Helüüü,
uzun bir süreden sonra biz geldik. Nasılsınız? Umarım iyisinizdir. Bölüm
sonunda buluşalım…
Instagram:
sckitaplari
-Keyifli
Okumalar-
Bölüm
Şarkıları;
Hekimoğlu,
Gökhan Kırdar
Sende
Kalmış, Semicenk
Ben
Sana Veda Edemem, Çağan Şengül
Acem
Kızı, Selda Bağcan
Remember,
Invadable Harmony
Beni
Hatırla, Nazan Öncel
🕊️
LXII
Hekimoğlu, Gökhan Kırdar
Şafağın
bağrına bastığı güneş, dağlarda açan çiçeğin atasıdır.
O
çiçeğin her bir yaprağında, bir şehidin son nefesinin buharı, her bir dikeninde
uykusuz bir komutanın bakışları gizlidir. Rüzgâr bu çiçeğin adını dünyaya
fısıldar; onun kanatlarında zafer türküleri, toprağa düşen bir askerin künyesi
ve dağ başında dalgalanan al bir bayrak vardır.
Dağlar,
şafakla söyleşir; şafak, çiçeğe sır verir; çiçek, yiğidin alnında bir yara izi
gibi açar.
“Hekimoğlu”
derler benim aslıma…
Aynalı
martin yaptırdım da nârinim, kendi neslime”
Rüzgârın
sustuğu şehitlik mezarlığında iki fidan duruyordu. Zaman, bu iki genç nefesin
hizasında yorgun bir ihtiyar gibi çömelmişti. İkisinin de omuzları dikti ama
gözleri mezar taşlarının üzerindeki fotoğraflara takılı kalmıştı.
Sağdaki
fidan, bir bozkır rüzgârının dağlara fırlattığı altın bir başaktı sanki.
Saçları, güneşin tam tepede kavurduğu buğday tarlalarını andırıyor; her bir
tel, kendi başına bir ışık hüzmesi gibi parlıyor, rüzgârın en tenha anında bile
asi ve yalın bir dirençle dimdik duruyordu.
Kaşları,
iki keskin kılıç gibi çatılmış, aralarındaki ince çizgi yılların yükünü taşıyan
bir vadinin haritasıydı adeta. Ama asıl harikulade olan, gözleriydi. O gözler,
bir kış sabahı gökyüzünden kopup gelen bir buzulun ta kendisiydi. Lacivertin en
koyusu, mavinin en çılgını, bir annenin hüznüyle bir babanın asaletinin
karıştığı, içine bakanı bir anda derinliklerinde kaybedecek kadar büyülü ve bir
o kadar da mesafeliydi. Kirpikleri, karda iz bırakmış incecik bir kuş kanadının
gölgesi gibi, o mavi denizin üzerine düşmüştü.
Üzerindeki
üniforma bir terzi değil, adeta bir zafer tanrıçası tarafından biçilmişçesine
oturuyordu. Kumaşın koyu yeşili, onun altın sarısı saçlarıyla öylesine
zıtlaşıyor, öylesine dans ediyordu ki, göz alıcılığından kaçmak mümkün değildi.
Yakasının tam göğsünün üzerindeki bölümde, kan kırmızısı bir zemin üzerine
işlenmiş hilal ve yıldızın altında, incecik harflerle kazınmış bir soyadı
vardı.
Çakır.
Bu soyadı,
onun sırtında bir dağ gibi yükseliyor, omuzlarına bir kader gibi çöküyor,
göğsünde ise bir madalya gibi parlıyordu. Solgun dudakları, sanki yıllardır
konuşmamış bir bilgenin sessizliğini taşıyor; çenesi kaderin en sert
rüzgârlarına karşı bile küsmeyen bir kararlılıkla havaya kalkmıştı.
Solunda
duran ise ay ışığının gece yarısı bir pınara düşüp dağıldığı an gibiydi. Kumral
saçları, sonbaharın son yapraklarının toprağa vedasını anımsatan o hüzünlü ve
derin tondaydı. Ne sarıya ne koyuya kaçan, tam aralarda, bir sır gibi saklanan
o özel renk, başının arkasında toplanmış, derli toplu bir topuz yapılmıştı.
Topuzun enseye düşen birkaç teli, rüzgârın nazlı bir oyunuyla boynunda dans
ediyor, onun kadınlığını üniformanın sert çizgilerinin arasında gizli bir çiçek
gibi fısıldıyordu.
Yüzü,
çölde bulunmuş nadide bir vahanın dinginliğini taşıyordu. Gözleri,
kahverenginin en esrarengiz tonuydu. Bazen ışıkta ıhlamur çiçeğinin bal
rengine, bazen ışıkta ise yağmurdan sonra toprağın anbean koyulaşan o bereketli
rengine bürünüyordu. Bu gözler, bir annenin şefkatiyle bir kartalın
keskinliğini aynı anda barındırabilecek kadar derindi; içine baktığında, nice
yangınların kül olup yeniden yeşerdiği bir coğrafya görürdün.
Kaşları,
incecik bir kalemle çizilmiş gibiydi ama asla kırılgan durmazdı; dimdik,
kararlı, bir komutan edasıyla dururlardı alnının iki yanında. Yüzünün çehresi,
bir mehtabın sulara vuran aksi gibi yumuşak ve huzur vericiydi; ama çenesi,
tıpkı yanı başında dimdik duran gibi, vazgeçmeyi reddeden bir iradenin
heykeliydi. Üniforması, onun ince ve narin bedenine adeta ruh gibi sinmişti.
Kumaşın soğukluğu, onun teninin sıcaklığıyla savaşırken, ortaya çıkan şey ‘dur’
dedirten bir asalet, ‘eğil’ dedirten bir heybetten başka bir şey değildi. Onun da
yakasında, aynı kırmızı zemin, aynı hilal ve yıldız, aynı kutsal yazı
parlıyordu: Çakır.
Bu
iki fidanın arasında, görünmez bir kök ağı vardı. Aynı topraktan beslenen, aynı
rüzgârla sallanan, aynı güneşle yıkanan iki beden. Ama aralarındaki mesafe,
koca bir ömre bedeldi. Bakışları, ikisi de aynı noktadaydı; önlerindeki mermer
levhalarda. Mermerin soğuk yüzüne kazınmış isimler, sadece ölülerin değil, bu
iki gencin de yüreğine kazınmıştı. Taşın üzerindeki fotoğraflarda gülümseyen
yüzler, şimdi bu iki fidanın gözlerinde ağlıyor, belki de onlarla gurur
duyuyordu.
Rüzgâr,
bir an için şiddetlendi. Sarı saçlı fidanın saçlarını dalgalandırdı, alnını
açtı. Alnında incecik, beyaz bir çizgi vardı; bir zamanlardan kalma ata yadigârıydı.
Kumral topuzlu fidan ise o rüzgâr karşısında kırpılmadı bile gözlerini.
Kirpikleri, bir kelebeğin kanadı kadar hafifçe titredi, sonra yine dimdik
kesildi bakışları. Sanki ikisi de o rüzgâra alışkındı. Sanki ikisi de
fırtınaların içinde büyümüştü.
Tam
o sırada sarı saçlı fidan ağır bir hareketle sağ elini kaldırdı. Parmak uçları,
şakağına değdi. Bir selam duruşuydu bu. Hareketin netliği, saygının kemale
ermiş haliydi. Kumral olan, onu taklit etti. İki el aynı anda şakaklara gitti.
İki genç nefes, bir an için nefesini tuttu. O an, şehitliğin üzerine öyle bir
sessizlik çöktü ki, bir iğnenin düşüşü duyulur, bir damlanın dökülüşü
işitilirdi.
Ellerini
yavaşça indirdiler. Sarı saçlı olan, başını yana eğdi, kumral olana baktı. O
mavi gözlerde, şimdi başka bir şey vardı. Sadece hüzün değil, aynı zamanda bir
söz. Söylenmemiş, dudaklara henüz gelmemiş ama yüreklerin en derin çukurunda
bir yemin gibi bekleyen bir söz. Kumral olan, o bakışı anladı. Çünkü onun
gözleri de aynı sözü fısıldıyordu iki kahverengi derinlikten.
Birlikte,
son bir kez başlarını çevirip mezar taşlarına baktılar. Işık, taşların üzerinde
kayıyor, isimleri altın rengine boyuyordu. Sonra, aynı anda sırtlarını
mezarlığa döndüler. Önlerinde, yeniden inşa edilmesi gereken bir dünya,
arkalarında ise asla unutulmayacak bir emanet vardı.
Adımlarını
birlikte attılar. Ayak sesleri, taş zeminde, tarihin kendisine atılmış birer
mühür gibi yankılandı. Birinin sarı saçları rüzgârla dans ediyor, diğerinin
topuzundan kaçan teller boynunu okşuyordu. Sırtları dimdik, bakışları
ufuktaydı. İkisi de gidiyordu. Ama gittikleri yer, bir başlangıçtan başka bir
şey değildi.
Çünkü
onlar, bu toprağın yetiştirdiği bir destanın, henüz yazılmaya başlanmış olan
sonraki cümleleriydi.
🕊️
Sende Kalmış, Semicenk
Askerin
çizmesi nereye bassa, orada bir vatan yeşerirdi.
Her
yeşeren vatanın kökünde bir neferin uyku tutmayan gözleri, nöbet bekleyen alnı
vardır. Dağlar bu neferin nefesini taşırdı sırtında; rüzgâr onun duasını
fısıldardı taşlara. Ve gece, en yakındı bir askerin yalnızlığına, en aşinaydı
onun vedalarına.
Gece,
Şırnak'ın dağlarına iyice çökmüştü. Ay, bulutların ardına saklanmış, yıldızlar
bile gözlerini kapatmıştı sanki. Geride sadece zifiri bir karanlık ve o
karanlığın içinde ilerleyen tek bir araç kalmıştı.
Aracın
lastikleri, bozuk asfaltın üzerinde donuk bir uğultu çıkarıyordu. Farlar,
önlerindeki yolu aydınlatmak için uğraşıyor ama ışıkları bile geceyi delmeye
yetmiyordu. Dağlar, iki yanda devasa gölgeler gibi yükseliyor, ara sıra bir
çakalın uluması uzaklardan duyuluyor ve sonra yeniden sessizlik oluyordu.
Eyşan,
sağ koltukta oturuyordu. Başını cama yaslamış, gözlerini kapatmıştı. Cam
soğuktu, öyle ki tenine yapışacak gibiydi. Ama umurunda değildi. Yorgunluk,
korkudan daha ağırdı. İçindeki boşluk, dağların uçurumlarından daha derindi.
Nefes alıyordu ama ciğerlerine dolan hava ona hayat vermiyor, sadece var
olduğunu hatırlatıyordu.
Mete
direksiyondaydı. Gözleri yoldaydı ama zihni bambaşka bir yerdeydi. Parmakları
simidi sımsıkı kavramış, eklemleri bembeyaz kesilmişti. Çenesi kasılmış,
dudakları ince bir çizgi haline gelmişti. Ne kadar sessiz olursa olsun,
içindeki fırtına dışarıya vuruyordu. O fırtınanın adı korkuydu. Ama korkusunu
belli edemezdi. Çünkü o, onun korkusunu taşıyamazdı.
İkisi
de konuşmuyordu. Konuşacak bir şeyleri yoktu. Zaten kelimeler, bu yolculuğun
ağırlığını kaldıramazdı. Sessizlik, aralarında bir duvar gibi yükseliyor her
geçen dakikada biraz daha kalınlaşıyordu. Ama o duvarın ardında birbirlerini
duyuyorlardı. Nefeslerini, kalp atışlarını, içlerindeki o tarifsiz çığlığı.
Eyşan
gözlerini açtı. Kirpikleri ağır ağır aralandı. Bir süre camdaki buğuyu izledi.
Sonra başını yavaşça çevirdi ve Mete'ye baktı.
Mete’nin
yüzü arabanın loş ışığında keskin hatlarla beliriyordu. Sarı saçları alnına
dökülmüş, kaşlarının arasında derin bir çizgi oluşmuştu. Gözleri yoldaydı ama
bakışları çok uzaklardaydı. O bakışı tanıyordu. Korkunun en sessiz, en ağır, en
insan haliydi bu.
Mete,
onun baktığını hissetti. Bir an için gözleri yoldan ayrıldı. Bir saniye, belki
daha da kısaydı. Ama o kısa sürede gözleri buluştu. İkisi de bir şey söylemedi.
Söyleyemezdi. Çünkü söylenecek her kelime, o sessizliği bozacağı için
korkuyorlardı. Belki de söylenecek sözlerin ağırlığı altında ezileceklerini
biliyorlardı.
Eyşan'ın
dudakları aralandı. Bir şey söylemek istedi. Ama vazgeçti. Ne söyleyebilirdi
ki? "Korkuyorum" diyemezdi. Çünkü onun korkusu, Mete'yi de korkuturdu.
"Dönelim" diyemezdi. Çünkü dönüş yoktu. "Seni seviyorum"
diyemezdi. Çünkü bu söz şimdi, bu yolculuğun ortasında bir vedadan farksızdı.
Bu yüzden sustu. Sessizliği seçti.
Mete,
sağ elini direksiyondan çekti. Uzandı, Eyşan'ın ellerini buldu. Soğuktu. Ama o
soğuğa aldırmadı. Parmaklarını onun parmaklarının arasına yerleştirdi. Sımsıkı
kenetledi. Eyşan'ın gözlerinin kenarına bir sıcaklık doldu. Ama ağlamadı. O
sıcaklığı yuttu, içine gömdü. Sonra başını camdan ayırdı ve Mete'nin omzuna
yasladı.
Onun
omzu, bildiği tek limandı. O omuza başını koyduğunda, bütün yorgunluğu bir an
için unuttu. Sanki dünya durmuş, zaman donmuş, geriye sadece o omuzun sıcaklığı
kalmıştı.
Dışarıda,
dağların ardında bir rüzgâr koptu. Ağaçları salladı, tozu toprağı havaya
kaldırdı, sonra sustu. Ama onlar duymadı. Çünkü onlar, şimdi, sadece
birbirlerinin nefesini duyuyordu.
Saat
01:50 idi.
Araç,
karanlığın içinde ilerlemeye devam ediyordu. Her kilometre, onları bilinmezliğe
biraz daha yaklaştırıyordu. Ama ne kadar yaklaştıkları belli değildi. Ne kadar
uzaklaştıkları da. Bildikleri tek bir şey vardı.
Onlar,
bu karanlığı kendi elleriyle dokumuşlardı.
-140 SAAT ÖNCE-
Ben Sana Veda Edemem, Çağan Şengül
12
Aralık 2022 / 02:17
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Arkamda
bıraktığım her bir taş parçasının omuzlarıma çöken tonlarca demir külçesi,
önümde uzanan her bir kilometrenin ise kaderimin bilerek kabul ettiğim idam
fermanı olduğunu biliyordum. Başımı yasladığım geniş omzun sahibi de aynı
infazın celladıydı; bunu, sırtımı yasladığım o göğüs kafesinin altından
yankılanan vahşi ve düzensiz atışlardan biliyordum.
Teninin
hemen altında kabusla yoğrulmuş bir kalp çarpıyordu. Daracık bir kafese
kapatılmış vahşi bir kuşun çırpınışları, bentlerini yıkıp geçen bir dağ
nehrinin uğultusu, temelleri sarsılan bir dağın homurtusu gibiydi. O da
korkuyordu. O da kör bir karanlığın ortasında yönünü kaybetmiş bir adam gibi
dişlerini sıkıyordu. Ama ruhunun etini kemiren o korkuyu dışarıya zerre
sızdırmıyordu.
“Eyşan.”
Cansız
karanlığı sesi yardı. Öyle ani, öyle ortadan ikiye bölen bir keskinlikle düştü
ki kulaklarıma; ardından taşıdığı o insani sıcaklıkla buz gibi kesilen içimi
ısıttı. Başımı omuz çukurundan kaldırmadım. Yalnızca kaskatı kesilmiş
dudaklarımın arasından, motorun sesinden duymakta zorlanacağı kadar silik bir
fısıltı döküldü: "Efendim?"
"Bebekler,"
dedi, sesindeki o demir irade ilk kez çatırdayarak. "Onlar iyi
olacaklar."
Cümle
arabanın loş, havasız kabininde asılı kaldı. Motorun kulak tıkayan homurtusu,
lastiklerin asfaltı yalayarak geçtiği o hırçın ses ve birbirimize karışan kesik
nefeslerimiz... Her şey o tek bir cümlenin etrafında dönüp duruyordu. Bebekler.
Onlar. İyi olacaklar.
Keşke,
diye haykırdım içimdeki dipsiz kuyudan. Keşke bu sözcük gerçeğin bizzat kendisi
olabilseydi. Keşke bu inanç, içimizi kavuran bu zehirli ateşi bir nefes olsun
söndürebilseydi. Ama hiçbir şey bilmiyorduk. Ne yarınımız vardı ne de arkamızda
bıraktığımız enkazın sağlam kalmış bir parçası. Sadece uçuruma doğru koşan iki
deliydik; inandığımız için değil, durmanın ölümden beter olduğunu bildiğimiz
için.
"Biliyorum,"
dedim. Yalanın en saf, en acı halini akıttım zehirli bir sarmaşık gibi aramıza.
O da biliyordu yalan söylediğimi. Ama bazen birbirimize söylediğimiz o
yalanlar, ruhumuzun parçalanmasını engelleyen tek görünmez kalkan oluyordu.
Mete’nin
parmakları elimin etrafında mengene gibi sıkılaştı. Sanki "Yalan
olduğunu biliyorum ama ne olur sen doğruyu söyleme," der gibi bir
tutuştu bu. Elimi yavaşça onun avucundan çektim ama başım yerinden kıpırdamadı.
O, boşta kalan eliyle direksiyon simidine öyle bir yüklendi ki mafsalları kireç
gibi beyazladı.
Dışarıda,
zamanın ve coğrafyanın unuttuğu bir coğrafyanın orta yerindeydik. Uzaklarda,
adını bile bilmediğimiz bir köyün sönmeye yüz tutmuş feri kaçmış ışıkları ya da
karanlıkta nöbet tutan bir askerin ateşi parlıyordu. Belki de sadece kayıp bir
yıldızdı düşen. Ve biz, o sönen yıldızın peşinden, bile bile cehennemin
kapısını aralıyorduk. Geri dönüşü olmayan bir yolda, sadece gitmek zorunda
olduğumuz için ilerliyorduk.
Tekerlekler
asfaltın dilinde can çekişen bir ağıt mırıldanırken, her virajda geride bir
parça canımızı bırakıyorduk. Ve nihayet, o kalın çizgiyi, sınırın o gizli ve
kanlı eşiğini geride bırakarak Suriye topraklarının içine, karanlığın tam
kalbine düşmüştük.
Mete
zihninde ezberlediği o haritaya sadık kalarak daracık kerpiç evlerin arasından
süzüldü. Sokak başlarında gözlerim bir avcı kartalınki gibi keskinleşmiş, olası
bir ihaneti ya da pusu kokusunu sezmek için etrafı tarıyordu. Yaklaşık yüz
metre sonra sola kıvrıldık. Aracı kimsenin uğramadığı, rüzgârın bile unuttuğu
terk edilmiş bir arsa köşesine yanaştırıp kontak kapatıldı.
Arabanın
farları söndüğü an, üzerimize tonlarca ağırlıkta katran karası bir gece çöktü.
Ve o karanlığın içinde, iki çift göz mıknatısın demiri çekmesi gibi kaçınılmaz
bir şiddetle birbirine kilitlendi.
Zaman o
salisede ruhunu teslim etti.
Ne
motor sesi ne de dışarıdaki rüzgârın uğultusu kaldı. Sadece iki mavi okyanus
ile iki derin kahverengi uçurum, sadece birbirine düğümlenmiş iki canın daralan
nefesi vardı. Arabadaki soluk ışık onun yüz hatlarına vurduğunda, altın sarısı
saçlarının teline sinen gümüşü, keskin çenesinin şakaklarına düşürdüğü o sert
gölgeyi gördüm. O an, göğsümün kafesinde yıllardır kilitli tuttuğum tüm baraj
kapaklarının patladığını, içimdeki dağların devrildiğini hissettim.
Çünkü
gerçeği acı bir reçine gibi yutmuştum.
Biliyordum.
Bu demir kapıyı açıp arabadan ayağımızı bastığımız an, hiçbir şey dünkü gibi
kalmayacaktı. Belki de bir daha asla onun o mavi denizlerine bu kadar yakından
bakamayacak, tenindeki bu sıcaklığı soluyamayacaktım.
Korkuyordum.
Adını
duyduklarında dağların titrediği, düşmanın rüyalarına kâbus olarak giren o
demir iradeli komutan kadın, şu daracık arabanın içinde bir avuç korla baş başa
kalmış kimsesiz bir çocuk gibi tir tir titriyordum. Onu kaybetmekten
korkuyordum. Ondan koparılmaktan, bu devasa dünyada onun nefesi olmadan bir hiç
olmaktan korkuyordum. O, benim bu koca haritada bulduğum yegâne evimdi. O
olmazsa ben kimdim ki?
O mavi
denizlerin tam ortasında, sessiz ama kanayan görünmez bir yara açılmıştı. Bir
siperin köşesinde ölümünü bekleyen bir neferin tetikteki parmağı kadar gergindi
içim. Mete de aynı geceye bakıyor, aynı sessizliğin cıvıltısız uğultusunu
dinliyor, aynı kurşunun göğsüne saplanacağı anı hesaplıyordu. Biliyordum; onun
içindeki korku, benim aynadaki yansımamdı.
Dudaklarım
aralandı. İçimden kopup gelen o çığlığı dillendirmek istedim. "Durdur
şu saatin akrebini," demek istedim. "İnmeyelim, içeri gitmeyelim."
Ama o kelimeler boğazıma saplanan zehirli birer diken gibi kaldı ne dışarı
çıktı ne de yutulabildi. Çünkü biliyordum ki, zaman hiçbir amansız aşığa
merhamet etmezdi.
Mete’nin
gözlerindeki o mavi okyanus şimdi devasa fırtınalarla boğuşuyordu. Kabaran
dalgalar kayalıklara vura vura paramparça oluyordu. Ve ben o azgın dalgaların
arasında kalmış küçücük bir sal gibi savruluyordum. Tutunacak tek bir dalım,
sığınacak tek bir limanım yoktu ondan başka.
Derin,
göğsünü yırtıp çıkan o hırıltılı nefesi aldı. Yılların biriktirdiği ne kadar
acı ne kadar enkaz varsa o nefesin içine tıkıştırılmış gibiydi. Bir an için
soluk almayı unuttum. Beklemediğim bir anda eli şimşek hızıyla kalktı ve
ensemden kavradı.
Öyle
sert, öyle sahiplenici, öyle cellat gibi bir tutuştu ki bu... Sanki kıyamet
kopsa, yer yerinden oynasa o parmaklar tenimden sökülmeyecekti. Başımı kendi
yüzüne doğru çektiği o an, gözleri kapandı ve dudaklarımızı vahşi bir açlıkla
birbirine çarptı.
Dünya o
saniyede evrenin çarklarından kopup boşluğa düştü.
Ne
vatan vardı ne bayrak ne de arkamızda bıraktığımız o kanlı coğrafya. Sadece o
dudakların yakıcı teması, zehirli bir öfkeyle tenime kazınan baskısı vardı.
Öyle sertti ki öpüşü; benden hesap soruyor, sanki yaklaşan felaketin acısını
benden çıkarıyor, “Gitsek de kalsak da bittik” der gibi hırpalıyordu
dudaklarımı. Ama hemen ardından öyle bir yumuşama, öyle bir erime dökülüyordu
ki o sertliğin altından... Bir çiçeğin en narin yaprağı, bir annenin şefkatli
dokunuşu gibiydi.
Sanki
dudaklarıyla ruhuma fısıldıyordu: “Seni seviyorum... Seni kaybetme
korkusundan ölüyorum.”
O
öpücüğün içinde korku da vardı, yılların hasreti de. Yarım kalmış bir hikâyenin
acısı da hakimdi, bir daha asla bu kadar yakın olamayacağımızın o buz gibi
idrakte. Üst dudağımı dişlerinin arasında ezdi, ardından alt dudağımı yavaşça
çekip aldı. Her dokunuşunda içimden bir parça kopup onun ruhuna karışıyordu.
Bütün hazinemi, bütün ömrümü, tüm cesaretimi o dudakların arasına bırakıyordum.
Ellerim
refleksle onun yüzüne tırmandı. Sert, günlerdir tıraş olunmamış yanaklarındaki
o pürüzlü dikenler avuç içlerimi yaktı. Ama o ateş bana iyi geliyordu.
Parmaklarım şakaklarına, oradan o kilitlenmiş alnına doğru tırmandı. Onu
ezberlemek istiyordum; hücrelerime, parmak uçlarıma, zihnimin en derin
katmanlarına kazımak istiyordum. Belki de bir daha bu teni ellerimle
bulamayacaktım.
Mete
dudaklarımı yavaşça serbest bıraktı ama vedası bitmemişti. Her biri bir
öncekinden daha kısa, daha çaresiz, daha yalvarırcasına art arda birkaç öpücük
daha kondurdu dudaklarıma. Sanki yüreğindeki prangaları çözememenin o büyük
ezikliğiyle kıvranıyordu.
Alnını
alnıma yasladı.
Kızgın
ve nemli nefeslerimiz birbirine karıştı. Gözlerimiz kapalıydı ama birbirimizin
zihnindeki her bir çığlığı kusursuzca görüyorduk. Parmakları, ensemde gezinmeye
başladı. Her dokunuşta tenim ürperiyor, tüylerim diken diken oluyor, nefesim
kesiliyordu. Ama aynı zamanda kendimi güvende hissediyordum. Onun ellerinde,
onun parmaklarında, onun avucunda, kendimi evimde gibi hissediyordum.
Sanki
bütün dünya savaşsa, bütün dağlar düşman olsa, bütün gökyüzü yıkılsa, onun
elleri olduğu sürece, ben ayaktaydım.
“Ruhumun
sende bir evi var,” dedi. Fısıltısı, kırık bir cam parçası gibi battı
bilincime. Göğsümün kafesinde can çekişen o vahşi kuş, bu ifadenin ağırlığıyla
bir anlığına durdu. İçimde, yıllardır kilitli tuttuğum bütün demir kapılar tek
bir darbeyle yerle bir oldu.
“Söyle
bana,” dedim, hıçkırırcasına. “Ruhunu ruhuma bu kadar körkütük bağlayıp sonra
da seni bu cehennemin ortasına sürüklemek benim için kolay mıydı sanıyorsun?
Ben senin beni yaşattığın bütün ihtimalleri ateşe verdim Mete ama sen, yine de
o alevlerin içinde sadece beni sevdiğin için yanmayı göze alıyorsun.”
Mete,
söylediklerimle yüzüne inen o ağır darbeyi tam göğsünün ortasında karşıladı.
Kirpikleri titreşti ama alnını alnımdan milim bile uzaklaştırmadı. Parmakları
ensemde öyle bir kenetlendi ki, kemiklerimin sızısı içimdeki o korkunç
sessizliği bastırdı.
O an
anladım; ikimiz de birbirimizin celladıydık ama ikimiz de ölmek için sadece
birbirimizin kollarını arıyorduk.
Başını
hafifçe geriye çekti. Gözlerimi açtım. Gözlerini gözlerime diktiğinde, orada ne
bir pişmanlık gördüm ne de bir korku. Sadece beni, kendisinden bile çok seven
bir adamın gözü karalığı vardı.
“Benim
cennetim de cehennemim de sensin Eyşan,” dedi. Sesi artık bir fısıltıdan çok,
kalbinin dip katmanlarından gelen bir gürültüydü. “Sen o ihtimalleri ateşe
vermedin. Sen sadece beni sensiz bir geleceğin ihtimalinden kurtardın.”
Derin
bir nefes çektim içime. O nefes sadece oksijen değil; Mete’nin kokusu, barut
dumanı, yarım kalmışlık ve sarsılmaz bir adanmışlıktı. Ensemdeki eli yavaşça
yanağıma kaydı. Başparmağı yanağımdaki ıslak izi şakağıma doğru sürükledi.
“Ayrıca
ben, o yangından kaçmam, kaçamam,” dedi, sesi bir anıt kadar ağır, bir mezar
kadar sessizdi. “Çünkü ben o yangının tam ortasında, sana sarılarak ölmeyi
kurtuluş sayarım. Sen kendini cellat sanıyorsun ya Eyşan ama bilmiyorsun, beni
sen öldürmüyorsun. Seni kurtaramamak öldürüyor.”
Yanağımdaki
başparmağı durdu. O pürüzlü, sıcak dokunuş, tenimdeki yaşları silmekten çok
oraya kazımak ister gibiydi. Yüzümüzün arasındaki o kısacık mesafede, ikimizin
de nefesi birbirine karışan son umut kırıntılarıyla tükeniyordu.
“Bu
coğrafya bizden her şeyi aldı,” diye fısıldadı, gözlerimin en derinine
bakarken. “Çocukluğumuzu aldı, gençliğimizi aldı, sevdiklerimizi aldı, geleceğimizi
aldı... Ama ruhumu senin ellerinden almalarına izin vermeyeceğim. İster bu
cehennemde kül olalım ister o toprağın altında yan yana yatalım. Sen benim
evimsin Eyşan. Ve bir adam, evi yanıyor diye evini terk etmez.”
Gözlerimden
bir damla daha süzülüp onun avucuna döküldü. Bu kez sitem etmedim, kaçmadım,
içimdeki o vahşi kuşu serbest bıraktım. Ellerimi kaldırıp göğsüne bastırdım;
kalbinin, benim adımın ritmiyle nasıl deli gibi çarptığını hissettim. O çarpan
kalp, benim de son sığınağımdı. Parmaklarımın altında atan ritim; barut
kokusuna, ölüme ve üzerimize çöken o simsiyah geleceğe meydan okuyan tek şeydi.
Dışarıda
rüzgâr uğulduyordu. Dağların ardından, geçmişin tozlu sayfalarından, belki de
geleceğin ıssız koridorlarından bir şeyler fısıldıyordu. Ama duymadım. Duymak
istemedim. Sadece onun nefesini duymak istedim. Sadece onun kalbini hissetmek
istedim. Sadece onun varlığında var olmak istedim.
“Yemin
ederim ben o yangını seni yakmak için yakmadım, Mete,” diye fısıldadım.
Mete’nin
dudaklarında acı bir tebessüm peydah oldu.
“Yemin
ederim ben seninle birlikte yanabilmek için bütün dünyayı ateşe verirdim, Eyşan.”
Gözlerim,
yanaklarıma süzülen yaşlarla kapanırken alnımı Mete’nin alnına yasladım.
"Gitmeliyiz,"
dedim. "Zamanımız dar."
Mete,
titrek bir nefes alıp bıraktı. Başını belli belirsiz salladığında alnımı ağırca
yüzünden uzaklaştırdım. Birlikte, aracın kapılarını açtık. Dışarıdaki soğuk,
yüzümüze bir tokat gibi çarptı. Ama umurumuzda değildi. Umurumuzda olan sadece
birbirimizdi. Sadece gideceğimiz yol. Sadece kurtaracağımız can.
Mete,
aracın yanında durdu. Gözleri, hâlâ bana bakıyordu. Yanına doğru yaklaştığımda sanki
birbirini yıllardır bekleyen iki nehir gibi, sanki aynı topraktan filizlenmiş
iki çınar gibi, birbirimize çekildik. Omuz omuza geldik. O an soğuk tenimizi
kesmeyi unuttu, rüzgâr sustu, zaman durdu.
Birlikte
apartmana doğru yürümeye başladık. Adımlarımız aynı ritimdeydi. Sanki yıllardır
birlikte yürüyormuşuz gibi. Sanki aynı anda atıyordu kalplerimiz. Sanki aynı
havayı soluyordu ciğerlerimiz. Taşlı patikada ayak seslerimiz yankılanıyor, her
adım geceye bir isyan gibi düşüyor, her vuruş toprağa bir mühür gibi
kazınıyordu. Önümüzde, karanlığa gömülmüş bir apartman yükseliyordu.
Duvarları,
nice sırra tanıklık etmiş nice hüznü bağrına basmış gibiydi. Pencereleri
kapkaranlık, ışıkları sönük, her biri birer uyuyan devin gözleri gibiydi. Ve
biz, bu devin karnına girecektik. Belki de asla çıkamayacaktık.
Mete,
önüme geçip apartmanın paslı çelik kapısını ittirip geçmem için bekledi. Büyük
bir adımla içeriye geçtiğimde peşimden geldi. Yürümeye devam ederken kapı
arkamızdan büyük bir gürültüyle kapandı. Artık geri dönüşü olmayan bir yola
girmiştik.
Acem Kızı, Selda Bağcan
Kapının
ardında, loş bir koridor bizi karşıladı. Duvarlar, rutubet kokuyordu. Terk
edilmiş bir apartmanın hüznü, yılların tozu, kimsesizliğin sessiz çığlığı
sinmişti her bir taşına. Yerlerdeki fayanslar kırık, bazıları eksikti. Sanki
buraya kadar gelen herkes, ayaklarının altında bir şeyler kırmış, bir şeyler
bırakmış, bir şeyler almıştı. Ampullerden biri titrek bir ışık saçıyor,
diğerleri sönük karanlığa terk edilmişti. O titrek ışık, bir mum alevi gibi
dans ediyor, duvarlarda garip gölgeler oynatıyor, her an sönecekmiş gibiydi.
Mete,
arkamda duruyordu. Sıcak nemli ve keskin nefesini hissediyordum. Sanki bir dağ
rüzgârı ensemi okşuyor, sırtımdan süzülüp belime iniyor, orada bir an asılı
kalıp kayboluyordu. Merdivenleri ağırca çıkmaya başladığımızda her bir basamak
bir ömür gibiydi.
Kimi
basamaklar sağlamdı, çatlamamıştı, kırılmamıştı. Merdivenlerin demir tırabzanı,
paslı ve soğuktu. Elim onun üzerinde gezindiğinde, zamanın bıraktığı izleri
hissettim. Pas sadece demiri değil, ruhumu da kemiriyordu sanki. Her basamakta,
dizlerim biraz daha yoruluyor, ciğerlerim biraz daha daralıyor, yüreğim biraz
daha hızlanıyordu. Ama durmadım.
Mete'nin
eli, arkadan belime dokundu. O dokunuş, bütün yorgunluğumu unutturdu. Sanki
merdivenler yok oldu, basamaklar düzleşti, çıkacak yer kalmadı. Sadece onun eli
vardı. Sadece onun sıcaklığı. Sadece onun varlığı.
"Eyşan,"
dedi, fısıltıyla. Sesinde yılların yorgunluğu, gecelerin sessiz çığlığı, bir
komutanın sorumluluğu, bir eşin hasreti vardı. "Tuzaklı, unutma. Dikkatli
ol."
Başımı
iki yana salladım. Salladım ki, görmesin gözlerimin dolduğunu. Salladım ki,
hissetmesin ellerimin titrediğini. Salladım ki, duymasın kalbimin çarpıntısını.
"Ben
her zaman dikkatliyim, unuttun mu?" dedim, sesimi olabildiğince normal
çıkarmaya çalışarak. Ama sesim, normal değildi. Çatlak, kırık, çaresizdi. Tıpkı
bu merdivenler gibi. Tıpkı bu gece gibi. Tıpkı bizim gibi.
Merdivenler
bitmek bilmiyordu. Katlar birbirini kovalıyor, her kat bir öncekinden daha
karanlık, daha ağır, daha boğucu oluyordu. Duvarlarda, zamanın bıraktığı yabancı
kelimelerle dolu yazılar vardı. Kimi bir isim, kimi bir tarih, kimi küfür, kimi
dua. Belki de bu apartman, sadece bir apartman değildi. Belki de bu apartman
bir tanıktı. Nice gidişin, nice gelişin, nice saklanışın, nice bulunuşun
tanığı.
Dördüncü
kata geldiğimizde, Mete durdu. Arkamda durduğu yerde, nefesi hızlanmış, elleri
yumruk olmuş, bakışları yukarıdaki karanlığa dikilmişti. Onun bu hali, içimi
ürpertti. Çünkü Mete korkmazdı. Ya da korkusunu belli etmezdi. Ama şimdi,
ellerinin titrediğini görüyordum. Işığın vurduğu yerde, parmak uçlarının
bembeyaz kesildiğini, damarlarının çıktığını, avuçlarının terlediğini.
"Bu
kat," dedi, fısıltıyla. Sesi öyle incecikti ki, neredeyse duyamayacaktım.
"Sağdaki daire."
Sertçe
yutkundum.
"Ben
önce gireyim," dedi Mete. Sesinde bir emir vardı, bir yalvarış, bir
ricaydı aslında. "Arkamda kal."
Başımı
salladım. Başka bir şey yapamazdım. Çünkü o haklıydı. O önce
girmeliydi. Ben bu yükün altına tek başına giremezdim.
Birlikte,
son birkaç basamağı çıktık. Kapının önüne geldiğimizde, Mete bana döndü.
Gözlerinin içinde, o mavi denizin ortasında, son bir kez daha kayboldum. O
kadar derindi ki, içine düştüm. O kadar sıcaktı ki, yandım. O kadar sahipti ki,
ait oldum.
"Benden
sonra," dedi. "Sakın arkamdan ayrılma."
"Merak
etme," dedim. "Ben zaten hiç ayrılmadım ki senden."
Gülümsedi.
O gülümseme, içimdeki bütün karanlığı aydınlattı. O gülümseme, bana hâlâ bir
umut olduğunu, hâlâ bir şafak sökeceğini, hâlâ bir diriliş yaşanacağını
fısıldadı.
Sonra,
kapıya yöneldi.
Eli,
kapının soğuk metal tokmağına uzandı. Bir an durdu. Sanki dua ediyordu. Sanki
içinden bir şeyler geçiriyordu. Sanki son bir kez daha düşünüyordu. Ama sonra,
kararını verdi. Tokmağı çevirdi. Kapı, gıcırdayarak açıldı.
Ve
içeriden, ölüm kokusu geldi.
Mete,
kapının eşiğini yılanın yuvasını yoklar gibi kontrol etti. Bir cerrahın neşteri
tutuşuyla, bir hafiyenin ipucu arayışıyla, bir annenin bebeğine dokunuşuyla,
sağ elini içeriye doğru uzattı. Ve duvar boyunca yukarı sürükledi. Parmak
uçları, sıvanın soğuk yüzünde gezinirken, adeta taşlarla konuşuyor, duvarlarla
fısıldaşıyor, karanlıkla söyleşiyordu. Eline bir şey gelmiş olmalıydı ki
duraksadı. Ve beni kolumdan, bir annenin çocuğunu yoldan çeker gibi, hafifçe
kenara doğru çekti.
Zamanın
akışını bozacak, nefesin durduğu, kalbin unuttuğu, gözlerin körleştiği bir
yavaşlıkta elini geri çekti. Parmaklarının ucunda, zar zor görülebilen, bir saç
telinden daha ince, bir örümcek ağından daha kırılgan, bir umuttan daha narin
bir misina kablosu duruyordu. Kabloyu elinin etrafında, bir yılanın avını
sarışı gibi döndürürken, sol elini kolumdan bileğime, bileğimden avucuma,
avucumdan parmaklarıma uzattı. Ve sımsıkı kavradı. O kavrayış, bir destanın ilk
cümlesi gibiydi.
"Bir
varmış, bir yokmuş," demiyordu.
"Burada
ve şimdi," diyordu. Senin hikayen başlıyor.
Benimle
birlikte içeriye girerken, kurulan düzenekteki bomba, kapının hemen üzerinde,
bir kader gibi asılı duruyordu. Karanlık kutusu, içinde sakladığı ölüm
tohumlarıyla, bir çift kara göz gibi üzerimize dikilmişti. Üzerindeki kırmızı
ışık, bir kalbin son atışları gibi yanıp sönüyordu.
Mete
ile eşiği geçtikten hemen sonra adımlarımızı kesen yine Mete’nin durması
olmuştu. Ne için durduğuna bakmak için başımı geniş gövdesinden sola doğru
eğdiğimde kalbimin bir kuş pençesinde kıvrandığını, göğsümün demir bir mengene
altında ezildiğini, ruhumun bir hançerle delindiğini hissettim.
Her
yerde kan vardı.
“İşte,
Asena Gündüz’ü korumanın bedeli.”
Çok kan
vardı.
Duvarlarda,
tavanda, yerlerde, mobilyaların üzerinde, perdelerin kıvrımlarında, camların
çatlaklarında, anahtar deliklerinde, prizlerin arasında, kapıların ardında. Her
yerde. Kurumuş ve etrafa sıçramış kan damlaları, kopkoyu izler bırakmıştı. Kimi
damlalar yuvarlak, bir çocuğun gözyaşı gibi. Kimi damlalar uzun, bir hançerin
ucundan süzülmüş gibi. Kimi damlalar birbirine karışmış, kocaman göller
oluşturmuş, kırmızı denizler, kara adalar, mor yarımadalar. Kurumuş kanın rengi
artık kırmızı değildi. Siyahla kahverengi arasında, bir matem rengiydi. Ağıtın,
yasın, unutuşun, kabullenişin, isyanın, çaresizliğin, "neden?"
sorusunun, "ne olacak şimdi?" çığlığının, "affet"
fısıltısının rengi.
Mete,
elimi bırakmadan, beni sağa doğru çekti. O an o ölüm kokusunun ortasında, neden
tarihin tekerrür ettiğini, çarkın nasıl yeniden döndüğünü, kaderin aynı
nakaratı ne için ezberlettiğini anladım.
Selçuk'un
bedeni, odanın tam ortasında, demir bir sandalyede duruyordu. Başı öne eğikti.
Saçları kir ve terden birbirine yapışmış, alnına dökülmüştü. Yüzü, on iki
günlük işkencenin kitabesi gibiydi; morluklar, kesikler, kurumuş kan izleri.
Dudakları çatlamış, beyazlamıştı. Bileklerindeki kelepçeler, tenini kesmiş, kan
damlaları parmak uçlarından süzülüp yere damlıyordu.
Ama
yaşıyordu.
Ve
gözlerinden akan yaşlarla, gözleri gözlerimi buldu.
Sol
gözümün kenarından akan yaş, süzüldü yanağımdan aşağı.
Selçuk'a
doğru bir adım attım.
Attığım
o adım yılların içinde yürümek gibiydi. Anıtkabir'deki ilk nöbet gününe,
Rize'nin yağmurlu bir sabahına, Şırnak'ın kanlı bir gecesine, bu evin içinde
yaşanmış bir anıya gidiyordum. Topuklarım, yerdeki kurumuş kan lekelerine
basıyor, her adım incecik bir çıtırtı çıkarıyor, sanki o kan hâlâ taze, sanki o
kan hâlâ sıcak, sanki o kan hâlâ konuşuyor, hâlâ anlatıyor, hâlâ haykırıyordu.
"Selçuk,"
diye mırıldandım.
Boğazıma
bir çöl sıcaklığı oturdu. Kelimeler kurudu, dudaklarım birbirine yapıştı. Nefes
almak için ağzımı açtığımda, ciğerlerime dolan hava değil, yıllardır içimde
taşıdığım bütün pişmanlıklar oldu.
Selçuk,
yüzünü buruşturarak hıçkırmaya başladığında başını önüne eğip kafasını iki yana
salladı. Hıçkırıklarının sesinde yorgunlukları, taşıdığı ağırlıkları, gecelerin
sessizliği, işkencenin acısı, kaybın hüznü, hasretin közü ve bu evin içinde,
benim yüzümden kaybettiklerinin izleri vardı.
"Selçuk,"
diye mırıldandım bir daha.
Selçuk
başını kaldırdı. Bir ağacın, yılların yükü altında doğrulması gibi. Yavaştı.
Ağırdı. Acılıydı. Gözleri bana bakmadı. Önce boşluğa daldı. Sonra yavaşça
Mete'ye çevrildi. O maviye bakarken, bir şeyler anlattı gözleri. Kelimelerin
yetmediği yerde, gözyaşlarının durduğu yerde, bakışlar konuştu.
"Özür
dilerim," dedi.
Mete'den
bakışlarını çekmedi ama bana seslendi.
"Asena
Gündüz."
Yıllar
sonra bu karanlığın içinde, bu sessizliğin tam kalbinde adımı söyledi. O ad,
bir zamanlar bir askerin kimliğine yazılmıştı. Selçuk, ağırca bakışlarını
arkamızda kalan bir alana çevirdi.
“Asena
Gündüz, burada!”
Şimdi
ise o ad, bir tuzağın son cümlesiydi.
Bir
ihanetin değil, bir sadakatin son satırıydı.
“Uğrun
uğrun kaş altından bakınca
Can telef ediyor gül Acem Kızı”
Mete,
"Siktir, tuzak!" diye haykırdı. Beni arkasına aldı. Ama bakışlarım
Selçuk'taydı. Ondan ayıramıyordum gözlerimi. Onun gözlerinde, yıllar önce bu
evde, o karanlık gecede, gözlerinin önünde ölen bir kadın vardı. Onun
gözlerinde, henüz kokusuna bile doyamadan toprağa verilen bir bebek vardı. Onun
gözlerinde, benim yüzümden dökülen her damla kan, her kesilen nefes, her yarım
kalan hayat vardı.
Evin
içi, ansızın beyaz bir gazla doldu. Duvarlardan sızdı. Tavandan damladı. Yerden
yükseldi. Beyazdı. Sessizdi. Ölümcüldü. Her bir zerresi, bir hançer gibi
ciğerlere işliyor, bir ateş gibi gözleri yakıyor, bir ağırlık gibi göğse
çöküyordu.
Mete,
beni kendine çekti. Avucuyla ağzımı kapadı. Parmaklarıyla burnumu tuttu. Teni,
tenime değdi. Nefesim, avucunda buğulandı. Ciğerlerim bomboştu. Gözlerim
sulanıyordu. Başım dönüyordu. Dünya, o beyaz gazın içinde eriyor, yok oluyor,
unutuluyordu.
Beyazlık
büyüdü. Her şeyi yuttu.
Selçuk'u
yuttu.
Mete'yi
yuttu.
Beni
yuttu.
Ve
karanlık çöktü.
12
Aralık 2022 / 03:47
Yazar,
Ağzından
Eyşan,
uykusunun sisli perdesinden sıyrıldığında, çiseleyen yağmurun serin dokunuşunu
yüzünde hissetti. İlk hissettiği şey, çıplak toprağın keskin, nemli kokusuydu;
ikincisi ise derin bir yalnızlık. Gökyüzü, gri ve kurşuni bulutların tehditkâr
dansıyla kapanmış, hafif bir şimşek parıltısı karanlığı kırıyordu. Üzerine
serili kıyafetlerin yabancılığı, zihnine bir bıçak gibi saplandı. Ne üniforması
ne de tanıdık bir eşyası vardı. Sadece basit, sıradan bir gömlek ve pantolondu.
Etrafını
çevreleyen orman, sessizdi ama bu, huzurlu bir sessizlik değildi. Gökyüzüne
doğru uzanan devasa ağaçlar, sarkan sarmaşıklarıyla gölgelerden yapılmış
heykellere benziyordu. Toprak, yağmurla karışmıştı ve her adımda çamurun içine
gömülecek gibi hissediliyordu. Gözleri karanlıkta anlamlı bir şey ararken
kalbindeki huzursuzluk, nefesiyle yarışır hale geldi.
“Eyşan…”
Bir
fısıltı ya da belki bir yanılgı. Sesin kaynağını bulmak için başını çevirdi.
Karanlıkta bir siluet gördü; hareketsiz, soğuk toprakla bütünleşmiş gibi,
Mete’nin silueti. Eyşan refleksle hareket etti, toprağın nemine aldırmadan
dizlerinin üzerine çöktü. “Mete?” Sesinin yankısı yoktu. Bu orman, sesleri
yutuyordu.
Mete’nin
gözleri açıldığında, çelik mavisi bakışları üzerinde gezindi. Birkaç saniye,
boşlukta dolanan bir yabancı gibi ona baktı. Sonra, bedenine yayılan
farkındalıkla doğrulmaya çalıştı. Bakışları kendi üzerinde gezindiğinde
“Neredeyiz?” dedi, sesi boğuk ve yorgun.
“Bilmiyorum,”
dedi Eyşan, kendinden daha emin görünmeye çalışarak. Mete ellerini toprağa
bastırıp doğrulurken, gözleri ormanın derinliklerinde bir noktaya odaklandı.
Sessizliği yaran o ilk ses, Eyşan’ın kulaklarına bir bıçak gibi saplandı.
Uzaktan gelen, boğuk ve ürkütücü bir ulumaydı. Doğanın değil, bir canavarın
çıkardığı bir ses gibiydi.
Eyşan
irkildi. “Bu neydi?” dedi, nefesini kontrol edemediğini fark ederek.
Mete,
etrafını bir kurt gibi taradı ve kollarını iki yana açıp Eyşan’ı korumak
istermişçesine önünde gerindi. “Burada yalnız olmadığımız kesin,” diye
mırıldandı. Yerde bulduğu keskin bir taşı eline aldı, sanki bu basit cisim onu
koruyacakmış gibi.
Tam o
sırada, karanlıkta bir hareket oldu. Önce fark edilmesi imkânsız gibi duran bir
gölge, ardından belirginleşen bir figür. İnsan ama bir o kadar da insandan
uzak. Düzgün hatları ve hareketsiz duruşuyla, sanki canlı bir heykel gibi
ağaçların arasından çıkmıştı.
Mete’nin
kasları gerildi, Eyşan ise gözlerini kırpmadan figüre baktı. “Kim o?” diye
fısıldadı, sesi artık daha keskin. Figür, birkaç adım yaklaştı. Yüzündeki
ifadeden ziyade, gözlerindeki derinlik dikkat çekiyordu. Her adımda, Eyşan ve
Mete’nin üzerine bir gölge gibi çöken bir varlık hissi vardı.
“Hoş
geldiniz,” dedi figür, garip bir nezaketle. Sesi tıpkı orman gibi yankısızdı,
sanki bu yerin bir parçasıydı.
Eyşan’ın
kalbi hızlanırken, içindeki savaşçı kimlik bir kıvılcım gibi yandı. Korku, bu
varlığın hükmü altındaydı ama gözleri Mete’yle buluştuğunda, kelimelere gerek
yoktu. Bu, hayatta kalmanın başlangıcıydı.
Karşılarında
duran Aras Demirkan’dı.
Aras,
“Alın şunları,” dediği an arkalarından çıkan gölge siluetler Eyşan ile Mete’ye
doğru yaklaşmaya başladı. Mete, hızlı bir hareketle Eyşan’ı kendine
yaklaştırdı. Göğsü bir körük misali nefes nefese havalanıyordu. Hiçbir şey
demesine müsaade etmeden iki yanından yaklaşan adamlar Eyşan’ı ve Mete’yi hızla
birbirlerinden ayırırlarken Mete’nin dudaklarından dökülen küfürler ormanda
yankılanıyordu.
Bedenini
kurtarmak için çırpındı, ama iki adam onu demir bir mengeneye almıştı. Biri
kolunu arkadan bükerken, diğeri boynuna sarıldı. Mete’nin gözleri kan çanağına
dönmüştü.
“Bırakın
onu!” diye haykırdı Eyşan. Sesindeki çığlık, ormanın sessizliğini paramparça
etti.
Aras,
sakindi. Ellerini arkasında birleştirmiş, onları izliyordu. Bir bilardo topunun
masada dansını izleyen bir oyuncu gibi soğuk, bir satranç tahtasında rakibin
son hamlesini bekleyen bir usta gibi sabırlı.
“Bağırman,”
dedi Aras, sakin ama keskin bir sesle. “Onu kimsenin ellerinden kurtaramayacak
Güvercin.”
Eyşan’ın
bileklerini arkadan bağlamışlardı. İp tenini kesiyor, acı kolundan omzuna
yayılıyordu ama umurunda değildi. Gözleri Mete’deydi. Sadece Mete’de.
“Onu
nereye götürüyorsunuz?” diye sordu, sesi titriyordu. Ama titreme korkudan
değil, öfkedendi.
Aras,
başını hafifçe yana eğdi.
“Merak
etme. İkiniz de aynı yere gidiyorsunuz. Ama önce biraz konuşmamız gereken
şeyler var. Seninle. Ve onunla. Ayrı ayrı.”
“Ayrı
ayrı olmayacak,” dedi Mete, dişlerinin arasından. Adamlar onu zorla yere
çöktürmüştü. Dizleri çamurun içindeydi, başı öne eğikti. Ama yine de
konuşuyordu. “Bıraktırsana ellerimi. Geçsene lan karşıma, korkak!”
Aras
Demirkan, Mete’nin kulaklarında yankılanan cümleleriyle gözlerini devirdi ve
arkasını döndü. Ormanın içine doğru yürümeye başladı.
“Peşimden
gelin.”
Ormanın
karanlık bağrından sıyrılıp çıktıklarında, karşılarında dev bir gölge yükseldi.
Burası zamanın unuttuğu, savaşların ise hatırladığı bir yerdi. Eski bir
fabrikaydı. Duvarları, yılların pasını ve kurşun izlerini taşıyordu. Kimi
yerleri çökmüş, kimi duvarları ayakta kalabilmek için birbirine yaslanmıştı.
Çatısının yarısı yoktu; o boşluktan sızan ay ışığı, içeriyi loş, ürkütücü bir
tiyatro sahnesine çeviriyordu.
Yerler,
toprakla kaplanmış betondu. Kimi yerlerde yağmur suyu birikmiş, oluşan küçük
göllerin yüzeyinde ayın aksi titriyordu. Duvarların diplerinde yosunlar,
küfler, zamanın bıraktığı yeşil ve siyah izler vardı. Hava, küf ve pas
kokuyordu. Ama altında, daha ağır, daha baskın bir koku daha vardı: Kan.
Burası,
124 askerin şehit edildiği bölgeydi.
Burası,
Merhamet Kampı’ydı.
Ortada,
sırtı ay ışığını alan demir bir sandalyeye bağlanmış bir adam vardı.
Selçuk
Ege Turalı.
Başı
öne eğikti. Gözleri kapalıydı ama uyumuyordu. Nefes alışı, düzensiz ve
hırıltılıydı; her solukta göğsü acıyla inliyor, her verişte bir parçası daha
dökülüyordu sanki. Üzerindeki kıyafetler tanınmaz haldeydi. Kan ve toprakla
karışmış, yırtılmış, yer yer yanmıştı. Bilekleri yeniden demir sandalyeye
zincirle bağlanmıştı. Parmakları mosmordu, tırnakları kararmıştı. Ama
yaşıyordu. İşte bu, onun en büyük işkencesiydi. Yaşamak.
Elias
Farouq, Selçuk’un birkaç adım uzağında bir gölge gibi duruyordu. Sırtını duvara
yaslamış, kollarını göğsünde bağlamıştı. Üzerinde, geceyle bütünleşen koyu renk
bir ceket vardı. Saçları, koyu ve dağınıktı. Yüzü, yılların ve hesaplaşmaların
çizdiği derin çizgilerle oyulmuş bir maskeydi.
Ama
asıl çarpan, gözleriydi. Sağ gözü, beyaz ve hareketsizdi; cam bir bilye gibi
soğuk, ölü, ışığı yansıtmayan. Sol gözü ise tam bir fırtınaydı. O göz yeni
gelenlere dikilmişti. Ne öfke vardı ne nefret. Sadece soğuk, hesapçı, bir
avcının sabrı. Ve o sabrın altında, yıllardır beslediği intikamın kıvılcımı.
Dudaklarının
kenarında hafif, zehirli bir kıvrım vardı. Sanki bu anı yıllardır bekliyordu.
Sanki tüm bu karanlık kamp, tüm bu pas, tüm bu ölüm kokusu, sırf bu gece, sırf
bu an için hazırlanmıştı.
Elias’ın
hemen yanında, biraz geride, ay ışığının ulaşamadığı bir gölgenin içinde, yerde
oturan bir başka adam vardı.
Eran
Bağrı.
Onu
hemen fark etmek zordu. Sanki karanlığın bir parçasıydı, ondan ayrılmak
istemiyordu. Uzun, kara saçları yüzüne dökülmüştü. Sakalı vardı ne çok uzun ne
de kısaydı. Gözleri karanlığın içinde iki ateş böceği gibi parlıyordu. Deli
değildi ama deliliğin kıyısında, bir uçurumun kenarında dengede duran bir
adamın bakışları vardı. Ne Elias’ın soğuk hesabı vardı ne de Aras’ın kontrollü
nefreti. Onda daha ilkel, daha yırtıcı, daha vahşi bir şey vardı. Kaybettiği
bir şeyin acısı, onu zehirle beslenen bir kurt gibi kırmış, dönüştürmüştü.
Mete’yi
görür görmez, gözleri kısıldı. Dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Elleri,
arkasında duvarı kavradı, tırnakları kireçlerin içine gömüldü. Sanki kendini
tutuyordu. Henüz değildi. Sırası değildi. Ama gelecekti.
Tam
ortada, Selçuk’un tam karşısında, birbirine paralel duran iki demir sandalye
vardı. Aras, başıyla işaret etti. Adamlar, Eyşan’ı ve Mete’yi sandalyelere
doğru sürükledi. Mete’nin bileklerindeki bağlar çözüldü ama hemen sandalyenin
soğuk demirine kelepçelendi. Ayak bilekleri de öyle. Göğsü hâlâ hızlı atıyordu.
Çenesinde kan, alnında çamur, gözlerinde yangın vardı ama susuyordu. Susuyordu,
çünkü konuşmanın zamanı değildi.
Eyşan,
yan sandalyeye oturtuldu. Onun bağlanışı daha sertti, daha acımasız. Adamlar
bileklerini kelepçelerken tenine battı, canını yaktı. Ama ses çıkarmadı.
Dişlerini sıktı, gözlerini kapadı, bir an için nefesini tuttu. Sonra açtı.
Gözleri,
önce doğrudan Selçuk’a gitti. Selçuk’un o perişan hali, içinde bir şeyleri
paramparça etti. Dudakları titredi ama yutkundu. Sonra bakışları, odadaki diğer
adamlara kaydı. Elias’ı gördü. Eran Bağrı’yı gördü. Burnundan küçük bir nefes
verirken ağırca Mete’ye döndü. Mete, başını hafifçe Eyşan’a çevirdi.
“Kimseye
bakma,” dedi, fısıltıyla. “Sadece bana bak.”
Eyşan,
başını hafifçe salladı. Gözlerini Mete’den ayırmadı.
“Asena
Gündüz ve Mete Mert Çakır,” dedi, Elias Farouq. Elleri hâlâ göğsünde bağlıydı.
Sırtı yasladığı duvardaydı. Ama konuşurken, o tek canlı gözü, tıpkı bir yılanın
avını sarması gibi, sandalyede bağlı duran iki neferin üzerinde gezindi.
“İkizlerinizi kundakta bırakıp buraya kadar geldiniz. Tebrik ederim.
Cesaretiniz, benim tahmin ettiğimden bile daha büyük."
Bir an
durdu.
“Gerçi
buraya sizi çağırmadım,” dedi ve gülümsedi. “Sizi buraya çektim.”
Ay
ışığı, tam o anda bulutların arasından sızdı. Elias'ın yüzünün yarısını
aydınlattı. Beyaz gözü, o ışıkta daha da ölü, daha da ürkütücü göründü.
Mete'nin
çenesi kasıldı. Ama konuşmadı. Gözleri, Elias'ın üzerinde sabitti. Eyşan ise
sessizdi. Nefesi ağırlaşmıştı ama bakışları çelik gibiydi. Bakışlarını ısrarla
Mete’nin yüzünden bir an olsun çekmemişti.
Elias,
duvardan ayrıldı. Yavaş adımlarla, ellerini arkasında birleştirerek
sandalyelerin önüne doğru yürüdü. Her adımda, çizmelerinin tabanındaki çamur,
beton zeminde hafif, nemli bir ses çıkardı.
Selçuk'un
önünde durdu. Selçuk, başını kaldırmadı. Belki kaldıracak gücü yoktu. Belki de
bakmak istemiyordu. Elias, eğildi. Selçuk'un kirli, dağınık saçlarını yavaşça
geriye doğru taradı. Selçuk'la konuşuyor gibiydi ama sesi herkes içindi.
"Bu
adam... Selçuk Ege Turalı... On iki gündür benimleydi. Acıktı. Susadı. Uyumadı.
Ağladı. Dua etti. Bazen bana sövdü. Ama hiçbir zaman pes etmedi. Hiçbir zaman
gelmeyecekler demedi. Buna yapmaya mecbur kaldı.”
Elias,
doğruldu. Selçuk'un yanından ayrılıp Mete'nin sandalyesine yaklaştı.
"Çünkü
ihanet, bir gün döner dolaşır sebebini bulur. İşte bu yüzden, siz ikiniz
sıradan düşmanlar değilsiniz. Yok edilmesi gereken, unutturulması gereken, kökü
kazınması gereken birer hastalıksınız."
Mete,
başını kaldırdı. Gözleri, Elias'ın gözlerine dikildi. O mavi, şimdi bir buzul
kadar soğuk, bir volkan kadar sıcak, bir bıçak kadar keskindi.
“Sebeplerden
konuşacaksak, eline bir silah al ve kendi kafana sık, piç.”
Elias,
bir an için duraksadı. Sonra dudaklarının kenarında o zehirli kıvrım belirdi.
Sandalyenin arkasına geçti, ellerini Mete'nin omuzlarına koydu. Eğildi,
kulağına fısıldar gibi konuştu ama yine herkes duyuyordu.
“Mete
Mert Çakır,” dedi, ellerini omuzlarına bastırırken. Mete, dişlerini sıkarak
gözlerini sertçe yumdu. “Asena Gündüz’ün eliyle kaç kişinin öldüğünü biliyor
musun?" Başını Eyşan’a doğru eğdi. "Bırak, onu geçtim. Onun emriyle,
onun silahıyla, onun uğruna kaç evlat toprağa düştü? Kaç eş dul kaldı? Kaç
çocuk yetim?"
Mete'nin
omuzları gerildi. Tam dudaklarını aralamışken Elias, Mete’nin omuzlarını
bırakıp bir hışımla Eyşan’ın önüne geçti.
“Onların
ne suçu vardı? Ailemin ne suçu vardı!”
Eyşan’ın
bakışları ilk defa Mete’den ayrıldı. Gözleri, Elias'ın gözlerine çevrildi.
Yıllar önce, o geceyi hatırlıyordu. O kararı. O silahı. O bedeli.
"Onların
suçu, senin gibi bir canavarın ailesi olmaktı. Kendi yaptıklarının bedelini ödediler.
Ama unutma, Elias. O geceyi ben seçmedim. Siz seçtiniz. Siz başlattınız bu
savaşı."
Elias,
bir an için sessiz kaldı. Sanki Eyşan'ın sözleri, onun içinde derin, eski bir
yarayı kanatmıştı. Sonra, güldü. Ama gülüşünde neşe yoktu. Sadece çaresizliğin,
deliliğin, yıllarca beslenen intikamın ta kendisi vardı.
“Güzel,”
dedi, dudaklarındaki soğuk gülüşü bozmadan. “O halde bitireceğim bu başlattığım
savaşı.”
Elias,
iki adım geri çekildi. Kollarını yanlarına saldı. Başını hafifçe yana eğdi.
"Aras
ve Eran," dedi ve tekrar sandalyelerin önüne geçti. Ellerini önünde
birleştirdi. “Ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz.”
Aras
Demirkan, Eyşan’a; Eran Bağrı ise Mete’ye doğru ağır adımlarla yaklaşmaya
başladı. Sandalyelerinin kenarlarından tutan eller, onları birbirinden ayırdı.
Mete'nin sandalyesini Eran ve bir başka gölge adam sağa doğru sürüklerken,
Eyşan'ın sandalyesini Aras ve arkadaki iki siluet sola doğru çekti.
“Hoş
geldiniz cehennemime,” dedi, Elias Farouq. “Merhamet Kampı, sizi çok bekledi.”
Paslı
demir ayaklar, beton zeminde tırtıklı, dayanılmaz bir ses çıkardı. O ses, tıpkı
bu gece gibiydi. Keskin. Geri dönüşü olmayan. Ve çok, çok soğuk.
“Mete!”
Eyşan'ın
çığlığı, fabrikanın boşluğunda yankılandı. Duvarlara çarptı, tavanda asılı
kaldı, paslı kirişlerde süzüldü. Ama kime ulaştı? Karanlıktan başka bir şeye
mi?
“Bırakın
onu! Mete!”
Mete,
sandalyesinde çırpınıyordu. Bileklerindeki kelepçeler tenini kesiyor, kan
akıyordu. Ama acıyı hissetmiyordu. Sadece onun sesini duyuyordu. Sadece onun
çığlığını.
“Eyşan!”
Sesleri
fabrikanın iki ayrı ucunda, iki ayrı karanlığa gömüldü.
12
Aralık 2022 / 02:17 – Şırnak
Yazar,
Ağzından
Lojmanın
içi, bir türbeyi andırıyordu. Duvarlarına sinmiş sessizlik, bir ağıtın ilk
mısrası gibiydi. Işıklar loş, perdeler sımsıkı çekiliydi. Dışarıdaki rüzgâr,
camların aralıklarından sızıyor, incecik bir ıslık gibi odanın içinde
dolaşıyordu. Isıtıcının tıkırtısı, bir zamanlayıcının son anlarına eşlik eden
ritmik vuruş gibiydi.
Salonun
ortasında, iki beşik yan yana duruyordu. Aralarındaki mesafe, iki elin parmak
uçlarının birbirine değebileceği kadar yakındı. Beşiklerin içinde Bilge Kaan ve
Toprak Luna uyuyordu. Ama bu uyku, huzurlu bir uyku değildi. Sanki rüyalarının
içinde bile annelerinin ve babalarının yokluğunu hissetmişler gibi, ara sıra
minik yüzlerinde buruşmalar oluyor, elleri havada aranıyor, sonra yine
düşüyordu.
Salonun
bir köşesinde, koltukta oturan Caner, dirseklerini dizlerine dayamış, başını
ellerinin arasına almıştı. Sırtı öne eğikti. Omuzları düşmüş, boynu bükülmüştü.
Saçları dağınıktı. Birkaç tel alnına dökülmüş, terle yapışmıştı. Derin bir
nefes alıyor, sonra ağır ağır veriyordu.
Gözleri
kapalıydı. Ama uyumuyordu. Zihninde sürekli aynı görüntü dönüyordu: Mete'nin
araca binerken arkasına son bir kez bakışı, Eyşan'ın omuzlarına çöken o
ağırlık, kapının kapanışı, motorun sesi ve sonra hiçlik. Hepsinden beter olan o
belirsizlik. Ne olacağını bilmemek. Ne kadar bekleyeceğini bilmemek. Gelip
gelmeyeceklerini bilmemek.
Parmakları,
saçlarının arasında sıkılaştı. Tırnakları, kafa derisine batar gibi oldu. Acı,
düşüncelerini bastırmak için tek bildiği yöntemdi. Çünkü fiziksel acı, en
azından zihinsel acıyı bir an için durduruyordu. Bir an için unutturuyordu.
Osman,
beşiklerin başında duruyordu. Elleri ceplerindeydi. Omuzları hafifçe çökmüş,
başı öne eğikti. Bakışları bebeklerin üzerindeydi. Ama sadece bakmıyordu.
Onları izliyordu. Her bir kıpırtıyı, her bir nefesi, her bir minik sesi. Sanki
onların varlığı, bu karanlık odada tek dayanağıydı.
Ne
kadar süredir orada duruyordu, bilmiyordu. Dakikalar mı geçmişti, saatler mi?
Zaman, bu odada farklı akıyordu. Bir yandan ağırlaşıyor, her saniye bir ömre
dönüşüyordu. Bir yandan da hızla akıp gidiyor, ardında sadece bir hiçlik
bırakıyordu.
Beşiğin
kenarına hafifçe dokundu. Parmak uçları, ahşabın soğuk yüzeyinde gezindi. O
soğuk, tenine işliyor, onu bir an için kendine getiriyordu. Ama sonra yine o
ağırlık, o karanlık duygu geri geliyordu.
Bilge
Kaan'ın küçük eli beşiğin kenarına dayanmış, parmakları havada kıpırdıyordu.
Sanki bir şey arıyordu. Osman, onun o hareketini izlerken boğazı düğümlendi. O
minik el, bir şeyleri arıyordu. Belki annesinin sıcaklığını, babasının
parmaklarını ya da sadece bir dokunuşu.
Cemile,
açık mutfak tezgâhının önünde duruyordu. Elinde bir bardak su vardı. Ama
içmemişti. Sadece duruyordu. Odadakileri izliyordu. Caner'in o çökmüş halini,
Osman'ın beşiklere kilitlenmiş bakışlarını, odanın üzerine çökmüş o ağır
sessizliği. Bir öğretmen olarak yüzlerce çocuk görmüştü. Yüzlerce aile
tanımıştı. Ama böyle bir ev, böyle bir sessizlik, böyle bir bekleyiş... Daha
önce hiç görmemişti.
Ne
olduğuna anlam veremiyordu.
Birkaç
saat önce her şey normaldi. Eyşan bebekleri emzirmiş, Mete onlara ninni
söylemişti. Ardından evden ayrılmışlardı. Cemile, elindeki bardağı arkasındaki
tezgâha bıraktı. Mermer tezgâhın yüzeyine düşen ses, odanın sessizliğini
paramparça etti.
"Eyşan
ile Mete ne zaman dönecek?" diye sordu. Sesinde, bir öğretmenin sakinliği
değil, bir insanın çaresizliği vardı.
Caner
ona baktı. Ona ne söyleyebilirdi? "Bilmiyorum" mu? "Belki hiç
dönmeyecekler" mi? "Her şey çok kötü" mü? Söyleyemedi. Sadece,
"Dönecekler," dedi. Ama sesi, inandırıcı değildi. Kendini bile
inandıramamıştı.
Cemile
sustu. Anlamıştı. O da sustu. Çünkü başka ne diyebilirdi ki?
O
sırada Bilge Kaan uykusunda hafifçe kıpırdandı. Minik bir ses çıkardı, sonra
sustu. Toprak Luna ise hâlâ mışıl mışıldı. İki minik can, dünyanın bütün
belirsizliğine, bütün karanlığına rağmen hâlâ uyuyor, hâlâ nefes alıyor, hâlâ
hayata tutunuyordu.
Caner,
beşiğin kenarına eğildi. Elini uzattı, Bilge Kaan'ın battaniyesini hafifçe
düzeltti. Parmakları, bebeğin yanağına değdi. Sıcaktı. Yumuşaktı. Masumdu.
"Onlar
dönecek," dedi, bu sefer daha yüksek sesle. Sanki kendine söylüyordu.
Sanki inanmak zorundaydı. "Dönmek zorundalar."
Osman,
yanı başında duruyordu. Bakışları hâlâ beşiklerdeydi. "Peki ya
dönmezlerse?" dedi sessizce. O soru, odanın ortasında asılı kaldı. Kimse
cevap vermedi.
Birkaç
dakika sessizlik oldu. Sadece bebeklerin nefes sesi duyuluyordu. Isıtıcının
tıkırtısı, zamanın geçtiğini hatırlatıyordu. Ama o geçen zaman, hiçbir şeyi
değiştirmiyordu. Caner, cebinden telefonunu çıkardı. Ekrana baktı. Hiçbir mesaj
yoktu. Hiçbir arama yoktu. Sadece Lara'nın fotoğrafı duruyordu.
İçindeki
sıkıntı köklenmeye başladı. Göğsünün tam ortasında, bir ağırlık gibi çöktü.
Nefes almak zorlaştı. Parmakları titredi. Ekran karardı. Telefonu önündeki
sehpaya bıraktı. Ellerini birbirine kenetledi. Parmakları bembeyaz kesildi.
Barış,
askeriyedeki revirde kalmaya devam ediyordu. Bütün ekip Lara da dahil olmak
üzere askeriyede kalıyordu. Onların güvende olması bir yanını rahatlatıyordu.
Ama diğer yanı sıkım sıkım sıkılıyordu. Çünkü onlar güvendeydi ama kardeşi
değildi. Eyşan değildi. Ve o, burada, bu odada, sadece bekliyordu.
Osman,
sessizliği kırmak için Caner'e döndü. "Çilingir ile Hayaletlerden bir
haber var mı?"
Caner,
başını iki yana salladı. "Yok," dedi. Sesi kısıktı. "Ne aradı ne
de mesaj attı."
Osman'ın
çenesi kasıldı. Dişlerini sıktı. Boynundaki damarlar belirginleşti. "Hepsi
birbirine girdi," dedi. "Mete ve Eyşan gitti. Çilingir ile Hayaletler
peşlerinde. Ve biz burada, oturmuş bekliyoruz."
"Ne
yapabiliriz?" dedi Caner. Sesi, çaresizlikle yüklenmişti. "Gidemeyiz.
Onların söylediği gibi, burada kalıp bebeklere bakmalıyız."
Osman,
beşikten başını çevirip Caner'e baktı. Gözlerinin içinde, tarif edemediği bir
şey vardı. Öfke miydi? Çaresizlik mi? Korku mu? Belki hepsi birden.
"Biliyorum," dedi. "Ama beklemekten nefret ediyorum."
Caner,
başını ellerinin arasına aldı. Parmakları saçlarının arasında dolaştı.
"Hepimiz nefret ediyoruz," dedi. "Ama başka seçeneğimiz
yok."
Osman
cevap vermedi. Sadece derin bir nefes aldı. Gözleri, perdenin kenarından sızan
incecik ışığa takıldı. Perdeyi hafifçe araladı. Dışarıda, bulutların arasından
sıyrılmış bir ay vardı. Ama farklı bir toprağın kokusuyla kaplanmış bir
şehirde, başka bir adam da o aya bakıyordu.
Çilingir,
bakışlarını aydan çekti. Çaprazında kalan apartmana baktı. Pencereler
kapkaranlıktı. Hiçbir hareket yoktu. Ama içeride bir şeyler vardı. Bunu
biliyordu. Hissetmişti.
Arkadaşlarına
döndü. Sekiz siyah siluet, geceyle bütünleşmiş, apartmanın gölgesinde
bekliyordu. Kimse konuşmuyordu. Kimse hareket etmiyordu. Sadece nefes
alıyorlardı. Ve o nefesler, soğuk havada buğu olup yükseliyor sonra
kayboluyordu.
"Selami,"
dedi Çilingir fısıltıyla. Sesi, maskenin altından boğuk çıkıyordu. "Kapıyı
kontrol et."
Selami
öne atıldı. Siyah silueti, gecede bir karaltı gibi kaydı. Kapının kolunu
yokladı. Açıktı. Arkasına döndü, başıyla onayladı. Çilingir eliyle işaret
verdi. Sekiz siluet, tek bir vücut gibi hareket etti. Birlikte içeri girdiler.
Kapı, arkalarından sessizce kapandı.
Merdivenlerin
başında duran Çilingir, elindeki feneri ağır ağır yukarı kaldırdı. Işık, dar ve
tozlu boşluğu yırtsa da geriye yalnızca demir basamakların paslı yüzeyleri ile
yılların birikimi olan kalın is tabakasını bıraktı. Kimi basamaklar zamanın ve
nemin kurbanı olmuş, ortadan ikiye çökmüştü; kimileri ise yerinde yeller esen
eksik halkalarıyla adeta "buradan geçilemez" diyordu. Yine de ölümün
eşiğindekiler için burası hâlâ bir yoldu.
Arkasında,
karanlığın siluetlerine bürünmüş Selami ve ekibin üyeleri bekliyordu. Her
birinin nefesi tartılmış, her bir kası olası bir çatışma anı için
kilitlenmişti. Sadece sessizlik vardı; ama bu, fırtınadan önceki o tekinsiz,
boğucu sessizlikti.
Çilingir
adım atmadı.
Gözleri,
yukarıdaki katran karası boşlukta asılı kaldı. Duvardaki derin çatlakları,
tavandan sarkan örümcek ağlarını ve basamaklardaki taze toz izlerini bir yapboz
parçası gibi zihnine yerleştiriyordu. Hiçbir detay onun keskin bakışlarından
kaçamazdı.
"Selami,"
dedi fısıltısı, gecenin serinliğinde bir bıçak gibi keskinleşerek. "Feneri
kapat."
Selami’nin
zihni bir an tereddütle sarsıldı. "Ne?" dedi, sesindeki istemsiz
şaşkınlığı bastıramayarak.
"Kapat,"
diye buyurdu Çilingir, bu kez tonu itiraza yer bırakmayacak kadar sertti.
Selami,
parmağını metal gövdeye bastırdı. Karanlık, bir dev dalga gibi üzerlerine
çöktü. Öyle yoğun bir karanlıktı ki bu, gözlerin bu dipsiz kuyuya alışması
dakikalar, hatta ömürler sürecek gibiydi.
Çilingir,
gözlerini yukarıdaki kör karanlığa dikti ve bekledi. Göğsünün inip kalkışı bile
durmuştu; sanki nefes almak, evrendeki en gürültülü eylemdi.
Birkaç
saniye sonra yukarıdan, ahşabın veya paslı demirin üzerinde gezinen incecik bir
hışırtı koptu. Bir ayak sesiydi. Titiz, hesaplı ve saklanmaya çalışan bir
avcının tedbirli adımları gibiydi.
Çilingir’in
dudaklarında belli belirsiz, buz gibi bir kıvrım belirdi. Elini hafifçe
kaldırıp arkasındakilere işaret verdi. "Bekle," diye fısıldadı.
Selami
sessizce yanaştı, omzu Çilingir’inkiyle temas etti. "Ne oldu?"
"Bizi
bekliyorlar," dedi Çilingir. Sesi o kadar durgun, o kadar sükunetle
doluydu ki, Selami bir an için duyduklarının gerçekliğini tartmak zorunda
kaldı.
"Nasıl?"
"Kapıda
pusu kurmuşlar," dedi Çilingir, gözlerini bir an olsun yukarıdan
ayırmadan. "Merdivenin bittiği o kör noktada. En az üç kişi var. Namluları
buraya çevrilmiş. Işığımızı gördükleri an tetiğe basacaklar."
Selami’nin
çenesindeki kaslar gerildi, dişleri birbirine bindi. "Ne yapacağız?"
Çilingir
anında kararını verdi. Arkasına dönerken gölgesi duvarda devleşti.
"Giz," dedi, ekibin içindeki gölge kadar sessiz olabilene dönerek.
"Arkadan dolaş. Binanın arka cephesinden ya da diğer binalardan çatıya çıkmanın
bir yolunu bul."
Giz,
kelimesiz bir baş hareketiyle onayladı. Olduğu yerde erir gibi geriye çekildi
ne bir taban sesi ne de kıyafet hışırtısı bırakarak karanlığın içinde kaybolup
gitti.
Çilingir,
başını yeniden yukarı çevirdi. "Selami," dedi komutu vererek.
"Sen benimle kalıyorsun. Diğerleri derhal aşağıda, köşede mevzi
alın."
Selami,
arkasındaki adamlara keskin bir el hareketi yaptı. İki gölge, çıktıları gibi
sessizce merdivenlerden geri süzüldü.
Şimdi,
daracık merdiven boşluğunda yalnızca Çilingir ve Selami kalmıştı. İkisi de
tamamen karanlığa bürünmüş, kendi kalp atışlarını bile susturmaya çalışarak
bekliyordu. Yukarıdan gelen ses bu kez daha net, daha acımasızdı. Metalin
metale sürtünme sesi: Bir silahın horozunun gerilme sesi. Çilingir duymuştu.
Selami de o metalik tınıyı iliklerinde hissetmişti.
Çilingir,
yavaş hareketlerle paltosunun cebine uzandı. Parmakları, bozuk para
büyüklüğünde, pürüzsüz ve ağır bir metal diski buldu. Onu parmaklarının
arasında tarttı, ardından yukarıdaki boşluğa doğru fırlattı. Metal disk,
duvarlara çarparak çınladı, merdiven boşluğunda tiz bir yankı uyandırarak
yukarıya doğru sıçradı ve sertçe betona düştü.
Anında
cehennemin kapıları aralandı.
Patlayan
silah sesleri, daracık koridoru bir mahşer yerine çevirdi. Üç el seri ateş...
Kurşunlar duvarlara çarpıyor, sıvaları toz bulutu halinde üzerlerine
yağdırıyordu. Duvarlardan kopan mıncıklar havada uçuşuyordu.
Ama
Çilingir ve Selami çoktan yere çömelmiş, duvarın en kör noktasına sinmişti.
Ateşin
yankısı sönüp gittiğinde, geriye sadece barut kokusu ve yukarıdan sızan boğuk
fısıltılar kaldı.
Çilingir,
başını milim milim kaldırıp yukarı süzüldü. "Üç kişi," dedi soluk
almadan. "Sol duvara yaslanmış ikisi, biri sağda. Aralıkları iki
metre."
Selami,
gözlerini karartarak başını salladı. "Giz o tepeye ne zaman varır?"
Çilingir,
bileğindeki saate şöyle bir baktı; akrebin ve yelkovanın hareketini
sezgileriyle hesapladı. "En fazla üç dakika."
"Üç
dakika," diye fısıldadı Selami, namluyu sıkıca kavrayarak. "Ömrümüzün
en uzun üç dakikası."
"Bekleyeceğiz,"
dedi Çilingir.
Yukarıdan
gelen hışırtı bu kez bir konuşmaya dönüştü. Boğuk, tedirgin ve gergin bir
Arapça lehçesi merdiven boşluğuna süzüldü.
"Biri
vardı... Attık ama vuramadık... Belki de kaçtı."
Bir
başka ses, daha otoriter bir tonda yanıt verdi.
"Aşağı
inip bakın. İzini sürün."
Çilingir
bu cümleyi bekliyormuş gibi hareketlendi. Selami’ye baktı; parmaklarıyla
kusursuz bir senkronizasyon işareti yaptı: Geliyorlar.
İkisi
de eşzamanlı olarak geriye çekildi ve yıkık dökük dairenin loş girişine
süzüldü. Kapının iki yanındaki kör noktalara yerleştiler. Silahlarının
namluları yukarıya dönüktü; nefesler kesilmiş, zaman durmuştu.
Merdivenlerden
ağır, özensiz ve aceleci ayak sesleri sökün etti. Önde uzun boylu bir siluet,
arkasında ikinci bir gölge...
Ahşap
kapı gıcırdayarak sonuna kadar açıldı.
İçeri
ilk adım atan, yüzünü gölgelerin sakladığı uzun boylu, sakallı bir adamdı.
Elinde sıkıca kavradığı bir AK-47 vardı; gözleri odanın karanlığında hızla
geziniyordu. Arkasından giren ikinci adam ise daha kısa, daha tıknazdı; silahı
omzuna asılı, rahat bir tavırla içeri süzüldü. Üçüncüsü ise eşikte kalmış,
dışarıyı kolluyordu.
Sakallı
adam, odadaki dağılmış eşyalara, devrilmiş sandalyeye baktı. "Boş,"
diye homurdandı arkasındakine doğru.
İşte o
an, zamanın aktığı o nehir dondu.
Çilingir,
bir kaplanın çevikliğiyle öne atıldı. Bir eliyle sakallı adamın ağzını ve
burnunu demir bir kıskaç gibi kapatırken, diğer elindeki bıçağın soğuk yüzeyini
adamın şahdamarına dayadı. Hareket o kadar ani, o kadar kusursuzdu ki, adamın
gözlerinde dehşet bile belirene kadar her şey bitmişti.
"Çıtını
çıkarma," diye fısıldadı Çilingir, adamın kulağının dibinde ölümün sesini
yankılayarak. "Tek bir ses, nefesinin sonu olur."
Aynı
saniyede Selami, ikinci adamın üzerine bir çığ gibi düştü. Adamın dizlerinin
arkasına indirdiği sert darbeyle onu yere yalpalattı; ağırlığını sırtına verip
bileklerini arkada kilitledi.
Eşikteki
üçüncü adam neye uğradığını şaşırdı. Arkasını dönüp silahını kaldırmaya
yeltendiği an, Hayalet Ekibinden iki adamın karaltısı üzerine çöktü. İki
tabanca namlusu aynı anda adamın şakaklarına dayandı.
"Yere,"
dedi buz gibi bir ses. "Yoksa beynini bu duvara kazırım."
Adam,
direnmenin manasızlığını anında kabullenerek dizlerinin üzerine çöktü, ellerini
ensesinde birleştirdi.
Bir
dakikadan kısa süren bu kusursuz baskının ardından üçü de etkisiz hale
getirilmişti. Çilingir, hızla yakasına iliştirilmiş telsizin tuşuna bastı.
“Giz,
bir hareketlilik var mı? Bizimkiler yukarıda mı?”
Telsizden
yayılan hafif bir cızırtının ardından Giz’in gergin sesi kulaklarında
yankılandı;
“Evin
ikinci bir çıkışı var, Çilingir. Biz aşağıda pusuya yatmışken onlar çoktan
kaçırılmış. İçeride yoğun bir gaz kokusu var.”
Çilingir,
öfkeyle yüzünü kırıştırdı. Soluğu kesilen sakallı adamı yakasından tutup sertçe
duvara çarptı. Adamın yüzü sıvalı duvara yapışırken, kolları arkadan kıskıvrak
tutuluyordu.
"Nereye
götürdüler!" diye kükredi.
Adam,
korkudan titremesine rağmen dudaklarına asmaya çalıştığı o dik başlı ifadeyle,
"Bilmiyorum..." dedi. "Sadece burada bekleyin dediler."
Çilingir,
tabancasının çelik namlusunu yavaşça adamın böbrek boşluğuna bastırdı. Baskıyı
saniye saniye artırırken, "Bir daha sormayacağım, nereye götürecekler
onları!” diye kükredi. Sesindeki demir sertliği, daracık koridorun duvarlarında
yankılandı.
Sakallı
adam, böbreğine binen ezici baskıyla birlikte nefesi kesilerek iki büklüm oldu.
Duvara sürtünen yüzünden kan sızarken, o acının ortasında bile yüzünde meydan
okuyan, boğuk bir gülümseme belirdi.
“Elias
Farouq, onları bir daha göremeyeceklerini söyle dedi.”
Çilingir’in
namluyu adamın kafasına çevirip tetiği düşürmesiyle, ardı ardına patlayan iki
silah sesi birbirine karıştırıverdi. Cansız beden, bir çuval gibi yere yığıldı.
Selami vakit
kaybetmeden gözlerini Kıyam’a çevirdi.
"Kıyam
ve Ayaz, Giz’in yanına çıkın. İkinci çıkışın olduğu noktadan iz sürün, acele
edin!"
Kıyam ve
Ayaz, anında başıyla onaylayıp karanlık koridorda gözden kaybolurken, Çilingir
sağ elini yumruk yapıp yanı başındaki tuğla duvara geçirdi. Sıvalar toz bulutu
halinde yere dökülürken, gözlerindeki öfke ateşiyle çıkışa doğru yürüdü.
“Geri gidiyoruz.”
12
Aralık 2022 – 05:15 / Şırnak
Alparslan
Çakır, Ağzından
Kimseye Etmem Şikâyet, Dedublüman
&Çağrı Çelik
Ruhum
her gece ölüm uykusuna kanıyordu.
Bu
geceyi ayıran tek etken, o ruhun içindeki seyyahlığımdı.
Rüyanın
içinde, zamanın olmadığı bir yerdeydim. Ne gece vardı ne gündüz. Ne kış ne yaz.
Sadece bir ev vardı. Bu, eski ahşaptan yapılmış, çay bahçelerinin arasında bir
evdi. Rize'nin o yemyeşil, yağmurlu, toprak kokan evlerinden biri.
Kapısı
açıktı.
İçeriden
kahkahalar geliyordu.
Yürüdüm.
Adımlarım yaprakların üzerinde hışırdadı. Kapıdan içeri girdiğimde, bir
sofraydı karşımda gördüğüm. Uzun, beyaz bir örtü serilmişti. Üzerinde çay
bardakları, nefis kokan ev yemekleri, taze ekmek, salatalar, tatlılar duruyordu.
Ve o sofraya oturmuş insanlar vardı.
Ethem
Boduroğlu, benliğimin karşında oturuyordu. Dudaklarındaki tebessümle ona
anlattığım bir konuyu dinliyor, arada içtiği çay bardağını nasırlı eliyle
kavrıyordu. Bakışlarını gözlerimden ayırdığı zamanlar hemen yanında oturan
küçük kızına çeviriyordu.
Bir
diğer yanında, Yağmur Boduroğlu oturuyordu. O da benim anlattığım konuyu
dinliyor, arada Hümeyra’ya bakıp gözlerini deviriyor ve ardından küçük bir
bakışmayla kahkaha atarak kafasını iki yana sallıyordu.
Hümeyra,
benim Hümeyra'm, benim yanımdaydı. Hemen onun yanındaki sandalyelere dizilmiş, on
yaşındaki halleriyle Mete ile Caner vardı. Caner, annesinin verdiği her lokmayı
alırken sevinçten parlayan gözlerle yine Hümeyra’ma bakıyordu. Mete ise, o sarı
saçları alnına dökülmüş, çatalında sapladığı bir zeytini havada çeviriyor,
sıkılmış gibi yapıyor ama aslında herkesi izliyordu.
Yağmur
ve Ethem’in aralarında oturan Eyşan, yüzündeki ciddiyetle komik arasındaki bir
ifade ile Mete’ye bakıyordu. Üzerindeki üniforma, bizim aksimize ne kadar
vatana sevdalı bir kız olduğunu inatla rüyamda bile kanıtlıyordu.
Bir göz
açıp kapatıncaya kadar yemeğin bittiğini gördüğümde Yağmur, Hümeyra’nın elini
tutmuş, ona bir şeyler anlatmaya başlamıştı. Sesleri alçak ama içli, samimi,
yılların dostluğunu taşıyan bir tondaydı. Kimi yerde bir kahkaha patlıyor, kimi
yerde bir iç çekiş duyuluyordu.
Ethem,
başıyla beni çağırdı. Pencere kenarına geçtik. Dışarıda Rize'nin o yağmurlu ama
bir o kadar da huzurlu akşamı çökmüştü. Işıklar, vadinin iki yakasında birer
altın damlası gibi parlıyordu.
"Alparslan,"
dedi Ethem. "Kaç yıl oldu?"
Bilmiyordum.
Rüyada zaman ne ki?
"Çok,"
dedim. "Çok yıl oldu."
Sustu.
Ellerini arkasında birleştirdi. Pencereden dışarı baktı. Uzaklara, dağların
ardına, belki de göremediğimiz bir geleceğe.
"Kızım,"
dedi, "annesine çekmiş. İnatçı, cesur, biraz da deli. Ama senin oğlan... O
başka."
Gülümsedim.
"Mete
mi, Caner mi?"
Ethem,
başını bana çevirdi. Gözlerinin içi, bir an için nemlendi. Ağlamıyordu. Ama
ağlamak üzereydi.
"Mete,"
dedi. "Onu ilk gördüğüm gün anladım. Bu çocuk, kızımın kaderi olacak
dedim."
Bu
konuşma, gerçekteki gibi değildi.
O an,
kalbimdeki kasılmanın ilk darbesini hissetmiştim.
Çocuklar,
bir ara salonda toplanmıştı. Caner, Hümeyra'nın yanına sokulmuş, başını
annesinin kucağına yaslamış, gözleri yavaş yavaş kapanıyordu. Hümeyra, elini
onun saçlarında gezdiriyor, usulca bir ninni mırıldanıyordu.
Yağmur'un
kucağında Eyşan vardı. Öyle duruyordu işte. Minicik, üniformasının içinde bir
serçe kadar hafif, bir çiçek kadar narin. Ama gözlerindeki ifade, öyle ciddi,
öyle sorgulayıcı, öyle derindi ki... O yaşta bir çocukta olmaması gereken bir
şey vardı.
Bir
süre sonra, Eyşan usulca kalktı. Yağmur'un kucağından kaydı, yere indi. Başını
kaldırdı, annesine baktı. Bir şey söylemedi. Sadece baktı. Sonra, sessizce,
odadan çıktı.
Adımları,
koridorun tahta zemininde, incecik tıkırtılar çıkarıyordu. Kimse arkasından
seslenmedi. Çünkü herkes biliyordu. O kız, bir yere gidiyorsa, gideceği yeri
zaten bilirdi.
Aradan
biraz zaman geçti.
Bir ara
Caner'in uyuyakaldığını fark ettik. Hümeyra'nın kucağında, bir kedi yavrusu
gibi kıvrılmış, derin derin uyuyordu. Ağzı hafif aralık, göz kapakları
kımıldıyor, rüyasında belki koşuyor, belki uçuyor, belki de bir savaşı
kazanıyordu.
Ethem,
saate baktı. Ne saat olduğunu bilmiyorum. Ama yüzünde bir şey değişti. O
yumuşak, dingin ifade gitti, yerine bir telaş, bir endişe, bir "geç
kaldık" duygusu geldi.
"Geç
oldu," dedi. "Yarın görev var."
Kadınlar
sustu. Hümeyra, Caner'i usulca kucağından kaydırdı, kollarına aldı. Yağmur da
ayağa kalktı, elini eteğinin tozunu alır gibi yapıp, "Eyşan nerede?"
diye sordu.
Bilmiyorduk.
Ama
biliyordum.
Ethem ile
önden gidiyorduk. Hümeyra, kucağında uyuyan Caner'le onu takip ediyordu. Yağmur
ise sessizce, parmak ucunda yürüyor, her odaya kısa bir göz atıyordu.
Mete'nin
odasının kapısı aralıktı. Ethem, kapıyı usulca itti. İçeri girdi. Arkasından
bende girdim. Gözlerimin önünde bir tablo vardı. Yerde, halının üzerinde Mete
ile Eyşan vardı. Birbirlerine dönmüş, yan yana uzanmışlardı. Eyşan’ın ve
Mete’nin elleri, aralarında duran bir şeyin üzerindeydi.
Bir
tank.
Oyuncak
bir tanktı. Esmer, yanları hafif çizik, paletleri biraz eğrilmiş, namlusu
yukarı kalkmıştı. Mete’nin hiç elinden düşürmediği oyuncağıydı. Ve onu, şimdi
Eyşan ile paylaşmış, birbirlerine doğru itiyor gibi, ellerinin arasında sıkıca
tutuyorlardı. Sanki birbirlerini tutuyorlardı.
Ethem,
bir an için olduğu yerde dondu. Yüzünde bir şey vardı. Ne olduğunu anlamak
zordu. Ama bir şey kesinlikle yanlıştı.
Hümeyra,
gülümsedi. O yumuşak, anne şefkati dolu gülümsemesiyle, "Bak hele,"
dedi fısıltıyla. "Büyümüş de küçülmüşler."
Yağmur'un
gözleri doldu. Ağlamıyordu. Ama gözlerinin kenarında, biriken bir yaş vardı. O yaş
ne hüznün ne sevincin ne de endişenindi. Ethem, çocuklara doğru bir adım attı. Çocuklara
doğru eğildi. Elini uzattı, Eyşan'ın saçlarına dokunacak gibi yaptı, ama
dokunamadı. Eli havada asılı kaldı. Bir an öylece durdu. Sonra elini geri
çekti.
"Uyumuşlar,"
dedi. Sesinde bir şey vardı. Yağmur, kocasının yanına gitti. Elini sırtına
koydu.
"Ethem,"
dedi. "Ne oldu?"
Ethem
cevap vermedi. Sadece çocuklara baktı. Ama öyle bir bakıştı ki bu, içinde
yıllar vardı. Gelecek yıllar. Kayıp yıllar. Ayrılık yılları.
Sonra
bir şey fark ettim.
Bu,
gerçeklikte yaşanılan gibi değildi. Ethem’in, çocukları uyurken gördüğünde
benim onunla dalga geçmem, Ethem’in kıskançlıktan dolayı sinirlenmesi gibi
değildi.
İkinci
bir darbe zihnimden vurdu beni.
Gözlerim,
çocukların arasındaki oyuncak tanka takıldı.
Tankın
altı kırıktı.
Namlusu
eğrilmişti değil. Paletleri çizilmişti değil. Altı kırıktı. Bir
yerlerden düşmüş, bir yerlerden yuvarlanmış, bir yerlerde paramparça olmuştu.
Ama şimdi, çocukların ellerinin arasında, öylece duruyordu. Kırık. Ama
tutulmuş.
Parçalanmış
ama birleşmiş.
Ethem,
benim baktığımı fark etti. Başını çevirdi. Gözlerimiz buluştu. O an, rüyanın
rengi solmaya başladı. Duvarlar eridi. Işıklar söndü. Sesler sustu. Ethem'in
yüzü, sisin içinde kayboldu. Yağmur'un gözyaşları, havada asılı kaldı.
Hümeyra'nın elleri, boşluğa düştü.
Rüya
dağıldı.
Gözlerimi
açtığımda, tavandaki çatlağa bakıyordum. Şırnak'ın rutubeti ciğerlerimi
dolduruyordu. Hümeyra, yanımda uyuyordu. Yataktan doğruldum. Ayakkabılarımı
giymedim. Sadece bir gölge gibi, odadan çıktım. Koridor loştu. Askeriyenin
içindeki bu koridor, nice uykusuz geceye, nice sessiz çığlığa tanıklık etmişti.
Yürüdüm. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Ama ayaklarım beni götürüyordu.
Bir
odaya geldim. Kapısı aralıktı. Kapıyı usulca ittim.
İçeride,
yerde bir çocuk vardı.
Dizlerini
kendine çekmiş, başını kollarının arasına gömmüş, ağlıyordu. Omuzları titriyor,
hıçkırıkları boğazında düğümleniyordu. On yaşında bir çocuğa benziyordu. Sarı
saçları alnına dökülmüştü. Kaşları çatık, çenesi titrek, elleri birbirine
kenetlenmişti. Üzerinde ona büyük gelen, koyu yeşil bir şey vardı. Bir üniforma
değildi bu. Bir pijamaydı. Ama duruşu, bakışı, o çaresiz ama bir o kadar da asi
hali...
“Mete?”
Yerde,
önünde bir tank duruyordu. Eski, çizik, paletleri eğrilmiş, namlusu yukarı
kalkmış. Ama kırık değildi. Bütündü.
Eğildim.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Onun seviyesine indim.
"Oğlum,"
dedim. Sesim kısıktı. "Ne oldu? Neden ağlıyorsun?"
Başını
kaldırdı. Mavi boncuk gözleri yaş içindeydi.
"Dede,"
dedi, sesi titriyordu. O an, beynimden vurulmuşa döndüm. Mete’yi sandığım
çocuk, onun oğluydu. “Anne ve babam nerede?”
Kalbimdeki
kasılmayla dudaklarımdaki iniltiyle gözlerimi araladım. Bakışlarım, yanımda
uyuyan Hümeyra’ya döndü. Yüzü bana dönük uyuyordu. Gerçek miydi yoksa hâlâ bir
rüyanın içinde miydim, bilmiyordum.
Başımı
yastıktan kaldırdım. Boynum tutulmuştu. Sanki bütün gece aynı pozisyonda, taş
kesilmiş gibiydim. Sanki rüyada, o ahşap evin kapısında, Ethem'in yanında,
pencereden dışarı bakarken, zaman donmuş, ben de o anın içinde bin yıl
kalmıştım.
Ellerimi
yüzüme götürdüm. Soğuktu. Hem de çok. Bir ölünün elleri gibi değildi ama bir
uykusuzun, bir rüyadan yeni çıkmışın, bir gerçekle hayal arasında sıkışmışın
elleri gibiydi. Titriyordu. Yatağın kenarına oturdum. Ayaklarım soğuk zemini
buldu. O soğuk, bir an için beni kendime getirdi. Rüyadan uyandığımı, Şırnak'ta
olduğumu, yaşamaya devam ettiğimi hatırlattı.
Ama
içimdeki o kasılma, o sıkıntı, o bir şeyler yanlış hissi gitmemişti.
Tam o
sırada, telefonum çalmaya başladı.
Sesi,
odanın sessizliğini ikiye biçti. İrkilerek nefesimi tuttum. Ekrana
baktım.
Fotokapan
Sol
elim kalbime doğru yükselirken telefona uzanıp hızla aramayı cevaplandırdım.
Telefonu kulağıma yasladığımda nefesimi sertçe bıraktım.
"Çakır."
“Bu
saatte, hayırdır?” diye sordum, bilinçsizce.
"Bozkurt
ile Güvercin şehadete yürüyor, Çakır."
Kelimeler,
cümle olmadan önce tek tek saplanıyordu göğsüme. Bozkurt. Güvercin. Şehadet.
Yürüyor. Her biri, bir bıçak gibi. Her biri, bir hançer gibi. Her biri, bir
kurşun gibi.
"Araba
ile Suriye'ye gittiler."
Telefon
kapandı.
O ses,
odanın duvarlarında yankılandı. Sonra sustu. Ama o sustukça, içimde bir şeyler
çığlık atmaya başladı.
“Hümeyra,”
dedim, sesim titriyordu. “Hümeyra, kalk!”
Hümeyra’nın
uykusundan mırıldanarak kıpırdandığını hissederken parmaklarım, açık ekranda
kayıyordu. Adı buldum. Caner. Bastım. Bekledim. Her çalış, bir ömür gibiydi.
Her saniye, bir ölüm gibi. Bir an için Hümeyra ile göz göze geldim.
“Alparslan,
ne oluyor Allah aşkına? Neden ayaktasın?”
Bakışlarım
ayaktaki bedenimde gezindi. Ne ara ayağa fırladığımı bile fark etmeyecek kadar
kendimde değildim. O sırada telefonun ucundan bir ses yükseldi. Caner,
telefonumu açmıştı.
"Baba?"
Sesinde
bir ağırlık vardı. Caner’in arkasından yükselen iki bebeğin ağlama sesiyle
dişlerimi sıktım. İçimdeki fırtına, çoktan kontrolden çıkmıştı.
"Mete
ile Eyşan nerede?" diye sordum. Sesim, tanımadığım bir ses gibi çıktı. Hümeyra,
yatakta doğruldu. Caner'in kekelemesine sebep oldu.
“Baba,”
dedi ama onun sözü, arkadan gelen güçlü bebek ağlamalarıyla yarıda kesildi.
Sanki bebekler, benim sesimden korkmuş, benim telaşımdan etkilenmiş, benim
fırtınama kapılmış gibi daha yüksek sesle ağlıyorlardı. O iki minik can, benim
haykırışımla uyanmış, belki de içlerindeki o kadim bilgiyle, bir şeylerin
yanlış gittiğini hissetmişti.
"Mete
ile Eyşan nerede, Caner!" diye bağırdım.
O an,
odanın duvarları sarsıldı. Sanki benim çığlığımla birlikte, Şırnak'ın dağları
da sallanıyor, gece korkudan ürperiyor, sabah bir daha gelmemek üzere
kaçıyordu.
Caner'in
nefesi, telefonda hızlandı. Ağır, düzensiz, panikle karışık bir nefesti.
Çocukken, gece kâbus görüp yanımıza koştuğunda böyle soluk almazdı. Ama şimdi,
bir yetişkin gibi, bir baba gibi, bir komutan gibi değil, bir çocuk gibi soluk
alıyordu.
"Selçuk'u
almaya gittiler, baba."
Sesi,
kırıktı. Yorgundu. Sanki bu sözü söylemek için kendini hazırlamış, ama yine de
söyleyince içi parçalanmış gibi.
"Suriye'ye?"
dedim, sorarcasına. Onay bekler gibi. Ama aslında, cevabı biliyordum. O telefon
konuşması, o boğuk ses, o fotokapan, o kulübe... Her şey tamamlanıyordu. Her
şey yerli yerine oturuyordu. Tıpkı rüyadaki gibi. Tıpkı o kırık tank gibi.
Tıpkı Ethem'in çektiği el gibi. Her şey, bir yere, bir ana, bir sona doğru
akıyordu.
"Evet,"
dedi Caner.
Bozkurt
ile Güvercin şehadete yürüyor.
Bebeğin
ağlaması hâlâ arkadan geliyordu. Ama o ağlama, şimdi bana farklı geliyordu.
Sanki bebekler, sadece açlıktan ya da uykusuzluktan ağlamıyordu. Onlar bir
şeylerin habercisi gibi ağlıyordu. Bir vedanın, bir ayrılığın matemini tutuyor
gibiydi.
"Alnıma
yazılmış," dedim. Sesim, artık bağırmıyordu. Düşmüştü. Kısılmıştı. Bir
ihtiyarın sesi gibi, topraktan, zamandan, yorgunluktan bitap düşmüş bir ruhun
sesi gibiydi. "Ne yapsam ne etsem, hep aynı son. Hep aynı vedalar. Hep
aynı gidişler."
"Baba-"
dedi Caner, ama sözümü kestim.
"Sus,"
dedim. “Siz neredesiniz?”
“Lojmandayız,
Eyşan ile Mete’nin dairesinde.”
Göz
kapaklarım yavaşça gözlerimin önüne devrilirken “Annenle oraya geliyoruz,”
dedim ve telefonu kapattım. Hümeyra’nın ellerini yanaklarımda hissederken
yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tutuyordum.
“Alparslan,
neler oluyor?”
Gözlerimi
açtığımda gözlerimin arkası yanmaya başlamıştı. Hümeyra’nın yüzü, gözlerime
hücum eden yaşlardan dolayı bulanıklaşırken dişlerimi sertçe birbirine
bastırdım.
“Eyşan
ile Mete, Selçuk’u almaya gitmişler. Yalnız.”
Hümeyra'nın
elleri, yanaklarımdan düştü. Ama düşerken, sanki tenimde birer iz bıraktı.
Sıcaklıkları, bir an için havada asılı kaldı, sonra kayboldu. Tıpkı onun gibi.
Tıpkı çocuklarım gibi. Tıpkı her şey gibi.
"Elias?"
dedi, sesi titremişti, çiçeğimin. "Selçuk, Elias'ın elinde
Alparslan!"
Evet.
Elias'ın
elinde.
Tıpkı
yıllar önce olduğu gibi. Tıpkı o kara günde, o kanlı gecede, o bitmeyen
hesaplaşmanın ilk cümlesinde olduğu gibi. Ama bu sefer farklıydı. Bu sefer,
sadece Selçuk değildi Elias'ın elinde. Bu sefer, benim oğlum ve kızım, o
karanlığa doğru yürüyordu. Kendi seçimleriyle. Kendi iradeleriyle. Kendi
yüreklerindeki o yanlış anlaşılmış kahramanlık duygusuyla.
“Tuzağa
yürüyorlar, Hümeyra.”
Gerçek,
buydu.
🕊️
Lojmanın
demir, ağır kapısını aralayıp içeriye adım attığımda, Hümeyra peşimden
geliyordu. Önümde uzanan merdivenleri ikişer ikişer tırmanırken soluklarım
göğsüme sığmıyordu. Yukarıya yaklaştıkça nereye ait olduğunu çok iyi bildiğim
iki bebeğin ağlama sesi yankılandı; sanki altımdaki yer yarılacak ve beni içine
çekecekti.
İncecikti
sesleri. Bir hançerin ucundan süzülen kan gibi sızdılar demirin aralığından.
Biri diğerine düğümlenmiş, kimi yerde boğazlanırcasına tiz, kimi yerde bir iç
çekiş gibi hırıltılıydı. Ciğerleri dağlardan dar, nefesleri uçurumlardan derin
olan iki minik can... Varlar mıydı yoksa yokluklarının habercisi miydi bu
çığlıklar? Bilemiyordum. Ama biliyordum ki, bir evin içinden yükselen bebek
ağlaması, o evin hâlâ bir ruh taşıdığının, hâlâ bir umudun kundakta
sallandığının, hâlâ bir şeylerin bitmediğinin en kadim fermanıydı.
Kapının
önüne vardığımda elimle sertçe vurdum. Ağlayan bebeğin sesi kapıya yaklaşırken
avucumu pervaza yasladım. Kapı açıldığında karşımda Caner vardı. Kucağında
tuttuğu Toprak Luna, çığlık çığlığa bağırıyordu. Hümeyra beni kenara itip
Caner’in kucağındaki Toprak’ı aldığında, ben de içeri süzülüp kapıyı kapattım.
Odaya
adım attığım an ağlamalar katlandı. Sanki iki minik ciğer, iki küçük boğaz, iki
kırılgan nefes; dünyanın bütün acısını bu gece, bu saatte, bu dört duvarın
arasına sığdırmaya ant içmişti. İkisi de ayrı kollardaydı, ayrı göğüslerde...
Ama sesleri tek bir yürek, tek bir yangındı.
Cemile’nin
kucağında Bilge Kaan duruyordu. Ne yapacağını bilemez bir halde odada volta
atarken Hümeyra ona yaklaştı. Bebekleri değiştirdiklerinde Hümeyra’nın kucağı
artık Bilge Kaan’ındı. Bebeğin sırtını şefkatle okşadı, başını omzuna yasladı,
gözlerini yumdu.
Ve bir
an için, oda sustu.
Sadece
bir an. Belki de bir nefeslik süre... Ama o an, içimde bütün bir ömrün yangını
söndü. Çünkü gördüm ki, Hümeyra'nın göz kenarından süzülen o damla, bir annenin
evladına değil, bir torunun annesiz kalma ihtimaline ağlıyordu.
Kalbim,
göğsümün tam ortasında bir balyoz gibi çarptı. Bir, iki, üç... Sonra durdu.
Sanki bir ses, "Yeter," dedi. Sanki bir ses, "Artık
dayanamayacaksın," diye fısıldadı. Ama dayandım. Dayanmak zorundaydım.
Çünkü bu odada, şu an ayakta kalması gereken bir tek bendim.
Bakışlarım
Caner ile Osman’a döndü. İkisinin de gözleri kan çanağına dönmüştü. Gözleri
önce Hümeyra'ya, sonra bana, en son yine yere düştü. Bakmak bile acıtıyordu,
görmek yakıyordu.
“9
Aralık,” diye söze başladı Caner. Sesindeki ton, yaklaşan felaketin
habercisiydi. “Akşamüzeri Selçuk, yerini tespit edemediğimiz bir konumdan
Eyşan’ı aradı. Yerinin Suriye’deki evinde olduğunu, çok fazla yaralandığını,
onu gelip almasını söyledi. Selçuk, Eyşan’a Mete’nin evin adresini bildiğini ve
onunla gelmesini söyledi.”
Karanlık
bir yolun, o belirsiz uçurumuna doğru yürümüşlerdi.
“Selçuk’un
evi tuzaklı, Zirve,” dedim tek nefeste. “Selçuk, içtiği antta ‘Eğer bir Elias
kapımda olursa diye, orayı tuzakladım’ derdi.” Gözlerimi sıkıca yumdum.
“Selçuk, Elias’ın da orada olacağını biliyordu. O yüzden onları eve çağırdı.”
Gözlerimi
açtığımda Caner’in bunu çoktan bildiğini fark ettim. Kaşlarım alnımın ortasında
çatılırken Caner, benden kaçamadı.
“Çilingir
ve Hayalet Ekibi onların peşindeydi baba,” dedi Caner.
Bu
cümle, odanın ortasına düşen bir bomba gibiydi. Sesi yoktu, dumanı yoktu,
şarapneli yoktu ama yıkımı öylesine büyüktü ki duvarları değil, ruhları
paramparça ediyor, inançları sarsıyordu. Biliyorlardı; herkes onların bile
isteye ölüme yürüdüğünü biliyor ve bana söylememişlerdi.
İçimde
yıllardır sönmeyen o ateş bir an için küle döndü. Ne hırs kalmıştı ne öfke. Ne "Neden
bana söylemediniz?" diye soracak derman ne de "Nasıl
yaparsınız?" diye haykıracak ses... Sadece ezici bir ağırlık vardı.
Göğsümün tam ortasında bir dağ gibi çökmüş, her solukta biraz daha batan bir
ağırlık.
Gözlerimi
Caner’den ayıramıyordum. O da bana bakıyordu. Bakışlarında kaçamak bir gölge
yoktu; suçluluk bile değildi bu, saf bir teslimiyetti. "Evet,
biliyordum. Evet, söylemedim. Evet, yanlıştı. Ama yine olsa, yine
yapardım," der gibi bir duruş.
“Selçuk’u
alıp, Elias’ı öldürecekler ve dönecekler.”
Bu
cümle, onun ağzından dökülen en büyük yemindi. Oğlumun gözlerinde kardeşine
olan o kör inancı, o sarsılmaz güveni, o "Ölüm bile ayıramaz"
diyen bakışı gördüm. Ve içim o bakışın ateşiyle kavruldu. Çünkü biliyordum
savaşın en acımasız kuralını: Bazen ölüm bile yetmezdi. Bazen dönüşü olmayan
yollar vardı ve bazen "Geleceğiz" diyenler bir daha asla
gelmezdi.
Sol ve
sağ gözümden aynı anda süzülen yaşlar yanaklarımı ıslatırken ne ilk damlanın
sıcağını ne de son damlanın acısını hissettim. Yıllardır içime akıttığım bütün
bir deniz şimdi boşanmış, önüne ne gelirse sürükleyip götürüyordu.
Caner
bana doğru bir adım attı, dudakları aralandı. Bir şey söyleyecekti ama
söyleyemedi. Çünkü o an, odanın sessizliğini bıçak gibi kesen bir ses patladı.
Telefonun
zil sesi ani ve beklenmedikti ki bebeklerin ağlamasıyla birleştiğinde ortaya
çıkan o uyumsuz orkestra ruhumun en derin tellerini titretti. Caner hızla
komodinin üzerindeki telefona sarıldı. Parmakları titriyor ama hareketi
kararlıydı. Ekranı gördüğünde yüzünde küçük bir ışık, kırık bir tebessüm
belirdi.
“Bak,
Çilingir arıyor,” dedi; sanki bütün derdin çaresi bu telefonmuş gibi. Sanki bu
çalan ses ölümün değil, hayatın habercisiymiş gibi...
Telefonu
açtı.
“Çilingir,
ne yaptınız?”
Sorusu
odanın içinde asılı kaldı. Bebekler bile sustu. Sanki onlar da bu telefonun
ucundan gelecek habere, kendi anne ve babalarının kaderine kilitlenmişti.
Caner
ne duyduysa, dudaklarındaki o soluk tebessüm dondu. Zaman aktığını unuttu,
saniyeler havada asılı kaldı. O gülümseme parça parça döküldü ve her bir kırığı
bir hançer gibi göğsüme saplandı.
Gözleri
gözlerime kilitlendi.
O mavi
deniz şimdi fırtınasız, dalgasız, kupkuru bir mezardı. O bakışlarda ölümün o
koyu, dönüşü olmayan gölgesini gördüm.
Sol
elim istemsizce kalbime gitti. Orada bir şeyin kırıldığını, son nefesini
verdiğini hissettim. Bir yere tutunmam şarttı. Sırtımı soğuk duvara yasladım.
Sıva tenime işledi ama içimdeki yangını söndürmeye yetmedi.
“Allah
kahretsin,” diye fısıldadı Caner.
Sesinin
bıraktığı iz derin bir yaraydı.
“Alparslan!”
Hümeyra’nın
sesi uzaktan, bir rüyanın derinliklerinden geliyordu sanki. Ama bana
ulaşamıyordu.
“Alparslan,
ne oluyor? Alparslan!”
Omuzlarımdaki
sıcak ellerini hissedemiyordum çünkü içim buz kesmişti.
“Tuzağa
düşmüşler! Allah kahretsin. Eyşan ile Mete’yi de almışlar!”
Sesler
yavaşça uzaklaşıyor, bir tünelin karanlığında kayboluyordu. Kulaklarımda
yankılanan tek gerçek, bebeklerin ağlamasıydı. Toprak Luna’nın tiz, çaresiz
çığlığı ile Bilge Kaan’ın boğuk ağıtı birbirine karışmıştı.
Ve ben
o iki sesin arasında ne ağlayabiliyor ne de sus diyebiliyordum. Gözlerimi açmak
istedim ama kirpiklerim birbirine yapışmıştı. Çünkü biliyordum; açtığım an her
şey gerçek olacaktı. Mete’nin gelmeyeceği, Eyşan’ın o bebekleri bir daha
koklamayacağı gerçeği yüzüme çarpacaktı.
Kapalı
kaldılar.
Ve o
karanlıkta, o dipsiz boşlukta, bebeklerin ağlamasından başka hiçbir şey
duymadım.
12
Aralık 2022 – 12:16 / Şırnak
Yazar,
Ağzından
Alparslan'ın
göğsündeki monitörün ritmik sesi, revirin tek hakimiydi.
Her bir
bip, bir dakikanın daha geçtiğini, her bir dakika, oğlunun ve kızının
cehennemde bir saniye daha fazla kaldığını haykırıyordu. Göz kapakları ağırdı,
kurşun dökülmüş gibiydi. Ama açtı. Odanın loş ışığı, ilk anda gözlerini yaktı.
Kirpikleri birbirine yapışmıştı; yaş mıydı, ter miydi, yoksa o baygınlık anında
akan bir şeyler miydi, bilmiyordu.
Başını
yastıktan kaldıramadı. Boynu taşıdığı yükün altında ezilmiş, her bir kası taş
kesilmişti. Sadece gözlerini oynatabildi. Önce sağa baktı. Hümeyra, yatağının
kenarında oturuyordu. Elleri, onun ellerinin üzerindeydi. Parmakları bembeyaz
kesilmişti, sanki o elleri bırakırsa, Alparslan'ın da bir daha nefes
almayacağından korkuyordu. Başı öne eğikti, saçları yüzüne dökülmüştü.
Ağlamıyordu. Ama ağlamamak için verdiği mücadele, ağlamaktan daha acı
vericiydi.
Duvarın
kenarında oturan Lara ve Yonca’ya baktı. Kızlar, birbirlerinin ellerine
kenetlenmiş bir şekilde boşluğa bakıyorlardı. Soluna baktı. Yan taraftaki
yatakta Barış yatıyordu. Yüzü, ağrıyla buruşmuştu. Vücudu hâlâ toparlanmamıştı
ama gözleri açıktı. Alparslan'ı izliyordu. Göz göze geldiklerinde Barış,
gözlerini kaçırdı.
Alparslan'ın
başucunda, sıhhiye doktoru Ümit duruyordu. Elleri ceplerindeydi, omuzları hafif
düşüktü. Monitöre bakıyordu. Kalbin ritmi, tansiyon, oksijen seviyesi... Her
bir sayı, bir hayatın istatistiğiydi. Ama onun için asıl istatistik, o
sayıların ardındaki adamdı. Alparslan Çakır. Dağların komutanı. Şimdi ise, bir
revir yatağında, gözlerini zar zor aralayan bir insan.
Ümit,
ellerini ceplerinden çıkardı. Hümeyra'ya döndü. Sesinde, bir doktorun
profesyonelliği ile bir büyüğe saygısı arasında gidip gelen bir ton vardı.
“Alparslan
komutanım,” dedi, hafifçe eğilerek. “Beni duyabiliyor musunuz?”
Alparslan'ın
dudakları aralandı. Ama ses çıkmadı. Boğazı kuruydu, sanki içine çöl kumu
doldurulmuştu. Ümit, yanındaki komodinden bir bardak su aldı, bir pipet uzattı.
Alparslan, pipeti dudaklarına götürdü. Su, boğazından aşağıya doğru yavaşça
süzüldü. O soğuk, ona biraz olsun kendine getirdi.
"Nabzınız
hızlı ama düzenli," dedi Ümit. "Tansiyonunuz biraz düşük, ama panik
yapacak bir şey yok. Göğsünüzdeki basınç, yaşadığınız ani duygusal çöküşten
kaynaklanıyor. Kalbiniz sağlam, komutanım.”
Alparslan,
gözlerini bir an için yumdu.
“Ya
ruhum evlat,” diye fısıldadı, incecik sesiyle. Ümit, kaşlarını çattı. “Ruhum,
vücudumdan daha ağır yaralı. Ona bir çaren var mı?"
Ümit,
bu sözler karşısında çatık kaşlarını düzeltip gözlerini kırpıştırdı. Boğazını
temizleyip Hümeyra Çakır’a baktı.
“Hümeyra
komutanım,” dedi, Ümit. “Kesinlikle dinlenmesi gerek. Vücudunu başka türlü
toparlayamayız. Olası bir streste yeniden kendini gösteren spazmlar olabilir.”
Alparslan'ın
gözleri birden parladı. Başını yastıktan kaldırmak istedi, boynu zorlandı, acı
omuzlarına yayıldı. Ama umurunda değildi. "Dinlenmek mi?" dedi, sesi
hırıltılıydı. "Benim oğlum ve kızım şu an bir tuzağın içinde can havli
mücadele ederken, ben burada dinlenerek ne yapacağım, Ümit?"
Ümit,
bir adım geri çekildi. Sözünü kesmemişti. Alparslan'ın öfkesini anlıyordu. Ama
bu öfke, ona bir şey kazandırmayacaktı. "Onları kurtaracak olan, sizin
burada ayakta kalmanızdır, Alparslan albayım," dedi sakin bir sesle.
"Eğer siz yıkılırsanız, kimse toparlanamaz. Siz bu ailenin
direğisiniz."
Alparslan'ın
çenesi titredi. Gözlerinin kenarında biriken yaş, bu sefer düşmedi. Yuttu. O
yaşı içine gömdü. Çünkü haklıydı. O yıkılırsa, bu aile yıkılırdı. Bu ordu
yıkılırdı. Ve oğlu ile gelini, bir daha asla geri dönemezdi.
Hümeyra,
ellerini sıktı. Parmakları Alparslan'ın parmaklarının arasına girdi. O sıcak
dokunuş, Alparslan'ın içini ısıttı. Ama aynı zamanda, ona ne kadar çok şey
kaybettiğini hatırlattı.
"Alparslan,"
dedi Hümeyra, fısıltıyla. “Ümit haklı. Ayrıca Güvercin Timi ile Hayalet
Ekibi koordinasyon merkezinde toplantı yapacaklar. Bütün haberlerin ve
gelişmelerin iletilmesini emrettim. Lütfen, bende senin kadar endişeliyim ama
bu kadar enkazın içinde sana da bir şey olmasına dayanamam.”
Alparslan,
başını yavaşça çevirdi. Karısına baktı. Sakin bir nefes verdi. Kafasını salladı
fakat dudakları kutsal bir soru için aralandı.
“Bebekler,
nerede?”
Hümeyra,
kapının önünde duran Kartal’a baktı.
“Alev’e
söyle. Cemile ve Ayda ile bebekleri buraya getirsinler,” dedi ve Alparslan’a
dönüp sağ eline sarıldı. “Bebekleri de askeriyeye getirdik. Herkesin kapısında
nöbetçiler var. Korkma, Alparslan.”
Alparslan
Çakır, derin bir nefes alarak gözlerini kapattı. Revir, küçük bir sessizliğe
bürünürken Şırnak’ın altındaki beton odaların birinde, başka bir savaş
başlamıştı.
Koridordan
gelen sert bot sesleriyle birlikte koordinasyon merkezinin demir kapısı büyük
bir gürültüyle sonuna kadar açıldı. Caner Cenk Çakır, simsiyah kamuflajının
içinde, adeta bir kara bulut gibi içeri süzüldü. Arkasından kapıyı öyle bir
sertlikle çarptı ki metal çerçeve titredi. Adımlarını masaya doğru öfkeyle ve
hızla yönlendirdi.
Masanın
başında duran Çilingir, başını kaldırdı. Güvercin Timi masanın etrafına
dizilmişti. Kubilay, Osman, Deniz ve Ahmet vardı. Hepsinin üzerinde koyu yeşil
kamuflaj, gözlerinde aynı soru vardı: "Bir haber var mı?" Hayalet
Ekibi ise biraz geride, duvara yaslanmış, kollarını bağlamıştı. Selami, İz,
Kurşun ve Kirpi. Dördü de simsiyah giyinmiş, dördü de sessiz, dördü de
ölümcüldü.
Caner,
masanın başına doğru yürüdü. Elinde tuttuğu o kritik dosyayı, havada savurarak
masanın tam ortasına şiddetle fırlattı. Dosya ve kağıtlar etrafa saçılırken,
Caner’in göğsünden kopan o acı ve öfke dolu haykırış odayı sarstı:
“Yok!”
dedi. "Yer yarıldı içine girdiler sanki, izleri bambaşka bir noktada
kesiliyor!"
Ellerini
masaya dayadı. Başı öne eğikti. Omuzları nefes alışıyla inip kalkıyordu. Birkaç
saniye öylece durdu. Sonra başını kaldırdı. Gözleri, odadakilerin üzerinde
gezindi. Ve Selami'ye takıldı.
"Selami,"
dedi, sesi artık bağırmıyordu. Ama o alçak ses, bağırmaktan daha tehlikeliydi.
"Kıyam'dan bir haber var mı?"
Selami,
duvardan doğruldu. Yüzünde ifadesiz bir maske vardı. Ama gözleri, konuşuyordu.
"Yok,"
dedi. "Hâlâ iz üstündeler. En son, patlattığımız Suqaylabiyah’ın iki
kilometre güneybatısında bir hareketlilik tespit etti. Ama henüz net bir bilgi
yok."
Caner'in
çenesi kasıldı. Dişlerini sıktı. Yumruğunu masaya vurmak istedi, ama vurmadı.
Sadece derin bir nefes aldı. "İki kilometre," dedi, kendi kendine
mırıldanır gibi. "İki kilometre. Ve biz burada, oturmuş bekliyoruz."
O an,
Koordinasyon Merkezi'nin kapısı tekrar açıldı. Ama bu sefer, giren kişi bir er
değildi. Tuğgeneral Fikret Yıldırım'dı. Üzerinde, üniformasının tüm ihtişamı
vardı. Omuzlarındaki yıldızlar, odanın loş ışığında parlıyordu. Gözleri,
odadaki herkesi bir anda taradı.
Herkes
ayağa kalktı. Sandalyeler geri çekildi, topuklar birleşti. Tuğgeneral hiçbir
selamı almadan masanın başına doğru yürüdü ve Caner’in karşısında durdu. Sağ
elini işaret parmağını Caner’in omzuna bastırdı.
"Yüzbaşı
Asena Eyşan Çakır’ın aldığı bu kararı onay vermenizin bir bedeli olacak, Caner.
Bunu biliyorsunuz. Operasyon prosedürlerine aykırı hareket ettiniz. Emir komuta
zincirini hiçe saydınız. Ve şimdi, iki değerli subayımız, bir düşmanın
elinde."
Caner,
başını eğmedi. Gözlerini Tuğgeneralden ayırmadı.
"Her
şeyin farkındayım. Fakat Yüzbaşı Asena Eyşan Çakır ve Mete Mert Çakır bu
yola, arkalarında adam bırakmamak için çıktılar. Onlar sağ olduğu müddetçe
bende verilen kararların bedelini çekmeye hazırım,” dedi, Caner.
Tuğgeneral,
bir an için sustu. Caner'in gözlerine baktı. O gözlerde bir asi vardı. Ama aynı
zamanda, bir evlat vardı. Bir kardeş vardı. Ve bir komutan vardı. Tuğgeneral,
derin bir nefes aldı.
"Önceliğimiz
onları bulmak," dedi Tuğgeneral. "Hesap sorulacak, Caner. Ama önce,
onları sağ salim geri getireceğiz. Dört bir yana haber salındı.
Konsolosluklarla iletişim sağlandı. Suriye, Irak ve İran sınırlarındaki tüm
istihbarat birimleri alarma geçirildi. Eğer bir yerde bir hareketlilik olursa,
anında haberimiz olacak."
Kubilay,
masanın diğer ucundan ayağa kalktı. Elleri masaya dayalıydı, gözleri
Tuğgeneraldeydi. "Komutanım," dedi, sesi gürdü. "Bekleyerek elimize
bir şey geçmeyecek. Saha bilgisiyle, masa başı istihbaratı arasında uçurum var.
Bizim sahaya inmemiz lazım. Bizzat. Her bir karış toprağı taramalıyız."
Tuğgeneral,
Kubilay'a döndü. Yüzünde, bir an için, bir gülümseme belirdi. Ama o gülümseme,
acı bir tecrübenin gölgesiydi.
"Sahada
adamlarımız var, evlat," dedi. "Hayaletler ve özel timler, şu an o
bölgede. Ama koordinasyonsuz plansız bir harekât, onları daha da derine gömer.
Olası bir durumda anında müdahale edilecek. Ama önce, doğru hedefi vurmamız
lazım."
Tuğgeneral,
başını Caner'e çevirdi. Gözleri, tekrar o delici bakışına büründü.
"Peki,
Caner," dedi, sesi soğudu. "Bu planın nasıl oluşturulduğunu bana
anlat. Kiminle görüştünüz? Kimden bilgi aldınız? Ve en önemlisi, neden bu planı
bizimle paylaşmadınız?"
Caner,
derin bir nefes bıraktı.
“9
Aralık tarihinde, Eyşan’ın telefonunu Selçuk aradı, komutanım. Sinyali
bulunamayan kullan at simiyle yapılmış bir aramaydı. Selçuk, Eyşan ile
konuşmasında Suriye’deki o tuzaklı eve gelmesini ve onu kurtarmasını söyledi.
Evin adresini Mete biliyor, onunla gel dedi.”
Tuğgeneral
Fikret Yıldırım, kaşlarını çattı.
“Bunun
açıkça bir tuzak olduğu zaten belli değil miydi, Zirve? Neden alt bilgi olarak
bize iletilmedi?”
Caner,
sıkıntılı bir nefes bıraktı.
“Komutanım,
zaten Selçuk, Elias’ın elindeyken Mete ve Eyşan’ın bebeklerini doğduğunu
öğreniyor. Bu başlı başına bir tuzak yolu, bunun bizde bilincindeydik. Fakat
bir plan oluşturuldu. Selçuk’un evine giden yollar, izlendi. Etrafta hiçbir
hareketlilik görülmedi. Yollarımızı ayırdığımız Hayalet Ekibini yeniden aramıza
dahil ettik. O süreç içerisinde hiç kimseye bilgi sızdırmamamız gerektiğinin
farkındaydık. Çünkü olası bir sızdırmada bütün yaptığımız plan çökecekti.”
Caner,
son cümleyi fısıldayarak söylemişti. Tuğgeneral Fikret Yıldırım, gözlerini
kapattı.
“Ama
çöktü,” gözlerini açtı ve bakışlarını odadaki askerlerde gezdirdi. “Her duruma
ve ana karşı hazırlıklarınızı tamamlayıp bekler vaziyette kalın.” Bakışları
yeniden Caner’e çevrildi. “Yüzbaşı Asena Eyşan Çakır’ın odasını arayın. Bu
zamana kadar yaptıklarının arkasında izini bırakan bir kadın, belki bugün için
de bir ipucu bırakmıştır.”
-48 SAAT ÖNCE-
15
Aralık 2022 / Merhamet Kampı, İran
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Gamzedeyim Deva Bulmam, Dedublüman
Zaman,
burada çürüyordu.
Ne
akrebin yelkovanı kovaladığı ezeli bir yarış ne de güneşin ufku selamladığı
aydınlık bir vakit vardı. Saatler, paslanmış bir makinenin dişlileri gibi
birbirine sıkışmış, dönmeyi unutmuş, yalnızca birbirini öğütüyordu. Dakikalar,
işkence edercesine damla damla sızıyordu. Her saniye bir öncekinden daha ağır,
her nefes daha da yüzeysel, her düşünce ötekinden daha dağınıktı. Sanki ölüm,
bu coğrafyada sadece bir son değil, uzun soluklu bir bekleyişti. Bir ihtimalin
kıyısında volta atan, adı henüz konulmamış ürkütücü bir hayaletti.
Bileklerimi
sıkan paslı kelepçeler tenimi derinlemesine kesmiş, etimi kavrayarak kemiğimin
tozunu yutmuştu. Demir, bedenimin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş; kanımla
kardeş olmuş, acıyla dans eden zehirli bir yılan gibi kollarımı sarmalamıştı.
Ayak bileklerimdeki prangalar öylesine ağırdı ki insan adımlarının nasıl
atıldığını, koşmanın ne anlama geldiğini, bir başkasına sarılmak için iki
ayağın üzerinde dimdik durmanın nasıl bir duygu olduğunu tamamen unutmuştum.
Toprak, çamur, kan ve pas kokan zemin, sırtıma serilmiş soğuk bir kefen gibi
uzanıyordu.
Her
şey, hafızamın yanmış ve kırılmış bir karesi gibi bulanıktı. Renkler tamamen
solmuş, sesler derin bir boşlukta boğulmuş, en güzel hatıralarım bile
küflenmişti. Vücudum artık irademe ait değildi; karanlık bir kâbusun ortasında,
tanımadığım bir başkasının bedeninde tutsak kalmış gibiydim.
Ellerim...
Bir zamanlar şanlı bir silahı kavrayan, bir zamanlar sevdiğim kadının ince
beline sarılan, bir zamanlar iki minik bebeği güvenle kucağına alan o ellerim,
şimdi öylece asılı duruyordu. Kelepçelerin esaretinde cansız, renksiz ve
tamamen anlamsızdılar.
Göğsüm,
aldığım her solukta sönmeyen bir yangın yerine dönüyordu. Ciğerlerime dolan
hava keskin bir bıçak gibi batıyor, her nefes alışımda varlığımdan bir parça
daha kopuyor, her verişimde ruhum toprağa karışıyordu. Kalbim durmuş değildi;
fakat kafese kapatılmış vahşi bir mahkûm gibi demir parmaklıklara tüm gücüyle
vurarak "Çıkar beni buradan, artık yeter" diye haykırıyordu.
Damarlarıma
enjekte ettikleri zehrin adını bilmiyordum. Belki kimyasal bir ilaç, belki
korkunç bir zehir, belki de insanoğlunun bir diğerine yapabileceği en büyük
ihanetin şırınga ucunda somutlaşmış haliydi. Sıvı tenime ilk değdiğinde,
göğsümün tam ortasına devasa bir ateş topu düşmüştü. Sanki güneş gökyüzünden
kopmuş, cennetten kovulmuş ve benim çürümüş bedenime hapsolmuştu. Tenim
kavrulmuş, kemiklerim erimiş, kanım kaynama noktasına ulaşmıştı. Ardından o
kavurucu ateş ansızın söndü. Onun yerine öyle bir soğuk çöktü ki bin yıllık bir
buzulun yalnızlığı, bir ölünün son nefesinin buharı ve hayaletin tenine değen
ayaz gibiydi.
Muhtemelen
üçüncü veya dördüncü enjeksiyondu; artık saymayı tamamen bırakmıştım. Sadece
her seferinde dünyanın biraz daha renk kaybettiğini, biraz daha sessizliğe
gömüldüğünü ve gerçekten uzaklaştığını fark ediyordum. Göz kapaklarım bir
geminin yırtılmış yelkeni gibi ağırlaşmış, kapanmaya meyilli bir hal almıştı.
Buna rağmen açık kalmak için büyük bir savaş veriyordum; çünkü kapandıkları an,
bir daha asla uyanamayacağımı biliyordum.
Başım
omuzlarımın üzerinde taşınamayacak kadar ağırlaşıvermişti. Sanki üzerimde
devasa bir dağ taşıyordum. Fakat o dağ bir zamanlar kendi bayrağımı diktiğim,
uğruna destanlar yazdığım vatanımın dağlarıydı. Şimdi ise sırtımda bir hain
gibi ağırlaşmış, bir düşman gibi ezmiş, kaçınılmaz bir kader gibi üzerime
çökmüştü. Boynum bu yükün altında incecik bir dal gibi bükülmüş, her an
kırılacakmış gibi sızlıyordu.
Gözlerimin
son feriyle karanlıkta bir siluet seçtim.
O, bu
zifiri karanlığın içinde tek ışıktı. Ölümün timsali olan bu kampın ortasında
bir hayat kırıntısıydı. Pas ve kan kokan bu cehennemin ortasından, cennet
bahçesinden kopup gelmiş zarif bir çiçek gibiydi. Dağılan saç telleri solgun
yüzüne yapışmıştı. Üzeri kir ve kanla kaplıydı, yüzü sararmış, dudakları
susuzluktan çatlamıştı. Fakat ne olursa olsun o, hâlâ dünyanın en güzel
kadınıydı.
Eyşan.
Bilekleri
benimkiler gibi kalın kelepçelerle demirlenmişti. Başı öne düşmüş, gözleri
kapanmıştı. Nefes alışverişleri düzensiz ve hırıltılıydı. Lakin nefes alıyordu.
İşte bu, benim için dünyadaki tek teselliydi. Onun bu karanlık odadaki varlığı,
bitmek bilmeyen bekleyişimin yegâne umuduydu.
Onu
uzun uzun izledim. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum; belki dakikalar, belki
saatler, belki de bütün bir ömür... Fakat gözlerimi ondan bir an olsun
ayırmıyordum. Çünkü ona baktıkça bu zindandan kurtulacağıma, bir gün yeniden
güneş ışığını göreceğime ve o ipek saçlarını yeniden okşayacağıma inancım
tazeleniyordu.
Ve tam
o anda, o zehirli sıvı bir kez daha damarlarıma enjekte edildi.
Bu defa
ne ateş ne de o dondurucu soğuk geldi. Yalnızca devasa bir ağırlık çöktü
üzerime. Beni beton zemine, beton zemini ise hiçliğin ta merkezine mıhlayan
korkunç bir ağırlıktı bu. Görünmez bir el ensemden tutup başımı suya batırıyor,
bir başka el ise beni oradan çekip alarak alaycı bir fısıltıyla "Daha
bitmedi" diyordu.
"Yeter."
Kulağımda
yankılanan bu sesle birlikte, buzlu bir suyun derinliklerinden çekilip
çıkarılmış gibi nefes nefese kaldım. Başım geriye düşerken, uzaklardan gelen
adım sesleri bilincime saplanıyordu.
Gözlerimi
açtığımda karşılaştığım manzara başka bir zamana aitti.
Bu,
yaşanmamış bir hayatın, tamamlanması engellenen bir kaderin yarım kalmış
destanıydı.
Annem
ölmemişti.
O her
şeyin bittiği felaket hiç yaşanmamıştı. Patlama gerçekleşmemişti. Vatan
hainleri karanlık planlarında başarıya ulaşamamıştı. Annem hâlâ hayattaydı.
Sarı saçları rüzgârda özgürce dalgalanıyor, denizin en derin mavisine benzeyen
gözleri parlıyor ve çocukluğumun en güzel türküsü olan kahkahası kulaklarımda
yankılanıyordu. Evimizin mutfağında sabahın erken saatlerinde çay demleyip
ocağın başına geçer, bana dönerek "Mete, kalk artık oğlum, okula geç
kalacaksın" diye sesleniyordu. Ben ise odamın kapısını aralayıp uyku
sersemi bir sesle "Beş dakika daha anne" diyordum. O da sevgi
dolu gözlerle gülümseyerek "Yok beş dakika daha, hadi kalk artık"
diyordu.
Başımı
yana çevirdiğimde Eyşan'ı gördüm.
Sabahın
şafağını bile hüzne boğan o gün, onu Osman ile birlikte Şırnak’a
göndermemiştik. Çünkü annem yaşıyordu, çünkü o patlama hiç olmamıştı. O
acımasız eller henüz hayatımıza uzanmamıştı. Kader henüz o zalim oyununu
sahnelememişti. Her şey yerli yerindeydi.
Biz
birlikte büyümüştük.
O sarı
saçlı oğlan ile üniformasına sırılsıklam sevdalı o küçük kız... Aynı mahallede,
aynı sokakta, aynı çınar ağacının gölgesinde hayaller kurmuştuk. İlkokulda yan
yana otururduk. Liseye geçtiğimizde sınıflarımız ayrılırdı belki ama ben onu
görmeden geçen bir gün bile bırakmazdım. Teneffüslerde koridorundan geçer,
varlığını hissetmekle yetinirdim. Kütüphanenin en ücra köşesindeki masada
karşılıklı otururduk. O bir matematik sorusuyla boğuşurken ben onu izlemekle
ömrümü tüketirdim.
Kimse
bilmezdi. Belki onun bile haberi olmazken yine ben onu severdim. Belki o da
beni erkenden severdi. Belki de bir başka hayatta, bir başka zamanda, bir başka
gökyüzünün altında, biz yine birbirimizi seçerdik.
O kayıp
yıllar, o hasret dolu geceler, o yalnız sabahlar hiç olmazdı.
Bir
iğne daha battı koluma.
Acı, o
güzel rüyayı paramparça etti.
Öyle
bir acıydı ki ne bir dağ dayanırdı ne bir deniz söndürürdü ne bir gökyüzü
alırdı içine. Öyle bir acıydı ki sadece bir insanın içini değil, bir insanın
hayallerini, umutlarını, hatıralarını da yakıyor, kül ediyor, savuruyordu.
Annem
yoktu.
Patlama
olmuştu.
Annemi
almışlardı.
Eyşan'ı
almışlardı.
O
yıllar hiç yaşanmamıştı.
Biz,
ayrı büyümüştük. Ayrı acı çekmiştik. Ayrı özlemiştik. Ayrı sevmiştik. Ve şimdi,
ayrı yerde, ayrı kelepçelerde, ayrı acılarla kıvranıyorduk.
Gözlerimi
açtım.
Etraf
yine o küf kokan duvarlar, paslı demirler, kan, çamur ve ölümdü. Bileklerim
yine kanıyordu. Prangalar yine ağırdı. Başım yine dönüyordu. Ama bir şey
değişmemişti. Eyşan, yine oradaydı. Bitkin, yorgun, aynı kelepçelerin altında.
Ama vardı. Ve varlığı bu cehennemin tam ortasında, rüyalardan daha gerçek,
hayallerden daha kıymetliydi.
“Uyan,
Bozkurt’un sonu,” dedi, bir ses. Elias Farouq’un sesiydi. İşte o an, gerçekliğe
gözlerimi açtığımı fark ettim. Rüyamdaki o masmavi gökyüzü gitmiş, yerine
Merhamet Kampı’nın nemli, küf kokan tavanı gelmişti. Vücudum, kendi içinde bir
savaşa girmişti; damarlarımda kan değil, sıvılaştırılmış bir acı akıyordu.
Karşımdaki
demir sandalyede Eyşan oturuyordu. Elias, Eyşan’ın arkasında durmuş,
parmaklarını dokunmaya kıyamadığım omzuna bastırıyordu. Bağlı olduğum
sandalyeden bir nebze kurtulmaya, Elias’ın sevdiğim, taptığım canıma
dokunmasına engel olmak istedim.
“Onu
bırak,” diye hırladım. Boğazımdan dökülen ses cam kırıkları gibi pürüzlüydü. “Buranın
bir çıkışı var, köpek. Bırak onu.”
Elias
güldü. Bu, bir celladın kurbanına duyduğu acıma dolu bir gülüştü.
"Umut,"
dedi keyifle, "Sizin için hâlâ tükenmedi mi, Bozkurt?"
Ağzımın
içindeki kanı sola doğru tükürdüm. Gözlerimi Elias’ın o iğrenç, dipsiz kuyulara
benzeyen karanlık gözlerine diktim.
"Umut,"
dedim dişlerimin arasından, her bir kelimenin üzerine basa basa. "Bizim
gibi adamlar için nefes aldığımız sürece bitmez, Elias. O boğazını kendi
ellerimle sıktığımda, o küçümsediğin umudun nasıl bir azaba dönüştüğünü sana
göstereceğim."
Elias’ın
yüzündeki o çarpık gülüş yavaşça silindi. Kibrinin altında yatan o hastalıklı
öfke gün yüzüne çıkmıştı. Elleri Eyşan’ın omuzlarından usulca boynuna, oradan
da ter ve kandan birbirine yapışmış saçlarına kaydı. Kirli parmaklarını onun
saçlarının arasına geçirdiğinde, sandalyeyi yerinden sökmek istercesine bir kez
daha çırpındım.
"Sözler,"
diye fısıldadı Elias, eğilip yüzünü Eyşan’ın yüzüne yaklaştırarak. "Sadece
çaresizlerin sığınağıdır. Bak, komutan... Uğruna dağları yaktığın kadın, benim
cehennemimde esir. Ve sen, sadece zincire vurulmuş bir it gibi havlıyorsun."
Eyşan,
Elias’ın o leş nefesini teninde hissedince irkildi. Zayıf düşmüş bedeni
titredi, yavaşça başını kaldırdı. Göz kapakları zorlanarak aralandığında, o kan
çanağına dönmüş, yorgun gözleri doğrudan benimkileri buldu. Bedenindeki bütün o
tahribata, yüzündeki yara izlerine rağmen bakışlarındaki o boyun eğmez ateşi
gördüm.
"Mete..."
diye fısıldadı çatlamış dudaklarının arasından. Sesi o kadar cılızdı ki, bir
nefesle uçup gidecek gibiydi ama benim için dünyadaki en gürültülü çığlıktı bu.
Yaşıyordu. Direniyordu.
"Buradayım,
güzelim," dedim, sesimi o taş duvarların aksine olabildiğince yumuşak
tutmaya çalışarak. "Buradayım... Sakın korkma."
O an
Elias, aniden Eyşan’ın saçlarına asılıp başını sertçe geriye doğru çekti.
Eyşan’ın boğazından acı dolu, boğuk bir inilti koptuğunda dünyam başıma
yıkıldı. Göğüs kafesim daraldı, damarlarımdaki o sıvılaştırılmış acı yerini saf
bir nefrete bıraktı.
"Bırak
onu dedim sana!" diye kükredim. Sandalyeyle birlikte öne atıldım ama kalın
zincirler beni acımasızca geriye çekti.
"Korkma
mı?" Elias kahkaha attı. Bu ses, duvarlara çarpıp beynimin içinde
yankılandı. "Burada kuralları ben koyarım, Bozkurt! Burada aydınlık yok,
sadece benim karanlığım var."
Boşta
kalan elini yavaşça beline attı. Karanlık odanın zayıf ışığında parlayan soğuk
metal, nefesimi kesti. Silahı çıkardı ve namlunun ucunu ağır ağır Eyşan’ın
şakağına dayadı. Metalin soğukluğu tenine değdiğinde, Eyşan gözlerini sımsıkı
yumdu ama ağlamadı. Dimdik durdu.
Elias
silahın horozunu yavaşça geriye çekerken gözlerini benden bir saniye bile
ayırmadı. "Şimdi oyun başlıyor komutan," dedi tıslayarak.
"Bakalım o dilinden düşürmediğin umut, bu mermi namludan çıktığında da
seninle kalacak mı?"
Kafamı
iki yana sallarken bakışlarım Eyşan’ın gözleri ile şakağına yaslı namlu ucunda
mekik dokuyordu.
"Yapma!
Bırak yapma, bırak!" diye kükredim, boğazım yırtılırcasına. Bileklerimdeki
zincirlere öyle bir asıldım ki, paslı demirin etimi sıyırıp kemiğime
dayandığını hissettim ama zerre fiziksel acı yoktu. Tüm evrenim, tüm
gerçekliğim, o soğuk namlunun ucundaki kadına, Eyşan’a sıkışmıştı.
Elias’ın
dudakları hastalıklı bir zevkle iki yana kıvrıldı ve gözlerimin içine baka
baka, hiç tereddüt etmeden parmağını tetiğe bastı.
O an,
zaman evrenin dokusundan koptu.
Saniyeler
parçalandı, ağırlaştı, havada asılı kaldı. Tetiğin mekanizmayı harekete
geçirdiği o salise, zihnimde yüzyıllar süren bir işkenceye dönüştü. Dünya
durdu. Kalbimin göğüs kafesime attığı o son çaresiz tekme, damarlarımdaki tüm
kanı dondurdu. Sadece bir saniyenin onda biri kadar bir sürede; Eyşan’ın toprak
kahvesi gözlerindeki o isyankâr ışığın ebediyen söndüğünü, yüzünün göğsüne
doğru eğildiğini gördüm sanki.
Ruhum,
etimden acımasızca pençelenerek sökülüp alındı; geriye sadece içi boşalmış bir
enkaz kaldı. Ciğerlerime çektiğim nefes, binlerce cam kırığı gibi boğazımı
parçaladı. Onu kaybetme düşüncesi... Bu sadece sıradan bir ölüm korkusu
değildi; beynimin kıvrımlarına asit gibi dökülen, beni diri diri cehenneme
gömen mutlak bir kıyametti. Gözlerimin önünde beliren o dipsiz hiçlik dünyamı
başıma yıkmakla kalmadı, dünyamı tamamen yok etti. O tetiğin geriye düştüğü an
benim de içimdeki umut, ışık ve geriye kalan son insanlık kırıntısı zifiri bir
uçuruma yuvarlandı.
Fakat
beklediğim o sağır edici patlama, o ölümcül ve kanlı gürültü gelmedi.
Karanlık
ve rutubetli odada yankılanan tek şey, soğuk, tiz ve alaycı bir tık sesi oldu.
Şarjör
boştu.
Elias,
namluyu yavaşça, adeta yarattığı bu psikolojik yıkımın tadını çıkara çıkara
Eyşan’ın şakağından geri çekti. Yüzündeki o şeytani tebessüm, iğrenç bir zafer
maskesi gibi yerine oturmuştu. Gözlerimi kırpamıyordum bile. Göğsüm,
ciğerlerime yetmeyen kesik kesik nefeslerle inip kalkarken Elias'ın bakışları,
paramparça olmuş ruhumun enkazında geziniyordu.
"Ölümü
bu kadar kolay mı sandın, Bozkurt?" dedi. Sesi bir fısıltıydı ama o
karanlık odanın duvarlarına çarpıp bir balyoz gibi üzerime çöktü.
Silah
patlamamıştı. Eyşan hâlâ oradaydı, başı dikti, hâlâ nefes alıyordu; ama ben
nefes alamıyordum. Elias tetiği boşa düşürerek canımızı almamış olabilirdi ama
zihnimin içinde onu çoktan öldürmüş ve beni o kanlı mezarın içine gömmüştü. Onu
gerçekten kaybetmenin o zehirli kara lekesi ruhuma bulaşmıştı bir kere ve
hiçbir şey bu karanlığı temizlemeye yetmeyecekti.
Elias’ın
o iğrenç kahkahası, odanın rutubetli duvarlarında hastalıklı bir melodi gibi
yankılandı. Silahın namlusunu, namlunun ezdiği dağınık toprak saçların
üzerinden yavaşça çekerken, gözleri benim tükenmişliğimden besleniyordu. Bir
canavarın kan içerek doyması gibi, ruhumun gözlerinin önünde paramparça oluşunu
izlemek onu adeta sarhoş etmişti.
Elias,
ağır adımlarla elindeki silahı beline takarken bulunduğumuz yerden çıkarken
benim bakışlarım yerde takılı kalmıştı. Paslı demir kapının tok bir gürültüyle
kapanması ve hemen ardından ağır sürgülerin çekilme sesi, zihnimdeki o sağır
edici hiçliği bıçak gibi kesti. Elias gitmişti ama odada bıraktığı o zehirli
kan ve ölüm kokan karanlık, üzerimize serilmiş kurşundan bir kefen gibi
boğucuydu.
Bakışlarım
hâlâ yerde, beton zemindeki çatlaklarda donup kalmıştı. Göğüs kafesim her inip
kalktığında, ciğerlerime hava değil, binlerce cam kırığı doluyordu sanki. O
'tık' sesi... O boşluğa düşen tetiğin sesi aklımdan çıkmıyordu. Zihnim, o bir
saniyelik cehennemde asılı kalmıştı.
Zincirlerin
paslı halkaları etimi keserken, kendimi o katatonik enkazdan koparmaya
zorladım. Boynumdaki kaslar gerilerek başımı yavaşça, korkarak kaldırdım.
Eyşan...
Gözleri
donukça bana bakarken gözlerimin puslandığını fark ettim. Gözlerimi kırpmadan
ona bakmaya devam ederken sol gözümden akan yaş hızla yanağıma doğru süzüldü. O
tek damla yaş sadece korkumun değil, ruhumda açılan o dipsiz uçurumun sessiz
bir feryadıydı. Yanağımdan süzülüp çeneme inerken, içimde koca bir dağın yerle
bir olduğunu hissediyordum.
Eyşan’ın
donuk bakışları ağır ağır netleşip doğrudan yanağımdan süzülen o yaşa
odaklandığında, omuzları aniden koptuğu o şokun etkisiyle sarsılmaya başladı.
Sanki ciğerlerindeki zehri, o dondurucu saniyenin dehşetini kusmak istiyordu.
Sonra, o taş duvarları bile kanatacak, insanın iliklerini donduran o ilk
hıçkırık döküldü dudaklarından. Başını öne eğdi, çenesini göğsüne bastırdı ve
karanlık odanın içinde, o güne kadar ondan hiç duymadığım, bütün hücrelerimi
lime lime eden bir ağlama krizine teslim oldu.
Bir
askerin, bir komutanın, yenilmez sandığım o kadının yıkılışıydı bu.
Delirecektim.
Bileklerimi saran zincirlere öyle bir asıldım ki kollarımın omuzlarımdan
koptuğunu hissettim. Onu göğsüme basıp "Geçti, bitti" diyememek, o
dağılmış saçlarını okşayamamak, benim için Elias'ın namlusundan çıkacak
binlerce kurşundan daha ağır, daha ölümcüldü.
"Ağlama..."
Sesim, onun acı dolu hıçkırıklarına karışırken parçalanıyordu. "Lütfen...
Yalvarırım yapma. Ağlama, ne olur... Çözemiyorum, gelemiyorum. Seni bu
cehennemden çıkartamıyorum, yalvarırım ağlama!" Kelimelerim havada asılı
kalıyor, onun o derin, sarsılmaz sandığım ruhunda açılan yarayı kapatmaya
yetmiyordu. Gözyaşları, yanağındaki yara izinin üzerinden süzülüp karanlık
betona damlıyordu.
Tam o
an, odanın zifiri köşelerinden birinde, ağır ve paslı bir inilti duyuldu.
Sesin
geldiği yönde, karanlığa gömülmüş bir silüet yavaşça kıpırdadı. Tok bir zincir
şakırtısı sessizliği bıçak gibi kesti. Başını göğsüne düşürmüş, baygın haldeki
beden, derin, hırıltılı bir nefes alarak öksürmeye başladı.
Selçuk.
Kesik
kesik, ciğerlerindeki kanı ve rutubeti atmaya çalışırcasına öksürdü. Sonra
başını ağır ağır yukarı kaldırdı. Bilinci yavaş yavaş o karanlık kuyu dibinden
yüzeye çıkarken, odada yankılanan o acı dolu, çaresiz hıçkırıkları duyduğu an
bedeni birden kaskatı kesildi.
Şişmiş,
kan ve çamur içinde kalmış yüzüne rağmen, gözlerini zar zor araladığında o
tanıdık, keskin bakışları anında odanın karanlığını delip geçti. Zihni hızla
toparlanıyordu. Eyşan’ı, sandalyede hıçkırıklara boğulmuş bir şekilde görmek,
Selçuk'un yüzündeki o sersemlemiş ifadeyi saniyesinde sildi; yerini saf,
karanlık bir dehşete bıraktı.
Bakışlarımı
ondan alamıyordum. Çünkü onun bu hali, benim içimdeki fırtınayı dindirmiyor,
tam tersine büyütüyordu. Onun bu hali, bana kendi çaresizliğimi, kendi
zincirlerimi, kendi yetersizliğimi haykırıyordu.
"Selçuk,"
dedim. Sesim, bir fısıltıdan farksızdı. Ama duydu. Gözlerini Eyşan’dan alamadı
ama omuzları hafifçe titredi. "Selçuk, bak bana."
Yavaşça,
sanki gözlerini Eyşan’dan koparmak için binlerce yıllık bir ağırlığı kaldırması
gerekiyormuş gibi yüzünü bana çevirdi. Gözlerim gözlerine değdi. Gözlerinin
derinliğinde, o bitkin, yorgun, kan çanağına dönmüş bakışların tam ortasında,
bir şey gördüm.
Suçluluk.
Öyle
bir suçluluktu ki sadece bir insanın ruhunu değil, bir insanın geçmişini,
geleceğini, anılarını, hayallerini, umutlarını da zehirlerdi. Onun gözlerinde
yıllar önce gözlerinin önünde ölen bir kadın vardı. O kadının çığlığı, hâlâ
kulaklarındaydı. O kadının kanı, hâlâ ellerindeydi. O kadının yarım kalan
duası, hâlâ dudaklarındaydı.
Ve
şimdi, aynı gözlerle, bir başka kadının yıkılışını izliyordu. Eyşan'ın.
"Ben..."
dedi, çatlamış dudaklarının arasından. Sesi öyle parçalanmıştı ki anlamak için
nefesimi tuttum. "Ben buna mecburdum. Bebeklerinizin doğduğunu o piçten
öğrendim. Onlara karşılık sizin canınız dedi, buna mecburdum."
Gözleri,
yere düştü. Kaçamadı benden. Kaçamazdı. Çünkü gerçek, onun gözlerinde saklıydı.
Suç, onun bakışlarında yazılıydı. Pişmanlık, onun iç çekişinde fısıldanıyordu.
Onu
suçlayabilir miydim? Belki evet. Çünkü o aramıştı. O çağırmıştı. O, Elias’ların
elinde, işkence altında, belki de kırılmıştı. Ama sonunda, o telefonu aramıştı.
Eyşan'ı aramıştı. Bizi bu tuzağa düşürmüştü.
Ama
aynı zamanda onun yerinde ben olsaydım, ne yapardım? On iki gün boyunca işkence
görüp ölümün kıyısında bir umut ışığı gördüğümde o ışığa uzanmaz mıydım?
İntikamı, kurtuluşu, belki de son bir çığlığı haykırmaz mıydım? Bilmiyordum.
Bilmiyordum çünkü henüz o karanlık kuyunun dibinde diz çökmemiştim. Ama Selçuk
çökmüştü.
Hem de
defalarca.
Dudağını
ısırdı. Kan aktı. Dudaklarının kenarından süzülen kızıl damla çenesine, oradan
boynuna, oradan yırtık yakasının altına doğru süzüldü. O kan, onun bedeninden
kopan son parçaydı belki de.
"Özür
dilerim," dedi, fısıltıyla. "Özür dilerim, Mete."
Adımı
söyleyişi, bir bıçak gibi saplandı göğsüme. Çünkü onun ağzından dökülen
kelimeler sadece bir özür değildi. Bir itiraftı. Bir teslimiyetti. İkimiz de
biliyorduk.
Asena
Gündüz, bu felaketin en büyük mimarıydı.
Ama
Selçuk, bu hikâyenin en masum olanıydı.
Belki
de Selçuk olmasaydı Elias bizi başka bir yoldan, başka bir tuzakla, belki de
daha kanlısıyla yakalayacaktı. Kim bilir? Kim bilir, belki de bu kaçınılmazdı.
Belki de kader, en başından beri bizi bu ana, bu geceye, bu karanlığa
hazırlıyordu.
Gözlerim,
ondan ayrılıp Eyşan'a doğru kaydı. O hâlâ ağlıyordu. Omuzları titriyor,
hıçkırıkları boğazında düğümleniyor, dışarı vurmamak için kendini parçalıyordu.
Onun bu hali, Selçuk'un çaresizliğinden daha ağırdı. Selçuk da onu görüyordu.
Benim bakışlarımı takip etmiş, Eyşan'ın o iki büklüm, yıkılmış, paramparça
olmuş halini görmüştü. Ve o an, yüzünde bir şey daha değişti. Suçluluğun,
pişmanlığın, çaresizliğin ötesinde, bir şey daha belirdi.
Acı.
Öyle
bir acıydı ki tarif edilemezdi. Öyle bir acıydı ki ancak bir insanın uğruna
ölmeye yemin ettiği bir dostunu, kendi elleriyle ateşe atarken hissettiği acıya
benzerdi. Belki de aynıydı. Belki de tıpatıp aynıydı.
Dudakları
titredi. Gözlerinin kenarında biriken yaş, ağır ağır, bir kayanın üzerinden
süzülen yağmur damlası gibi, yavaşça süzüldü yanağına.
“Özür
dilerim,” dedi, Selçuk ağlamaya devam ederken. “Özür dilerim Eyşan. Özür
dilerim kardeşim.”
Başımı
kaldırdım.
Tavanı
olmayan dört duvardan üzerimize yıldızlar yağıyordu.
“Suçlu
değilsin,” diyen Eyşan’ın cümlesini işittim. Başım ağırca indiğinde Eyşan’ın
gözlerine daldı. “Tarihin tekerrürü üzerimize yıkıldı.”
Eyşan'ın
fısıltısı, odanın kan ve pas kokan havasında zehirli bir sarmaşık gibi dolandı.
Ama o cümlenin ağırlığı henüz yere çökmeden önce, gecenin o boğucu sessizliğini
yırtan ince, çok cılız bir ses duyuldu.
Sürekli,
ritmik ve mekanik bir tık... tık... tık...
Eyşan’ın
bakışları bir anda beni bulduğunda gözlerindeki o donuklaşmış toprak, aniden
buz gibi bir berraklığa kavuştu. Hıçkırıkları bıçak gibi kesilmiş, saniyeler
içindeki o dağılmış kadın gitmiş, yerine namlusuna mermi sürülmüş bir asker
gelmişti.
Benim
ciğerlerimdeki o zehirli hava bir anda dışarı atıldı. Zincirlerimin acısını
unutmuştum.
"Tarih..."
dedim, sesim az önceki o kahrolmuş adamdan fersah fersah uzak, tehlikeli ve
ölümcül bir fısıltıya dönüşerek. Gözlerimi yavaşça Selçuk'a çevirdim.
"...bazen kuralları bizim koyduğumuzu unutur.”
Selçuk'un
yaşlı gözleri irileşti. Omuzlarındaki o ezik çaresizlik, bir askerin zihinsel
uyanışıyla yer değiştirmeye başlamıştı. Elias, sadece bir kurdu kafese
koyduğunu sanıyordu ama koca bir sürüyü kendi cehennemine davet ettiğinden
habersizdi.
15
Aralık 2022 / Şırnak
Yazar,
Ağzından
Üç gün.
Yetmiş
iki saat. Dört bin üç yüz yirmi dakika. İki yüz elli dokuz bin iki yüz saniye.
Her
saniyesi, bir öncekinden artık daha ağır, daha boğucu, daha dayanılmazdı.
Zaman, burada, Şırnak'ın soğuk beton duvarlarının arasında farklı akıyordu.
Sanki birisi saatin akrebini sökmüş, yelkovanına ağırlık bağlamış, her tik
takta bir taş daha koymuştu omuzlarına. Dakikalar, saatlere; saatler, günlere;
günler, ömürlere dönüşüyordu.
Ve o üç
gün boyunca, tek bir haber bile gelmemişti.
Ne
telefon çalmıştı ne telsiz sesi yükselmişti ne de bir kapı aralanıp içeriye
umut taşıyan bir haberci girmişti. Sessizlik artık kulakları sağır ediyor,
ciğerleri dolduruyor, ruhu çürütüyordu. Sanki dünya, o iki nefesi yutmuş,
onları var olmamış gibi kabul etmiş, geriye sadece bekleyenleri bırakmıştı.
Hayalet
Ekibi, o ilk geceden sonra saha ekibinden gelen konumları araştırmaya
başlamıştı. Çilingir, Selami, Giz, Kıyam... Her biri, kendi cephesinde
savaşıyordu. Kimi haritaları tarıyor, kimi izleri sürüyor, kimi eski istihbarat
ağlarını harekete geçiriyordu.
Koordinasyon
Merkezi, üç gündür hiç uyumamıştı. Işıkları hiç sönmemiş, masaların üzerindeki
haritalar hiç kaldırılmamış, telefonlar hiç susmamıştı. Caner, gözlerinin
altındaki mor halkalarla, bir hayalet gibi dolanıyordu odada. Saçları dağınık,
sakalı uzamış, bakışları cam gibiydi. Ama yine de ayaktaydı. Ayakta kalmak
zorundaydı. Çünkü o, bu bekleyişin en ön saflarındaydı.
Osman
ve Kubilay, Güvercin Timi'nin geri kalanıyla birlikte, her ihtimale karşı hazır
bekliyordu. Silahlar temizlenmiş, mühimmat sayılmış, araçların motorları her an
çalışacak gibi bekletilmişti. Ama bir emir gelmiyordu. Tuğgeneral Fikret
Yıldırım, her sabah Koordinasyon Merkezi'ne uğruyor, aynı soruyu soruyor ve
aynı cevabı alıyordu: "Henüz yok, komutanım."
Revir
ise bu üç günün biraz daha olsa hafifletilmiş yükünü taşıyordu.
Alparslan
Çakır, sırtını sedyenin başlığına yaslamıştı. Beli, yastıkların arasına
sıkıştırılmış, başı hafifçe öne eğilmişti. Gözleri yarı kapalıydı, kirpikleri
yorgunluktan birbirine yapışmıştı. Ama kolları, öyle boşta durmuyordu. İki
minik can, onun göğsünde, kalbinin tam üzerinde, birer kuş gibi kıvrılmıştı.
Bilge
Kaan ve Toprak Luna.
Üç
gündür, bebekler revirden çıkmamıştı. Cemile, Ayda ve Alev, nöbetleşe onlara
bakıyor, Ümit’in getirdiği süt anne ile beslenmelerini sağlıyor, altlarını
değiştiriyor, uyutuyordu. Ama en çok, dedelerinin kucağında huzur buluyorlardı.
Sanki o yaşlı, yorgun, kırık kalbin atışları, onlara bir ninni gibi geliyordu.
Sanki o göğsün inip kalkışı, dünyanın en güvenli limanıydı.
Alparslan
Çakır, bir an için gözlerini kırpıştırdı ve yanındaki sandalyede oturan Alev’e
ve Hümeyra Çakır’a baktı.
“Çocukları
alın, kalkmak istiyorum artık.”
Alev,
tereddütle Hümeyra Çakır’a baktı fakat ayağa da kalkmıştı. Hümeyra, Toprak
Luna’yı kucağına alırken Alev’de Bilge Kaan’ı Alparslan Çakır’ın kolundan aldı.
Alparslan Çakır, yavaşça olduğu yerden doğrulurken kapının yanındaki Kartal,
hızla Alparslan Çakır’ın yanına yaklaştı. Alparslan Çakır, Kartal'ın bileğine
tutunarak ayağa kalktı. Bacakları, üç günlük yataklığın ağırlığını taşımakta
zorlanıyordu. Dizleri hafifçe titredi, beline bir sancı saplandı. Ama dişlerini
sıktı. Burada, bu revirde, yatakta yatarak hiçbir şey çözemeyeceğini biliyordu.
Torunlarını kucağına almak, onların kokusunu içine çekmek, bir nebze olsun
dayanma gücü vermişti. Ama şimdi, ayakta durma zamanıydı.
“Neredeler?”
diye sordu, Kartal’a.
Kartal,
Alparslan'ın titremesini hissetti. Eliyle, onun dirseğini kavradı, hafifçe
destek oldu. "Albayım," dedi, sesi alçak ve saygılıydı. "Biraz
daha dinlenseniz iyi olur. Vücudunuz henüz toparlanmadı."
Alparslan,
başını iki yana salladı. "Dinlenmek," dedi, sesi hâlâ kısık ama
kararlıydı. "Ben dinleneli üç gün oldu, Kartal. Oğlum ve kızım, bir
düşmanın elinde can çekişirken, benim dinlenmeye hakkım yok. Şimdi söyle, ekip
nerede?”
“Eyşan’ın
ve Mete’nin odasında, evinde ve temasa geçtikleri her yerde iz arıyorlar.
Fikret Tuğgeneral belki bir ipucu bırakmışlardır dedi,” diye sıraladı hızla,
Kartal.
Alparslan
Çakır, gözlerini, odanın diğer ucuna çevirdi. Hümeyra, kucağında Toprak Luna
ile, Alev ise Bilge Kaan'ı kollarında sımsıkı tutuyordu. İkisi de ona
bakıyordu. İkisinin de gözlerinde aynı soru vardı: "Ne
yapacaksın?"
Alparslan,
derin bir nefes aldı. "Ben koordinasyon merkezine gidiyorum," dedi.
"Siz burada kalın. Bebeklere bakın."
Hümeyra,
bir adım attı öne. "Alparslan," dedi, sesi sakin ama içinde bir uyarı
barındırarak. "Daha yeni ayağa kalktın. Ümit, kesinlikle dinlenmen
gerektiğini söyledi."
"Ümit,
iyi bir doktor," dedi Alparslan, dudaklarının kenarında hafif, buruk bir
gülümsemeyle. "Ama benim derdime deva değil, Hümeyra. Benim derdime deva,
oğlumun ve kızımın haberidir. Ve o haber, koordinasyon merkezine gelecek. Orada
olmalıyım."
Hümeyra,
bir an için sustu. Kocasının gözlerine baktı. O gözlerde, eski Alparslan'ı
gördü. Dağların komutanını. Vazgeçmeyen, pes etmeyen, dimdik duran adamı.
Başını ağır ağır, onaylarcasına salladı.
"Peki,"
dedi. "Ama Kartal'ı yanından ayırma. Ve söz ver, kendini fazla
zorlamayacaksın."
Alparslan,
başını salladı. "Söz veriyorum."
Arkasını
döndü. Kartal, hâlâ dirseğini tutuyordu. Birlikte, revir kapısına doğru
yürüdüler. Her adım, Alparslan için bir zaferdi. Her adım, oğluna ve kızına bir
adım daha yaklaşmaktı.
Revirin
ağır havasından çıkıp koridorun serinliğine adım atan Alparslan Çakır,
Kartal’ın desteğiyle hayata ve mücadelesine yeniden tutunurken; taburun diğer
ucunda, Eyşan ve Mete’nin odasında zaman adeta donmuştu.
Oda, üç
günlük aramanın ve gerginliğin izlerini taşıyordu. Dağıtılmış dosyalar,
sandalyelerden sarkan evraklar ve havada asılı kalan toz bulutu… Osman ile
Kubilay, odanın köşesindeki kilitli metal dolabın önünde çömelmiş vaziyette,
her bir kâğıt parçasını titizlikle inceliyorlardı. Osman’ın parmakları,
yılların askeri tecrübesiyle en kalın klasörlerin arasına uzandı. Toz basmış
kapağı araladıktan sonra, içinden sararmış, üzerinde "GİZLİ - KİŞİYE
ÖZEL" ibaresi bulunan kalın bir zarf çekti.
Zarfın
kapağını aralayıp içindeki evrakları çıkardıklarında, ikisinin de nefesi
kesildi. Sayfaların üzerinde, Güvercin Timi’nin adeta birer gölgesi olan gizli
bir yapılanmanın detayları yazıyordu. Bu, Güvercin Timi’nin yedek ekibiydi.
Mete’nin bizzat eğittiği, Eyşan’ın ise en ince detayına kadar inceleyip seçtiği
kişilerden oluşan bu hayalet kadro, taburdaki üst kademelerin kısmen haberdar
olduğu ama varlıkları resmi kayıtlardan ve operasyonel haritalardan tamamen
gizlenen ultra gizli bir birimdi. Varlıkları biliniyordu ancak ne bir künyeleri
ne de en son nerede konuşlandıklarına dair tek bir iz vardı.
Osman'ın
parmağı, sayfalardaki bir tarihe takıldı. "10 Aralık," dedi, sesi
şaşkınlıkla çatallanarak. "Bu ekip, 10 Aralık'ta gizli bir göreve
gönderilmiş. Ne görevi olduğu yazmıyor. Ama altında bir not var..."
Eğildi,
okumak için gözlerini kıstı. "Emir Komuta: Güvercin Timi Komutanı Yüzbaşı
Asena Eyşan Çakır. Görev: Suqaylabiyah Ormanları'nda keşif ve iz sürme. Ek not:
Sinyal alıcının aktifleşme kodu, ancak Mete Mert Çakır'ın sol ayak bileğinin ön
tendonuna operasyonel olarak yerleştirilen çipin aktifleşmesiyle devreye
girecektir."
Kubilay'ın
gözleri büyüdü. "Ne çipi?"
Osman,
başını iki yana salladı. "Bilmiyorum. Ama Mete'nin o gün hastaneye
gittiğini biliyorum. Soğuk algınlığı deyip geçiştirmişlerdi ama ayak bileğinin
üzerine zor basıyordu."
Tam o
sırada, koridordan Koordinasyon Merkezi'ne doğru keskin bir telefon zili
yükseldi.
Osman
elindeki o kritik evrakı parmaklarının arasında sımsıkı tuttuğu gibi ayağa
fırladı. Kubilay ile birlikte saniyeler içinde odadan çıkıp adeta koşturarak
Koordinasyon Merkezi'ne geçtiler. O sırada koordinasyon merkezindeki Caner,
telefonun çalmasıyla masaya atılmıştı. Yüzündeki bitkinlik, bir anda buz gibi
bir uyanıklığa dönüştü. Ahizeyi kaptı, kulağına götürdü. Ama karşıdan gelen
ses, beklediği gibi Giz ya da Kıyam değildi.
Tanımadığı,
tok ve soğuk bir ses, hattın öbür ucundan meydan okurcasına fısıldadı:
"Güvercin'in
size bıraktığı bir selam var, Zirve."
Caner'in
nefesi kesildi. "Kimsin sen?"
Ama
karşı taraf konuşmaya devam etti, sanki Caner'in sorusunu duymamış gibi.
"Yüzbaşı Asena Eyşan Çakır, aldığı her kararda bir iz bırakır. Ama bazen o
iz, en yakınındakilerin bile göremediği yerde saklıdır."
Hat,
aniden kapandı. Caner, ahizeyi elinde öylece tuttu. Birkaç saniye boyunca nefes
almadı. Sonra, odadaki teknisyene döndü.
"Konumu
bul!"
Teknisyenin
parmakları klavyede gezindi. Ekran, birkaç saniye içinde bir konum ve bir notla
parladı. Teknisyen, yutkunarak okudu;
"Komutanım...
Hat kapandı ama bir veri paketi düşmüş. Konum: İran’da bulunan bir eski fabrika
fakat arşivimizde bu yerin tam olarak bir resmi adı yok. Altında bir not
var..."
Caner,
teknisyenin omzunun üzerinden ekrana baktı. Notu kendi okudu. Gözleri,
satırlarda gezinirken odanın gerilimi katlanıyordu.
"10
Aralık 2022 - Görev emri: Güvercin Timi Komutanı Yüzbaşı Asena Eyşan Çakır,
Güvercin Timi'nin yedek ekibini Suqaylabiyah Ormanları'nda keşif ve iz sürmeye
göndermiştir. Bu emrin altında, yine 10 Aralık 2022 tarihinde Mete Mert
Çakır'ın sol ayak bileğinin ön tendonuna yerleştirilen sinyal alıcısının
aktifleşme kodunun, yedek ekibe verildiği not edilmiştir. Ekibin görevi, Mete
Mert Çakır'ın sinyalini takip ederek kampın yerini tespit etmek ve konumu acil
kodla merkeze iletmektir. Veriler, üç gündür aynı konumda sabit kaldığı için
acil koduyla gönderilmiştir."
Caner,
notu okuduktan sonra başını kaldırdı. Gözleri, odada toplanmış olan Güvercin
Timi’ne ve Selami’ye baktı. Hepsi de aynı gerçeği anlamıştı.
"Mete'nin
ayağına," dedi Caner, sesi fısıltıdan farksızdı, "bir sinyal alıcısı
takılmış. Ve Eyşan, bunu bize söylemeden, kendi yedek ekibini görevlendirmiş.
Onlar, üç gündür o sinyali takip ediyorlar."
O
sırada koordinasyon merkezinin kapısı açıldı. Odadaki herkes başını çevirdi.
Alparslan Çakır ve Kartal girdi. Alparslan'ın yüzü, üç günlük yokluğun ve
çaresizliğin izlerini taşıyordu. Saçları dağınık, gözlerinin altı mor, çenesi
dikti. Ama bakışları, eski Alparslan'dı.
"Neler
oluyor, bir haber mi var?" diye sordu. Sesi kısık ama otoritesini
kaybetmemişti.
Caner,
hızla babasına döndü. Elindeki evrakı masaya bıraktı, parmağıyla haritadaki
noktayı gösterdi.
"Mete'nin
sol ayağına sinyal alıcısı yerleştirilmiş. Eyşan ile daha önceden planlamışlar.
Güvercin Timi'nin yedek timini görevlendirmiş, onlar üç gündür sinyali takip
ediyor. Konum, İran'da terk edilmiş bir fabrikayı gösteriyor."
Alparslan
Çakır, Caner'in anlattıklarını dinlerken yüzünde hiçbir ifade belirmedi. Ne bir
şaşkınlık vardı ne sevinç ne de korku. Sadece soğuk, o yılların savaş
meydanlarında yoğrulmuş bakışı. Gözleri, haritadaki noktaya takıldı. Birkaç
saniye boyunca öylece durdu, sanki o noktayı hafızasına kazıyor, oraya giden
her bir yolu, her bir virajı, her bir tehlikeyi hesaplıyordu.
Alparslan'ın
çenesi havaya kalktı. Yüzünde hâlâ hiçbir ifade yoktu. Ama gözlerinde, üç gün
önce lojmanda sönen o ateş, yeniden yanıyordu. Öyle bir ateşti ki, oda birden
ısındı sanki. Öyle bir ateşti ki, herkesin omuzları dikleşti, nefesleri
derinleşti.
"Derhal
küçük bir ekiple yola çıkın. Takviye ekip sizin yerleşmenizden hemen sonra
gönderilecek." Sesi, odaya bir kaya gibi düştü. Ağır, keskin ve geri
dönüşü olmayan bir emirdi bu. Kimsenin itiraz edemeyeceği, kimsenin
sorgulayamayacağı bir komut. "Konum, Merhamet Kampı'nı gösteriyor."
Alparslan,
parmağını haritanın üzerindeki o kırmızı noktaya bastırdı. Parmak ucu, kâğıdı
ezecek kadar sertti. Sanki oraya dokunarak, oğluna ve kızına ulaşmaya
çalışıyordu.
"O
kampı yerle bir edeceksiniz. Bozkurt'u ve Güvercin'i oradan çıkaracaksınız. Kim
ne derse desin ne olursa olsun. Benim oğlumu ve kızımı, o cehennemin içinden
sağ salim çıkarın."
15
Aralık 2022 tarihinde o koordinatlara ulaştıkları andan itibaren geçen kırk
sekiz saat, ömürlerinin en uzun iki yılı gibi geçmişti. Çoktan sınırın öbür
tarafına varan Caner, Çilingir, Selami, Ahmet ve Osman'dan oluşan beş kişilik
ekip, doğru anı kollamak için bekliyorlardı.
Zaman,
bu coğrafyada sanki donmuştu; soludukları keskin ayaz ciğerlerini yakıyor,
üzerlerine örttükleri koyu renkli gizlenme örtüleri üzerindeki kırağı yavaşça
buz tutuyordu. İki gün boyunca o ıssız tepenin ardında, rüzgârın uğultusuna
karışan nefeslerini bile kontrol ederek kampın hareketliliğini izlemişlerdi. Ne
bir ateş yakabilmişlerdi ne de rahat bir nefes alabilmişlerdi; her saniye,
karşı tarafın olası bir hamlesini ya da erken bir baskın ihtimalini tartmakla
geçmişti.
Ve
şimdi, o kırk sekiz saatin sonunda, her şeyi bitirecek o son beş saate
giriyorlardı.
-5 SAAT ÖNCE-
17
Aralık 2022 / Merhamet Kampı, İran
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Beni Hatırla, Nazan Öncel
Bir
intikamı planlamak, kumaşa atılmak için hazırlanan iğne ve ipliğe benzerdi.
Bir
nakış ustası, kumaşın ilmek ilmek dokunmasını sabırla bekler, renkleri
birbirine geçirir her dikişin yerini titizlikle hesap ederdi. Biz de o karanlık
yolun haritasını öyle çizmiştik. Fakat her bir düğüm, her bir ilmek ruhumuzun
en derinindeki yaralardan söküp aldığımız ipliklerle örülmüştü.
Ben
içimdeki intikam ateşiyle yanarken zihnimin buz tutmuş dehlizlerinde attığım
her adım, kınına sığmayan keskin bir kılıcın teni sıyırışı gibi yankılanıyordu.
Bedenimin her zerresine işleyen o soğuk ve amansız kararlılık nefes alışımı
bile düzenliyordu. Düşündüğüm her şey, hissettiğim her acı, yaşadığım her
kayıp, o intikam dokusunun bir parçası olmuştu.
Bir
asker olarak yürüdüğüm o yolların, kaskatı nizamın ve demir disiplinin çok
ötesinde olduğunu bilirdim. Bazen dönüşü olmayan, puslu ve haritasız bir
cehennem olacağını düşünürdüm. Lakin ne zaman bir çıkmazın eşiğine gelsem
kaderin o sinsi kancasına takılır, her seferinde o kanlı yollardan yine kendi
ayaklarımla geri dönmek zorunda kalırdım. Geri dönüşlerim her defasında ruhuma
vurulan daha derin bir pranga, açılan daha taze bir yara olurdu.
Huzuru
bulduğumu sandığım, evlatlarımı ilk kez göğsüme bastığım o gün, ardımda
bıraktığım o karanlık döngü yakamı bıraktı sanmıştım. Fakat hayat, bana bir kez
daha aynı acımasız kumaşı uzattı. Elime zorla tutuşturulan o iğne ve iplikle
kanlı nakışıma geri döneceğim gün tarihler, 5 Aralık 2022'yi gösterecekti.
"Selçuk'u
kaçırmışlar Eyşan,” dedi Mete. "Mimba, Alperen ile onun kaza yapmasına
sebep olduktan sonra kaçırmış. Alev ve Çilingir, Hayalet Ekibiyle
kaçırıldıkları yere gittiklerinde sadece Alperen'i bulmuşlar. Alev, Caner'e
döndüklerinde bir zarf vermiş. Sana yazılmış bir mektup varmış."
"Mektup
nerede?" diye sordum, sesim şaşırtıcı derecede sakin çıktı.
Mete,
cebinden katlanmış bir zarf çıkardı. Uzatırken eli hafifçe titriyordu, onun
benden önce okuduğunu anlayabilmiştim.
"Okumak
zorunda değilsin, Eyşan. Onu doğrudan çöpe atabiliriz."
Elimi
uzattım ve zarfı aldım. Kâğıdın soğukluğunu hissettim.
"Hayır
okumalıyım. Düşmanımın niyetini, stratejisini anlamak zorundayım."
Zarfı
dikkatle açtım. İçindeki mektup, Elias'ın o bildik, iğrenç üslubuyla doluydu.
Her kelime, bir zehir gibi akıyordu. Beni suçluyor, tehdit ediyor, zayıf
noktalarıma saldırıyordu. Ama en tehlikelisi, Selçuk'u bir piyon olarak
kullanıyor olmasıydı. Mektubu okumayı bitirdiğimde, onu katlayıp kenara koydum.
Yüzümde hiçbir ifade yoktu.
"Kışlaya
geçiş planını hızlandırmalıyız," dedim, Mete'ye
bakarak. "Burada kalmak artık bir seçenek değil. Elias'ın bizi burada
sıkıştırmasını bekleyemeyiz."
Mete
kafasını onaylar bir şekilde salladı. Yonca'ya bir an baktıktan sonra tekrar
ona döndüm ve ayağa kalkması için işaret ettim. Elinden tutup odadan çıkardım.
Pencere kenarında durduğumuzda, hiç itiraz etmeden bana ayak uydurmuştu.
"Mete," dedim,
sesimde tehlikeli bir kararlılıkla. "Elias'a bir mesaj göndermemiz
gerekiyor."
Kaşları
çatıldı. "Ne mesajı?"
"Onun
oyununa geldiğimizi düşünmesini sağlayacağız. Mektubu okudum ve etkilendim gibi
yapacağız. Beni hedef aldığını sanıyor, öyleyse hedefi ona doğru
çevireceğiz."
Mete
dişlerini sıkarak yüzüme eğildi.
"Kelimelerini
dikkatli seç, yavrum. Çünkü içimdeki Bozkurt'u zapt etmekte zorlanıyorum. İnan
bana, beş gündür pençelerini geçirecek bir yer arıyor."
Ellerimi
yüzüne yasladım. Parmaklarım onun çenesindeki gergin kaslarda gezindi.
Gözlerinin derinliklerinde kaybolan yıldızları görür gibi oldum.
"Bozkurt'unu
serbest bırak," dedim, sesim alçak ve meydan okuyan bir
tonda. "Ama benim avım olarak değil, müttefikim olarak."
Mete
şaşkınlıkla irkildi. Beklediği sakinleştirici sözler değildi bunlar. Göz
bebekleri büyüdü, nefesi kesildi.
"Elias
bizi oyununa çağırıyor," diye devam ettim. "Peki ya oyunun
kurallarını biz değiştirirsek? Onun mektubu bir zafer ilanı sanıyor. Oysa o,
bizim tuzağımıza yem olacak."
Mete'nin
bakışlarındaki buzlar çözülüyor, yerini ateşli bir ilgiye bırakıyordu.
"Anlat," dedi,
sıktığı dişlerinin arasından.
Avucumu
onun göğsüne, kalbinin hızla attığı yere koydum. O kadar hızlı atıyordu ki,
parmak uçlarımın altında bir kuş çırpınıyordu sanki. Ama o kuş, korkudan değil,
heyecandan.
"Elias,
bir tuzak kuruyorsa, biz de onun tuzağının içinde kendi tuzağımızı
kuracağız," dedim ve kulağına doğru yükseldim. Dudaklarım neredeyse
kulak memesine değecekti. "Elias'ın bizi almasını
sağlayacağız."
Tarihin
tekerrürü üzerimize yıkıldı dediğim o an, aslında içimdeki tüm barajların
yıkıldığı andı. Zihnimin en soğuk, hesapçı dehlizlerinde her bir damlayı planın
bir parçasına dönüştürdüm.
Nefesim,
onun derisinde bir ürperti yarattı. Mete'nin tüm bedeni gerildi. Bir anda geri
çekildi ve gözleri irileşmiş bir şekilde bana baktı. İçindeki Bozkurt'un uyarı
çığlığını duyar gibiydim.
"Olmayacak,
unut bunu."
Sesi
sert ve kesindi. Ama avucum hâlâ onun göğsündeydi, kalbinin çılgınca atışlarını
hissediyordum. O atışlar, söylediklerinden çok daha fazlasını anlatıyordu.
"Bitmedi
bekle," dedim ve yeniden kulağına yükseldim. Bu kez daha yakındım,
daha kararlı. Mete, kendimi yormamı istemiyormuşçasına eğildiğinde devam ettim.
"Kimse
Güvercin Timi'nin yedek timinin şu an ne yaptıklarını bilmiyor. Onlar, bizim
peşimize takılacak. Elias bizi aldığında, onlar da Elias'ı alacak.
Ayrıca..." Sesimi
daha da kıstım, sadece onun duyabileceği bir fısıltı. "İkinci bir
plan daha var. Bunu yalnızca Caner ile Çilingir bilecek. Başka kimseye
söylemeyeceğiz. Ne Selçuk'a, ne Alev'e ne de başka birine. Bu, yalnızca dört
kişinin bileceği bir sır olacak."
Mete'nin
nefesi ensemde durgunlaştı. Tüm bedeni bir anda taş kesilmişti. Sonra yavaşça
doğruldu, gözlerime baktı. İçindeki fırtına dinmiş, yerini tehlikeli bir
sakinlik almıştı. Avucunu yüzüme dokundurdu. Başparmağı dudağımın kenarında gezinirken
elime aldığım iğne iplikle nakışımı yeniden dokumaya başladım.
Takvimin
yaprakları 9 Aralık 2022 tarihini gösterirken Caner ile Bora’ya yapacağımız
ilmeklerini sıkılaştırdığım planı anlattım.
“Her
şeyin başladığı iki nokta var. Biri Suqaylabiyah Ormanları, diğeri ise
Selçuk’un evi. Elias, Selçuk’u her şeyin başladığı bu iki yerden birine
götürecektir. Biliyorsunuz ki o orman, geçtiğimiz operasyonlarda saklanacak bir
yer olmaktan çıktı fakat Selçuk’un evi, geçmişte yaşanan olaylardan dolayı hâlâ
tuzaklı kalmaya devam ediyor. Adım kadar eminim ki Elias, bizi o evde bir kez
daha buluşturacak.”
Caner,
ellerini masanın üzerinde kenetledi.
“Diyelim
ki sizi bir şekilde oraya çekti, bu durumda ne yapmayı düşünüyorsunuz?”
Arkama
yaslanıp ellerimi kucağımda birleştirdim.
“Hayalet
Ekibini geri çağıracağız. Çilingir ile birlikte bizi takip edecekler. Her
duruma karşılık iki araç ile takip etmenizi isteyeceğim. Eğer bir aracı fark
ederlerse diğer araç bizim güvenimiz olacak.”
Çilingir,
elini kaldırıp sözümü kesti.
“Küçük
bir ekip yetecek mi Eyşan? Karşı tarafın ne kadar kalabalık olduğunu
bilmiyoruz?”
Kafamı
iki yana sallayıp onu bu düşünceden hızla uzaklaştırdım.
“En
ufak bir ekip olması bizim daha savunmasız olduğumuzu düşündürür, Bora. Elias,
aptal biri değil. Bizim yalnız gelmeyeceğimizi biliyor.”
Caner,
sıkıntılı bir iç geçirip arkasına yaslandığında gözleri masanın üzerinde takılı
kaldı.
“Ya
takip edildiğinizi anlarsa? Sizin izinizi kaybedersek ne olacak?”
Masaya
doğru eğilip dirseklerimi yaslarken zihnim, intikamın o karanlık desenine başka
bir ilmek atmak üzere parmaklarımın arasında dolanmaya başladı. Dudaklarım
benden habersiz aralandı: “Siz bizim izimizi kaybederseniz, biz size bir iz
bırakırız Zirve.”
Onların
yanından ayrıldıktan sonraki süreçte Selçuk’un arama ihtimalini ön
görememiştim.
"Alo?"
Bir
sessizlik oldu. Uzun, ağır, anlamlı bir sessizlik. Telefonun ucundan gelen o
hafif cızırtı, boşlukta yankılanan kalp atışlarımdan başka hiçbir şey
duyulmuyordu.
"Asena?"
Bu,
Selçuk'un sesiydi.
Oturduğum
banktan nasıl kalktığımı bile bilmezken adımlarım koordinasyon merkezine doğru
hareketlenmeye başlamıştı. Koşan bedenimi merkezin içine sakladığımda masada
oturan Caner ile Bora, aniden ayağa kalktı.
“Selçuk,
beni duyabiliyor musun? İyi misin?” diye bağırdığımda Caner, büyüyen göz
bebekleriyle hızla arkasındaki teknisyeni gösterdi. Telefonu hoparlöre aldığım
sıra telefonum çoktan merkezin sinyal hattına bağlanmıştı.
“Asena,
ben Suriye’deki evdeyim. Adresi Mete biliyor, onunla gelsen iyi olur.”
Caner
ile bakışlarımız kesiştiğinde Çilingir, ekrandaki tarayıcıya baktı. Kafasını
iki yana salladığında sinyalin bulunamadığını işaret etti. Bunun bir tuzak
olduğunun hepimiz bilincindeydik.
“Tamam,”
dedim, Selçuk’a. İlk hamlenin yankısı henüz sönmemişken, gümüş iğneyi kumaşın
tam ortasına saplayıp stratejimin bir diğer gizli ilmiğini sabitledim. “Sadece
Mete ile geleceğim.”
Telefon
kapandığında Çilingir, teknisyenin arkasından doğruldu ve kafasını iki yana
salladı.
“Alenen
tuzak olduğunu bas bas bağırıyor, Eyşan.”
Bakışlarım
yere kaydı.
“Yapacak
bir şey yok,” deyip Caner’e baktım. “Hayalet Ekibinin gelişini hızlandır.”
Düşmanımın
atacağı adımı hesaba katarak iğneyi kumaşta bambaşka bir yöne yönlendirdim;
zihnimdeki her bir fikir, ördüğümüz bu karanlık ağın yeni bir düğümü haline
geldi.
10
Aralık’a bağlanan 9 Aralık gecesi, Mete’nin ayağına bir çip takıldı.
Zaman,
şafağın en koyu anında takılı kalırken üzerimdeki sivil kıyafetlerimle Bestler
Dereler Bölgesinde bekleyen ekibin önünde var oldum. Güvercin Timi için
oluşturduğumuz yedek ekip, tüm varlıklarıyla karşımda sıralanmıştı.
Yüzlerindeki maskelerde bakışlarımı gezdirirken ellerimi arkamda bağladım.
Ayak
seslerim, ıslak toprakta hafif ve kararlı bir ritim tutturuyordu. Önümde
sıralanan on nefer, geceyle bütünleşmiş siyah kamuflajlarının içinde, birer
kara taş gibi duruyordu. Gözleri maskelerinin ardında bir sorunun cevabını
bekleyen avcıların keskinliğindeydi. Onlara bakıyordum ve içimden bir ses
fısıldıyordu: Bunlar, kimsenin bilmediği askerler. Bunlar, gölgenin
gölgesi.
Sol
elimi arkamda bağlı sağ elimle kavradım. Parmaklarım birbirine kenetlendi.
Soğuk rüzgâr, saçlarımı yüzüme doğru savurdu ama gözlerimi kırpmadım. Onlara
bakmaya devam ettim. Her birine. Tek tek.
"Siz," dedim,
sesim geceye yayılırken ciğerlerimden süzülen buhar soğuk havada dans
etti. "Varsınız ama yoksunuz. Var olduğunuzu kimse bilmiyor. Ne
dosyalarda adınız var ne künyelerde ne de operasyon planlarının tek bir
satırında. Siz, bu ordunun unuttuğu, görmezden geldiği ama en zor anında
sırtını döndüğü o kanlı köşede beliren hayalet olacaksınız."
Bir
sessizlik oldu. Rüzgâr, ağaçların dallarında hışırdadı. Uzaktan bir baykuş
sesi, geceyi yardı. Ama onlar kıpırdamadı. Gözleri hâlâ bendeydi. Nefesleri
bile düzenliydi.
"Bir
asker," dedim, sesimi yükseltmeden ama her kelimeyi bir hançer gibi
keskinleştirerek, "sadece emirle değil, inançla var olur. Sadece
silahla değil, yürekle savaşır. Sizleri buraya topladım çünkü biliyorum ki bu
ordunun en karanlık koridorlarında bile bir ışık yanar. Ve o ışık, çoğu zaman
en görünmeyen askerin göğsünde parlar."
Yavaşça
adım attım. Bir adım öne. Toprağın çamuru, botlarımın altında hafifçe ezildi.
Başımı hafifçe yana eğdim.
"Bir
zamanlar," dedim, sesimde yılların ağırlığı vardı, "bir
albay vardı. Adı Timuçin Şahugül’dü. O albay, bir gün penceresinin kenarında
bir güvercin gördü. Kanadı kırıktı. Uçamıyordu. Ama hâlâ nefes alıyordu. Hâlâ
gökyüzüne bakıyordu. Hâlâ uçmayı hayal ediyordu."
Nefes
aldım. Ciğerlerime dolan soğuk hava, içimdeki yangını biraz olsun söndürdü.
"O
albay, o kırık kanatlı güvercini orada bırakmadı. Onu aldı, kanadını sardı,
besledi, iyileştirdi. Ve o güvercin, zamanla öyle bir güç kazandı ki sadece
kendi kanadını değil, başka kırık kanatları da onardı. İşte," dedim
ve gözlerimin önünde bir an için Timuçin albayın yüzü
belirdi, "Güvercin Timi, o kırık kanattan doğdu. Bir albayın bir kuşa
uzattığı elin, bir timin temeli oluşudur bu."
Önümde
duran on neferden biri başını hafifçe eğdi. Belki saygıdandı, belki de
sözlerimin ağırlığıydı. Bilmiyordum. Ama devam ettim.
"Ve
şimdi," dedim, sesim birden sertleşti, içimdeki intikam ateşiyle
yoğrulmuş o demir irade konuşmaya başladı, "o timin kanadı bir kez
daha kırılmak üzere. Düşman, en zayıf anımızda, en kanlı tuzakla, en alçak
oyunla üzerimize geliyor. Güvercin ve Bozkurt olarak o tuzağa gideceğiz. Tim
ile birlikte olmayacağız. Belki ayrı kalacağız ama yine de ayakta kalacağız.
Çünkü biz, o kırık kanadın umutlarıyız."
Adımlarım,
sıralarının önünde yavaşça ilerlemeye başladı. Her birinin gözlerine
bakıyordum. Kimi iriydi, kimi çekik, kimi mavi, kimi kahverengi. Ama hepsinde
aynı şey vardı: Ateş.
"Siz,
yedek tim," dedim, karşılarında durarak, "işte bu yüzden
varsınız. Kimse sizi bilmeyecek. Kimse adınızı anmayacak. Kimse yaptıklarınızı
yazmayacak. Ama siz, o kırık kanadı onarmak için var olacaksınız. Bozkurt'un ve
Güvercin'in düştüğü o karanlık kuyudan onları çıkarmak için. Düşmanın en
karanlık planını, en kanlı tuzağını bozmak için. Ve bu uğurda kendi adınızı
bile unutacak kadar sessiz, kendi nefesinizi bile tutacak kadar sabırlı
olacaksınız."
Karşımdaki
on neferin omuzları, söylediklerimle bir milim daha dikleşti. Gözlerindeki ateş
bir anda alev aldı. Sustum. Birkaç saniye boyunca sadece rüzgârın sesi vardı.
Sonra derin bir nefes aldım ve en sert, en keskin, en geri dönüşü olmayan
tonumla konuştum.
"Ben
ve Mete yüzbaşınız bir yola çıkıyoruz. Çıktığımız bu yolda bize kimse eşlik
etmeyecek. Yalnız gideceğimiz o yolda," dedim, sesim bir fısıltıya
düşerken, "siz varsınız ama yoksunuz. Siz yoktunuz ama var
olacaksınız. Ve o gecenin karanlığında, bu toprağın unuttuğu bir yerde, bir
destanın ilk satırını hep birlikte yazacağız."
Bir an
durdum. Gözlerim, on neferin üzerinde gezindi. Sonra, başımı hafifçe kaldırdım
ve gökyüzüne baktım. Bulutlar yavaşça dağılıyor, ayın ışığı ormanın üzerine
süzülüyordu. Ağaçların arasından sızan o solgun ışık adeta bir işaretti.
"Şimdi," dedim,
başımı indirip tekrar onlara bakarak, "görev zamanı."
Arka
taraftan, dört siyah araç, motorlarını çalıştırmış, bekliyordu. Farları
sönüktü, ama içlerindeki nefesler, bu geceyi değiştirecek kadar güçlüydü.
Elimle arabaları gösterdim.
"Hedef:
Suqaylayabiyah Ormanları. Geçtiğimiz operasyonlarda yıkıma uğratılmış o yerde
pusuya yatacaksınız. Mete yüzbaşının ayağına takılan çipin tüm verileri
araçlara yüklendi. Her an takip edeceksiniz. Bir noktada üç gün boyunca sabit
kalırsa, acil durum koduyla koordinasyon merkezine bağlanıp konumu ve yine
araçlara yüklediğimiz mesajı göndereceksiniz. Anlaşıldı mı?”
On
nefer tek bir vücut gibi başlarını salladı. Hiçbir ses çıkmadı. Ama o baş
sallayışta bir dağın devrilmesi, bir denizin kabarması, bir ordunun kalkışı
vardı.
"Gidin," dedim.
Arkalarını
döndüler. Yedek ekibin araçları geceyle bütünleşip uzaklaşırken, arkalarında
bıraktıkları sessizlik ormanın derinliklerine işledi. Motor sesleri ağaçların
arasında kaybolup gittikten sonra geriye sadece rüzgârın hışırtısı ve uzaktaki
bir baykuşun yalnız çığlığı kaldı.
Planladığımız
gibi, her şey yerli yerine oturmuştu. Mete'nin ayağına takılan çip, yedek
ekibin bizi takip edebilmesi için en büyük güvencemizdi. Elias'ın tuzağına
düşecektik, evet. Ama bu sefer, o tuzağın içinde kendi ağımızı örmüştük. Geriye
sadece sahneye çıkmak kalmıştı.
O gece,
o evin içinde yaşananlar, artık geçmişin karanlık bir sayfasına yazılmıştı.
Bomba, kan, beyaz gaz, bayılma ve sonra uyanmak... O uyanış, bizi bambaşka bir
coğrafyaya, İran'ın soğuk ve ıssız topraklarına, Merhamet Kampı'nın demir
parmaklıkları arasına sürüklemişti.
Şimdi
ise o kampın rutubetli ve küf kokan zifiri karanlığındaydık. Bileklerimdeki
kelepçeler, tenimi kesiyor, her hareketimde etime işleyen bir acı gönderiyordu.
Vücudumdaki her bir kas, o zehirli enjeksiyonların izini taşıyordu. Ama zihnim,
tüm bu fiziksel çöküntüye rağmen hâlâ dimdikti. Çünkü planımız tüm bu
karanlığın ortasında tek ışığımızdı.
Mete,
benden birkaç adım ötede başı öne eğik bir halde zincirlerinin sesiyle
varlığını hatırlatıyordu. Selçuk ise daha da geride bitkin ve yaralı bir
şekilde duruyordu. Onun o perişan hali, içimdeki intikam ateşini bir kez daha
körüklüyordu. Ama şimdi sırası değildi. Şimdi beklemeliydik. Planın işlemesi
için, Elias'ın oyununa gelmek zorundaydık.
Karanlığın
içinde, Selçuk'un ağır ve hırıltılı nefesi duyuluyordu. Birkaç kez öksürdü.
"Ne
olduğunu anlamıyorum," dedi Selçuk, sesinde hem bir şaşkınlık hem de
derin bir çaresizlik vardı. "Ben sizi bu tuzağa çağırdım. Ama siz,
sanki bunu bekliyormuş gibiydiniz."
Mete,
başını yavaşça kaldırdı. Gözleri, karanlıkta bile parlayan o keskin maviliğiyle
Selçuk'a döndü. Yüzünde ne bir suçlama ne de bir pişmanlık vardı. Sadece soğuk,
hesapçı ve kararlı bir ifadeydi.
"Önlem
almadan harekete geçemezdik, Selçuk," dedi Mete. Söyleyeceği başka
bir şey yoktu. Bu cümle her şeyi özetliyordu. Ona daha fazlasını anlatmak,
planı tehlikeye atmak olurdu. Bu yüzden sustu.
Selçuk,
Mete'nin bu kısa ve keskin cevabı karşısında bir an duraksadı. Dudakları
aralandı, sanki bir şey daha söylemek, daha fazlasını öğrenmek istiyordu. Tam o
sırada o soru dudaklarından dökülecekken, odanın demir kapısı büyük bir
gürültüyle açıldı.
Pas
tutmuş menteşelerin çıkardığı o tiz ve uzun gıcırtı, karanlığın perdesini
yırtarak olduğumuz alanın içine yayıldı. İlk giren Elias Farouq oldu.
Arkasından sızan loş ışık onun yüz hatlarını keskinleştiriyor, tek canlı gözünü
daha da parlak, diğerini ise ölü bir cam bilye gibi donuk gösteriyordu.
Dudaklarının kenarında, bir yılanın avını sarmadan önceki o soğuk, hesaplı
kıvrım belirmişti.
Ardından
iki siluet daha süzüldü içeri. Soldaki Aras Demirkan'dı. Sağdaki ise Eran
Bağrı'ydı.
Elias,
odanın tam ortasına yerleşti. Kollarını iki yana saldı, başını hafifçe eğdi ve
gözlerini üzerimize, özellikle de üzerime dikti. O an damarlarımda dolaşan o
kimyasal zehir sanki onun bakışlarıyla harekete geçti. Midemin derinliklerinden
boğazıma doğru yükselen keskin ve ekşi bir sıvı, ağzımın içinde birikmeye
başladı. Yutkundum. O acı ve kimyasal tat boğazımı kavururken gözlerimi ondan
ayırmadım.
Zihnimin
bir köşesinde net bir gerçek vardı: Bize ne olduğunu bilmediğimiz şeyleri
enjekte etmekten ve işkencelerden başka hiçbir şey yapmamışlardı. Asıl oyun
henüz başlamamıştı.
Aras
Demirkan ve Eran Bağrı, Elias Farouq'un arkasında, iki kara gölge gibi
duruyorlardı. Aras'ın dudaklarında o her zamanki sinsi, kendini beğenmiş
gülümseme vardı. Ellerini arkasında birleştirmiş, parmak uçlarıyla adeta kendi
planlarının ritmini tutuyordu.
"Artık
harekete geçmeyecek miyiz, Elias?" diye sordu Aras, sesinde sabırsız
bir alayla. "Bozkurt'u ve Güvercin'i karşımıza aldık, işkenceye
başladık, zehirledik... Ama hâlâ asıl oyuna geçmedik. Daha neyi bekliyoruz?
Onların diz çöküşünü izlemek için mi bu kadar bekledik?"
Eran
Bağrı, Aras'ın bu sözleri üzerine ağır ağır başını çevirdi. O iki ateş böceği
gibi parlayan gözleri bir an için Mete'ye kilitlendi, sonra Aras'a kaydı.
Dudaklarının kenarında, bir kurdun dişlerini gösterdiği o vahşi ifadeyle
konuştu.
"Aras'ın
sabrı tükenmiş," dedi Eran, sesi boğuk ve derindi. "Benimki
de öyle. Bu iki kahramanı bu kadar nazikçe ağırlamak, bize yakışmıyor. Onların
o mağrur bakışlarını, o asi duruşlarını paramparça etmenin vakti geldi."
İkisi
birden kahkahaya boşaldı. Aras'ın kahkahası keskin ve tizdi, bir cam parçasının
çelik üzerinde sürüklenmesi gibiydi. Eran'ınki ise daha boğuk, daha derindi;
bir mağaranın karanlık dehlizlerinden yükselen bir uğultuydu. Bu iki ses
birbirine karıştı, odanın nemli duvarlarında yankılandı ve kulaklarımda sağır
edici bir uğultuya dönüştü. Sanki cehennemin ta kendisi, bu iki ağızdan
kahkahalarla gülüyordu.
Elias,
bir an için gözlerini Aras ve Eran'ın üzerinde sabit tuttu. Yüzünde tek bir kas
bile oynamadı. O kahkahalar onun kaskatı duran figürünün etrafında dans
ederken, o bir heykel gibi dimdik ayakta duruyordu. Göz kapakları ağır ağır
indi sonra tekrar açıldı. O tek canlı gözü, bir yılanın avını izlemesi gibi
önce Aras'ın üzerinde, sonra Eran'ın üzerinde gezindi. Dudaklarının kenarındaki
zehirli kıvrım bir an için kayboldu. Yerine tarif edilemez, uçurum kadar derin,
hiçlik kadar boş bir ifade geldi.
Ve o
an, gözlerini devirdi.
Sanki
yıllardır aynı sahneleri izliyor, aynı kahkahaları dinliyor, aynı aptalca
soruları işitiyor ve artık bıkmıştı. Göz kapaklarının altından süzülen o bakış,
bir ustanın çırağına duyduğu o derin hayal kırıklığıyla doluydu.
Ve o
an, her şey saniyeler içinde gerçekleşti.
Elias'ın
sağ eli, yıldırım hızıyla beline gitti. Parmakları, tabancasının kabzasını
kavradı. Hamle o kadar hızlıydı ki gözümün önünde bir karaltıdan ibaretti. Önce
sağa döndü. Tetik iki kere, art arda çekildi. Kurşunlar, Aras'ın alnının tam
ortasına, o hâlâ gülümsemekte olan yüzünün ortasına saplandı. Gülümsemesi dondu
kaldı. Bedeni, bir çuval gibi yere yığıldı. Kahkahası boğazında düğümlenip
kaldı. Geriye sadece bir inilti, bir hırıltı ve ardından gelen derin sessizlik
kaldı.
Elias,
hiç duraksamadan, silahı sola çevirdi. Eran'ın gözlerindeki o vahşi ateş, bir
an için yerini saf bir şaşkınlığa bıraktı. Ama o şaşkınlık daha tam
yerleşmeden, iki kurşun daha patladı. O kurşunlarda Eran'ın alnının tam
ortasına isabet etti. Bedeni geriye doğru savruldu, duvara çarptı ve yere
yığıldı. Gözleri hâlâ açıktı ama o ateş böcekleri sönmüştü.
Silah
seslerinin yankısı duvarlarda bir süre daha gezindi ve yavaşça kayboldu. Geriye
sadece o keskin barut kokusu ve yerdeki iki cansız bedenin altından sızan kanın
incecik şırıltısı kaldı. O kahkahaların yankısı ise hâlâ kulaklarımda çınlıyor,
tıpkı bir kâbusun sabaha kadar süren o saplantılı tekrarı gibi zihnime
kazınıyordu.
Elias, boynunu
sağa ve sola doğru ağır ağır kütletti. Omurgasından yükselen o kuru, keskin
çıtırtı, odanın sessizliğini bir kez daha yardı. Sonra başını kaldırdı ve göz
ucuyla bana baktı.
O bakış
bir avcının kurbanını tarttığı o soğuk, mesafeli bakıştı. Ne bir tehdit vardı
içinde ne de bir merhamet. Sadece düz, donuk, hesaplayıcı bir ifadeydi. Elleri
silahın üzerinde gezindi. Sürgüyü geri çekti ve sertçe bıraktı. Silahın
keskin tık sesi, odanın içinde bir kez daha yankılandı. Silah,
yeniden dolu hale gelmişti.
Adımlarını
bana doğru attı. Çizmelerinin tabanı, beton zeminde ağır ve kararlı bir ritim
tutturuyordu. Her adımda, yerdeki kan birikintisine basıyor, ayaklarının
altından hafif, yapışkan bir ses yükseliyordu.
Göz
ucuyla Mete'ye baktım. Zincirlerinin içinde, olduğu yerde hafifçe kıpırdandı.
Bileklerindeki kelepçeler, o kıpırdanışla birlikte incecik bir şakırtı çıkardı.
Gözleri, Elias'ın her hareketini takip ediyor, her adımını hesaplıyordu. Çenesi
kasılmış, dişleri birbirine kenetlenmişti. O an, onun içindeki Bozkurt'un
yeniden uyanmak üzere olduğunu hissettim. Ama henüz değildi. Sırası değildi.
Elias,
tam önümde durdu. Gözleri, yüzümde gezindi. O kadar yakındı ki, nefesinin
soğukluğunu tenimde hissedebiliyordum. Sağ elindeki silahı yavaşça kaldırdı.
Namlunun soğuk çeliği alnıma değmeden önce, saçlarımın arasına girdi. O sert ve
soğuk metal saç telimi geriye doğru taradı. Tenime değmedi ama o kadar yakındı
ki çeliğin soğukluğunu derimde hissedebiliyordum.
Gözlerimi
ondan ayırmadım. Kaşlarımın üzerinden meydan okurcasına ona baktım. Kalbim
göğsümün içinde deli gibi atıyordu ama yüzümde tek bir kas bile oynamadı.
Elias,
birkaç saniye boyunca öylece durdu. Namlu saçlarımın arasında şakağıma doğru
hafifçe kaydı. Sonra aniden silahı başımdan çekti. Namlunun çeliği, saçlarımdan
sıyrılıp havada asılı kaldı. O an ne ara tuttuğumu fark etmediğim nefesim,
ciğerlerimi terk edercesine bedenimden ayrıldı. Derin bir nefes bıraktım, sanki
o an hayatımın en uzun nefesiydi.
Elias,
birkaç adım geri çekildi. Gözleri hâlâ üzerimdeydi ama artık o soğuk,
hesaplayıcı bakış yerini başka bir şeye bırakmıştı. Sanki bir sınavdan
geçmiştim ve sonucu merak ediyordu. Sol elini yavaşça cebine soktu. Parmakları,
cebinin içinde bir şeyler arıyor gibiydi. Birkaç saniye sonra elini geri
çıkardı. Avucunda küçük, siyah bir kumanda duruyordu. Üzerinde tek bir kırmızı
düğme vardı. Elias, o kumandayı parmaklarının arasında bir süre çevirdi, sanki
onu tartıyor, ağırlığını, anlamını sindiriyordu.
Sonra,
başparmağını o kırmızı düğmeye bastı.
"Ibtidu
al-tasjil."
Arapça
kelimeler, odanın rutubetli ve soğuk havasında yankılandı. Ses, bir hoparlörün
tiz ve keskin tınısıyla duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Bulunduğumuz alanı
saran bu yabancı sesle birlikte gözlerimi kapattım. Kirpiklerim, göz
kapaklarıma yapışmış gibiydi; sanki onları aralamak, beni bekleyen o dehşetle
yüzleşmek anlamına geliyordu.
Ama
kapatmak yetmedi. Kulaklarımı kapatamıyordum.
Hoparlörden
yükselen ilk ses, bir çığlıktı. İnce, tiz, ciğerleri yırtarcasına haykıran bir
kadın çığlığı. Ardından bir bebeğin ağlaması geldi. O ağlama öyle içten ve
çaresizdi ki ruhumun en derin çukuruna bir hançer gibi saplandı. Bebeğin
çığlıkları, kadının feryatlarıyla birleşiyor, bir uyumsuz orkestra gibi
kulaklarımda yankılanıyordu.
Dişlerimi
birbirine sertçe bastırdım. Duymak istemediğim ama kaçamadığım o sesler,
beynimin içinde dönüp duruyordu. Bebeğin ağlaması giderek zayıflıyor, kadının
çığlıkları boğazında düğümleniyor, Selçuk’un sesi ise bir fısıltıya dönüşüp
kayboluyordu.
"Iskitu
hâdha al-walad!"
Susturun
şu çocuğu!
Gözlerimi
araladım. Odanın loş ışığı, gözbebeklerimi yaktı. Ama o acı, kulaklarımdaki o
seslerin yanında hiçbir şeydi. Selçuk'a baktım. Yüzü bembeyaz kesilmişti.
Dudakları titriyor, gözleri faltaşı gibi açılmış boşluğa bakıyordu. O sesleri
tanımıştı. O çığlıkları, o feryatları, o son nefesleri... Yıllardır kaçtığı,
uykusunda gördüğü ve her gece yeniden yaşadığı o anı; şimdi bir hoparlörden,
bir düşmanın ellerinde bir kez daha dinliyordu.
"La
taf'al! Ibn al-kalb! La taf'al!"
Yapma!
Amına koyduğumun çocuğu! Yapma!
Zihnimde
çınlayacak o silah sesini beklerken, Elias elindeki silahı kaldırdı ve
namlusunu bana çevirdi. Gözlerim, o soğuk çeliğin karanlık namlusuna takıldı.
Tetiğe bastığında, Mete'nin haykırışlarıyla zincirlerimin kırılma sesi
birbirine karıştı.
“Orospu
çocuğu! Ananı sikeyim senin!” diye haykırdı Mete, zincirlerini zorlamaya
çalışırken. Devam ettirdiği küfürlerle sesi öfkeyle yanıyor, kelimeler birer
kurşun gibi odanın duvarlarına çarpıp geri dönüyordu. Ama Elias, Mete'nin
haykırışlarını duymamazlıktan geldi. Ona bakmadı bile. Sadece bana bakıyordu.
Ardından,
ellerini zincirlerime götürdü. Geri kalan parçaları üzerimden çekti. Kollarım,
yıllardır bağlı kalmış gibi ağırlaşmıştı. Ama daha rahatlayamadan, Elias'ın
elleri saçlarıma dolandı. Parmakları saç diplerimi kavradı. Sertçe yukarı
çekti. Yorgun ve hissiz bedenim, saçlarımdan tutulup kaldırıldı. Ayaklarım
yerden kesildi, vücudum havada asılı kaldı. Başım geriye düştü, boynum gerildi,
gözlerim tavana dikildi. O acı, saç diplerimden başlayarak tüm vücuduma
yayıldı. Ama ses çıkarmadım. Çırpınmadım. Sadece asılı kaldım.
Beni
zincirli Selçuk'un önüne sürükledi. Dizlerimin üzerine çökmemi sağladı. Beton
zeminin soğuğu, diz kapaklarıma işledi. Başım hâlâ gerideydi, saçlarım Elias'ın
parmakları arasında sıkışmıştı. Selçuk'un gözleri kapalıydı. Yüzü hâlâ
bembeyaz, dudakları hâlâ titriyordu.
Elias,
Selçuk'a döndü. "Gözlerini kapattığında gerçeklerden
kaçamazsın," dedi, sesi soğuk ve keskin bir bıçak gibiydi.
Selçuk'un
göz kapakları ağır ağır aralandı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Bana baktı,
sonra Elias'a. Dudakları aralandı ama ses çıkmadı.
"Sana
o gün sordum," dedi Elias, saçlarımı iyice geriye çekerek yüzümü
kaldırdı. Boynum daha da gerildi, gözlerim Selçuk'un gözleriyle
buluştu. "Asena Gündüz nerede?’ dedim. Ama sen söylemedin. Bak şimdi,
nerede?"
Elias'ın
parmakları, saçlarımı bileğine doladı, yüzümü daha da yukarı kaldırdı. Çenemin
altı, havaya kalkmıştı. Elias, Selçuk'a doğru eğildi, sesi bir fısıltıya düştü.
"Dizlerinin
üzerinde, benim onu öldürmemi bekliyor."
Selçuk'un
gözleri, bir an için bana takıldı. Sonra Elias'a kaydı. Dudakları titredi,
boğazından bir ses yükseldi sonra kayboldu. Derin bir nefes aldı, gözlerini
sımsıkı yumdu, yeniden açtı.
"O
gün sana onun yerini söyleseydim," dedi Selçuk, sesi kısık ama
kararlıydı. "Sen yine o gün onları öldürecektin. Çünkü senin amacın sadece
kandı. Onun yerini söylemek, sadece onların ölümünü birkaç saat erkene almaktı.
Ve ben, o kanı ellerime bulaştırmayı reddettim."
Elias
bir an duraksadı. Selçuk'un sözleri, onu şaşırtmış gibiydi. Ama sonra yüzünde o
iğrenç, zehirli gülümseme yeniden belirdi. Başını geriye attı ve kahkaha attı.
O kahkaha, odanın duvarlarında yankılandı, yerdeki iki cesedin kanlarına
karıştı, kulaklarımda uğuldadı.
"Ne
kadar da asil!" dedi Elias, kahkahası yavaşça dinerken. "Ne
kadar da kahraman! Ama bak Selçuk, işte şimdi, bu kadın senin yüzünden burada.
Peki şimdi ne diyeceksin? Hâlâ sadık mısın Asena Gündüz’e?"
Selçuk
cevap vermedi. Sadece bana baktı. Gözlerinde, tarif edilemez bir şey vardı.
Suçluluk, pişmanlık, özür ve derin bir çaresizlik.
Elias,
kahkahası dinerken saçlarımı bıraktı. Ama bırakır bırakmaz, kolumdan tuttuğu
gibi beni yukarıya doğru kaldırdı. Bütün gücüyle beni Mete'nin
sandalyesine doğru fırlattı. Kollarım son anda Mete’nin omuzlarına yaslanırken
bedenim, Mete’nin kucağında yan bir şekilde kalakalmıştı.
Mete,
hızla yüzünü boynuma gömdü. Nefesi, tenimde sıcak ve titrekti. Dudakları,
boynumun çukurunda, hızlı hızlı nefes alıyordu.
"Kurtulacağız," diye
fısıldadı, sesi boğuk ve titrekti. "Kurtulacağız buradan,
korkma."
Saçları,
kulaklarıma döküldü. Teni, tenime değdi. Nefesi, boynumda bir sıcaklık bıraktı.
O an tüm o acılar, sesler ve korkular sanki bir an için durdu. Sadece onun
nefesi vardı. Sadece onun kolları. Sadece onun varlığı. Gözlerimi kapattım.
Onun kokusunu içime çektim. Sevdiğim adamın üzerinde dağların, özgürlüğün
ve evimin kokusu vardı.
O
sırada Elias'ın çizmelerinin sesini duydum. Ağır, kararlı ve acımasız adımlar,
beton zeminde bir celladın ritmi gibi yankılanıyordu. Göz ucuyla ne yaptığına
bakmak istediğimde, Selçuk'a doğru ilerlediğini gördüm. Eli, belindeki bir
diğer silaha gitti. Namlusunu zincirlerin kilit mekanizmasına dayadı ve sertçe
ateşledi. Kurşunun demiri yardığı o keskin ses odanın dört duvarında
yankılandı. Zincirler yere düştü. Selçuk serbestti.
Ama
serbestlik, onun için bir kurtuluş değildi.
Elias,
onu yakasından tutup ayağa kaldırdı. Selçuk'un dizleri titriyordu, bedeni bir
çuval gibi sarkıyor, başı öne düşüyordu. Ama Elias, onu dimdik tutuyordu.
Parmakları, Selçuk'un yakasını öyle bir kavramıştı ki boğazına baskı yapıyor,
nefes almasını zorlaştırıyordu.
"Ayır
şunları," dedi Elias, sesi soğuk ve emir vericiydi. Başıyla beni ve
Mete'yi gösterdi. Selçuk'un gözleri, bir an için Elias'a takıldı. O
bakışta, yıllardır taşıdığı tek bir duygu vardı: Nefret.
Ağır
ağır bana doğru yürümeye başladı. Çizmelerinin tabanı beton zeminde yapışkan
bir ses çıkarıyor, her adımda kan birikintilerine basıyordu. Dizlerinin üzerine
çöktüğünde, gözleri yerdeydi. Elleri, titreyerek koluma uzandı. Parmak uçları
tenime değdiğinde, bir buz parçasının cildimi kavraması gibiydi. O soğuk, tüm
bedenime yayıldı.
Beni
Mete'den ayırmak için yavaşça çekmeye başladı. Parmakları kolumu kavramıştı ama
ne kadar sıkı tutarsa tutsun, titremesini engelleyemiyordu. O titreme, tüm
bedenine yayılmıştı. Her yanı titriyordu.
"Özür
dilerim," diye fısıldadı Selçuk, sesi cam kırıkları
gibiydi. "Özür dilerim, Eyşan. Yapmak zorundayım."
Gözlerinden
süzülen isyankâr yaşlar yanaklarını yarıp çenesinden damlıyor, kollarımın
üzerine sıcak birer leke gibi düşüyordu. Selçuk beni çektikçe, içimdeki o
zehirli acı boğazıma tıkandı ve gözlerimden kopan yaşlar sel olup yanaklarımdan
aşağı süzüldü. Biliyordum; bu sadece bir ayrılık değil, birbirimizin
kollarından sökülüp karanlığa atılışımızdı.
Göğsüm,
acıdan nefes almamı engelleyen devasa bir kaya gibi sıkışıyordu. Mete ise
elleri kolları zincirli olduğu, bedenini kıpırdatamadığı için tek çaresi olan
yüzünü boynuma daha da derinlemesine bastırmıştı; beni korumak, bu acımasız
kopuşa direnmek için yalnızca boyun kaslarını ve bütün iradesini kullanarak
kasıldı.
"Yapma,"
diye fısıldadı Mete, sesi kırık bir cam gibi tırmaladı sessizliği.
"Selçuk... Ne olur yapma... Lütfen."
Fakat
Elias’ın gölgesi başımızda bir kâbus gibi dururken Selçuk duramadı. Titreyen
elleri, boğulan nefesi ve sel gibi akan gözyaşlarıyla başımı Mete'nin yüzünden
yavaşça ayırdı.
Mete’nin
boynumdan yüzünü çektiği o saniye, içimdeki tüm barajlar yıkıldı. Elleri
kolları zincire vurulmuş, çaresizliğin en koyu rengine mahkûm olan adam, başını
geriye doğru çekmek zorunda kaldığı an hıçkırarak ağlamaya başladı.
Gırtlağından kopan o acı dolu, çocuksu ve isyankâr hıçkırıklar bütün odayı
inletti. O masmavi deniz, artık zapt edilemez bir sel gibi yanaklarını
dövüyordu; göğsü sarsılıyor, bu korkunç kopuşa boyun eğmenin acısıyla ruhu
paralanıyordu. Ben de onun bu hali karşısında daha fazla dayanamayarak
hıçkırıklara boğuldum, sesim odanın duvarlarında yankılandı.
Birlikte
geçireceğimiz son saniyeleri tükettiğimizi, birazdan bir daha asla birbirimizin
tenine dokunamayacağımızı o kadar net biliyordum ki, içimdeki et parçasının
söküldüğünü hissettim.
"Eyşan..."
dedi Mete, hıçkırıkların boğduğu, nefesi kesilmiş bir adamın son çırpınışı
gibi. Zincire vurulu bedeniyle bana doğru bir milim bile hareket edemezken,
titreyen dudaklarıyla son kez fısıldadı: "Seni seviyorum... Seni her
şeyden bile çok seviyorum! Özür dilerim, seni çok seviyorum."
Parmakları
havada kıpırdandı, açılıp kapandı, sanki tenimi bir kez daha hissetmek için
yalvarıyordu. Ama ulaşamıyordu. O kadar yakındı, o kadar yakındı ki nefesini
tenimde hissedebiliyordum ama bir türlü dokunamıyordu.
Selçuk
da ağlıyordu. Ama onun gözyaşlarında suçluluk vardı, pişmanlık vardı, yıllardır
içinde taşıdığı o ağır yükün dökülüşü vardı. Artık bana bakıyor ama
göremiyordu. Kendi kaybettiklerini görüyordu, kendi ölülerini, kendi yarım
kalan hayatlarını.
Üçümüz
de ağlıyorduk. Üç ayrı nedenden, üç ayrı acıyla, aynı cehennemin ortasında.
Selçuk,
beni iyice çekti. Bedenim, Mete'nin kucağından sıyrıldı, soğuk zemine düştü.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Betonun soğuğu, diz kapaklarıma işledi, kemiklerime
kadar yayıldı. Ama o soğuk, içimde kopan fırtınanın yanında hiçbir şeydi.
Başımı
çevirdim, Mete'ye baktım. Gözleri hâlâ yaş içindeydi, bakışları bana
kenetlenmişti. Elleri boşluktaydı, zincirlerinin sesi kulaklarımda yankılanıyordu.
Gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımdan aşağı akıyor, ruhumu sular altında
bırakıyordu. Göğsümün tam ortasında bir dağ devriliyor, bir deniz taşıyor, bir
dünya yıkılıyordu. Onu kaybetmek, ondan ayrılmak, onun nefesini bir daha
tenimde hissedememek... Bu düşünce, ciğerlerime işleyen zehirden daha acıydı.
Bileklerimdeki kelepçelerin kestiği yerlerden akan kandan daha yakıcıydı.
Onu son
kez görüyordum.
Ve bu,
içimi parçalıyordu.
Ona
ulaşmak istiyordum. Ona sarılmak, başımı göğsüne yaslamak, kalbinin atışlarını
duymak istiyordum. Ama Selçuk, arkamda duruyordu. Elias, yanımdaydı. Ve Mete,
zincirlerinin arasında bana bakıyor, ağlıyor, bana ulaşmaya çalışıyordu.
Dudaklarım
aralandı. Ona bir şey söylemek istiyordum. Binlerce kelime boğazımda
düğümlenmişti. Ama hiçbiri dışarı çıkamadı. Çünkü o an, sadece bakışlar
konuşuyordu. Gözlerim, onun gözlerine değdiğinde, tüm sözcükler anlamsızlaştı.
Sadece sessizlik vardı. Ama o sessizlik, en gürültülü çığlıktan daha yüklüydü.
Tenimde,
onun nefesinin sıcaklığı hâlâ tazeydi. Boynumda dudaklarının bıraktığı o
incecik iz, sanki bir yara izi gibi duruyordu. Saçlarının alnıma değen o hafif
dokunuşu, hâlâ hisseder gibiydim. Ve o koku... O dağların kokusu, o özgürlüğün
kokusu, o evimin kokusu... Burnumun ucunda, ciğerlerimin en derininde, hâlâ
asılı duruyordu.
Ciğerlerime
dolan havayı tutup içimde beklettim. Onun kokusunu, onun varlığını, onun
sevgisini sonsuza kadar saklamak istercesine. Gözlerimi yumdum. O an, onun sesi
kulaklarımda yankılandı. "Seni seviyorum. Seni her şeyden çok
seviyorum." O sözler, zihnimin en derin çukurunda bir ateş gibi
yanıyor, orada sonsuza kadar parlayacak bir yıldız gibi ışıldıyordu.
Gözlerimi
açtığımda o mavi deniz hâlâ oradaydı, hâlâ bana bakıyor, hâlâ beni çağırıyordu.
Dudaklarımın kenarında, acıyla yoğrulmuş bir tebessüm belirdi. O tebessüm, bir
vedanın habercisiydi.
Aramızdaki
mesafe, koca bir ömürdü.
Elias,
bizi izliyordu. Gözlerinde ne bir merhamet vardı ne de bir acıma. Sadece bir
seyircinin, bir tiyatro oyununu izleyen bir adamın soğuk, mesafeli bakışı
maskelenmişti. O ağlamalar, o hıçkırıklar, o yıkılış, onun için sadece birer
sahneden ibaretti.
"Ne
kadar da dokunaklı," dedi Elias, sesinde alaycı bir
tınıyla. "Ama ben, bu sahneden sıkıldım. Sabaha kadar sizi
beklemeyeceğim."
Adımlarını
bize doğru attı. Çizmelerinin tabanı, gözyaşlarımızın ıslattığı beton zeminde
hafif, nemli bir ses çıkardı. Selçuk ile yanımıza geldiğinde Selçuk’u
ensesinden tutarak doğrulttu ve tam karşıma geçmesini sağladı.
"Selçuk," dedi,
sesi bir fısıltıdan farksızdı ama ruhumun her köşesine
ulaştı. "Karşındaki kadını öldürmeyi sana bırakıyorum. İntikamını al.
O gün sizi susturan bu kadındı. Şimdi, onun sustuğunu görme zamanı."
Elias,
Selçuk'un eline silahı sıkıca kavrattı. Parmakları, Selçuk'un titreyen
parmaklarının arasına yerleştirdi, soğuk metali avucuna bastırdı. Sonra ağır
adımlarla üç adım geri çekildi. Her adımı beton zeminde bir yankı bıraktı. Sağ
elini beline götürdü, ikinci silahını çıkardı. Namluyu, doğrudan Mete'nin
göğsüne çevirdi. O soğuk çelik kalbinin tam ortasına dönüktü.
Gözlerini
Selçuk'tan ayırmıyordu.
"Eğer
yanlış bir hamleni görürsem," dedi Elias, sesi soğuk ve tehditkârdı.
“Yalnızca ölen ben değil, onun kocası da olur.”
Selçuk'un
gözleri, Elias'tan bana kaydı. Silah, elinde ağırlaşmıştı. Parmakları titriyor,
soğuk metal avucunda kayıyordu. Gözlerimiz buluştuğunda, başımı iki yana
salladım. Yapma, der gibi. Lütfen yapma.
"Selçuk," dedim,
sesim kısık ve titrek çıktı. "Yapma. Sakın yapma."
Selçuk'un
elleri, silahı yavaşça yükseltmeye başladı. Namlu, önce yere dönüktü, sonra
yavaşça havaya kalktı. Tüm vücudu titriyordu. Gözlerinden akan yaşlar, çenesine
oradan da kan ve terle kaplanmış tişörtüne damlıyordu. Dudakları titriyor, bir
şeyler mırıldanıyordu. Dua mıydı? Pişmanlık mı? Yoksa sadece çaresizliğin
sessiz çığlığı mıydı?
Arkamdan,
Mete'nin sesi yükseldi. Zincirleri şakırdıyor, bileklerindeki kan daha da hızla
akıyordu.
"Selçuk!" diye
haykırdı Mete, sesi odanın duvarlarını titretti. "Selçuk, yapma!
Vurma Eyşan'ı! Bırak bana sıksın o piç! Bırak, beni vursun! Selçuk, lütfen!
Yapma!"
Sesi,
son cümlede kırıldı. Bir hıçkırık boğazında düğümlendi. Gözlerinden akan
yaşlar, yanaklarından süzülürken, bakışları hâlâ Selçuk'taydı.
Ben,
Selçuk'un gözlerine baktım. Silah, şimdi doğrudan yüzüme dönüktü. Namlunun
karanlık çukuru, sanki bir uçurum gibiydi. Ama ben, o uçuruma değil, Selçuk'un
gözlerine bakıyordum.
"Selçuk," dedim,
sesim bu kez daha sakindi. "Beni dinle. Önemli olan ben değilim. Mete
geri dönmek zorunda. Evlatlarımız var, Selçuk. Bilge Kaan ve Toprak Luna.
Onlara, benim anlatamayacağım her şeyi anlatmak zorunda. Beni vurursan, sadece
bir asker şehit olur. Ama Mete yaşarsa, bir baba yaşamış olur. Anlıyor musun?
Onlar, bir babaya sahip olmalı."
Selçuk'un
gözlerinden bir damla yaş daha süzüldü. Silah, hâlâ yüzüme dönüktü. Ama
parmakları tetikte değildi. Sadece orada asılı kalmıştı.
“Sus!”
diye bağırdı, Mete. “Selçuk, dinleme onu ne olursun! Eyşan’ı dinleme!”
Elias,
cebinden o küçük siyah kumandayı çıkardı. Parmakları, düğmeye bastı.
Hoparlörden önce tanıdık bir cızırtı geldi. Ardından, bir bebeğin ağlaması… Selçuk’un
bedeni, o seslerle birlikte sarsıldı. Silahı tutan eli, bir anda daha da
titremeye başladı. Dudakları aralandı ama kelimeler değil, sadece hıçkırıklar
döküldü.
Selçuk’un
dizleri çözüldü. Silah havada savrulur gibi oldu, ama elinden düşmedi. Düşmedi,
çünkü Elias’ın soğuk bakışları üzerindeydi. Düşmedi, çünkü o sesler bitmiyordu.
Ve o seslerin altında, Mete’nin çığlıkları, zincirlerin şakırtısı, kanın
damlama sesi vardı.
"Selçuk!"
diye haykırdı Mete, bu kez sesi daha da kısılmıştı. "Yalvarırım yapma!"
Ölüyordum.
Karşımda
dikilen adamın yüzü, sırtımdan aşağı süzülen soğuk ter gibi sırılsıklamdı. İri,
ağır damlalar yanaklarından aşağı süzülürken, gözlerini sıkıca kapattı.
Elindeki silah, onun titreyen iradesi gibi sallanıyordu. Parmakları, soğuk
çeliğin üzerinde bir türlü karar kılamıyor, tutunamıyordu.
Ölecektim.
Ruhumda
kendi bebeklerimin sesi incecik, insanın içini oyan bir ağıt gibi sızıp
geldiler duvarların arasından. Aç, susuz, korkuyla tir tir titreyen minik
ciğerlerden çaresiz feryatlar yükseliyordu. Sertçe hareket eden sandalyenin
tıkırtıları, onların çığlıklarına karışıyordu. Her biri, bu mezarda sırtıma
binen bir hançer gibiydi. Bu seslerin bitmesi gerekiyordu. Birimizden biri
susturulmalıydı.
Ölmeliydim.
Bu yolu
farkında olmadan kendim seçtim, pişman değildim.
“Eh!”
dedi, Elias. “Yeter sizi beklemeyeceğim.”
Gözlerimi,
karşımdaki yüze, ıslak göz kapaklarına dikerek, boğazımdan yırtılarak çıkan bir
sesle tükürdüm sözleri:
"Yap
artık şunu!"
Zincirli
sandalyesini deviren Mete'nin sesi, silah sesine karıştı.
"HAYIR!"
Kurşunun
benliğimi alacak o ani, sıcak acısını bekliyordum. Ama gelen, beklediğim
ölüm değildi. Silah sesiyle birlikte Elias'ın bedeni geriye savrulduğunu, beton
zemine ağır bir çuval gibi çakıldığını gördüm. Boynum yaşadığım o korkunç anın
ağırlığıyla kaskatı kesilmişti. Gözlerim kampın girişine, demir kapının ardına
kaydı.
Maskeli
bir yüze yükseltilmiş keskin nişancı tüfeğinin namlusunun ucundan süzülen
incecik duman, havada süzülüp kayboldu. Ağır bir hareketle tüfeği yere doğru
indirdi. Gözlerimiz buluştu. Bu, Caner’di. Bakışları hızla arkama, Mete’ye
çevrildi. Hızla bize doğru yürümeye başladığında demir kapıdan içeri dolan
siyah siluetler, odanın rutubetli havasını yardı.
Ekip,
hızla Elias'ın bedeninin etrafını çembere aldı. Tüfekler ona dönüktü. Çünkü
ölmemişti, bacağından vurulmuştu. Göğsü hâlâ inip kalkıyor, kanı hâlâ akıyor
ama nefesi hâlâ oradaydı. Tedbir, savaşın değişmez kuralıydı.
Ama
ben, onları görmüyordum bile.
Bedenim,
sanki kendi iradesinden bağımsız bir güç tarafından itiliyormuş gibi Mete'nin
yanına doğru hareket etti. Dizlerim, betonun soğuğunu hissetmeden Mete'nin
yanına çöktü. Gözlerim ondaydı. Sadece ondaydı.
"Mete!"
Ellerim
titreyerek yüzüne uzandı. Parmaklarım yanaklarına değdiğinde teninin
sıcaklığını, kir ve terin o tanıdık kokusunu, hayatın kendisini hissettim.
Avuçlarımın arasına aldım yüzünü. Parmak uçlarım, şakaklarında gezindi,
alnındaki o incecik yara izine dokundu, kaşlarının arasındaki çizgiyi okşadı.
Caner yanımıza
çöktüğünde eli, belindeki pense uzandı. Mete'nin bileklerindeki kelepçelere bir
hamlede yüklendi. Zincirler sert bir kırılma sesiyle gevşedi. Caner, Mete’nin
ayak bileklerindeki prangaları da aynı hızla kırdı.
Mete'nin
kolları zincirlerden kurtulur kurtulmaz, bedenine yayılan o ağırlıkla birlikte
öne doğru devrildi. Ama düşmeden önce elleriyle yere tutundu. Parmakları
betonu kavradı, kasları gerildi, tüm vücudu titredi. Sanki yıllardır bağlı
kalmış bir hayvanın ilk kez özgür kalışı gibiydi. Kendini güçlükle yerden
kaldırmaya çalışırken sağ eli kolumu buldu.
“Eyşan,”
dedi, benden güç bulup doğrulmaya çalışırken. Parmakları, yüzüme uzandı.
Avuçları, yanaklarımı kavradı. Kanlıydı. Sıcaktı. Titriyordu. Yüzümü, ellerinin
arasına aldı. Başparmakları gözyaşlarımı siliyordu. Dudakları aralandı. Bir şey
söyleyecekti ama ben arkamdaki kargaşadan, Elias’ın o zehir zemberek
sırıtışından ve bana olan bakışından bihaberdim.
Gözlerim,
yalnızca karşımdaki sevdamın yüzündeydi.
Zaman,
keskin bir ıslıkla ortadan ikiye bölündü. İçinde bulunduğum an o kurşun sesiyle
birlikte mermerden bir heykele döndü. Bedenime çarpan sıcaklık, sırtımdan içeri
sızan demir kokulu bir kor gibi yayıldı. Etrafımızda kopan kıyamet, can çekişen
Elias’ın hırıltıları, Çilingir’in emir komuta zincirindeki telaşlı sesleri
birer hayal perdesi gibi silinip gitmişti.
Önce ne
olduğunu anlamadım. Bir kurşunun hedefi olduğumu, o soğuk demirin tenimi delip
geçtiğini sandım. Fakat beni Mete’nin göğsüne mıhlayan o ağırlık merminin hızı
değil, çok ağır bir bedendi. Yüzümü Mete’den koparıp başımı geri çevirdiğimde
dünyamın etrafındaki tüm eksen yerinden oynadı.
“Selçuk?”
dedim, sesim kendi kulaklarıma bile yabancı ve cılız bir fısıltı olarak ulaştı.
Kurşun
bana değil, ona değmişti.
Selçuk,
geriye doğru uzanırken göğsünün tam ortasında, koyu kırmızı bir leke hızla
yayılıyordu. Hemen uzağında ise başı yere bastırılan Elias’ın, elinden silahın
alınışını izledim. Merhamet Kampı’nda üçüncü bir silah sesi yankılandı.
Çilingir, silahı aldıktan hemen sonra Elias’ın kafasına bir kurşun sıktı. Elias’ın
o gaddar, kibirli dünyası tek bir kurşunla kararmış, bedeni hareketsizce yere
serilmişti.
Fakat
bu zaferin hiçbir anlamı yoktu.
“Selçuk!”
Çilingir,
o saniyede canhıraş bir hızla yanımıza ulaştı; dizlerinin üstüne çöktüğü gibi
ellerini Selçuk’un göğsündeki o devasa yaraya bastırdı. Kan, parmaklarının
arasından durmaksızın fışkırıyordu. O sırada Caner’in telsizden sıhhi ekipleri
ve ambulansı çağıran boğuk, telaşlı sesi odanın dört bir yanını sardı.
Ben ise
dünyayla tüm bağımı koparmış, sadece Selçuk’un nefesine tutunmuştum.
“Selçuk,
dayan,” diye fısıldadım; sesim kendi kulaklarıma bile can çekişen bir kuşun son
çırpınışı gibi nüksetti. Selçuk, dudaklarından sızan o koyu kırmızı kana rağmen
acıyla ama hafifçe gülümsedi. Göz bebeklerinde yılların acısı, sönmek bilmeyen
bir alev gibi titredi. Beni korumak için, Elias’ın o ölüm kusan namlusu ile
benim aramda aşılmaz bir sur örmüştü.
Kendi
geçmişinin, benim günahlarımın ve belki de o körüklediğim kördüğümün en son, en
temiz kefaretini öder gibi, kollarımın arasından kayıp gidiyordu.
“Bırak
artık, Güvercin,” dedi, nefesi boğazında düğümlenerek.
Başımı
vahşi bir inatla iki yana salladım.
“Kes
sesini! Duydun mu beni, ölmeyeceksin! İzin vermiyorum!”
Gözlerim,
dehşet içinde başucumuzda ne yapacağını bilemeyen Caner’e kaydı. Çığlık
çığlığa, feryat eder gibi bağırdım: “Nerede kaldılar! Görmüyor musun, çok kan
kaybediyor! Nerede bu ekipler!”
Caner
bir şey söylemek için yeltendi ama kelimeler boğazında tıkandı. O an buz gibi
soğumaya başlayan parmaklar, avucumun içine doğru yavaşça uzandı. Selçuk, son
gücünü toplayarak elime dokundu. Tam göğsümdeki o acı ızdırapla bir şeyler
söyleyecekken, başımı hızla iki yana salladım.
“Abi,”
dedim, yalvaran, küçük bir çocuktan farksız bir sesle. “Ne olur dayan.”
Selçuk,
yüzüne yayılan o buruk, tüm günahlarımı siler gibi bakan gülümsemeyle bana
baktı.
“Acem
kızı...”
O ismin
yankısı daha dudaklarında sönmeden, sanki zaman ve mekân bir film şeridi gibi
geriye sarıldı. İran’ın o puslu, kan kokulu cehennemi bir anda yerini
Ankara’nın keskin, ciğerleri yakan ayazına bıraktı. Gözlerimi açtığımda
Anıtkabir’in Aslanlı Yol’unun hemen başında, bayrak direğinin gölgesindeydik.
Şehrin
ışıkları karanlığın içinde uzanan, bitmek bilmez bir yıldız nehri gibiydi. Her
bir ışıkta bir anımız, her bir sokakta bir parçamız vardı. Gece nöbeti çoktan
bitmişti hava buz kesiyordu. Sanki o soğuk, içimizdeki ateşi dondurmak için
oradaydı. Selçuk’la yan yana durmuş, üzerimizdeki kalın, hâkî parkalara
bürünmüş bir halde, ayaklarımızın altındaki Ankara manzarasına bakıyorduk.
Selçuk,
cebinden bir sigara çıkardı. Çakmağını uzattı, ateşi yaktı. Dumanı, soğuk
havada dans etti, sonra kayboldu. "Sen hiç," dedi, dumanı üflerken,
"bu şehrin altında ne yattığını düşündün mü?"
Başımı
çevirip Selçuk’a baktım. "Beton, asfalt, borular..."
Selçuk,
dişlerini göstererek gülümsediğinde gözlerini devirdi.
“Anlaşılan
senin espri zamanın gelmiş. Seni bu akılla nasıl asker yaptılar kızım?”
Göz
devirme sırası bendeydi.
“Ha,
ha, ha,” dedim, sahte bir gülüşle. “Seni neden yaptılarsa beni de ondan
yaptılar.”
Selçuk,
sigarasından bir fırt daha çekip üfledi ve sol elini parkasının cebine soktu.
Gözleri yeniden ufka çevrilirken içli bir nefes çekti.
“Bu
şehrin altında bir tarih yatıyor, Asena,” dedi. “Her bir taşın altında bir
hikâye, her bir binanın ardında bir hayat var. Biz burada sadece nöbet
tutuyoruz. Ama aslında onların hikâyelerine bekçilik ediyoruz."
Sözleri
havada asılı kaldı. O anda bedenimi bir ciddiyet sardı. Gözlerimi
uzaklara, şehrin seçilemeyen silüetine dikmişken içimdeki o sebepsiz korku
dilime dökülüverdi.
"Bir
gün olur ya, kader bu..." diye fısıldadım, sesim titreyerek.
"Yollarımız ayrılırsa ne olacak Selçuk? Farklı yerlerde, farklı hikayelere
mi bekçilik edeceğiz?"
Selçuk
acele etmedi. Bıyık altından hafifçe gülümserken, bakışlarını uzaklardaki
karanlık ufka dikti. Derin bir nefes aldı ve o sert ama bir o kadar da huzur
veren sesiyle konuşmaya başladı:
"Biz
askeriz Asena," dedi, kelimelerin üzerine basa basa. "Bizim
sözlüğümüzde tesadüf diye bir kelime yok. Gün gelir emir alınır, ayrı düşeriz.
Gün gelir cepheler değişir, haritalar silinir ve yine gün gelir bu bedenler
toprak olur. Fakat unutma; nefes aldığımız her toprakta, attığımız her adımda
bıraktığımız izlerden buluruz yine birbirimizi. Bizim hikayemiz burada
başlamadı ki burada bitsin."
Bana
doğru dönüp çenesini dikleştirdi.
"Her
yaranın bir hikâyesi, o hikâyeyle de coğrafyanın kaderini değiştiren birisi
vardır. Sen, adım attığın her toprakta bir iz bırakacaksın, Acem Kızı."
Burnuma
ulaşan kan kokusuyla Ankara’nın o dondurucu ayazından, parkaların hışırtısından
ve asırlık taşların kokusundan kopup gelen o hatıranın yankısı, zihnimde henüz
silinmemişken; kendimi yeniden Merhamet Kampı’nın o kan kokan, barut sisine
bürünmüş odasında buldum.
Zaman,
az önce durduğu yerden ağır ağır akmaya başlamıştı.
Selçuk’un
dudaklarındaki o tebessüm, karanlığın ortasında parlayan sönmek bilmeyen bir
kor gibiydi.
“Senin
ayak bastığın,” dedi, gözlerimin içine bakarak. “Kaderini değiştirdiğin bir
coğrafyadan Selçuk Ege Turalı geçti. Beni hatırla, Acem Kızı.”
Bu
cümle, ruhuma vurulan en ağır mühür gibiydi. O an, sanki içimde bir yerler
tamamen koptu. Selçuk, başını yavaşça sağa doğru çevirdi; sanki yıllardır
aradığı o uzak silueti, o karanlığın ötesinde bekleyen Neslihan’ı ilk defa
görmüş gibi huzurlu, içten bir tebessümle gözlerini kapattı.
“Selçuk?”
dedim, sesim çıkmazlarda yankılanan kimsesiz bir çığlık gibiydi.
Çilingir,
ellerini Selçuk’un göğsündeki o kan revan içindeki yarasından ağırca,
isteksizce çekti. Parmaklarındaki o kırmızı leke, kampın soğuk zeminine
damladı. Çilingir’in başını öne eğdiği o saniyede, dünyam tamamen karardı.
Selçuk’un o hareketsiz kalan sarstım.
“Abi!”
Mete’nin
ellerini omuzlarımda hissettim. İlmek ilmek dokuduğum bu karanlık, günün
sonunda kendi elimle bilediğim dikiş iğnesini bize batırmıştı.
“Selçuk!”
Kazanacağıma
inandığım bu yolda, onu kaybetmiştim.
Yorumlar (1)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Devami olacak mi ne olur olsun