavaşlatmaya çalışsam da içimdeki huzursuzluk kalbimin hızla çarpmasına engel olamıyordu. O sırada merdivene saplanmış çekirdeği gördüm. Kutlu Sönmez, evin kapısını kapattığı an, elimi tabancamın kabzasına götürüp usulca emniyeti açtım. Bakışları korkuyla bana çevrilirken kaşlarımı çattım.

“Eyşan Boduroğlu’ndan ne istiyorsun?” diye sorduğumda sağ elimi omzuna koydum. İrileşmiş gözlerini gözlerimde gezdirdiğinde hâlâ birnin beni izlediğini hissediyordum.

“Kamera mı var?” diye yüzüne hafifçe fısıldadım. Gözlerimi kıstığımda bir saliselik hızla kameraya baktı. Göz bebekleri bendeydi ama şaşı olarak gözleri hareketlenmişti. Kafamı ağırca salladım ve yüzüne doğru biraz daha eğildim.

“Buradan bir silah sesi yükseldi. O kadını kayıt altına mı aldın?”

Sesim sakindi ama içinde barındırdığı anlam, adamın yüzünde bir huzursuzluk belirmesine neden olmuştu. Gözleri bir anlık panik içinde etrafa kaydı. Sonra seslice yutkundu. Ondan bir cevap beklemeden kafamı salladım ve sağ elimin işaret parmağına baktım. Parmağımdaki yüzük, üzerine düşen loş ışıkla hafifçe parlıyordu. İçine yerleştirilen mikrofonu düşündüğümde, dudaklarımın köşesinde alaycı bir gülümseme belirdi.

O sırada adamın bakışlarının, yüzükten omzuma doğru istemsiz bir şekilde kaydığını fark ettim. İkimizin de sırları olduğunun artık farkındaydık.

Adamın yeniden yutkuşunu görmek beni daha da rahatlattı. Yüzüğün içindeki mikrofon, her şeyin kaydını alıyordu.

“Konuş,” dedim, sertçe. “Anlat, ne istiyordun o kadından?”

“Ona bir oyun oynamayı düşünüyordum,” dedi, Kutlu Sönmez. “Evi basacağını biliyordum ve o yüzden kamera kurdum. Onun babası benim oğlumun delirmesine sebep oldu. Onun da canı yansın istedim.”

Kurmuş olduğu cümlelerle dişlerimi sıkıp gözlerimi kendi parmaklarımdan çektim. Gözlerim Kutlu Sönmez’in gözlerini bulduğunda kaşlarımı kaldırdım.

“O halde Eyşan Boduroğlu, sana hiçbir zarar vermedi.”

Kafasını iki yana salladı.

“Vermedi.”

Kaşlarımı indirdim.

“Bugünün tarihi kaç ve biz şu an neredeyiz?”

“6 Ekim 2021, Çamlıhemşin’deyiz.”

Gülümsedim ve elimi omzundan çekip yüzüğümün taşlı yüzeyine dokundum. Kapıyı açıp dışarıya çıktığımda derin bir nefes alarak ellerimi ceplerime soktum. Kız kardeşim, artık çaresiz değildi.

Çünkü bir gün geçmiş, gelecekte karşımıza çıkacaktı.

18 Mart 2022 – 07:00 / Uludağ, Bursa

Asena Eyşan Boduroğlu, Ağzından

Ne?

“Bir yanlış anlaşılma olmalı, uzman çavuşum,” diyen Mete’nin sesi ile kendime gelirken Mete’nin sol eli, sağ elime sıkıca kenetlendi. Sesine yansıyan tedirginlik, elimde bıraktığı sıkılık ile örtüşüyordu. Jandarma memurlarından biri arkasına döndüğünde bize doğru yaklaşan birilerinin olduğunu anlayabilmiştim. Jandarma, hafifçe kenara çekildiğinde Selçuk ve Çilingir, çatık kaşlarıyla hem bize hem de memurlara bakıyordu.

"Günaydın, bir sorun mu var?" diye sorguladı, Selçuk. Jandarma memuru, hiçbir şey demeden bize döndüğünde Selçuk'un kaşları daha da çatıldı.

"Uzman Çavuşum, bir soru sordum," diye üstelediğinde elinde telefon tutan Jandarma memuru Selçuk'a baktı.

"Siz kimsiniz?" diye sorduğunda Selçuk, elini montunun iç cebine attı ve cüzdanını çıkartıp araladı. Cüzdanındaki şeffaf bölmeye sabitlediği kimliğini karşımdaki memura gösterdi.

"Mili İstihbarat Teşkilatı'na bağlı suikast biriminden Selçuk Ege Turalı. Genelde Jandarmalar beni Viran Ege olarak bilir," dediğinde karşısındaki Jandarma, kaşlarını yukarıya doğru kaldırdı. Şaşkınlığı yüzünden okunurken Selçuk, cüzdanını katlayıp cebine geri koydu.

"Viran Ege?” dedi, tüm şaşkınlığıyla. “Siz, Manisa'daki Jandarma Bölüğüne yapılan saldırıyı durduran asker misiniz?"

Selçuk, kafasını salladığında karşısındaki Jandarma, gözlerini irileştirdi.

"Namınızı çok duyduk ama yüzünüzü bilmediğimiz için tanıyamadık, kusura bakmayın. Asena Eyşan Boduroğlu hakkında, Kutlu Sönmez diye birini öldürme teşebbüsünden elimizde bir kanıt var," dedi ve elindeki telefonun ekranını Selçuk'a çevirdi ve izlemesi için kaydı geriye sardı. Selçuk'un kaşları çatılırken gözleri de aynı şekilde kısılmıştı.

"Kutlu Sönmez öldü mü?" diye sorguladı izlerken, Selçuk. Kayıt bittiğinde ise bakışlarını Jandarma memuruna çevirdi. Jandarma memuru kafasını salladı.

"Evet, dün sabah evinde, merdivenlerde ölü olarak bulundu."

Selçuk, ağırca kafasını salladı.

"Peki, bu görüntünün devamı nerede?" diye sorguladığında kaşlarım çatıldı. Aynı ifade, karşımdaki Jandarma memurunun yüzünde de olmuştu.

"Sadece bu vardı?"

Selçuk'un dudaklarında ince bir tebessüm oldu ve işaret parmağındaki yüzüğü çıkartıp sol elinin parmaklarına sıkıştırdı. Yüzüğün üzerindeki siyah bölmeyi açtı. İçindeki küçük mikrofon, kaşlarımın yukarıya doğru kıvrılmasına neden olmuştu.

"O görüntü 6 Ekim 2021 tarihine ait," dedi ve cebindeki telefonu çıkarttı. Ekranını açıp parmaklarını uzunca ekranda dolaştırıp baş parmağı ve orta parmağı arasında sabitçe tuttu. Bir hışırtı olduğunda Selçuk'un sesi gürültüyle yankılanmaya başladı.

“Konuş anlat, ne istiyordun o kadından?”

“Ona bir oyun oynamayı düşünüyordum. Evi basacağını biliyordum ve o yüzden kamera kurdum. Onun babası benim oğlumun delirmesine sebep oldu. Onun da canı yansın istedim.”

Kutlu Sönmez'in sesinden sonra onun sesi yeniden oynadı.

"O halde Eyşan Boduroğlu, sana hiçbir zarar vermedi."

"Vermedi."

"Bugünün tarihi kaç ve biz şu an neredeyiz?"

"6 Ekim 2021, Çamlıhemşin'deyiz."

Kayıt bittiğinde Mete, kenetli ellerimizi okşadı. Selçuk, elindeki telefonu cebine koydu ve elinde tuttuğu yüzüğün siyah üstünü kapatıp işaret parmağına geri taktı. Boğazını temizleyip eliyle beni işaret etti.

"Bu kadın benim manevi kız kardeşim. 2011 yılından beri ben bu kadını koruyorum. 2016'da ailemi kaybettikten sonra izini kaybettim ve saklanma durumunda kaldım. 25 Kasım 2019'da onu bulduğumda, bir hayalet gibi peşinde dolaştım. 6 Ekim 2021 tarihinde o olayın olduğu yerdeydim. 7 Ekim'de de malum Manisa olayı yaşandı."

Derin bir nefes aldı.

"Elimdeki kaynakları sizinle paylaşırım ama kız kardeşimden swap örneği almanıza izin vermem. Asena Eyşan Boduroğlu, bordo bereli bir yüzbaşıdır. Bir süre önce parmak izini kayıtlardan sildirdim. Ondan örnek alırsanız yeniden sisteme düşmek zorunda kalacak."

Kardeşim dediği o kişi bendim; bunca yıl benim için neler yaptığını kelimelerine saklamış, sessizce dile getirmişti. Oysa ben? Ben onun çektiği acıların ne kadarını anlayabilmiştim? Ailesini kaybetmiş, hayatı altüst olmuş bir adamın yasını paylaşabilmiş miydim? Hayır, o yasın büyüklüğünü ancak şimdi anlayabiliyordum.

Selçuk, benim peşimde bir hayalet gibi dolaşırken, benden önce her adımımı düşünmüş, beni tehlikelerden uzak tutmuştu.

Jandarma memuru, alt dudağını dişledi ve sıkıntıyla Selçuk'un yüzüne baktı. Bir adım ona yaklaştı ve elini montunun iç cebine attı. Bir kâğıt çıkarttığında parmaklarının ucunda bir kâğıt vardı, Selçuk'a uzattı.

"Kız kardeşinizi ihbar eden, maktulün öz oğluydu. 'Onun babası benim oğlumun delirmesine sebep oldu. Onunda canı yansın istedim.' demiş ya, arada bir kan meselesi olabilir. Kanıtlarla birlikte karakola geçelim."

Selçuk, Jandarma memurunun uzattığı kâğıdı alıp, iç cebine koydu ve bakışlarını Mete'ye çevirdi. Mete'ye dönüp baktığımda gözlerinde okunmayan bir bakış vardı. Selçuk'a öylesine derin bakıyordu ki anlamını çözememiştim. Selçuk'a baktığımda ise gözlerindeki sakinliğin ardında küçük bir parıltı vardı. Mete'nin bakışını anlamış gibiydi. Kafasını hafifçe eğip kaldırdı ve Jandarma memuruna döndü.

"Gidelim," dediğinde Çilingir'in yanındaki memur, kelepçe çıkarttı. Mete'nin elimdeki eli biraz daha sıkılırken yanındaki Jandarma memuru hızla meslektaşının elinin üzerine elini koydu ve dilini şıklattı.

"Hayır. Sadece bizimle gelmeleri yeterli olur."

Mete'nin burnundan küçük bir soluk verdiğini işittiğimde baş parmağımı işaret parmağına sürttüm. Elini biraz olsun bile gevşetmeyince yutkundum ve Çilingir'e baktım.

"Çilingir, sen bizimkileri alıp oraya geçersiniz," deyip Jandarma memuruna baktım. "Sözlüm de benimle birlikte gelebilir mi?" diye sorduğumda ise memur, kafasını salladı.

Bakışlarımı hızla üzerimde gezdirdim. Altımda siyah bir eşofman altı, üzerimde ise beyaz tişörtüm vardı. Mete, bir süreliğine elimi bırakıp kenardaki askılığa uzandı ve siyah, kendine ait olan atkısını alıp ikiye katladı ve enseme koyup boynumun önünde atkının ucunu katlanmış olan aralıktan geçirdi.

Montumu bana uzattığında alıp üzerime geçirdim. Mete'nin üzerini kısaca süzdüğümde, altında gri eşofman altı ve üzerinde benimki gibi bir beyaz tişört vardı. Bana ait olan mavi atkıyı alıp bana taktığı gibi boynuna sardı ve montunu giyip tezgâhın üzerinde duran telefonlarımızı cebine koydu.

Jandarma memuruna döndü ve elimi tutup "Gidebiliriz," dedi.

Jandarma memurları kapının önünden çekildiğinde Mete, bakışlarını Çilingir'e çevirdi.

"Babamı ara, annemle birlikte hemen buraya gelsinler."

Çilingir, kafasını salladığında Mete ile ellerimiz bağlı bir şekilde evden çıktık. Mete, kapıyı kapattığında arabaya doğru yürüdük. Kapıyı açıp binmem için beklediğinde ellerimizi bir an olsun bırakmamıştı. Binip kapıyı kapattığında bakışlarım dışarıya kaydı. Selçuk'un hızla arabasına yöneldiğini gördüğüm sıra Çilingir, koşarak diğer evlerin kapısına vurmaya başlamıştı.

18 Mart 2022 09:00 / Jandarma Karakol Komutanlığı, Uludağ

Mete Mert Çakır, Ağzından

Boşluk.

Evrenin sonsuzluğuna verilen isim, neden şimdi benim içimdeki sıkıntının en büyük açıklamasıydı?

Parmaklarımı sıkan diğer elimin parmakları bile o boşluğun içini acıyla doldurmama neden olmuyordu. Yalnız bir kişinin varlığı o boşluğu dolduracakken en büyük sıkıntının oraya yerleşmesine neden olmuşlardı.

Bakışlarım Jandarma memurlarının üzerinde gezinirken bir anlığına omzuma dokunan elin sahibine baktım. Selçuk, tüm metanetiyle kafasını sallamış ve bu durumu çözüme kavuşturmak için önümdeki kapıdan içeriye girmek için hareketlenmişti. Ellerim kenetli bir şekilde, çaresizce öylece kalakalmıştım. Kapalı boş bir kapının ardındaki kadını düşünmek, zihnimin en ufak yerini bile telaşa sokmaya yeterli olmuştu.

Gözlerimi sıkıca yumdum ve derin bir nefes aldım. Bütün uğultulu sesler bir anda kesildi ve yalnızlığın sesi o boşlukta var olmaya başladı. Yüzümün buruştuğunu hissederken boşluktaki sessizliğe kulak verdim. Neden 6 Ekim 2021'de yaşanan bir olay, bu şekilde evrilip karşımıza devrilmişti?

İçimdeki sıkıntının adını koyamıyordum.

"Mete."

Selçuk'un sesiyle kapalı gözlerimi açıp ona baktım. Kenetli ellerimi çözüp ceplerime soktum.

"Kanıtları verdim ama bir süreliğine daha burada tutmaları gerekli. Eyşan'dan swap izi alınmayacak, prosedür olarak tutmaya devam edecekler," diye bir açıklama yaptığında yutkunup gözlerinin içine baktım.

Darağacında bir ip vardı ve Eyşan'ı o ipten tak diye almıştı.

Hakkını nasıl öderdik?

Selçuk, gözlerini kısıp kafasını iki yana salladı.

"Şöyle bakıp durma. Bana âşık olduğunu düşüneceğim yoksa," dedi ve güldü. İstemsizce kafamı eğip güldüğümde kafamı iki yana salladım. Aralı dudaklarımdan küçük bir nefes çekip burnumdan bıraktım. Elini omzuma koyduğunda yeniden Selçuk'a baktım. Kaşları çatılmış ve gözleri şüpheyle irileşmişti.

"Bu olayın arkasında başka bir şey var Mete. -tek kaşını yukarıya kıvırdı- Geçmiş neden şu an önümüzde?" diye sorduğunda kafamı iki yana salladım.

"Bilmiyorum ama ardından büyük bir şey gelecek Selçuk ve ben ilk defa, neyin gelebileceğini tahmin edemiyorum."

Sağımda duyduğum kalabalık adım sesleriyle bakışlarımız aynı anda gelen kişilere çevrildi. Hepsinin gözlerinde endişe ve telaş vardı. Osman ile bakışlarımız kesiştiğinde burnumdan bir nefes verdim. Selçuk'un omzumdaki eli düştüğünde Güvercin Timi, etrafımızı sarmıştı.

Osman, "Çilingir'in anlattığı doğru mu Selçuk?" diye sorduğunda Selçuk, kafasını salladı. Osman, kafasını iki yana sallayıp ellerini ceplerine soktu.

"Bakalım karşımıza daha neler çıkacak?" diye burnundan soludu ve sırtını duvara yasladı. Kalabalığın ardından Çilingir, bize doğru yaklaştı ve elindeki poşeti bana uzattı. Ona gelirken Eyşan için kahvaltılık bir şeyler almasını söylemiştim. İçinde bir simit ve ayran vardı. Poşeti elime tutuşturduğunda derin bir nefes aldım, Selçuk'a baktım.

"Yanına inmeye izin verirler mi?" diye sorduğumda kafasını salladı ve sol köşede duran Jandarmaya yaklaştı.

"Asena Eyşan Boduroğlu'ya yemek götürmek istiyoruz. Kaç kişi inebiliriz?" diye sorduğunda Jandarma eliyle iki işareti yaptı. Selçuk, kafasını salladığında bakışları bana çevrildi. Tam konuşacaktı ki ondan önce davrandım.

"Sende gel."

Gülümsedi ve eliyle yolu göstermek istercesine havaya kaldırdı. Birlikte koridoru yürümeye başladığımızda bakışlarım yeri takip ediyordu. Köşeyi döndüğümüzde merdivenleri inmeden durdu. Yerdeki bakışlarımı ona çevirdiğimde gözlerinde sıcak bir parıltı vardı.

"Dik dur Bozkurt, korkma. Elimizdeki deliller sağlam sadece prosedür gereği içeride tutuluyor," dedi ve elini omzuma koyup sıktı. Derin bir nefes verip kafamı iki yana salladım. Onu ilk zamanlar gördüğümde acısını deşmeye neden olacak hamleler yapmıştım.

"Hakkını nasıl öderim Selçuk?" diye sorguladığımda gülümsedi.

"Kız kardeşimi koruyarak. Ha, ayrıca ona yüzük takmakla iş bitmiyor Mete Bey, benim de gönlümü hoş tutman lazım," dediğinde kafamı sallayarak küçük bir gülümsemeye büründüm. Omzumdaki elini çekti ve aşağıya inmeye başladı. Onunla birlikte aşağıya inmeye başladığımda demir parmakları görmeye başlamıştım. Güvercin, sürekli kafese tıkılıp duruyordu.

Bizim geldiğimizi gördüğünde dudaklarında beni büyüleyen ve büyülemeye devam eden o gülümsemeyi bana bahşetti. Her şeye rağmen dik durmaya çalışan bu kadının gücüne hayrandım. Toprak bakışlımın bakışları bir bende bir de Selçuk'ta gezindiğinde elimdeki poşete kaydı. Dudaklarını içe kıvırdı ve bastırdı.

Demir parmakların önünde durduğumuzda elini havaya kaldırdı ve poşete uzandı. Gülerek uzattığımda sağ kenarda kalan tahta sandalyeye oturdu ve bize bakarak yemeğe başladı.

"Hollodoboldonoz mo?"

Deli kadın.

Gülerek kafamı iki yana salladığımda dudaklarımı kapattım ama ona rağmen yanaklarımı gerecek bir gülümsemem kalmıştı.

"Ağzındakini bitir de öyle konuş," diyen Selçuk'a baktı ve gözlerini devirip ayranına uzandı. Onun oturduğu yere doğru yaklaşıp ayranı ellerinden aldım ve üzerindeki folyoyu yarısına kadar sıyırıp ona geri verdim. Ağzındaki lokmayı çiğnerken tebessüm etti ve açtığım ayrandan bir yudum alıp yutkundu.

Benim güzel kadınım.

Her şeyinle nasıl kendine bu kadar büyüleyebiliyorsun?

Eyşan, "Sizce Kutlu Sönmez'i kim öldürdü?" diye sorduğunda derin bir nefes aldım ve Selçuk'a baktım. Selçuk çatık kaşlarıyla bize yaklaştığında kolunu omzuma koyup hafifçe dizlerini kırıp yere çömeldi. Onunla birlikte yere çöktüğümde bakışları Eyşan'a ve bana çevrildi.

"Olay yeri inceleme, olay mahalinde swap izi bulamamış. Senin silahından çıkan kurşun merdivene saplanan bir gerçek ama raporları incelediğimde gördüğüm tek bir sahne vardı. Kutlu Sönmez'in kalbini delip geçen mermi, merdivende bir çekirdek bırakmış olarak görünüyor," diye fısıldadığında kaşlarım çatıldı.

"Yani?" diye sorduğumda bakışlarını Eyşan'dan çekip bana baktı.

"Biri Kutlu Sönmez'i öldürdü ve Eyşan öldürdü olarak görünmesini istedi. Elimizde kayıt olmasaydı, Eyşan'ı hiçbirimiz o darağacından indiremezdik. Bir güç, Eyşan'ın geçmişini kurcalamaya başladı. Çok büyük bir sıkıntı bize doğru sürükleniyor."

Selçuk'un söylediklerinin ağırlığı göğsüme çökmüş gibiydi. Nefes almakta zorlanıyordum. Eyşan'a baktım. Parmaklarıyla sandalye kenarını sıkıca kavramıştı. Yüzünde bir ifade belirdi, bir anlığına. Korku muydu, yoksa öfke mi? Belki de ikisi birden ama hemen ardından o dik duruşunu yeniden kuşandı.

Her şeye rağmen gücünü korumaya çalışan metanetim, canım.

Neden sürekli seninle uğraşıyorlar?

Senin savaşın neden hiç bitmiyor?

Eyşan'ın gözleri bana çevrildiğinde, sanki her şeyi biliyormuş gibi bir anlam vardı o toprak bakışlarında. "Ben güçlüyüm," diyordu ama ben, onun her şeye rağmen taşıdığı yükün ne kadar ağır olduğunu biliyordum.

Merdivenlerden inen adım seslerini duyduğumda hızla Selçuk'un kolundan tutup onunla birlikte ayağa kalktım ve arkama baktım. Babam ve annem şüpheli gözlerle bize bakarken babamın bakışları Eyşan'da asılı kaldı. Merdivenleri bitirip yanımıza geçtiklerinde Eyşan, ayağa kalkmış ve elindeki simidi yiyordu. Gülmek istedim ama gülemedim. Bakışlarım babama çevrildiğinde kaşlarımı hafifçe çattım ve ellerimi ceplerime soktum.

Babam, "Dosyayı yöneten amirin yanından geliyoruz. Olay yerinde swap izi bulunmamış," dediğinde Eyşan, lokmasını ağırca çiğnedi ve yutkunup boğazını temizledi.

"Kim öldürmüş olabilir?" diye sorduğunda babam kafasını iki yana salladı.

"İbrahim, yani oğlu yukarıdaydı. Söylediği tek şey, 'Uyuyordum, silah sesine uyandım ve kameraya baktım.' oldu. Kutlu Sönmez, zamanında, aklınca oyun oynamak için yalnızca Eyşan'ın ona sıktığı yeri kayıt altında tutmuş. Kamera kaydını durdurmuş olduğu içinde başka kimsenin kaydı bulunmuyor," dedi ve Selçuk'a döndü.

"Babanın emanetini bu kadar iyi taşıyabileceğini hiç düşünmemiştim, Selçuk. O yüzük, idam sehpasından bir yüzbaşıyı indirdi."

Bakışlarımız kesiştiğinde çenesini dikleştirdi.

"İbrahim laf atacak olursa sakinliğini koru, Mete. En azından sevdiğin kadının iyiliği için," dedi.

Kafamı onaylarcasına salladığımda bakışlarım Eyşan'a çevrildi. Elimi farkında olmadan demir parmaklardan soktum ve yanağına yasladım. Eyşan'ın yanakları kızarırken baş parmağımla okşayıp elimi geri çektim.

Hiçbir mahal, izsiz kalmazdı.

Bakışlarımı Selçuk'a çevirip gözlerimi kıstım.

"Biraz dışarı çıkalım mı?" diye sorduğumda kafasını salladı. Annem ve babam, Eyşan'ın yanında kalırken Selçuk ile yukarıya çıkmaya başladık. Merdivenleri tırmandığımızda eliyle bir kapıyı işaret etti ve oraya doğru yürümeye başladı. Onunla birlikte ilerlediğimde kapıyı açtı ve dışarıya çıktı.

Sakin bir arka bahçeydi. Selçuk, hızla etrafı taradı ve bakışlarını bana çevirdi.

"Sence kim olabilir?" diye sorguladığında kafamı iki yana salladım. Gözlerimi kırpıştırıp bakışlarımı etrafta gezdirmeye başladım.

"Bilmiyorum Selçuk ama burnuma hiç iyi kokular gelmiyor. Çok fena tufaya gelecekmişiz gibi hissediyorum."

İçimdeki o boşluk sıkıntıyla ve belirsizlikle dolmaya devam ediyordu. Yanağımın içini dişleyip Selçuk'a baktığımda Selçuk'un bakışları bir noktada sabit kalmış ve göz bebekleri küçülmüştü. Sanki zihninde bir terazi vardı ve o terazide olayları denkleştirmeye çalışıyordu.

"Her taşın bir ağırlığı vardır Bozkurt," dedi ve oradaki bakışları bana çevirdi. "Eyşan'ın adını dünyadan silmemiz lazım."

Selçuk'un sözleri zihnime çakılı kaldı.

Bir an nefes alamadım. Bu sözler, onun koruma içgüdüsünden doğmuş olabilirdi ama bu kadar ağır bir ifadeyi nasıl bu kadar sakin söyleyebilmişti? Gözlerimi Selçuk'a diktim. Bakışlarındaki ciddiyet, beni daha da sarsıyordu.

"Adını silmek mi?" dedim, sesim istemsizce titremişti. "Bu, Eyşan'ın varlığını yok saymak demek değil mi?"

Selçuk, bir adım yaklaşıp omzuma elini koydu. Gözleri kararlıydı ama orada saklı bir acı da vardı.

"Hayır," dedi. "Bu, onun yaşamasını sağlamak demek. Eyşan artık kimsenin tanıyamayacağı biri olmalı, Mete. Adını silersek, geçmişin pençelerinden kurtulabilir. Aksi takdirde, peşindekiler onu bulmak için her yolu deneyecek. Onu yaşatmanın tek yolu bu."

Sözleri mideme oturmuş bir taş gibi hissettirdi. Eyşan'ı korumak adına onu yok saymamız gerekiyorsa, bu nasıl bir seçim olabilirdi? Onun kahkahası, inatçılığı, o güçlü duruşuyla Eyşan'ı oluşturuyordu. Ama Selçuk haklıysa bu, Eyşan'ın varlığını kurtarmak için son çare olabilirdi.

Başımı eğip derin bir nefes aldım. İçimde yankılanan öfke, çaresizlikle karışıyordu.

"Bu karar bize ait değil," dedim, sesim alçak ama kararlıydı. "Eğer bu yapılacaksa, bunu Eyşan'a biz söyleyemeyiz. Bu onun kararı olmalı, Selçuk. Biz onun için karar vermeye kalkarsak, onu gerçekten kaybederiz."

Selçuk bir süre sessizce baktı bana. Gözlerindeki tereddüt, biraz da olsa hak verdiğini hissettirdi ama ikimiz de biliyorduk; doğru olan her zaman kolay değildi. Selçuk, elini omzuma koydu ve sıvazladı.

"Bu durumda senin de eski dosyalarını silmen gerekecek Mete. Gerçi onları ben ayarlarım, sen yalnızca o Mert ismini sevmeye başlasan iyi olur," dediğinde kaşlarımı çattım ve ona baktım. Dosyalarımın olduğunu biliyordu ama bunu nasıl kendisi ayarlayabilirdi ki?

Çatık kaşlarıma bakarak hafifçe dudaklarına buruk bir tebessüm yerleştirdi.

"Asena Gündüz'ü bulmak için çabaladığın o günlerde, önüne her seferinde taş koyan bendim. Karşına çıkan o adamları ben gönderdim ve 25 Ocak 2022 tarihinde, o arabanın içinde ne olduğunu biliyorum."

Selçuk'un sözleri beynimde yankılanırken, bir an için tüm dünya sessizliğe gömüldü. Gözlerim istemsizce büyüdü, kaşlarım çatılmış halinden düşüp yerini bir karışıklığa, hatta şaşkınlığa bıraktı. Dudaklarım aralandı ama çıkarmayı planladığım kelimeler boğazımda düğümlenip kaldı.

Sanki ciğerlerime dolan hava bir anda boşalmış gibiydi. Nefes almaya çalıştım ama bu kolay değildi. Selçuk'un gözlerindeki ciddiyet, söylediklerini şaka olmaktan çıkarıyordu. Her hareketi, her kelimesi doğru olduğuna inandırıyordu beni.

Demek ki tüm taşlar bu yüzden yerinden oynadı. Demek ki arayışımın her durağında önüme çıkan engellerin sebebi bendeki eksiklik değil, Selçuk'un müdahalesiydi.

"Sen..." dedim, kelimeleri ağzımdan dökebilmek için boğazımı temizledim. Sesim çatallaşmıştı ama devam etmeye çalıştım. "O zaman... tüm bu zaman boyunca beni izliyor muydun?"

Kafasını ağırca salladı.

"Mert ismini senden alan kişi bendim Mete. Eğer sen Asena Gündüz'ü bulsaydın, emin ol Eyşan şu an aramızda olmazdı. Önceliğim onu, ardından seni korumak oldu ama yaptıklarından. O yüzden bu zamana kadar adına açılmış tüm dosyaların hepsini sildireceğim."

Onun kararlılığı, söylediklerinin arkasındaki doğruluğu kanıtlar gibiydi ama bu açıklamalar, bunca yıl taşıdığım yüklerin, soruların ve yalnızlığın ağırlığını daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Gözlerimi kaçırdım, yere sabitledim. Belki de yere bakmak, düşüncelerimin ağırlığını taşımamı kolaylaştırırdı.

"Beni korumak mı?" dedim, sesim alay ve hüsranın garip bir karışımıydı. Gözlerimi ona çevirdiğimde bakışlarımda sadece hayal kırıklığı vardı. "Beni, Eyşan'ı bulmak için yaptıklarımdan koruduğunu söyleyerek, benim üzerimde oyunlar oynadığını mı itiraf ediyorsun? Selçuk, bu nasıl bir koruma?"

Sesim yükselmemişti ama her kelimem bir bıçak gibi keskin ve soğuktu.

"Eyşan için yaptım," dedi, sanki bu basit bir gerekçeymiş gibi. "O zamanlar onun güvenliğini sağlamanın tek yolu buydu. Sen de onun kadar kıymetliydin Mete. Seni de korumalıydım."

Derin bir nefes aldım ama içimdeki öfke daha da büyüyordu. "Korumak," diye tekrarladım, alaycı bir şekilde gülümseyerek. "Sen koruyarak benim kimliğimi çaldın, hayatımı karanlıkta bırakıp Eyşan'a olan bağlılığımı dağların arasına gömdün."

Gözleri bir anlığına titredi ama yine de sessizliğini bozmadı. Biliyordum, ona bağırmanın veya suçlamanın bir anlamı yoktu. Bu olanlar artık geri alınamazdı ama içimdeki kırgınlık, bunca zaman boyunca sakladığım tüm korkular ve şüpheler gibi, su yüzüne çıkıyordu.

"Olan oldu artık önümüze dönelim. Eyşan'ın kimliğini değiştirmemiz için onu ikna etmemiz şart. Yoksa hiç beklemediğimiz bir yerde, bir anda karşımıza neyin çıkabileceğini bilmiyoruz. Hislerim asla yanılmaz, büyük bir kasırga bize doğru yaklaşıyor, hatta belki kapıda. Dışarıya çıktığımız an hepimizi farklı yönlere savuracak, toparlanıp asker kimliğimize geri dönmeliyiz."

Dudaklarımı sıktım, yumruklarım istemsizce sıkılı haldeydi. İçimdeki öfke hâlâ kaynıyordu ama artık yerini bir çeşit boşluğa bırakıyordu. Beni en çok kızdıran, onun söylediklerinde haklı olabileceğini bilmekti.

"Eyşan..." dedim, onun adını söylemek bile kalbimi sıkıştırıyordu. "Onu böyle bir şeye ikna etmek, taşın altına ellerimizi daha fazla sokmak demek. Eğer bu fırtına dediğin şey gerçekten kapımızdaysa, Eyşan'ı yeniden kaybetme riskini göze alamayız."

Sessiz kaldı.

"Bu, Eyşan'ın yalnızca kimliğini değiştirmek değil, hayatını sıfırlamak anlamına geliyor," diye devam ettim. Sesim, düşündüklerimin ağırlığı altında kısılmış gibiydi. "Bu yükü nasıl taşıyabilir ki? Eyşan buna dayanamaz. Belki biz de dayanamayız."

Selçuk, yüzümdeki ifadeyi dikkatlice incelerken bir adım yaklaştı. "O yüzden, o kasırga geldiğinde savrulmamayı öğrenmeliyiz," dedi. "Askerlikte öğrendiğimiz ilk şey bu değil miydi? Önce hayatta kal, sonra savaş."

Derin bir nefes aldım. Selçuk'un haklılık payı vardı ama bu haklılık içimdeki çatışmayı dindirmeye yetmiyordu. "Peki ya hayatta kalamazsak?" diye fısıldadım. Bu, kendime bile itiraf etmekte zorlandığım bir soruydu.

Selçuk bir süre sessiz kaldı, ardından omzuma hafifçe dokundu. "Bu kasırgadan çıkmanın tek yolu, birlikte kalmaktan geçiyor. Eyşan'ın kimliğini değiştirmek bir tercih değil, bir zorunluluk."

Bakışlarımı gökyüzüne çevirdim. Bulutlar kararmıştı, ağır bir kar fırtınasının habercisi gibiydi. Selçuk'un dedikleriyle gökyüzü arasında bir paralellik vardı sanki. Yaklaşan kasırga, sadece bir metafor değildi; gerçekten de üzerimize çökmek üzere olan bir tehlike vardı.

18 Mart 2022 12:10 / Jandarma Karakol Komutanlığı, Uludağ

Yazar, Ağzından

Eyşan, parmaklıkların arkasından çıkarılırken yüzünde hiçbir korku izine rastlanmadı. Kolları serbestti ama her adımında gözlerinin üzerindeki baskı hissediliyordu. Adımlarını sakin ve dikkatli atıyordu, her hareketi soğukkanlıydı. Güvercin Timi'nin üyeleri koridor boyunca ona yönelen bakışlarıyla takip ediyordu. Hepsi, olan biteni anlamaya çalışıyordu.

Selçuk'un gözleri keskin, her an bir adım daha atacakmış gibi, etrafı izliyordu. Çilingir bir adım öne çıkıp, alçak sesle bir şeyler fısıldayarak etrafındaki askerlere uyarı yapıyordu. Kubilay ve Yonca'nın bakışları ise kaygılıydı ama bir yandan da Eyşan'a duydukları güvenle doluydu.

Osman, gözlerinden bir şeyler söylemek istiyormuş gibi bir hali vardı ama ne yazık ki hiçbir kelime çıkmıyordu. Alev ise sessizdi ama gözlerinde çaresiz bir ifade vardı. Eyşan'a bakarken, içinde kaybolmuş bir korku barındırıyordu, bu kadar büyük bir haksızlık karşısında nasıl bir şeyler yapması gerektiğini bilmez haldeydi.

Mete, tüm bu duyguların karışımı içinde, gözlerini hiçbir şekilde Eyşan'dan ayıramıyordu. O an, her şeyin başladığı yer gibi hissediyordu. İbrahim Sönmez'in suçlamalarının ne kadar gerçek dışı olduğunu bilmesine rağmen, her geçen saniye biraz daha öfkeleniyordu. Ne olursa olsun, bu durumla başa çıkmalıydı.

Koridorun ilerleyen kısmında, birden yüksek bir ses yankılandı.

"Bu kadını nasıl salarsınız!"

İbrahim Sönmez'in bağırışı, her adımda yankı yaparak etrafı sardı. Bir anlığına herkes durakladı, nefesler tutuldu. Gözler İbrahim'in gelmekte olan siluetine doğru kaydı. Sönmez'in yüzü kırmızı kesilmişti, gözleri öfkeyle parlıyordu.

Mete, hemen ellerini yumruk yaptı. Öfke içinde kaybolmaya başlamıştı ama Alparslan Çakır hemen araya girdi.

"Ses tonuna dikkat et, Sönmez!" dedi, sesi sert ve kararlıydı.

Alparslan'ın sesi, İbrahim'in öfkesini bir an için kesmişti ama yine de Sönmez, gergin bir şekilde Eyşan'a gözlerini dikmeye devam etti.

"Bu kadının ne işi var burada? Babamın katili serbestçe geziniyor!" diye bağırdı. Her kelime, gözlerinden akan öfkeyle birlikte çıkıyordu.

Mete, sinirini zor tutarak adım atmak üzereyken Selçuk, omzuna elini koydu. Alparslan albay tekrar araya girdi. "Duyduğun her şeyin doğru olduğuna inanma, Sönmez. Suçlu olanla suçsuz olanı aynı kefeye koyamazsın. Elimizde kanıt var. Eyşan, senin babanı öldürmedi!"

Koridorda her şey bir an durdu. Sessizlik hüküm sürdü. Eyşan, yüzünde hiçbir duygu belli etmese de o gergin atmosferde bile dik durmaya devam etti. Söz konusu haksız suçlamalar olsa da gerçekte suçlu olmadığına dair güveni, her şeyin üstesinden gelmesini sağlıyordu.

Her bakışın, her sözün altında başka bir anlam vardı ama bir şey kesindi: Eyşan, suçsuzdu. Bu adaletsiz suçlama karşısında, onun gözlerinde tek bir kırılma bile yoktu.

Bir odanın kapısı aralandı ve dışarıya bir Uzman Çavuş çıktı. Bakışları, bir anlığına Eyşan'ı tutan kadın jandarmalara kaydı. Kolları gerilmiş, eliyle bir işaret yaptı. "Gelin," dedi, sesi sert ve emrediciydi. Eyşan, hiç duraksamadan başını hafifçe kaldırdı ve adımlarını odaya doğru attı. O an, gözleri sanki her adımda daha da dikleşiyor, kararlı bir şekilde ilerliyordu.

"Selçuk Ege Turalı ve Alparslan Çakır, siz de içeriyi buyurun," dedi Uzman Çavuş, Sesindeki ciddiyet ve emir tonu kesindi. Sonra gözleri, İbrahim Sönmez'in üzerine kaydı. "İçeriye gelin."

Sönmez bir adım attı ama gerginliği yüzünden belli oluyordu. Sözlerin ardında bir hınç vardı ama dışarıya yansıyan sadece derin bir öfkeydi.

Mete'nin yumruk yaptığı el, daha da kasılmıştı. Her bir kasının gerildiği o an, ortamın ne kadar gerildiğini tüm çevresindekiler hissediyordu. Caner, hemen yanına geldi, omzuna elini koyarak, sakinleşmesi için nazikçe dokundu ama Mete'nin gözleri, kapanmış kapının üzerinde sabitlenmişti. Sadece o kapı vardı ve o kapının ardında kalmıştı. Gözleri öfkeyle dolmuş, her şeyin kontrolü dışında olduğunu hissediyordu.

Başını geriye attı, dişlerini sıkarak, öfkesini içinden bastırmaya çalıştı. Ardından dişlerinin arasından sertçe, her harfi vurgulayarak, "Elini çek Caner," diye fısıldadı. Caner, gözlerinde kararsız bir anlık bir ifade geçse de yavaşça elini çekti.

Mete, başını eğdiğinde, vücut dili değişti. Gözlerini sıkıca kapatarak, tüm siniri içinde biriktiriyordu. İçindeki öfke ve baskı, başını düzelttiğinde biraz olsun hafifledi ama sadece bir anlık bir rahatlama sağladı. Ardından, bir adım geriye gidip duvara yaslandı.

Yumruk yaptığı elleri açıldı ve kollarını göğsünde, yanan ateşin ortasında bağladı. İçindeki fırtına sanki biraz olsun sakinleşmişti ama yine de dışarıya bir şeyler sızdıracak kadar kırılgandı. O an her şeyin öncesinde olduğu gibi sessiz, derin ve acıydı.

Birol Yakut, daha dün karşısında olan kadına baktı ve derin bir nefes verip bakışlarını Alparslan Çakır'a çevirdi. "Elimizdeki delil ve sizin verdiğiniz savunma ile uyuştuğu için Eyşan Hanım'ı tutuksuz olarak yargılanmasını sağlayacağım."

İbrahim Sönmez, tüm bu olan bitenleri izlerken, nefret dolu bakışları Eyşan'a çevrilmişti. "Bunu nasıl yapabilirsiniz? Bunu nasıl salabilirsiniz?!" diye bağırarak, sinirle masaya bir yumruk attı. Sesinin yankısı duvarlarda çınlarken, her geçen saniye odadaki tansiyon artıyordu. Gözleri, her an patlayacakmış gibi parlıyordu.

"SUS LAN! ATTIRMA KENDİNİ BANA DIŞARI!"

Birol Yakut'un sesi odada yankılandığında, her şey bir an için durdu. İbrahim Sönmez'in öfkesiyle alevlenen bakışları, Birol'un sert çıkışıyla bir anda sönmüştü. Birol, ellerini masaya koyarak, sert bir şekilde İbrahim'e gözdağı veriyordu.

Dışarıdaki herkes Birol Yakut'un sesini duymuştu. Mete, boğazını temizlemeye çalışırken, her geçen saniye gerginliği daha da fazla hissediyordu. Kafasında yankılanan her kelime, adeta bir bomba etkisi yapıyordu.

"Babanın katili o değil, önce bunu anla. Sonra, kameranın diğer görüntülerinin nerede olduğunu söyle."

Odadaki gerginlik doruk noktasına ulaşmışken, Birol Yakut'un ses tonu yeniden yankılandı. Sözleri, bir hançer gibi İbrahim Sönmez'in öfkesinin orta yerine saplandı. Mete dışarıda durduğu yerden nefesini tuttu.

"Babanın katili o değil," diye tekrarladı Birol, bu kez daha kontrollü ama yine de sarsıcı bir kesinlikle. "O görüntülerin devamı nerede!"

Mete'nin göğsü inip kalkarken, dışarıda tüm tim üyeleri bakışlarını birbirine çevirdi. Birol'un son sözleri, dışarıda bekleyen herkesin kulaklarına çınladı. Kimin doğruyu söylediğini anlamak, bu karmaşık düğümü çözmek, bekleyenler için daha da zorlaşmıştı.

İbrahim Sönmez, kafasını iki yana salladı.

"Bilmiyorum." dedi ve dişlerini sıktı. "O aşüfte-"

Odanın içinde bir anda patlayan hareketle Selçuk, yerinden kalkıp İbrahim'in üzerine uçtu. Ellerini İbrahim'in yakalarına geçirirken yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuştu. "SENİN AĞZINI SİKERİM!" diye haykırdı, sesi odanın dört bir yanında yankılanırken, nefesi bile ateş püskürüyor gibiydi.

İbrahim şaşkınlıkla geriye doğru sendeledi ama Selçuk'un ellerinden kurtulamadı. Selçuk'un bakışlarındaki kararlılık, odadaki tansiyonu daha da yükseltti. Birol Yakut'un elleri masadan sert bir şekilde kalktı, sesini yükseltti. "YETER!" diye bağırdı ama Selçuk'un öfkesi durdurulacak gibi değildi. Alparslan Çakır, Selçuk'a doğru bir adım attı, sesi sert ve otoriter bir şekilde yankılandı. 

"Selçuk! Çek ellerini, hemen!"

Bir an için odada zaman durmuş gibiydi. Selçuk, İbrahim'i bırakmak istemiyor gibi sıkıca tuttuğu yakalarını biraz daha sıktı ama Alparslan'ın sesi onun öfkesini dizginlemesine yetti. Bir anda ellerini çekip, hışımla yana döndü. Gözleri hala İbrahim'deydi, nefesi kesik kesikti.

"Ağzından çıkanı kulağın duysun, seni burada gebertirim," dedi, sesi artık daha alçak ama çok daha tehditkardı.

İbrahim, yeniden nefes alabilmek için yakasını düzeltirken sessiz kaldı ama gözlerindeki nefret hâlâ sönmemişti. Birol Yakut'un yüzü sertleşmişti, elleri masanın kenarına sıkıca tutundu. "Bu şekilde ilerleyemeyiz. Herkes sakinleşsin!" diye gürledi, odadaki kaosu kontrol altına almaya çalışıyordu.

Mete, dışarıdan duyduğu sesler ve Selçuk'un patlamasıyla bir kez daha derin bir nefes aldı. Dişlerini sıkarak duvardan uzaklaştı, içeriye girip bu karmaşaya son vermek istiyor gibiydi. Hümeyra Çakır, oğlunun kolunu sıkıca kavrarken bakışları sert ama bir o kadar da endişeliydi. Mete'nin gözlerindeki öfkeyi gördüğünde, sakinleşmesi gerektiğini biliyordu.

"Sakın," dedi, sesi alçak ama keskin bir uyarıydı. "Oraya girip işleri daha da karıştırma."

Mete, annesinin sözlerine karşılık vermek ister gibi gözlerini ona çevirdi ama dudaklarından tek bir kelime bile dökülmedi. Gözlerinde, içindeki fırtınayı yansıtan bir parıltı vardı. Dişlerini sıktı, nefes almayı hatırlamaya çalıştı.

Hümeyra'nın parmakları oğlunun kolunda daha da derinleşirken, bakışlarını kapının üzerinde gezdirdi. İçeriden gelen sesler, bir an için kesilmişti ama tansiyonun hala dorukta olduğunu hissedebiliyordu.

"Sakin kalacaksın," diye ekledi Hümeyra, sesinde titremeyen bir kararlılık vardı. "Bu fırtınanın nereye varacağını görmek zorundayız."

Mete, kaşlarını çatıp başını iki yana salladı. "Beklemekten başka bir şey yaptığımız yok zaten," diye tısladı. Ancak annesinin elini kolundan yavaşça sıyırıp, adımını geriye attı. İçeriye girme niyeti hala gözlerinden okunuyordu ama Hümeyra'nın uyarısı onu bir an için duraksatmıştı.

Hümeyra, oğlunun yüzüne bir kez daha baktı, onun öfkesine yenik düşmeyecek kadar güçlü olduğunu görmek ister gibiydi. "Bazen savaş, en doğru anda susmakla kazanılır oğlum," dedi, gözlerini onunla kilitleyerek.

Mete, annesinin son sözleriyle birlikte birkaç saniye donup kaldı. Dişlerini sıkarak başını eğdi ve ellerini cebine soktu. Nefesi düzensizdi ama kontrolünü yeniden kazanmaya çalışıyordu. Dışarıdaki sessizlik, içerideki gerilimin hâlâ devam ettiğini açıkça belli ediyordu.

Hümeyra, oğlunun geri çekildiğini gördüğünde derin bir nefes aldı ve bakışlarını tekrar kapıya çevirdi. Sanki bir patlama an meselesiymiş gibi tetikteydi.

Bu sırada içeriden Birol Yakut'un tok sesi bir kez daha yankılandı. "Burada herkesin amacı belli! Şimdi kişisel nefretlerinizi bir kenara bırakıp asıl meseleye odaklanacaksınız."

Son cümlesiyle birlikte odaya ağır bir sessizlik çöktü.

Selçuk, hâlâ İbrahim'e bakıyordu ama artık yüzündeki öfke yerini soğuk bir ifadeye bırakmıştı.

"Bu kadın masum," diye devam etti Selçuk, sesinde yankılanan kesinlik adeta odayı doldurdu. "Sadece kameraların diğer kayıtlarını bulmamız gerekiyor. Gerçek katil o dosyalarda saklanıyor."

İbrahim, kafasını iki yana salladı.

"Kayıt almıyordu. O günün yaşandığı andan sonra görüntülerle ben oynamıştım. Bilseydim, kamerayı hiç kapatmazdım," dedi ve gözlerini kapattı. Selçuk, sıkıntıyla alt dudağını dişledi ve sağ bacağını sallamaya başladı. Sağ eli uyluğunun üzerine ters bir şekilde durduğunda kafasını iki yana salladı.

İbrahim, yavaşça olduğu yerde yere çöktü.

"O zaman benim babamı kim öldürdü?" diye sorguladı, çatlak bir ses tonuyla. Eyşan'ın bakışları İbrahim'e çevrildi. İbrahim, yavaşça çöktüğü yerden kalktı ve Alparslan Çakır'ın karşısında dizlerinin üzerine çöktü.

"Söylesene albay, benim babamı kim öldürdü?" dedi, gözlerinden yaş akarken.

Odaya derin bir sessizlik çöktü. İbrahim'in çatlak sesi, duvarlardan yankılanarak herkesi daha da ağır bir yükün altına sokuyordu. Gözlerinden akan yaşlar, içinde biriken tüm acıyı ve çaresizliği ortaya koyuyordu.

Alparslan Çakır, İbrahim'in gözlerindeki acıyı görmezden gelemedi. Sert yüz hatları yumuşadı ama sesi hâlâ otoriterdi. "İbrahim, bu sorunun cevabını bulmak için buradayız." dedi, diz çöken adamın omzuna hafifçe dokunarak.

İbrahim, başını kaldırdı ve Alparslan'ın gözlerine baktı. "Bunu nasıl yapacaksınız? Babamı geri getiremezsiniz ama bana onun katilini bulacağınızı söyleyin! Söyleyin!" dedi, sesindeki acı, yüreklere işliyordu.

Selçuk, "Babanın gerçek katilini bulacağız ama bu sadece senin yardımınla mümkün. Bildiğin, hatırladığın en ufak bir detay bile önemli. Eğer bu kamera kayıtlarına ulaşabilirsek, her şey netleşecek."

İbrahim, Selçuk'un sözlerine başta inanmıyormuş gibi baktı, ama sonra çaresizce iç çekti. Yavaşça yerden kalktı ve geri birkaç adım atarak odanın ortasında durdu. Elleri yanına düşerken başını eğdi. "Tamam," dedi sessizce, sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı.

Birol Yakut, tüm bu sahneyi izledikten sonra bir kez daha masaya vurarak konuştu. "Eyşan'ın suçsuzluğu kanıtlandı ve gerçek katili bulmak istiyoruz ama bu sürecin hepimiz için zor olacağını anlamalısınız."

Eyşan, sonunda konuştu. Sesi alçak ama güçlüydü. "Senin acını anlıyorum İbrahim ama gerçeklerin ortaya çıkması için birlikte çalışmalıyız."

İbrahim, başını hafifçe salladı ama gözlerindeki şüphe hâlâ silinmemişti. "Bana söz verin." dedi, odadaki herkese bakarak. "Babamın katilini bulacaksınız."

Birol Yakut, sertçe başını salladı. "Bulacağız ama bunu ancak birbirimize güvenerek yapabiliriz."

Selçuk derin bir nefes aldı, ellerini başının arkasına götürdü ve geriye yaslandı. "Bu tür verileri geri yüklemek mümkün ama hemen değil. Kayıtların olduğu cihaz veya yedekleme birimine erişmemiz lazım."

Odada yeniden bir sessizlik oldu. Selçuk'un sözleri, herkesin aklında aynı soruyu yankıladı: Kayıtlar nasıl geri getirilecek?

Selçuk, geriye yaslandığı sandalyede bir an gözlerini kapattı, sonra ellerini başının arkasından indirip Birol Yakut'a eğildi.

"Bu tür verileri geri yüklemek mümkün," diye tekrarladı daha sakin bir ses tonuyla, "Görüntüyü işleyen cihaz ya da yedeklemeyi bizimle paylaşır mısınız?" diye sorduğunda Birol Yakut, kafasını salladı ve yanındaki memura baktı.

"Veri dosyasını ve cihazı onlara teslim et."

Jandarma memuru, kenardaki delil poşetini Selçuk'a teslim etti ve yeri geri oturdu. Selçuk'un bakışları elindeki delil poşetinin içindeki kayıt izleme cihazında gezinirken Birol Yakut, Alparslan Çakır'a baktı.

"Artık siz çıkabilirsiniz. Biz İbrahim Sönmez'in sağ salim Rize'ye ulaşmasını sağlarız." dediğinde İbrahim Sönmez, yavaşça ayağa kalktı ve kendini masanın yanındaki koltuğa bıraktı. Alparslan Çakır, ayağa kalktı ve Birol Yakut'a elini uzattı.

"Çok teşekkür ederiz, kusura bakmayın. Bu şekilde tanışmak istemezdim."

Birol Yakut, kafasını iki yana salladı ve ayağa kalkıp Alparslan Çakır'ın uzattığı eli sıktı.

"Estağfurullah albayım."

Kısa bir tokalaşmanın ardından Alparslan Çakır, bakışlarını Eyşan'a çevirdi. "Gel bakalım," dedi ve sağ kolunu ona doğru uzattı. Alparslan Çakır, kızı saydığı Eyşan'ın omzuna kolunu yasladı ve birlikte kapıya doğru ilerledi. Selçuk, ayağa kalkıp kapıyı açtığında Mete, yaslandığı duvarda açılan kapıya baktı. Mete, sevdiği kadının babasının kolunda, güvenle çıkmasına derin bir soluk çekti.

Eyşan'ın bakışları Mete'yi bulduğunda sıcak kolun altından çıktı ve Mete'ye doğru bir adım attı. Mete, yaslandığı duvardan ayrılıp Eyşan'ı kollarının arasına aldı ve Eyşan'ın yüzünü göğsüne sakladı. Yüzünü Eyşan'ın saçlarına eğip büyük bir öpücük kondurdu.

Alparslan Çakır, bu sahneyi göz ucuyla izlerken gülümseyip bir adım geri çekildi. Gözlerinde bir babanın gururu ve huzuru vardı. Selçuk, bu duygu dolu anın ardından içeriye son bir bakış atıp kapıyı tamamen kapattı.

Mete, Eyşan'ı kollarında sıkıca tutarken fısıldadı.

"Bitti. Artık kimse sana bir şey yapamaz."

Eyşan, başını Mete'nin göğsüne yaslamış, derin bir nefes aldı. Sesinde hafif bir titreme vardı ama aynı zamanda bir rahatlama da hissediliyordu.

"Hâlâ yapmamız gereken çok şey var. Ama en azından..." dedi ve başını kaldırarak Mete'nin gözlerine baktı. "En azından yanımdasın."

Mete, dudaklarını Eyşan'ın alnına hafifçe bastırdı.

"Her zaman yanında olacağım." diye cevap verdi, sesi kararlı ve şefkat doluydu.

Bu anın büyüsü birkaç saniye daha sürdü, ardından Alparslan Çakır'ın tok sesi ikisini de kendine getirdi.

"Hadi bakalım gençler, duygusallık tamam ama işimiz daha bitmedi."

Eyşan ve Mete birbirlerinden hafifçe ayrıldılar, ancak bakışları hâlâ birbiriyle bağlantılıydı. Eyşan, yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle başını salladı ve toparlanıp Alparslan'ın yanına geçti.

Selçuk, bu anı izledikten sonra bir şeyler söylemek ister gibi ağzını açtı ama sonra vazgeçip gülümsedi. Eliyle koridorun diğer ucunu işaret etti.

"Hadi, gidelim."

Hep birlikte binanın çıkışına yöneldiklerinde, içeride bırakılan kaosun ve gerilimin yerini bir nebze de olsa umut ve kararlılık almıştı. Dışarıdaki soğuk hava yüzlerine vurduğunda, Eyşan derin bir nefes aldı ve içinden, bir kez daha, doğru yolda olduklarına dair kendini temin etti.

18 Mart 2022 / Uludağ, Bursa

Asena Eyşan Boduroğlu, Ağzından

Bu zamana kadar sahip olduğum yara izlerini sızlatan bir acı vardı.

Acım, sıradan bir sızlamadan ibaret değildi. Daha çok beni ve benim kim olduğumu sorgulatacak bir acıydı. Sanki biri tüm yaralarımın kabuk bağlamış yanlarımın üzerinden bir kez daha yaralıyordu beni. Öyle bir yaralıyordu ki bildiğimi, çektiğimi, unuttuğumu sandığım anları yeniden bedenime açıyordu.

Yeniden ama buz kez daha derinden.

Mete'nin kullandığı araç, dağ evinin önünde durduğunda bakışlarım camın ötesindeki karlara saplandı. Bembeyaz kristalli kar kütlesi, zihnimde boş bir sayfa açmıştı sanki. O bembeyaz sessizliğin içinde hiçbir ses, hiçbir gürültü yoktu. Sadece ben ve o kar vardık. Gözlerimi o kütleden çekip Mete'ye baktığımda, zihnimdeki o beyaz boşluğa yazılan ilk isim yine o olmuştu.

Mete, kontağı kapatıp safir rengi harelerini bana çevirdi. Gözlerinden okuduğum rahatlama, en derinlerinde saklı olan korkuyu gizlemeye yetmiyordu. Sol elimi kaldırıp usulca yanağına dokunduğumda gözlerini örten kılıfa bakakaldım. Yüzük parmağıma atan nabzı, bana güvende olduğumu fısıldıyordu ama bu fısıltı, içimdeki fırtınayı tamamen dindirmiyordu. Çünkü biliyordum; güvende olmakla, güvende hissetmek aynı şey değildi.

Elimi Mete'nin yanağından indirdim. Mete, gözlerini açıp derin bir nefes aldı. Nefesi, camlarda buğu bırakacak kadar soğuktu.

"Yarım saat içinde yola çıkacağız," dedi ve bir daha bana bakmadan aracın kapısını açıp indi.

Peşinden ben de araçtan indim. Gözümün kenarıyla arkamıza sıralanmış araçları keserken ayaklarım beni Mete'ye doğru sürüklüyordu. Karların üzerinde bıraktığımız ayak izleri, birbirine karışıyor, sanki ayrılmaz bir bütün olduğumuzu fısıldıyordu.

Mete, evin kapısını açtığında hızla ara boşluktan içeriye sızdım. Üzerimdeki montu ve atkıyı çıkartırken bakışlarım salonda gezindi. Her şey yerli yerindeydi ama içimde bir eksiklik vardı. Sanki çekilmiş bir azı dişi gibiydi bu his. Daha önce varlığını bildiğim o diş, artık dilimi değdirdiğimde yokluktan ibaretti. Acısı hâlâ oradaydı, ama yerinde yalnızca boşluk vardı.

Mete'nin merdivenlere tırmandığını fark ettiğimde gözlerimi kırpıştırıp ardından yürüdüm. Sabah apar topar fırladığımız odaya sakince girdim. Mete, yatağın üzerine bıraktığı bavulları açmış, sandalyenin üzerindeki kıyafet yığınına doğru ilerlemişti. Hareketleri sertti, öfkeyle değil, çaresizlikle yoğrulmuştu. İki kolunun arasına aldığı yığını yatağa bıraktı ve kıyafetleri toparlamaya başladı.

Sırtından yayılan o gerginliği hissettiğimde, içimde sıkıntılı bir nefes büyüdü. Arkasından ona doğru yaklaştım. Kollarımı kollarının arasından geçirip ellerimi karnının üzerinde bağladım. Alnımı, alnıma yazılmış kaderinin ismiyle sırtına yasladım. Teninin sıcaklığı, içimdeki soğuğu bir anlığına da olsa eritti.

"Buradan böyle ayrılmak istemezdim."

Sesim, odanın sessizliğinde kırılgan bir yankı gibi dağıldı. Mete'nin elleri duraksadı. Parmaklarının kumaşı bırakışı, tüm vücudunda yayılan bir bekleyişe dönüştü.

"Özür dilerim sevgilim," diye devam ettim, kelimeler boğazımdan zorla çıkıyordu. "İçinde bulunduğum cehennem alevinin seni de yutacağını ben de bilmiyordum."

Sesim titredi. Gözlerimin dolduğunu hissettim ama ağlamak istemedim. Ona yük olmak istemedim.

Mete, derin ve hırıltılı bir nefes aldı. Tuttuğu kıyafetleri bırakıp karnıma sardığım ellerimi sıkıca kavradı. Parmakları soğuktu ama kavrayışı, içindeki fırtınayı ele veriyordu.

"Ben senin bir cennet hayali kurmadım ki."

Nefesimi tuttum. Sözleri, sanki göğsümün tam ortasına saplanmıştı. Ama acıtmıyordu. Aksine, beni tutuyordu.

"Seni bulduğumda zaten ateşin külleri vardı." Devam etti, sesi alçak ve sakindi ama her kelimesi bir yemin gibiydi. "Bize düşen, kendi cehennemimizin içinde birbirimize sığınmak."

Beni kendi önüne doğru çektiğinde yüzümü göğsüne gömdüm.

"Sana sığındım ben, Eyşan." Fısıldadı. "Ben senin ateşinin küllerine sığındım. Seninle yanmayı göze aldım. O yüzden benden özür dileme. Bana sadece sımsıkı sarıl. Olur mu?"

Gözlerimden süzülen ilk damlayı engelleyemedim. Sessizce, kimsenin duymadığı bir hıçkırıkla başımı salladım. Kollarımı daha da sıkılaştırdım, sanki onu sarmak, beni de sarmak gibiydi.

"Olur." dedim, sesim boğuktu. "Olur, Mete."

Bir süre öylece durduk. Zamanın akışı durmuş, dışarıdaki kar taneleri camlara vururken, içeride sadece iki nefesin ritmi vardı. Birbirimize sığındığımız o an, geçmişin tüm yaralarını saran bir merhem gibiydi. Belki cehennem bitmeyecekti ama artık yalnız değildik.

Mete, yavaşça beni göğsünden ayırıp ellerini yanaklarıma yasladı. Yüzümüzü birbirine eşitlediğinde parmaklarıyla yanağımdaki yaşı sildi, dudaklarında buruk bir gülümseme belirdi.

“Hadi,” dedi. “Valizleri toplayalım. Fazla zamanımız kalmadı.”

Başımı salladım. Birlikte valizleri toplamaya başladık. Sessizdik ama artık o sessizlik boğucu değildi. Bilakis, birbirimize söylediğimiz onca şeyin yankısıydı.

Dışarıda kar yağıyordu.

İçeride ise iki yorgun savaşçı, geçmişin gölgelerine inat, geleceğe tutunuyordu.

Valizlerin fermuarını çektiğimizde Mete, iki valizin birini sağ eline diğerini sol eline aldı. Gözleriyle odayı son bir kez süzdü ardından bana döndü.

“Hazır mısın?”

Sesi yumuşaktı ama içinde bir kararlılık vardı. Başımı salladım. Birlikte merdivenlerden indik. Ayak seslerimiz ahşap basamaklarda yankılanırken, evin sessizliği arkamızda bir veda gibiydi. Kapıyı açtığımızda soğuk hava yüzümüze çarptı. Gece iyice çökmüştü, kar taneleri hâlâ usul usul yağıyordu.

Araçlar, evin önünde sıralanmıştı. Farlarının loş ışığı, karların üzerinde sarımsı bir parıltı yaratıyordu. Mete, valizleri bagaja yerleştirirken ben arkama dönüp diğer araçlara baktım.

Selçuk ve Çilingir'in aracının yanında Hümeyra teyze ve Alparslan babam duruyordu. Hümeyra teyze, montunun yakasını sıkıca kapatmış, nefesi buhar olup havada kayboluyordu. Alparslan babam ise elleri cebinde, soğuğa aldırmadan bekliyordu.

Selçuk, bana doğru bir adım attı.

"Her şey tamam mı?" diye sordu, gözleri önce bana, sonra Mete'ye kaydı. Sesi endişeliydi ama sorun çıkarmak istemiyordu.

"Tamam," dedim, sesimi olabildiğince sağlam tutarak. "Hazırız."

Selçuk başını salladı ve Hümeyra teyzeye döndü.

“Araca binebilirsiniz.”

Hümeyra teyze ile Alparslan amca Selçuk ile Çilingir’in aracına bindiklerinde arkadaki araçlara baktım. Bizimkiler araçlarına çoktan binmişlerdi. Caner, küçük bir manevrayla çalıştırdığı aracı sola doğru kırıp bizim aracımızın önüne doğru yaklaştı. Mete, valizleri yerleştirdikten sonra yanıma geldi. Elini belime koydu, beni kendine doğru çekti.

"Hepsi tamam," dedi, kulağıma fısıldar gibi. "Hadi gidelim."

Başımı salladım. Aracın kapısını açtı ve önce benim binmemi bekledi. Koltuğa oturduğumda kapıyı kapattı. Birkaç saniye sonra o da şoför koltuğuna geçti ve kontağı çalıştırdı.

Ellerim boşta kalmıştı. O an, yüzük parmağıma takılı güvercin motifli yüzüğe dokundum. Yüzüğün soğuk metalini parmak uçlarımla okşadım. Güvercin figürünün kanatlarını hissettim, hafif kabartıları parmaklarımın altında dans ediyordu.

Mete’nin bir an için bana baktığını hissettiğimde ona baktım. Yüzüğü okşadığımı gördüğünde dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.

“Güvercin,” dedi bana bakarken. “Sen benim en karanlık gecelerimde bile içime sızan o süzgün sabah güneşisin.”

Sözleri, göğsümün tam ortasında bir çiçek gibi açtı. Karanlığın içinde filizlenen, soğuğa inat büyüyen bir çiçek. Parmaklarım hâlâ yüzükteydi, güvercinin kanatlarının kabartıları ruhuma gömülüyordu sanki. O an, onun söylediği her kelimenin ne kadar ağır olduğunu hissettim. Ben onun karanlık gecelerine sızan bir güneş ışığıysam, o da benim yanı başımda sonsuza kadar yanacak bir ateşti.

Dudaklarım aralandı, cevap vermek istedim. Ama kelimeler bulamadım. Sadece ona baktım. O da bana baktı. Bakışlarımız arasında geçen o birkaç saniye, saatler gibi geldi. Ne kadar çok şey söylenebilirdi o bakışlarla. Ve ne kadar az şeye ihtiyaç vardı.

Mete, dudaklarının kenarında o ince, buruk gülümsemesiyle başını hafifçe çevirdi ve ön cama baktı. Ellerini direksiyona koydu. Ama önce bir derin nefes aldı, sanki o anı içine çekmek ister gibi.

"Hazır mısın?"

Aynı soruyu bir kez daha sordu. Ama bu kez, sesinde sadece kararlılık değil, bir umut vardı. Belki de yolculuğun, sadece bir yerden başka bir yere gitmek olmadığını biliyordu. Belki de bu yolculuğun, geçmişten geleceğe, karanlıktan aydınlığa, yalnızlıktan beraberliğe giden bir köprü olduğunu.

"Hazırım."

Sesim sakindi. İçimdeki fırtına dinmemişti belki, ama artık onunla birlikte yol almayı öğrenmiştim. Dalgalar hâlâ kıyıya vuruyordu, ama ben artık batmıyordum.

Mete, aracı çalıştırdı. Motorun uğultusu, sessizliği yaran ilk sesti. Ön camdaki buzlar erimeye başlarken, silecekler karları iki yana itti. Dışarıdaki bembeyaz dünya, bir an için bulanıklaştı, sonra yeniden netleşti.

Arkamızdaki araçlar da hareketlendi. 

Ellerimi kucağımda birleştirdim. Yüzüğün soğuk metalini hâlâ hissediyordum. Parmaklarım, farkında olmadan oraya gidip geliyordu. Güvercinin kanatları, sanki bana yeniden uçmayı öğretiyordu.

Araç, virajlı yolda ilerlerken karlar farların önünde dans ediyordu. Sanki binlerce küçük yıldız, önümüzde yol açıyordu. Gece karanlıktı, ama içerisi aydınlıktı. Çünkü o aydınlık, sadece farlardan değil, yanı başımdaki adamdan geliyordu.

Göz kapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı. Yorgunluk, kemiklerimin içine işlemiş, kaslarımı saran bir sıcaklığa dönüşmüştü. Saatlerdir uyumamıştım. Günlerdir dinlenmemiştim. Ama ilk defa, bu kadar güvende hissediyordum. Yanımdaki adamın varlığı, tüm korkularımı bir kenara itiyordu.

Başım yavaşça cama doğru kaydı. Soğuk camın temasıyla hafifçe irkildim ama gözlerimi açamayacak kadar yorgundum. Mete'nin sesi, uzaktan gelen bir rüzgar gibi kulağıma çalındı.

"Uyu," dedi, sesi yumuşak ve derindi. "Ben buradayım."

Bu sözler, içimdeki tüm direnci kırdı. Gözlerim kapandı. 

Uykuya dalışımı hatırlamıyorum. Sadece bir an uyanık olduğumu, sonra her şeyin karardığını biliyorum. Ama o karanlık, korkutucu değildi. Çünkü o karanlığın içinde, bir el benimkini tutuyordu.

Ve ben, ilk defa, hiçbir kabus görmeden uyudum.

20 Mart 2022 / Şırnak

Asena Eyşan Boduroğlu, Ağzından

"Hatuuuuun, uyan artık. Geldik."

Mete'nin sitem dolu sesiyle ve yanağımı okşayan elleriyle gözlerimi aralamaya çalıştım. Göz kapaklarım ağırdı, uyku hâlâ kemiklerimin arasındaydı. Ama onun sesi, her zamanki gibi, beni gerçek dünyaya çeken o tanıdık ip gibiydi.

Gözlerimi hafifçe araladığımda, Mete'nin boncuk mavileri ışıldayarak yüzümün her noktasına dokunuyordu. Dudaklarında büyük bir gülümseme vardı. Halimden eğleniyor gibiydi.

"Şu tipe bak! Yiyeyim mi seni şap diye, he?" dedi ve ellerini yanaklarıma koyup dudaklarını yanaklarıma bastırdı. "Yiyeyim mi?" diye hafifçe bağırdı.

Gülerek kafamı iki yana salladım ve gözlerinin içine baktım.

"Hayır."

Gülen yüzü düştü ve alt dudağını büzdü. Gülümseyerek dudaklarına bir öpücük bıraktığımda, kapım açıldı. Selçuk, çatık kaşlarıyla Mete'ye bakarken gözlerini dört kere kırpıştırdı.

"Kardeşimi rahat bırak, Bozkurt." dedi ve bana döndü. "İn kız sende."

Mete'ye baktığımda hafifçe yutkundu ve geri çekildi. Kahkaha atarak araçtan indim. Ayaklarım yere bastığında derin bir nefes aldım ve bakışlarımı etrafta gezdirdim.

Gördüklerime inanamadım.

Evimdeydim.

Kışlanın duvarları hâlâ dimdik ayakta, pencereleri, kapıları, her şey aynıydı. Sanki hiçbir şey olmamış gibiydi. Oysa, daha yedi gün önce, bu binaların arasında yankılanan patlamalarla her şeyin yerle bir olduğunu hatırlıyordum. Her şey bir anda kaybolmuştu. Şimdi burası, hiçbir şey olmamış gibi duruyordu.

"Oha."

Alev'in yanımdan gelen sesiyle ona baktım. Bakışlarını kışlada gezdiriyordu.

"Bire bir aynısı, sanki hiç," diye mırıldanırken solumdan bir ses geldi.

"Patlamamış gibi, değil mi?"

Tuğgeneral Fikret Yıldırım'ın cümlesiyle farkında olmadan komuta verdim. "Dikkat!" deyip soluma doğru döndüm. Sağ elim alnımın yanında yerini alırken, ellerini arkasında bağlamış ve huzurlu gözlerle binayı inceleyen Fikret amcaya baktım. Bakışları beni bulduğunda göz kırptı ve arkasını dönüp arabasına doğru yürüdü.

"Hadi çocuklar artık şu üzerinizdeki ölü toprağı atın. Gidin, üzerinizi falan değiştirin. Valla sizi üniformasız görmekten kusacağım artık." diyen Alparslan babam, Hümeyra annem ile birlikte içeriye girdiğinde derin bir nefes bırakıp Alev'e baktım.

"Biz ne yaşıyoruz?"

Bana döndü.

"Anlamadım valla, hadi odamıza gidelim." dedi koluma girip sürüklemeye başladı.

"Alev, karımı nereye götürüyorsun?" diyen Mete'yi duymamazlıktan gelerek askeriye binasına doğru koşmaya başladık. Sanki her şey rüyaymış gibi geliyordu. O kadar güzel bir rüyaydı ki hiç uyanmak istemedim.

Binanın içine girdiğimizde ciddiyetle durakladık ve Alev ile birbirimize baktık.

"Beni çimdiklesene."

"Beni çimdiklesene."

Aynı anda dediğimiz cümle ile gülerek yatakhaneye doğru ilerledik. Odaya girdiğimizde dolapların ve yatakların yeni olduğunu gördüm. Kendime ait olan dolaba adımladığımda Alev, üzerindeki montunu çıkarttı ve kenara koydu.

Dolabı açtığımda üniformam, şeffaf bir poşetin içinde duruyordu. Yavaşça poşetiyle birlikte alıp yatağın üzerine bıraktım. Kendimi yorgunca yatağıma attığım sıra Alev, çoktan üzerini değiştirmiş bana bakıyordu.

"Yoruldun Eyşan ama bak, yeniden ve yine evimizdeyiz. Sıfırdan başlayacağız ama emin bu sefer her şey daha güzel olacak."

Gülümseyerek üzerimdeki montu çıkarttığımda ayağa kalktı ve dolabına doğru ilerledi. Üzerimi değiştirip aynanın önüne geçtiğimde bordo beremi okşayıp apoletimin altına sıkıştırdım. Omzumun üzerine iki kere hafifçe vurup gülümsedim ve Alev'e baktım.

"Ooo yüzbaşı, bu ne şıklık? Mete yüzbaşım görünce bayılmasın?" dediğinde aklıma geçmiş geldi. Mete'den kaçtığım günler aklıma geldi. Kafamı iki yana sallayarak derin bir nefes aldım. Şimdi ise ondan bir saniye bile ayrı kalasım gelmiyordu.

Alev, elini omzuma atıp kapıya doğru sürüklediğinde kapıyı açtım ve dışarıya çıktım. Kapının önünde Caner, bizi bekliyordu.

“Herkes koordinasyon merkezinde toplanacak,” dedi ve bizi beklemeden yürümeye başladı.

Alev'le birbirimize baktık. Sorgulayan bakışlarıma karşılık omuz silkti ve Caner'in peşinden yürümeye başladı. Onu takip ettim. Koridorlarda ilerlerken askerler kenara çekilip selam duruyor, bakışları üzerimizde geziniyordu. Her şey normale dönmüş gibiydi ama içimdeki o ağırlık hâlâ oradaydı. 

Koordinasyon merkezinin kapısına geldiğimizde Caner, başıyla içeri girmemizi işaret etti. Alev, kapıyı araladı ve içeriye geçmem için bekledi. Hızla merkeze girdiğimde bütün bakışlar bana döndü. Masanın etrafına toplanmış kalabalığa doğru ilerledim.

Koordinasyon merkezindeki masa, Selçuk'un parçalara ayırdığı kayıt kutusunun kablolarıyla kaplanmıştı. Kablolar bir labirent gibi masanın üzerine yayılmış, her şeyin bir araya gelmesi için sabırla bekliyordu. Selçuk, sabitlenmiş büyütecin altına odaklanmıştı, her hareketi dikkatle hesaplanmıştı.

Parmakları, cımbızı sıkıştırarak mikro anakartın üzerinde titrek ama hassas bir şekilde ilerliyordu. Her bir parça, gözlerinin takip ettiği karmaşık düzenin bir parçasıydı. Sanki her hareketiyle, devreyi hayata döndürecekmiş gibi bir yoğunlaşma vardı.

"Bunun işe yarayacağından emin misin?"

Barkın'ın sorusu havada asılı kaldı, Selçuk cımbızını anakarttan çekti ve gözlerini büyüteçten ayırarak ona baktı. O an, tüm odak noktası bir saniyeliğine başka bir yere kaydı.

"Sence emin olmasam kutuyu açar mıydım?" dedi Selçuk, soğukkanlı bir şekilde. Ardından başını eğip, yeniden büyütece doğru odaklandı. Her şey eski düzenine dönmüştü; o ince, titiz hamlelere devam ediyordu. Gözlerinden bir an için etrafındaki dünya silindi.

Birkaç saniye sonra, Selçuk ayağa kalktı ve bana doğru bakarak, "Eyşan, gel," dedi. Cımbızı elime uzatarak yerini bana bıraktı. Hızla kalkıp yerine oturdum ve kollarımı öne uzatarak, gerginliğimi üzerimden atıp büyütece eğildim. Büyütecin altındaki mikro dünyaya dalarken, hemen karşımdaki büyük ekrana gözlerimi diktim. Ekranda her şey, birer minyatür parça gibi parlıyordu.

Barkın'ın "Sende mi anlıyorsun bundan?" sorusu, havada kayboldu ama Selçuk'un kahkahası yankılandı.

"Anıtkabir'de çok açtı bunlardan," dedi, her kelimesinde hafif bir alay vardı. Alayla güldüğüm sıra kaşlarımı çattım. Cımbızı dikkatle mikro kareye sürttüm, her hareketimde dikkatle bir yerinden kazıdım.

Bir parça hâlâ çıkmamıştı.

"Hadi be, çık artık!" diye hafifçe sitem ettiğim sıra köşelerinden kazıdığım mikro çip boşa düştü.

"Senin yapamadığını Eyşan, iki dakikada yaptı be Selçuk."

Alperen'in lafı, odada yankılandı. Cımbızı kaldırıp sırtımı doğrulttum ve sağdaki ince uçlu bağlantı kablolarını aldım. Tam önümdeki ekrana odaklandım. Uçları birbirine takmaya çalışırken, kablolar sürekli kaçıyordu. Bir anlık sürtünmeden kıvılcımlar çıktı, herkes bir an için korktu ama soğukkanlılıkla işime devam ettim. Korku, her anın bir parçasıydı ama ben buna aldırmadan, çözümümün peşinden gitmeye devam ettim.

İki ucu taktığım an sağdaki ekrana baktım. Benim, Kutlu Sönmez'in evini bastığım görüntüler oynama başladığında arkama yaslandım. Birkaç dakika sonra Selçuk belirdiğinde kafamı iki yana salladım ve kollarımı göğsümde bağladım. Bir süre sonra Kutlu Sönmez, kameraya doğru yaklaşıp baktı ve ekran siyah bir görüntüye büründü.

Kafamı iki yana salladım, bu cihaz tam bir çöptü. Ellerimi kolçağa koyup "Çöp." dedim ve ayağa kalktım. Oflayarak masanın başında durduğumda ellerimi masanın üzerine yasladım.

"Katilin kim olduğunu nasıl bulabiliriz?" diye sorguladığımda herkesin bakışları bana çevrildi. Bir bilinmezlik, etrafımızı kaplamıştı.

Hümeyra teyzenin ekrana bakarak ayağa kalktığını gördüm.

"Durun, görüntü oynamaya devam ediyor."

Kalbim ağzımda atarken ekrana yaklaştım ve kollarımı göğsümde bağladım. Herkesin ayağa kalkıp benimle birlikte ekrana baktığını hissettim. Gerçekten görüntü devam ediyordu. Kutlu Sönmez, merdivenlerde belirdi. Kapıyı açtığında hızla kapıyı kapatıp geri koşmaya çalıştı ama kaçamadı. Yüzünde maskesi olan bir adam elindeki silahı Kutlu Sönmez'in kalbine sıktığında zihnimin içinde hayali bir kurşun sesi yankılandı.

Maskeli adamın arkasındaki adam, Kutlu Sönmez'in sırtına baktı ve maskeli adama dönüp kafasını iki yana salladı. Kutlu Sönmez'in koltuk altlarından tutup merdivene taşıdı. Yüzünde maskesi olan adam, ellerini yüzüne götürdüğünde gözlerimi ayırmadan yüzümü sağa doğru çevirdim.

"Selçuk, görüntüyü durdurmaya hazır ol."

"Tamam."

Maskeli adam, yüzündeki maskeyi çıkarttığında görüntüsü, uzakta olduğu için pusluydu ama sonra adımları merdivene doğru çevrildi ve çıkmaya başladı. Tam kameranın önüne geçtiğinde "Durdur!" diye bağırdım.

"Bu kim lan?"

Sağ gözü bembeyaz, sol gözü ise zifiri karaydı. Sağ gözünün üzerinde derin, belirgin bir çizik vardı. Bu yüz, o gözler...

Gözlerim istemsizce ekrandaki yüze kilitlendi. O yüzü tanıyordum. O gözleri, o derin çiziği... Bu, kabuslarımın derinliklerinden fırlayıp gerçek olmuş bir hayaletti. Kalbim göğsüme sığmayacak kadar hızlı çarpmaya başlamıştı. Zihnime saldıran anılar, beni boğacak kadar güçlüydü. Bütün dünyam, o ekranda donmuş bir görüntüye odaklanmıştı.

"Selçuk, bu nasıl olur?"

Alparslan albayın sesiyle bakışlarımı Selçuk'a çevirdim. Selçuk'un yüzü, ekrandaki görüntüyle birlikte adeta taş kesilmiş gibiydi. Çenesinin kasları gerilmiş, yanakları hafifçe solgun bir renge bürünmüştü. Gözleri, ekrana kilitlenmiş, derin bir şok ve inançsızlıkla irileşmişti. Kaşlarının arasında beliren ince çizgi, zihninde dönen soruların ve içinde büyüyen karmaşanın bir yansıması gibiydi. Dudakları hafifçe aralanmıştı, sanki bir şey söylemek istiyor ama kelimeler boğazında düğümleniyordu.

"Bu adam kim?"

Barkın'ın sorusu herkesin Selçuk'a odaklanmasına neden oldu.

"Selçuk! Bu nasıl olur!"

Alparslan albayın haykırışı odada savruldu ve Selçuk'un gözünden bir damla yaşın akmasına sebep oldu. Alparslan albay, hızla Selçuk'a yürüdü ve kollarından tutup kendine çevirdi, sarstı.

"Kendine gel!" diye bağırdı. Albayın sesi kararlı ve sertti, ama Selçuk o anda başka bir dünyadaydı. Vücudu titredi, gözleri büyümüş bir haldeydi ve kafasını sağa sola salladı. Sanki karşısındaki gerçekle savaşmaya çalışıyordu.

"Hayır, hayır, hayır, hayır. Olmaz, olamaz. Kendi ellerimle kafasına sıktım. Kendi ellerimle kafasına sıktım!" dedi, sesi çatallaşarak. Çenesi titremeye başlamıştı. Kelimeler ağzından dökülürken elleri boşlukta savruluyor, sanki geçmişten bir parça yakalamaya çalışıyordu.

"İki tane kurşun, albay. İki kurşun..." Gözleri yerle bir olmuştu. Albay, Selçuk'u daha fazla ayakta tutamayacağını anlayarak yavaşça koltuğa oturttu ama Selçuk'un gözleri arkamızdaki ekrana kilitlenmişti. Gördüğü şeyin ağırlığı, onun bakışlarına ve duruşuna her yönden çökmüştü.

Gözlerinden yaşlar dökülürken yüzü büküldü, buruştu; çaresiz bir adamın acı dolu ifadesine dönüştü. Sessiz bir hıçkırıkla kafasını iki yana sallamaya devam etti.

"Ben karım ve çocuğum için kafasına iki kurşun sıktım," dediğinde, sesi yalnızca bir itirafın değil, aynı zamanda ruhunu delip geçen bir yaranın yankısıydı. Ellerini yüzüne bastırıp masaya doğru eğildi. Omuzları titrek bir şekilde yükselip alçalmaya başladı.

Sessizliğin içinde, omuzlarının bu ritmik hareketi, içinde kopan fırtınanın dışa vurumuydu. Parmakları yüzünü sımsıkı kapatmış, sanki dünyayı kendinden uzak tutmaya çalışıyordu. Masanın kenarına doğru eğilirken başını daha da öne düşürdü, sanki tüm ağırlığını taşıyamıyormuş gibi.

Alparslan albay ona bir an baktı, ne diyeceğini bilemez bir haldeydi. Odanın içinde biriken gerilim, Selçuk'un hıçkırıklarına eşlik edercesine ağırdı. Selçuk'un elleri yüzünden ayrılırken avuçlarının ıslanmış olduğu fark edildi; gözyaşları, onun mücadele ettiği anı elle tutulur hale getirmişti.

"Karım ve çocuğum için..." diye tekrarladı ama bu sefer sesi fısıltıya dönmüştü. Sanki kelimeler ağzından dökülürken kendini bu gerçekle yeniden yüzleşmeye zorluyordu. Ardından derin bir nefes aldı ama bu nefes onun için bir rahatlama değil, içindeki ağırlığı daha da hissettiren bir boşluktu.

Onun bu hâlini izlerken göğsümde bir sıkışma hissettim. Yüzündeki ifade; keder, öfke ve suçluluğun karışımından doğmuş, tarifsiz bir acı yansımasıydı.

Sandalyeden kalkarken bacaklarının titrediğini fark ettim. Yumrukları masanın üzerindeydi ama artık bir dayanak arıyormuş gibi değil; sanki masaya tüm öfkesini aktarmaya çalışıyordu. Parmakları beyazlaşmış, damarları belirginleşmişti. Yüzündeki buruşuk ifade, bir adamın geçmişinin peşini bırakmadığı acının bir portresiydi. "Elias Farouq," dediğinde, bu ismin sadece bir kelime olmadığını anladım. Her hecesinde bir hesaplaşma, her harfinde bir yara saklıydı.

Adını söylediği kişiyle ilgili derin bir öfke kabarıyordu içinde ama aynı zamanda sessiz bir korku. Gözlerini kapatıp kafasını ağırca sağa sola salladı.

"Bu hayatta görüp görebileceğiniz en psikopat bir terörist. Yaşamadığını düşündüğüm için size bilgisini geçmemiştim," dedi, yumruklarını masaya vurdu. "Lanet olsun!" yüzü yeniden buruştuğunda dişlerini sıktı ve nefes almaya çalıştı. Sağ yanağına bir yaş devrildiğinde burnundan gürültülü bir nefes aldı ve gözlerini açıp bana baktı.

"Senin yıllar önce eşlerini ve çocuklarını infaz ettiğin adam, Elias Farouq.” Zihnimde bir şeyler kırılmış gibi hissettim. İçimdeki dünya bir anlığına altüst oldu. “Aynı zamanda Rojin'in erkek kardeşi Eyşan."

Kalbimin atışı kulaklarımda yankılanıyordu. Sözleri beynimde yankılanırken gözlerim istemsizce Selçuk'un yüzüne kilitlendi. Gözlerindeki donuk ifade, sanki hayatının bir parçasını koparıp önüme bırakıyordu. Bu sadece bir uyarı değil, aynı zamanda bana devredilen bir yükün sessiz yankısıydı.

"Sobe," deyip beni geriye doğru ittirdiğinde gözlerim yalnızca, bir adamın siyah ve beyaz gözlerine odaklıydı.

Bir an için nefesim sıkıştı, gerçeklik beni tekrar kendine çekmeden önce zihnim o görüntünün yankılarında asılı kaldı. Gözlerim yeniden Selçuk'un gözlerine döndüğünde, bu kez onun bakışlarının ağırlığını daha derin bir şekilde hissettim. Selçuk'un ruhunda bir ayna gibi yansıyan acı, benim geçmişimdeki karanlıkla birleşiyordu.

O karanlık, üzerimizi tamamıyla kaplayacak koca bir kasırgaydı.

 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!