GÜVERCİN

LXII - ACEM KIZI

⏱️ 125 dk okuma
Bölüm Resmi

Helüüü, uzun bir süreden sonra biz geldik. Nasılsınız? Umarım iyisinizdir. Bölüm sonunda buluşalım…

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Hekimoğlu, Gökhan Kırdar

Sende Kalmış, Semicenk

Ben Sana Veda Edemem, Çağan Şengül

Acem Kızı, Selda Bağcan

Remember, Invadable Harmony

Beni Hatırla, Nazan Öncel

🕊️

LXII

Hekimoğlu, Gökhan Kırdar

Şafağın bağrına bastığı güneş, dağlarda açan çiçeğin atasıdır.

O çiçeğin her bir yaprağında, bir şehidin son nefesinin buharı, her bir dikeninde uykusuz bir komutanın bakışları gizlidir. Rüzgâr bu çiçeğin adını dünyaya fısıldar; onun kanatlarında zafer türküleri, toprağa düşen bir askerin künyesi ve dağ başında dalgalanan al bir bayrak vardır.

Dağlar, şafakla söyleşir; şafak, çiçeğe sır verir; çiçek, yiğidin alnında bir yara izi gibi açar.

“Hekimoğlu” derler benim aslıma…

Aynalı martin yaptırdım da nârinim, kendi neslime”

Rüzgârın sustuğu şehitlik mezarlığında iki fidan duruyordu. Zaman, bu iki genç nefesin hizasında yorgun bir ihtiyar gibi çömelmişti. İkisinin de omuzları dikti ama gözleri mezar taşlarının üzerindeki fotoğraflara takılı kalmıştı.

Sağdaki fidan, bir bozkır rüzgârının dağlara fırlattığı altın bir başaktı sanki. Saçları, güneşin tam tepede kavurduğu buğday tarlalarını andırıyor; her bir tel, kendi başına bir ışık hüzmesi gibi parlıyor, rüzgârın en tenha anında bile asi ve yalın bir dirençle dimdik duruyordu.

Kaşları, iki keskin kılıç gibi çatılmış, aralarındaki ince çizgi yılların yükünü taşıyan bir vadinin haritasıydı adeta. Ama asıl harikulade olan, gözleriydi. O gözler, bir kış sabahı gökyüzünden kopup gelen bir buzulun ta kendisiydi. Lacivertin en koyusu, mavinin en çılgını, bir annenin hüznüyle bir babanın asaletinin karıştığı, içine bakanı bir anda derinliklerinde kaybedecek kadar büyülü ve bir o kadar da mesafeliydi. Kirpikleri, karda iz bırakmış incecik bir kuş kanadının gölgesi gibi, o mavi denizin üzerine düşmüştü.

Üzerindeki üniforma bir terzi değil, adeta bir zafer tanrıçası tarafından biçilmişçesine oturuyordu. Kumaşın koyu yeşili, onun altın sarısı saçlarıyla öylesine zıtlaşıyor, öylesine dans ediyordu ki, göz alıcılığından kaçmak mümkün değildi. Yakasının tam göğsünün üzerindeki bölümde, kan kırmızısı bir zemin üzerine işlenmiş hilal ve yıldızın altında, incecik harflerle kazınmış bir soyadı vardı. 

Çakır.

Bu soyadı, onun sırtında bir dağ gibi yükseliyor, omuzlarına bir kader gibi çöküyor, göğsünde ise bir madalya gibi parlıyordu. Solgun dudakları, sanki yıllardır konuşmamış bir bilgenin sessizliğini taşıyor; çenesi kaderin en sert rüzgârlarına karşı bile küsmeyen bir kararlılıkla havaya kalkmıştı.

Solunda duran ise ay ışığının gece yarısı bir pınara düşüp dağıldığı an gibiydi. Kumral saçları, sonbaharın son yapraklarının toprağa vedasını anımsatan o hüzünlü ve derin tondaydı. Ne sarıya ne koyuya kaçan, tam aralarda, bir sır gibi saklanan o özel renk, başının arkasında toplanmış, derli toplu bir topuz yapılmıştı. Topuzun enseye düşen birkaç teli, rüzgârın nazlı bir oyunuyla boynunda dans ediyor, onun kadınlığını üniformanın sert çizgilerinin arasında gizli bir çiçek gibi fısıldıyordu.

Yüzü, çölde bulunmuş nadide bir vahanın dinginliğini taşıyordu. Gözleri, kahverenginin en esrarengiz tonuydu. Bazen ışıkta ıhlamur çiçeğinin bal rengine, bazen ışıkta ise yağmurdan sonra toprağın anbean koyulaşan o bereketli rengine bürünüyordu. Bu gözler, bir annenin şefkatiyle bir kartalın keskinliğini aynı anda barındırabilecek kadar derindi; içine baktığında, nice yangınların kül olup yeniden yeşerdiği bir coğrafya görürdün.

Kaşları, incecik bir kalemle çizilmiş gibiydi ama asla kırılgan durmazdı; dimdik, kararlı, bir komutan edasıyla dururlardı alnının iki yanında. Yüzünün çehresi, bir mehtabın sulara vuran aksi gibi yumuşak ve huzur vericiydi; ama çenesi, tıpkı yanı başında dimdik duran gibi, vazgeçmeyi reddeden bir iradenin heykeliydi. Üniforması, onun ince ve narin bedenine adeta ruh gibi sinmişti. Kumaşın soğukluğu, onun teninin sıcaklığıyla savaşırken, ortaya çıkan şey ‘dur’ dedirten bir asalet, ‘eğil’ dedirten bir heybetten başka bir şey değildi. Onun da yakasında, aynı kırmızı zemin, aynı hilal ve yıldız, aynı kutsal yazı parlıyordu: Çakır.

Bu iki fidanın arasında, görünmez bir kök ağı vardı. Aynı topraktan beslenen, aynı rüzgârla sallanan, aynı güneşle yıkanan iki beden. Ama aralarındaki mesafe, koca bir ömre bedeldi. Bakışları, ikisi de aynı noktadaydı; önlerindeki mermer levhalarda. Mermerin soğuk yüzüne kazınmış isimler, sadece ölülerin değil, bu iki gencin de yüreğine kazınmıştı. Taşın üzerindeki fotoğraflarda gülümseyen yüzler, şimdi bu iki fidanın gözlerinde ağlıyor, belki de onlarla gurur duyuyordu.

Rüzgâr, bir an için şiddetlendi. Sarı saçlı fidanın saçlarını dalgalandırdı, alnını açtı. Alnında incecik, beyaz bir çizgi vardı; bir zamanlardan kalma ata yadigârıydı. Kumral topuzlu fidan ise o rüzgâr karşısında kırpılmadı bile gözlerini. Kirpikleri, bir kelebeğin kanadı kadar hafifçe titredi, sonra yine dimdik kesildi bakışları. Sanki ikisi de o rüzgâra alışkındı. Sanki ikisi de fırtınaların içinde büyümüştü.

Tam o sırada sarı saçlı fidan ağır bir hareketle sağ elini kaldırdı. Parmak uçları, şakağına değdi. Bir selam duruşuydu bu. Hareketin netliği, saygının kemale ermiş haliydi. Kumral olan, onu taklit etti. İki el aynı anda şakaklara gitti. İki genç nefes, bir an için nefesini tuttu. O an, şehitliğin üzerine öyle bir sessizlik çöktü ki, bir iğnenin düşüşü duyulur, bir damlanın dökülüşü işitilirdi.

Ellerini yavaşça indirdiler. Sarı saçlı olan, başını yana eğdi, kumral olana baktı. O mavi gözlerde, şimdi başka bir şey vardı. Sadece hüzün değil, aynı zamanda bir söz. Söylenmemiş, dudaklara henüz gelmemiş ama yüreklerin en derin çukurunda bir yemin gibi bekleyen bir söz. Kumral olan, o bakışı anladı. Çünkü onun gözleri de aynı sözü fısıldıyordu iki kahverengi derinlikten.

Birlikte, son bir kez başlarını çevirip mezar taşlarına baktılar. Işık, taşların üzerinde kayıyor, isimleri altın rengine boyuyordu. Sonra, aynı anda sırtlarını mezarlığa döndüler. Önlerinde, yeniden inşa edilmesi gereken bir dünya, arkalarında ise asla unutulmayacak bir emanet vardı.

Adımlarını birlikte attılar. Ayak sesleri, taş zeminde, tarihin kendisine atılmış birer mühür gibi yankılandı. Birinin sarı saçları rüzgârla dans ediyor, diğerinin topuzundan kaçan teller boynunu okşuyordu. Sırtları dimdik, bakışları ufuktaydı. İkisi de gidiyordu. Ama gittikleri yer, bir başlangıçtan başka bir şey değildi.

Çünkü onlar, bu toprağın yetiştirdiği bir destanın, henüz yazılmaya başlanmış olan sonraki cümleleriydi.

🕊️

Sende Kalmış, Semicenk

Askerin çizmesi nereye bassa, orada bir vatan yeşerirdi.

Her yeşeren vatanın kökünde bir neferin uyku tutmayan gözleri, nöbet bekleyen alnı vardır. Dağlar bu neferin nefesini taşırdı sırtında; rüzgâr onun duasını fısıldardı taşlara. Ve gece, en yakındı bir askerin yalnızlığına, en aşinaydı onun vedalarına.

Gece, Şırnak'ın dağlarına iyice çökmüştü. Ay, bulutların ardına saklanmış, yıldızlar bile gözlerini kapatmıştı sanki. Geride sadece zifiri bir karanlık ve o karanlığın içinde ilerleyen tek bir araç kalmıştı.

Aracın lastikleri, bozuk asfaltın üzerinde donuk bir uğultu çıkarıyordu. Farlar, önlerindeki yolu aydınlatmak için uğraşıyor ama ışıkları bile geceyi delmeye yetmiyordu. Dağlar, iki yanda devasa gölgeler gibi yükseliyor, ara sıra bir çakalın uluması uzaklardan duyuluyor ve sonra yeniden sessizlik oluyordu.

 

Eyşan, sağ koltukta oturuyordu. Başını cama yaslamış, gözlerini kapatmıştı. Cam soğuktu, öyle ki tenine yapışacak gibiydi. Ama umurunda değildi. Yorgunluk, korkudan daha ağırdı. İçindeki boşluk, dağların uçurumlarından daha derindi. Nefes alıyordu ama ciğerlerine dolan hava ona hayat vermiyor, sadece var olduğunu hatırlatıyordu.

Mete direksiyondaydı. Gözleri yoldaydı ama zihni bambaşka bir yerdeydi. Parmakları simidi sımsıkı kavramış, eklemleri bembeyaz kesilmişti. Çenesi kasılmış, dudakları ince bir çizgi haline gelmişti. Ne kadar sessiz olursa olsun, içindeki fırtına dışarıya vuruyordu. O fırtınanın adı korkuydu. Ama korkusunu belli edemezdi. Çünkü o, onun korkusunu taşıyamazdı.

İkisi de konuşmuyordu. Konuşacak bir şeyleri yoktu. Zaten kelimeler, bu yolculuğun ağırlığını kaldıramazdı. Sessizlik, aralarında bir duvar gibi yükseliyor her geçen dakikada biraz daha kalınlaşıyordu. Ama o duvarın ardında birbirlerini duyuyorlardı. Nefeslerini, kalp atışlarını, içlerindeki o tarifsiz çığlığı.

Eyşan gözlerini açtı. Kirpikleri ağır ağır aralandı. Bir süre camdaki buğuyu izledi. Sonra başını yavaşça çevirdi ve Mete'ye baktı.

Mete’nin yüzü arabanın loş ışığında keskin hatlarla beliriyordu. Sarı saçları alnına dökülmüş, kaşlarının arasında derin bir çizgi oluşmuştu. Gözleri yoldaydı ama bakışları çok uzaklardaydı. O bakışı tanıyordu. Korkunun en sessiz, en ağır, en insan haliydi bu.

Mete, onun baktığını hissetti. Bir an için gözleri yoldan ayrıldı. Bir saniye, belki daha da kısaydı. Ama o kısa sürede gözleri buluştu. İkisi de bir şey söylemedi. Söyleyemezdi. Çünkü söylenecek her kelime, o sessizliği bozacağı için korkuyorlardı. Belki de söylenecek sözlerin ağırlığı altında ezileceklerini biliyorlardı.

Eyşan'ın dudakları aralandı. Bir şey söylemek istedi. Ama vazgeçti. Ne söyleyebilirdi ki? "Korkuyorum" diyemezdi. Çünkü onun korkusu, Mete'yi de korkuturdu. "Dönelim" diyemezdi. Çünkü dönüş yoktu. "Seni seviyorum" diyemezdi. Çünkü bu söz şimdi, bu yolculuğun ortasında bir vedadan farksızdı. Bu yüzden sustu. Sessizliği seçti.

Mete, sağ elini direksiyondan çekti. Uzandı, Eyşan'ın ellerini buldu. Soğuktu. Ama o soğuğa aldırmadı. Parmaklarını onun parmaklarının arasına yerleştirdi. Sımsıkı kenetledi. Eyşan'ın gözlerinin kenarına bir sıcaklık doldu. Ama ağlamadı. O sıcaklığı yuttu, içine gömdü. Sonra başını camdan ayırdı ve Mete'nin omzuna yasladı.

Onun omzu, bildiği tek limandı. O omuza başını koyduğunda, bütün yorgunluğu bir an için unuttu. Sanki dünya durmuş, zaman donmuş, geriye sadece o omuzun sıcaklığı kalmıştı.

Dışarıda, dağların ardında bir rüzgâr koptu. Ağaçları salladı, tozu toprağı havaya kaldırdı, sonra sustu. Ama onlar duymadı. Çünkü onlar, şimdi, sadece birbirlerinin nefesini duyuyordu.

Saat 01:50 idi.

Araç, karanlığın içinde ilerlemeye devam ediyordu. Her kilometre, onları bilinmezliğe biraz daha yaklaştırıyordu. Ama ne kadar yaklaştıkları belli değildi. Ne kadar uzaklaştıkları da. Bildikleri tek bir şey vardı.

Onlar, bu karanlığı kendi elleriyle dokumuşlardı.

-140 SAAT ÖNCE-

Ben Sana Veda Edemem, Çağan Şengül

12 Aralık 2022 / 02:17

Asena Eyşan Çakır, Ağzından

Arkamda bıraktığım her bir taş parçasının omuzlarıma çöken tonlarca demir külçesi, önümde uzanan her bir kilometrenin ise kaderimin bilerek kabul ettiğim idam fermanı olduğunu biliyordum. Başımı yasladığım geniş omzun sahibi de aynı infazın celladıydı; bunu, sırtımı yasladığım o göğüs kafesinin altından yankılanan vahşi ve düzensiz atışlardan biliyordum.

Teninin hemen altında kabusla yoğrulmuş bir kalp çarpıyordu. Daracık bir kafese kapatılmış vahşi bir kuşun çırpınışları, bentlerini yıkıp geçen bir dağ nehrinin uğultusu, temelleri sarsılan bir dağın homurtusu gibiydi. O da korkuyordu. O da kör bir karanlığın ortasında yönünü kaybetmiş bir adam gibi dişlerini sıkıyordu. Ama ruhunun etini kemiren o korkuyu dışarıya zerre sızdırmıyordu.

“Eyşan.”

Cansız karanlığı sesi yardı. Öyle ani, öyle ortadan ikiye bölen bir keskinlikle düştü ki kulaklarıma; ardından taşıdığı o insani sıcaklıkla buz gibi kesilen içimi ısıttı. Başımı omuz çukurundan kaldırmadım. Yalnızca kaskatı kesilmiş dudaklarımın arasından, motorun sesinden duymakta zorlanacağı kadar silik bir fısıltı döküldü: "Efendim?"

"Bebekler," dedi, sesindeki o demir irade ilk kez çatırdayarak. "Onlar iyi olacaklar."

Cümle arabanın loş, havasız kabininde asılı kaldı. Motorun kulak tıkayan homurtusu, lastiklerin asfaltı yalayarak geçtiği o hırçın ses ve birbirimize karışan kesik nefeslerimiz... Her şey o tek bir cümlenin etrafında dönüp duruyordu. Bebekler. Onlar. İyi olacaklar.

Keşke, diye haykırdım içimdeki dipsiz kuyudan. Keşke bu sözcük gerçeğin bizzat kendisi olabilseydi. Keşke bu inanç, içimizi kavuran bu zehirli ateşi bir nefes olsun söndürebilseydi. Ama hiçbir şey bilmiyorduk. Ne yarınımız vardı ne de arkamızda bıraktığımız enkazın sağlam kalmış bir parçası. Sadece uçuruma doğru koşan iki deliydik; inandığımız için değil, durmanın ölümden beter olduğunu bildiğimiz için.

"Biliyorum," dedim. Yalanın en saf, en acı halini akıttım zehirli bir sarmaşık gibi aramıza. O da biliyordu yalan söylediğimi. Ama bazen birbirimize söylediğimiz o yalanlar, ruhumuzun parçalanmasını engelleyen tek görünmez kalkan oluyordu.

Mete’nin parmakları elimin etrafında mengene gibi sıkılaştı. Sanki "Yalan olduğunu biliyorum ama ne olur sen doğruyu söyleme," der gibi bir tutuştu bu. Elimi yavaşça onun avucundan çektim ama başım yerinden kıpırdamadı. O, boşta kalan eliyle direksiyon simidine öyle bir yüklendi ki mafsalları kireç gibi beyazladı.

Dışarıda, zamanın ve coğrafyanın unuttuğu bir coğrafyanın orta yerindeydik. Uzaklarda, adını bile bilmediğimiz bir köyün sönmeye yüz tutmuş feri kaçmış ışıkları ya da karanlıkta nöbet tutan bir askerin ateşi parlıyordu. Belki de sadece kayıp bir yıldızdı düşen. Ve biz, o sönen yıldızın peşinden, bile bile cehennemin kapısını aralıyorduk. Geri dönüşü olmayan bir yolda, sadece gitmek zorunda olduğumuz için ilerliyorduk.

Tekerlekler asfaltın dilinde can çekişen bir ağıt mırıldanırken, her virajda geride bir parça canımızı bırakıyorduk. Ve nihayet, o kalın çizgiyi, sınırın o gizli ve kanlı eşiğini geride bırakarak Suriye topraklarının içine, karanlığın tam kalbine düşmüştük.

Mete zihninde ezberlediği o haritaya sadık kalarak daracık kerpiç evlerin arasından süzüldü. Sokak başlarında gözlerim bir avcı kartalınki gibi keskinleşmiş, olası bir ihaneti ya da pusu kokusunu sezmek için etrafı tarıyordu. Yaklaşık yüz metre sonra sola kıvrıldık. Aracı kimsenin uğramadığı, rüzgârın bile unuttuğu terk edilmiş bir arsa köşesine yanaştırıp kontak kapatıldı.

Arabanın farları söndüğü an, üzerimize tonlarca ağırlıkta katran karası bir gece çöktü. Ve o karanlığın içinde, iki çift göz mıknatısın demiri çekmesi gibi kaçınılmaz bir şiddetle birbirine kilitlendi.

Zaman o salisede ruhunu teslim etti.

Ne motor sesi ne de dışarıdaki rüzgârın uğultusu kaldı. Sadece iki mavi okyanus ile iki derin kahverengi uçurum, sadece birbirine düğümlenmiş iki canın daralan nefesi vardı. Arabadaki soluk ışık onun yüz hatlarına vurduğunda, altın sarısı saçlarının teline sinen gümüşü, keskin çenesinin şakaklarına düşürdüğü o sert gölgeyi gördüm. O an, göğsümün kafesinde yıllardır kilitli tuttuğum tüm baraj kapaklarının patladığını, içimdeki dağların devrildiğini hissettim.

Çünkü gerçeği acı bir reçine gibi yutmuştum.

Biliyordum. Bu demir kapıyı açıp arabadan ayağımızı bastığımız an, hiçbir şey dünkü gibi kalmayacaktı. Belki de bir daha asla onun o mavi denizlerine bu kadar yakından bakamayacak, tenindeki bu sıcaklığı soluyamayacaktım.

Korkuyordum.

Adını duyduklarında dağların titrediği, düşmanın rüyalarına kâbus olarak giren o demir iradeli komutan kadın, şu daracık arabanın içinde bir avuç korla baş başa kalmış kimsesiz bir çocuk gibi tir tir titriyordum. Onu kaybetmekten korkuyordum. Ondan koparılmaktan, bu devasa dünyada onun nefesi olmadan bir hiç olmaktan korkuyordum. O, benim bu koca haritada bulduğum yegâne evimdi. O olmazsa ben kimdim ki?

O mavi denizlerin tam ortasında, sessiz ama kanayan görünmez bir yara açılmıştı. Bir siperin köşesinde ölümünü bekleyen bir neferin tetikteki parmağı kadar gergindi içim. Mete de aynı geceye bakıyor, aynı sessizliğin cıvıltısız uğultusunu dinliyor, aynı kurşunun göğsüne saplanacağı anı hesaplıyordu. Biliyordum; onun içindeki korku, benim aynadaki yansımamdı.

Dudaklarım aralandı. İçimden kopup gelen o çığlığı dillendirmek istedim. "Durdur şu saatin akrebini," demek istedim. "İnmeyelim, içeri gitmeyelim." Ama o kelimeler boğazıma saplanan zehirli birer diken gibi kaldı ne dışarı çıktı ne de yutulabildi. Çünkü biliyordum ki, zaman hiçbir amansız aşığa merhamet etmezdi.

Mete’nin gözlerindeki o mavi okyanus şimdi devasa fırtınalarla boğuşuyordu. Kabaran dalgalar kayalıklara vura vura paramparça oluyordu. Ve ben o azgın dalgaların arasında kalmış küçücük bir sal gibi savruluyordum. Tutunacak tek bir dalım, sığınacak tek bir limanım yoktu ondan başka.

Derin, göğsünü yırtıp çıkan o hırıltılı nefesi aldı. Yılların biriktirdiği ne kadar acı ne kadar enkaz varsa o nefesin içine tıkıştırılmış gibiydi. Bir an için soluk almayı unuttum. Beklemediğim bir anda eli şimşek hızıyla kalktı ve ensemden kavradı.

Öyle sert, öyle sahiplenici, öyle cellat gibi bir tutuştu ki bu... Sanki kıyamet kopsa, yer yerinden oynasa o parmaklar tenimden sökülmeyecekti. Başımı kendi yüzüne doğru çektiği o an, gözleri kapandı ve dudaklarımızı vahşi bir açlıkla birbirine çarptı.

Dünya o saniyede evrenin çarklarından kopup boşluğa düştü.

Ne vatan vardı ne bayrak ne de arkamızda bıraktığımız o kanlı coğrafya. Sadece o dudakların yakıcı teması, zehirli bir öfkeyle tenime kazınan baskısı vardı. Öyle sertti ki öpüşü; benden hesap soruyor, sanki yaklaşan felaketin acısını benden çıkarıyor, “Gitsek de kalsak da bittik” der gibi hırpalıyordu dudaklarımı. Ama hemen ardından öyle bir yumuşama, öyle bir erime dökülüyordu ki o sertliğin altından... Bir çiçeğin en narin yaprağı, bir annenin şefkatli dokunuşu gibiydi.

Sanki dudaklarıyla ruhuma fısıldıyordu: “Seni seviyorum... Seni kaybetme korkusundan ölüyorum.”

O öpücüğün içinde korku da vardı, yılların hasreti de. Yarım kalmış bir hikâyenin acısı da hakimdi, bir daha asla bu kadar yakın olamayacağımızın o buz gibi idrakte. Üst dudağımı dişlerinin arasında ezdi, ardından alt dudağımı yavaşça çekip aldı. Her dokunuşunda içimden bir parça kopup onun ruhuna karışıyordu. Bütün hazinemi, bütün ömrümü, tüm cesaretimi o dudakların arasına bırakıyordum.

Ellerim refleksle onun yüzüne tırmandı. Sert, günlerdir tıraş olunmamış yanaklarındaki o pürüzlü dikenler avuç içlerimi yaktı. Ama o ateş bana iyi geliyordu. Parmaklarım şakaklarına, oradan o kilitlenmiş alnına doğru tırmandı. Onu ezberlemek istiyordum; hücrelerime, parmak uçlarıma, zihnimin en derin katmanlarına kazımak istiyordum. Belki de bir daha bu teni ellerimle bulamayacaktım.

Mete dudaklarımı yavaşça serbest bıraktı ama vedası bitmemişti. Her biri bir öncekinden daha kısa, daha çaresiz, daha yalvarırcasına art arda birkaç öpücük daha kondurdu dudaklarıma. Sanki yüreğindeki prangaları çözememenin o büyük ezikliğiyle kıvranıyordu.

Alnını alnıma yasladı.

Kızgın ve nemli nefeslerimiz birbirine karıştı. Gözlerimiz kapalıydı ama birbirimizin zihnindeki her bir çığlığı kusursuzca görüyorduk. Parmakları, ensemde gezinmeye başladı. Her dokunuşta tenim ürperiyor, tüylerim diken diken oluyor, nefesim kesiliyordu. Ama aynı zamanda kendimi güvende hissediyordum. Onun ellerinde, onun parmaklarında, onun avucunda, kendimi evimde gibi hissediyordum.

Sanki bütün dünya savaşsa, bütün dağlar düşman olsa, bütün gökyüzü yıkılsa, onun elleri olduğu sürece, ben ayaktaydım.

“Ruhumun sende bir evi var,” dedi. Fısıltısı, kırık bir cam parçası gibi battı bilincime. Göğsümün kafesinde can çekişen o vahşi kuş, bu ifadenin ağırlığıyla bir anlığına durdu. İçimde, yıllardır kilitli tuttuğum bütün demir kapılar tek bir darbeyle yerle bir oldu.

“Söyle bana,” dedim, hıçkırırcasına. “Ruhunu ruhuma bu kadar körkütük bağlayıp sonra da seni bu cehennemin ortasına sürüklemek benim için kolay mıydı sanıyorsun? Ben senin beni yaşattığın bütün ihtimalleri ateşe verdim Mete ama sen, yine de o alevlerin içinde sadece beni sevdiğin için yanmayı göze alıyorsun.”

Mete, söylediklerimle yüzüne inen o ağır darbeyi tam göğsünün ortasında karşıladı. Kirpikleri titreşti ama alnını alnımdan milim bile uzaklaştırmadı. Parmakları ensemde öyle bir kenetlendi ki, kemiklerimin sızısı içimdeki o korkunç sessizliği bastırdı.

O an anladım; ikimiz de birbirimizin celladıydık ama ikimiz de ölmek için sadece birbirimizin kollarını arıyorduk.

Başını hafifçe geriye çekti. Gözlerimi açtım. Gözlerini gözlerime diktiğinde, orada ne bir pişmanlık gördüm ne de bir korku. Sadece beni, kendisinden bile çok seven bir adamın gözü karalığı vardı.

“Benim cennetim de cehennemim de sensin Eyşan,” dedi. Sesi artık bir fısıltıdan çok, kalbinin dip katmanlarından gelen bir gürültüydü. “Sen o ihtimalleri ateşe vermedin. Sen sadece beni sensiz bir geleceğin ihtimalinden kurtardın.”

Derin bir nefes çektim içime. O nefes sadece oksijen değil; Mete’nin kokusu, barut dumanı, yarım kalmışlık ve sarsılmaz bir adanmışlıktı. Ensemdeki eli yavaşça yanağıma kaydı. Başparmağı yanağımdaki ıslak izi şakağıma doğru sürükledi.

“Ayrıca ben, o yangından kaçmam, kaçamam,” dedi, sesi bir anıt kadar ağır, bir mezar kadar sessizdi. “Çünkü ben o yangının tam ortasında, sana sarılarak ölmeyi kurtuluş sayarım. Sen kendini cellat sanıyorsun ya Eyşan ama bilmiyorsun, beni sen öldürmüyorsun. Seni kurtaramamak öldürüyor.”

Yanağımdaki başparmağı durdu. O pürüzlü, sıcak dokunuş, tenimdeki yaşları silmekten çok oraya kazımak ister gibiydi. Yüzümüzün arasındaki o kısacık mesafede, ikimizin de nefesi birbirine karışan son umut kırıntılarıyla tükeniyordu.

“Bu coğrafya bizden her şeyi aldı,” diye fısıldadı, gözlerimin en derinine bakarken. “Çocukluğumuzu aldı, gençliğimizi aldı, sevdiklerimizi aldı, geleceğimizi aldı... Ama ruhumu senin ellerinden almalarına izin vermeyeceğim. İster bu cehennemde kül olalım ister o toprağın altında yan yana yatalım. Sen benim evimsin Eyşan. Ve bir adam, evi yanıyor diye evini terk etmez.”

Gözlerimden bir damla daha süzülüp onun avucuna döküldü. Bu kez sitem etmedim, kaçmadım, içimdeki o vahşi kuşu serbest bıraktım. Ellerimi kaldırıp göğsüne bastırdım; kalbinin, benim adımın ritmiyle nasıl deli gibi çarptığını hissettim. O çarpan kalp, benim de son sığınağımdı. Parmaklarımın altında atan ritim; barut kokusuna, ölüme ve üzerimize çöken o simsiyah geleceğe meydan okuyan tek şeydi.

Dışarıda rüzgâr uğulduyordu. Dağların ardından, geçmişin tozlu sayfalarından, belki de geleceğin ıssız koridorlarından bir şeyler fısıldıyordu. Ama duymadım. Duymak istemedim. Sadece onun nefesini duymak istedim. Sadece onun kalbini hissetmek istedim. Sadece onun varlığında var olmak istedim.

“Yemin ederim ben o yangını seni yakmak için yakmadım, Mete,” diye fısıldadım.

Mete’nin dudaklarında acı bir tebessüm peydah oldu.

“Yemin ederim ben seninle birlikte yanabilmek için bütün dünyayı ateşe verirdim, Eyşan.”

Gözlerim, yanaklarıma süzülen yaşlarla kapanırken alnımı Mete’nin alnına yasladım.

"Gitmeliyiz," dedim. "Zamanımız dar."

Mete, titrek bir nefes alıp bıraktı. Başını belli belirsiz salladığında alnımı ağırca yüzünden uzaklaştırdım. Birlikte, aracın kapılarını açtık. Dışarıdaki soğuk, yüzümüze bir tokat gibi çarptı. Ama umurumuzda değildi. Umurumuzda olan sadece birbirimizdi. Sadece gideceğimiz yol. Sadece kurtaracağımız can.

Mete, aracın yanında durdu. Gözleri, hâlâ bana bakıyordu. Yanına doğru yaklaştığımda sanki birbirini yıllardır bekleyen iki nehir gibi, sanki aynı topraktan filizlenmiş iki çınar gibi, birbirimize çekildik. Omuz omuza geldik. O an soğuk tenimizi kesmeyi unuttu, rüzgâr sustu, zaman durdu.

Birlikte apartmana doğru yürümeye başladık. Adımlarımız aynı ritimdeydi. Sanki yıllardır birlikte yürüyormuşuz gibi. Sanki aynı anda atıyordu kalplerimiz. Sanki aynı havayı soluyordu ciğerlerimiz. Taşlı patikada ayak seslerimiz yankılanıyor, her adım geceye bir isyan gibi düşüyor, her vuruş toprağa bir mühür gibi kazınıyordu. Önümüzde, karanlığa gömülmüş bir apartman yükseliyordu.

Duvarları, nice sırra tanıklık etmiş nice hüznü bağrına basmış gibiydi. Pencereleri kapkaranlık, ışıkları sönük, her biri birer uyuyan devin gözleri gibiydi. Ve biz, bu devin karnına girecektik. Belki de asla çıkamayacaktık.

Mete, önüme geçip apartmanın paslı çelik kapısını ittirip geçmem için bekledi. Büyük bir adımla içeriye geçtiğimde peşimden geldi. Yürümeye devam ederken kapı arkamızdan büyük bir gürültüyle kapandı. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girmiştik.

Acem Kızı, Selda Bağcan

Kapının ardında, loş bir koridor bizi karşıladı. Duvarlar, rutubet kokuyordu. Terk edilmiş bir apartmanın hüznü, yılların tozu, kimsesizliğin sessiz çığlığı sinmişti her bir taşına. Yerlerdeki fayanslar kırık, bazıları eksikti. Sanki buraya kadar gelen herkes, ayaklarının altında bir şeyler kırmış, bir şeyler bırakmış, bir şeyler almıştı. Ampullerden biri titrek bir ışık saçıyor, diğerleri sönük karanlığa terk edilmişti. O titrek ışık, bir mum alevi gibi dans ediyor, duvarlarda garip gölgeler oynatıyor, her an sönecekmiş gibiydi.

Mete, arkamda duruyordu. Sıcak nemli ve keskin nefesini hissediyordum. Sanki bir dağ rüzgârı ensemi okşuyor, sırtımdan süzülüp belime iniyor, orada bir an asılı kalıp kayboluyordu. Merdivenleri ağırca çıkmaya başladığımızda her bir basamak bir ömür gibiydi.

Kimi basamaklar sağlamdı, çatlamamıştı, kırılmamıştı. Merdivenlerin demir tırabzanı, paslı ve soğuktu. Elim onun üzerinde gezindiğinde, zamanın bıraktığı izleri hissettim. Pas sadece demiri değil, ruhumu da kemiriyordu sanki. Her basamakta, dizlerim biraz daha yoruluyor, ciğerlerim biraz daha daralıyor, yüreğim biraz daha hızlanıyordu. Ama durmadım.

Mete'nin eli, arkadan belime dokundu. O dokunuş, bütün yorgunluğumu unutturdu. Sanki merdivenler yok oldu, basamaklar düzleşti, çıkacak yer kalmadı. Sadece onun eli vardı. Sadece onun sıcaklığı. Sadece onun varlığı.

"Eyşan," dedi, fısıltıyla. Sesinde yılların yorgunluğu, gecelerin sessiz çığlığı, bir komutanın sorumluluğu, bir eşin hasreti vardı. "Tuzaklı, unutma. Dikkatli ol."

Başımı iki yana salladım. Salladım ki, görmesin gözlerimin dolduğunu. Salladım ki, hissetmesin ellerimin titrediğini. Salladım ki, duymasın kalbimin çarpıntısını.

"Ben her zaman dikkatliyim, unuttun mu?" dedim, sesimi olabildiğince normal çıkarmaya çalışarak. Ama sesim, normal değildi. Çatlak, kırık, çaresizdi. Tıpkı bu merdivenler gibi. Tıpkı bu gece gibi. Tıpkı bizim gibi.

Merdivenler bitmek bilmiyordu. Katlar birbirini kovalıyor, her kat bir öncekinden daha karanlık, daha ağır, daha boğucu oluyordu. Duvarlarda, zamanın bıraktığı yabancı kelimelerle dolu yazılar vardı. Kimi bir isim, kimi bir tarih, kimi küfür, kimi dua. Belki de bu apartman, sadece bir apartman değildi. Belki de bu apartman bir tanıktı. Nice gidişin, nice gelişin, nice saklanışın, nice bulunuşun tanığı.

Dördüncü kata geldiğimizde, Mete durdu. Arkamda durduğu yerde, nefesi hızlanmış, elleri yumruk olmuş, bakışları yukarıdaki karanlığa dikilmişti. Onun bu hali, içimi ürpertti. Çünkü Mete korkmazdı. Ya da korkusunu belli etmezdi. Ama şimdi, ellerinin titrediğini görüyordum. Işığın vurduğu yerde, parmak uçlarının bembeyaz kesildiğini, damarlarının çıktığını, avuçlarının terlediğini.

"Bu kat," dedi, fısıltıyla. Sesi öyle incecikti ki, neredeyse duyamayacaktım. "Sağdaki daire."

Sertçe yutkundum.

"Ben önce gireyim," dedi Mete. Sesinde bir emir vardı, bir yalvarış, bir ricaydı aslında. "Arkamda kal."

Başımı salladım. Başka bir şey yapamazdım. Çünkü o haklıydı. O önce girmeliydi. Ben bu yükün altına tek başına giremezdim.

Birlikte, son birkaç basamağı çıktık. Kapının önüne geldiğimizde, Mete bana döndü. Gözlerinin içinde, o mavi denizin ortasında, son bir kez daha kayboldum. O kadar derindi ki, içine düştüm. O kadar sıcaktı ki, yandım. O kadar sahipti ki, ait oldum.

"Benden sonra," dedi. "Sakın arkamdan ayrılma."

"Merak etme," dedim. "Ben zaten hiç ayrılmadım ki senden."

Gülümsedi. O gülümseme, içimdeki bütün karanlığı aydınlattı. O gülümseme, bana hâlâ bir umut olduğunu, hâlâ bir şafak sökeceğini, hâlâ bir diriliş yaşanacağını fısıldadı.

Sonra, kapıya yöneldi.

Eli, kapının soğuk metal tokmağına uzandı. Bir an durdu. Sanki dua ediyordu. Sanki içinden bir şeyler geçiriyordu. Sanki son bir kez daha düşünüyordu. Ama sonra, kararını verdi. Tokmağı çevirdi. Kapı, gıcırdayarak açıldı.

Ve içeriden, ölüm kokusu geldi.

Mete, kapının eşiğini yılanın yuvasını yoklar gibi kontrol etti. Bir cerrahın neşteri tutuşuyla, bir hafiyenin ipucu arayışıyla, bir annenin bebeğine dokunuşuyla, sağ elini içeriye doğru uzattı. Ve duvar boyunca yukarı sürükledi. Parmak uçları, sıvanın soğuk yüzünde gezinirken, adeta taşlarla konuşuyor, duvarlarla fısıldaşıyor, karanlıkla söyleşiyordu. Eline bir şey gelmiş olmalıydı ki duraksadı. Ve beni kolumdan, bir annenin çocuğunu yoldan çeker gibi, hafifçe kenara doğru çekti.

Zamanın akışını bozacak, nefesin durduğu, kalbin unuttuğu, gözlerin körleştiği bir yavaşlıkta elini geri çekti. Parmaklarının ucunda, zar zor görülebilen, bir saç telinden daha ince, bir örümcek ağından daha kırılgan, bir umuttan daha narin bir misina kablosu duruyordu. Kabloyu elinin etrafında, bir yılanın avını sarışı gibi döndürürken, sol elini kolumdan bileğime, bileğimden avucuma, avucumdan parmaklarıma uzattı. Ve sımsıkı kavradı. O kavrayış, bir destanın ilk cümlesi gibiydi.

"Bir varmış, bir yokmuş," demiyordu.

"Burada ve şimdi," diyordu. Senin hikayen başlıyor.

Benimle birlikte içeriye girerken, kurulan düzenekteki bomba, kapının hemen üzerinde, bir kader gibi asılı duruyordu. Karanlık kutusu, içinde sakladığı ölüm tohumlarıyla, bir çift kara göz gibi üzerimize dikilmişti. Üzerindeki kırmızı ışık, bir kalbin son atışları gibi yanıp sönüyordu.

Mete ile eşiği geçtikten hemen sonra adımlarımızı kesen yine Mete’nin durması olmuştu. Ne için durduğuna bakmak için başımı geniş gövdesinden sola doğru eğdiğimde kalbimin bir kuş pençesinde kıvrandığını, göğsümün demir bir mengene altında ezildiğini, ruhumun bir hançerle delindiğini hissettim.

Her yerde kan vardı.

“İşte, Asena Gündüz’ü korumanın bedeli.”

Çok kan vardı.

Duvarlarda, tavanda, yerlerde, mobilyaların üzerinde, perdelerin kıvrımlarında, camların çatlaklarında, anahtar deliklerinde, prizlerin arasında, kapıların ardında. Her yerde. Kurumuş ve etrafa sıçramış kan damlaları, kopkoyu izler bırakmıştı. Kimi damlalar yuvarlak, bir çocuğun gözyaşı gibi. Kimi damlalar uzun, bir hançerin ucundan süzülmüş gibi. Kimi damlalar birbirine karışmış, kocaman göller oluşturmuş, kırmızı denizler, kara adalar, mor yarımadalar. Kurumuş kanın rengi artık kırmızı değildi. Siyahla kahverengi arasında, bir matem rengiydi. Ağıtın, yasın, unutuşun, kabullenişin, isyanın, çaresizliğin, "neden?" sorusunun, "ne olacak şimdi?" çığlığının, "affet" fısıltısının rengi.

Mete, elimi bırakmadan, beni sağa doğru çekti. O an o ölüm kokusunun ortasında, neden tarihin tekerrür ettiğini, çarkın nasıl yeniden döndüğünü, kaderin aynı nakaratı ne için ezberlettiğini anladım.

Selçuk'un bedeni, odanın tam ortasında, demir bir sandalyede duruyordu. Başı öne eğikti. Saçları kir ve terden birbirine yapışmış, alnına dökülmüştü. Yüzü, on iki günlük işkencenin kitabesi gibiydi; morluklar, kesikler, kurumuş kan izleri. Dudakları çatlamış, beyazlamıştı. Bileklerindeki kelepçeler, tenini kesmiş, kan damlaları parmak uçlarından süzülüp yere damlıyordu.

Ama yaşıyordu.

Ve gözlerinden akan yaşlarla, gözleri gözlerimi buldu.

Sol gözümün kenarından akan yaş, süzüldü yanağımdan aşağı.

Selçuk'a doğru bir adım attım.

Attığım o adım yılların içinde yürümek gibiydi. Anıtkabir'deki ilk nöbet gününe, Rize'nin yağmurlu bir sabahına, Şırnak'ın kanlı bir gecesine, bu evin içinde yaşanmış bir anıya gidiyordum. Topuklarım, yerdeki kurumuş kan lekelerine basıyor, her adım incecik bir çıtırtı çıkarıyor, sanki o kan hâlâ taze, sanki o kan hâlâ sıcak, sanki o kan hâlâ konuşuyor, hâlâ anlatıyor, hâlâ haykırıyordu.

"Selçuk," diye mırıldandım. 

Boğazıma bir çöl sıcaklığı oturdu. Kelimeler kurudu, dudaklarım birbirine yapıştı. Nefes almak için ağzımı açtığımda, ciğerlerime dolan hava değil, yıllardır içimde taşıdığım bütün pişmanlıklar oldu.

Selçuk, yüzünü buruşturarak hıçkırmaya başladığında başını önüne eğip kafasını iki yana salladı. Hıçkırıklarının sesinde yorgunlukları, taşıdığı ağırlıkları, gecelerin sessizliği, işkencenin acısı, kaybın hüznü, hasretin közü ve bu evin içinde, benim yüzümden kaybettiklerinin izleri vardı.

"Selçuk," diye mırıldandım bir daha.

Selçuk başını kaldırdı. Bir ağacın, yılların yükü altında doğrulması gibi. Yavaştı. Ağırdı. Acılıydı. Gözleri bana bakmadı. Önce boşluğa daldı. Sonra yavaşça Mete'ye çevrildi. O maviye bakarken, bir şeyler anlattı gözleri. Kelimelerin yetmediği yerde, gözyaşlarının durduğu yerde, bakışlar konuştu.

"Özür dilerim," dedi.

Mete'den bakışlarını çekmedi ama bana seslendi.

"Asena Gündüz."

Yıllar sonra bu karanlığın içinde, bu sessizliğin tam kalbinde adımı söyledi. O ad, bir zamanlar bir askerin kimliğine yazılmıştı. Selçuk, ağırca bakışlarını arkamızda kalan bir alana çevirdi.

“Asena Gündüz, burada!”

Şimdi ise o ad, bir tuzağın son cümlesiydi.

Bir ihanetin değil, bir sadakatin son satırıydı.

“Uğrun uğrun kaş altından bakınca
Can telef ediyor gül Acem Kızı”

Mete, "Siktir, tuzak!" diye haykırdı. Beni arkasına aldı. Ama bakışlarım Selçuk'taydı. Ondan ayıramıyordum gözlerimi. Onun gözlerinde, yıllar önce bu evde, o karanlık gecede, gözlerinin önünde ölen bir kadın vardı. Onun gözlerinde, henüz kokusuna bile doyamadan toprağa verilen bir bebek vardı. Onun gözlerinde, benim yüzümden dökülen her damla kan, her kesilen nefes, her yarım kalan hayat vardı.

Evin içi, ansızın beyaz bir gazla doldu. Duvarlardan sızdı. Tavandan damladı. Yerden yükseldi. Beyazdı. Sessizdi. Ölümcüldü. Her bir zerresi, bir hançer gibi ciğerlere işliyor, bir ateş gibi gözleri yakıyor, bir ağırlık gibi göğse çöküyordu.

Mete, beni kendine çekti. Avucuyla ağzımı kapadı. Parmaklarıyla burnumu tuttu. Teni, tenime değdi. Nefesim, avucunda buğulandı. Ciğerlerim bomboştu. Gözlerim sulanıyordu. Başım dönüyordu. Dünya, o beyaz gazın içinde eriyor, yok oluyor, unutuluyordu.

Beyazlık büyüdü. Her şeyi yuttu.

Selçuk'u yuttu.

Mete'yi yuttu.

Beni yuttu.

Ve karanlık çöktü.

12 Aralık 2022 / 03:47

Yazar, Ağzından

Eyşan, uykusunun sisli perdesinden sıyrıldığında, çiseleyen yağmurun serin dokunuşunu yüzünde hissetti. İlk hissettiği şey, çıplak toprağın keskin, nemli kokusuydu; ikincisi ise derin bir yalnızlık. Gökyüzü, gri ve kurşuni bulutların tehditkâr dansıyla kapanmış, hafif bir şimşek parıltısı karanlığı kırıyordu. Üzerine serili kıyafetlerin yabancılığı, zihnine bir bıçak gibi saplandı. Ne üniforması ne de tanıdık bir eşyası vardı. Sadece basit, sıradan bir gömlek ve pantolondu.

Etrafını çevreleyen orman, sessizdi ama bu, huzurlu bir sessizlik değildi. Gökyüzüne doğru uzanan devasa ağaçlar, sarkan sarmaşıklarıyla gölgelerden yapılmış heykellere benziyordu. Toprak, yağmurla karışmıştı ve her adımda çamurun içine gömülecek gibi hissediliyordu. Gözleri karanlıkta anlamlı bir şey ararken kalbindeki huzursuzluk, nefesiyle yarışır hale geldi.

“Eyşan…”

Bir fısıltı ya da belki bir yanılgı. Sesin kaynağını bulmak için başını çevirdi. Karanlıkta bir siluet gördü; hareketsiz, soğuk toprakla bütünleşmiş gibi, Mete’nin silueti. Eyşan refleksle hareket etti, toprağın nemine aldırmadan dizlerinin üzerine çöktü. “Mete?” Sesinin yankısı yoktu. Bu orman, sesleri yutuyordu.

Mete’nin gözleri açıldığında, çelik mavisi bakışları üzerinde gezindi. Birkaç saniye, boşlukta dolanan bir yabancı gibi ona baktı. Sonra, bedenine yayılan farkındalıkla doğrulmaya çalıştı. Bakışları kendi üzerinde gezindiğinde “Neredeyiz?” dedi, sesi boğuk ve yorgun.

“Bilmiyorum,” dedi Eyşan, kendinden daha emin görünmeye çalışarak. Mete ellerini toprağa bastırıp doğrulurken, gözleri ormanın derinliklerinde bir noktaya odaklandı. Sessizliği yaran o ilk ses, Eyşan’ın kulaklarına bir bıçak gibi saplandı. Uzaktan gelen, boğuk ve ürkütücü bir ulumaydı. Doğanın değil, bir canavarın çıkardığı bir ses gibiydi.

Eyşan irkildi. “Bu neydi?” dedi, nefesini kontrol edemediğini fark ederek.

Mete, etrafını bir kurt gibi taradı ve kollarını iki yana açıp Eyşan’ı korumak istermişçesine önünde gerindi. “Burada yalnız olmadığımız kesin,” diye mırıldandı. Yerde bulduğu keskin bir taşı eline aldı, sanki bu basit cisim onu koruyacakmış gibi.

Tam o sırada, karanlıkta bir hareket oldu. Önce fark edilmesi imkânsız gibi duran bir gölge, ardından belirginleşen bir figür. İnsan ama bir o kadar da insandan uzak. Düzgün hatları ve hareketsiz duruşuyla, sanki canlı bir heykel gibi ağaçların arasından çıkmıştı.

Mete’nin kasları gerildi, Eyşan ise gözlerini kırpmadan figüre baktı. “Kim o?” diye fısıldadı, sesi artık daha keskin. Figür, birkaç adım yaklaştı. Yüzündeki ifadeden ziyade, gözlerindeki derinlik dikkat çekiyordu. Her adımda, Eyşan ve Mete’nin üzerine bir gölge gibi çöken bir varlık hissi vardı.

“Hoş geldiniz,” dedi figür, garip bir nezaketle. Sesi tıpkı orman gibi yankısızdı, sanki bu yerin bir parçasıydı.

Eyşan’ın kalbi hızlanırken, içindeki savaşçı kimlik bir kıvılcım gibi yandı. Korku, bu varlığın hükmü altındaydı ama gözleri Mete’yle buluştuğunda, kelimelere gerek yoktu. Bu, hayatta kalmanın başlangıcıydı.

Karşılarında duran Aras Demirkan’dı.

Aras, “Alın şunları,” dediği an arkalarından çıkan gölge siluetler Eyşan ile Mete’ye doğru yaklaşmaya başladı. Mete, hızlı bir hareketle Eyşan’ı kendine yaklaştırdı. Göğsü bir körük misali nefes nefese havalanıyordu. Hiçbir şey demesine müsaade etmeden iki yanından yaklaşan adamlar Eyşan’ı ve Mete’yi hızla birbirlerinden ayırırlarken Mete’nin dudaklarından dökülen küfürler ormanda yankılanıyordu.

Bedenini kurtarmak için çırpındı, ama iki adam onu demir bir mengeneye almıştı. Biri kolunu arkadan bükerken, diğeri boynuna sarıldı. Mete’nin gözleri kan çanağına dönmüştü.

“Bırakın onu!” diye haykırdı Eyşan. Sesindeki çığlık, ormanın sessizliğini paramparça etti.

Aras, sakindi. Ellerini arkasında birleştirmiş, onları izliyordu. Bir bilardo topunun masada dansını izleyen bir oyuncu gibi soğuk, bir satranç tahtasında rakibin son hamlesini bekleyen bir usta gibi sabırlı.

“Bağırman,” dedi Aras, sakin ama keskin bir sesle. “Onu kimsenin ellerinden kurtaramayacak Güvercin.”

Eyşan’ın bileklerini arkadan bağlamışlardı. İp tenini kesiyor, acı kolundan omzuna yayılıyordu ama umurunda değildi. Gözleri Mete’deydi. Sadece Mete’de.

“Onu nereye götürüyorsunuz?” diye sordu, sesi titriyordu. Ama titreme korkudan değil, öfkedendi.

Aras, başını hafifçe yana eğdi.

“Merak etme. İkiniz de aynı yere gidiyorsunuz. Ama önce biraz konuşmamız gereken şeyler var. Seninle. Ve onunla. Ayrı ayrı.”

“Ayrı ayrı olmayacak,” dedi Mete, dişlerinin arasından. Adamlar onu zorla yere çöktürmüştü. Dizleri çamurun içindeydi, başı öne eğikti. Ama yine de konuşuyordu. “Bıraktırsana ellerimi. Geçsene lan karşıma, korkak!”

Aras Demirkan, Mete’nin kulaklarında yankılanan cümleleriyle gözlerini devirdi ve arkasını döndü. Ormanın içine doğru yürümeye başladı.

“Peşimden gelin.”

Ormanın karanlık bağrından sıyrılıp çıktıklarında, karşılarında dev bir gölge yükseldi. Burası zamanın unuttuğu, savaşların ise hatırladığı bir yerdi. Eski bir fabrikaydı. Duvarları, yılların pasını ve kurşun izlerini taşıyordu. Kimi yerleri çökmüş, kimi duvarları ayakta kalabilmek için birbirine yaslanmıştı. Çatısının yarısı yoktu; o boşluktan sızan ay ışığı, içeriyi loş, ürkütücü bir tiyatro sahnesine çeviriyordu.

Yerler, toprakla kaplanmış betondu. Kimi yerlerde yağmur suyu birikmiş, oluşan küçük göllerin yüzeyinde ayın aksi titriyordu. Duvarların diplerinde yosunlar, küfler, zamanın bıraktığı yeşil ve siyah izler vardı. Hava, küf ve pas kokuyordu. Ama altında, daha ağır, daha baskın bir koku daha vardı: Kan.

Burası, 124 askerin şehit edildiği bölgeydi.

Burası, Merhamet Kampı’ydı.

Ortada, sırtı ay ışığını alan demir bir sandalyeye bağlanmış bir adam vardı.

Selçuk Ege Turalı.

Başı öne eğikti. Gözleri kapalıydı ama uyumuyordu. Nefes alışı, düzensiz ve hırıltılıydı; her solukta göğsü acıyla inliyor, her verişte bir parçası daha dökülüyordu sanki. Üzerindeki kıyafetler tanınmaz haldeydi. Kan ve toprakla karışmış, yırtılmış, yer yer yanmıştı. Bilekleri yeniden demir sandalyeye zincirle bağlanmıştı. Parmakları mosmordu, tırnakları kararmıştı. Ama yaşıyordu. İşte bu, onun en büyük işkencesiydi. Yaşamak.

Elias Farouq, Selçuk’un birkaç adım uzağında bir gölge gibi duruyordu. Sırtını duvara yaslamış, kollarını göğsünde bağlamıştı. Üzerinde, geceyle bütünleşen koyu renk bir ceket vardı. Saçları, koyu ve dağınıktı. Yüzü, yılların ve hesaplaşmaların çizdiği derin çizgilerle oyulmuş bir maskeydi.

Ama asıl çarpan, gözleriydi. Sağ gözü, beyaz ve hareketsizdi; cam bir bilye gibi soğuk, ölü, ışığı yansıtmayan. Sol gözü ise tam bir fırtınaydı. O göz yeni gelenlere dikilmişti. Ne öfke vardı ne nefret. Sadece soğuk, hesapçı, bir avcının sabrı. Ve o sabrın altında, yıllardır beslediği intikamın kıvılcımı.

Dudaklarının kenarında hafif, zehirli bir kıvrım vardı. Sanki bu anı yıllardır bekliyordu. Sanki tüm bu karanlık kamp, tüm bu pas, tüm bu ölüm kokusu, sırf bu gece, sırf bu an için hazırlanmıştı.

Elias’ın hemen yanında, biraz geride, ay ışığının ulaşamadığı bir gölgenin içinde, yerde oturan bir başka adam vardı.

Eran Bağrı.

Onu hemen fark etmek zordu. Sanki karanlığın bir parçasıydı, ondan ayrılmak istemiyordu. Uzun, kara saçları yüzüne dökülmüştü. Sakalı vardı ne çok uzun ne de kısaydı. Gözleri karanlığın içinde iki ateş böceği gibi parlıyordu. Deli değildi ama deliliğin kıyısında, bir uçurumun kenarında dengede duran bir adamın bakışları vardı. Ne Elias’ın soğuk hesabı vardı ne de Aras’ın kontrollü nefreti. Onda daha ilkel, daha yırtıcı, daha vahşi bir şey vardı. Kaybettiği bir şeyin acısı, onu zehirle beslenen bir kurt gibi kırmış, dönüştürmüştü.

Mete’yi görür görmez, gözleri kısıldı. Dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Elleri, arkasında duvarı kavradı, tırnakları kireçlerin içine gömüldü. Sanki kendini tutuyordu. Henüz değildi. Sırası değildi. Ama gelecekti.

Tam ortada, Selçuk’un tam karşısında, birbirine paralel duran iki demir sandalye vardı. Aras, başıyla işaret etti. Adamlar, Eyşan’ı ve Mete’yi sandalyelere doğru sürükledi. Mete’nin bileklerindeki bağlar çözüldü ama hemen sandalyenin soğuk demirine kelepçelendi. Ayak bilekleri de öyle. Göğsü hâlâ hızlı atıyordu. Çenesinde kan, alnında çamur, gözlerinde yangın vardı ama susuyordu. Susuyordu, çünkü konuşmanın zamanı değildi.

Eyşan, yan sandalyeye oturtuldu. Onun bağlanışı daha sertti, daha acımasız. Adamlar bileklerini kelepçelerken tenine battı, canını yaktı. Ama ses çıkarmadı. Dişlerini sıktı, gözlerini kapadı, bir an için nefesini tuttu. Sonra açtı.

Gözleri, önce doğrudan Selçuk’a gitti. Selçuk’un o perişan hali, içinde bir şeyleri paramparça etti. Dudakları titredi ama yutkundu. Sonra bakışları, odadaki diğer adamlara kaydı. Elias’ı gördü. Eran Bağrı’yı gördü. Burnundan küçük bir nefes verirken ağırca Mete’ye döndü. Mete, başını hafifçe Eyşan’a çevirdi.

“Kimseye bakma,” dedi, fısıltıyla. “Sadece bana bak.”

Eyşan, başını hafifçe salladı. Gözlerini Mete’den ayırmadı.

“Asena Gündüz ve Mete Mert Çakır,” dedi, Elias Farouq. Elleri hâlâ göğsünde bağlıydı. Sırtı yasladığı duvardaydı. Ama konuşurken, o tek canlı gözü, tıpkı bir yılanın avını sarması gibi, sandalyede bağlı duran iki neferin üzerinde gezindi. “İkizlerinizi kundakta bırakıp buraya kadar geldiniz. Tebrik ederim. Cesaretiniz, benim tahmin ettiğimden bile daha büyük."

Bir an durdu.

“Gerçi buraya sizi çağırmadım,” dedi ve gülümsedi. “Sizi buraya çektim.”

Ay ışığı, tam o anda bulutların arasından sızdı. Elias'ın yüzünün yarısını aydınlattı. Beyaz gözü, o ışıkta daha da ölü, daha da ürkütücü göründü.

Mete'nin çenesi kasıldı. Ama konuşmadı. Gözleri, Elias'ın üzerinde sabitti. Eyşan ise sessizdi. Nefesi ağırlaşmıştı ama bakışları çelik gibiydi. Bakışlarını ısrarla Mete’nin yüzünden bir an olsun çekmemişti.

Elias, duvardan ayrıldı. Yavaş adımlarla, ellerini arkasında birleştirerek sandalyelerin önüne doğru yürüdü. Her adımda, çizmelerinin tabanındaki çamur, beton zeminde hafif, nemli bir ses çıkardı.

Selçuk'un önünde durdu. Selçuk, başını kaldırmadı. Belki kaldıracak gücü yoktu. Belki de bakmak istemiyordu. Elias, eğildi. Selçuk'un kirli, dağınık saçlarını yavaşça geriye doğru taradı. Selçuk'la konuşuyor gibiydi ama sesi herkes içindi.

"Bu adam... Selçuk Ege Turalı... On iki gündür benimleydi. Acıktı. Susadı. Uyumadı. Ağladı. Dua etti. Bazen bana sövdü. Ama hiçbir zaman pes etmedi. Hiçbir zaman gelmeyecekler demedi. Buna yapmaya mecbur kaldı.”

Elias, doğruldu. Selçuk'un yanından ayrılıp Mete'nin sandalyesine yaklaştı.

"Çünkü ihanet, bir gün döner dolaşır sebebini bulur. İşte bu yüzden, siz ikiniz sıradan düşmanlar değilsiniz. Yok edilmesi gereken, unutturulması gereken, kökü kazınması gereken birer hastalıksınız."

Mete, başını kaldırdı. Gözleri, Elias'ın gözlerine dikildi. O mavi, şimdi bir buzul kadar soğuk, bir volkan kadar sıcak, bir bıçak kadar keskindi.

“Sebeplerden konuşacaksak, eline bir silah al ve kendi kafana sık, piç.”

Elias, bir an için duraksadı. Sonra dudaklarının kenarında o zehirli kıvrım belirdi. Sandalyenin arkasına geçti, ellerini Mete'nin omuzlarına koydu. Eğildi, kulağına fısıldar gibi konuştu ama yine herkes duyuyordu.

“Mete Mert Çakır,” dedi, ellerini omuzlarına bastırırken. Mete, dişlerini sıkarak gözlerini sertçe yumdu. “Asena Gündüz’ün eliyle kaç kişinin öldüğünü biliyor musun?" Başını Eyşan’a doğru eğdi. "Bırak, onu geçtim. Onun emriyle, onun silahıyla, onun uğruna kaç evlat toprağa düştü? Kaç eş dul kaldı? Kaç çocuk yetim?"

Mete'nin omuzları gerildi. Tam dudaklarını aralamışken Elias, Mete’nin omuzlarını bırakıp bir hışımla Eyşan’ın önüne geçti.

“Onların ne suçu vardı? Ailemin ne suçu vardı!”

Eyşan’ın bakışları ilk defa Mete’den ayrıldı. Gözleri, Elias'ın gözlerine çevrildi. Yıllar önce, o geceyi hatırlıyordu. O kararı. O silahı. O bedeli.

"Onların suçu, senin gibi bir canavarın ailesi olmaktı. Kendi yaptıklarının bedelini ödediler. Ama unutma, Elias. O geceyi ben seçmedim. Siz seçtiniz. Siz başlattınız bu savaşı."

Elias, bir an için sessiz kaldı. Sanki Eyşan'ın sözleri, onun içinde derin, eski bir yarayı kanatmıştı. Sonra, güldü. Ama gülüşünde neşe yoktu. Sadece çaresizliğin, deliliğin, yıllarca beslenen intikamın ta kendisi vardı.

“Güzel,” dedi, dudaklarındaki soğuk gülüşü bozmadan. “O halde bitireceğim bu başlattığım savaşı.”

Elias, iki adım geri çekildi. Kollarını yanlarına saldı. Başını hafifçe yana eğdi.

"Aras ve Eran," dedi ve tekrar sandalyelerin önüne geçti. Ellerini önünde birleştirdi. “Ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz.”

Aras Demirkan, Eyşan’a; Eran Bağrı ise Mete’ye doğru ağır adımlarla yaklaşmaya başladı. Sandalyelerinin kenarlarından tutan eller, onları birbirinden ayırdı. Mete'nin sandalyesini Eran ve bir başka gölge adam sağa doğru sürüklerken, Eyşan'ın sandalyesini Aras ve arkadaki iki siluet sola doğru çekti.

“Hoş geldiniz cehennemime,” dedi, Elias Farouq. “Merhamet Kampı, sizi çok bekledi.”

Paslı demir ayaklar, beton zeminde tırtıklı, dayanılmaz bir ses çıkardı. O ses, tıpkı bu gece gibiydi. Keskin. Geri dönüşü olmayan. Ve çok, çok soğuk.

“Mete!”

Eyşan'ın çığlığı, fabrikanın boşluğunda yankılandı. Duvarlara çarptı, tavanda asılı kaldı, paslı kirişlerde süzüldü. Ama kime ulaştı? Karanlıktan başka bir şeye mi?

“Bırakın onu! Mete!”

Mete, sandalyesinde çırpınıyordu. Bileklerindeki kelepçeler tenini kesiyor, kan akıyordu. Ama acıyı hissetmiyordu. Sadece onun sesini duyuyordu. Sadece onun çığlığını.

“Eyşan!”

Sesleri fabrikanın iki ayrı ucunda, iki ayrı karanlığa gömüldü.

 

12 Aralık 2022 / 02:17 – Şırnak

Yazar, Ağzından

Lojmanın içi, bir türbeyi andırıyordu. Duvarlarına sinmiş sessizlik, bir ağıtın ilk mısrası gibiydi. Işıklar loş, perdeler sımsıkı çekiliydi. Dışarıdaki rüzgâr, camların aralıklarından sızıyor, incecik bir ıslık gibi odanın içinde dolaşıyordu. Isıtıcının tıkırtısı, bir zamanlayıcının son anlarına eşlik eden ritmik vuruş gibiydi.

Salonun ortasında, iki beşik yan yana duruyordu. Aralarındaki mesafe, iki elin parmak uçlarının birbirine değebileceği kadar yakındı. Beşiklerin içinde Bilge Kaan ve Toprak Luna uyuyordu. Ama bu uyku, huzurlu bir uyku değildi. Sanki rüyalarının içinde bile annelerinin ve babalarının yokluğunu hissetmişler gibi, ara sıra minik yüzlerinde buruşmalar oluyor, elleri havada aranıyor, sonra yine düşüyordu.

Salonun bir köşesinde, koltukta oturan Caner, dirseklerini dizlerine dayamış, başını ellerinin arasına almıştı. Sırtı öne eğikti. Omuzları düşmüş, boynu bükülmüştü. Saçları dağınıktı. Birkaç tel alnına dökülmüş, terle yapışmıştı. Derin bir nefes alıyor, sonra ağır ağır veriyordu. 

Gözleri kapalıydı. Ama uyumuyordu. Zihninde sürekli aynı görüntü dönüyordu: Mete'nin araca binerken arkasına son bir kez bakışı, Eyşan'ın omuzlarına çöken o ağırlık, kapının kapanışı, motorun sesi ve sonra hiçlik. Hepsinden beter olan o belirsizlik. Ne olacağını bilmemek. Ne kadar bekleyeceğini bilmemek. Gelip gelmeyeceklerini bilmemek.

Parmakları, saçlarının arasında sıkılaştı. Tırnakları, kafa derisine batar gibi oldu. Acı, düşüncelerini bastırmak için tek bildiği yöntemdi. Çünkü fiziksel acı, en azından zihinsel acıyı bir an için durduruyordu. Bir an için unutturuyordu.

Osman, beşiklerin başında duruyordu. Elleri ceplerindeydi. Omuzları hafifçe çökmüş, başı öne eğikti. Bakışları bebeklerin üzerindeydi. Ama sadece bakmıyordu. Onları izliyordu. Her bir kıpırtıyı, her bir nefesi, her bir minik sesi. Sanki onların varlığı, bu karanlık odada tek dayanağıydı.

Ne kadar süredir orada duruyordu, bilmiyordu. Dakikalar mı geçmişti, saatler mi? Zaman, bu odada farklı akıyordu. Bir yandan ağırlaşıyor, her saniye bir ömre dönüşüyordu. Bir yandan da hızla akıp gidiyor, ardında sadece bir hiçlik bırakıyordu.

Beşiğin kenarına hafifçe dokundu. Parmak uçları, ahşabın soğuk yüzeyinde gezindi. O soğuk, tenine işliyor, onu bir an için kendine getiriyordu. Ama sonra yine o ağırlık, o karanlık duygu geri geliyordu.

Bilge Kaan'ın küçük eli beşiğin kenarına dayanmış, parmakları havada kıpırdıyordu. Sanki bir şey arıyordu. Osman, onun o hareketini izlerken boğazı düğümlendi. O minik el, bir şeyleri arıyordu. Belki annesinin sıcaklığını, babasının parmaklarını ya da sadece bir dokunuşu.

Cemile, açık mutfak tezgâhının önünde duruyordu. Elinde bir bardak su vardı. Ama içmemişti. Sadece duruyordu. Odadakileri izliyordu. Caner'in o çökmüş halini, Osman'ın beşiklere kilitlenmiş bakışlarını, odanın üzerine çökmüş o ağır sessizliği. Bir öğretmen olarak yüzlerce çocuk görmüştü. Yüzlerce aile tanımıştı. Ama böyle bir ev, böyle bir sessizlik, böyle bir bekleyiş... Daha önce hiç görmemişti.

Ne olduğuna anlam veremiyordu.

Birkaç saat önce her şey normaldi. Eyşan bebekleri emzirmiş, Mete onlara ninni söylemişti. Ardından evden ayrılmışlardı. Cemile, elindeki bardağı arkasındaki tezgâha bıraktı. Mermer tezgâhın yüzeyine düşen ses, odanın sessizliğini paramparça etti.

"Eyşan ile Mete ne zaman dönecek?" diye sordu. Sesinde, bir öğretmenin sakinliği değil, bir insanın çaresizliği vardı.

Caner ona baktı. Ona ne söyleyebilirdi? "Bilmiyorum" mu? "Belki hiç dönmeyecekler" mi? "Her şey çok kötü" mü? Söyleyemedi. Sadece, "Dönecekler," dedi. Ama sesi, inandırıcı değildi. Kendini bile inandıramamıştı.

Cemile sustu. Anlamıştı. O da sustu. Çünkü başka ne diyebilirdi ki?

O sırada Bilge Kaan uykusunda hafifçe kıpırdandı. Minik bir ses çıkardı, sonra sustu. Toprak Luna ise hâlâ mışıl mışıldı. İki minik can, dünyanın bütün belirsizliğine, bütün karanlığına rağmen hâlâ uyuyor, hâlâ nefes alıyor, hâlâ hayata tutunuyordu.

Caner, beşiğin kenarına eğildi. Elini uzattı, Bilge Kaan'ın battaniyesini hafifçe düzeltti. Parmakları, bebeğin yanağına değdi. Sıcaktı. Yumuşaktı. Masumdu.

"Onlar dönecek," dedi, bu sefer daha yüksek sesle. Sanki kendine söylüyordu. Sanki inanmak zorundaydı. "Dönmek zorundalar."

Osman, yanı başında duruyordu. Bakışları hâlâ beşiklerdeydi. "Peki ya dönmezlerse?" dedi sessizce. O soru, odanın ortasında asılı kaldı. Kimse cevap vermedi.

Birkaç dakika sessizlik oldu. Sadece bebeklerin nefes sesi duyuluyordu. Isıtıcının tıkırtısı, zamanın geçtiğini hatırlatıyordu. Ama o geçen zaman, hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Caner, cebinden telefonunu çıkardı. Ekrana baktı. Hiçbir mesaj yoktu. Hiçbir arama yoktu. Sadece Lara'nın fotoğrafı duruyordu.

İçindeki sıkıntı köklenmeye başladı. Göğsünün tam ortasında, bir ağırlık gibi çöktü. Nefes almak zorlaştı. Parmakları titredi. Ekran karardı. Telefonu önündeki sehpaya bıraktı. Ellerini birbirine kenetledi. Parmakları bembeyaz kesildi.

Barış, askeriyedeki revirde kalmaya devam ediyordu. Bütün ekip Lara da dahil olmak üzere askeriyede kalıyordu. Onların güvende olması bir yanını rahatlatıyordu. Ama diğer yanı sıkım sıkım sıkılıyordu. Çünkü onlar güvendeydi ama kardeşi değildi. Eyşan değildi. Ve o, burada, bu odada, sadece bekliyordu.

Osman, sessizliği kırmak için Caner'e döndü. "Çilingir ile Hayaletlerden bir haber var mı?"

Caner, başını iki yana salladı. "Yok," dedi. Sesi kısıktı. "Ne aradı ne de mesaj attı."

Osman'ın çenesi kasıldı. Dişlerini sıktı. Boynundaki damarlar belirginleşti. "Hepsi birbirine girdi," dedi. "Mete ve Eyşan gitti. Çilingir ile Hayaletler peşlerinde. Ve biz burada, oturmuş bekliyoruz."

"Ne yapabiliriz?" dedi Caner. Sesi, çaresizlikle yüklenmişti. "Gidemeyiz. Onların söylediği gibi, burada kalıp bebeklere bakmalıyız."

Osman, beşikten başını çevirip Caner'e baktı. Gözlerinin içinde, tarif edemediği bir şey vardı. Öfke miydi? Çaresizlik mi? Korku mu? Belki hepsi birden. "Biliyorum," dedi. "Ama beklemekten nefret ediyorum."

Caner, başını ellerinin arasına aldı. Parmakları saçlarının arasında dolaştı. "Hepimiz nefret ediyoruz," dedi. "Ama başka seçeneğimiz yok."

Osman cevap vermedi. Sadece derin bir nefes aldı. Gözleri, perdenin kenarından sızan incecik ışığa takıldı. Perdeyi hafifçe araladı. Dışarıda, bulutların arasından sıyrılmış bir ay vardı. Ama farklı bir toprağın kokusuyla kaplanmış bir şehirde, başka bir adam da o aya bakıyordu.

Çilingir, bakışlarını aydan çekti. Çaprazında kalan apartmana baktı. Pencereler kapkaranlıktı. Hiçbir hareket yoktu. Ama içeride bir şeyler vardı. Bunu biliyordu. Hissetmişti.

Arkadaşlarına döndü. Sekiz siyah siluet, geceyle bütünleşmiş, apartmanın gölgesinde bekliyordu. Kimse konuşmuyordu. Kimse hareket etmiyordu. Sadece nefes alıyorlardı. Ve o nefesler, soğuk havada buğu olup yükseliyor sonra kayboluyordu.

"Selami," dedi Çilingir fısıltıyla. Sesi, maskenin altından boğuk çıkıyordu. "Kapıyı kontrol et."

Selami öne atıldı. Siyah silueti, gecede bir karaltı gibi kaydı. Kapının kolunu yokladı. Açıktı. Arkasına döndü, başıyla onayladı. Çilingir eliyle işaret verdi. Sekiz siluet, tek bir vücut gibi hareket etti. Birlikte içeri girdiler. Kapı, arkalarından sessizce kapandı.

Merdivenlerin başında duran Çilingir, elindeki feneri ağır ağır yukarı kaldırdı. Işık, dar ve tozlu boşluğu yırtsa da geriye yalnızca demir basamakların paslı yüzeyleri ile yılların birikimi olan kalın is tabakasını bıraktı. Kimi basamaklar zamanın ve nemin kurbanı olmuş, ortadan ikiye çökmüştü; kimileri ise yerinde yeller esen eksik halkalarıyla adeta "buradan geçilemez" diyordu. Yine de ölümün eşiğindekiler için burası hâlâ bir yoldu.

Arkasında, karanlığın siluetlerine bürünmüş Selami ve ekibin üyeleri bekliyordu. Her birinin nefesi tartılmış, her bir kası olası bir çatışma anı için kilitlenmişti. Sadece sessizlik vardı; ama bu, fırtınadan önceki o tekinsiz, boğucu sessizlikti.

Çilingir adım atmadı.

Gözleri, yukarıdaki katran karası boşlukta asılı kaldı. Duvardaki derin çatlakları, tavandan sarkan örümcek ağlarını ve basamaklardaki taze toz izlerini bir yapboz parçası gibi zihnine yerleştiriyordu. Hiçbir detay onun keskin bakışlarından kaçamazdı.

"Selami," dedi fısıltısı, gecenin serinliğinde bir bıçak gibi keskinleşerek. "Feneri kapat."

Selami’nin zihni bir an tereddütle sarsıldı. "Ne?" dedi, sesindeki istemsiz şaşkınlığı bastıramayarak.

"Kapat," diye buyurdu Çilingir, bu kez tonu itiraza yer bırakmayacak kadar sertti.

Selami, parmağını metal gövdeye bastırdı. Karanlık, bir dev dalga gibi üzerlerine çöktü. Öyle yoğun bir karanlıktı ki bu, gözlerin bu dipsiz kuyuya alışması dakikalar, hatta ömürler sürecek gibiydi.

Çilingir, gözlerini yukarıdaki kör karanlığa dikti ve bekledi. Göğsünün inip kalkışı bile durmuştu; sanki nefes almak, evrendeki en gürültülü eylemdi.

Birkaç saniye sonra yukarıdan, ahşabın veya paslı demirin üzerinde gezinen incecik bir hışırtı koptu. Bir ayak sesiydi. Titiz, hesaplı ve saklanmaya çalışan bir avcının tedbirli adımları gibiydi.

Çilingir’in dudaklarında belli belirsiz, buz gibi bir kıvrım belirdi. Elini hafifçe kaldırıp arkasındakilere işaret verdi. "Bekle," diye fısıldadı.

Selami sessizce yanaştı, omzu Çilingir’inkiyle temas etti. "Ne oldu?"

"Bizi bekliyorlar," dedi Çilingir. Sesi o kadar durgun, o kadar sükunetle doluydu ki, Selami bir an için duyduklarının gerçekliğini tartmak zorunda kaldı.

"Nasıl?"

"Kapıda pusu kurmuşlar," dedi Çilingir, gözlerini bir an olsun yukarıdan ayırmadan. "Merdivenin bittiği o kör noktada. En az üç kişi var. Namluları buraya çevrilmiş. Işığımızı gördükleri an tetiğe basacaklar."

Selami’nin çenesindeki kaslar gerildi, dişleri birbirine bindi. "Ne yapacağız?"

Çilingir anında kararını verdi. Arkasına dönerken gölgesi duvarda devleşti. "Giz," dedi, ekibin içindeki gölge kadar sessiz olabilene dönerek. "Arkadan dolaş. Binanın arka cephesinden ya da diğer binalardan çatıya çıkmanın bir yolunu bul."

Giz, kelimesiz bir baş hareketiyle onayladı. Olduğu yerde erir gibi geriye çekildi ne bir taban sesi ne de kıyafet hışırtısı bırakarak karanlığın içinde kaybolup gitti.

Çilingir, başını yeniden yukarı çevirdi. "Selami," dedi komutu vererek. "Sen benimle kalıyorsun. Diğerleri derhal aşağıda, köşede mevzi alın."

Selami, arkasındaki adamlara keskin bir el hareketi yaptı. İki gölge, çıktıları gibi sessizce merdivenlerden geri süzüldü.

Şimdi, daracık merdiven boşluğunda yalnızca Çilingir ve Selami kalmıştı. İkisi de tamamen karanlığa bürünmüş, kendi kalp atışlarını bile susturmaya çalışarak bekliyordu. Yukarıdan gelen ses bu kez daha net, daha acımasızdı. Metalin metale sürtünme sesi: Bir silahın horozunun gerilme sesi. Çilingir duymuştu. Selami de o metalik tınıyı iliklerinde hissetmişti.

Çilingir, yavaş hareketlerle paltosunun cebine uzandı. Parmakları, bozuk para büyüklüğünde, pürüzsüz ve ağır bir metal diski buldu. Onu parmaklarının arasında tarttı, ardından yukarıdaki boşluğa doğru fırlattı. Metal disk, duvarlara çarparak çınladı, merdiven boşluğunda tiz bir yankı uyandırarak yukarıya doğru sıçradı ve sertçe betona düştü.

Anında cehennemin kapıları aralandı.

Patlayan silah sesleri, daracık koridoru bir mahşer yerine çevirdi. Üç el seri ateş... Kurşunlar duvarlara çarpıyor, sıvaları toz bulutu halinde üzerlerine yağdırıyordu. Duvarlardan kopan mıncıklar havada uçuşuyordu.

Ama Çilingir ve Selami çoktan yere çömelmiş, duvarın en kör noktasına sinmişti.

Ateşin yankısı sönüp gittiğinde, geriye sadece barut kokusu ve yukarıdan sızan boğuk fısıltılar kaldı.

Çilingir, başını milim milim kaldırıp yukarı süzüldü. "Üç kişi," dedi soluk almadan. "Sol duvara yaslanmış ikisi, biri sağda. Aralıkları iki metre."

Selami, gözlerini karartarak başını salladı. "Giz o tepeye ne zaman varır?"

Çilingir, bileğindeki saate şöyle bir baktı; akrebin ve yelkovanın hareketini sezgileriyle hesapladı. "En fazla üç dakika."

"Üç dakika," diye fısıldadı Selami, namluyu sıkıca kavrayarak. "Ömrümüzün en uzun üç dakikası."

"Bekleyeceğiz," dedi Çilingir.

Yukarıdan gelen hışırtı bu kez bir konuşmaya dönüştü. Boğuk, tedirgin ve gergin bir Arapça lehçesi merdiven boşluğuna süzüldü.

"Biri vardı... Attık ama vuramadık... Belki de kaçtı."

Bir başka ses, daha otoriter bir tonda yanıt verdi.

"Aşağı inip bakın. İzini sürün."

Çilingir bu cümleyi bekliyormuş gibi hareketlendi. Selami’ye baktı; parmaklarıyla kusursuz bir senkronizasyon işareti yaptı: Geliyorlar.

İkisi de eşzamanlı olarak geriye çekildi ve yıkık dökük dairenin loş girişine süzüldü. Kapının iki yanındaki kör noktalara yerleştiler. Silahlarının namluları yukarıya dönüktü; nefesler kesilmiş, zaman durmuştu.

Merdivenlerden ağır, özensiz ve aceleci ayak sesleri sökün etti. Önde uzun boylu bir siluet, arkasında ikinci bir gölge...

Ahşap kapı gıcırdayarak sonuna kadar açıldı.

İçeri ilk adım atan, yüzünü gölgelerin sakladığı uzun boylu, sakallı bir adamdı. Elinde sıkıca kavradığı bir AK-47 vardı; gözleri odanın karanlığında hızla geziniyordu. Arkasından giren ikinci adam ise daha kısa, daha tıknazdı; silahı omzuna asılı, rahat bir tavırla içeri süzüldü. Üçüncüsü ise eşikte kalmış, dışarıyı kolluyordu.

Sakallı adam, odadaki dağılmış eşyalara, devrilmiş sandalyeye baktı. "Boş," diye homurdandı arkasındakine doğru.

İşte o an, zamanın aktığı o nehir dondu.

Çilingir, bir kaplanın çevikliğiyle öne atıldı. Bir eliyle sakallı adamın ağzını ve burnunu demir bir kıskaç gibi kapatırken, diğer elindeki bıçağın soğuk yüzeyini adamın şahdamarına dayadı. Hareket o kadar ani, o kadar kusursuzdu ki, adamın gözlerinde dehşet bile belirene kadar her şey bitmişti.

"Çıtını çıkarma," diye fısıldadı Çilingir, adamın kulağının dibinde ölümün sesini yankılayarak. "Tek bir ses, nefesinin sonu olur."

Aynı saniyede Selami, ikinci adamın üzerine bir çığ gibi düştü. Adamın dizlerinin arkasına indirdiği sert darbeyle onu yere yalpalattı; ağırlığını sırtına verip bileklerini arkada kilitledi.

Eşikteki üçüncü adam neye uğradığını şaşırdı. Arkasını dönüp silahını kaldırmaya yeltendiği an, Hayalet Ekibinden iki adamın karaltısı üzerine çöktü. İki tabanca namlusu aynı anda adamın şakaklarına dayandı.

"Yere," dedi buz gibi bir ses. "Yoksa beynini bu duvara kazırım."

Adam, direnmenin manasızlığını anında kabullenerek dizlerinin üzerine çöktü, ellerini ensesinde birleştirdi.

Bir dakikadan kısa süren bu kusursuz baskının ardından üçü de etkisiz hale getirilmişti. Çilingir, hızla yakasına iliştirilmiş telsizin tuşuna bastı.

“Giz, bir hareketlilik var mı? Bizimkiler yukarıda mı?”

Telsizden yayılan hafif bir cızırtının ardından Giz’in gergin sesi kulaklarında yankılandı;

“Evin ikinci bir çıkışı var, Çilingir. Biz aşağıda pusuya yatmışken onlar çoktan kaçırılmış. İçeride yoğun bir gaz kokusu var.”

Çilingir, öfkeyle yüzünü kırıştırdı. Soluğu kesilen sakallı adamı yakasından tutup sertçe duvara çarptı. Adamın yüzü sıvalı duvara yapışırken, kolları arkadan kıskıvrak tutuluyordu.

"Nereye götürdüler!" diye kükredi.

Adam, korkudan titremesine rağmen dudaklarına asmaya çalıştığı o dik başlı ifadeyle, "Bilmiyorum..." dedi. "Sadece burada bekleyin dediler."

Çilingir, tabancasının çelik namlusunu yavaşça adamın böbrek boşluğuna bastırdı. Baskıyı saniye saniye artırırken, "Bir daha sormayacağım, nereye götürecekler onları!” diye kükredi. Sesindeki demir sertliği, daracık koridorun duvarlarında yankılandı.

Sakallı adam, böbreğine binen ezici baskıyla birlikte nefesi kesilerek iki büklüm oldu. Duvara sürtünen yüzünden kan sızarken, o acının ortasında bile yüzünde meydan okuyan, boğuk bir gülümseme belirdi.

“Elias Farouq, onları bir daha göremeyeceklerini söyle dedi.”

Çilingir’in namluyu adamın kafasına çevirip tetiği düşürmesiyle, ardı ardına patlayan iki silah sesi birbirine karıştırıverdi. Cansız beden, bir çuval gibi yere yığıldı.

Selami vakit kaybetmeden gözlerini Kıyam’a çevirdi.

"Kıyam ve Ayaz, Giz’in yanına çıkın. İkinci çıkışın olduğu noktadan iz sürün, acele edin!"

Kıyam ve Ayaz, anında başıyla onaylayıp karanlık koridorda gözden kaybolurken, Çilingir sağ elini yumruk yapıp yanı başındaki tuğla duvara geçirdi. Sıvalar toz bulutu halinde yere dökülürken, gözlerindeki öfke ateşiyle çıkışa doğru yürüdü.

“Geri gidiyoruz.”

12 Aralık 2022 – 05:15 / Şırnak

Alparslan Çakır, Ağzından

Kimseye Etmem Şikâyet, Dedublüman &Çağrı Çelik

Ruhum her gece ölüm uykusuna kanıyordu.

Bu geceyi ayıran tek etken, o ruhun içindeki seyyahlığımdı.

Rüyanın içinde, zamanın olmadığı bir yerdeydim. Ne gece vardı ne gündüz. Ne kış ne yaz. Sadece bir ev vardı. Bu, eski ahşaptan yapılmış, çay bahçelerinin arasında bir evdi. Rize'nin o yemyeşil, yağmurlu, toprak kokan evlerinden biri.

Kapısı açıktı.

İçeriden kahkahalar geliyordu.

Yürüdüm. Adımlarım yaprakların üzerinde hışırdadı. Kapıdan içeri girdiğimde, bir sofraydı karşımda gördüğüm. Uzun, beyaz bir örtü serilmişti. Üzerinde çay bardakları, nefis kokan ev yemekleri, taze ekmek, salatalar, tatlılar duruyordu. Ve o sofraya oturmuş insanlar vardı.

Ethem Boduroğlu, benliğimin karşında oturuyordu. Dudaklarındaki tebessümle ona anlattığım bir konuyu dinliyor, arada içtiği çay bardağını nasırlı eliyle kavrıyordu. Bakışlarını gözlerimden ayırdığı zamanlar hemen yanında oturan küçük kızına çeviriyordu.

Bir diğer yanında, Yağmur Boduroğlu oturuyordu. O da benim anlattığım konuyu dinliyor, arada Hümeyra’ya bakıp gözlerini deviriyor ve ardından küçük bir bakışmayla kahkaha atarak kafasını iki yana sallıyordu.

Hümeyra, benim Hümeyra'm, benim yanımdaydı. Hemen onun yanındaki sandalyelere dizilmiş, on yaşındaki halleriyle Mete ile Caner vardı. Caner, annesinin verdiği her lokmayı alırken sevinçten parlayan gözlerle yine Hümeyra’ma bakıyordu. Mete ise, o sarı saçları alnına dökülmüş, çatalında sapladığı bir zeytini havada çeviriyor, sıkılmış gibi yapıyor ama aslında herkesi izliyordu.

Yağmur ve Ethem’in aralarında oturan Eyşan, yüzündeki ciddiyetle komik arasındaki bir ifade ile Mete’ye bakıyordu. Üzerindeki üniforma, bizim aksimize ne kadar vatana sevdalı bir kız olduğunu inatla rüyamda bile kanıtlıyordu.

Bir göz açıp kapatıncaya kadar yemeğin bittiğini gördüğümde Yağmur, Hümeyra’nın elini tutmuş, ona bir şeyler anlatmaya başlamıştı. Sesleri alçak ama içli, samimi, yılların dostluğunu taşıyan bir tondaydı. Kimi yerde bir kahkaha patlıyor, kimi yerde bir iç çekiş duyuluyordu.

Ethem, başıyla beni çağırdı. Pencere kenarına geçtik. Dışarıda Rize'nin o yağmurlu ama bir o kadar da huzurlu akşamı çökmüştü. Işıklar, vadinin iki yakasında birer altın damlası gibi parlıyordu.

"Alparslan," dedi Ethem. "Kaç yıl oldu?"

Bilmiyordum. Rüyada zaman ne ki?

"Çok," dedim. "Çok yıl oldu."

Sustu. Ellerini arkasında birleştirdi. Pencereden dışarı baktı. Uzaklara, dağların ardına, belki de göremediğimiz bir geleceğe.

"Kızım," dedi, "annesine çekmiş. İnatçı, cesur, biraz da deli. Ama senin oğlan... O başka."

Gülümsedim.

"Mete mi, Caner mi?"

Ethem, başını bana çevirdi. Gözlerinin içi, bir an için nemlendi. Ağlamıyordu. Ama ağlamak üzereydi.

"Mete," dedi. "Onu ilk gördüğüm gün anladım. Bu çocuk, kızımın kaderi olacak dedim."

Bu konuşma, gerçekteki gibi değildi.

O an, kalbimdeki kasılmanın ilk darbesini hissetmiştim.

Çocuklar, bir ara salonda toplanmıştı. Caner, Hümeyra'nın yanına sokulmuş, başını annesinin kucağına yaslamış, gözleri yavaş yavaş kapanıyordu. Hümeyra, elini onun saçlarında gezdiriyor, usulca bir ninni mırıldanıyordu.

Yağmur'un kucağında Eyşan vardı. Öyle duruyordu işte. Minicik, üniformasının içinde bir serçe kadar hafif, bir çiçek kadar narin. Ama gözlerindeki ifade, öyle ciddi, öyle sorgulayıcı, öyle derindi ki... O yaşta bir çocukta olmaması gereken bir şey vardı.

Bir süre sonra, Eyşan usulca kalktı. Yağmur'un kucağından kaydı, yere indi. Başını kaldırdı, annesine baktı. Bir şey söylemedi. Sadece baktı. Sonra, sessizce, odadan çıktı.

Adımları, koridorun tahta zemininde, incecik tıkırtılar çıkarıyordu. Kimse arkasından seslenmedi. Çünkü herkes biliyordu. O kız, bir yere gidiyorsa, gideceği yeri zaten bilirdi.

Aradan biraz zaman geçti.

Bir ara Caner'in uyuyakaldığını fark ettik. Hümeyra'nın kucağında, bir kedi yavrusu gibi kıvrılmış, derin derin uyuyordu. Ağzı hafif aralık, göz kapakları kımıldıyor, rüyasında belki koşuyor, belki uçuyor, belki de bir savaşı kazanıyordu.

Ethem, saate baktı. Ne saat olduğunu bilmiyorum. Ama yüzünde bir şey değişti. O yumuşak, dingin ifade gitti, yerine bir telaş, bir endişe, bir "geç kaldık" duygusu geldi.

"Geç oldu," dedi. "Yarın görev var."

Kadınlar sustu. Hümeyra, Caner'i usulca kucağından kaydırdı, kollarına aldı. Yağmur da ayağa kalktı, elini eteğinin tozunu alır gibi yapıp, "Eyşan nerede?" diye sordu.

Bilmiyorduk.

Ama biliyordum.

Ethem ile önden gidiyorduk. Hümeyra, kucağında uyuyan Caner'le onu takip ediyordu. Yağmur ise sessizce, parmak ucunda yürüyor, her odaya kısa bir göz atıyordu.

Mete'nin odasının kapısı aralıktı. Ethem, kapıyı usulca itti. İçeri girdi. Arkasından bende girdim. Gözlerimin önünde bir tablo vardı. Yerde, halının üzerinde Mete ile Eyşan vardı. Birbirlerine dönmüş, yan yana uzanmışlardı. Eyşan’ın ve Mete’nin elleri, aralarında duran bir şeyin üzerindeydi.

Bir tank.

Oyuncak bir tanktı. Esmer, yanları hafif çizik, paletleri biraz eğrilmiş, namlusu yukarı kalkmıştı. Mete’nin hiç elinden düşürmediği oyuncağıydı. Ve onu, şimdi Eyşan ile paylaşmış, birbirlerine doğru itiyor gibi, ellerinin arasında sıkıca tutuyorlardı. Sanki birbirlerini tutuyorlardı.

Ethem, bir an için olduğu yerde dondu. Yüzünde bir şey vardı. Ne olduğunu anlamak zordu. Ama bir şey kesinlikle yanlıştı.

Hümeyra, gülümsedi. O yumuşak, anne şefkati dolu gülümsemesiyle, "Bak hele," dedi fısıltıyla. "Büyümüş de küçülmüşler."

Yağmur'un gözleri doldu. Ağlamıyordu. Ama gözlerinin kenarında, biriken bir yaş vardı. O yaş ne hüznün ne sevincin ne de endişenindi. Ethem, çocuklara doğru bir adım attı. Çocuklara doğru eğildi. Elini uzattı, Eyşan'ın saçlarına dokunacak gibi yaptı, ama dokunamadı. Eli havada asılı kaldı. Bir an öylece durdu. Sonra elini geri çekti.

"Uyumuşlar," dedi. Sesinde bir şey vardı. Yağmur, kocasının yanına gitti. Elini sırtına koydu.

"Ethem," dedi. "Ne oldu?"

Ethem cevap vermedi. Sadece çocuklara baktı. Ama öyle bir bakıştı ki bu, içinde yıllar vardı. Gelecek yıllar. Kayıp yıllar. Ayrılık yılları.

Sonra bir şey fark ettim.

Bu, gerçeklikte yaşanılan gibi değildi. Ethem’in, çocukları uyurken gördüğünde benim onunla dalga geçmem, Ethem’in kıskançlıktan dolayı sinirlenmesi gibi değildi.

İkinci bir darbe zihnimden vurdu beni.

Gözlerim, çocukların arasındaki oyuncak tanka takıldı. 

Tankın altı kırıktı.

Namlusu eğrilmişti değil. Paletleri çizilmişti değil. Altı kırıktı. Bir yerlerden düşmüş, bir yerlerden yuvarlanmış, bir yerlerde paramparça olmuştu. Ama şimdi, çocukların ellerinin arasında, öylece duruyordu. Kırık. Ama tutulmuş.

Parçalanmış ama birleşmiş.

Ethem, benim baktığımı fark etti. Başını çevirdi. Gözlerimiz buluştu. O an, rüyanın rengi solmaya başladı. Duvarlar eridi. Işıklar söndü. Sesler sustu. Ethem'in yüzü, sisin içinde kayboldu. Yağmur'un gözyaşları, havada asılı kaldı. Hümeyra'nın elleri, boşluğa düştü.

Rüya dağıldı.

Gözlerimi açtığımda, tavandaki çatlağa bakıyordum. Şırnak'ın rutubeti ciğerlerimi dolduruyordu. Hümeyra, yanımda uyuyordu. Yataktan doğruldum. Ayakkabılarımı giymedim. Sadece bir gölge gibi, odadan çıktım. Koridor loştu. Askeriyenin içindeki bu koridor, nice uykusuz geceye, nice sessiz çığlığa tanıklık etmişti. Yürüdüm. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Ama ayaklarım beni götürüyordu.

Bir odaya geldim. Kapısı aralıktı. Kapıyı usulca ittim.

İçeride, yerde bir çocuk vardı.

Dizlerini kendine çekmiş, başını kollarının arasına gömmüş, ağlıyordu. Omuzları titriyor, hıçkırıkları boğazında düğümleniyordu. On yaşında bir çocuğa benziyordu. Sarı saçları alnına dökülmüştü. Kaşları çatık, çenesi titrek, elleri birbirine kenetlenmişti. Üzerinde ona büyük gelen, koyu yeşil bir şey vardı. Bir üniforma değildi bu. Bir pijamaydı. Ama duruşu, bakışı, o çaresiz ama bir o kadar da asi hali...

“Mete?”

Yerde, önünde bir tank duruyordu. Eski, çizik, paletleri eğrilmiş, namlusu yukarı kalkmış. Ama kırık değildi. Bütündü.

Eğildim. Dizlerimin üzerine çöktüm. Onun seviyesine indim.

"Oğlum," dedim. Sesim kısıktı. "Ne oldu? Neden ağlıyorsun?"

Başını kaldırdı. Mavi boncuk gözleri yaş içindeydi.

"Dede," dedi, sesi titriyordu. O an, beynimden vurulmuşa döndüm. Mete’yi sandığım çocuk, onun oğluydu. “Anne ve babam nerede?”

Kalbimdeki kasılmayla dudaklarımdaki iniltiyle gözlerimi araladım. Bakışlarım, yanımda uyuyan Hümeyra’ya döndü. Yüzü bana dönük uyuyordu. Gerçek miydi yoksa hâlâ bir rüyanın içinde miydim, bilmiyordum.

Başımı yastıktan kaldırdım. Boynum tutulmuştu. Sanki bütün gece aynı pozisyonda, taş kesilmiş gibiydim. Sanki rüyada, o ahşap evin kapısında, Ethem'in yanında, pencereden dışarı bakarken, zaman donmuş, ben de o anın içinde bin yıl kalmıştım.

Ellerimi yüzüme götürdüm. Soğuktu. Hem de çok. Bir ölünün elleri gibi değildi ama bir uykusuzun, bir rüyadan yeni çıkmışın, bir gerçekle hayal arasında sıkışmışın elleri gibiydi. Titriyordu. Yatağın kenarına oturdum. Ayaklarım soğuk zemini buldu. O soğuk, bir an için beni kendime getirdi. Rüyadan uyandığımı, Şırnak'ta olduğumu, yaşamaya devam ettiğimi hatırlattı.

Ama içimdeki o kasılma, o sıkıntı, o bir şeyler yanlış hissi gitmemişti.

Tam o sırada, telefonum çalmaya başladı.

Sesi, odanın sessizliğini ikiye biçti. İrkilerek nefesimi tuttum. Ekrana baktım. 

Fotokapan

Sol elim kalbime doğru yükselirken telefona uzanıp hızla aramayı cevaplandırdım. Telefonu kulağıma yasladığımda nefesimi sertçe bıraktım.

"Çakır."

“Bu saatte, hayırdır?” diye sordum, bilinçsizce.

"Bozkurt ile Güvercin şehadete yürüyor, Çakır."

Kelimeler, cümle olmadan önce tek tek saplanıyordu göğsüme. Bozkurt. Güvercin. Şehadet. Yürüyor. Her biri, bir bıçak gibi. Her biri, bir hançer gibi. Her biri, bir kurşun gibi.

"Araba ile Suriye'ye gittiler."

Telefon kapandı.

O ses, odanın duvarlarında yankılandı. Sonra sustu. Ama o sustukça, içimde bir şeyler çığlık atmaya başladı.

“Hümeyra,” dedim, sesim titriyordu. “Hümeyra, kalk!”

Hümeyra’nın uykusundan mırıldanarak kıpırdandığını hissederken parmaklarım, açık ekranda kayıyordu. Adı buldum. Caner. Bastım. Bekledim. Her çalış, bir ömür gibiydi. Her saniye, bir ölüm gibi. Bir an için Hümeyra ile göz göze geldim.

“Alparslan, ne oluyor Allah aşkına? Neden ayaktasın?”

Bakışlarım ayaktaki bedenimde gezindi. Ne ara ayağa fırladığımı bile fark etmeyecek kadar kendimde değildim. O sırada telefonun ucundan bir ses yükseldi. Caner, telefonumu açmıştı.

"Baba?"

Sesinde bir ağırlık vardı. Caner’in arkasından yükselen iki bebeğin ağlama sesiyle dişlerimi sıktım. İçimdeki fırtına, çoktan kontrolden çıkmıştı.

"Mete ile Eyşan nerede?" diye sordum. Sesim, tanımadığım bir ses gibi çıktı. Hümeyra, yatakta doğruldu. Caner'in kekelemesine sebep oldu.

“Baba,” dedi ama onun sözü, arkadan gelen güçlü bebek ağlamalarıyla yarıda kesildi. Sanki bebekler, benim sesimden korkmuş, benim telaşımdan etkilenmiş, benim fırtınama kapılmış gibi daha yüksek sesle ağlıyorlardı. O iki minik can, benim haykırışımla uyanmış, belki de içlerindeki o kadim bilgiyle, bir şeylerin yanlış gittiğini hissetmişti.

"Mete ile Eyşan nerede, Caner!" diye bağırdım.

O an, odanın duvarları sarsıldı. Sanki benim çığlığımla birlikte, Şırnak'ın dağları da sallanıyor, gece korkudan ürperiyor, sabah bir daha gelmemek üzere kaçıyordu.

Caner'in nefesi, telefonda hızlandı. Ağır, düzensiz, panikle karışık bir nefesti. Çocukken, gece kâbus görüp yanımıza koştuğunda böyle soluk almazdı. Ama şimdi, bir yetişkin gibi, bir baba gibi, bir komutan gibi değil, bir çocuk gibi soluk alıyordu.

"Selçuk'u almaya gittiler, baba."

Sesi, kırıktı. Yorgundu. Sanki bu sözü söylemek için kendini hazırlamış, ama yine de söyleyince içi parçalanmış gibi.

"Suriye'ye?" dedim, sorarcasına. Onay bekler gibi. Ama aslında, cevabı biliyordum. O telefon konuşması, o boğuk ses, o fotokapan, o kulübe... Her şey tamamlanıyordu. Her şey yerli yerine oturuyordu. Tıpkı rüyadaki gibi. Tıpkı o kırık tank gibi. Tıpkı Ethem'in çektiği el gibi. Her şey, bir yere, bir ana, bir sona doğru akıyordu.

"Evet," dedi Caner.

Bozkurt ile Güvercin şehadete yürüyor.

Bebeğin ağlaması hâlâ arkadan geliyordu. Ama o ağlama, şimdi bana farklı geliyordu. Sanki bebekler, sadece açlıktan ya da uykusuzluktan ağlamıyordu. Onlar bir şeylerin habercisi gibi ağlıyordu. Bir vedanın, bir ayrılığın matemini tutuyor gibiydi.

"Alnıma yazılmış," dedim. Sesim, artık bağırmıyordu. Düşmüştü. Kısılmıştı. Bir ihtiyarın sesi gibi, topraktan, zamandan, yorgunluktan bitap düşmüş bir ruhun sesi gibiydi. "Ne yapsam ne etsem, hep aynı son. Hep aynı vedalar. Hep aynı gidişler."

"Baba-" dedi Caner, ama sözümü kestim.

"Sus," dedim. “Siz neredesiniz?”

“Lojmandayız, Eyşan ile Mete’nin dairesinde.”

Göz kapaklarım yavaşça gözlerimin önüne devrilirken “Annenle oraya geliyoruz,” dedim ve telefonu kapattım. Hümeyra’nın ellerini yanaklarımda hissederken yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tutuyordum.

“Alparslan, neler oluyor?”

Gözlerimi açtığımda gözlerimin arkası yanmaya başlamıştı. Hümeyra’nın yüzü, gözlerime hücum eden yaşlardan dolayı bulanıklaşırken dişlerimi sertçe birbirine bastırdım.

“Eyşan ile Mete, Selçuk’u almaya gitmişler. Yalnız.”

Hümeyra'nın elleri, yanaklarımdan düştü. Ama düşerken, sanki tenimde birer iz bıraktı. Sıcaklıkları, bir an için havada asılı kaldı, sonra kayboldu. Tıpkı onun gibi. Tıpkı çocuklarım gibi. Tıpkı her şey gibi.

"Elias?" dedi, sesi titremişti, çiçeğimin. "Selçuk, Elias'ın elinde Alparslan!"

Evet.

Elias'ın elinde.

Tıpkı yıllar önce olduğu gibi. Tıpkı o kara günde, o kanlı gecede, o bitmeyen hesaplaşmanın ilk cümlesinde olduğu gibi. Ama bu sefer farklıydı. Bu sefer, sadece Selçuk değildi Elias'ın elinde. Bu sefer, benim oğlum ve kızım, o karanlığa doğru yürüyordu. Kendi seçimleriyle. Kendi iradeleriyle. Kendi yüreklerindeki o yanlış anlaşılmış kahramanlık duygusuyla.

“Tuzağa yürüyorlar, Hümeyra.”

Gerçek, buydu.

🕊️

Lojmanın demir, ağır kapısını aralayıp içeriye adım attığımda, Hümeyra peşimden geliyordu. Önümde uzanan merdivenleri ikişer ikişer tırmanırken soluklarım göğsüme sığmıyordu. Yukarıya yaklaştıkça nereye ait olduğunu çok iyi bildiğim iki bebeğin ağlama sesi yankılandı; sanki altımdaki yer yarılacak ve beni içine çekecekti.

İncecikti sesleri. Bir hançerin ucundan süzülen kan gibi sızdılar demirin aralığından. Biri diğerine düğümlenmiş, kimi yerde boğazlanırcasına tiz, kimi yerde bir iç çekiş gibi hırıltılıydı. Ciğerleri dağlardan dar, nefesleri uçurumlardan derin olan iki minik can... Varlar mıydı yoksa yokluklarının habercisi miydi bu çığlıklar? Bilemiyordum. Ama biliyordum ki, bir evin içinden yükselen bebek ağlaması, o evin hâlâ bir ruh taşıdığının, hâlâ bir umudun kundakta sallandığının, hâlâ bir şeylerin bitmediğinin en kadim fermanıydı.

Kapının önüne vardığımda elimle sertçe vurdum. Ağlayan bebeğin sesi kapıya yaklaşırken avucumu pervaza yasladım. Kapı açıldığında karşımda Caner vardı. Kucağında tuttuğu Toprak Luna, çığlık çığlığa bağırıyordu. Hümeyra beni kenara itip Caner’in kucağındaki Toprak’ı aldığında, ben de içeri süzülüp kapıyı kapattım.

Odaya adım attığım an ağlamalar katlandı. Sanki iki minik ciğer, iki küçük boğaz, iki kırılgan nefes; dünyanın bütün acısını bu gece, bu saatte, bu dört duvarın arasına sığdırmaya ant içmişti. İkisi de ayrı kollardaydı, ayrı göğüslerde... Ama sesleri tek bir yürek, tek bir yangındı.

Cemile’nin kucağında Bilge Kaan duruyordu. Ne yapacağını bilemez bir halde odada volta atarken Hümeyra ona yaklaştı. Bebekleri değiştirdiklerinde Hümeyra’nın kucağı artık Bilge Kaan’ındı. Bebeğin sırtını şefkatle okşadı, başını omzuna yasladı, gözlerini yumdu.

Ve bir an için, oda sustu.

Sadece bir an. Belki de bir nefeslik süre... Ama o an, içimde bütün bir ömrün yangını söndü. Çünkü gördüm ki, Hümeyra'nın göz kenarından süzülen o damla, bir annenin evladına değil, bir torunun annesiz kalma ihtimaline ağlıyordu.

Kalbim, göğsümün tam ortasında bir balyoz gibi çarptı. Bir, iki, üç... Sonra durdu. Sanki bir ses, "Yeter," dedi. Sanki bir ses, "Artık dayanamayacaksın," diye fısıldadı. Ama dayandım. Dayanmak zorundaydım. Çünkü bu odada, şu an ayakta kalması gereken bir tek bendim.

Bakışlarım Caner ile Osman’a döndü. İkisinin de gözleri kan çanağına dönmüştü. Gözleri önce Hümeyra'ya, sonra bana, en son yine yere düştü. Bakmak bile acıtıyordu, görmek yakıyordu.

“9 Aralık,” diye söze başladı Caner. Sesindeki ton, yaklaşan felaketin habercisiydi. “Akşamüzeri Selçuk, yerini tespit edemediğimiz bir konumdan Eyşan’ı aradı. Yerinin Suriye’deki evinde olduğunu, çok fazla yaralandığını, onu gelip almasını söyledi. Selçuk, Eyşan’a Mete’nin evin adresini bildiğini ve onunla gelmesini söyledi.”

Karanlık bir yolun, o belirsiz uçurumuna doğru yürümüşlerdi.

“Selçuk’un evi tuzaklı, Zirve,” dedim tek nefeste. “Selçuk, içtiği antta ‘Eğer bir Elias kapımda olursa diye, orayı tuzakladım’ derdi.” Gözlerimi sıkıca yumdum. “Selçuk, Elias’ın da orada olacağını biliyordu. O yüzden onları eve çağırdı.”

Gözlerimi açtığımda Caner’in bunu çoktan bildiğini fark ettim. Kaşlarım alnımın ortasında çatılırken Caner, benden kaçamadı.

“Çilingir ve Hayalet Ekibi onların peşindeydi baba,” dedi Caner.

Bu cümle, odanın ortasına düşen bir bomba gibiydi. Sesi yoktu, dumanı yoktu, şarapneli yoktu ama yıkımı öylesine büyüktü ki duvarları değil, ruhları paramparça ediyor, inançları sarsıyordu. Biliyorlardı; herkes onların bile isteye ölüme yürüdüğünü biliyor ve bana söylememişlerdi.

İçimde yıllardır sönmeyen o ateş bir an için küle döndü. Ne hırs kalmıştı ne öfke. Ne "Neden bana söylemediniz?" diye soracak derman ne de "Nasıl yaparsınız?" diye haykıracak ses... Sadece ezici bir ağırlık vardı. Göğsümün tam ortasında bir dağ gibi çökmüş, her solukta biraz daha batan bir ağırlık.

Gözlerimi Caner’den ayıramıyordum. O da bana bakıyordu. Bakışlarında kaçamak bir gölge yoktu; suçluluk bile değildi bu, saf bir teslimiyetti. "Evet, biliyordum. Evet, söylemedim. Evet, yanlıştı. Ama yine olsa, yine yapardım," der gibi bir duruş.

“Selçuk’u alıp, Elias’ı öldürecekler ve dönecekler.”

Bu cümle, onun ağzından dökülen en büyük yemindi. Oğlumun gözlerinde kardeşine olan o kör inancı, o sarsılmaz güveni, o "Ölüm bile ayıramaz" diyen bakışı gördüm. Ve içim o bakışın ateşiyle kavruldu. Çünkü biliyordum savaşın en acımasız kuralını: Bazen ölüm bile yetmezdi. Bazen dönüşü olmayan yollar vardı ve bazen "Geleceğiz" diyenler bir daha asla gelmezdi.

Sol ve sağ gözümden aynı anda süzülen yaşlar yanaklarımı ıslatırken ne ilk damlanın sıcağını ne de son damlanın acısını hissettim. Yıllardır içime akıttığım bütün bir deniz şimdi boşanmış, önüne ne gelirse sürükleyip götürüyordu.

Caner bana doğru bir adım attı, dudakları aralandı. Bir şey söyleyecekti ama söyleyemedi. Çünkü o an, odanın sessizliğini bıçak gibi kesen bir ses patladı.

Telefonun zil sesi ani ve beklenmedikti ki bebeklerin ağlamasıyla birleştiğinde ortaya çıkan o uyumsuz orkestra ruhumun en derin tellerini titretti. Caner hızla komodinin üzerindeki telefona sarıldı. Parmakları titriyor ama hareketi kararlıydı. Ekranı gördüğünde yüzünde küçük bir ışık, kırık bir tebessüm belirdi.

“Bak, Çilingir arıyor,” dedi; sanki bütün derdin çaresi bu telefonmuş gibi. Sanki bu çalan ses ölümün değil, hayatın habercisiymiş gibi...

Telefonu açtı.

“Çilingir, ne yaptınız?”

Sorusu odanın içinde asılı kaldı. Bebekler bile sustu. Sanki onlar da bu telefonun ucundan gelecek habere, kendi anne ve babalarının kaderine kilitlenmişti.

Caner ne duyduysa, dudaklarındaki o soluk tebessüm dondu. Zaman aktığını unuttu, saniyeler havada asılı kaldı. O gülümseme parça parça döküldü ve her bir kırığı bir hançer gibi göğsüme saplandı.

Gözleri gözlerime kilitlendi.

O mavi deniz şimdi fırtınasız, dalgasız, kupkuru bir mezardı. O bakışlarda ölümün o koyu, dönüşü olmayan gölgesini gördüm.

Sol elim istemsizce kalbime gitti. Orada bir şeyin kırıldığını, son nefesini verdiğini hissettim. Bir yere tutunmam şarttı. Sırtımı soğuk duvara yasladım. Sıva tenime işledi ama içimdeki yangını söndürmeye yetmedi.

“Allah kahretsin,” diye fısıldadı Caner.

Sesinin bıraktığı iz derin bir yaraydı.

“Alparslan!”

Hümeyra’nın sesi uzaktan, bir rüyanın derinliklerinden geliyordu sanki. Ama bana ulaşamıyordu.

“Alparslan, ne oluyor? Alparslan!”

Omuzlarımdaki sıcak ellerini hissedemiyordum çünkü içim buz kesmişti.

“Tuzağa düşmüşler! Allah kahretsin. Eyşan ile Mete’yi de almışlar!”

Sesler yavaşça uzaklaşıyor, bir tünelin karanlığında kayboluyordu. Kulaklarımda yankılanan tek gerçek, bebeklerin ağlamasıydı. Toprak Luna’nın tiz, çaresiz çığlığı ile Bilge Kaan’ın boğuk ağıtı birbirine karışmıştı.

Ve ben o iki sesin arasında ne ağlayabiliyor ne de sus diyebiliyordum. Gözlerimi açmak istedim ama kirpiklerim birbirine yapışmıştı. Çünkü biliyordum; açtığım an her şey gerçek olacaktı. Mete’nin gelmeyeceği, Eyşan’ın o bebekleri bir daha koklamayacağı gerçeği yüzüme çarpacaktı.

Kapalı kaldılar.

Ve o karanlıkta, o dipsiz boşlukta, bebeklerin ağlamasından başka hiçbir şey duymadım.

12 Aralık 2022 – 12:16 / Şırnak

Yazar, Ağzından

Alparslan'ın göğsündeki monitörün ritmik sesi, revirin tek hakimiydi.

Her bir bip, bir dakikanın daha geçtiğini, her bir dakika, oğlunun ve kızının cehennemde bir saniye daha fazla kaldığını haykırıyordu. Göz kapakları ağırdı, kurşun dökülmüş gibiydi. Ama açtı. Odanın loş ışığı, ilk anda gözlerini yaktı. Kirpikleri birbirine yapışmıştı; yaş mıydı, ter miydi, yoksa o baygınlık anında akan bir şeyler miydi, bilmiyordu.

Başını yastıktan kaldıramadı. Boynu taşıdığı yükün altında ezilmiş, her bir kası taş kesilmişti. Sadece gözlerini oynatabildi. Önce sağa baktı. Hümeyra, yatağının kenarında oturuyordu. Elleri, onun ellerinin üzerindeydi. Parmakları bembeyaz kesilmişti, sanki o elleri bırakırsa, Alparslan'ın da bir daha nefes almayacağından korkuyordu. Başı öne eğikti, saçları yüzüne dökülmüştü. Ağlamıyordu. Ama ağlamamak için verdiği mücadele, ağlamaktan daha acı vericiydi.

Duvarın kenarında oturan Lara ve Yonca’ya baktı. Kızlar, birbirlerinin ellerine kenetlenmiş bir şekilde boşluğa bakıyorlardı. Soluna baktı. Yan taraftaki yatakta Barış yatıyordu. Yüzü, ağrıyla buruşmuştu. Vücudu hâlâ toparlanmamıştı ama gözleri açıktı. Alparslan'ı izliyordu. Göz göze geldiklerinde Barış, gözlerini kaçırdı.

Alparslan'ın başucunda, sıhhiye doktoru Ümit duruyordu. Elleri ceplerindeydi, omuzları hafif düşüktü. Monitöre bakıyordu. Kalbin ritmi, tansiyon, oksijen seviyesi... Her bir sayı, bir hayatın istatistiğiydi. Ama onun için asıl istatistik, o sayıların ardındaki adamdı. Alparslan Çakır. Dağların komutanı. Şimdi ise, bir revir yatağında, gözlerini zar zor aralayan bir insan.

Ümit, ellerini ceplerinden çıkardı. Hümeyra'ya döndü. Sesinde, bir doktorun profesyonelliği ile bir büyüğe saygısı arasında gidip gelen bir ton vardı.

“Alparslan komutanım,” dedi, hafifçe eğilerek. “Beni duyabiliyor musunuz?”

Alparslan'ın dudakları aralandı. Ama ses çıkmadı. Boğazı kuruydu, sanki içine çöl kumu doldurulmuştu. Ümit, yanındaki komodinden bir bardak su aldı, bir pipet uzattı. Alparslan, pipeti dudaklarına götürdü. Su, boğazından aşağıya doğru yavaşça süzüldü. O soğuk, ona biraz olsun kendine getirdi.

"Nabzınız hızlı ama düzenli," dedi Ümit. "Tansiyonunuz biraz düşük, ama panik yapacak bir şey yok. Göğsünüzdeki basınç, yaşadığınız ani duygusal çöküşten kaynaklanıyor. Kalbiniz sağlam, komutanım.”

Alparslan, gözlerini bir an için yumdu.

“Ya ruhum evlat,” diye fısıldadı, incecik sesiyle. Ümit, kaşlarını çattı. “Ruhum, vücudumdan daha ağır yaralı. Ona bir çaren var mı?"

Ümit, bu sözler karşısında çatık kaşlarını düzeltip gözlerini kırpıştırdı. Boğazını temizleyip Hümeyra Çakır’a baktı.

“Hümeyra komutanım,” dedi, Ümit. “Kesinlikle dinlenmesi gerek. Vücudunu başka türlü toparlayamayız. Olası bir streste yeniden kendini gösteren spazmlar olabilir.”

Alparslan'ın gözleri birden parladı. Başını yastıktan kaldırmak istedi, boynu zorlandı, acı omuzlarına yayıldı. Ama umurunda değildi. "Dinlenmek mi?" dedi, sesi hırıltılıydı. "Benim oğlum ve kızım şu an bir tuzağın içinde can havli mücadele ederken, ben burada dinlenerek ne yapacağım, Ümit?"

Ümit, bir adım geri çekildi. Sözünü kesmemişti. Alparslan'ın öfkesini anlıyordu. Ama bu öfke, ona bir şey kazandırmayacaktı. "Onları kurtaracak olan, sizin burada ayakta kalmanızdır, Alparslan albayım," dedi sakin bir sesle. "Eğer siz yıkılırsanız, kimse toparlanamaz. Siz bu ailenin direğisiniz."

Alparslan'ın çenesi titredi. Gözlerinin kenarında biriken yaş, bu sefer düşmedi. Yuttu. O yaşı içine gömdü. Çünkü haklıydı. O yıkılırsa, bu aile yıkılırdı. Bu ordu yıkılırdı. Ve oğlu ile gelini, bir daha asla geri dönemezdi.

Hümeyra, ellerini sıktı. Parmakları Alparslan'ın parmaklarının arasına girdi. O sıcak dokunuş, Alparslan'ın içini ısıttı. Ama aynı zamanda, ona ne kadar çok şey kaybettiğini hatırlattı.

"Alparslan," dedi Hümeyra, fısıltıyla. “Ümit haklı. Ayrıca Güvercin Timi ile Hayalet Ekibi koordinasyon merkezinde toplantı yapacaklar. Bütün haberlerin ve gelişmelerin iletilmesini emrettim. Lütfen, bende senin kadar endişeliyim ama bu kadar enkazın içinde sana da bir şey olmasına dayanamam.”

Alparslan, başını yavaşça çevirdi. Karısına baktı. Sakin bir nefes verdi. Kafasını salladı fakat dudakları kutsal bir soru için aralandı.

“Bebekler, nerede?”

Hümeyra, kapının önünde duran Kartal’a baktı.

“Alev’e söyle. Cemile ve Ayda ile bebekleri buraya getirsinler,” dedi ve Alparslan’a dönüp sağ eline sarıldı. “Bebekleri de askeriyeye getirdik. Herkesin kapısında nöbetçiler var. Korkma, Alparslan.”

Alparslan Çakır, derin bir nefes alarak gözlerini kapattı. Revir, küçük bir sessizliğe bürünürken Şırnak’ın altındaki beton odaların birinde, başka bir savaş başlamıştı.

Koridordan gelen sert bot sesleriyle birlikte koordinasyon merkezinin demir kapısı büyük bir gürültüyle sonuna kadar açıldı. Caner Cenk Çakır, simsiyah kamuflajının içinde, adeta bir kara bulut gibi içeri süzüldü. Arkasından kapıyı öyle bir sertlikle çarptı ki metal çerçeve titredi. Adımlarını masaya doğru öfkeyle ve hızla yönlendirdi.

Masanın başında duran Çilingir, başını kaldırdı. Güvercin Timi masanın etrafına dizilmişti. Kubilay, Osman, Deniz ve Ahmet vardı. Hepsinin üzerinde koyu yeşil kamuflaj, gözlerinde aynı soru vardı: "Bir haber var mı?" Hayalet Ekibi ise biraz geride, duvara yaslanmış, kollarını bağlamıştı. Selami, İz, Kurşun ve Kirpi. Dördü de simsiyah giyinmiş, dördü de sessiz, dördü de ölümcüldü.

Caner, masanın başına doğru yürüdü. Elinde tuttuğu o kritik dosyayı, havada savurarak masanın tam ortasına şiddetle fırlattı. Dosya ve kağıtlar etrafa saçılırken, Caner’in göğsünden kopan o acı ve öfke dolu haykırış odayı sarstı:

“Yok!” dedi. "Yer yarıldı içine girdiler sanki, izleri bambaşka bir noktada kesiliyor!"

Ellerini masaya dayadı. Başı öne eğikti. Omuzları nefes alışıyla inip kalkıyordu. Birkaç saniye öylece durdu. Sonra başını kaldırdı. Gözleri, odadakilerin üzerinde gezindi. Ve Selami'ye takıldı.

"Selami," dedi, sesi artık bağırmıyordu. Ama o alçak ses, bağırmaktan daha tehlikeliydi. "Kıyam'dan bir haber var mı?"

Selami, duvardan doğruldu. Yüzünde ifadesiz bir maske vardı. Ama gözleri, konuşuyordu.

"Yok," dedi. "Hâlâ iz üstündeler. En son, patlattığımız Suqaylabiyah’ın iki kilometre güneybatısında bir hareketlilik tespit etti. Ama henüz net bir bilgi yok."

Caner'in çenesi kasıldı. Dişlerini sıktı. Yumruğunu masaya vurmak istedi, ama vurmadı. Sadece derin bir nefes aldı. "İki kilometre," dedi, kendi kendine mırıldanır gibi. "İki kilometre. Ve biz burada, oturmuş bekliyoruz."

O an, Koordinasyon Merkezi'nin kapısı tekrar açıldı. Ama bu sefer, giren kişi bir er değildi. Tuğgeneral Fikret Yıldırım'dı. Üzerinde, üniformasının tüm ihtişamı vardı. Omuzlarındaki yıldızlar, odanın loş ışığında parlıyordu. Gözleri, odadaki herkesi bir anda taradı.

Herkes ayağa kalktı. Sandalyeler geri çekildi, topuklar birleşti. Tuğgeneral hiçbir selamı almadan masanın başına doğru yürüdü ve Caner’in karşısında durdu. Sağ elini işaret parmağını Caner’in omzuna bastırdı.

"Yüzbaşı Asena Eyşan Çakır’ın aldığı bu kararı onay vermenizin bir bedeli olacak, Caner. Bunu biliyorsunuz. Operasyon prosedürlerine aykırı hareket ettiniz. Emir komuta zincirini hiçe saydınız. Ve şimdi, iki değerli subayımız, bir düşmanın elinde."

Caner, başını eğmedi. Gözlerini Tuğgeneralden ayırmadı.

"Her şeyin farkındayım. Fakat Yüzbaşı Asena Eyşan Çakır ve Mete Mert Çakır bu yola, arkalarında adam bırakmamak için çıktılar. Onlar sağ olduğu müddetçe bende verilen kararların bedelini çekmeye hazırım,” dedi, Caner.

Tuğgeneral, bir an için sustu. Caner'in gözlerine baktı. O gözlerde bir asi vardı. Ama aynı zamanda, bir evlat vardı. Bir kardeş vardı. Ve bir komutan vardı. Tuğgeneral, derin bir nefes aldı.

"Önceliğimiz onları bulmak," dedi Tuğgeneral. "Hesap sorulacak, Caner. Ama önce, onları sağ salim geri getireceğiz. Dört bir yana haber salındı. Konsolosluklarla iletişim sağlandı. Suriye, Irak ve İran sınırlarındaki tüm istihbarat birimleri alarma geçirildi. Eğer bir yerde bir hareketlilik olursa, anında haberimiz olacak."

Kubilay, masanın diğer ucundan ayağa kalktı. Elleri masaya dayalıydı, gözleri Tuğgeneraldeydi. "Komutanım," dedi, sesi gürdü. "Bekleyerek elimize bir şey geçmeyecek. Saha bilgisiyle, masa başı istihbaratı arasında uçurum var. Bizim sahaya inmemiz lazım. Bizzat. Her bir karış toprağı taramalıyız."

Tuğgeneral, Kubilay'a döndü. Yüzünde, bir an için, bir gülümseme belirdi. Ama o gülümseme, acı bir tecrübenin gölgesiydi.

"Sahada adamlarımız var, evlat," dedi. "Hayaletler ve özel timler, şu an o bölgede. Ama koordinasyonsuz plansız bir harekât, onları daha da derine gömer. Olası bir durumda anında müdahale edilecek. Ama önce, doğru hedefi vurmamız lazım."

Tuğgeneral, başını Caner'e çevirdi. Gözleri, tekrar o delici bakışına büründü.

"Peki, Caner," dedi, sesi soğudu. "Bu planın nasıl oluşturulduğunu bana anlat. Kiminle görüştünüz? Kimden bilgi aldınız? Ve en önemlisi, neden bu planı bizimle paylaşmadınız?"

Caner, derin bir nefes bıraktı.

“9 Aralık tarihinde, Eyşan’ın telefonunu Selçuk aradı, komutanım. Sinyali bulunamayan kullan at simiyle yapılmış bir aramaydı. Selçuk, Eyşan ile konuşmasında Suriye’deki o tuzaklı eve gelmesini ve onu kurtarmasını söyledi. Evin adresini Mete biliyor, onunla gel dedi.”

Tuğgeneral Fikret Yıldırım, kaşlarını çattı.

“Bunun açıkça bir tuzak olduğu zaten belli değil miydi, Zirve? Neden alt bilgi olarak bize iletilmedi?”

Caner, sıkıntılı bir nefes bıraktı.

“Komutanım, zaten Selçuk, Elias’ın elindeyken Mete ve Eyşan’ın bebeklerini doğduğunu öğreniyor. Bu başlı başına bir tuzak yolu, bunun bizde bilincindeydik. Fakat bir plan oluşturuldu. Selçuk’un evine giden yollar, izlendi. Etrafta hiçbir hareketlilik görülmedi. Yollarımızı ayırdığımız Hayalet Ekibini yeniden aramıza dahil ettik. O süreç içerisinde hiç kimseye bilgi sızdırmamamız gerektiğinin farkındaydık. Çünkü olası bir sızdırmada bütün yaptığımız plan çökecekti.”

Caner, son cümleyi fısıldayarak söylemişti. Tuğgeneral Fikret Yıldırım, gözlerini kapattı.

“Ama çöktü,” gözlerini açtı ve bakışlarını odadaki askerlerde gezdirdi. “Her duruma ve ana karşı hazırlıklarınızı tamamlayıp bekler vaziyette kalın.” Bakışları yeniden Caner’e çevrildi. “Yüzbaşı Asena Eyşan Çakır’ın odasını arayın. Bu zamana kadar yaptıklarının arkasında izini bırakan bir kadın, belki bugün için de bir ipucu bırakmıştır.”

-48 SAAT ÖNCE-

15 Aralık 2022 / Merhamet Kampı, İran

Mete Mert Çakır, Ağzından

Gamzedeyim Deva Bulmam, Dedublüman

Zaman, burada çürüyordu.

Ne akrebin yelkovanı kovaladığı ezeli bir yarış ne de güneşin ufku selamladığı aydınlık bir vakit vardı. Saatler, paslanmış bir makinenin dişlileri gibi birbirine sıkışmış, dönmeyi unutmuş, yalnızca birbirini öğütüyordu. Dakikalar, işkence edercesine damla damla sızıyordu. Her saniye bir öncekinden daha ağır, her nefes daha da yüzeysel, her düşünce ötekinden daha dağınıktı. Sanki ölüm, bu coğrafyada sadece bir son değil, uzun soluklu bir bekleyişti. Bir ihtimalin kıyısında volta atan, adı henüz konulmamış ürkütücü bir hayaletti.

Bileklerimi sıkan paslı kelepçeler tenimi derinlemesine kesmiş, etimi kavrayarak kemiğimin tozunu yutmuştu. Demir, bedenimin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş; kanımla kardeş olmuş, acıyla dans eden zehirli bir yılan gibi kollarımı sarmalamıştı. Ayak bileklerimdeki prangalar öylesine ağırdı ki insan adımlarının nasıl atıldığını, koşmanın ne anlama geldiğini, bir başkasına sarılmak için iki ayağın üzerinde dimdik durmanın nasıl bir duygu olduğunu tamamen unutmuştum. Toprak, çamur, kan ve pas kokan zemin, sırtıma serilmiş soğuk bir kefen gibi uzanıyordu.

Her şey, hafızamın yanmış ve kırılmış bir karesi gibi bulanıktı. Renkler tamamen solmuş, sesler derin bir boşlukta boğulmuş, en güzel hatıralarım bile küflenmişti. Vücudum artık irademe ait değildi; karanlık bir kâbusun ortasında, tanımadığım bir başkasının bedeninde tutsak kalmış gibiydim.

Ellerim... Bir zamanlar şanlı bir silahı kavrayan, bir zamanlar sevdiğim kadının ince beline sarılan, bir zamanlar iki minik bebeği güvenle kucağına alan o ellerim, şimdi öylece asılı duruyordu. Kelepçelerin esaretinde cansız, renksiz ve tamamen anlamsızdılar.

Göğsüm, aldığım her solukta sönmeyen bir yangın yerine dönüyordu. Ciğerlerime dolan hava keskin bir bıçak gibi batıyor, her nefes alışımda varlığımdan bir parça daha kopuyor, her verişimde ruhum toprağa karışıyordu. Kalbim durmuş değildi; fakat kafese kapatılmış vahşi bir mahkûm gibi demir parmaklıklara tüm gücüyle vurarak "Çıkar beni buradan, artık yeter" diye haykırıyordu.

Damarlarıma enjekte ettikleri zehrin adını bilmiyordum. Belki kimyasal bir ilaç, belki korkunç bir zehir, belki de insanoğlunun bir diğerine yapabileceği en büyük ihanetin şırınga ucunda somutlaşmış haliydi. Sıvı tenime ilk değdiğinde, göğsümün tam ortasına devasa bir ateş topu düşmüştü. Sanki güneş gökyüzünden kopmuş, cennetten kovulmuş ve benim çürümüş bedenime hapsolmuştu. Tenim kavrulmuş, kemiklerim erimiş, kanım kaynama noktasına ulaşmıştı. Ardından o kavurucu ateş ansızın söndü. Onun yerine öyle bir soğuk çöktü ki bin yıllık bir buzulun yalnızlığı, bir ölünün son nefesinin buharı ve hayaletin tenine değen ayaz gibiydi.

Muhtemelen üçüncü veya dördüncü enjeksiyondu; artık saymayı tamamen bırakmıştım. Sadece her seferinde dünyanın biraz daha renk kaybettiğini, biraz daha sessizliğe gömüldüğünü ve gerçekten uzaklaştığını fark ediyordum. Göz kapaklarım bir geminin yırtılmış yelkeni gibi ağırlaşmış, kapanmaya meyilli bir hal almıştı. Buna rağmen açık kalmak için büyük bir savaş veriyordum; çünkü kapandıkları an, bir daha asla uyanamayacağımı biliyordum.

Başım omuzlarımın üzerinde taşınamayacak kadar ağırlaşıvermişti. Sanki üzerimde devasa bir dağ taşıyordum. Fakat o dağ bir zamanlar kendi bayrağımı diktiğim, uğruna destanlar yazdığım vatanımın dağlarıydı. Şimdi ise sırtımda bir hain gibi ağırlaşmış, bir düşman gibi ezmiş, kaçınılmaz bir kader gibi üzerime çökmüştü. Boynum bu yükün altında incecik bir dal gibi bükülmüş, her an kırılacakmış gibi sızlıyordu.

Gözlerimin son feriyle karanlıkta bir siluet seçtim.

O, bu zifiri karanlığın içinde tek ışıktı. Ölümün timsali olan bu kampın ortasında bir hayat kırıntısıydı. Pas ve kan kokan bu cehennemin ortasından, cennet bahçesinden kopup gelmiş zarif bir çiçek gibiydi. Dağılan saç telleri solgun yüzüne yapışmıştı. Üzeri kir ve kanla kaplıydı, yüzü sararmış, dudakları susuzluktan çatlamıştı. Fakat ne olursa olsun o, hâlâ dünyanın en güzel kadınıydı.

Eyşan.

Bilekleri benimkiler gibi kalın kelepçelerle demirlenmişti. Başı öne düşmüş, gözleri kapanmıştı. Nefes alışverişleri düzensiz ve hırıltılıydı. Lakin nefes alıyordu. İşte bu, benim için dünyadaki tek teselliydi. Onun bu karanlık odadaki varlığı, bitmek bilmeyen bekleyişimin yegâne umuduydu.

Onu uzun uzun izledim. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum; belki dakikalar, belki saatler, belki de bütün bir ömür... Fakat gözlerimi ondan bir an olsun ayırmıyordum. Çünkü ona baktıkça bu zindandan kurtulacağıma, bir gün yeniden güneş ışığını göreceğime ve o ipek saçlarını yeniden okşayacağıma inancım tazeleniyordu.

Ve tam o anda, o zehirli sıvı bir kez daha damarlarıma enjekte edildi.

Bu defa ne ateş ne de o dondurucu soğuk geldi. Yalnızca devasa bir ağırlık çöktü üzerime. Beni beton zemine, beton zemini ise hiçliğin ta merkezine mıhlayan korkunç bir ağırlıktı bu. Görünmez bir el ensemden tutup başımı suya batırıyor, bir başka el ise beni oradan çekip alarak alaycı bir fısıltıyla "Daha bitmedi" diyordu.

"Yeter."

Kulağımda yankılanan bu sesle birlikte, buzlu bir suyun derinliklerinden çekilip çıkarılmış gibi nefes nefese kaldım. Başım geriye düşerken, uzaklardan gelen adım sesleri bilincime saplanıyordu.

Gözlerimi açtığımda karşılaştığım manzara başka bir zamana aitti.

Bu, yaşanmamış bir hayatın, tamamlanması engellenen bir kaderin yarım kalmış destanıydı.

Annem ölmemişti.

O her şeyin bittiği felaket hiç yaşanmamıştı. Patlama gerçekleşmemişti. Vatan hainleri karanlık planlarında başarıya ulaşamamıştı. Annem hâlâ hayattaydı. Sarı saçları rüzgârda özgürce dalgalanıyor, denizin en derin mavisine benzeyen gözleri parlıyor ve çocukluğumun en güzel türküsü olan kahkahası kulaklarımda yankılanıyordu. Evimizin mutfağında sabahın erken saatlerinde çay demleyip ocağın başına geçer, bana dönerek "Mete, kalk artık oğlum, okula geç kalacaksın" diye sesleniyordu. Ben ise odamın kapısını aralayıp uyku sersemi bir sesle "Beş dakika daha anne" diyordum. O da sevgi dolu gözlerle gülümseyerek "Yok beş dakika daha, hadi kalk artık" diyordu.

Başımı yana çevirdiğimde Eyşan'ı gördüm.

Sabahın şafağını bile hüzne boğan o gün, onu Osman ile birlikte Şırnak’a göndermemiştik. Çünkü annem yaşıyordu, çünkü o patlama hiç olmamıştı. O acımasız eller henüz hayatımıza uzanmamıştı. Kader henüz o zalim oyununu sahnelememişti. Her şey yerli yerindeydi.

Biz birlikte büyümüştük.

O sarı saçlı oğlan ile üniformasına sırılsıklam sevdalı o küçük kız... Aynı mahallede, aynı sokakta, aynı çınar ağacının gölgesinde hayaller kurmuştuk. İlkokulda yan yana otururduk. Liseye geçtiğimizde sınıflarımız ayrılırdı belki ama ben onu görmeden geçen bir gün bile bırakmazdım. Teneffüslerde koridorundan geçer, varlığını hissetmekle yetinirdim. Kütüphanenin en ücra köşesindeki masada karşılıklı otururduk. O bir matematik sorusuyla boğuşurken ben onu izlemekle ömrümü tüketirdim.

Kimse bilmezdi. Belki onun bile haberi olmazken yine ben onu severdim. Belki o da beni erkenden severdi. Belki de bir başka hayatta, bir başka zamanda, bir başka gökyüzünün altında, biz yine birbirimizi seçerdik.

O kayıp yıllar, o hasret dolu geceler, o yalnız sabahlar hiç olmazdı.

Bir iğne daha battı koluma.

Acı, o güzel rüyayı paramparça etti.

Öyle bir acıydı ki ne bir dağ dayanırdı ne bir deniz söndürürdü ne bir gökyüzü alırdı içine. Öyle bir acıydı ki sadece bir insanın içini değil, bir insanın hayallerini, umutlarını, hatıralarını da yakıyor, kül ediyor, savuruyordu.

Annem yoktu.

Patlama olmuştu.

Annemi almışlardı.

Eyşan'ı almışlardı.

O yıllar hiç yaşanmamıştı.

Biz, ayrı büyümüştük. Ayrı acı çekmiştik. Ayrı özlemiştik. Ayrı sevmiştik. Ve şimdi, ayrı yerde, ayrı kelepçelerde, ayrı acılarla kıvranıyorduk.

Gözlerimi açtım.

Etraf yine o küf kokan duvarlar, paslı demirler, kan, çamur ve ölümdü. Bileklerim yine kanıyordu. Prangalar yine ağırdı. Başım yine dönüyordu. Ama bir şey değişmemişti. Eyşan, yine oradaydı. Bitkin, yorgun, aynı kelepçelerin altında. Ama vardı. Ve varlığı bu cehennemin tam ortasında, rüyalardan daha gerçek, hayallerden daha kıymetliydi.

“Uyan, Bozkurt’un sonu,” dedi, bir ses. Elias Farouq’un sesiydi. İşte o an, gerçekliğe gözlerimi açtığımı fark ettim. Rüyamdaki o masmavi gökyüzü gitmiş, yerine Merhamet Kampı’nın nemli, küf kokan tavanı gelmişti. Vücudum, kendi içinde bir savaşa girmişti; damarlarımda kan değil, sıvılaştırılmış bir acı akıyordu.

Karşımdaki demir sandalyede Eyşan oturuyordu. Elias, Eyşan’ın arkasında durmuş, parmaklarını dokunmaya kıyamadığım omzuna bastırıyordu. Bağlı olduğum sandalyeden bir nebze kurtulmaya, Elias’ın sevdiğim, taptığım canıma dokunmasına engel olmak istedim.

“Onu bırak,” diye hırladım. Boğazımdan dökülen ses cam kırıkları gibi pürüzlüydü. “Buranın bir çıkışı var, köpek. Bırak onu.”

Elias güldü. Bu, bir celladın kurbanına duyduğu acıma dolu bir gülüştü.

"Umut," dedi keyifle, "Sizin için hâlâ tükenmedi mi, Bozkurt?"

Ağzımın içindeki kanı sola doğru tükürdüm. Gözlerimi Elias’ın o iğrenç, dipsiz kuyulara benzeyen karanlık gözlerine diktim.

"Umut," dedim dişlerimin arasından, her bir kelimenin üzerine basa basa. "Bizim gibi adamlar için nefes aldığımız sürece bitmez, Elias. O boğazını kendi ellerimle sıktığımda, o küçümsediğin umudun nasıl bir azaba dönüştüğünü sana göstereceğim."

Elias’ın yüzündeki o çarpık gülüş yavaşça silindi. Kibrinin altında yatan o hastalıklı öfke gün yüzüne çıkmıştı. Elleri Eyşan’ın omuzlarından usulca boynuna, oradan da ter ve kandan birbirine yapışmış saçlarına kaydı. Kirli parmaklarını onun saçlarının arasına geçirdiğinde, sandalyeyi yerinden sökmek istercesine bir kez daha çırpındım.

"Sözler," diye fısıldadı Elias, eğilip yüzünü Eyşan’ın yüzüne yaklaştırarak. "Sadece çaresizlerin sığınağıdır. Bak, komutan... Uğruna dağları yaktığın kadın, benim cehennemimde esir. Ve sen, sadece zincire vurulmuş bir it gibi havlıyorsun."

Eyşan, Elias’ın o leş nefesini teninde hissedince irkildi. Zayıf düşmüş bedeni titredi, yavaşça başını kaldırdı. Göz kapakları zorlanarak aralandığında, o kan çanağına dönmüş, yorgun gözleri doğrudan benimkileri buldu. Bedenindeki bütün o tahribata, yüzündeki yara izlerine rağmen bakışlarındaki o boyun eğmez ateşi gördüm.

"Mete..." diye fısıldadı çatlamış dudaklarının arasından. Sesi o kadar cılızdı ki, bir nefesle uçup gidecek gibiydi ama benim için dünyadaki en gürültülü çığlıktı bu. Yaşıyordu. Direniyordu.

"Buradayım, güzelim," dedim, sesimi o taş duvarların aksine olabildiğince yumuşak tutmaya çalışarak. "Buradayım... Sakın korkma."

O an Elias, aniden Eyşan’ın saçlarına asılıp başını sertçe geriye doğru çekti. Eyşan’ın boğazından acı dolu, boğuk bir inilti koptuğunda dünyam başıma yıkıldı. Göğüs kafesim daraldı, damarlarımdaki o sıvılaştırılmış acı yerini saf bir nefrete bıraktı.

"Bırak onu dedim sana!" diye kükredim. Sandalyeyle birlikte öne atıldım ama kalın zincirler beni acımasızca geriye çekti.

"Korkma mı?" Elias kahkaha attı. Bu ses, duvarlara çarpıp beynimin içinde yankılandı. "Burada kuralları ben koyarım, Bozkurt! Burada aydınlık yok, sadece benim karanlığım var."

Boşta kalan elini yavaşça beline attı. Karanlık odanın zayıf ışığında parlayan soğuk metal, nefesimi kesti. Silahı çıkardı ve namlunun ucunu ağır ağır Eyşan’ın şakağına dayadı. Metalin soğukluğu tenine değdiğinde, Eyşan gözlerini sımsıkı yumdu ama ağlamadı. Dimdik durdu.

Elias silahın horozunu yavaşça geriye çekerken gözlerini benden bir saniye bile ayırmadı. "Şimdi oyun başlıyor komutan," dedi tıslayarak. "Bakalım o dilinden düşürmediğin umut, bu mermi namludan çıktığında da seninle kalacak mı?"

Kafamı iki yana sallarken bakışlarım Eyşan’ın gözleri ile şakağına yaslı namlu ucunda mekik dokuyordu.

"Yapma! Bırak yapma, bırak!" diye kükredim, boğazım yırtılırcasına. Bileklerimdeki zincirlere öyle bir asıldım ki, paslı demirin etimi sıyırıp kemiğime dayandığını hissettim ama zerre fiziksel acı yoktu. Tüm evrenim, tüm gerçekliğim, o soğuk namlunun ucundaki kadına, Eyşan’a sıkışmıştı.

Elias’ın dudakları hastalıklı bir zevkle iki yana kıvrıldı ve gözlerimin içine baka baka, hiç tereddüt etmeden parmağını tetiğe bastı.

O an, zaman evrenin dokusundan koptu.

Saniyeler parçalandı, ağırlaştı, havada asılı kaldı. Tetiğin mekanizmayı harekete geçirdiği o salise, zihnimde yüzyıllar süren bir işkenceye dönüştü. Dünya durdu. Kalbimin göğüs kafesime attığı o son çaresiz tekme, damarlarımdaki tüm kanı dondurdu. Sadece bir saniyenin onda biri kadar bir sürede; Eyşan’ın toprak kahvesi gözlerindeki o isyankâr ışığın ebediyen söndüğünü, yüzünün göğsüne doğru eğildiğini gördüm sanki.

Ruhum, etimden acımasızca pençelenerek sökülüp alındı; geriye sadece içi boşalmış bir enkaz kaldı. Ciğerlerime çektiğim nefes, binlerce cam kırığı gibi boğazımı parçaladı. Onu kaybetme düşüncesi... Bu sadece sıradan bir ölüm korkusu değildi; beynimin kıvrımlarına asit gibi dökülen, beni diri diri cehenneme gömen mutlak bir kıyametti. Gözlerimin önünde beliren o dipsiz hiçlik dünyamı başıma yıkmakla kalmadı, dünyamı tamamen yok etti. O tetiğin geriye düştüğü an benim de içimdeki umut, ışık ve geriye kalan son insanlık kırıntısı zifiri bir uçuruma yuvarlandı.

Fakat beklediğim o sağır edici patlama, o ölümcül ve kanlı gürültü gelmedi.

Karanlık ve rutubetli odada yankılanan tek şey, soğuk, tiz ve alaycı bir tık sesi oldu.

Şarjör boştu.

Elias, namluyu yavaşça, adeta yarattığı bu psikolojik yıkımın tadını çıkara çıkara Eyşan’ın şakağından geri çekti. Yüzündeki o şeytani tebessüm, iğrenç bir zafer maskesi gibi yerine oturmuştu. Gözlerimi kırpamıyordum bile. Göğsüm, ciğerlerime yetmeyen kesik kesik nefeslerle inip kalkarken Elias'ın bakışları, paramparça olmuş ruhumun enkazında geziniyordu.

"Ölümü bu kadar kolay mı sandın, Bozkurt?" dedi. Sesi bir fısıltıydı ama o karanlık odanın duvarlarına çarpıp bir balyoz gibi üzerime çöktü.

Silah patlamamıştı. Eyşan hâlâ oradaydı, başı dikti, hâlâ nefes alıyordu; ama ben nefes alamıyordum. Elias tetiği boşa düşürerek canımızı almamış olabilirdi ama zihnimin içinde onu çoktan öldürmüş ve beni o kanlı mezarın içine gömmüştü. Onu gerçekten kaybetmenin o zehirli kara lekesi ruhuma bulaşmıştı bir kere ve hiçbir şey bu karanlığı temizlemeye yetmeyecekti.

Elias’ın o iğrenç kahkahası, odanın rutubetli duvarlarında hastalıklı bir melodi gibi yankılandı. Silahın namlusunu, namlunun ezdiği dağınık toprak saçların üzerinden yavaşça çekerken, gözleri benim tükenmişliğimden besleniyordu. Bir canavarın kan içerek doyması gibi, ruhumun gözlerinin önünde paramparça oluşunu izlemek onu adeta sarhoş etmişti.

Elias, ağır adımlarla elindeki silahı beline takarken bulunduğumuz yerden çıkarken benim bakışlarım yerde takılı kalmıştı. Paslı demir kapının tok bir gürültüyle kapanması ve hemen ardından ağır sürgülerin çekilme sesi, zihnimdeki o sağır edici hiçliği bıçak gibi kesti. Elias gitmişti ama odada bıraktığı o zehirli kan ve ölüm kokan karanlık, üzerimize serilmiş kurşundan bir kefen gibi boğucuydu.

Bakışlarım hâlâ yerde, beton zemindeki çatlaklarda donup kalmıştı. Göğüs kafesim her inip kalktığında, ciğerlerime hava değil, binlerce cam kırığı doluyordu sanki. O 'tık' sesi... O boşluğa düşen tetiğin sesi aklımdan çıkmıyordu. Zihnim, o bir saniyelik cehennemde asılı kalmıştı.

Zincirlerin paslı halkaları etimi keserken, kendimi o katatonik enkazdan koparmaya zorladım. Boynumdaki kaslar gerilerek başımı yavaşça, korkarak kaldırdım.

Eyşan...

Gözleri donukça bana bakarken gözlerimin puslandığını fark ettim. Gözlerimi kırpmadan ona bakmaya devam ederken sol gözümden akan yaş hızla yanağıma doğru süzüldü. O tek damla yaş sadece korkumun değil, ruhumda açılan o dipsiz uçurumun sessiz bir feryadıydı. Yanağımdan süzülüp çeneme inerken, içimde koca bir dağın yerle bir olduğunu hissediyordum.

Eyşan’ın donuk bakışları ağır ağır netleşip doğrudan yanağımdan süzülen o yaşa odaklandığında, omuzları aniden koptuğu o şokun etkisiyle sarsılmaya başladı. Sanki ciğerlerindeki zehri, o dondurucu saniyenin dehşetini kusmak istiyordu. Sonra, o taş duvarları bile kanatacak, insanın iliklerini donduran o ilk hıçkırık döküldü dudaklarından. Başını öne eğdi, çenesini göğsüne bastırdı ve karanlık odanın içinde, o güne kadar ondan hiç duymadığım, bütün hücrelerimi lime lime eden bir ağlama krizine teslim oldu.

Bir askerin, bir komutanın, yenilmez sandığım o kadının yıkılışıydı bu.

Delirecektim. Bileklerimi saran zincirlere öyle bir asıldım ki kollarımın omuzlarımdan koptuğunu hissettim. Onu göğsüme basıp "Geçti, bitti" diyememek, o dağılmış saçlarını okşayamamak, benim için Elias'ın namlusundan çıkacak binlerce kurşundan daha ağır, daha ölümcüldü.

"Ağlama..." Sesim, onun acı dolu hıçkırıklarına karışırken parçalanıyordu. "Lütfen... Yalvarırım yapma. Ağlama, ne olur... Çözemiyorum, gelemiyorum. Seni bu cehennemden çıkartamıyorum, yalvarırım ağlama!" Kelimelerim havada asılı kalıyor, onun o derin, sarsılmaz sandığım ruhunda açılan yarayı kapatmaya yetmiyordu. Gözyaşları, yanağındaki yara izinin üzerinden süzülüp karanlık betona damlıyordu.

Tam o an, odanın zifiri köşelerinden birinde, ağır ve paslı bir inilti duyuldu.

Sesin geldiği yönde, karanlığa gömülmüş bir silüet yavaşça kıpırdadı. Tok bir zincir şakırtısı sessizliği bıçak gibi kesti. Başını göğsüne düşürmüş, baygın haldeki beden, derin, hırıltılı bir nefes alarak öksürmeye başladı.

Selçuk.

Kesik kesik, ciğerlerindeki kanı ve rutubeti atmaya çalışırcasına öksürdü. Sonra başını ağır ağır yukarı kaldırdı. Bilinci yavaş yavaş o karanlık kuyu dibinden yüzeye çıkarken, odada yankılanan o acı dolu, çaresiz hıçkırıkları duyduğu an bedeni birden kaskatı kesildi.

Şişmiş, kan ve çamur içinde kalmış yüzüne rağmen, gözlerini zar zor araladığında o tanıdık, keskin bakışları anında odanın karanlığını delip geçti. Zihni hızla toparlanıyordu. Eyşan’ı, sandalyede hıçkırıklara boğulmuş bir şekilde görmek, Selçuk'un yüzündeki o sersemlemiş ifadeyi saniyesinde sildi; yerini saf, karanlık bir dehşete bıraktı.

Bakışlarımı ondan alamıyordum. Çünkü onun bu hali, benim içimdeki fırtınayı dindirmiyor, tam tersine büyütüyordu. Onun bu hali, bana kendi çaresizliğimi, kendi zincirlerimi, kendi yetersizliğimi haykırıyordu.

"Selçuk," dedim. Sesim, bir fısıltıdan farksızdı. Ama duydu. Gözlerini Eyşan’dan alamadı ama omuzları hafifçe titredi. "Selçuk, bak bana."

Yavaşça, sanki gözlerini Eyşan’dan koparmak için binlerce yıllık bir ağırlığı kaldırması gerekiyormuş gibi yüzünü bana çevirdi. Gözlerim gözlerine değdi. Gözlerinin derinliğinde, o bitkin, yorgun, kan çanağına dönmüş bakışların tam ortasında, bir şey gördüm.

Suçluluk.

Öyle bir suçluluktu ki sadece bir insanın ruhunu değil, bir insanın geçmişini, geleceğini, anılarını, hayallerini, umutlarını da zehirlerdi. Onun gözlerinde yıllar önce gözlerinin önünde ölen bir kadın vardı. O kadının çığlığı, hâlâ kulaklarındaydı. O kadının kanı, hâlâ ellerindeydi. O kadının yarım kalan duası, hâlâ dudaklarındaydı.

Ve şimdi, aynı gözlerle, bir başka kadının yıkılışını izliyordu. Eyşan'ın.

"Ben..." dedi, çatlamış dudaklarının arasından. Sesi öyle parçalanmıştı ki anlamak için nefesimi tuttum. "Ben buna mecburdum. Bebeklerinizin doğduğunu o piçten öğrendim. Onlara karşılık sizin canınız dedi, buna mecburdum."

Gözleri, yere düştü. Kaçamadı benden. Kaçamazdı. Çünkü gerçek, onun gözlerinde saklıydı. Suç, onun bakışlarında yazılıydı. Pişmanlık, onun iç çekişinde fısıldanıyordu.

Onu suçlayabilir miydim? Belki evet. Çünkü o aramıştı. O çağırmıştı. O, Elias’ların elinde, işkence altında, belki de kırılmıştı. Ama sonunda, o telefonu aramıştı. Eyşan'ı aramıştı. Bizi bu tuzağa düşürmüştü.

Ama aynı zamanda onun yerinde ben olsaydım, ne yapardım? On iki gün boyunca işkence görüp ölümün kıyısında bir umut ışığı gördüğümde o ışığa uzanmaz mıydım? İntikamı, kurtuluşu, belki de son bir çığlığı haykırmaz mıydım? Bilmiyordum. Bilmiyordum çünkü henüz o karanlık kuyunun dibinde diz çökmemiştim. Ama Selçuk çökmüştü.

Hem de defalarca.

Dudağını ısırdı. Kan aktı. Dudaklarının kenarından süzülen kızıl damla çenesine, oradan boynuna, oradan yırtık yakasının altına doğru süzüldü. O kan, onun bedeninden kopan son parçaydı belki de.

"Özür dilerim," dedi, fısıltıyla. "Özür dilerim, Mete."

Adımı söyleyişi, bir bıçak gibi saplandı göğsüme. Çünkü onun ağzından dökülen kelimeler sadece bir özür değildi. Bir itiraftı. Bir teslimiyetti. İkimiz de biliyorduk.

Asena Gündüz, bu felaketin en büyük mimarıydı.

Ama Selçuk, bu hikâyenin en masum olanıydı.

Belki de Selçuk olmasaydı Elias bizi başka bir yoldan, başka bir tuzakla, belki de daha kanlısıyla yakalayacaktı. Kim bilir? Kim bilir, belki de bu kaçınılmazdı. Belki de kader, en başından beri bizi bu ana, bu geceye, bu karanlığa hazırlıyordu.

Gözlerim, ondan ayrılıp Eyşan'a doğru kaydı. O hâlâ ağlıyordu. Omuzları titriyor, hıçkırıkları boğazında düğümleniyor, dışarı vurmamak için kendini parçalıyordu. Onun bu hali, Selçuk'un çaresizliğinden daha ağırdı. Selçuk da onu görüyordu. Benim bakışlarımı takip etmiş, Eyşan'ın o iki büklüm, yıkılmış, paramparça olmuş halini görmüştü. Ve o an, yüzünde bir şey daha değişti. Suçluluğun, pişmanlığın, çaresizliğin ötesinde, bir şey daha belirdi.

Acı.

Öyle bir acıydı ki tarif edilemezdi. Öyle bir acıydı ki ancak bir insanın uğruna ölmeye yemin ettiği bir dostunu, kendi elleriyle ateşe atarken hissettiği acıya benzerdi. Belki de aynıydı. Belki de tıpatıp aynıydı.

Dudakları titredi. Gözlerinin kenarında biriken yaş, ağır ağır, bir kayanın üzerinden süzülen yağmur damlası gibi, yavaşça süzüldü yanağına.

“Özür dilerim,” dedi, Selçuk ağlamaya devam ederken. “Özür dilerim Eyşan. Özür dilerim kardeşim.”

Başımı kaldırdım.

Tavanı olmayan dört duvardan üzerimize yıldızlar yağıyordu.

“Suçlu değilsin,” diyen Eyşan’ın cümlesini işittim. Başım ağırca indiğinde Eyşan’ın gözlerine daldı. “Tarihin tekerrürü üzerimize yıkıldı.”

Eyşan'ın fısıltısı, odanın kan ve pas kokan havasında zehirli bir sarmaşık gibi dolandı. Ama o cümlenin ağırlığı henüz yere çökmeden önce, gecenin o boğucu sessizliğini yırtan ince, çok cılız bir ses duyuldu.

Sürekli, ritmik ve mekanik bir tık... tık... tık...

Eyşan’ın bakışları bir anda beni bulduğunda gözlerindeki o donuklaşmış toprak, aniden buz gibi bir berraklığa kavuştu. Hıçkırıkları bıçak gibi kesilmiş, saniyeler içindeki o dağılmış kadın gitmiş, yerine namlusuna mermi sürülmüş bir asker gelmişti.

Benim ciğerlerimdeki o zehirli hava bir anda dışarı atıldı. Zincirlerimin acısını unutmuştum.

"Tarih..." dedim, sesim az önceki o kahrolmuş adamdan fersah fersah uzak, tehlikeli ve ölümcül bir fısıltıya dönüşerek. Gözlerimi yavaşça Selçuk'a çevirdim. "...bazen kuralları bizim koyduğumuzu unutur.”

Selçuk'un yaşlı gözleri irileşti. Omuzlarındaki o ezik çaresizlik, bir askerin zihinsel uyanışıyla yer değiştirmeye başlamıştı. Elias, sadece bir kurdu kafese koyduğunu sanıyordu ama koca bir sürüyü kendi cehennemine davet ettiğinden habersizdi.

15 Aralık 2022 / Şırnak

Yazar, Ağzından

Üç gün.

Yetmiş iki saat. Dört bin üç yüz yirmi dakika. İki yüz elli dokuz bin iki yüz saniye.

Her saniyesi, bir öncekinden artık daha ağır, daha boğucu, daha dayanılmazdı. Zaman, burada, Şırnak'ın soğuk beton duvarlarının arasında farklı akıyordu. Sanki birisi saatin akrebini sökmüş, yelkovanına ağırlık bağlamış, her tik takta bir taş daha koymuştu omuzlarına. Dakikalar, saatlere; saatler, günlere; günler, ömürlere dönüşüyordu.

Ve o üç gün boyunca, tek bir haber bile gelmemişti.

Ne telefon çalmıştı ne telsiz sesi yükselmişti ne de bir kapı aralanıp içeriye umut taşıyan bir haberci girmişti. Sessizlik artık kulakları sağır ediyor, ciğerleri dolduruyor, ruhu çürütüyordu. Sanki dünya, o iki nefesi yutmuş, onları var olmamış gibi kabul etmiş, geriye sadece bekleyenleri bırakmıştı.

Hayalet Ekibi, o ilk geceden sonra saha ekibinden gelen konumları araştırmaya başlamıştı. Çilingir, Selami, Giz, Kıyam... Her biri, kendi cephesinde savaşıyordu. Kimi haritaları tarıyor, kimi izleri sürüyor, kimi eski istihbarat ağlarını harekete geçiriyordu.

Koordinasyon Merkezi, üç gündür hiç uyumamıştı. Işıkları hiç sönmemiş, masaların üzerindeki haritalar hiç kaldırılmamış, telefonlar hiç susmamıştı. Caner, gözlerinin altındaki mor halkalarla, bir hayalet gibi dolanıyordu odada. Saçları dağınık, sakalı uzamış, bakışları cam gibiydi. Ama yine de ayaktaydı. Ayakta kalmak zorundaydı. Çünkü o, bu bekleyişin en ön saflarındaydı.

Osman ve Kubilay, Güvercin Timi'nin geri kalanıyla birlikte, her ihtimale karşı hazır bekliyordu. Silahlar temizlenmiş, mühimmat sayılmış, araçların motorları her an çalışacak gibi bekletilmişti. Ama bir emir gelmiyordu. Tuğgeneral Fikret Yıldırım, her sabah Koordinasyon Merkezi'ne uğruyor, aynı soruyu soruyor ve aynı cevabı alıyordu: "Henüz yok, komutanım."

Revir ise bu üç günün biraz daha olsa hafifletilmiş yükünü taşıyordu.

Alparslan Çakır, sırtını sedyenin başlığına yaslamıştı. Beli, yastıkların arasına sıkıştırılmış, başı hafifçe öne eğilmişti. Gözleri yarı kapalıydı, kirpikleri yorgunluktan birbirine yapışmıştı. Ama kolları, öyle boşta durmuyordu. İki minik can, onun göğsünde, kalbinin tam üzerinde, birer kuş gibi kıvrılmıştı.

Bilge Kaan ve Toprak Luna.

Üç gündür, bebekler revirden çıkmamıştı. Cemile, Ayda ve Alev, nöbetleşe onlara bakıyor, Ümit’in getirdiği süt anne ile beslenmelerini sağlıyor, altlarını değiştiriyor, uyutuyordu. Ama en çok, dedelerinin kucağında huzur buluyorlardı. Sanki o yaşlı, yorgun, kırık kalbin atışları, onlara bir ninni gibi geliyordu. Sanki o göğsün inip kalkışı, dünyanın en güvenli limanıydı.

Alparslan Çakır, bir an için gözlerini kırpıştırdı ve yanındaki sandalyede oturan Alev’e ve Hümeyra Çakır’a baktı.

“Çocukları alın, kalkmak istiyorum artık.”

Alev, tereddütle Hümeyra Çakır’a baktı fakat ayağa da kalkmıştı. Hümeyra, Toprak Luna’yı kucağına alırken Alev’de Bilge Kaan’ı Alparslan Çakır’ın kolundan aldı. Alparslan Çakır, yavaşça olduğu yerden doğrulurken kapının yanındaki Kartal, hızla Alparslan Çakır’ın yanına yaklaştı. Alparslan Çakır, Kartal'ın bileğine tutunarak ayağa kalktı. Bacakları, üç günlük yataklığın ağırlığını taşımakta zorlanıyordu. Dizleri hafifçe titredi, beline bir sancı saplandı. Ama dişlerini sıktı. Burada, bu revirde, yatakta yatarak hiçbir şey çözemeyeceğini biliyordu. Torunlarını kucağına almak, onların kokusunu içine çekmek, bir nebze olsun dayanma gücü vermişti. Ama şimdi, ayakta durma zamanıydı.

“Neredeler?” diye sordu, Kartal’a.

Kartal, Alparslan'ın titremesini hissetti. Eliyle, onun dirseğini kavradı, hafifçe destek oldu. "Albayım," dedi, sesi alçak ve saygılıydı. "Biraz daha dinlenseniz iyi olur. Vücudunuz henüz toparlanmadı."

Alparslan, başını iki yana salladı. "Dinlenmek," dedi, sesi hâlâ kısık ama kararlıydı. "Ben dinleneli üç gün oldu, Kartal. Oğlum ve kızım, bir düşmanın elinde can çekişirken, benim dinlenmeye hakkım yok. Şimdi söyle, ekip nerede?”

“Eyşan’ın ve Mete’nin odasında, evinde ve temasa geçtikleri her yerde iz arıyorlar. Fikret Tuğgeneral belki bir ipucu bırakmışlardır dedi,” diye sıraladı hızla, Kartal.

Alparslan Çakır, gözlerini, odanın diğer ucuna çevirdi. Hümeyra, kucağında Toprak Luna ile, Alev ise Bilge Kaan'ı kollarında sımsıkı tutuyordu. İkisi de ona bakıyordu. İkisinin de gözlerinde aynı soru vardı: "Ne yapacaksın?"

Alparslan, derin bir nefes aldı. "Ben koordinasyon merkezine gidiyorum," dedi. "Siz burada kalın. Bebeklere bakın."

Hümeyra, bir adım attı öne. "Alparslan," dedi, sesi sakin ama içinde bir uyarı barındırarak. "Daha yeni ayağa kalktın. Ümit, kesinlikle dinlenmen gerektiğini söyledi."

"Ümit, iyi bir doktor," dedi Alparslan, dudaklarının kenarında hafif, buruk bir gülümsemeyle. "Ama benim derdime deva değil, Hümeyra. Benim derdime deva, oğlumun ve kızımın haberidir. Ve o haber, koordinasyon merkezine gelecek. Orada olmalıyım."

Hümeyra, bir an için sustu. Kocasının gözlerine baktı. O gözlerde, eski Alparslan'ı gördü. Dağların komutanını. Vazgeçmeyen, pes etmeyen, dimdik duran adamı. Başını ağır ağır, onaylarcasına salladı.

"Peki," dedi. "Ama Kartal'ı yanından ayırma. Ve söz ver, kendini fazla zorlamayacaksın."

Alparslan, başını salladı. "Söz veriyorum."

Arkasını döndü. Kartal, hâlâ dirseğini tutuyordu. Birlikte, revir kapısına doğru yürüdüler. Her adım, Alparslan için bir zaferdi. Her adım, oğluna ve kızına bir adım daha yaklaşmaktı.

Revirin ağır havasından çıkıp koridorun serinliğine adım atan Alparslan Çakır, Kartal’ın desteğiyle hayata ve mücadelesine yeniden tutunurken; taburun diğer ucunda, Eyşan ve Mete’nin odasında zaman adeta donmuştu.

Oda, üç günlük aramanın ve gerginliğin izlerini taşıyordu. Dağıtılmış dosyalar, sandalyelerden sarkan evraklar ve havada asılı kalan toz bulutu… Osman ile Kubilay, odanın köşesindeki kilitli metal dolabın önünde çömelmiş vaziyette, her bir kâğıt parçasını titizlikle inceliyorlardı. Osman’ın parmakları, yılların askeri tecrübesiyle en kalın klasörlerin arasına uzandı. Toz basmış kapağı araladıktan sonra, içinden sararmış, üzerinde "GİZLİ - KİŞİYE ÖZEL" ibaresi bulunan kalın bir zarf çekti.

Zarfın kapağını aralayıp içindeki evrakları çıkardıklarında, ikisinin de nefesi kesildi. Sayfaların üzerinde, Güvercin Timi’nin adeta birer gölgesi olan gizli bir yapılanmanın detayları yazıyordu. Bu, Güvercin Timi’nin yedek ekibiydi. Mete’nin bizzat eğittiği, Eyşan’ın ise en ince detayına kadar inceleyip seçtiği kişilerden oluşan bu hayalet kadro, taburdaki üst kademelerin kısmen haberdar olduğu ama varlıkları resmi kayıtlardan ve operasyonel haritalardan tamamen gizlenen ultra gizli bir birimdi. Varlıkları biliniyordu ancak ne bir künyeleri ne de en son nerede konuşlandıklarına dair tek bir iz vardı.

Osman'ın parmağı, sayfalardaki bir tarihe takıldı. "10 Aralık," dedi, sesi şaşkınlıkla çatallanarak. "Bu ekip, 10 Aralık'ta gizli bir göreve gönderilmiş. Ne görevi olduğu yazmıyor. Ama altında bir not var..."

Eğildi, okumak için gözlerini kıstı. "Emir Komuta: Güvercin Timi Komutanı Yüzbaşı Asena Eyşan Çakır. Görev: Suqaylabiyah Ormanları'nda keşif ve iz sürme. Ek not: Sinyal alıcının aktifleşme kodu, ancak Mete Mert Çakır'ın sol ayak bileğinin ön tendonuna operasyonel olarak yerleştirilen çipin aktifleşmesiyle devreye girecektir."

Kubilay'ın gözleri büyüdü. "Ne çipi?"

Osman, başını iki yana salladı. "Bilmiyorum. Ama Mete'nin o gün hastaneye gittiğini biliyorum. Soğuk algınlığı deyip geçiştirmişlerdi ama ayak bileğinin üzerine zor basıyordu."

Tam o sırada, koridordan Koordinasyon Merkezi'ne doğru keskin bir telefon zili yükseldi.

Osman elindeki o kritik evrakı parmaklarının arasında sımsıkı tuttuğu gibi ayağa fırladı. Kubilay ile birlikte saniyeler içinde odadan çıkıp adeta koşturarak Koordinasyon Merkezi'ne geçtiler. O sırada koordinasyon merkezindeki Caner, telefonun çalmasıyla masaya atılmıştı. Yüzündeki bitkinlik, bir anda buz gibi bir uyanıklığa dönüştü. Ahizeyi kaptı, kulağına götürdü. Ama karşıdan gelen ses, beklediği gibi Giz ya da Kıyam değildi.

Tanımadığı, tok ve soğuk bir ses, hattın öbür ucundan meydan okurcasına fısıldadı:

"Güvercin'in size bıraktığı bir selam var, Zirve."

Caner'in nefesi kesildi. "Kimsin sen?"

Ama karşı taraf konuşmaya devam etti, sanki Caner'in sorusunu duymamış gibi. "Yüzbaşı Asena Eyşan Çakır, aldığı her kararda bir iz bırakır. Ama bazen o iz, en yakınındakilerin bile göremediği yerde saklıdır."

Hat, aniden kapandı. Caner, ahizeyi elinde öylece tuttu. Birkaç saniye boyunca nefes almadı. Sonra, odadaki teknisyene döndü.

"Konumu bul!"

Teknisyenin parmakları klavyede gezindi. Ekran, birkaç saniye içinde bir konum ve bir notla parladı. Teknisyen, yutkunarak okudu;

"Komutanım... Hat kapandı ama bir veri paketi düşmüş. Konum: İran’da bulunan bir eski fabrika fakat arşivimizde bu yerin tam olarak bir resmi adı yok. Altında bir not var..."

Caner, teknisyenin omzunun üzerinden ekrana baktı. Notu kendi okudu. Gözleri, satırlarda gezinirken odanın gerilimi katlanıyordu.

"10 Aralık 2022 - Görev emri: Güvercin Timi Komutanı Yüzbaşı Asena Eyşan Çakır, Güvercin Timi'nin yedek ekibini Suqaylabiyah Ormanları'nda keşif ve iz sürmeye göndermiştir. Bu emrin altında, yine 10 Aralık 2022 tarihinde Mete Mert Çakır'ın sol ayak bileğinin ön tendonuna yerleştirilen sinyal alıcısının aktifleşme kodunun, yedek ekibe verildiği not edilmiştir. Ekibin görevi, Mete Mert Çakır'ın sinyalini takip ederek kampın yerini tespit etmek ve konumu acil kodla merkeze iletmektir. Veriler, üç gündür aynı konumda sabit kaldığı için acil koduyla gönderilmiştir."

Caner, notu okuduktan sonra başını kaldırdı. Gözleri, odada toplanmış olan Güvercin Timi’ne ve Selami’ye baktı. Hepsi de aynı gerçeği anlamıştı.

"Mete'nin ayağına," dedi Caner, sesi fısıltıdan farksızdı, "bir sinyal alıcısı takılmış. Ve Eyşan, bunu bize söylemeden, kendi yedek ekibini görevlendirmiş. Onlar, üç gündür o sinyali takip ediyorlar."

O sırada koordinasyon merkezinin kapısı açıldı. Odadaki herkes başını çevirdi. Alparslan Çakır ve Kartal girdi. Alparslan'ın yüzü, üç günlük yokluğun ve çaresizliğin izlerini taşıyordu. Saçları dağınık, gözlerinin altı mor, çenesi dikti. Ama bakışları, eski Alparslan'dı.

"Neler oluyor, bir haber mi var?" diye sordu. Sesi kısık ama otoritesini kaybetmemişti.

Caner, hızla babasına döndü. Elindeki evrakı masaya bıraktı, parmağıyla haritadaki noktayı gösterdi.

"Mete'nin sol ayağına sinyal alıcısı yerleştirilmiş. Eyşan ile daha önceden planlamışlar. Güvercin Timi'nin yedek timini görevlendirmiş, onlar üç gündür sinyali takip ediyor. Konum, İran'da terk edilmiş bir fabrikayı gösteriyor."

Alparslan Çakır, Caner'in anlattıklarını dinlerken yüzünde hiçbir ifade belirmedi. Ne bir şaşkınlık vardı ne sevinç ne de korku. Sadece soğuk, o yılların savaş meydanlarında yoğrulmuş bakışı. Gözleri, haritadaki noktaya takıldı. Birkaç saniye boyunca öylece durdu, sanki o noktayı hafızasına kazıyor, oraya giden her bir yolu, her bir virajı, her bir tehlikeyi hesaplıyordu.

Alparslan'ın çenesi havaya kalktı. Yüzünde hâlâ hiçbir ifade yoktu. Ama gözlerinde, üç gün önce lojmanda sönen o ateş, yeniden yanıyordu. Öyle bir ateşti ki, oda birden ısındı sanki. Öyle bir ateşti ki, herkesin omuzları dikleşti, nefesleri derinleşti.

"Derhal küçük bir ekiple yola çıkın. Takviye ekip sizin yerleşmenizden hemen sonra gönderilecek." Sesi, odaya bir kaya gibi düştü. Ağır, keskin ve geri dönüşü olmayan bir emirdi bu. Kimsenin itiraz edemeyeceği, kimsenin sorgulayamayacağı bir komut. "Konum, Merhamet Kampı'nı gösteriyor."

Alparslan, parmağını haritanın üzerindeki o kırmızı noktaya bastırdı. Parmak ucu, kâğıdı ezecek kadar sertti. Sanki oraya dokunarak, oğluna ve kızına ulaşmaya çalışıyordu.

"O kampı yerle bir edeceksiniz. Bozkurt'u ve Güvercin'i oradan çıkaracaksınız. Kim ne derse desin ne olursa olsun. Benim oğlumu ve kızımı, o cehennemin içinden sağ salim çıkarın."

15 Aralık 2022 tarihinde o koordinatlara ulaştıkları andan itibaren geçen kırk sekiz saat, ömürlerinin en uzun iki yılı gibi geçmişti. Çoktan sınırın öbür tarafına varan Caner, Çilingir, Selami, Ahmet ve Osman'dan oluşan beş kişilik ekip, doğru anı kollamak için bekliyorlardı.

Zaman, bu coğrafyada sanki donmuştu; soludukları keskin ayaz ciğerlerini yakıyor, üzerlerine örttükleri koyu renkli gizlenme örtüleri üzerindeki kırağı yavaşça buz tutuyordu. İki gün boyunca o ıssız tepenin ardında, rüzgârın uğultusuna karışan nefeslerini bile kontrol ederek kampın hareketliliğini izlemişlerdi. Ne bir ateş yakabilmişlerdi ne de rahat bir nefes alabilmişlerdi; her saniye, karşı tarafın olası bir hamlesini ya da erken bir baskın ihtimalini tartmakla geçmişti.

Ve şimdi, o kırk sekiz saatin sonunda, her şeyi bitirecek o son beş saate giriyorlardı.

-5 SAAT ÖNCE-

17 Aralık 2022 / Merhamet Kampı, İran

Asena Eyşan Çakır, Ağzından

Beni Hatırla, Nazan Öncel

 

Bir intikamı planlamak, kumaşa atılmak için hazırlanan iğne ve ipliğe benzerdi.

Bir nakış ustası, kumaşın ilmek ilmek dokunmasını sabırla bekler, renkleri birbirine geçirir her dikişin yerini titizlikle hesap ederdi. Biz de o karanlık yolun haritasını öyle çizmiştik. Fakat her bir düğüm, her bir ilmek ruhumuzun en derinindeki yaralardan söküp aldığımız ipliklerle örülmüştü.

Ben içimdeki intikam ateşiyle yanarken zihnimin buz tutmuş dehlizlerinde attığım her adım, kınına sığmayan keskin bir kılıcın teni sıyırışı gibi yankılanıyordu. Bedenimin her zerresine işleyen o soğuk ve amansız kararlılık nefes alışımı bile düzenliyordu. Düşündüğüm her şey, hissettiğim her acı, yaşadığım her kayıp, o intikam dokusunun bir parçası olmuştu.

Bir asker olarak yürüdüğüm o yolların, kaskatı nizamın ve demir disiplinin çok ötesinde olduğunu bilirdim. Bazen dönüşü olmayan, puslu ve haritasız bir cehennem olacağını düşünürdüm. Lakin ne zaman bir çıkmazın eşiğine gelsem kaderin o sinsi kancasına takılır, her seferinde o kanlı yollardan yine kendi ayaklarımla geri dönmek zorunda kalırdım. Geri dönüşlerim her defasında ruhuma vurulan daha derin bir pranga, açılan daha taze bir yara olurdu.

Huzuru bulduğumu sandığım, evlatlarımı ilk kez göğsüme bastığım o gün, ardımda bıraktığım o karanlık döngü yakamı bıraktı sanmıştım. Fakat hayat, bana bir kez daha aynı acımasız kumaşı uzattı. Elime zorla tutuşturulan o iğne ve iplikle kanlı nakışıma geri döneceğim gün tarihler, 5 Aralık 2022'yi gösterecekti.

"Selçuk'u kaçırmışlar Eyşan,” dedi Mete. "Mimba, Alperen ile onun kaza yapmasına sebep olduktan sonra kaçırmış. Alev ve Çilingir, Hayalet Ekibiyle kaçırıldıkları yere gittiklerinde sadece Alperen'i bulmuşlar. Alev, Caner'e döndüklerinde bir zarf vermiş. Sana yazılmış bir mektup varmış."

"Mektup nerede?" diye sordum, sesim şaşırtıcı derecede sakin çıktı.

Mete, cebinden katlanmış bir zarf çıkardı. Uzatırken eli hafifçe titriyordu, onun benden önce okuduğunu anlayabilmiştim.

"Okumak zorunda değilsin, Eyşan. Onu doğrudan çöpe atabiliriz."

Elimi uzattım ve zarfı aldım. Kâğıdın soğukluğunu hissettim.

"Hayır okumalıyım. Düşmanımın niyetini, stratejisini anlamak zorundayım."

Zarfı dikkatle açtım. İçindeki mektup, Elias'ın o bildik, iğrenç üslubuyla doluydu. Her kelime, bir zehir gibi akıyordu. Beni suçluyor, tehdit ediyor, zayıf noktalarıma saldırıyordu. Ama en tehlikelisi, Selçuk'u bir piyon olarak kullanıyor olmasıydı. Mektubu okumayı bitirdiğimde, onu katlayıp kenara koydum. Yüzümde hiçbir ifade yoktu.

"Kışlaya geçiş planını hızlandırmalıyız," dedim, Mete'ye bakarak. "Burada kalmak artık bir seçenek değil. Elias'ın bizi burada sıkıştırmasını bekleyemeyiz."

Mete kafasını onaylar bir şekilde salladı. Yonca'ya bir an baktıktan sonra tekrar ona döndüm ve ayağa kalkması için işaret ettim. Elinden tutup odadan çıkardım. Pencere kenarında durduğumuzda, hiç itiraz etmeden bana ayak uydurmuştu.

"Mete," dedim, sesimde tehlikeli bir kararlılıkla. "Elias'a bir mesaj göndermemiz gerekiyor."

Kaşları çatıldı. "Ne mesajı?"

"Onun oyununa geldiğimizi düşünmesini sağlayacağız. Mektubu okudum ve etkilendim gibi yapacağız. Beni hedef aldığını sanıyor, öyleyse hedefi ona doğru çevireceğiz."

Mete dişlerini sıkarak yüzüme eğildi.

"Kelimelerini dikkatli seç, yavrum. Çünkü içimdeki Bozkurt'u zapt etmekte zorlanıyorum. İnan bana, beş gündür pençelerini geçirecek bir yer arıyor."

Ellerimi yüzüne yasladım. Parmaklarım onun çenesindeki gergin kaslarda gezindi. Gözlerinin derinliklerinde kaybolan yıldızları görür gibi oldum.

"Bozkurt'unu serbest bırak," dedim, sesim alçak ve meydan okuyan bir tonda. "Ama benim avım olarak değil, müttefikim olarak."

Mete şaşkınlıkla irkildi. Beklediği sakinleştirici sözler değildi bunlar. Göz bebekleri büyüdü, nefesi kesildi.

"Elias bizi oyununa çağırıyor," diye devam ettim. "Peki ya oyunun kurallarını biz değiştirirsek? Onun mektubu bir zafer ilanı sanıyor. Oysa o, bizim tuzağımıza yem olacak."

Mete'nin bakışlarındaki buzlar çözülüyor, yerini ateşli bir ilgiye bırakıyordu.

"Anlat," dedi, sıktığı dişlerinin arasından.

Avucumu onun göğsüne, kalbinin hızla attığı yere koydum. O kadar hızlı atıyordu ki, parmak uçlarımın altında bir kuş çırpınıyordu sanki. Ama o kuş, korkudan değil, heyecandan.

"Elias, bir tuzak kuruyorsa, biz de onun tuzağının içinde kendi tuzağımızı kuracağız," dedim ve kulağına doğru yükseldim. Dudaklarım neredeyse kulak memesine değecekti. "Elias'ın bizi almasını sağlayacağız."

Tarihin tekerrürü üzerimize yıkıldı dediğim o an, aslında içimdeki tüm barajların yıkıldığı andı. Zihnimin en soğuk, hesapçı dehlizlerinde her bir damlayı planın bir parçasına dönüştürdüm.

Nefesim, onun derisinde bir ürperti yarattı. Mete'nin tüm bedeni gerildi. Bir anda geri çekildi ve gözleri irileşmiş bir şekilde bana baktı. İçindeki Bozkurt'un uyarı çığlığını duyar gibiydim.

"Olmayacak, unut bunu."

Sesi sert ve kesindi. Ama avucum hâlâ onun göğsündeydi, kalbinin çılgınca atışlarını hissediyordum. O atışlar, söylediklerinden çok daha fazlasını anlatıyordu.

"Bitmedi bekle," dedim ve yeniden kulağına yükseldim. Bu kez daha yakındım, daha kararlı. Mete, kendimi yormamı istemiyormuşçasına eğildiğinde devam ettim.

"Kimse Güvercin Timi'nin yedek timinin şu an ne yaptıklarını bilmiyor. Onlar, bizim peşimize takılacak. Elias bizi aldığında, onlar da Elias'ı alacak. Ayrıca..." Sesimi daha da kıstım, sadece onun duyabileceği bir fısıltı. "İkinci bir plan daha var. Bunu yalnızca Caner ile Çilingir bilecek. Başka kimseye söylemeyeceğiz. Ne Selçuk'a, ne Alev'e ne de başka birine. Bu, yalnızca dört kişinin bileceği bir sır olacak."

Mete'nin nefesi ensemde durgunlaştı. Tüm bedeni bir anda taş kesilmişti. Sonra yavaşça doğruldu, gözlerime baktı. İçindeki fırtına dinmiş, yerini tehlikeli bir sakinlik almıştı. Avucunu yüzüme dokundurdu. Başparmağı dudağımın kenarında gezinirken elime aldığım iğne iplikle nakışımı yeniden dokumaya başladım.

Takvimin yaprakları 9 Aralık 2022 tarihini gösterirken Caner ile Bora’ya yapacağımız ilmeklerini sıkılaştırdığım planı anlattım.

“Her şeyin başladığı iki nokta var. Biri Suqaylabiyah Ormanları, diğeri ise Selçuk’un evi. Elias, Selçuk’u her şeyin başladığı bu iki yerden birine götürecektir. Biliyorsunuz ki o orman, geçtiğimiz operasyonlarda saklanacak bir yer olmaktan çıktı fakat Selçuk’un evi, geçmişte yaşanan olaylardan dolayı hâlâ tuzaklı kalmaya devam ediyor. Adım kadar eminim ki Elias, bizi o evde bir kez daha buluşturacak.”

Caner, ellerini masanın üzerinde kenetledi.

“Diyelim ki sizi bir şekilde oraya çekti, bu durumda ne yapmayı düşünüyorsunuz?”

Arkama yaslanıp ellerimi kucağımda birleştirdim.

“Hayalet Ekibini geri çağıracağız. Çilingir ile birlikte bizi takip edecekler. Her duruma karşılık iki araç ile takip etmenizi isteyeceğim. Eğer bir aracı fark ederlerse diğer araç bizim güvenimiz olacak.”

Çilingir, elini kaldırıp sözümü kesti.

“Küçük bir ekip yetecek mi Eyşan? Karşı tarafın ne kadar kalabalık olduğunu bilmiyoruz?”

Kafamı iki yana sallayıp onu bu düşünceden hızla uzaklaştırdım.

“En ufak bir ekip olması bizim daha savunmasız olduğumuzu düşündürür, Bora. Elias, aptal biri değil. Bizim yalnız gelmeyeceğimizi biliyor.”

Caner, sıkıntılı bir iç geçirip arkasına yaslandığında gözleri masanın üzerinde takılı kaldı.

“Ya takip edildiğinizi anlarsa? Sizin izinizi kaybedersek ne olacak?”

Masaya doğru eğilip dirseklerimi yaslarken zihnim, intikamın o karanlık desenine başka bir ilmek atmak üzere parmaklarımın arasında dolanmaya başladı. Dudaklarım benden habersiz aralandı: “Siz bizim izimizi kaybederseniz, biz size bir iz bırakırız Zirve.”

Onların yanından ayrıldıktan sonraki süreçte Selçuk’un arama ihtimalini ön görememiştim.

"Alo?"

Bir sessizlik oldu. Uzun, ağır, anlamlı bir sessizlik. Telefonun ucundan gelen o hafif cızırtı, boşlukta yankılanan kalp atışlarımdan başka hiçbir şey duyulmuyordu.

"Asena?"

Bu, Selçuk'un sesiydi.

Oturduğum banktan nasıl kalktığımı bile bilmezken adımlarım koordinasyon merkezine doğru hareketlenmeye başlamıştı. Koşan bedenimi merkezin içine sakladığımda masada oturan Caner ile Bora, aniden ayağa kalktı.

“Selçuk, beni duyabiliyor musun? İyi misin?” diye bağırdığımda Caner, büyüyen göz bebekleriyle hızla arkasındaki teknisyeni gösterdi. Telefonu hoparlöre aldığım sıra telefonum çoktan merkezin sinyal hattına bağlanmıştı.

“Asena, ben Suriye’deki evdeyim. Adresi Mete biliyor, onunla gelsen iyi olur.”

Caner ile bakışlarımız kesiştiğinde Çilingir, ekrandaki tarayıcıya baktı. Kafasını iki yana salladığında sinyalin bulunamadığını işaret etti. Bunun bir tuzak olduğunun hepimiz bilincindeydik.

“Tamam,” dedim, Selçuk’a. İlk hamlenin yankısı henüz sönmemişken, gümüş iğneyi kumaşın tam ortasına saplayıp stratejimin bir diğer gizli ilmiğini sabitledim. “Sadece Mete ile geleceğim.”

Telefon kapandığında Çilingir, teknisyenin arkasından doğruldu ve kafasını iki yana salladı.

“Alenen tuzak olduğunu bas bas bağırıyor, Eyşan.”

Bakışlarım yere kaydı.

“Yapacak bir şey yok,” deyip Caner’e baktım. “Hayalet Ekibinin gelişini hızlandır.”

Düşmanımın atacağı adımı hesaba katarak iğneyi kumaşta bambaşka bir yöne yönlendirdim; zihnimdeki her bir fikir, ördüğümüz bu karanlık ağın yeni bir düğümü haline geldi.

10 Aralık’a bağlanan 9 Aralık gecesi, Mete’nin ayağına bir çip takıldı.

Zaman, şafağın en koyu anında takılı kalırken üzerimdeki sivil kıyafetlerimle Bestler Dereler Bölgesinde bekleyen ekibin önünde var oldum. Güvercin Timi için oluşturduğumuz yedek ekip, tüm varlıklarıyla karşımda sıralanmıştı. Yüzlerindeki maskelerde bakışlarımı gezdirirken ellerimi arkamda bağladım.

Ayak seslerim, ıslak toprakta hafif ve kararlı bir ritim tutturuyordu. Önümde sıralanan on nefer, geceyle bütünleşmiş siyah kamuflajlarının içinde, birer kara taş gibi duruyordu. Gözleri maskelerinin ardında bir sorunun cevabını bekleyen avcıların keskinliğindeydi. Onlara bakıyordum ve içimden bir ses fısıldıyordu: Bunlar, kimsenin bilmediği askerler. Bunlar, gölgenin gölgesi.

Sol elimi arkamda bağlı sağ elimle kavradım. Parmaklarım birbirine kenetlendi. Soğuk rüzgâr, saçlarımı yüzüme doğru savurdu ama gözlerimi kırpmadım. Onlara bakmaya devam ettim. Her birine. Tek tek.

"Siz," dedim, sesim geceye yayılırken ciğerlerimden süzülen buhar soğuk havada dans etti. "Varsınız ama yoksunuz. Var olduğunuzu kimse bilmiyor. Ne dosyalarda adınız var ne künyelerde ne de operasyon planlarının tek bir satırında. Siz, bu ordunun unuttuğu, görmezden geldiği ama en zor anında sırtını döndüğü o kanlı köşede beliren hayalet olacaksınız."

Bir sessizlik oldu. Rüzgâr, ağaçların dallarında hışırdadı. Uzaktan bir baykuş sesi, geceyi yardı. Ama onlar kıpırdamadı. Gözleri hâlâ bendeydi. Nefesleri bile düzenliydi.

"Bir asker," dedim, sesimi yükseltmeden ama her kelimeyi bir hançer gibi keskinleştirerek, "sadece emirle değil, inançla var olur. Sadece silahla değil, yürekle savaşır. Sizleri buraya topladım çünkü biliyorum ki bu ordunun en karanlık koridorlarında bile bir ışık yanar. Ve o ışık, çoğu zaman en görünmeyen askerin göğsünde parlar."

Yavaşça adım attım. Bir adım öne. Toprağın çamuru, botlarımın altında hafifçe ezildi. Başımı hafifçe yana eğdim.

"Bir zamanlar," dedim, sesimde yılların ağırlığı vardı, "bir albay vardı. Adı Timuçin Şahugül’dü. O albay, bir gün penceresinin kenarında bir güvercin gördü. Kanadı kırıktı. Uçamıyordu. Ama hâlâ nefes alıyordu. Hâlâ gökyüzüne bakıyordu. Hâlâ uçmayı hayal ediyordu."

Nefes aldım. Ciğerlerime dolan soğuk hava, içimdeki yangını biraz olsun söndürdü.

"O albay, o kırık kanatlı güvercini orada bırakmadı. Onu aldı, kanadını sardı, besledi, iyileştirdi. Ve o güvercin, zamanla öyle bir güç kazandı ki sadece kendi kanadını değil, başka kırık kanatları da onardı. İşte," dedim ve gözlerimin önünde bir an için Timuçin albayın yüzü belirdi, "Güvercin Timi, o kırık kanattan doğdu. Bir albayın bir kuşa uzattığı elin, bir timin temeli oluşudur bu."

Önümde duran on neferden biri başını hafifçe eğdi. Belki saygıdandı, belki de sözlerimin ağırlığıydı. Bilmiyordum. Ama devam ettim.

"Ve şimdi," dedim, sesim birden sertleşti, içimdeki intikam ateşiyle yoğrulmuş o demir irade konuşmaya başladı, "o timin kanadı bir kez daha kırılmak üzere. Düşman, en zayıf anımızda, en kanlı tuzakla, en alçak oyunla üzerimize geliyor. Güvercin ve Bozkurt olarak o tuzağa gideceğiz. Tim ile birlikte olmayacağız. Belki ayrı kalacağız ama yine de ayakta kalacağız. Çünkü biz, o kırık kanadın umutlarıyız."

Adımlarım, sıralarının önünde yavaşça ilerlemeye başladı. Her birinin gözlerine bakıyordum. Kimi iriydi, kimi çekik, kimi mavi, kimi kahverengi. Ama hepsinde aynı şey vardı: Ateş.

"Siz, yedek tim," dedim, karşılarında durarak, "işte bu yüzden varsınız. Kimse sizi bilmeyecek. Kimse adınızı anmayacak. Kimse yaptıklarınızı yazmayacak. Ama siz, o kırık kanadı onarmak için var olacaksınız. Bozkurt'un ve Güvercin'in düştüğü o karanlık kuyudan onları çıkarmak için. Düşmanın en karanlık planını, en kanlı tuzağını bozmak için. Ve bu uğurda kendi adınızı bile unutacak kadar sessiz, kendi nefesinizi bile tutacak kadar sabırlı olacaksınız."

Karşımdaki on neferin omuzları, söylediklerimle bir milim daha dikleşti. Gözlerindeki ateş bir anda alev aldı. Sustum. Birkaç saniye boyunca sadece rüzgârın sesi vardı. Sonra derin bir nefes aldım ve en sert, en keskin, en geri dönüşü olmayan tonumla konuştum.

"Ben ve Mete yüzbaşınız bir yola çıkıyoruz. Çıktığımız bu yolda bize kimse eşlik etmeyecek. Yalnız gideceğimiz o yolda," dedim, sesim bir fısıltıya düşerken, "siz varsınız ama yoksunuz. Siz yoktunuz ama var olacaksınız. Ve o gecenin karanlığında, bu toprağın unuttuğu bir yerde, bir destanın ilk satırını hep birlikte yazacağız."

Bir an durdum. Gözlerim, on neferin üzerinde gezindi. Sonra, başımı hafifçe kaldırdım ve gökyüzüne baktım. Bulutlar yavaşça dağılıyor, ayın ışığı ormanın üzerine süzülüyordu. Ağaçların arasından sızan o solgun ışık adeta bir işaretti.

"Şimdi," dedim, başımı indirip tekrar onlara bakarak, "görev zamanı."

Arka taraftan, dört siyah araç, motorlarını çalıştırmış, bekliyordu. Farları sönüktü, ama içlerindeki nefesler, bu geceyi değiştirecek kadar güçlüydü. Elimle arabaları gösterdim.

"Hedef: Suqaylayabiyah Ormanları. Geçtiğimiz operasyonlarda yıkıma uğratılmış o yerde pusuya yatacaksınız. Mete yüzbaşının ayağına takılan çipin tüm verileri araçlara yüklendi. Her an takip edeceksiniz. Bir noktada üç gün boyunca sabit kalırsa, acil durum koduyla koordinasyon merkezine bağlanıp konumu ve yine araçlara yüklediğimiz mesajı göndereceksiniz. Anlaşıldı mı?”

On nefer tek bir vücut gibi başlarını salladı. Hiçbir ses çıkmadı. Ama o baş sallayışta bir dağın devrilmesi, bir denizin kabarması, bir ordunun kalkışı vardı.

"Gidin," dedim. 

Arkalarını döndüler. Yedek ekibin araçları geceyle bütünleşip uzaklaşırken, arkalarında bıraktıkları sessizlik ormanın derinliklerine işledi. Motor sesleri ağaçların arasında kaybolup gittikten sonra geriye sadece rüzgârın hışırtısı ve uzaktaki bir baykuşun yalnız çığlığı kaldı. 

Planladığımız gibi, her şey yerli yerine oturmuştu. Mete'nin ayağına takılan çip, yedek ekibin bizi takip edebilmesi için en büyük güvencemizdi. Elias'ın tuzağına düşecektik, evet. Ama bu sefer, o tuzağın içinde kendi ağımızı örmüştük. Geriye sadece sahneye çıkmak kalmıştı.

O gece, o evin içinde yaşananlar, artık geçmişin karanlık bir sayfasına yazılmıştı. Bomba, kan, beyaz gaz, bayılma ve sonra uyanmak... O uyanış, bizi bambaşka bir coğrafyaya, İran'ın soğuk ve ıssız topraklarına, Merhamet Kampı'nın demir parmaklıkları arasına sürüklemişti.

Şimdi ise o kampın rutubetli ve küf kokan zifiri karanlığındaydık. Bileklerimdeki kelepçeler, tenimi kesiyor, her hareketimde etime işleyen bir acı gönderiyordu. Vücudumdaki her bir kas, o zehirli enjeksiyonların izini taşıyordu. Ama zihnim, tüm bu fiziksel çöküntüye rağmen hâlâ dimdikti. Çünkü planımız tüm bu karanlığın ortasında tek ışığımızdı.

Mete, benden birkaç adım ötede başı öne eğik bir halde zincirlerinin sesiyle varlığını hatırlatıyordu. Selçuk ise daha da geride bitkin ve yaralı bir şekilde duruyordu. Onun o perişan hali, içimdeki intikam ateşini bir kez daha körüklüyordu. Ama şimdi sırası değildi. Şimdi beklemeliydik. Planın işlemesi için, Elias'ın oyununa gelmek zorundaydık.

Karanlığın içinde, Selçuk'un ağır ve hırıltılı nefesi duyuluyordu. Birkaç kez öksürdü.

"Ne olduğunu anlamıyorum," dedi Selçuk, sesinde hem bir şaşkınlık hem de derin bir çaresizlik vardı. "Ben sizi bu tuzağa çağırdım. Ama siz, sanki bunu bekliyormuş gibiydiniz."

Mete, başını yavaşça kaldırdı. Gözleri, karanlıkta bile parlayan o keskin maviliğiyle Selçuk'a döndü. Yüzünde ne bir suçlama ne de bir pişmanlık vardı. Sadece soğuk, hesapçı ve kararlı bir ifadeydi.

"Önlem almadan harekete geçemezdik, Selçuk," dedi Mete. Söyleyeceği başka bir şey yoktu. Bu cümle her şeyi özetliyordu. Ona daha fazlasını anlatmak, planı tehlikeye atmak olurdu. Bu yüzden sustu.

Selçuk, Mete'nin bu kısa ve keskin cevabı karşısında bir an duraksadı. Dudakları aralandı, sanki bir şey daha söylemek, daha fazlasını öğrenmek istiyordu. Tam o sırada o soru dudaklarından dökülecekken, odanın demir kapısı büyük bir gürültüyle açıldı.

Pas tutmuş menteşelerin çıkardığı o tiz ve uzun gıcırtı, karanlığın perdesini yırtarak olduğumuz alanın içine yayıldı. İlk giren Elias Farouq oldu. Arkasından sızan loş ışık onun yüz hatlarını keskinleştiriyor, tek canlı gözünü daha da parlak, diğerini ise ölü bir cam bilye gibi donuk gösteriyordu. Dudaklarının kenarında, bir yılanın avını sarmadan önceki o soğuk, hesaplı kıvrım belirmişti.

Ardından iki siluet daha süzüldü içeri. Soldaki Aras Demirkan'dı. Sağdaki ise Eran Bağrı'ydı.

Elias, odanın tam ortasına yerleşti. Kollarını iki yana saldı, başını hafifçe eğdi ve gözlerini üzerimize, özellikle de üzerime dikti. O an damarlarımda dolaşan o kimyasal zehir sanki onun bakışlarıyla harekete geçti. Midemin derinliklerinden boğazıma doğru yükselen keskin ve ekşi bir sıvı, ağzımın içinde birikmeye başladı. Yutkundum. O acı ve kimyasal tat boğazımı kavururken gözlerimi ondan ayırmadım.

Zihnimin bir köşesinde net bir gerçek vardı: Bize ne olduğunu bilmediğimiz şeyleri enjekte etmekten ve işkencelerden başka hiçbir şey yapmamışlardı. Asıl oyun henüz başlamamıştı. 

Aras Demirkan ve Eran Bağrı, Elias Farouq'un arkasında, iki kara gölge gibi duruyorlardı. Aras'ın dudaklarında o her zamanki sinsi, kendini beğenmiş gülümseme vardı. Ellerini arkasında birleştirmiş, parmak uçlarıyla adeta kendi planlarının ritmini tutuyordu.

"Artık harekete geçmeyecek miyiz, Elias?" diye sordu Aras, sesinde sabırsız bir alayla. "Bozkurt'u ve Güvercin'i karşımıza aldık, işkenceye başladık, zehirledik... Ama hâlâ asıl oyuna geçmedik. Daha neyi bekliyoruz? Onların diz çöküşünü izlemek için mi bu kadar bekledik?"

Eran Bağrı, Aras'ın bu sözleri üzerine ağır ağır başını çevirdi. O iki ateş böceği gibi parlayan gözleri bir an için Mete'ye kilitlendi, sonra Aras'a kaydı. Dudaklarının kenarında, bir kurdun dişlerini gösterdiği o vahşi ifadeyle konuştu.

"Aras'ın sabrı tükenmiş," dedi Eran, sesi boğuk ve derindi. "Benimki de öyle. Bu iki kahramanı bu kadar nazikçe ağırlamak, bize yakışmıyor. Onların o mağrur bakışlarını, o asi duruşlarını paramparça etmenin vakti geldi."

İkisi birden kahkahaya boşaldı. Aras'ın kahkahası keskin ve tizdi, bir cam parçasının çelik üzerinde sürüklenmesi gibiydi. Eran'ınki ise daha boğuk, daha derindi; bir mağaranın karanlık dehlizlerinden yükselen bir uğultuydu. Bu iki ses birbirine karıştı, odanın nemli duvarlarında yankılandı ve kulaklarımda sağır edici bir uğultuya dönüştü. Sanki cehennemin ta kendisi, bu iki ağızdan kahkahalarla gülüyordu.

Elias, bir an için gözlerini Aras ve Eran'ın üzerinde sabit tuttu. Yüzünde tek bir kas bile oynamadı. O kahkahalar onun kaskatı duran figürünün etrafında dans ederken, o bir heykel gibi dimdik ayakta duruyordu. Göz kapakları ağır ağır indi sonra tekrar açıldı. O tek canlı gözü, bir yılanın avını izlemesi gibi önce Aras'ın üzerinde, sonra Eran'ın üzerinde gezindi. Dudaklarının kenarındaki zehirli kıvrım bir an için kayboldu. Yerine tarif edilemez, uçurum kadar derin, hiçlik kadar boş bir ifade geldi.

Ve o an, gözlerini devirdi.

Sanki yıllardır aynı sahneleri izliyor, aynı kahkahaları dinliyor, aynı aptalca soruları işitiyor ve artık bıkmıştı. Göz kapaklarının altından süzülen o bakış, bir ustanın çırağına duyduğu o derin hayal kırıklığıyla doluydu.

Ve o an, her şey saniyeler içinde gerçekleşti.

Elias'ın sağ eli, yıldırım hızıyla beline gitti. Parmakları, tabancasının kabzasını kavradı. Hamle o kadar hızlıydı ki gözümün önünde bir karaltıdan ibaretti. Önce sağa döndü. Tetik iki kere, art arda çekildi. Kurşunlar, Aras'ın alnının tam ortasına, o hâlâ gülümsemekte olan yüzünün ortasına saplandı. Gülümsemesi dondu kaldı. Bedeni, bir çuval gibi yere yığıldı. Kahkahası boğazında düğümlenip kaldı. Geriye sadece bir inilti, bir hırıltı ve ardından gelen derin sessizlik kaldı.

Elias, hiç duraksamadan, silahı sola çevirdi. Eran'ın gözlerindeki o vahşi ateş, bir an için yerini saf bir şaşkınlığa bıraktı. Ama o şaşkınlık daha tam yerleşmeden, iki kurşun daha patladı. O kurşunlarda Eran'ın alnının tam ortasına isabet etti. Bedeni geriye doğru savruldu, duvara çarptı ve yere yığıldı. Gözleri hâlâ açıktı ama o ateş böcekleri sönmüştü.

Silah seslerinin yankısı duvarlarda bir süre daha gezindi ve yavaşça kayboldu. Geriye sadece o keskin barut kokusu ve yerdeki iki cansız bedenin altından sızan kanın incecik şırıltısı kaldı. O kahkahaların yankısı ise hâlâ kulaklarımda çınlıyor, tıpkı bir kâbusun sabaha kadar süren o saplantılı tekrarı gibi zihnime kazınıyordu.

Elias, boynunu sağa ve sola doğru ağır ağır kütletti. Omurgasından yükselen o kuru, keskin çıtırtı, odanın sessizliğini bir kez daha yardı. Sonra başını kaldırdı ve göz ucuyla bana baktı.

O bakış bir avcının kurbanını tarttığı o soğuk, mesafeli bakıştı. Ne bir tehdit vardı içinde ne de bir merhamet. Sadece düz, donuk, hesaplayıcı bir ifadeydi. Elleri silahın üzerinde gezindi. Sürgüyü geri çekti ve sertçe bıraktı. Silahın keskin tık sesi, odanın içinde bir kez daha yankılandı. Silah, yeniden dolu hale gelmişti.

Adımlarını bana doğru attı. Çizmelerinin tabanı, beton zeminde ağır ve kararlı bir ritim tutturuyordu. Her adımda, yerdeki kan birikintisine basıyor, ayaklarının altından hafif, yapışkan bir ses yükseliyordu.

Göz ucuyla Mete'ye baktım. Zincirlerinin içinde, olduğu yerde hafifçe kıpırdandı. Bileklerindeki kelepçeler, o kıpırdanışla birlikte incecik bir şakırtı çıkardı. Gözleri, Elias'ın her hareketini takip ediyor, her adımını hesaplıyordu. Çenesi kasılmış, dişleri birbirine kenetlenmişti. O an, onun içindeki Bozkurt'un yeniden uyanmak üzere olduğunu hissettim. Ama henüz değildi. Sırası değildi.

Elias, tam önümde durdu. Gözleri, yüzümde gezindi. O kadar yakındı ki, nefesinin soğukluğunu tenimde hissedebiliyordum. Sağ elindeki silahı yavaşça kaldırdı. Namlunun soğuk çeliği alnıma değmeden önce, saçlarımın arasına girdi. O sert ve soğuk metal saç telimi geriye doğru taradı. Tenime değmedi ama o kadar yakındı ki çeliğin soğukluğunu derimde hissedebiliyordum.

Gözlerimi ondan ayırmadım. Kaşlarımın üzerinden meydan okurcasına ona baktım. Kalbim göğsümün içinde deli gibi atıyordu ama yüzümde tek bir kas bile oynamadı.

Elias, birkaç saniye boyunca öylece durdu. Namlu saçlarımın arasında şakağıma doğru hafifçe kaydı. Sonra aniden silahı başımdan çekti. Namlunun çeliği, saçlarımdan sıyrılıp havada asılı kaldı. O an ne ara tuttuğumu fark etmediğim nefesim, ciğerlerimi terk edercesine bedenimden ayrıldı. Derin bir nefes bıraktım, sanki o an hayatımın en uzun nefesiydi.

Elias, birkaç adım geri çekildi. Gözleri hâlâ üzerimdeydi ama artık o soğuk, hesaplayıcı bakış yerini başka bir şeye bırakmıştı. Sanki bir sınavdan geçmiştim ve sonucu merak ediyordu. Sol elini yavaşça cebine soktu. Parmakları, cebinin içinde bir şeyler arıyor gibiydi. Birkaç saniye sonra elini geri çıkardı. Avucunda küçük, siyah bir kumanda duruyordu. Üzerinde tek bir kırmızı düğme vardı. Elias, o kumandayı parmaklarının arasında bir süre çevirdi, sanki onu tartıyor, ağırlığını, anlamını sindiriyordu.

Sonra, başparmağını o kırmızı düğmeye bastı.

"Ibtidu al-tasjil."

Arapça kelimeler, odanın rutubetli ve soğuk havasında yankılandı. Ses, bir hoparlörün tiz ve keskin tınısıyla duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Bulunduğumuz alanı saran bu yabancı sesle birlikte gözlerimi kapattım. Kirpiklerim, göz kapaklarıma yapışmış gibiydi; sanki onları aralamak, beni bekleyen o dehşetle yüzleşmek anlamına geliyordu.

Ama kapatmak yetmedi. Kulaklarımı kapatamıyordum.

Hoparlörden yükselen ilk ses, bir çığlıktı. İnce, tiz, ciğerleri yırtarcasına haykıran bir kadın çığlığı. Ardından bir bebeğin ağlaması geldi. O ağlama öyle içten ve çaresizdi ki ruhumun en derin çukuruna bir hançer gibi saplandı. Bebeğin çığlıkları, kadının feryatlarıyla birleşiyor, bir uyumsuz orkestra gibi kulaklarımda yankılanıyordu.

Dişlerimi birbirine sertçe bastırdım. Duymak istemediğim ama kaçamadığım o sesler, beynimin içinde dönüp duruyordu. Bebeğin ağlaması giderek zayıflıyor, kadının çığlıkları boğazında düğümleniyor, Selçuk’un sesi ise bir fısıltıya dönüşüp kayboluyordu. 

"Iskitu hâdha al-walad!"

Susturun şu çocuğu!

Gözlerimi araladım. Odanın loş ışığı, gözbebeklerimi yaktı. Ama o acı, kulaklarımdaki o seslerin yanında hiçbir şeydi. Selçuk'a baktım. Yüzü bembeyaz kesilmişti. Dudakları titriyor, gözleri faltaşı gibi açılmış boşluğa bakıyordu. O sesleri tanımıştı. O çığlıkları, o feryatları, o son nefesleri... Yıllardır kaçtığı, uykusunda gördüğü ve her gece yeniden yaşadığı o anı; şimdi bir hoparlörden, bir düşmanın ellerinde bir kez daha dinliyordu.

"La taf'al! Ibn al-kalb! La taf'al!"

Yapma! Amına koyduğumun çocuğu! Yapma!

Zihnimde çınlayacak o silah sesini beklerken, Elias elindeki silahı kaldırdı ve namlusunu bana çevirdi. Gözlerim, o soğuk çeliğin karanlık namlusuna takıldı. Tetiğe bastığında, Mete'nin haykırışlarıyla zincirlerimin kırılma sesi birbirine karıştı.

“Orospu çocuğu! Ananı sikeyim senin!” diye haykırdı Mete, zincirlerini zorlamaya çalışırken. Devam ettirdiği küfürlerle sesi öfkeyle yanıyor, kelimeler birer kurşun gibi odanın duvarlarına çarpıp geri dönüyordu. Ama Elias, Mete'nin haykırışlarını duymamazlıktan geldi. Ona bakmadı bile. Sadece bana bakıyordu.

Ardından, ellerini zincirlerime götürdü. Geri kalan parçaları üzerimden çekti. Kollarım, yıllardır bağlı kalmış gibi ağırlaşmıştı. Ama daha rahatlayamadan, Elias'ın elleri saçlarıma dolandı. Parmakları saç diplerimi kavradı. Sertçe yukarı çekti. Yorgun ve hissiz bedenim, saçlarımdan tutulup kaldırıldı. Ayaklarım yerden kesildi, vücudum havada asılı kaldı. Başım geriye düştü, boynum gerildi, gözlerim tavana dikildi. O acı, saç diplerimden başlayarak tüm vücuduma yayıldı. Ama ses çıkarmadım. Çırpınmadım. Sadece asılı kaldım.

Beni zincirli Selçuk'un önüne sürükledi. Dizlerimin üzerine çökmemi sağladı. Beton zeminin soğuğu, diz kapaklarıma işledi. Başım hâlâ gerideydi, saçlarım Elias'ın parmakları arasında sıkışmıştı. Selçuk'un gözleri kapalıydı. Yüzü hâlâ bembeyaz, dudakları hâlâ titriyordu.

Elias, Selçuk'a döndü. "Gözlerini kapattığında gerçeklerden kaçamazsın," dedi, sesi soğuk ve keskin bir bıçak gibiydi.

Selçuk'un göz kapakları ağır ağır aralandı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Bana baktı, sonra Elias'a. Dudakları aralandı ama ses çıkmadı.

"Sana o gün sordum," dedi Elias, saçlarımı iyice geriye çekerek yüzümü kaldırdı. Boynum daha da gerildi, gözlerim Selçuk'un gözleriyle buluştu. "Asena Gündüz nerede?’ dedim. Ama sen söylemedin. Bak şimdi, nerede?"

Elias'ın parmakları, saçlarımı bileğine doladı, yüzümü daha da yukarı kaldırdı. Çenemin altı, havaya kalkmıştı. Elias, Selçuk'a doğru eğildi, sesi bir fısıltıya düştü.

"Dizlerinin üzerinde, benim onu öldürmemi bekliyor."

Selçuk'un gözleri, bir an için bana takıldı. Sonra Elias'a kaydı. Dudakları titredi, boğazından bir ses yükseldi sonra kayboldu. Derin bir nefes aldı, gözlerini sımsıkı yumdu, yeniden açtı.

"O gün sana onun yerini söyleseydim," dedi Selçuk, sesi kısık ama kararlıydı. "Sen yine o gün onları öldürecektin. Çünkü senin amacın sadece kandı. Onun yerini söylemek, sadece onların ölümünü birkaç saat erkene almaktı. Ve ben, o kanı ellerime bulaştırmayı reddettim."

Elias bir an duraksadı. Selçuk'un sözleri, onu şaşırtmış gibiydi. Ama sonra yüzünde o iğrenç, zehirli gülümseme yeniden belirdi. Başını geriye attı ve kahkaha attı. O kahkaha, odanın duvarlarında yankılandı, yerdeki iki cesedin kanlarına karıştı, kulaklarımda uğuldadı.

"Ne kadar da asil!" dedi Elias, kahkahası yavaşça dinerken. "Ne kadar da kahraman! Ama bak Selçuk, işte şimdi, bu kadın senin yüzünden burada. Peki şimdi ne diyeceksin? Hâlâ sadık mısın Asena Gündüz’e?"

Selçuk cevap vermedi. Sadece bana baktı. Gözlerinde, tarif edilemez bir şey vardı. Suçluluk, pişmanlık, özür ve derin bir çaresizlik.

Elias, kahkahası dinerken saçlarımı bıraktı. Ama bırakır bırakmaz, kolumdan tuttuğu gibi beni yukarıya doğru kaldırdı. Bütün gücüyle beni Mete'nin sandalyesine doğru fırlattı. Kollarım son anda Mete’nin omuzlarına yaslanırken bedenim, Mete’nin kucağında yan bir şekilde kalakalmıştı.

Mete, hızla yüzünü boynuma gömdü. Nefesi, tenimde sıcak ve titrekti. Dudakları, boynumun çukurunda, hızlı hızlı nefes alıyordu.

"Kurtulacağız," diye fısıldadı, sesi boğuk ve titrekti. "Kurtulacağız buradan, korkma."

Saçları, kulaklarıma döküldü. Teni, tenime değdi. Nefesi, boynumda bir sıcaklık bıraktı. O an tüm o acılar, sesler ve korkular sanki bir an için durdu. Sadece onun nefesi vardı. Sadece onun kolları. Sadece onun varlığı. Gözlerimi kapattım. Onun kokusunu içime çektim. Sevdiğim adamın üzerinde dağların, özgürlüğün ve evimin kokusu vardı.

O sırada Elias'ın çizmelerinin sesini duydum. Ağır, kararlı ve acımasız adımlar, beton zeminde bir celladın ritmi gibi yankılanıyordu. Göz ucuyla ne yaptığına bakmak istediğimde, Selçuk'a doğru ilerlediğini gördüm. Eli, belindeki bir diğer silaha gitti. Namlusunu zincirlerin kilit mekanizmasına dayadı ve sertçe ateşledi. Kurşunun demiri yardığı o keskin ses odanın dört duvarında yankılandı. Zincirler yere düştü. Selçuk serbestti.

Ama serbestlik, onun için bir kurtuluş değildi. 

Elias, onu yakasından tutup ayağa kaldırdı. Selçuk'un dizleri titriyordu, bedeni bir çuval gibi sarkıyor, başı öne düşüyordu. Ama Elias, onu dimdik tutuyordu. Parmakları, Selçuk'un yakasını öyle bir kavramıştı ki boğazına baskı yapıyor, nefes almasını zorlaştırıyordu.

"Ayır şunları," dedi Elias, sesi soğuk ve emir vericiydi. Başıyla beni ve Mete'yi gösterdi. Selçuk'un gözleri, bir an için Elias'a takıldı. O bakışta, yıllardır taşıdığı tek bir duygu vardı: Nefret.

Ağır ağır bana doğru yürümeye başladı. Çizmelerinin tabanı beton zeminde yapışkan bir ses çıkarıyor, her adımda kan birikintilerine basıyordu. Dizlerinin üzerine çöktüğünde, gözleri yerdeydi. Elleri, titreyerek koluma uzandı. Parmak uçları tenime değdiğinde, bir buz parçasının cildimi kavraması gibiydi. O soğuk, tüm bedenime yayıldı.

Beni Mete'den ayırmak için yavaşça çekmeye başladı. Parmakları kolumu kavramıştı ama ne kadar sıkı tutarsa tutsun, titremesini engelleyemiyordu. O titreme, tüm bedenine yayılmıştı. Her yanı titriyordu.

"Özür dilerim," diye fısıldadı Selçuk, sesi cam kırıkları gibiydi. "Özür dilerim, Eyşan. Yapmak zorundayım."

Gözlerinden süzülen isyankâr yaşlar yanaklarını yarıp çenesinden damlıyor, kollarımın üzerine sıcak birer leke gibi düşüyordu. Selçuk beni çektikçe, içimdeki o zehirli acı boğazıma tıkandı ve gözlerimden kopan yaşlar sel olup yanaklarımdan aşağı süzüldü. Biliyordum; bu sadece bir ayrılık değil, birbirimizin kollarından sökülüp karanlığa atılışımızdı.

Göğsüm, acıdan nefes almamı engelleyen devasa bir kaya gibi sıkışıyordu. Mete ise elleri kolları zincirli olduğu, bedenini kıpırdatamadığı için tek çaresi olan yüzünü boynuma daha da derinlemesine bastırmıştı; beni korumak, bu acımasız kopuşa direnmek için yalnızca boyun kaslarını ve bütün iradesini kullanarak kasıldı.

"Yapma," diye fısıldadı Mete, sesi kırık bir cam gibi tırmaladı sessizliği. "Selçuk... Ne olur yapma... Lütfen."

Fakat Elias’ın gölgesi başımızda bir kâbus gibi dururken Selçuk duramadı. Titreyen elleri, boğulan nefesi ve sel gibi akan gözyaşlarıyla başımı Mete'nin yüzünden yavaşça ayırdı.

Mete’nin boynumdan yüzünü çektiği o saniye, içimdeki tüm barajlar yıkıldı. Elleri kolları zincire vurulmuş, çaresizliğin en koyu rengine mahkûm olan adam, başını geriye doğru çekmek zorunda kaldığı an hıçkırarak ağlamaya başladı. Gırtlağından kopan o acı dolu, çocuksu ve isyankâr hıçkırıklar bütün odayı inletti. O masmavi deniz, artık zapt edilemez bir sel gibi yanaklarını dövüyordu; göğsü sarsılıyor, bu korkunç kopuşa boyun eğmenin acısıyla ruhu paralanıyordu. Ben de onun bu hali karşısında daha fazla dayanamayarak hıçkırıklara boğuldum, sesim odanın duvarlarında yankılandı.

Birlikte geçireceğimiz son saniyeleri tükettiğimizi, birazdan bir daha asla birbirimizin tenine dokunamayacağımızı o kadar net biliyordum ki, içimdeki et parçasının söküldüğünü hissettim.

"Eyşan..." dedi Mete, hıçkırıkların boğduğu, nefesi kesilmiş bir adamın son çırpınışı gibi. Zincire vurulu bedeniyle bana doğru bir milim bile hareket edemezken, titreyen dudaklarıyla son kez fısıldadı: "Seni seviyorum... Seni her şeyden bile çok seviyorum! Özür dilerim, seni çok seviyorum."

Parmakları havada kıpırdandı, açılıp kapandı, sanki tenimi bir kez daha hissetmek için yalvarıyordu. Ama ulaşamıyordu. O kadar yakındı, o kadar yakındı ki nefesini tenimde hissedebiliyordum ama bir türlü dokunamıyordu.

Selçuk da ağlıyordu. Ama onun gözyaşlarında suçluluk vardı, pişmanlık vardı, yıllardır içinde taşıdığı o ağır yükün dökülüşü vardı. Artık bana bakıyor ama göremiyordu. Kendi kaybettiklerini görüyordu, kendi ölülerini, kendi yarım kalan hayatlarını.

Üçümüz de ağlıyorduk. Üç ayrı nedenden, üç ayrı acıyla, aynı cehennemin ortasında.

Selçuk, beni iyice çekti. Bedenim, Mete'nin kucağından sıyrıldı, soğuk zemine düştü. Dizlerimin üzerine çöktüm. Betonun soğuğu, diz kapaklarıma işledi, kemiklerime kadar yayıldı. Ama o soğuk, içimde kopan fırtınanın yanında hiçbir şeydi.

Başımı çevirdim, Mete'ye baktım. Gözleri hâlâ yaş içindeydi, bakışları bana kenetlenmişti. Elleri boşluktaydı, zincirlerinin sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımdan aşağı akıyor, ruhumu sular altında bırakıyordu. Göğsümün tam ortasında bir dağ devriliyor, bir deniz taşıyor, bir dünya yıkılıyordu. Onu kaybetmek, ondan ayrılmak, onun nefesini bir daha tenimde hissedememek... Bu düşünce, ciğerlerime işleyen zehirden daha acıydı. Bileklerimdeki kelepçelerin kestiği yerlerden akan kandan daha yakıcıydı.

Onu son kez görüyordum.

Ve bu, içimi parçalıyordu.

Ona ulaşmak istiyordum. Ona sarılmak, başımı göğsüne yaslamak, kalbinin atışlarını duymak istiyordum. Ama Selçuk, arkamda duruyordu. Elias, yanımdaydı. Ve Mete, zincirlerinin arasında bana bakıyor, ağlıyor, bana ulaşmaya çalışıyordu.

Dudaklarım aralandı. Ona bir şey söylemek istiyordum. Binlerce kelime boğazımda düğümlenmişti. Ama hiçbiri dışarı çıkamadı. Çünkü o an, sadece bakışlar konuşuyordu. Gözlerim, onun gözlerine değdiğinde, tüm sözcükler anlamsızlaştı. Sadece sessizlik vardı. Ama o sessizlik, en gürültülü çığlıktan daha yüklüydü.

Tenimde, onun nefesinin sıcaklığı hâlâ tazeydi. Boynumda dudaklarının bıraktığı o incecik iz, sanki bir yara izi gibi duruyordu. Saçlarının alnıma değen o hafif dokunuşu, hâlâ hisseder gibiydim. Ve o koku... O dağların kokusu, o özgürlüğün kokusu, o evimin kokusu... Burnumun ucunda, ciğerlerimin en derininde, hâlâ asılı duruyordu.

Ciğerlerime dolan havayı tutup içimde beklettim. Onun kokusunu, onun varlığını, onun sevgisini sonsuza kadar saklamak istercesine. Gözlerimi yumdum. O an, onun sesi kulaklarımda yankılandı. "Seni seviyorum. Seni her şeyden çok seviyorum." O sözler, zihnimin en derin çukurunda bir ateş gibi yanıyor, orada sonsuza kadar parlayacak bir yıldız gibi ışıldıyordu.

Gözlerimi açtığımda o mavi deniz hâlâ oradaydı, hâlâ bana bakıyor, hâlâ beni çağırıyordu. Dudaklarımın kenarında, acıyla yoğrulmuş bir tebessüm belirdi. O tebessüm, bir vedanın habercisiydi.

Aramızdaki mesafe, koca bir ömürdü.

Elias, bizi izliyordu. Gözlerinde ne bir merhamet vardı ne de bir acıma. Sadece bir seyircinin, bir tiyatro oyununu izleyen bir adamın soğuk, mesafeli bakışı maskelenmişti. O ağlamalar, o hıçkırıklar, o yıkılış, onun için sadece birer sahneden ibaretti.

"Ne kadar da dokunaklı," dedi Elias, sesinde alaycı bir tınıyla. "Ama ben, bu sahneden sıkıldım. Sabaha kadar sizi beklemeyeceğim."

Adımlarını bize doğru attı. Çizmelerinin tabanı, gözyaşlarımızın ıslattığı beton zeminde hafif, nemli bir ses çıkardı. Selçuk ile yanımıza geldiğinde Selçuk’u ensesinden tutarak doğrulttu ve tam karşıma geçmesini sağladı.

"Selçuk," dedi, sesi bir fısıltıdan farksızdı ama ruhumun her köşesine ulaştı. "Karşındaki kadını öldürmeyi sana bırakıyorum. İntikamını al. O gün sizi susturan bu kadındı. Şimdi, onun sustuğunu görme zamanı."

Elias, Selçuk'un eline silahı sıkıca kavrattı. Parmakları, Selçuk'un titreyen parmaklarının arasına yerleştirdi, soğuk metali avucuna bastırdı. Sonra ağır adımlarla üç adım geri çekildi. Her adımı beton zeminde bir yankı bıraktı. Sağ elini beline götürdü, ikinci silahını çıkardı. Namluyu, doğrudan Mete'nin göğsüne çevirdi. O soğuk çelik kalbinin tam ortasına dönüktü.

Gözlerini Selçuk'tan ayırmıyordu.

"Eğer yanlış bir hamleni görürsem," dedi Elias, sesi soğuk ve tehditkârdı. “Yalnızca ölen ben değil, onun kocası da olur.”

Selçuk'un gözleri, Elias'tan bana kaydı. Silah, elinde ağırlaşmıştı. Parmakları titriyor, soğuk metal avucunda kayıyordu. Gözlerimiz buluştuğunda, başımı iki yana salladım. Yapma, der gibi. Lütfen yapma.

"Selçuk," dedim, sesim kısık ve titrek çıktı. "Yapma. Sakın yapma."

Selçuk'un elleri, silahı yavaşça yükseltmeye başladı. Namlu, önce yere dönüktü, sonra yavaşça havaya kalktı. Tüm vücudu titriyordu. Gözlerinden akan yaşlar, çenesine oradan da kan ve terle kaplanmış tişörtüne damlıyordu. Dudakları titriyor, bir şeyler mırıldanıyordu. Dua mıydı? Pişmanlık mı? Yoksa sadece çaresizliğin sessiz çığlığı mıydı?

Arkamdan, Mete'nin sesi yükseldi. Zincirleri şakırdıyor, bileklerindeki kan daha da hızla akıyordu.

"Selçuk!" diye haykırdı Mete, sesi odanın duvarlarını titretti. "Selçuk, yapma! Vurma Eyşan'ı! Bırak bana sıksın o piç! Bırak, beni vursun! Selçuk, lütfen! Yapma!"

Sesi, son cümlede kırıldı. Bir hıçkırık boğazında düğümlendi. Gözlerinden akan yaşlar, yanaklarından süzülürken, bakışları hâlâ Selçuk'taydı.

Ben, Selçuk'un gözlerine baktım. Silah, şimdi doğrudan yüzüme dönüktü. Namlunun karanlık çukuru, sanki bir uçurum gibiydi. Ama ben, o uçuruma değil, Selçuk'un gözlerine bakıyordum.

"Selçuk," dedim, sesim bu kez daha sakindi. "Beni dinle. Önemli olan ben değilim. Mete geri dönmek zorunda. Evlatlarımız var, Selçuk. Bilge Kaan ve Toprak Luna. Onlara, benim anlatamayacağım her şeyi anlatmak zorunda. Beni vurursan, sadece bir asker şehit olur. Ama Mete yaşarsa, bir baba yaşamış olur. Anlıyor musun? Onlar, bir babaya sahip olmalı."

Selçuk'un gözlerinden bir damla yaş daha süzüldü. Silah, hâlâ yüzüme dönüktü. Ama parmakları tetikte değildi. Sadece orada asılı kalmıştı.

“Sus!” diye bağırdı, Mete. “Selçuk, dinleme onu ne olursun! Eyşan’ı dinleme!”

Elias, cebinden o küçük siyah kumandayı çıkardı. Parmakları, düğmeye bastı. Hoparlörden önce tanıdık bir cızırtı geldi. Ardından, bir bebeğin ağlaması… Selçuk’un bedeni, o seslerle birlikte sarsıldı. Silahı tutan eli, bir anda daha da titremeye başladı. Dudakları aralandı ama kelimeler değil, sadece hıçkırıklar döküldü. 

Selçuk’un dizleri çözüldü. Silah havada savrulur gibi oldu, ama elinden düşmedi. Düşmedi, çünkü Elias’ın soğuk bakışları üzerindeydi. Düşmedi, çünkü o sesler bitmiyordu. Ve o seslerin altında, Mete’nin çığlıkları, zincirlerin şakırtısı, kanın damlama sesi vardı.

"Selçuk!" diye haykırdı Mete, bu kez sesi daha da kısılmıştı. "Yalvarırım yapma!"

Ölüyordum.

Karşımda dikilen adamın yüzü, sırtımdan aşağı süzülen soğuk ter gibi sırılsıklamdı. İri, ağır damlalar yanaklarından aşağı süzülürken, gözlerini sıkıca kapattı. Elindeki silah, onun titreyen iradesi gibi sallanıyordu. Parmakları, soğuk çeliğin üzerinde bir türlü karar kılamıyor, tutunamıyordu.

Ölecektim.

Ruhumda kendi bebeklerimin sesi incecik, insanın içini oyan bir ağıt gibi sızıp geldiler duvarların arasından. Aç, susuz, korkuyla tir tir titreyen minik ciğerlerden çaresiz feryatlar yükseliyordu. Sertçe hareket eden sandalyenin tıkırtıları, onların çığlıklarına karışıyordu. Her biri, bu mezarda sırtıma binen bir hançer gibiydi. Bu seslerin bitmesi gerekiyordu. Birimizden biri susturulmalıydı.

Ölmeliydim.

Bu yolu farkında olmadan kendim seçtim, pişman değildim.

“Eh!” dedi, Elias. “Yeter sizi beklemeyeceğim.”

Gözlerimi, karşımdaki yüze, ıslak göz kapaklarına dikerek, boğazımdan yırtılarak çıkan bir sesle tükürdüm sözleri:

"Yap artık şunu!"

Zincirli sandalyesini deviren Mete'nin sesi, silah sesine karıştı.

"HAYIR!"

Kurşunun benliğimi alacak o ani, sıcak acısını bekliyordum. Ama gelen, beklediğim ölüm değildi. Silah sesiyle birlikte Elias'ın bedeni geriye savrulduğunu, beton zemine ağır bir çuval gibi çakıldığını gördüm. Boynum yaşadığım o korkunç anın ağırlığıyla kaskatı kesilmişti. Gözlerim kampın girişine, demir kapının ardına kaydı.

Maskeli bir yüze yükseltilmiş keskin nişancı tüfeğinin namlusunun ucundan süzülen incecik duman, havada süzülüp kayboldu. Ağır bir hareketle tüfeği yere doğru indirdi. Gözlerimiz buluştu. Bu, Caner’di. Bakışları hızla arkama, Mete’ye çevrildi. Hızla bize doğru yürümeye başladığında demir kapıdan içeri dolan siyah siluetler, odanın rutubetli havasını yardı. 

Ekip, hızla Elias'ın bedeninin etrafını çembere aldı. Tüfekler ona dönüktü. Çünkü ölmemişti, bacağından vurulmuştu. Göğsü hâlâ inip kalkıyor, kanı hâlâ akıyor ama nefesi hâlâ oradaydı. Tedbir, savaşın değişmez kuralıydı.

Ama ben, onları görmüyordum bile.

Bedenim, sanki kendi iradesinden bağımsız bir güç tarafından itiliyormuş gibi Mete'nin yanına doğru hareket etti. Dizlerim, betonun soğuğunu hissetmeden Mete'nin yanına çöktü. Gözlerim ondaydı. Sadece ondaydı.

"Mete!"

Ellerim titreyerek yüzüne uzandı. Parmaklarım yanaklarına değdiğinde teninin sıcaklığını, kir ve terin o tanıdık kokusunu, hayatın kendisini hissettim. Avuçlarımın arasına aldım yüzünü. Parmak uçlarım, şakaklarında gezindi, alnındaki o incecik yara izine dokundu, kaşlarının arasındaki çizgiyi okşadı.

Caner yanımıza çöktüğünde eli, belindeki pense uzandı. Mete'nin bileklerindeki kelepçelere bir hamlede yüklendi. Zincirler sert bir kırılma sesiyle gevşedi. Caner, Mete’nin ayak bileklerindeki prangaları da aynı hızla kırdı.

Mete'nin kolları zincirlerden kurtulur kurtulmaz, bedenine yayılan o ağırlıkla birlikte öne doğru devrildi. Ama düşmeden önce elleriyle yere tutundu. Parmakları betonu kavradı, kasları gerildi, tüm vücudu titredi. Sanki yıllardır bağlı kalmış bir hayvanın ilk kez özgür kalışı gibiydi. Kendini güçlükle yerden kaldırmaya çalışırken sağ eli kolumu buldu.

“Eyşan,” dedi, benden güç bulup doğrulmaya çalışırken. Parmakları, yüzüme uzandı. Avuçları, yanaklarımı kavradı. Kanlıydı. Sıcaktı. Titriyordu. Yüzümü, ellerinin arasına aldı. Başparmakları gözyaşlarımı siliyordu. Dudakları aralandı. Bir şey söyleyecekti ama ben arkamdaki kargaşadan, Elias’ın o zehir zemberek sırıtışından ve bana olan bakışından bihaberdim.

Gözlerim, yalnızca karşımdaki sevdamın yüzündeydi.

Zaman, keskin bir ıslıkla ortadan ikiye bölündü. İçinde bulunduğum an o kurşun sesiyle birlikte mermerden bir heykele döndü. Bedenime çarpan sıcaklık, sırtımdan içeri sızan demir kokulu bir kor gibi yayıldı. Etrafımızda kopan kıyamet, can çekişen Elias’ın hırıltıları, Çilingir’in emir komuta zincirindeki telaşlı sesleri birer hayal perdesi gibi silinip gitmişti.

Önce ne olduğunu anlamadım. Bir kurşunun hedefi olduğumu, o soğuk demirin tenimi delip geçtiğini sandım. Fakat beni Mete’nin göğsüne mıhlayan o ağırlık merminin hızı değil, çok ağır bir bedendi. Yüzümü Mete’den koparıp başımı geri çevirdiğimde dünyamın etrafındaki tüm eksen yerinden oynadı.

“Selçuk?” dedim, sesim kendi kulaklarıma bile yabancı ve cılız bir fısıltı olarak ulaştı.

Kurşun bana değil, ona değmişti.

Selçuk, geriye doğru uzanırken göğsünün tam ortasında, koyu kırmızı bir leke hızla yayılıyordu. Hemen uzağında ise başı yere bastırılan Elias’ın, elinden silahın alınışını izledim. Merhamet Kampı’nda üçüncü bir silah sesi yankılandı. Çilingir, silahı aldıktan hemen sonra Elias’ın kafasına bir kurşun sıktı. Elias’ın o gaddar, kibirli dünyası tek bir kurşunla kararmış, bedeni hareketsizce yere serilmişti.

Fakat bu zaferin hiçbir anlamı yoktu.

“Selçuk!”

Çilingir, o saniyede canhıraş bir hızla yanımıza ulaştı; dizlerinin üstüne çöktüğü gibi ellerini Selçuk’un göğsündeki o devasa yaraya bastırdı. Kan, parmaklarının arasından durmaksızın fışkırıyordu. O sırada Caner’in telsizden sıhhi ekipleri ve ambulansı çağıran boğuk, telaşlı sesi odanın dört bir yanını sardı.

Ben ise dünyayla tüm bağımı koparmış, sadece Selçuk’un nefesine tutunmuştum.

“Selçuk, dayan,” diye fısıldadım; sesim kendi kulaklarıma bile can çekişen bir kuşun son çırpınışı gibi nüksetti. Selçuk, dudaklarından sızan o koyu kırmızı kana rağmen acıyla ama hafifçe gülümsedi. Göz bebeklerinde yılların acısı, sönmek bilmeyen bir alev gibi titredi. Beni korumak için, Elias’ın o ölüm kusan namlusu ile benim aramda aşılmaz bir sur örmüştü.

Kendi geçmişinin, benim günahlarımın ve belki de o körüklediğim kördüğümün en son, en temiz kefaretini öder gibi, kollarımın arasından kayıp gidiyordu.

“Bırak artık, Güvercin,” dedi, nefesi boğazında düğümlenerek.

Başımı vahşi bir inatla iki yana salladım.

“Kes sesini! Duydun mu beni, ölmeyeceksin! İzin vermiyorum!”

Gözlerim, dehşet içinde başucumuzda ne yapacağını bilemeyen Caner’e kaydı. Çığlık çığlığa, feryat eder gibi bağırdım: “Nerede kaldılar! Görmüyor musun, çok kan kaybediyor! Nerede bu ekipler!”

Caner bir şey söylemek için yeltendi ama kelimeler boğazında tıkandı. O an buz gibi soğumaya başlayan parmaklar, avucumun içine doğru yavaşça uzandı. Selçuk, son gücünü toplayarak elime dokundu. Tam göğsümdeki o acı ızdırapla bir şeyler söyleyecekken, başımı hızla iki yana salladım.

“Abi,” dedim, yalvaran, küçük bir çocuktan farksız bir sesle. “Ne olur dayan.”

Selçuk, yüzüne yayılan o buruk, tüm günahlarımı siler gibi bakan gülümsemeyle bana baktı.

“Acem kızı...”

O ismin yankısı daha dudaklarında sönmeden, sanki zaman ve mekân bir film şeridi gibi geriye sarıldı. İran’ın o puslu, kan kokulu cehennemi bir anda yerini Ankara’nın keskin, ciğerleri yakan ayazına bıraktı. Gözlerimi açtığımda Anıtkabir’in Aslanlı Yol’unun hemen başında, bayrak direğinin gölgesindeydik.

Şehrin ışıkları karanlığın içinde uzanan, bitmek bilmez bir yıldız nehri gibiydi. Her bir ışıkta bir anımız, her bir sokakta bir parçamız vardı. Gece nöbeti çoktan bitmişti hava buz kesiyordu. Sanki o soğuk, içimizdeki ateşi dondurmak için oradaydı. Selçuk’la yan yana durmuş, üzerimizdeki kalın, hâkî parkalara bürünmüş bir halde, ayaklarımızın altındaki Ankara manzarasına bakıyorduk.

Selçuk, cebinden bir sigara çıkardı. Çakmağını uzattı, ateşi yaktı. Dumanı, soğuk havada dans etti, sonra kayboldu. "Sen hiç," dedi, dumanı üflerken, "bu şehrin altında ne yattığını düşündün mü?"

Başımı çevirip Selçuk’a baktım. "Beton, asfalt, borular..."

Selçuk, dişlerini göstererek gülümsediğinde gözlerini devirdi.

“Anlaşılan senin espri zamanın gelmiş. Seni bu akılla nasıl asker yaptılar kızım?”

Göz devirme sırası bendeydi.

“Ha, ha, ha,” dedim, sahte bir gülüşle. “Seni neden yaptılarsa beni de ondan yaptılar.”

Selçuk, sigarasından bir fırt daha çekip üfledi ve sol elini parkasının cebine soktu. Gözleri yeniden ufka çevrilirken içli bir nefes çekti.

“Bu şehrin altında bir tarih yatıyor, Asena,” dedi. “Her bir taşın altında bir hikâye, her bir binanın ardında bir hayat var. Biz burada sadece nöbet tutuyoruz. Ama aslında onların hikâyelerine bekçilik ediyoruz."

Sözleri havada asılı kaldı. O anda bedenimi bir ciddiyet sardı. Gözlerimi uzaklara, şehrin seçilemeyen silüetine dikmişken içimdeki o sebepsiz korku dilime dökülüverdi.

"Bir gün olur ya, kader bu..." diye fısıldadım, sesim titreyerek. "Yollarımız ayrılırsa ne olacak Selçuk? Farklı yerlerde, farklı hikayelere mi bekçilik edeceğiz?"

Selçuk acele etmedi. Bıyık altından hafifçe gülümserken, bakışlarını uzaklardaki karanlık ufka dikti. Derin bir nefes aldı ve o sert ama bir o kadar da huzur veren sesiyle konuşmaya başladı:

"Biz askeriz Asena," dedi, kelimelerin üzerine basa basa. "Bizim sözlüğümüzde tesadüf diye bir kelime yok. Gün gelir emir alınır, ayrı düşeriz. Gün gelir cepheler değişir, haritalar silinir ve yine gün gelir bu bedenler toprak olur. Fakat unutma; nefes aldığımız her toprakta, attığımız her adımda bıraktığımız izlerden buluruz yine birbirimizi. Bizim hikayemiz burada başlamadı ki burada bitsin."

Bana doğru dönüp çenesini dikleştirdi.

"Her yaranın bir hikâyesi, o hikâyeyle de coğrafyanın kaderini değiştiren birisi vardır. Sen, adım attığın her toprakta bir iz bırakacaksın, Acem Kızı."

Burnuma ulaşan kan kokusuyla Ankara’nın o dondurucu ayazından, parkaların hışırtısından ve asırlık taşların kokusundan kopup gelen o hatıranın yankısı, zihnimde henüz silinmemişken; kendimi yeniden Merhamet Kampı’nın o kan kokan, barut sisine bürünmüş odasında buldum.

Zaman, az önce durduğu yerden ağır ağır akmaya başlamıştı.

Selçuk’un dudaklarındaki o tebessüm, karanlığın ortasında parlayan sönmek bilmeyen bir kor gibiydi.

“Senin ayak bastığın,” dedi, gözlerimin içine bakarak. “Kaderini değiştirdiğin bir coğrafyadan Selçuk Ege Turalı geçti. Beni hatırla, Acem Kızı.”

Bu cümle, ruhuma vurulan en ağır mühür gibiydi. O an, sanki içimde bir yerler tamamen koptu. Selçuk, başını yavaşça sağa doğru çevirdi; sanki yıllardır aradığı o uzak silueti, o karanlığın ötesinde bekleyen Neslihan’ı ilk defa görmüş gibi huzurlu, içten bir tebessümle gözlerini kapattı.

“Selçuk?” dedim, sesim çıkmazlarda yankılanan kimsesiz bir çığlık gibiydi.

Çilingir, ellerini Selçuk’un göğsündeki o kan revan içindeki yarasından ağırca, isteksizce çekti. Parmaklarındaki o kırmızı leke, kampın soğuk zeminine damladı. Çilingir’in başını öne eğdiği o saniyede, dünyam tamamen karardı. Selçuk’un o hareketsiz kalan sarstım.

“Abi!”

Mete’nin ellerini omuzlarımda hissettim. İlmek ilmek dokuduğum bu karanlık, günün sonunda kendi elimle bilediğim dikiş iğnesini bize batırmıştı.

“Selçuk!”

Kazanacağıma inandığım bu yolda, onu kaybetmiştim.

 

Yorumlar (1)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

@Polyannaana24

Devami olacak mi ne olur olsun