Instagram:
sckitaplari
-Keyifli
Okumalar-
Bölüm
Şarkıları;
12, Fahir
Atakoğlu
Light of
the Seven, Ramin Djawadi
Zor, Güneş
Don’t Go,
Christopher Dennis Coleman
🕊️
12 Ocak
2016 / Anıtkabir, Ankara
Selçuk
Ege Turalı, Ağzından
Zaman,
gökyüzünden süzülen kar tanelerinin içinde nefes alıyordu.
Anıtkabir’e
doğru yürürken, ayaklarımın altında ezilen karların çıkardığı o hafif çıtırtıyı
dinliyordum. Önümde göz alabildiğine beyazla örtülmüş bir dünya vardı.
Atatürk’ün mozolesini çevreleyen o heybetli sütunlar, karla kaplanmış
çatılarıyla sanki daha da ağırbaşlı görünüyordu.
Gök,
gri bir battaniye gibi üzerimize serilmişti ancak bu grilik, karın saf
beyazıyla bir tezat oluşturup görüntüyü büyülü bir manzaraya dönüştürüyordu.
Asena,
yanımda yürüyordu. Buz gibi rüzgâr yüzünü kızartmış ama gözlerindeki
kararlılığı daha da belirginleştirmişti. Alperen biraz ileride, merdivenlerin
başında durmuş etrafı izliyordu.
Bir an
gözüm, mozoleye çıkan yoldaki çam ağaçlarına takıldı. Kar, dalların üzerine
öyle bir yığılmıştı ki sanki ağaçlar bembeyaz birer asker gibi sıralanmış,
Atatürk’e saygı duruşunda bulunuyorlardı.
“İnsanın
buradan gidesi gelmiyor be Selçuk.”
Asena’nın
kurduğu cümle ile adımlarımı durdurdum. Durup bana baktığında kaşlarımı çattım.
“Neden?”
diye sordum. “Hududa gidip rütbeni yükseltmek istemiyor musun?”
Asena,
gözlerini kısarak burnundan soluyarak tebessüm etti. Ardından gözlerini
heybetli sütunlara çevirdi.
“Bana
verilmiş en büyük rütbe, ilk görev yerimin burası olması. Anıtkabir’de askerlik
yapmak herkese nasip olmaz, Selçuk.”
Gülümsemesini
genişletip bana baktı.
“Zamanında
vatanı korumuş bir Başkomutan, ebedi uykusunda bile kendi evinde asklerlerini
yetiştiriyor. Öyle bir ruhla yetiştim ki saatler boyu nöbet tutmama rağmen,
postalımın içindeki vatka ayaklarımın altında eriyip giderken canım, bir kez
olsun acımadı.”
O an
Asena’nı yüzünde, kelimelerin ötesinde bir kararlılık gördüm. Biz, Atatürk
sevgisiyle yetişen askerlerdik. Bu sevgi, her şeyden ağırdı ve aynı zamanda
bizi her adımda daha da güçlü kılıyordu.
Asena,
hüzünlü bir nefes alıp bıraktı ve dolan gözlerini kaçırdı.
“16
Ocak 2016 tarihi benim Alpay operasyonumun başlangıcı olacak. Anıtkabir’den
ayrılacağız. Sen kendi yoluna gideceksin. Alperen, bozma birliklere atandı. Ee,
ben ne olacağım? Alacağım kararların önüme çıkacağını bildiğim bir yola çıkmak
zorundayım ve bunu tek başıma yapacağım.”
Asena’nın
benim onu takip edeceğimden haberi yoktu. Küçük bir nefes alarak apoletine
elimi koydum ve omzunu sıktım.
“Merak
etme kardeşim. Bir alo ile ‘Selçuk, yetiş,’ demen yeterli. Bir telefon kadar
yakın, bir gölge gibi ensende olacağım.”
Gökyüzünden
yeryüzüne düşen karların ağırlaştığını hissettim.
Artık
zaman o karların içinde nefes almıyordu. Her bir tanesinde anılarımızı
saklıyordu.
16 Ocak
2016 tarihinden itibaren Asena ile yolumuz, görünmez bir çizgi ile çizilmiş ve
ayrılmıştı. Hudutta görev yapmaya başladığı an, resmen bir gölge olmuştum.
Nereye giderse oraya gidiyor, aradığı ama ulaşamadığı bilgileri bir şekilde
önüne koyup çaresiz kalmasını engelliyordum.
Bir
gün, o görevlerden birinde karşımda çok güzel bir kadın çıktı. Askerdi.
Gözlerindeki ışık beni öyle etkiledi ki gönlümü ona kaptırdım, evlendi benimle.
Ona, Asena’yı ve fotoğraflarını gösterdim. Benimle birlikte, o da kız kardeşimi
korumaya başladı. Sonra bir oğlum oldu. Oğlum, teyzesini tanıdı. Vatana olan
sevgisini, teyzesiyle özdeşleştirdiğim fotoğraflardan öğrendi.
Ben
evde emekleyen oğlumun sesiyle huzur bulurken, aynı zamanda kız kardeşimin
peşinden emekliyordum. Onu korumak için kendimi adamıştım.
Ta ki
eşi ve çocuğum gözlerimin önünde öldürülene kadar.
O gün
bende öldüm.
Gölgem
kayboldu.
Defin
işlemleriyle uğraşırken kız kardeşimin izini kaybettim. Sanki önümde devasa bir
dağ vardı ve çatırdayarak parçalarına ayrılıyordu. Dağdan kopan kütleler,
üzerime yığılıyor ve beni yerle bir ediyordu.
O
günden sonra bir hayalet gibi gezindim.
Görevlerde
üzerime sıçrayan kanlarla, eşimin ve bebeğimin öcünü aldım ama içim hiç
soğumadı. İçimde hep yanan bir kor vardı ve o kor, beni içten içe kavurdu.
Toparlanmak
için bir yerden başlamam gerektiğini biliyordum.
Tarihler
25 Kasım 2019’u gösterdiğinde bir gazete manşeti, bana Asena Gündüz’ün nerede
olduğunu acıyla gösterdi. Onu bana emanet eden Ethem ve Yağmur Boduroğlu şehit
olmuştu. O günden itibaren takip altına almaya başladım. Yüzümde bir maske ile
yakın takibe girdim.
10
Eylül 2021 tarihinde, Raşit Fas’ın adına Çökertme görevine katıldı. O günü hiç
unutmuyordum.
Görevden
dönüp arabaya doluştuklarında ellerimin altındaki direksiyonu sıkmıştım. Dikiz
aynasından baktığım sıra Asena, yüzündeki maskeyi çıkartmış ve gözlerini
koltuğun sırt kısmına kilitlemişti.
“Operasyon
nasıl geçti?” diye sorduğumda kimse cevap vermedi. Ama ben cevabını biliyordum.
Maskemin altından burukça gülümsedim ve aracı çalıştırıp yola koyuldum. Arada
dikiz aynasından Asena’yı kontrol ederken Asena, sol bileğine dokunup duruyor,
sanki kendi zihninin içine kapanıyordu.
Yaşadıklarımız
nabzımıza karışmıştı.
Aldığımız
her nefes birer can kırığı gibi batıyordu boğazımıza.
Aracı
kaldıkları apartmanın önünde durdurduğumda herkes inmeye başladı fakat
yanındaki Alev Atsız ve kız kardeşim kaldı.
Alev
Atsız, Asena’nın kolundan tuttuğunda zihninden onu çekip çıkarttı. Bakışları
arabanın içinde gezindi ve hızla arabadan indiler. Gaza basıp yola koyulduğumda
başımdaki maskeyi çıkarttım. On dakika sonra, Asena’nın kaldığı apartmana yakın
şarap dükkanının önünde durdum.
Dükkanın
önünde duran biri vardı. Üzerine giydiği paltosunun yakalarını ensesine
kaldırmış, ellerini ise ceplerine sokmuştu. Uzaktan bile belli olan çakmak
gözleri hemen çaprazında yanan sokak lambasının ışığına kilitlenmişti. Kaşları
hafif çatıktı.
Mete
Mert Çakır.
Asena
Gündüz’ü arıyordu ama onun Eyşan Boduroğlu olduğundan habersizdi. Eline sahte
evraklar ulaştırıp bulamamasını sağladığım anları yaşıyorduk. O anlarda sinir
krizine giriyor ve etrafındaki herkesin burnundan kan söktürüyordu. İkizi onu
sakinleştirmeye çalışırken sinirine hakim olamayıp onunla da kavga ediyordu.
Mete,
Mert ismini benim yüzümden sevmiyordu.
Umurumda
mıydı?
Hayır.
Kız
kardeşimin güvenliği her şeyden önce gelirdi. Mete’yi araştırmaya başladıktan
sonra on dokuz sene boyunca Asena’yı aradığını öğrendim. Hiç durmadan, pes
etmeden, acıya aldırış etmeden devam etmişti. Savaşın içindeki aşk, tatlıydı.
Kaybettiğinde o tatlının aslında acı olduğunu anlardın ama Mete, çoktan o
acının ne olduğunu öğrenmişti. O andan sonra Mete Mert Çakır’a bir daha
dokunmadım.
Ona
açtığım yaraların ardında bıraktığı izleri takip ederek onu da korumaya
başladım.
Zaman
üzerimizden bir toz bulutu gibi sürüklenirken Eyşan ait olduğu yere, Şırnak
Özel Tim Taburu’na döndü. Takibi hâlâ bırakmamıştım. Zorluklar çekiyorlar,
ölümler görüyorlardı. Bir gün yolları Çamlıhemşin’e düştü. Peşlerine takıldım
ve o gün çok kötü şeyler gördü, Asena. Dedesinin olduğunu öğrendiği evin hemen
karşısındaki eve daldı. İçeriden bir silah sesi yükseldiğinde doğal olarak ne
yaşandığını merak etmiştim.
O ve
diğerleri, babamın tim arkadaşı olan Alparslan Çakır ile bir arabaya
doluştular. Nereye gittiklerini öğrenemediğim bir yola çıkarlarken ben, Kutlu
Sönmez’in kapısını çaldım. Kapıyı açan adam, kaşlarını çatarak gözlerini
üzerimde gezdirdi.
“Kime
baktın?”
“İçeriye
geçebilir miyim? Züğürt hakkında konuşmaya geldim,” dediğimd çatık kaşları
düzeldi ve üzerimi son bir kez süzüp geri çekildi.
İçeriye
bir adım attım.
Yılların
alışkanlığıyla gittiğim her yerde, bir adım atmadan önce alan kontrolü
yapardım. Gözlerim etrafı hızlıca tararken her detayın farkına varmaya
çalışıyordum. Ancak bu evin içinde bir şeyler beni rahatsız ediyordu. Havada
tarif edemediğim bir ağırlık vardı. Sanki biri beni izliyordu.
Sırtımın
her kıvrımında, birinin beni izlediğine dair bir ürperti hissediyordum.
Parmaklarım tetikteydi. Nefes alışverişimi yavaşlatmaya çalışsam da içimdeki
huzursuzluk kalbimin hızla çarpmasına engel olamıyordu. O sırada merdivene
saplanmış çekirdeği gördüm. Kutlu Sönmez, evin kapısını kapattığı an, elimi
tabancamın kabzasına götürüp usulca emniyeti açtım. Bakışları korkuyla bana
çevrilirken kaşlarımı çattım.
“Eyşan
Boduroğlu’ndan ne istiyorsun?” diye sorduğumda sağ elimi omzuna koydum.
İrileşmiş gözlerini gözlerimde gezdirdiğinde hâlâ birnin beni izlediğini
hissediyordum.
“Kamera
mı var?” diye yüzüne hafifçe fısıldadım. Gözlerimi kıstığımda bir saliselik
hızla kameraya baktı. Göz bebekleri bendeydi ama şaşı olarak gözleri
hareketlenmişti. Kafamı ağırca salladım ve yüzüne doğru biraz daha eğildim.
“Buradan
bir silah sesi yükseldi. O kadını kayıt altına mı aldın?”
Sesim
sakindi ama içinde barındırdığı anlam, adamın yüzünde bir huzursuzluk
belirmesine neden olmuştu. Gözleri bir anlık panik içinde etrafa kaydı. Sonra
seslice yutkundu. Ondan bir cevap beklemeden kafamı salladım ve sağ elimin
işaret parmağına baktım. Parmağımdaki yüzük, üzerine düşen loş ışıkla hafifçe
parlıyordu. İçine yerleştirilen mikrofonu düşündüğümde, dudaklarımın köşesinde
alaycı bir gülümseme belirdi.
O
sırada adamın bakışlarının, yüzükten omzuma doğru istemsiz bir şekilde
kaydığını fark ettim. İkimizin de sırları olduğunun artık farkındaydık.
Adamın
yeniden yutkuşunu görmek beni daha da rahatlattı. Yüzüğün içindeki mikrofon,
her şeyin kaydını alıyordu.
“Konuş,”
dedim, sertçe. “Anlat, ne istiyordun o kadından?”
“Ona
bir oyun oynamayı düşünüyordum,” dedi, Kutlu Sönmez. “Evi basacağını biliyordum
ve o yüzden kamera kurdum. Onun babası benim oğlumun delirmesine sebep oldu.
Onun da canı yansın istedim.”
Kurmuş
olduğu cümlelerle dişlerimi sıkıp gözlerimi kendi parmaklarımdan çektim.
Gözlerim Kutlu Sönmez’in gözlerini bulduğunda kaşlarımı kaldırdım.
“O
halde Eyşan Boduroğlu, sana hiçbir zarar vermedi.”
Kafasını
iki yana salladı.
“Vermedi.”
Kaşlarımı
indirdim.
“Bugünün
tarihi kaç ve biz şu an neredeyiz?”
“6 Ekim
2021, Çamlıhemşin’deyiz.”
Gülümsedim
ve elimi omzundan çekip yüzüğümün taşlı yüzeyine dokundum. Kapıyı açıp dışarıya
çıktığımda derin bir nefes alarak ellerimi ceplerime soktum. Kız kardeşim,
artık çaresiz değildi.
Çünkü
bir gün geçmiş, gelecekte karşımıza çıkacaktı.
18 Mart
2022 – 07:00 / Uludağ, Bursa
Asena
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
Ne?
“Bir
yanlış anlaşılma olmalı, uzman çavuşum,” diyen Mete’nin sesi ile kendime
gelirken Mete’nin sol eli, sağ elime sıkıca kenetlendi. Sesine yansıyan
tedirginlik, elimde bıraktığı sıkılık ile örtüşüyordu. Jandarma memurlarından
biri arkasına döndüğünde bize doğru yaklaşan birilerinin olduğunu
anlayabilmiştim. Jandarma, hafifçe kenara çekildiğinde Selçuk ve Çilingir,
çatık kaşlarıyla hem bize hem de memurlara bakıyordu.
"Günaydın,
bir sorun mu var?" diye sorguladı, Selçuk. Jandarma memuru, hiçbir şey
demeden bize döndüğünde Selçuk'un kaşları daha da çatıldı.
"Uzman
Çavuşum, bir soru sordum," diye üstelediğinde elinde telefon tutan
Jandarma memuru Selçuk'a baktı.
"Siz
kimsiniz?" diye sorduğunda Selçuk, elini montunun iç cebine attı ve
cüzdanını çıkartıp araladı. Cüzdanındaki şeffaf bölmeye sabitlediği kimliğini
karşımdaki memura gösterdi.
"Mili
İstihbarat Teşkilatı'na bağlı suikast biriminden Selçuk Ege Turalı. Genelde
Jandarmalar beni Viran Ege olarak bilir," dediğinde karşısındaki Jandarma,
kaşlarını yukarıya doğru kaldırdı. Şaşkınlığı yüzünden okunurken Selçuk,
cüzdanını katlayıp cebine geri koydu.
"Viran
Ege?” dedi, tüm şaşkınlığıyla. “Siz, Manisa'daki Jandarma Bölüğüne yapılan
saldırıyı durduran asker misiniz?"
Selçuk,
kafasını salladığında karşısındaki Jandarma, gözlerini irileştirdi.
"Namınızı
çok duyduk ama yüzünüzü bilmediğimiz için tanıyamadık, kusura bakmayın. Asena
Eyşan Boduroğlu hakkında, Kutlu Sönmez diye birini öldürme teşebbüsünden
elimizde bir kanıt var," dedi ve elindeki telefonun ekranını Selçuk'a
çevirdi ve izlemesi için kaydı geriye sardı. Selçuk'un kaşları çatılırken
gözleri de aynı şekilde kısılmıştı.
"Kutlu
Sönmez öldü mü?" diye sorguladı izlerken, Selçuk. Kayıt bittiğinde ise
bakışlarını Jandarma memuruna çevirdi. Jandarma memuru kafasını salladı.
"Evet,
dün sabah evinde, merdivenlerde ölü olarak bulundu."
Selçuk,
ağırca kafasını salladı.
"Peki,
bu görüntünün devamı nerede?" diye sorguladığında kaşlarım çatıldı. Aynı
ifade, karşımdaki Jandarma memurunun yüzünde de olmuştu.
"Sadece
bu vardı?"
Selçuk'un
dudaklarında ince bir tebessüm oldu ve işaret parmağındaki yüzüğü çıkartıp sol
elinin parmaklarına sıkıştırdı. Yüzüğün üzerindeki siyah bölmeyi açtı. İçindeki
küçük mikrofon, kaşlarımın yukarıya doğru kıvrılmasına neden olmuştu.
"O
görüntü 6 Ekim 2021 tarihine ait," dedi ve cebindeki telefonu çıkarttı.
Ekranını açıp parmaklarını uzunca ekranda dolaştırıp baş parmağı ve orta
parmağı arasında sabitçe tuttu. Bir hışırtı olduğunda Selçuk'un sesi gürültüyle
yankılanmaya başladı.
“Konuş
anlat, ne istiyordun o kadından?”
“Ona
bir oyun oynamayı düşünüyordum. Evi basacağını biliyordum ve o yüzden kamera
kurdum. Onun babası benim oğlumun delirmesine sebep oldu. Onun da canı yansın
istedim.”
Kutlu
Sönmez'in sesinden sonra onun sesi yeniden oynadı.
"O
halde Eyşan Boduroğlu, sana hiçbir zarar vermedi."
"Vermedi."
"Bugünün
tarihi kaç ve biz şu an neredeyiz?"
"6
Ekim 2021, Çamlıhemşin'deyiz."
Kayıt
bittiğinde Mete, kenetli ellerimizi okşadı. Selçuk, elindeki telefonu cebine
koydu ve elinde tuttuğu yüzüğün siyah üstünü kapatıp işaret parmağına geri
taktı. Boğazını temizleyip eliyle beni işaret etti.
"Bu
kadın benim manevi kız kardeşim. 2011 yılından beri ben bu kadını koruyorum.
2016'da ailemi kaybettikten sonra izini kaybettim ve saklanma durumunda kaldım.
25 Kasım 2019'da onu bulduğumda, bir hayalet gibi peşinde dolaştım. 6 Ekim 2021
tarihinde o olayın olduğu yerdeydim. 7 Ekim'de de malum Manisa olayı yaşandı."
Derin
bir nefes aldı.
"Elimdeki
kaynakları sizinle paylaşırım ama kız kardeşimden swap örneği almanıza izin
vermem. Asena Eyşan Boduroğlu, bordo bereli bir yüzbaşıdır. Bir süre önce
parmak izini kayıtlardan sildirdim. Ondan örnek alırsanız yeniden sisteme
düşmek zorunda kalacak."
Kardeşim
dediği o kişi bendim; bunca yıl benim için neler yaptığını kelimelerine
saklamış, sessizce dile getirmişti. Oysa ben? Ben onun çektiği acıların ne
kadarını anlayabilmiştim? Ailesini kaybetmiş, hayatı altüst olmuş bir adamın
yasını paylaşabilmiş miydim? Hayır, o yasın büyüklüğünü ancak şimdi
anlayabiliyordum.
Selçuk,
benim peşimde bir hayalet gibi dolaşırken, benden önce her adımımı düşünmüş,
beni tehlikelerden uzak tutmuştu.
Jandarma
memuru, alt dudağını dişledi ve sıkıntıyla Selçuk'un yüzüne baktı. Bir adım ona
yaklaştı ve elini montunun iç cebine attı. Bir kâğıt çıkarttığında
parmaklarının ucunda bir kâğıt vardı, Selçuk'a uzattı.
"Kız
kardeşinizi ihbar eden, maktulün öz oğluydu. 'Onun babası benim oğlumun
delirmesine sebep oldu. Onunda canı yansın istedim.' demiş ya, arada bir kan
meselesi olabilir. Kanıtlarla birlikte karakola geçelim."
Selçuk,
Jandarma memurunun uzattığı kâğıdı alıp, iç cebine koydu ve bakışlarını Mete'ye
çevirdi. Mete'ye dönüp baktığımda gözlerinde okunmayan bir bakış vardı.
Selçuk'a öylesine derin bakıyordu ki anlamını çözememiştim. Selçuk'a baktığımda
ise gözlerindeki sakinliğin ardında küçük bir parıltı vardı. Mete'nin bakışını
anlamış gibiydi. Kafasını hafifçe eğip kaldırdı ve Jandarma memuruna döndü.
"Gidelim,"
dediğinde Çilingir'in yanındaki memur, kelepçe çıkarttı. Mete'nin elimdeki eli
biraz daha sıkılırken yanındaki Jandarma memuru hızla meslektaşının elinin
üzerine elini koydu ve dilini şıklattı.
"Hayır.
Sadece bizimle gelmeleri yeterli olur."
Mete'nin
burnundan küçük bir soluk verdiğini işittiğimde baş parmağımı işaret parmağına
sürttüm. Elini biraz olsun bile gevşetmeyince yutkundum ve Çilingir'e baktım.
"Çilingir,
sen bizimkileri alıp oraya geçersiniz," deyip Jandarma memuruna baktım.
"Sözlüm de benimle birlikte gelebilir mi?" diye sorduğumda ise memur,
kafasını salladı.
Bakışlarımı
hızla üzerimde gezdirdim. Altımda siyah bir eşofman altı, üzerimde ise beyaz
tişörtüm vardı. Mete, bir süreliğine elimi bırakıp kenardaki askılığa uzandı ve
siyah, kendine ait olan atkısını alıp ikiye katladı ve enseme koyup boynumun
önünde atkının ucunu katlanmış olan aralıktan geçirdi.
Montumu
bana uzattığında alıp üzerime geçirdim. Mete'nin üzerini kısaca süzdüğümde,
altında gri eşofman altı ve üzerinde benimki gibi bir beyaz tişört vardı. Bana
ait olan mavi atkıyı alıp bana taktığı gibi boynuna sardı ve montunu giyip
tezgâhın üzerinde duran telefonlarımızı cebine koydu.
Jandarma
memuruna döndü ve elimi tutup "Gidebiliriz," dedi.
Jandarma
memurları kapının önünden çekildiğinde Mete, bakışlarını Çilingir'e çevirdi.
"Babamı
ara, annemle birlikte hemen buraya gelsinler."
Çilingir,
kafasını salladığında Mete ile ellerimiz bağlı bir şekilde evden çıktık. Mete,
kapıyı kapattığında arabaya doğru yürüdük. Kapıyı açıp binmem için beklediğinde
ellerimizi bir an olsun bırakmamıştı. Binip kapıyı kapattığında bakışlarım
dışarıya kaydı. Selçuk'un hızla arabasına yöneldiğini gördüğüm sıra Çilingir,
koşarak diğer evlerin kapısına vurmaya başlamıştı.
18 Mart
2022 09:00 / Jandarma Karakol Komutanlığı, Uludağ
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Boşluk.
Evrenin
sonsuzluğuna verilen isim, neden şimdi benim içimdeki sıkıntının en büyük
açıklamasıydı?
Parmaklarımı
sıkan diğer elimin parmakları bile o boşluğun içini acıyla doldurmama neden
olmuyordu. Yalnız bir kişinin varlığı o boşluğu dolduracakken en büyük
sıkıntının oraya yerleşmesine neden olmuşlardı.
Bakışlarım
Jandarma memurlarının üzerinde gezinirken bir anlığına omzuma dokunan elin
sahibine baktım. Selçuk, tüm metanetiyle kafasını sallamış ve bu durumu çözüme
kavuşturmak için önümdeki kapıdan içeriye girmek için hareketlenmişti. Ellerim
kenetli bir şekilde, çaresizce öylece kalakalmıştım. Kapalı boş bir kapının
ardındaki kadını düşünmek, zihnimin en ufak yerini bile telaşa sokmaya yeterli
olmuştu.
Gözlerimi
sıkıca yumdum ve derin bir nefes aldım. Bütün uğultulu sesler bir anda kesildi
ve yalnızlığın sesi o boşlukta var olmaya başladı. Yüzümün buruştuğunu
hissederken boşluktaki sessizliğe kulak verdim. Neden 6 Ekim 2021'de yaşanan
bir olay, bu şekilde evrilip karşımıza devrilmişti?
İçimdeki
sıkıntının adını koyamıyordum.
"Mete."
Selçuk'un
sesiyle kapalı gözlerimi açıp ona baktım. Kenetli ellerimi çözüp ceplerime
soktum.
"Kanıtları
verdim ama bir süreliğine daha burada tutmaları gerekli. Eyşan'dan swap izi
alınmayacak, prosedür olarak tutmaya devam edecekler," diye bir açıklama
yaptığında yutkunup gözlerinin içine baktım.
Darağacında
bir ip vardı ve Eyşan'ı o ipten tak diye almıştı.
Hakkını
nasıl öderdik?
Selçuk,
gözlerini kısıp kafasını iki yana salladı.
"Şöyle
bakıp durma. Bana âşık olduğunu düşüneceğim yoksa," dedi ve güldü.
İstemsizce kafamı eğip güldüğümde kafamı iki yana salladım. Aralı dudaklarımdan
küçük bir nefes çekip burnumdan bıraktım. Elini omzuma koyduğunda yeniden
Selçuk'a baktım. Kaşları çatılmış ve gözleri şüpheyle irileşmişti.
"Bu
olayın arkasında başka bir şey var Mete. -tek kaşını yukarıya kıvırdı- Geçmiş
neden şu an önümüzde?" diye sorduğunda kafamı iki yana salladım.
"Bilmiyorum
ama ardından büyük bir şey gelecek Selçuk ve ben ilk defa, neyin gelebileceğini
tahmin edemiyorum."
Sağımda
duyduğum kalabalık adım sesleriyle bakışlarımız aynı anda gelen kişilere
çevrildi. Hepsinin gözlerinde endişe ve telaş vardı. Osman ile bakışlarımız
kesiştiğinde burnumdan bir nefes verdim. Selçuk'un omzumdaki eli düştüğünde
Güvercin Timi, etrafımızı sarmıştı.
Osman,
"Çilingir'in anlattığı doğru mu Selçuk?" diye sorduğunda Selçuk,
kafasını salladı. Osman, kafasını iki yana sallayıp ellerini ceplerine soktu.
"Bakalım
karşımıza daha neler çıkacak?" diye burnundan soludu ve sırtını duvara
yasladı. Kalabalığın ardından Çilingir, bize doğru yaklaştı ve elindeki poşeti
bana uzattı. Ona gelirken Eyşan için kahvaltılık bir şeyler almasını
söylemiştim. İçinde bir simit ve ayran vardı. Poşeti elime tutuşturduğunda
derin bir nefes aldım, Selçuk'a baktım.
"Yanına
inmeye izin verirler mi?" diye sorduğumda kafasını salladı ve sol köşede
duran Jandarmaya yaklaştı.
"Asena
Eyşan Boduroğlu'ya yemek götürmek istiyoruz. Kaç kişi inebiliriz?" diye
sorduğunda Jandarma eliyle iki işareti yaptı. Selçuk, kafasını salladığında
bakışları bana çevrildi. Tam konuşacaktı ki ondan önce davrandım.
"Sende
gel."
Gülümsedi
ve eliyle yolu göstermek istercesine havaya kaldırdı. Birlikte koridoru
yürümeye başladığımızda bakışlarım yeri takip ediyordu. Köşeyi döndüğümüzde
merdivenleri inmeden durdu. Yerdeki bakışlarımı ona çevirdiğimde gözlerinde
sıcak bir parıltı vardı.
"Dik
dur Bozkurt, korkma. Elimizdeki deliller sağlam sadece prosedür gereği içeride
tutuluyor," dedi ve elini omzuma koyup sıktı. Derin bir nefes verip kafamı
iki yana salladım. Onu ilk zamanlar gördüğümde acısını deşmeye neden olacak
hamleler yapmıştım.
"Hakkını
nasıl öderim Selçuk?" diye sorguladığımda gülümsedi.
"Kız
kardeşimi koruyarak. Ha, ayrıca ona yüzük takmakla iş bitmiyor Mete Bey, benim
de gönlümü hoş tutman lazım," dediğinde kafamı sallayarak küçük bir
gülümsemeye büründüm. Omzumdaki elini çekti ve aşağıya inmeye başladı. Onunla
birlikte aşağıya inmeye başladığımda demir parmakları görmeye başlamıştım.
Güvercin, sürekli kafese tıkılıp duruyordu.
Bizim
geldiğimizi gördüğünde dudaklarında beni büyüleyen ve büyülemeye devam eden o
gülümsemeyi bana bahşetti. Her şeye rağmen dik durmaya çalışan bu kadının
gücüne hayrandım. Toprak bakışlımın bakışları bir bende bir de Selçuk'ta
gezindiğinde elimdeki poşete kaydı. Dudaklarını içe kıvırdı ve bastırdı.
Demir
parmakların önünde durduğumuzda elini havaya kaldırdı ve poşete uzandı. Gülerek
uzattığımda sağ kenarda kalan tahta sandalyeye oturdu ve bize bakarak yemeğe
başladı.
"Hollodoboldonoz
mo?"
Deli
kadın.
Gülerek
kafamı iki yana salladığımda dudaklarımı kapattım ama ona rağmen yanaklarımı
gerecek bir gülümsemem kalmıştı.
"Ağzındakini
bitir de öyle konuş," diyen Selçuk'a baktı ve gözlerini devirip ayranına
uzandı. Onun oturduğu yere doğru yaklaşıp ayranı ellerinden aldım ve üzerindeki
folyoyu yarısına kadar sıyırıp ona geri verdim. Ağzındaki lokmayı çiğnerken
tebessüm etti ve açtığım ayrandan bir yudum alıp yutkundu.
Benim
güzel kadınım.
Her
şeyinle nasıl kendine bu kadar büyüleyebiliyorsun?
Eyşan, "Sizce
Kutlu Sönmez'i kim öldürdü?" diye sorduğunda derin bir nefes aldım ve
Selçuk'a baktım. Selçuk çatık kaşlarıyla bize yaklaştığında kolunu omzuma koyup
hafifçe dizlerini kırıp yere çömeldi. Onunla birlikte yere çöktüğümde bakışları
Eyşan'a ve bana çevrildi.
"Olay
yeri inceleme, olay mahalinde swap izi bulamamış. Senin silahından çıkan kurşun
merdivene saplanan bir gerçek ama raporları incelediğimde gördüğüm tek bir
sahne vardı. Kutlu Sönmez'in kalbini delip geçen mermi, merdivende bir çekirdek
bırakmış olarak görünüyor," diye fısıldadığında kaşlarım çatıldı.
"Yani?"
diye sorduğumda bakışlarını Eyşan'dan çekip bana baktı.
"Biri
Kutlu Sönmez'i öldürdü ve Eyşan öldürdü olarak görünmesini istedi. Elimizde
kayıt olmasaydı, Eyşan'ı hiçbirimiz o darağacından indiremezdik. Bir güç,
Eyşan'ın geçmişini kurcalamaya başladı. Çok büyük bir sıkıntı bize doğru
sürükleniyor."
Selçuk'un
söylediklerinin ağırlığı göğsüme çökmüş gibiydi. Nefes almakta zorlanıyordum.
Eyşan'a baktım. Parmaklarıyla sandalye kenarını sıkıca kavramıştı. Yüzünde bir
ifade belirdi, bir anlığına. Korku muydu, yoksa öfke mi? Belki de ikisi birden
ama hemen ardından o dik duruşunu yeniden kuşandı.
Her
şeye rağmen gücünü korumaya çalışan metanetim, canım.
Neden
sürekli seninle uğraşıyorlar?
Senin
savaşın neden hiç bitmiyor?
Eyşan'ın
gözleri bana çevrildiğinde, sanki her şeyi biliyormuş gibi bir anlam vardı o
toprak bakışlarında. "Ben güçlüyüm," diyordu ama ben, onun her şeye
rağmen taşıdığı yükün ne kadar ağır olduğunu biliyordum.
Merdivenlerden
inen adım seslerini duyduğumda hızla Selçuk'un kolundan tutup onunla birlikte
ayağa kalktım ve arkama baktım. Babam ve annem şüpheli gözlerle bize bakarken
babamın bakışları Eyşan'da asılı kaldı. Merdivenleri bitirip yanımıza
geçtiklerinde Eyşan, ayağa kalkmış ve elindeki simidi yiyordu. Gülmek istedim
ama gülemedim. Bakışlarım babama çevrildiğinde kaşlarımı hafifçe çattım ve
ellerimi ceplerime soktum.
Babam,
"Dosyayı yöneten amirin yanından geliyoruz. Olay yerinde swap izi
bulunmamış," dediğinde Eyşan, lokmasını ağırca çiğnedi ve yutkunup
boğazını temizledi.
"Kim
öldürmüş olabilir?" diye sorduğunda babam kafasını iki yana salladı.
"İbrahim,
yani oğlu yukarıdaydı. Söylediği tek şey, 'Uyuyordum, silah sesine uyandım ve
kameraya baktım.' oldu. Kutlu Sönmez, zamanında, aklınca oyun oynamak için
yalnızca Eyşan'ın ona sıktığı yeri kayıt altında tutmuş. Kamera kaydını
durdurmuş olduğu içinde başka kimsenin kaydı bulunmuyor," dedi ve Selçuk'a
döndü.
"Babanın
emanetini bu kadar iyi taşıyabileceğini hiç düşünmemiştim, Selçuk. O yüzük,
idam sehpasından bir yüzbaşıyı indirdi."
Bakışlarımız
kesiştiğinde çenesini dikleştirdi.
"İbrahim
laf atacak olursa sakinliğini koru, Mete. En azından sevdiğin kadının iyiliği
için," dedi.
Kafamı
onaylarcasına salladığımda bakışlarım Eyşan'a çevrildi. Elimi farkında olmadan
demir parmaklardan soktum ve yanağına yasladım. Eyşan'ın yanakları kızarırken
baş parmağımla okşayıp elimi geri çektim.
Hiçbir
mahal, izsiz kalmazdı.
Bakışlarımı
Selçuk'a çevirip gözlerimi kıstım.
"Biraz
dışarı çıkalım mı?" diye sorduğumda kafasını salladı. Annem ve babam,
Eyşan'ın yanında kalırken Selçuk ile yukarıya çıkmaya başladık. Merdivenleri
tırmandığımızda eliyle bir kapıyı işaret etti ve oraya doğru yürümeye başladı.
Onunla birlikte ilerlediğimde kapıyı açtı ve dışarıya çıktı.
Sakin
bir arka bahçeydi. Selçuk, hızla etrafı taradı ve bakışlarını bana çevirdi.
"Sence
kim olabilir?" diye sorguladığında kafamı iki yana salladım. Gözlerimi
kırpıştırıp bakışlarımı etrafta gezdirmeye başladım.
"Bilmiyorum
Selçuk ama burnuma hiç iyi kokular gelmiyor. Çok fena tufaya gelecekmişiz gibi
hissediyorum."
İçimdeki
o boşluk sıkıntıyla ve belirsizlikle dolmaya devam ediyordu. Yanağımın içini
dişleyip Selçuk'a baktığımda Selçuk'un bakışları bir noktada sabit kalmış ve
göz bebekleri küçülmüştü. Sanki zihninde bir terazi vardı ve o terazide
olayları denkleştirmeye çalışıyordu.
"Her
taşın bir ağırlığı vardır Bozkurt," dedi ve oradaki bakışları bana
çevirdi. "Eyşan'ın adını dünyadan silmemiz lazım."
Selçuk'un
sözleri zihnime çakılı kaldı.
Bir an
nefes alamadım. Bu sözler, onun koruma içgüdüsünden doğmuş olabilirdi ama bu
kadar ağır bir ifadeyi nasıl bu kadar sakin söyleyebilmişti? Gözlerimi Selçuk'a
diktim. Bakışlarındaki ciddiyet, beni daha da sarsıyordu.
"Adını
silmek mi?" dedim, sesim istemsizce titremişti. "Bu, Eyşan'ın
varlığını yok saymak demek değil mi?"
Selçuk,
bir adım yaklaşıp omzuma elini koydu. Gözleri kararlıydı ama orada saklı bir
acı da vardı.
"Hayır,"
dedi. "Bu, onun yaşamasını sağlamak demek. Eyşan artık kimsenin
tanıyamayacağı biri olmalı, Mete. Adını silersek, geçmişin pençelerinden
kurtulabilir. Aksi takdirde, peşindekiler onu bulmak için her yolu deneyecek.
Onu yaşatmanın tek yolu bu."
Sözleri
mideme oturmuş bir taş gibi hissettirdi. Eyşan'ı korumak adına onu yok saymamız
gerekiyorsa, bu nasıl bir seçim olabilirdi? Onun kahkahası, inatçılığı, o güçlü
duruşuyla Eyşan'ı oluşturuyordu. Ama Selçuk haklıysa bu, Eyşan'ın varlığını
kurtarmak için son çare olabilirdi.
Başımı
eğip derin bir nefes aldım. İçimde yankılanan öfke, çaresizlikle karışıyordu.
"Bu
karar bize ait değil," dedim, sesim alçak ama kararlıydı. "Eğer bu
yapılacaksa, bunu Eyşan'a biz söyleyemeyiz. Bu onun kararı olmalı, Selçuk. Biz
onun için karar vermeye kalkarsak, onu gerçekten kaybederiz."
Selçuk
bir süre sessizce baktı bana. Gözlerindeki tereddüt, biraz da olsa hak
verdiğini hissettirdi ama ikimiz de biliyorduk; doğru olan her zaman kolay
değildi. Selçuk, elini omzuma koydu ve sıvazladı.
"Bu
durumda senin de eski dosyalarını silmen gerekecek Mete. Gerçi onları ben
ayarlarım, sen yalnızca o Mert ismini sevmeye başlasan iyi olur,"
dediğinde kaşlarımı çattım ve ona baktım. Dosyalarımın olduğunu biliyordu ama
bunu nasıl kendisi ayarlayabilirdi ki?
Çatık
kaşlarıma bakarak hafifçe dudaklarına buruk bir tebessüm yerleştirdi.
"Asena
Gündüz'ü bulmak için çabaladığın o günlerde, önüne her seferinde taş koyan
bendim. Karşına çıkan o adamları ben gönderdim ve 25 Ocak 2022 tarihinde, o
arabanın içinde ne olduğunu biliyorum."
Selçuk'un
sözleri beynimde yankılanırken, bir an için tüm dünya sessizliğe gömüldü.
Gözlerim istemsizce büyüdü, kaşlarım çatılmış halinden düşüp yerini bir
karışıklığa, hatta şaşkınlığa bıraktı. Dudaklarım aralandı ama çıkarmayı
planladığım kelimeler boğazımda düğümlenip kaldı.
Sanki
ciğerlerime dolan hava bir anda boşalmış gibiydi. Nefes almaya çalıştım ama bu
kolay değildi. Selçuk'un gözlerindeki ciddiyet, söylediklerini şaka olmaktan
çıkarıyordu. Her hareketi, her kelimesi doğru olduğuna inandırıyordu beni.
Demek
ki tüm taşlar bu yüzden yerinden oynadı. Demek ki arayışımın her durağında
önüme çıkan engellerin sebebi bendeki eksiklik değil, Selçuk'un müdahalesiydi.
"Sen..."
dedim, kelimeleri ağzımdan dökebilmek için boğazımı temizledim. Sesim
çatallaşmıştı ama devam etmeye çalıştım. "O zaman... tüm bu zaman boyunca
beni izliyor muydun?"
Kafasını
ağırca salladı.
"Mert
ismini senden alan kişi bendim Mete. Eğer sen Asena Gündüz'ü bulsaydın, emin ol
Eyşan şu an aramızda olmazdı. Önceliğim onu, ardından seni korumak oldu ama
yaptıklarından. O yüzden bu zamana kadar adına açılmış tüm dosyaların hepsini
sildireceğim."
Onun
kararlılığı, söylediklerinin arkasındaki doğruluğu kanıtlar gibiydi ama bu
açıklamalar, bunca yıl taşıdığım yüklerin, soruların ve yalnızlığın ağırlığını
daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Gözlerimi kaçırdım, yere
sabitledim. Belki de yere bakmak, düşüncelerimin ağırlığını taşımamı
kolaylaştırırdı.
"Beni
korumak mı?" dedim, sesim alay ve hüsranın garip bir karışımıydı.
Gözlerimi ona çevirdiğimde bakışlarımda sadece hayal kırıklığı vardı.
"Beni, Eyşan'ı bulmak için yaptıklarımdan koruduğunu söyleyerek, benim
üzerimde oyunlar oynadığını mı itiraf ediyorsun? Selçuk, bu nasıl bir
koruma?"
Sesim
yükselmemişti ama her kelimem bir bıçak gibi keskin ve soğuktu.
"Eyşan
için yaptım," dedi, sanki bu basit bir gerekçeymiş gibi. "O zamanlar
onun güvenliğini sağlamanın tek yolu buydu. Sen de onun kadar kıymetliydin
Mete. Seni de korumalıydım."
Derin
bir nefes aldım ama içimdeki öfke daha da büyüyordu. "Korumak," diye
tekrarladım, alaycı bir şekilde gülümseyerek. "Sen koruyarak benim
kimliğimi çaldın, hayatımı karanlıkta bırakıp Eyşan'a olan bağlılığımı dağların
arasına gömdün."
Gözleri
bir anlığına titredi ama yine de sessizliğini bozmadı. Biliyordum, ona
bağırmanın veya suçlamanın bir anlamı yoktu. Bu olanlar artık geri alınamazdı
ama içimdeki kırgınlık, bunca zaman boyunca sakladığım tüm korkular ve şüpheler
gibi, su yüzüne çıkıyordu.
"Olan
oldu artık önümüze dönelim. Eyşan'ın kimliğini değiştirmemiz için onu ikna
etmemiz şart. Yoksa hiç beklemediğimiz bir yerde, bir anda karşımıza neyin
çıkabileceğini bilmiyoruz. Hislerim asla yanılmaz, büyük bir kasırga bize doğru
yaklaşıyor, hatta belki kapıda. Dışarıya çıktığımız an hepimizi farklı yönlere
savuracak, toparlanıp asker kimliğimize geri dönmeliyiz."
Dudaklarımı
sıktım, yumruklarım istemsizce sıkılı haldeydi. İçimdeki öfke hâlâ kaynıyordu
ama artık yerini bir çeşit boşluğa bırakıyordu. Beni en çok kızdıran, onun
söylediklerinde haklı olabileceğini bilmekti.
"Eyşan..."
dedim, onun adını söylemek bile kalbimi sıkıştırıyordu. "Onu böyle bir
şeye ikna etmek, taşın altına ellerimizi daha fazla sokmak demek. Eğer bu
fırtına dediğin şey gerçekten kapımızdaysa, Eyşan'ı yeniden kaybetme riskini
göze alamayız."
Sessiz
kaldı.
"Bu,
Eyşan'ın yalnızca kimliğini değiştirmek değil, hayatını sıfırlamak anlamına
geliyor," diye devam ettim. Sesim, düşündüklerimin ağırlığı altında
kısılmış gibiydi. "Bu yükü nasıl taşıyabilir ki? Eyşan buna dayanamaz.
Belki biz de dayanamayız."
Selçuk,
yüzümdeki ifadeyi dikkatlice incelerken bir adım yaklaştı. "O yüzden, o
kasırga geldiğinde savrulmamayı öğrenmeliyiz," dedi. "Askerlikte
öğrendiğimiz ilk şey bu değil miydi? Önce hayatta kal, sonra savaş."
Derin
bir nefes aldım. Selçuk'un haklılık payı vardı ama bu haklılık içimdeki
çatışmayı dindirmeye yetmiyordu. "Peki ya hayatta kalamazsak?" diye
fısıldadım. Bu, kendime bile itiraf etmekte zorlandığım bir soruydu.
Selçuk
bir süre sessiz kaldı, ardından omzuma hafifçe dokundu. "Bu kasırgadan
çıkmanın tek yolu, birlikte kalmaktan geçiyor. Eyşan'ın kimliğini değiştirmek
bir tercih değil, bir zorunluluk."
Bakışlarımı
gökyüzüne çevirdim. Bulutlar kararmıştı, ağır bir kar fırtınasının habercisi
gibiydi. Selçuk'un dedikleriyle gökyüzü arasında bir paralellik vardı sanki.
Yaklaşan kasırga, sadece bir metafor değildi; gerçekten de üzerimize çökmek
üzere olan bir tehlike vardı.
18 Mart
2022 12:10 / Jandarma Karakol Komutanlığı, Uludağ
Yazar,
Ağzından
Eyşan,
parmaklıkların arkasından çıkarılırken yüzünde hiçbir korku izine rastlanmadı.
Kolları serbestti ama her adımında gözlerinin üzerindeki baskı hissediliyordu.
Adımlarını sakin ve dikkatli atıyordu, her hareketi soğukkanlıydı. Güvercin
Timi'nin üyeleri koridor boyunca ona yönelen bakışlarıyla takip ediyordu.
Hepsi, olan biteni anlamaya çalışıyordu.
Selçuk'un
gözleri keskin, her an bir adım daha atacakmış gibi, etrafı izliyordu. Çilingir
bir adım öne çıkıp, alçak sesle bir şeyler fısıldayarak etrafındaki askerlere
uyarı yapıyordu. Kubilay ve Yonca'nın bakışları ise kaygılıydı ama bir yandan
da Eyşan'a duydukları güvenle doluydu.
Osman,
gözlerinden bir şeyler söylemek istiyormuş gibi bir hali vardı ama ne yazık ki
hiçbir kelime çıkmıyordu. Alev ise sessizdi ama gözlerinde çaresiz bir ifade
vardı. Eyşan'a bakarken, içinde kaybolmuş bir korku barındırıyordu, bu kadar
büyük bir haksızlık karşısında nasıl bir şeyler yapması gerektiğini bilmez
haldeydi.
Mete,
tüm bu duyguların karışımı içinde, gözlerini hiçbir şekilde Eyşan'dan
ayıramıyordu. O an, her şeyin başladığı yer gibi hissediyordu. İbrahim
Sönmez'in suçlamalarının ne kadar gerçek dışı olduğunu bilmesine rağmen, her
geçen saniye biraz daha öfkeleniyordu. Ne olursa olsun, bu durumla başa
çıkmalıydı.
Koridorun
ilerleyen kısmında, birden yüksek bir ses yankılandı.
"Bu
kadını nasıl salarsınız!"
İbrahim
Sönmez'in bağırışı, her adımda yankı yaparak etrafı sardı. Bir anlığına herkes
durakladı, nefesler tutuldu. Gözler İbrahim'in gelmekte olan siluetine doğru
kaydı. Sönmez'in yüzü kırmızı kesilmişti, gözleri öfkeyle parlıyordu.
Mete,
hemen ellerini yumruk yaptı. Öfke içinde kaybolmaya başlamıştı ama Alparslan
Çakır hemen araya girdi.
"Ses
tonuna dikkat et, Sönmez!" dedi, sesi sert ve kararlıydı.
Alparslan'ın
sesi, İbrahim'in öfkesini bir an için kesmişti ama yine de Sönmez, gergin bir
şekilde Eyşan'a gözlerini dikmeye devam etti.
"Bu
kadının ne işi var burada? Babamın katili serbestçe geziniyor!" diye
bağırdı. Her kelime, gözlerinden akan öfkeyle birlikte çıkıyordu.
Mete,
sinirini zor tutarak adım atmak üzereyken Selçuk, omzuna elini koydu. Alparslan
albay tekrar araya girdi. "Duyduğun her şeyin doğru olduğuna inanma,
Sönmez. Suçlu olanla suçsuz olanı aynı kefeye koyamazsın. Elimizde kanıt var.
Eyşan, senin babanı öldürmedi!"
Koridorda
her şey bir an durdu. Sessizlik hüküm sürdü. Eyşan, yüzünde hiçbir duygu belli
etmese de o gergin atmosferde bile dik durmaya devam etti. Söz konusu haksız
suçlamalar olsa da gerçekte suçlu olmadığına dair güveni, her şeyin üstesinden
gelmesini sağlıyordu.
Her
bakışın, her sözün altında başka bir anlam vardı ama bir şey kesindi: Eyşan,
suçsuzdu. Bu adaletsiz suçlama karşısında, onun gözlerinde tek bir kırılma bile
yoktu.
Bir
odanın kapısı aralandı ve dışarıya bir Uzman Çavuş çıktı. Bakışları, bir
anlığına Eyşan'ı tutan kadın jandarmalara kaydı. Kolları gerilmiş, eliyle bir
işaret yaptı. "Gelin," dedi, sesi sert ve emrediciydi. Eyşan, hiç
duraksamadan başını hafifçe kaldırdı ve adımlarını odaya doğru attı. O an,
gözleri sanki her adımda daha da dikleşiyor, kararlı bir şekilde ilerliyordu.
"Selçuk
Ege Turalı ve Alparslan Çakır, siz de içeriyi buyurun," dedi Uzman Çavuş,
Sesindeki ciddiyet ve emir tonu kesindi. Sonra gözleri, İbrahim Sönmez'in
üzerine kaydı. "İçeriye gelin."
Sönmez
bir adım attı ama gerginliği yüzünden belli oluyordu. Sözlerin ardında bir hınç
vardı ama dışarıya yansıyan sadece derin bir öfkeydi.
Mete'nin
yumruk yaptığı el, daha da kasılmıştı. Her bir kasının gerildiği o an, ortamın
ne kadar gerildiğini tüm çevresindekiler hissediyordu. Caner, hemen yanına
geldi, omzuna elini koyarak, sakinleşmesi için nazikçe dokundu ama Mete'nin
gözleri, kapanmış kapının üzerinde sabitlenmişti. Sadece o kapı vardı ve o
kapının ardında kalmıştı. Gözleri öfkeyle dolmuş, her şeyin kontrolü dışında
olduğunu hissediyordu.
Başını
geriye attı, dişlerini sıkarak, öfkesini içinden bastırmaya çalıştı. Ardından
dişlerinin arasından sertçe, her harfi vurgulayarak, "Elini çek
Caner," diye fısıldadı. Caner, gözlerinde kararsız bir anlık bir ifade
geçse de yavaşça elini çekti.
Mete,
başını eğdiğinde, vücut dili değişti. Gözlerini sıkıca kapatarak, tüm siniri
içinde biriktiriyordu. İçindeki öfke ve baskı, başını düzelttiğinde biraz olsun
hafifledi ama sadece bir anlık bir rahatlama sağladı. Ardından, bir adım geriye
gidip duvara yaslandı.
Yumruk
yaptığı elleri açıldı ve kollarını göğsünde, yanan ateşin ortasında bağladı.
İçindeki fırtına sanki biraz olsun sakinleşmişti ama yine de dışarıya bir
şeyler sızdıracak kadar kırılgandı. O an her şeyin öncesinde olduğu gibi
sessiz, derin ve acıydı.
Birol
Yakut, daha dün karşısında olan kadına baktı ve derin bir nefes verip
bakışlarını Alparslan Çakır'a çevirdi. "Elimizdeki delil ve sizin
verdiğiniz savunma ile uyuştuğu için Eyşan Hanım'ı tutuksuz olarak
yargılanmasını sağlayacağım."
İbrahim
Sönmez, tüm bu olan bitenleri izlerken, nefret dolu bakışları Eyşan'a
çevrilmişti. "Bunu nasıl yapabilirsiniz? Bunu nasıl salabilirsiniz?!"
diye bağırarak, sinirle masaya bir yumruk attı. Sesinin yankısı duvarlarda
çınlarken, her geçen saniye odadaki tansiyon artıyordu. Gözleri, her an
patlayacakmış gibi parlıyordu.
"SUS
LAN! ATTIRMA KENDİNİ BANA DIŞARI!"
Birol
Yakut'un sesi odada yankılandığında, her şey bir an için durdu. İbrahim
Sönmez'in öfkesiyle alevlenen bakışları, Birol'un sert çıkışıyla bir anda
sönmüştü. Birol, ellerini masaya koyarak, sert bir şekilde İbrahim'e gözdağı
veriyordu.
Dışarıdaki
herkes Birol Yakut'un sesini duymuştu. Mete, boğazını temizlemeye çalışırken,
her geçen saniye gerginliği daha da fazla hissediyordu. Kafasında yankılanan
her kelime, adeta bir bomba etkisi yapıyordu.
"Babanın
katili o değil, önce bunu anla. Sonra, kameranın diğer görüntülerinin nerede
olduğunu söyle."
Odadaki
gerginlik doruk noktasına ulaşmışken, Birol Yakut'un ses tonu yeniden
yankılandı. Sözleri, bir hançer gibi İbrahim Sönmez'in öfkesinin orta yerine
saplandı. Mete dışarıda durduğu yerden nefesini tuttu.
"Babanın
katili o değil," diye tekrarladı Birol, bu kez daha kontrollü ama yine de
sarsıcı bir kesinlikle. "O görüntülerin devamı nerede!"
Mete'nin
göğsü inip kalkarken, dışarıda tüm tim üyeleri bakışlarını birbirine çevirdi.
Birol'un son sözleri, dışarıda bekleyen herkesin kulaklarına çınladı. Kimin
doğruyu söylediğini anlamak, bu karmaşık düğümü çözmek, bekleyenler için daha
da zorlaşmıştı.
İbrahim
Sönmez, kafasını iki yana salladı.
"Bilmiyorum."
dedi ve dişlerini sıktı. "O aşüfte-"
Odanın
içinde bir anda patlayan hareketle Selçuk, yerinden kalkıp İbrahim'in üzerine
uçtu. Ellerini İbrahim'in yakalarına geçirirken yüzü öfkeden kıpkırmızı
olmuştu. "SENİN AĞZINI SİKERİM!" diye haykırdı, sesi odanın dört bir
yanında yankılanırken, nefesi bile ateş püskürüyor gibiydi.
İbrahim
şaşkınlıkla geriye doğru sendeledi ama Selçuk'un ellerinden kurtulamadı.
Selçuk'un bakışlarındaki kararlılık, odadaki tansiyonu daha da yükseltti. Birol
Yakut'un elleri masadan sert bir şekilde kalktı, sesini yükseltti.
"YETER!" diye bağırdı ama Selçuk'un öfkesi durdurulacak gibi
değildi. Alparslan Çakır, Selçuk'a doğru bir adım attı, sesi sert ve
otoriter bir şekilde yankılandı.
"Selçuk!
Çek ellerini, hemen!"
Bir an
için odada zaman durmuş gibiydi. Selçuk, İbrahim'i bırakmak istemiyor gibi
sıkıca tuttuğu yakalarını biraz daha sıktı ama Alparslan'ın sesi onun öfkesini
dizginlemesine yetti. Bir anda ellerini çekip, hışımla yana döndü. Gözleri hala
İbrahim'deydi, nefesi kesik kesikti.
"Ağzından
çıkanı kulağın duysun, seni burada gebertirim," dedi, sesi artık daha
alçak ama çok daha tehditkardı.
İbrahim,
yeniden nefes alabilmek için yakasını düzeltirken sessiz kaldı ama gözlerindeki
nefret hâlâ sönmemişti. Birol Yakut'un yüzü sertleşmişti, elleri masanın
kenarına sıkıca tutundu. "Bu şekilde ilerleyemeyiz. Herkes
sakinleşsin!" diye gürledi, odadaki kaosu kontrol altına almaya
çalışıyordu.
Mete,
dışarıdan duyduğu sesler ve Selçuk'un patlamasıyla bir kez daha derin bir nefes
aldı. Dişlerini sıkarak duvardan uzaklaştı, içeriye girip bu karmaşaya son
vermek istiyor gibiydi. Hümeyra Çakır, oğlunun kolunu sıkıca kavrarken
bakışları sert ama bir o kadar da endişeliydi. Mete'nin gözlerindeki öfkeyi
gördüğünde, sakinleşmesi gerektiğini biliyordu.
"Sakın,"
dedi, sesi alçak ama keskin bir uyarıydı. "Oraya girip işleri daha da
karıştırma."
Mete,
annesinin sözlerine karşılık vermek ister gibi gözlerini ona çevirdi ama
dudaklarından tek bir kelime bile dökülmedi. Gözlerinde, içindeki fırtınayı
yansıtan bir parıltı vardı. Dişlerini sıktı, nefes almayı hatırlamaya çalıştı.
Hümeyra'nın
parmakları oğlunun kolunda daha da derinleşirken, bakışlarını kapının üzerinde
gezdirdi. İçeriden gelen sesler, bir an için kesilmişti ama tansiyonun hala
dorukta olduğunu hissedebiliyordu.
"Sakin
kalacaksın," diye ekledi Hümeyra, sesinde titremeyen bir kararlılık vardı.
"Bu fırtınanın nereye varacağını görmek zorundayız."
Mete,
kaşlarını çatıp başını iki yana salladı. "Beklemekten başka bir şey
yaptığımız yok zaten," diye tısladı. Ancak annesinin elini kolundan
yavaşça sıyırıp, adımını geriye attı. İçeriye girme niyeti hala gözlerinden
okunuyordu ama Hümeyra'nın uyarısı onu bir an için duraksatmıştı.
Hümeyra,
oğlunun yüzüne bir kez daha baktı, onun öfkesine yenik düşmeyecek kadar güçlü
olduğunu görmek ister gibiydi. "Bazen savaş, en doğru anda susmakla
kazanılır oğlum," dedi, gözlerini onunla kilitleyerek.
Mete,
annesinin son sözleriyle birlikte birkaç saniye donup kaldı. Dişlerini sıkarak
başını eğdi ve ellerini cebine soktu. Nefesi düzensizdi ama kontrolünü yeniden
kazanmaya çalışıyordu. Dışarıdaki sessizlik, içerideki gerilimin hâlâ devam
ettiğini açıkça belli ediyordu.
Hümeyra,
oğlunun geri çekildiğini gördüğünde derin bir nefes aldı ve bakışlarını tekrar
kapıya çevirdi. Sanki bir patlama an meselesiymiş gibi tetikteydi.
Bu
sırada içeriden Birol Yakut'un tok sesi bir kez daha yankılandı. "Burada
herkesin amacı belli! Şimdi kişisel nefretlerinizi bir kenara bırakıp asıl
meseleye odaklanacaksınız."
Son
cümlesiyle birlikte odaya ağır bir sessizlik çöktü.
Selçuk,
hâlâ İbrahim'e bakıyordu ama artık yüzündeki öfke yerini soğuk bir ifadeye
bırakmıştı.
"Bu
kadın masum," diye devam etti Selçuk, sesinde yankılanan kesinlik adeta
odayı doldurdu. "Sadece kameraların diğer kayıtlarını bulmamız gerekiyor.
Gerçek katil o dosyalarda saklanıyor."
İbrahim,
kafasını iki yana salladı.
"Kayıt
almıyordu. O günün yaşandığı andan sonra görüntülerle ben oynamıştım.
Bilseydim, kamerayı hiç kapatmazdım," dedi ve gözlerini kapattı. Selçuk,
sıkıntıyla alt dudağını dişledi ve sağ bacağını sallamaya başladı. Sağ eli
uyluğunun üzerine ters bir şekilde durduğunda kafasını iki yana salladı.
İbrahim,
yavaşça olduğu yerde yere çöktü.
"O
zaman benim babamı kim öldürdü?" diye sorguladı, çatlak bir ses tonuyla.
Eyşan'ın bakışları İbrahim'e çevrildi. İbrahim, yavaşça çöktüğü yerden kalktı
ve Alparslan Çakır'ın karşısında dizlerinin üzerine çöktü.
"Söylesene
albay, benim babamı kim öldürdü?" dedi, gözlerinden yaş akarken.
Odaya
derin bir sessizlik çöktü. İbrahim'in çatlak sesi, duvarlardan yankılanarak
herkesi daha da ağır bir yükün altına sokuyordu. Gözlerinden akan yaşlar,
içinde biriken tüm acıyı ve çaresizliği ortaya koyuyordu.
Alparslan
Çakır, İbrahim'in gözlerindeki acıyı görmezden gelemedi. Sert yüz hatları
yumuşadı ama sesi hâlâ otoriterdi. "İbrahim, bu sorunun cevabını bulmak
için buradayız." dedi, diz çöken adamın omzuna hafifçe dokunarak.
İbrahim,
başını kaldırdı ve Alparslan'ın gözlerine baktı. "Bunu nasıl yapacaksınız?
Babamı geri getiremezsiniz ama bana onun katilini bulacağınızı söyleyin!
Söyleyin!" dedi, sesindeki acı, yüreklere işliyordu.
Selçuk,
"Babanın gerçek katilini bulacağız ama bu sadece senin yardımınla mümkün.
Bildiğin, hatırladığın en ufak bir detay bile önemli. Eğer bu kamera
kayıtlarına ulaşabilirsek, her şey netleşecek."
İbrahim,
Selçuk'un sözlerine başta inanmıyormuş gibi baktı, ama sonra çaresizce iç
çekti. Yavaşça yerden kalktı ve geri birkaç adım atarak odanın ortasında durdu.
Elleri yanına düşerken başını eğdi. "Tamam," dedi sessizce, sesi
neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı.
Birol
Yakut, tüm bu sahneyi izledikten sonra bir kez daha masaya vurarak konuştu.
"Eyşan'ın suçsuzluğu kanıtlandı ve gerçek katili bulmak istiyoruz ama bu
sürecin hepimiz için zor olacağını anlamalısınız."
Eyşan,
sonunda konuştu. Sesi alçak ama güçlüydü. "Senin acını anlıyorum İbrahim
ama gerçeklerin ortaya çıkması için birlikte çalışmalıyız."
İbrahim,
başını hafifçe salladı ama gözlerindeki şüphe hâlâ silinmemişti. "Bana söz
verin." dedi, odadaki herkese bakarak. "Babamın katilini
bulacaksınız."
Birol
Yakut, sertçe başını salladı. "Bulacağız ama bunu ancak birbirimize
güvenerek yapabiliriz."
Selçuk
derin bir nefes aldı, ellerini başının arkasına götürdü ve geriye yaslandı.
"Bu tür verileri geri yüklemek mümkün ama hemen değil. Kayıtların olduğu
cihaz veya yedekleme birimine erişmemiz lazım."
Odada
yeniden bir sessizlik oldu. Selçuk'un sözleri, herkesin aklında aynı soruyu
yankıladı: Kayıtlar nasıl geri getirilecek?
Selçuk,
geriye yaslandığı sandalyede bir an gözlerini kapattı, sonra ellerini başının
arkasından indirip Birol Yakut'a eğildi.
"Bu
tür verileri geri yüklemek mümkün," diye tekrarladı daha sakin bir ses
tonuyla, "Görüntüyü işleyen cihaz ya da yedeklemeyi bizimle paylaşır
mısınız?" diye sorduğunda Birol Yakut, kafasını salladı ve yanındaki
memura baktı.
"Veri
dosyasını ve cihazı onlara teslim et."
Jandarma
memuru, kenardaki delil poşetini Selçuk'a teslim etti ve yeri geri oturdu.
Selçuk'un bakışları elindeki delil poşetinin içindeki kayıt izleme cihazında
gezinirken Birol Yakut, Alparslan Çakır'a baktı.
"Artık
siz çıkabilirsiniz. Biz İbrahim Sönmez'in sağ salim Rize'ye ulaşmasını
sağlarız." dediğinde İbrahim Sönmez, yavaşça ayağa kalktı ve kendini
masanın yanındaki koltuğa bıraktı. Alparslan Çakır, ayağa kalktı ve Birol
Yakut'a elini uzattı.
"Çok
teşekkür ederiz, kusura bakmayın. Bu şekilde tanışmak istemezdim."
Birol
Yakut, kafasını iki yana salladı ve ayağa kalkıp Alparslan Çakır'ın uzattığı
eli sıktı.
"Estağfurullah
albayım."
Kısa
bir tokalaşmanın ardından Alparslan Çakır, bakışlarını Eyşan'a çevirdi.
"Gel bakalım," dedi ve sağ kolunu ona doğru uzattı. Alparslan Çakır,
kızı saydığı Eyşan'ın omzuna kolunu yasladı ve birlikte kapıya doğru ilerledi.
Selçuk, ayağa kalkıp kapıyı açtığında Mete, yaslandığı duvarda açılan kapıya
baktı. Mete, sevdiği kadının babasının kolunda, güvenle çıkmasına derin bir
soluk çekti.
Eyşan'ın
bakışları Mete'yi bulduğunda sıcak kolun altından çıktı ve Mete'ye doğru bir
adım attı. Mete, yaslandığı duvardan ayrılıp Eyşan'ı kollarının arasına aldı ve
Eyşan'ın yüzünü göğsüne sakladı. Yüzünü Eyşan'ın saçlarına eğip büyük bir
öpücük kondurdu.
Alparslan
Çakır, bu sahneyi göz ucuyla izlerken gülümseyip bir adım geri çekildi.
Gözlerinde bir babanın gururu ve huzuru vardı. Selçuk, bu duygu dolu anın
ardından içeriye son bir bakış atıp kapıyı tamamen kapattı.
Mete,
Eyşan'ı kollarında sıkıca tutarken fısıldadı.
"Bitti.
Artık kimse sana bir şey yapamaz."
Eyşan,
başını Mete'nin göğsüne yaslamış, derin bir nefes aldı. Sesinde hafif bir
titreme vardı ama aynı zamanda bir rahatlama da hissediliyordu.
"Hâlâ
yapmamız gereken çok şey var. Ama en azından..." dedi ve başını kaldırarak
Mete'nin gözlerine baktı. "En azından yanımdasın."
Mete,
dudaklarını Eyşan'ın alnına hafifçe bastırdı.
"Her
zaman yanında olacağım." diye cevap verdi, sesi kararlı ve şefkat doluydu.
Bu anın
büyüsü birkaç saniye daha sürdü, ardından Alparslan Çakır'ın tok sesi ikisini
de kendine getirdi.
"Hadi
bakalım gençler, duygusallık tamam ama işimiz daha bitmedi."
Eyşan
ve Mete birbirlerinden hafifçe ayrıldılar, ancak bakışları hâlâ birbiriyle
bağlantılıydı. Eyşan, yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle başını salladı ve
toparlanıp Alparslan'ın yanına geçti.
Selçuk,
bu anı izledikten sonra bir şeyler söylemek ister gibi ağzını açtı ama sonra
vazgeçip gülümsedi. Eliyle koridorun diğer ucunu işaret etti.
"Hadi,
gidelim."
Hep
birlikte binanın çıkışına yöneldiklerinde, içeride bırakılan kaosun ve
gerilimin yerini bir nebze de olsa umut ve kararlılık almıştı. Dışarıdaki soğuk
hava yüzlerine vurduğunda, Eyşan derin bir nefes aldı ve içinden, bir kez daha,
doğru yolda olduklarına dair kendini temin etti.
18 Mart
2022 / Uludağ, Bursa
Asena
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
Bu
zamana kadar sahip olduğum yara izlerini sızlatan bir acı vardı.
Acım,
sıradan bir sızlamadan ibaret değildi. Daha çok beni ve benim kim olduğumu
sorgulatacak bir acıydı. Sanki biri tüm yaralarımın kabuk bağlamış yanlarımın
üzerinden bir kez daha yaralıyordu beni. Öyle bir yaralıyordu ki bildiğimi,
çektiğimi, unuttuğumu sandığım anları yeniden bedenime açıyordu.
Yeniden
ama buz kez daha derinden.
Mete'nin
kullandığı araç, dağ evinin önünde durduğunda bakışlarım camın ötesindeki
karlara saplandı. Bembeyaz kristalli kar kütlesi, zihnimde boş bir sayfa
açmıştı sanki. O bembeyaz sessizliğin içinde hiçbir ses, hiçbir gürültü yoktu.
Sadece ben ve o kar vardık. Gözlerimi o kütleden çekip Mete'ye baktığımda,
zihnimdeki o beyaz boşluğa yazılan ilk isim yine o olmuştu.
Mete,
kontağı kapatıp safir rengi harelerini bana çevirdi. Gözlerinden okuduğum
rahatlama, en derinlerinde saklı olan korkuyu gizlemeye yetmiyordu. Sol elimi
kaldırıp usulca yanağına dokunduğumda gözlerini örten kılıfa bakakaldım. Yüzük
parmağıma atan nabzı, bana güvende olduğumu fısıldıyordu ama bu fısıltı,
içimdeki fırtınayı tamamen dindirmiyordu. Çünkü biliyordum; güvende olmakla,
güvende hissetmek aynı şey değildi.
Elimi
Mete'nin yanağından indirdim. Mete, gözlerini açıp derin bir nefes aldı.
Nefesi, camlarda buğu bırakacak kadar soğuktu.
"Yarım
saat içinde yola çıkacağız," dedi ve bir daha bana bakmadan aracın
kapısını açıp indi.
Peşinden
ben de araçtan indim. Gözümün kenarıyla arkamıza sıralanmış araçları keserken
ayaklarım beni Mete'ye doğru sürüklüyordu. Karların üzerinde bıraktığımız ayak
izleri, birbirine karışıyor, sanki ayrılmaz bir bütün olduğumuzu fısıldıyordu.
Mete,
evin kapısını açtığında hızla ara boşluktan içeriye sızdım. Üzerimdeki montu ve
atkıyı çıkartırken bakışlarım salonda gezindi. Her şey yerli yerindeydi ama
içimde bir eksiklik vardı. Sanki çekilmiş bir azı dişi gibiydi bu his. Daha
önce varlığını bildiğim o diş, artık dilimi değdirdiğimde yokluktan ibaretti.
Acısı hâlâ oradaydı, ama yerinde yalnızca boşluk vardı.
Mete'nin
merdivenlere tırmandığını fark ettiğimde gözlerimi kırpıştırıp ardından
yürüdüm. Sabah apar topar fırladığımız odaya sakince girdim. Mete, yatağın
üzerine bıraktığı bavulları açmış, sandalyenin üzerindeki kıyafet yığınına
doğru ilerlemişti. Hareketleri sertti, öfkeyle değil, çaresizlikle yoğrulmuştu.
İki kolunun arasına aldığı yığını yatağa bıraktı ve kıyafetleri toparlamaya
başladı.
Sırtından
yayılan o gerginliği hissettiğimde, içimde sıkıntılı bir nefes büyüdü.
Arkasından ona doğru yaklaştım. Kollarımı kollarının arasından geçirip ellerimi
karnının üzerinde bağladım. Alnımı, alnıma yazılmış kaderinin ismiyle sırtına
yasladım. Teninin sıcaklığı, içimdeki soğuğu bir anlığına da olsa eritti.
"Buradan
böyle ayrılmak istemezdim."
Sesim,
odanın sessizliğinde kırılgan bir yankı gibi dağıldı. Mete'nin elleri
duraksadı. Parmaklarının kumaşı bırakışı, tüm vücudunda yayılan bir bekleyişe
dönüştü.
"Özür
dilerim sevgilim," diye devam ettim, kelimeler boğazımdan zorla
çıkıyordu. "İçinde bulunduğum cehennem alevinin seni de yutacağını
ben de bilmiyordum."
Sesim
titredi. Gözlerimin dolduğunu hissettim ama ağlamak istemedim. Ona yük olmak
istemedim.
Mete,
derin ve hırıltılı bir nefes aldı. Tuttuğu kıyafetleri bırakıp karnıma sardığım
ellerimi sıkıca kavradı. Parmakları soğuktu ama kavrayışı, içindeki fırtınayı
ele veriyordu.
"Ben
senin bir cennet hayali kurmadım ki."
Nefesimi
tuttum. Sözleri, sanki göğsümün tam ortasına saplanmıştı. Ama acıtmıyordu.
Aksine, beni tutuyordu.
"Seni
bulduğumda zaten ateşin külleri vardı." Devam etti, sesi alçak ve
sakindi ama her kelimesi bir yemin gibiydi. "Bize düşen, kendi
cehennemimizin içinde birbirimize sığınmak."
Beni
kendi önüne doğru çektiğinde yüzümü göğsüne gömdüm.
"Sana
sığındım ben, Eyşan." Fısıldadı. "Ben senin ateşinin
küllerine sığındım. Seninle yanmayı göze aldım. O yüzden benden özür dileme.
Bana sadece sımsıkı sarıl. Olur mu?"
Gözlerimden
süzülen ilk damlayı engelleyemedim. Sessizce, kimsenin duymadığı bir hıçkırıkla
başımı salladım. Kollarımı daha da sıkılaştırdım, sanki onu sarmak, beni de
sarmak gibiydi.
"Olur." dedim,
sesim boğuktu. "Olur, Mete."
Bir
süre öylece durduk. Zamanın akışı durmuş, dışarıdaki kar taneleri camlara
vururken, içeride sadece iki nefesin ritmi vardı. Birbirimize sığındığımız o
an, geçmişin tüm yaralarını saran bir merhem gibiydi. Belki cehennem
bitmeyecekti ama artık yalnız değildik.
Mete,
yavaşça beni göğsünden ayırıp ellerini yanaklarıma yasladı. Yüzümüzü birbirine
eşitlediğinde parmaklarıyla yanağımdaki yaşı sildi, dudaklarında buruk bir
gülümseme belirdi.
“Hadi,”
dedi. “Valizleri toplayalım. Fazla zamanımız kalmadı.”
Başımı
salladım. Birlikte valizleri toplamaya başladık. Sessizdik ama artık o
sessizlik boğucu değildi. Bilakis, birbirimize söylediğimiz onca şeyin
yankısıydı.
Dışarıda
kar yağıyordu.
İçeride
ise iki yorgun savaşçı, geçmişin gölgelerine inat, geleceğe tutunuyordu.
Valizlerin
fermuarını çektiğimizde Mete, iki valizin birini sağ eline diğerini sol eline
aldı. Gözleriyle odayı son bir kez süzdü ardından bana döndü.
“Hazır
mısın?”
Sesi
yumuşaktı ama içinde bir kararlılık vardı. Başımı salladım. Birlikte
merdivenlerden indik. Ayak seslerimiz ahşap basamaklarda yankılanırken, evin
sessizliği arkamızda bir veda gibiydi. Kapıyı açtığımızda soğuk hava yüzümüze
çarptı. Gece iyice çökmüştü, kar taneleri hâlâ usul usul yağıyordu.
Araçlar,
evin önünde sıralanmıştı. Farlarının loş ışığı, karların üzerinde sarımsı bir
parıltı yaratıyordu. Mete, valizleri bagaja yerleştirirken ben arkama dönüp
diğer araçlara baktım.
Selçuk
ve Çilingir'in aracının yanında Hümeyra teyze ve Alparslan babam duruyordu.
Hümeyra teyze, montunun yakasını sıkıca kapatmış, nefesi buhar olup havada
kayboluyordu. Alparslan babam ise elleri cebinde, soğuğa aldırmadan bekliyordu.
Selçuk,
bana doğru bir adım attı.
"Her
şey tamam mı?" diye sordu, gözleri önce bana, sonra Mete'ye kaydı.
Sesi endişeliydi ama sorun çıkarmak istemiyordu.
"Tamam," dedim,
sesimi olabildiğince sağlam tutarak. "Hazırız."
Selçuk
başını salladı ve Hümeyra teyzeye döndü.
“Araca
binebilirsiniz.”
Hümeyra
teyze ile Alparslan amca Selçuk ile Çilingir’in aracına bindiklerinde arkadaki
araçlara baktım. Bizimkiler araçlarına çoktan binmişlerdi. Caner, küçük bir
manevrayla çalıştırdığı aracı sola doğru kırıp bizim aracımızın önüne doğru
yaklaştı. Mete, valizleri yerleştirdikten sonra yanıma geldi. Elini belime
koydu, beni kendine doğru çekti.
"Hepsi
tamam," dedi, kulağıma fısıldar gibi. "Hadi gidelim."
Başımı
salladım. Aracın kapısını açtı ve önce benim binmemi bekledi. Koltuğa
oturduğumda kapıyı kapattı. Birkaç saniye sonra o da şoför koltuğuna geçti ve
kontağı çalıştırdı.
Ellerim
boşta kalmıştı. O an, yüzük parmağıma takılı güvercin motifli yüzüğe dokundum. Yüzüğün
soğuk metalini parmak uçlarımla okşadım. Güvercin figürünün kanatlarını
hissettim, hafif kabartıları parmaklarımın altında dans ediyordu.
Mete’nin
bir an için bana baktığını hissettiğimde ona baktım. Yüzüğü okşadığımı
gördüğünde dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.
“Güvercin,”
dedi bana bakarken. “Sen benim en karanlık gecelerimde bile içime sızan o
süzgün sabah güneşisin.”
Sözleri,
göğsümün tam ortasında bir çiçek gibi açtı. Karanlığın içinde filizlenen,
soğuğa inat büyüyen bir çiçek. Parmaklarım hâlâ yüzükteydi, güvercinin
kanatlarının kabartıları ruhuma gömülüyordu sanki. O an, onun söylediği her
kelimenin ne kadar ağır olduğunu hissettim. Ben onun karanlık gecelerine sızan
bir güneş ışığıysam, o da benim yanı başımda sonsuza kadar yanacak bir ateşti.
Dudaklarım
aralandı, cevap vermek istedim. Ama kelimeler bulamadım. Sadece ona baktım. O
da bana baktı. Bakışlarımız arasında geçen o birkaç saniye, saatler gibi geldi.
Ne kadar çok şey söylenebilirdi o bakışlarla. Ve ne kadar az şeye ihtiyaç
vardı.
Mete,
dudaklarının kenarında o ince, buruk gülümsemesiyle başını hafifçe çevirdi ve
ön cama baktı. Ellerini direksiyona koydu. Ama önce bir derin nefes aldı, sanki
o anı içine çekmek ister gibi.
"Hazır
mısın?"
Aynı
soruyu bir kez daha sordu. Ama bu kez, sesinde sadece kararlılık değil, bir
umut vardı. Belki de yolculuğun, sadece bir yerden başka bir yere gitmek
olmadığını biliyordu. Belki de bu yolculuğun, geçmişten geleceğe, karanlıktan
aydınlığa, yalnızlıktan beraberliğe giden bir köprü olduğunu.
"Hazırım."
Sesim
sakindi. İçimdeki fırtına dinmemişti belki, ama artık onunla birlikte yol
almayı öğrenmiştim. Dalgalar hâlâ kıyıya vuruyordu, ama ben artık batmıyordum.
Mete,
aracı çalıştırdı. Motorun uğultusu, sessizliği yaran ilk sesti. Ön camdaki
buzlar erimeye başlarken, silecekler karları iki yana itti. Dışarıdaki bembeyaz
dünya, bir an için bulanıklaştı, sonra yeniden netleşti.
Arkamızdaki
araçlar da hareketlendi.
Ellerimi
kucağımda birleştirdim. Yüzüğün soğuk metalini hâlâ hissediyordum. Parmaklarım,
farkında olmadan oraya gidip geliyordu. Güvercinin kanatları, sanki bana yeniden
uçmayı öğretiyordu.
Araç,
virajlı yolda ilerlerken karlar farların önünde dans ediyordu. Sanki binlerce
küçük yıldız, önümüzde yol açıyordu. Gece karanlıktı, ama içerisi aydınlıktı.
Çünkü o aydınlık, sadece farlardan değil, yanı başımdaki adamdan geliyordu.
Göz
kapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı. Yorgunluk, kemiklerimin içine işlemiş,
kaslarımı saran bir sıcaklığa dönüşmüştü. Saatlerdir uyumamıştım. Günlerdir
dinlenmemiştim. Ama ilk defa, bu kadar güvende hissediyordum. Yanımdaki adamın
varlığı, tüm korkularımı bir kenara itiyordu.
Başım
yavaşça cama doğru kaydı. Soğuk camın temasıyla hafifçe irkildim ama gözlerimi
açamayacak kadar yorgundum. Mete'nin sesi, uzaktan gelen bir rüzgar gibi
kulağıma çalındı.
"Uyu," dedi,
sesi yumuşak ve derindi. "Ben buradayım."
Bu
sözler, içimdeki tüm direnci kırdı. Gözlerim kapandı.
Uykuya
dalışımı hatırlamıyorum. Sadece bir an uyanık olduğumu, sonra her şeyin
karardığını biliyorum. Ama o karanlık, korkutucu değildi. Çünkü o
karanlığın içinde, bir el benimkini tutuyordu.
Ve ben,
ilk defa, hiçbir kabus görmeden uyudum.
20 Mart
2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
"Hatuuuuun,
uyan artık. Geldik."
Mete'nin
sitem dolu sesiyle ve yanağımı okşayan elleriyle gözlerimi aralamaya çalıştım.
Göz kapaklarım ağırdı, uyku hâlâ kemiklerimin arasındaydı. Ama onun sesi, her
zamanki gibi, beni gerçek dünyaya çeken o tanıdık ip gibiydi.
Gözlerimi
hafifçe araladığımda, Mete'nin boncuk mavileri ışıldayarak yüzümün her
noktasına dokunuyordu. Dudaklarında büyük bir gülümseme vardı. Halimden
eğleniyor gibiydi.
"Şu
tipe bak! Yiyeyim mi seni şap diye, he?" dedi ve ellerini yanaklarıma
koyup dudaklarını yanaklarıma bastırdı. "Yiyeyim mi?" diye
hafifçe bağırdı.
Gülerek
kafamı iki yana salladım ve gözlerinin içine baktım.
"Hayır."
Gülen
yüzü düştü ve alt dudağını büzdü. Gülümseyerek dudaklarına bir öpücük
bıraktığımda, kapım açıldı. Selçuk, çatık kaşlarıyla Mete'ye bakarken gözlerini
dört kere kırpıştırdı.
"Kardeşimi
rahat bırak, Bozkurt." dedi ve bana döndü. "İn kız
sende."
Mete'ye
baktığımda hafifçe yutkundu ve geri çekildi. Kahkaha atarak araçtan indim.
Ayaklarım yere bastığında derin bir nefes aldım ve bakışlarımı etrafta
gezdirdim.
Gördüklerime
inanamadım.
Evimdeydim.
Kışlanın
duvarları hâlâ dimdik ayakta, pencereleri, kapıları, her şey aynıydı. Sanki
hiçbir şey olmamış gibiydi. Oysa, daha yedi gün önce, bu binaların arasında
yankılanan patlamalarla her şeyin yerle bir olduğunu hatırlıyordum. Her şey bir
anda kaybolmuştu. Şimdi burası, hiçbir şey olmamış gibi duruyordu.
"Oha."
Alev'in
yanımdan gelen sesiyle ona baktım. Bakışlarını kışlada gezdiriyordu.
"Bire
bir aynısı, sanki hiç," diye mırıldanırken solumdan bir ses geldi.
"Patlamamış
gibi, değil mi?"
Tuğgeneral
Fikret Yıldırım'ın cümlesiyle farkında olmadan komuta
verdim. "Dikkat!" deyip soluma doğru döndüm. Sağ elim
alnımın yanında yerini alırken, ellerini arkasında bağlamış ve huzurlu gözlerle
binayı inceleyen Fikret amcaya baktım. Bakışları beni bulduğunda göz kırptı ve
arkasını dönüp arabasına doğru yürüdü.
"Hadi
çocuklar artık şu üzerinizdeki ölü toprağı atın. Gidin, üzerinizi falan
değiştirin. Valla sizi üniformasız görmekten kusacağım artık." diyen
Alparslan babam, Hümeyra annem ile birlikte içeriye girdiğinde derin bir nefes
bırakıp Alev'e baktım.
"Biz
ne yaşıyoruz?"
Bana
döndü.
"Anlamadım
valla, hadi odamıza gidelim." dedi koluma girip sürüklemeye başladı.
"Alev,
karımı nereye götürüyorsun?" diyen Mete'yi duymamazlıktan gelerek
askeriye binasına doğru koşmaya başladık. Sanki her şey rüyaymış gibi
geliyordu. O kadar güzel bir rüyaydı ki hiç uyanmak istemedim.
Binanın
içine girdiğimizde ciddiyetle durakladık ve Alev ile birbirimize baktık.
"Beni
çimdiklesene."
"Beni
çimdiklesene."
Aynı
anda dediğimiz cümle ile gülerek yatakhaneye doğru ilerledik. Odaya
girdiğimizde dolapların ve yatakların yeni olduğunu gördüm. Kendime ait olan
dolaba adımladığımda Alev, üzerindeki montunu çıkarttı ve kenara koydu.
Dolabı
açtığımda üniformam, şeffaf bir poşetin içinde duruyordu. Yavaşça poşetiyle
birlikte alıp yatağın üzerine bıraktım. Kendimi yorgunca yatağıma attığım sıra
Alev, çoktan üzerini değiştirmiş bana bakıyordu.
"Yoruldun
Eyşan ama bak, yeniden ve yine evimizdeyiz. Sıfırdan başlayacağız ama emin bu
sefer her şey daha güzel olacak."
Gülümseyerek
üzerimdeki montu çıkarttığımda ayağa kalktı ve dolabına doğru ilerledi. Üzerimi
değiştirip aynanın önüne geçtiğimde bordo beremi okşayıp apoletimin altına
sıkıştırdım. Omzumun üzerine iki kere hafifçe vurup gülümsedim ve Alev'e
baktım.
"Ooo
yüzbaşı, bu ne şıklık? Mete yüzbaşım görünce bayılmasın?" dediğinde
aklıma geçmiş geldi. Mete'den kaçtığım günler aklıma geldi. Kafamı iki yana
sallayarak derin bir nefes aldım. Şimdi ise ondan bir saniye bile ayrı kalasım
gelmiyordu.
Alev,
elini omzuma atıp kapıya doğru sürüklediğinde kapıyı açtım ve dışarıya çıktım.
Kapının önünde Caner, bizi bekliyordu.
“Herkes
koordinasyon merkezinde toplanacak,” dedi ve bizi beklemeden yürümeye başladı.
Alev'le
birbirimize baktık. Sorgulayan bakışlarıma karşılık omuz silkti ve Caner'in
peşinden yürümeye başladı. Onu takip ettim. Koridorlarda ilerlerken askerler
kenara çekilip selam duruyor, bakışları üzerimizde geziniyordu. Her şey normale
dönmüş gibiydi ama içimdeki o ağırlık hâlâ oradaydı.
Koordinasyon
merkezinin kapısına geldiğimizde Caner, başıyla içeri girmemizi işaret etti.
Alev, kapıyı araladı ve içeriye geçmem için bekledi. Hızla merkeze girdiğimde
bütün bakışlar bana döndü. Masanın etrafına toplanmış kalabalığa doğru
ilerledim.
Koordinasyon
merkezindeki masa, Selçuk'un parçalara ayırdığı kayıt kutusunun kablolarıyla
kaplanmıştı. Kablolar bir labirent gibi masanın üzerine yayılmış, her şeyin bir
araya gelmesi için sabırla bekliyordu. Selçuk, sabitlenmiş büyütecin altına
odaklanmıştı, her hareketi dikkatle hesaplanmıştı.
Parmakları,
cımbızı sıkıştırarak mikro anakartın üzerinde titrek ama hassas bir şekilde
ilerliyordu. Her bir parça, gözlerinin takip ettiği karmaşık düzenin bir
parçasıydı. Sanki her hareketiyle, devreyi hayata döndürecekmiş gibi bir
yoğunlaşma vardı.
"Bunun
işe yarayacağından emin misin?"
Barkın'ın
sorusu havada asılı kaldı, Selçuk cımbızını anakarttan çekti ve gözlerini
büyüteçten ayırarak ona baktı. O an, tüm odak noktası bir saniyeliğine başka
bir yere kaydı.
"Sence
emin olmasam kutuyu açar mıydım?" dedi Selçuk, soğukkanlı bir şekilde.
Ardından başını eğip, yeniden büyütece doğru odaklandı. Her şey eski düzenine
dönmüştü; o ince, titiz hamlelere devam ediyordu. Gözlerinden bir an için
etrafındaki dünya silindi.
Birkaç
saniye sonra, Selçuk ayağa kalktı ve bana doğru bakarak, "Eyşan,
gel," dedi. Cımbızı elime uzatarak yerini bana bıraktı. Hızla kalkıp
yerine oturdum ve kollarımı öne uzatarak, gerginliğimi üzerimden atıp büyütece
eğildim. Büyütecin altındaki mikro dünyaya dalarken, hemen karşımdaki büyük
ekrana gözlerimi diktim. Ekranda her şey, birer minyatür parça gibi parlıyordu.
Barkın'ın
"Sende mi anlıyorsun bundan?" sorusu, havada kayboldu ama Selçuk'un
kahkahası yankılandı.
"Anıtkabir'de
çok açtı bunlardan," dedi, her kelimesinde hafif bir alay vardı. Alayla
güldüğüm sıra kaşlarımı çattım. Cımbızı dikkatle mikro kareye sürttüm, her
hareketimde dikkatle bir yerinden kazıdım.
Bir parça
hâlâ çıkmamıştı.
"Hadi
be, çık artık!" diye hafifçe sitem ettiğim sıra köşelerinden kazıdığım
mikro çip boşa düştü.
"Senin
yapamadığını Eyşan, iki dakikada yaptı be Selçuk."
Alperen'in
lafı, odada yankılandı. Cımbızı kaldırıp sırtımı doğrulttum ve sağdaki ince
uçlu bağlantı kablolarını aldım. Tam önümdeki ekrana odaklandım. Uçları
birbirine takmaya çalışırken, kablolar sürekli kaçıyordu. Bir anlık sürtünmeden
kıvılcımlar çıktı, herkes bir an için korktu ama soğukkanlılıkla işime devam
ettim. Korku, her anın bir parçasıydı ama ben buna aldırmadan, çözümümün
peşinden gitmeye devam ettim.
İki ucu
taktığım an sağdaki ekrana baktım. Benim, Kutlu Sönmez'in evini bastığım
görüntüler oynama başladığında arkama yaslandım. Birkaç dakika sonra Selçuk
belirdiğinde kafamı iki yana salladım ve kollarımı göğsümde bağladım. Bir süre
sonra Kutlu Sönmez, kameraya doğru yaklaşıp baktı ve ekran siyah bir görüntüye
büründü.
Kafamı
iki yana salladım, bu cihaz tam bir çöptü. Ellerimi kolçağa koyup
"Çöp." dedim ve ayağa kalktım. Oflayarak masanın başında durduğumda
ellerimi masanın üzerine yasladım.
"Katilin
kim olduğunu nasıl bulabiliriz?" diye sorguladığımda herkesin bakışları
bana çevrildi. Bir bilinmezlik, etrafımızı kaplamıştı.
Hümeyra
teyzenin ekrana bakarak ayağa kalktığını gördüm.
"Durun,
görüntü oynamaya devam ediyor."
Kalbim
ağzımda atarken ekrana yaklaştım ve kollarımı göğsümde bağladım. Herkesin ayağa
kalkıp benimle birlikte ekrana baktığını hissettim. Gerçekten görüntü devam
ediyordu. Kutlu Sönmez, merdivenlerde belirdi. Kapıyı açtığında hızla kapıyı
kapatıp geri koşmaya çalıştı ama kaçamadı. Yüzünde maskesi olan bir adam
elindeki silahı Kutlu Sönmez'in kalbine sıktığında zihnimin içinde hayali bir
kurşun sesi yankılandı.
Maskeli
adamın arkasındaki adam, Kutlu Sönmez'in sırtına baktı ve maskeli adama dönüp
kafasını iki yana salladı. Kutlu Sönmez'in koltuk altlarından tutup merdivene
taşıdı. Yüzünde maskesi olan adam, ellerini yüzüne götürdüğünde gözlerimi
ayırmadan yüzümü sağa doğru çevirdim.
"Selçuk,
görüntüyü durdurmaya hazır ol."
"Tamam."
Maskeli
adam, yüzündeki maskeyi çıkarttığında görüntüsü, uzakta olduğu için pusluydu
ama sonra adımları merdivene doğru çevrildi ve çıkmaya başladı. Tam kameranın
önüne geçtiğinde "Durdur!" diye bağırdım.
"Bu
kim lan?"
Sağ
gözü bembeyaz, sol gözü ise zifiri karaydı. Sağ gözünün üzerinde derin,
belirgin bir çizik vardı. Bu yüz, o gözler...
Gözlerim
istemsizce ekrandaki yüze kilitlendi. O yüzü tanıyordum. O gözleri, o derin
çiziği... Bu, kabuslarımın derinliklerinden fırlayıp gerçek olmuş bir
hayaletti. Kalbim göğsüme sığmayacak kadar hızlı çarpmaya başlamıştı. Zihnime
saldıran anılar, beni boğacak kadar güçlüydü. Bütün dünyam, o ekranda donmuş
bir görüntüye odaklanmıştı.
"Selçuk,
bu nasıl olur?"
Alparslan
albayın sesiyle bakışlarımı Selçuk'a çevirdim. Selçuk'un yüzü, ekrandaki
görüntüyle birlikte adeta taş kesilmiş gibiydi. Çenesinin kasları gerilmiş,
yanakları hafifçe solgun bir renge bürünmüştü. Gözleri, ekrana kilitlenmiş,
derin bir şok ve inançsızlıkla irileşmişti. Kaşlarının arasında beliren ince
çizgi, zihninde dönen soruların ve içinde büyüyen karmaşanın bir yansıması
gibiydi. Dudakları hafifçe aralanmıştı, sanki bir şey söylemek istiyor ama
kelimeler boğazında düğümleniyordu.
"Bu
adam kim?"
Barkın'ın
sorusu herkesin Selçuk'a odaklanmasına neden oldu.
"Selçuk!
Bu nasıl olur!"
Alparslan
albayın haykırışı odada savruldu ve Selçuk'un gözünden bir damla yaşın akmasına
sebep oldu. Alparslan albay, hızla Selçuk'a yürüdü ve kollarından tutup kendine
çevirdi, sarstı.
"Kendine
gel!" diye bağırdı. Albayın sesi kararlı ve sertti, ama Selçuk o anda
başka bir dünyadaydı. Vücudu titredi, gözleri büyümüş bir haldeydi ve kafasını
sağa sola salladı. Sanki karşısındaki gerçekle savaşmaya çalışıyordu.
"Hayır,
hayır, hayır, hayır. Olmaz, olamaz. Kendi ellerimle kafasına sıktım. Kendi
ellerimle kafasına sıktım!" dedi, sesi çatallaşarak. Çenesi titremeye
başlamıştı. Kelimeler ağzından dökülürken elleri boşlukta savruluyor, sanki
geçmişten bir parça yakalamaya çalışıyordu.
"İki
tane kurşun, albay. İki kurşun..." Gözleri yerle bir olmuştu. Albay,
Selçuk'u daha fazla ayakta tutamayacağını anlayarak yavaşça koltuğa oturttu ama
Selçuk'un gözleri arkamızdaki ekrana kilitlenmişti. Gördüğü şeyin ağırlığı,
onun bakışlarına ve duruşuna her yönden çökmüştü.
Gözlerinden
yaşlar dökülürken yüzü büküldü, buruştu; çaresiz bir adamın acı dolu ifadesine
dönüştü. Sessiz bir hıçkırıkla kafasını iki yana sallamaya devam etti.
"Ben
karım ve çocuğum için kafasına iki kurşun sıktım," dediğinde, sesi
yalnızca bir itirafın değil, aynı zamanda ruhunu delip geçen bir yaranın
yankısıydı. Ellerini yüzüne bastırıp masaya doğru eğildi. Omuzları titrek bir
şekilde yükselip alçalmaya başladı.
Sessizliğin
içinde, omuzlarının bu ritmik hareketi, içinde kopan fırtınanın dışa vurumuydu.
Parmakları yüzünü sımsıkı kapatmış, sanki dünyayı kendinden uzak tutmaya
çalışıyordu. Masanın kenarına doğru eğilirken başını daha da öne düşürdü, sanki
tüm ağırlığını taşıyamıyormuş gibi.
Alparslan
albay ona bir an baktı, ne diyeceğini bilemez bir haldeydi. Odanın içinde
biriken gerilim, Selçuk'un hıçkırıklarına eşlik edercesine ağırdı. Selçuk'un
elleri yüzünden ayrılırken avuçlarının ıslanmış olduğu fark edildi; gözyaşları,
onun mücadele ettiği anı elle tutulur hale getirmişti.
"Karım
ve çocuğum için..." diye tekrarladı ama bu sefer sesi fısıltıya dönmüştü.
Sanki kelimeler ağzından dökülürken kendini bu gerçekle yeniden yüzleşmeye
zorluyordu. Ardından derin bir nefes aldı ama bu nefes onun için bir rahatlama
değil, içindeki ağırlığı daha da hissettiren bir boşluktu.
Onun bu
hâlini izlerken göğsümde bir sıkışma hissettim. Yüzündeki ifade; keder, öfke ve
suçluluğun karışımından doğmuş, tarifsiz bir acı yansımasıydı.
Sandalyeden
kalkarken bacaklarının titrediğini fark ettim. Yumrukları masanın üzerindeydi
ama artık bir dayanak arıyormuş gibi değil; sanki masaya tüm öfkesini aktarmaya
çalışıyordu. Parmakları beyazlaşmış, damarları belirginleşmişti. Yüzündeki
buruşuk ifade, bir adamın geçmişinin peşini bırakmadığı acının bir portresiydi.
"Elias Farouq," dediğinde, bu ismin sadece bir kelime olmadığını
anladım. Her hecesinde bir hesaplaşma, her harfinde bir yara saklıydı.
Adını
söylediği kişiyle ilgili derin bir öfke kabarıyordu içinde ama aynı zamanda
sessiz bir korku. Gözlerini kapatıp kafasını ağırca sağa sola salladı.
"Bu
hayatta görüp görebileceğiniz en psikopat bir terörist. Yaşamadığını düşündüğüm
için size bilgisini geçmemiştim," dedi, yumruklarını masaya vurdu.
"Lanet olsun!" yüzü yeniden buruştuğunda dişlerini sıktı ve nefes
almaya çalıştı. Sağ yanağına bir yaş devrildiğinde burnundan gürültülü bir
nefes aldı ve gözlerini açıp bana baktı.
"Senin
yıllar önce eşlerini ve çocuklarını infaz ettiğin adam, Elias Farouq.” Zihnimde
bir şeyler kırılmış gibi hissettim. İçimdeki dünya bir anlığına altüst oldu.
“Aynı zamanda Rojin'in erkek kardeşi Eyşan."
Kalbimin
atışı kulaklarımda yankılanıyordu. Sözleri beynimde yankılanırken gözlerim
istemsizce Selçuk'un yüzüne kilitlendi. Gözlerindeki donuk ifade, sanki
hayatının bir parçasını koparıp önüme bırakıyordu. Bu sadece bir uyarı değil,
aynı zamanda bana devredilen bir yükün sessiz yankısıydı.
"Sobe,"
deyip beni geriye doğru ittirdiğinde gözlerim yalnızca, bir adamın siyah ve
beyaz gözlerine odaklıydı.
Bir an
için nefesim sıkıştı, gerçeklik beni tekrar kendine çekmeden önce zihnim o
görüntünün yankılarında asılı kaldı. Gözlerim yeniden Selçuk'un gözlerine
döndüğünde, bu kez onun bakışlarının ağırlığını daha derin bir şekilde
hissettim. Selçuk'un ruhunda bir ayna gibi yansıyan acı, benim geçmişimdeki
karanlıkla birleşiyordu.
O
karanlık, üzerimizi tamamıyla kaplayacak koca bir kasırgaydı.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!