Instagram: sckitaplari
-Keyifli
Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
In And Out Of Love, Sharon den Adel & Rivo
Bu Şehir Girdap Gülüm, Anatolian Lab
Bir Çift Göz, Norm Ender & Ebru Gündeş
Merdo, Psychedelic Anatolian Rock (Aşık Mahzuni Şerif)
Lost Voice, Lorien Testard
Batsın Bu Dünya, BBD Korosu
Oy Asiye, Anadolu Rock
LVIII
🕊️
Merdo,
Öncelikle şunu söylemeliyim; bu mektubu, Bora'nın
doğum günü için planladığımız sürprizin detaylarını son kez gözden geçirdiğim
şu an, yani 15 Ağustos 2016 gecesi yazıyorum. Belki de bu satırları okuduğunda
yıllar geçmiş olacak, kim bilir neler yaşanmış, neler değişmiştir...
Ama içimde bir his, bu mektubun bir gün sana, belki de
tam ihtiyacın olan bir zamanda ulaşacağını söylüyor.
Bora'nın yüzündeki o çocuksu heyecanı bir görsen.
Abisinin onun için bir şeyler planlıyor olması, onu hâlâ çocukluğumuzdaki gibi
mutlu ediyor. Sen de bilirsin, o hepimizin korumaya çalıştığımız, saf yürekli
küçük kardeşimiz oldu. Bu sürpriz partide her şeyin kusursuz olmasını istiyorum.
Müzik listesini senin hazırlayacağın konusunda ısrar etmemin sebebi de bu. O en
çok senin seçtiğin şarkılara eşlik ediyor, en çok senin yanında kendini
'güvende' hissediyor.
Biliyor musun, ikinizin aranızdaki o ayrılmaz ipliği
izlemek, bana hep Ahmet'i hatırlatıyor. Evet, kan bağım yok Ahmet'le, ama
onunla yaşadığım kardeşlik, bana kanın suretten ibaret olduğunu öğretti. İşte
siz de öylesiniz. Bora'nın kanından abisi benim, ama onun canını, ruhunu en iyi
anlayan, en çok güvendiği insan sensin. Ve bu, beni hiç incitmedi, aksine
inanılmaz bir gurur ve huzurla doldurdu.
Çünkü benim küçük kardeşim, benim en iyi dostumun
koruması ve dostluğu altında. Dünya ona ne kadar sert davranırsa davransın,
onun sende sarsılmaz bir limanı olduğunu bilmek...
İşte bu, bir abi için her şeyden kıymetli.
Ahmet ile aramızdaki bağ nasıl ki zaman ve mesafe
tanımıyorsa, sizin aranızdaki güven de öyle olacak. Bunu kalbimde hissediyorum.
Sizin ikiniz, birbirinizin aynasısınız, tamamlayan parçasısınız. Bazen
birbirinize çok kızacaksınız, belki günlerce konuşmayacaksınız. Ama lütfen o
zamanlarda bu mektubu hatırla. Bu bağ, bu güven, asla kırılmasın. Biriniz
düştüğünde, diğeri mutlaka elini uzatsın. Tıpkı Ahmet'in bana, benim ona
yaptığımız gibi.
Siz ikiniz, benim iki ayrı parçamsınız. Biri etim,
kemiğim; diğeri ise ruhumun en yakın dostu. Ve sizin birbirinize olan bağınız,
benim size olan sevgimin en büyük teminatı. Bunu asla bozmayın. Birbirinize
sımsıkı tutunun.
Eğer bu mektup, adını bile bilmediğim bir gelecekte
eline geçerse ve aramızda... aramızda artık o eski sıcaklık kalmamışsa, lütfen
şunu hatırla: Bir zamanlar, sıcak bir Ağustos gecesinde, senin ve Bora'nın
hayatımdaki en önemli insanlar olduğunuzu düşünerek bu satırları yazdım.
Bora'ya söyleyemediğim, belki de asla söyleyemeyeceğim birçok şeyi sana
yazabiliyorum. Çünkü sen Mete Mert Çakır'sın. Her zaman anlayışla dinleyen, her
koşulda yanımda olansın.
Neyse, duygusallığa fazla kapıldım galiba. Unutma,
doğum gününde her şeyi sen yöneteceksin, ben sadece arka planda kalıp onun
mutluluğunu izleyeceğim.
Her zamanki gibi...
İkinizi de kanımla canımla seviyorum.
Abiniz ve Daima Dostunuz,
Bünyamin Boraç Arınlı
🪶
3 Eylül 2022 – 21:00 / Kıbrıs
Yazar, Ağzından
In And Out Of Love, Sharon den Adel & Rivo
Sergi, otelin en alt katında, yük tavanlı salonunda
düzenlenmişti. Sanki bir zehrin, en tatlı şerbetle sunulduğu bir ziyafet
sofrası gibiydi. Kristal avizeler, parlak mermer zeminin üzerine loş, altın
rengi bir ışık döküyor, bu yapay aydınlık, odanın dört bir yanına
serpiştirilmiş tablolardaki karanlık temalarla alay ediyordu. İnsan, ışığın mı
yoksa gölgelerin mi daha çok olduğuna karar veremiyordu.
Hava, ağır parfüm kokuları, pahalı kokteyllerin keskin
buğusu ve yeraltından sızan bir tehdidin elektrik yüklü sessizliğiyle doluydu.
İnsanlar, ipek ve takım elbiseler içinde, yumuşak bir caz ezgisinin ritminde
kıpırdanıyor, yüzlerinde kusursuz sosyal maskelerle birbirleriyle
mırıldanıyorlardı. Ama eğitimli bir göz, aynı maskelerin altındaki gergin çene
hatlarını, etrafı tarayan hızlı bakışları, bir elin ceketin altında, muhtemelen
bir silahın yakınında nasıl dinlendiğini görebilirdi.
Duvarlarda asılı soyut resimler ve karanlık portreler,
bu şatafatlı dekorun sadece bir kamuflaj olduğunu fısıldıyor gibiydi. Her
tablo, ardında saklanan sırlar için mükemmel bir perdeydi. Bu, sadece bir sanat
sergisi değil, güç, para ve ihanetin kesiştiği tehlikeli bir arenaydı.
Caner, Barış ve Alev, en iyi kıyafetleriyle avlarını
avlamak için bu arenaya inmişlerdi.
Caner, bu kalabalığın içinde, lacivert takımının
yarattığı sakin bir hilal gibiydi. Gözlerinin rengini taşıyan bu kumaş, onu
gözlem yapmak isteyen her bakışa karşı geçirmez bir kalkan gibi sarıyordu.
Yüzündeki ifade, bir sanat koleksiyoncusuna yakışır bir dinginlik taşıyordu;
hafif bir merak, biraz da sıkılmış bir küçümseme. Ama bu maskenin ardında, bir
saat mekanizması gibi sessiz ve dakik işleyen bir zihin vardı. Onun için bu
sergi, bir tablolar galerisi değil, hareket halindeki düşman unsurların canlı
bir haritasıydı.
Barış, üzerindeki siyah takımı ile kendi içindeki
karanlığın yalnızca bir yansımasını taşıyordu. Alev, sol çaprazında ilerken
koruyucu ve saplantılı tutkusunu en ince ayrıntısına kadar adımlarına
işliyordu. Aynı adımların arasından Alek Mirov'un karşısına geçtiklerinde
Caner, yüzündeki dinginlik ile bara doğru ilerledi.
Bir kokteyl almak için bara doğru ilerledi.
Hareketleri yavaş ve ölçülüydü. Her adımı, bir satranç tahtasında atılan bir
hamle gibi hesaplıydı. Amacı, salonun daha az dikkat çeken, personel
girişlerine yakın köşelerine doğru bir rota çizmekti. Fernando Kruhzer, değerli
bir tablonun peşindeymiş gibi görünmeli, ama asıl hedefi, bu şatafatlı dekorun
ardındaki kirli sırlara ulaşan bir kapı bulmaktı.
O sırada Alev ile Barış'ın karşısında durak Alek
Mirov, yüzündeki çarpık bir tebessümle Alev'i baştan aşağıya süzdü. Barış'ın
ifadesiz yüzünün ardında bekleyen canavardan habersizdi.
"Kendimi iyi bir ressam sanırdım. Oysaki Tanrı,
sizin varlığınızla beni alt etti," dedi ve Alev'e elini uzattı. Alev,
kaşlarını kaldırıp ellerini önünde nazikçe bağladı. Mirov'un uzattığı eli
görmezden gelerek, ona soğuk ve hesaplı bir gülümsemeyle baktı. Sesindeki yapay
tatlılık, zehirli bir balı andırıyordu.
"Tanrı'nın sanatı yorumlamasına yardım etmek biz
fanilere düşer, Bay Mirov," dedi. "Ben sadece... değerli varlıkları
doğru yatırımlarla buluşturan bir küratörüm. Ve siz, sanırım portföyünüzü
çeşitlendirmek istiyorsunuz."
Barış, tek bir kıpırtı bile yapmıyordu. Sadece
Mirov'un her hareketini, her kasılmasını izliyor, onu bir avın hareketlerini
okuyan bir yırtıcı gibi tarıyordu. Mirov, Alev'in el sıkışmayı reddedişini ve
doğrudan işe girişini hafif bir sürprizle karşıladı, ama aynı zamanda bu tavrın
cazibesine de kapılmış görünüyordu. Elini yavaşça çekti.
"Çok doğrudur, Bayan Müller," diye karşılık
verdi, sesinde yağlı bir alçakgönüllülük vardı. "Yatırımlarımın... daha
egzotik alanlara yayılması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle de dijital
sanatlara."
"O halde," diye atıldı Alev, sözünü
kesercesine, "bizi doğru galeriye götürmeniz gerekecek."
Mirov'un gözlerinde bir anlık oluşan parıltı hızla
söndü. Kendinden emin ve işine odaklanmış tavrıyla kafasını salladı, onayladı.
Eliyle solda yer alan koridoru işaret ettiğinde Alev, önlerinden yürümeye
başladı. Barış, tam adımını atacaktı ki Alek Mirov onu durdurdu ve Alev'in de
böylece durmasını sağladı.
"Korumanızda mı bizimle gelecek?" diye
sordu.
Barış'ın çenesi sıkıldı. Alev, kafasını iki yana
salladı.
"Güvenli, Bay Mirov," dedi gülümserken.
"Roberto olmadan hiçbir yere gitmem. Bu, değişmeyecek bir kural."
Mirov, bir iç çekti. Barış'ı görmezden gelmeye karar
verdi. Omzunu silkti ve bir kez daha kafasını salladı.
"Pekâlâ. Nasıl istiyorsanız öyle olsun,"
dedi ve Alev'in yanında yürümeye başladı. Barış'ın çenesi kasıldı ama ona
rağmen Alev ve Alek Mirov'un arkasından ilerledi. O sırada Caner, personele
ayrılmış bir koridora sızmıştı. Bir kapıyı açtığında içeride, duvarda asılı bir
tablonun arkasına saklanmış, küçük bir güvenlik kayıt ve veri depolama ünitesi
olduğunu fark etti.
"Kaybolmuş gibi görünüyorsunuz, Bay Kruhzer.
Sergi alanı tam tersi tarafta."
Caner, tabloya yöneldiği sırada arkasından gelen sesle
durmak zorunda kaldı. Omzunun üzerinden yavaşça ona seslenen kişiye döndüğünde
sakince gözlerini kırptı. Melissa, koridorun girişinde, kolları göğsünde bağlı,
yüzünde tehlikeli bir gülümsemeyle duruyordu. Caner, sahip olduğu sakinliğini
takındı.
"Merakım beni buraya sürükledi,
hanımefendi," dediği sıra Melissa'nın yüzünde alaycı bir tavır belirdi.
"Buranın personele ayrıldığı tüm kapılarda
yazıyor Bay Kruhzer."
Caner, gözlerini kısarak sinsi bir tavra büründü.
Küçük adımlarla Melissa'ya doğru ilerlerken ellerini ceplerine soktu.
"Bazen en ilginç sanat eserleri, halka açık
olmayan yerlerde saklıdır, Melissa Öztürk," dedi ve tam önünde durduğunda
sağ elini bir anda çıkarttı. Parmaklarının arasında sıkışmış olan şırıngayı
kadının boynuna sapladı. Melissa Öztürk, gözleri büyümüş bir şekilde geriye
yalpaladı. Caner, kadının yere düşüşünü onun kollarından tutarak yavaşlattı ve
bayılmasına izin verdi. "Ve ben, iş üstündeyken rahatsız edilmekten hiç
hoşlanmam."
Caner, Melissa Öztürk'ün baygın bir şekilde yerde
uzanmasını umursamadan tabloya ilerledi. Tablonun çerçevelerinden tuttu ve
duvardaki askısından ayırarak yere indirdi. Karşısına çıkan, duvara gömülmüş
güvenlik kasasının numaralı kilitlerine bakıp kafasını iki yana salladı.
"Sen git o kadar yüksek korumalı bir ağı patlat.
Ardından gel, siktiri boktan bir kasanın içinde sakla. Sizin ben kafanızı
sikeyim," dedi ve sol cebindeki telefonunu çıkartıp kasanın şifresini
çözmek için harekete geçti.
Koridorun loş ışığında, Caner'in yüzündeki sinsi ifade
yerini saf, işine odaklanmış bir ciddiyete bırakmıştı. Melissa'nın baygın
bedeni arkasında bir süs gibi uzanıyordu, onun varlığı artık sadece bir
engelden ibaretti ve o engel aşılmıştı.
Telefonunu hızla kasanın dijital paneline bağladı.
Parmakları ekranda dans ediyor, önceden hazırlanmış bir uygulama, şifreleme
protokolünü delmek için saniyede binlerce olasılığı test ediyordu. Duvarın
soğuk yüzeyine yaslanmış, ekranın titrek ışığı gözlerinde yansıyordu. Zihni,
Barış ve Alev'in ne durumda olduğunu düşünmekten kendini alamadı. Mirov'u
nereye götürmüşlerdi? Barış, o içindeki canavarı kontrol edebiliyor muydu?
"Hızlan, Caner, hızlan," diye fısıldadı
kendi kendine. Her saniyenin önemi vardı. Melissa'nın yokluğu en geç on dakika
içinde fark edilebilirdi.
Telefondan hafif bir "bip" sesi geldi.
Ekranda yeşil bir tik işareti belirdi. Kasanın elektronik kilidi açılmıştı.
Caner, dudaklarının kenarında ince, zafer dolu bir
gülümsemeyle, kasanın metal kolunu aşağı itti. Kapak, hafif bir tıslamayla
açıldı.
İçeride, beklediğinden daha az şey vardı. Birkaç yığın
para, bir pasaport ve en önemlisi, kalın, siyah bir dosya. Onu hızla çekip
açtı. İçinde, "Arı İstasyonu"na yapılan saldırının teknik detayları,
sızdırılan SİHA verilerinin listesi ve daha da önemlisi, bu bilgilerin satıldığı
veya satılacağı kişilere ait iletişim bilgileri ve hesaplar vardı. Tüm
operasyonun kanıtı avuçlarındaydı.
"Bingo," diye mırıldandı.
Sağ elini kulağına götürürken bir yandan da kasanın
içini boşaltıyordu.
"Tüm liste ve belgeler bende. Bir an önce Alek
Mirov'un kişisel bilgisayarına ulaşın."
Dosyayı ceketinin iç cebine sıkıştırdı. Melissa'yı
orada, baygın halde bırakarak koridordan aynı sakin ve ölçülü adımlarla
uzaklaştı. Şimdi sıra, takımını bu labirentten çıkarmaya ve Kıbrıs'ın karanlık
sularında kaybolmaya gelmişti. Ama önce Barış ve Alev'in, Mirov'la olan
tehlikeli dansını sonlandırmaları gerekiyordu.
Barış ile Alev, Mirov'un yönlendirdiği ofise giderken
Caner, koridordan ayrılmış ve çoktan Kıbrıs'ta hazırda bekleyen ekipleri
oldukları alana doğru yönlendirmişti. Alek Mirov, ofisin kapısını açıp Alev'in
girmesini bekledi. Alev, içeriye girdikten sonra Barış'ın geçmesine izin
vermedi ve öne geçip ondan önce davrandı. Barış, fark ettirmese de gözlerini
devirerek peşlerinden içeriye girdi.
Klasik ve sade görünümlü bir ofisti, Alek Mirov'un
ofisi. Büyük bir çalışma masasının tam ortasında duran laptop, Alev'in gözünde
parlayan bir mücevhere dönüşmüştü. Ağır adımlarla masanın karşısındaki koltuğa
ilerledi ve oturdu. Barış onun hemen yanında ayakta kalırken Mirov, yürüdü ve
masanın başına geçip döner sandalyeye çöktü.
Alev, kaşlarını kaldırarak başını sağa doğru eğdi.
"Evet Alek Mirov, bana yapacağım yatırıma değecek
bir şey vermenizi istiyorum," diyerek söze başladı. Mirov, bakışlarını
Alev'in üzerinde gezdirirken Barış, kendini sıkmaktan neredeyse kıpkırmızı
kesilmişti. Bakışlarının arkasındaki canavar, parmaklarının boğumlarının
bembeyaz olmasına neden olmuştu.
"Emin olun ki sizin varlığınız, benim size
vereceklerimden daha değerli. Lakin mademki iş konuşacağız, bunu sonraya
erteleyebiliriz," dedi ve bakışlarını laptopuna indirdi. Laptopunu açtı,
parmaklarını klavyede hızla dolaştırdı.
"İşte, Bayan Müller," dedi, ekranı Alev'e
doğru çevirerek. "Size sunduğum fırsatın sadece küçük bir ön
izlemesi."
Alev, ekrana odaklandı. Gözleri, akan verileri,
şifreli dosya isimlerini hızla tarıyordu. Caner'in aradığı kanıtlar buradaydı.
Sadece birkaç dakikalık erişim yeterli olacaktı. Usulce, bileğindeki saate
benzeyen, ama aslında veri aktarım cihazı olan alete dokundu. Aktarım
başlamıştı.
O sırada Caner, sergi alanının dışındaki koridorda,
karşısındaki kamuflajlı ekiple duruyordu. Kulağına sızacak herhangi bir ses
için dikkatle bekliyordu. Tam köşede, duvarın arkasında, takım elbiseli bir
adamın varlığı yer edindi. Adam, gözlerini kısmış bir şekilde Caner'i izlerken
yumrukları, parmaklarının boğumlarını beyazlatacak kadar avuçlarının içinde
kapandı. Geriye çekilip oradan ayrılırken eli cebindeki telefonuna sarıldı.
Caner'in gözleri serginin yapıldığı yerin kapalı
kapısında dururken kaşları anlık olarak çatıldı ve yüzünü sola doğru çevirdi.
Köşeyi kapatan duvara baktı. Herhangi bir gölge göremedi ama içinde tuhaf bir
sıkıntı belirdi. Küçük adımlarla dikkatini çeken bölgeye doğru yürümeye
başladı.
Sağ eli belindeki silahın kabzasını kavradı ve
çıkarttı. Güvenlik kilidi açık olan silahı iki eliyle kavrayıp bir anda köşeyi
döndü ve silahı kaldırdı ama kimse yoktu.
"Veriler ilgi çekici gözüküyor, Bay Mirov."
Alev'in sesi ile verileri aktardığını anladı ve
bedenini ekiplere çevirip kafasıyla işaret verdi. Kamuflajlı, onlar için
çalışan Kıbrıs'ta görev yapan Türk askerleri bir anda sergi alanına giriş
yaptı. Kapıdan, sessiz ve ölümcül bir verimlilikle içeri süzülen kamuflajlı
askerler, sergi salonundaki şatafatlı hayatı bir anda dondurdu. Caz müziği,
yerini keskin ve anlamlı emirlere bıraktı.
"Herkes olduğu yerde kalsın!"
Şık giyimli konukların yüzlerindeki sıkılmış ifadeler,
şok ve korkuya dönüştü. Kristal avizelerin altında artık sadece korku ve
belirsizlik dans ediyordu. Operasyon, kamuflaj perdesini yırtmış ve tüm
gerçekliğiyle ortaya çıkmıştı.
Bu arada, ofiste Alev, bileğindeki cihazdan gelen
hafif bir titreşimle veri aktarımının tamamlandığını anladı. Gözlerini
Mirov'dan ayırmadan, yüzünde soğuk bir zafer ifadesi belirdi.
"Teşekkürler, Bay Mirov," dedi, sesi artık
'Farah Müller'den çok, Alev Atsız'ın varlığına benziyordu. "Demo son
derece aydınlatıcıydı."
Mirov, dışarıdaki karmaşanın seslerini duymuştu. Yüzü
bembeyaz olmuş, ağzı hafifçe aralanmıştı. Durumu anlamıştı. Gözleri laptopunun
ekranına, sonra Alev'e kaydı. Yavaşça ayağa kalktı, yüzünde büyük bir öfke
vardı.
"Siz..." diye boğuk bir ses çıkardı.
"Siz kimsiniz?"
O sırada hızla masanın çekmecesine uzandı ama Barış,
ondan hızlı davrandı. Onu masaya doğru itti, bileklerini arkasında tutarak
üzerine doğru eğildi.
"Biz," diye cevap verdi Barış, sesi odayı
donduran bir soğukluktaydı, "senin gibi piçleri avlayan avcılarız."
Tam o sırada ofisin kapısı tamamen açıldı ve başında
Caner'in olduğu iki asker içeri girdi. Caner'in gözleri önce Alev ile Barış'a,
ardından da Barış'ın elleri arkasında tutup masaya yasladığı Alek Mirov'a
kaydı.
"Alek Mirov," dedi Caner, sesi resmi ve
tartışmaya yer bırakmayacak kadar net. "Türkiye Cumhuriyeti adına, devlet
sırlarını sızdırmak ve terör örgütüne yardım ve yataklık etme suçundan
tutuklanıyorsunuz."
Caner'in arkasındaki askerler, Barış'ın tuttuğu Alek
Mirov'u alıp kelepçelerken Caner'in gözleri Alev ve Barış'a çevrildi.
"Eve dönme zamanı."
3 Eylül 2022 – 23:59 / Şırnak
Osman Çavdar, Ağzından
Bu Şehir Girdap Gülüm, Anatolian Lab
Zaman, bedenimi bir sarmaşık gibi sarıyordu.
Başımın üstünde, kadifeden bir pelerin gibi duran
gece, altın iğnelerle tutturulmuş yıldızlarla bezenmişti. Beni, bildiğim tüm
gerçeklerin ötesine, sınırsızın eşiğine çekiyordu. Ayaklarımın altındaki toprak
titreşiyor, nehirler yukarıya, gökyüzündeki o ıslak yıldızların arasına
akıyordu.
Rüyamın bu ilk sahnesinde, zihnimin karanlık odalarına
sızmış bir hırsız gibi, sessiz ve tedirgindim. Her şey mümkündü; unuttuğum her
anı, vazgeçtiğim her dilek, kelebeğe dönüşmüş bir mürekkep lekesi misali
uçuşuyordu etrafımda. Bu, aklın sınırlarının eridiği, ruhun çorak topraklarında
filizlenen bir dünyaydı.
Yine aynı yerdi.
Rüyanın o sarmal kuyusundan aşağı bırakıldığımda,
kendimi hep bu karanlık ormanda buluyordum. Çamlar, geceye karışmış devasa,
sessiz bekçiler gibiydi; gövdeleri, üzerlerine düşen ay ışığını emip yok eden
kadifeden birer kalkan gibiydi. Havada, toprak ve çürümenin ağır kokusu, bir
kehanetin habercisi gibi asılı duruyordu.
Ağaçların arasında açılan bir çayırlıkta, her zamanki
gibi onlar duruyordu. Biri narin, diğeri daha güçlü duruşlu iki siluet, yerde
duruyorlardı. Yüzlerini hiç seçemiyordum; gözlerimi ne kadar zorlarsam
zorlayayım, önlerine bir perde çekilmiş gibi, özellikleri bu gece karanlığına
karışıp gidiyordu. Onlara doğru bakan, sırtı bana dönük bir adam daha vardı.
Omuzları, taşıdığı görünmez bir yükün ağırlığıyla
çökmüş gibiydi. Her defasında olduğu gibi, ona seslenmek, o dönüp da yüzünü
gösterene kadar bu lanetli tekrarı kırmak istiyordum. Ama boğazıma düğümlenen
bir korkuyla, sadece izliyor, bu üç sessiz figürün oynadığı ve beni deli eden
bu sırrın sahnesinde, hareketsiz kalıyordum.
Ne zaman onlara doğru bir adım atacak olsam, alnımda
soğuk bir terle, yumruklarım sıkılı halde uyanıyordum. Çözülmemiş o sırra, o
bitmeyen sahnenin ortasında kayboluyordum. Cevaplar önümde olmasına rağmen, her
seferinde bir adım geride kalıyordum. Ve bu sefer bunun olmasına izin
vermeyecektim.
Toprağa basan adımlarımı bir daha hareket
etmeyecekmişçesine iyice bastırdığımda önümdeki bedenin onlara doğru
ilerlediğini gördüm. Gözlerimin büyüdüğünü hissederken ormanı saran bir bebek
çığlığı ile irkildim. Yerde duran iki siluet, kafalarını çevirip sesin nereden
geldiğini bulmaya çalışırken önümde duran adam hareketsizdi.
Sanki, bunun bilincindeydi.
Kulağıma ulaşan adım sesleriyle farkında olmadan
omzumun üzerinden arkama döndüğüm an, artık o ormanda değildim. Çınarın
gölgesinde sığınmış bir adamın yeniden önünde var olmuştum. Yeşil gözlerine
pusmuş güneşin ışıltıları, gözlerimi kamaştıran bir ahenge bürünmüştü.
"Gök, bir kez daha yere eğilecek," dedi,
yeniden. "Ve toprağın içinden biri çıkacak; adı unutulmuş olanı
hatırlatacak. Sen, o adı unutulmuş olanı hatırlayacak mısın, Osman? Yoksa
unutacaklardan biri mi olacaksın?"
Altımdaki toprağın titrediğini hissettim. Önce uzak
bir gök gürlemesi sanıp aldırmadım, ta ki o sarsıntı göğsümün kafesine çelik
bir yumruk gibi inene kadar. Kulaklarımı, dünyayı yarıp geçen bir canavarın
çığlığını andıran siren sesleriyle karışık, büyük ve küstah bir patlamanın
gürlemesi doldurdu. İçgüdüsel bir refleksle yüzümü sola çevirdim ve o an,
zamanın donduğunu hissettim.
Askeriyenin bulunduğu yerde, gökyüzünü yırtan devasa
bir siyah-turuncu alev bulutu yükseliyor, gündüzü kana buluyordu. Sanki yerin
bağrından kopup gelen cehennemi bir çiçek, bir anda açmış ve her şeyi yutmaya
hazırlanıyordu. Gözlerim, bu imkânsız manzaraya inanamayarak, dumanların içinde
savrulan enkaz parçalarını ve göğe vuran alev dillerini izlemekten başka bir
şey yapamıyordu.
Şaşkınlıkla birkaç adım geri yalpaladım. O sırada
arkamdan gelen keskin bir fren sesi, patlamanın gürültüsünü yarıp kulağıma
ulaştı. Donakalmış bir halde arkama, sesin geldiği yöne döndüm. Orada, bir
arabanın içinde, korkuyla bana bakan gözler gördüm. Ve hiçbir şey düşünemez
halde, dudaklarımdan tek bir kelime döküldü:
"Anne."
Gözlerindeki korku büyüdü, büyüdü ve tüm görüşümü
kapladı. Siyah bir lekeye dönüştü.
"Osman."
Annemin, gözlerinden akan yaşları gördüm. Ona doğru
ilerleyecekken araç, geri viteste ilerlemeye başladı.
"Anne, bekle."
Annem, kafasını ısrarla iki yana sallarken aracın
kapısını yakalamaya çalıştım.
"Osman!"
Arabanın kapısını tuttuğumda annemin hıçkırıkları
yüzümün buruşmasına ve kapıya daha çok asılmama neden olmuştu.
"Anne ne olur gitme!"
Çığlığım boğazımda düğümlenirken, delice peşinden
koşuyordum. O an, ayağım görünmez bir taşa, belki de umutsuzluğun ta kendisine
takıldı. Dengemi yitirdim ve dizlerim asfaltın sert yüzeyine çakıldı. Acı, iki
bıçak gibi bacaklarımdan yukarı saplanırken, tek umudum olan o araba, gözümün
önünde uzaklaşıp küçüldü. Çaresizlik içinde, yere eğilmiş başımın önüne düşen
gözyaşlarımı izlerken, bir çift el omuzlarımdan yakalayıp beni gerçekliğe
çekti.
Kapalı gözlerimi zorlukla açtığımda Cemile'yi gördüm.
Üzerime çökmüş, gözleri korkudan büyümüş, yüzümü tarıyordu. Onun gözünden
süzülen bir damla, ter içindeki şakağıma değip aktı. Bu birleşmiş nem, rüyanın
son kalıntılarını da silip süpürdü. Orada, katı zeminde, birinin beni bulduğu
yerde yatıyordum. Alevler sönmüş, sirenler susmuştu. Geriye sadece Cemile'nin
nefesinin sıcaklığı ve için için yanan bir acı kalmıştı.
Cemile, avuçlarının içiyle alnımda biriken terleri
silerken, bileklerinden yakalayıp elini göğsümün üzerine, hâlâ deli gibi çarpan
kalbimin üstüne koydurdum. Avucunun sıcaklığı, katıksız bir gerçeklik gibi
kaburgalarımdan içeri sızıyordu. Derin, titreşimli bir nefes aldım ve gözlerimi
sıkıca yumdum; o karanlık manzarayı kovmak istercesine.
"Geçti, Osman. Sadece bir kabustu," diye
fısıldadığı sesi, yıkık bir kalenin surlarında yankılanan ninniyi andırıyordu.
Cemile'yi tuttuğum bileklerimden göğsüme uzanması için kendime doğru çektim.
Yüzünü yükselip alçalan göğsüme yasladığında gözlerimi açıp tavana baktım.
Bunun yalnızca bir kâbus olmadığını biliyordum.
Ama o bildiğim gerçekliğin, karşımıza nelerin
getireceğini henüz bilmiyordum.
4 Eylül 2022 – 00:01 / Şırnak
Alev Atsız, Ağzından
Bir Çift Göz, Norm Ender & Ebru Gündeş
Öfke, kılıç tutan eli titretirdi.
Barış, sahip olduğu öfkeden arınmış bir şekilde
karşımda otururken, gözlerinin arkasındaki karanlığın farkındaydım. Bu zamana
kadar her anında kontrollü olan bir adamın, yalnızca benim için dengesini
kaybetmiş olması içimi burkan bir yapıya evrimleşiyordu.
Kontrol bir savaşçı için her şeydi ama ben, Barış için
bir zaaftım.
İçinde bulunduğumuz uçak yavaşça Şırnak'ın semalarına
giriş yapıp iniş işlemine geçtiğinde kapalı gözlerini açtı ve ruhumun en
derinliklerine bakarcasına beni izledi. İçinde kabaran fırtınanın, yerini hiç
bilmediğim bir sükunete bıraktığını bana hissettiriyordu.
Ve o sükûnet, bana ait değildi. Benim dünyam çelikten
bir gürültü, onunki ise derin bir sessizlikti. Ama şimdi, o sessizliğin tam
ortasında, benim varlığımla dalgalanıyordu. Gözlerime baktığı her an, üzerime
çöken o ağır zırhın parça parça döküldüğünü hissediyordum. Onun için taşıdığım
her korku, her endişe, yerini anlamsız bir huzura bırakıyordu. Bu, savaş
meydanlarında asla tadamayacağım bir teslimiyetti.
"Evimizdeyiz," dedim. Sesim, alışık olduğum
o sert tonu yitirmiş, adeta onun sükunetinden bir parça çalmıştı. Bu iki
kelime, sadece ona değil, kendime de bir söz vermek gibiydi. Bu gece, bu
şehirde, onunla birlikte olmak her şeyden önemliydi.
"Zaten oradaydım," diye fısıldadı. Cevabı,
bir sadakatti. Bana, korkularıma ve onları dindirebileceğime dair inancının bir
kanıtı.
Uçağın tekerlekleri piste değdi, bir sarsıntıyla
gerçek dünyaya geri döndük. O an, dışarıda bizi bekleyen tehlikeleri, yapılması
gerekenleri düşündüm. Öfkem, bir an için yeniden uyanmak istedi. Ama sonra
Barış, kolunu uzattı ve bileğime dokundu. Dokunuşu, bir kılıcın kınına girişi
kadar kesin ve sakinleştiriciydi.
O dokunuşla anladım: Onun için savaşırken bile asıl
düşman, dışarıda değil içimdeydi. Ve onun sükuneti, o düşmanı yenmek için sahip
olduğum en keskin silahtı. İniş takımlarının sesiyle dolu olan kabinde, tek
duyabildiğim şey, onun dingin nefesleri ve kendi kalbimin yavaşlayan
atışlarıydı.
Caner, oturduğu koltuktan kemerini çözüp kalktığında
Barış'ta onunla ayaklandı. Kemerimi çözüp bende ayağa kalktığım sıra Barış,
geçmem için eliyle kabini gösterdi. Hiç beklemeden adımlarımı hareketlendirip
sıkıcı ve boğucu kabinden çıkmak için açılmış kapıya ilerledim.
Kapıdan çıktığım andan itibaren üzerime bardaktan
boşalırcasına yağan yağmurun sertliğiyle yüzleştim. Soğuk damlalar yüzümde,
giysilerimde patlıyor, adeta Şırnak'ın enkaz kokan toprağını üzerime
serpiyordu. İçeride bıraktığım o sıcak, dingin dünyayla dışarıdaki bu acımasız
gerçeklik arasındaki tezat, bir şamar gibi çarpmıştı yüzüme. Başımın üzerinde
hissettiğim karartıyla birlikte yüzümü sola dönmeye fırsat bile bulamadı.
Sadece Barış'ın 'Koş,' dediğini işitebildim.
Üzerimize gerdiği kabanıyla birlikte askeriye binasına
doğru koşmaya başladık. Üçümüz aynı anda askeriye girdiğimizde Barış, başımızın
üzerine gerdiği kabanı çekti ve Caner'e baktı. Caner, alnına yapışmış saçlarını
geriye yatırdığında Barış, ona bakarak gülmeye başladı.
"İşte tam inek yalamış gibi oldun."
Caner, gözlerini devirip Barış'ın ensesine sertçe
vurdu.
"Komik seni. Sen bir daha şaka yapma," dedi
ve yürümeye başladı. Barış, tuttuğu kabanı silkeleyip bana göz kırptı ve
peşinden yürümeye başladı. Caner'in arkasından yürürken, koridorun soğuk ve
çıplak ışıkları altında, içeriye taşıdığımız kaosun izleri su gibi akıp
gidiyordu. Ayak seslerimiz ıslak betonda yankılanıyor, Barış'ın hâlâ hafifçe
gülen nefesi, metalik ve resmi kokan bu yere tuhaf bir sıcaklık katıyordu.
Koordinasyon merkezine girdiğimizde bizi ayakta
bekleyen Alparslan albay ile kapıyı kapatıp peşlerinden içeriye girdim.
Alparslan albay, bakışlarını üzerimizde gezdirdiği sıra Caner, elindeki evrakı
ve benim taşıdığım saati teslim etti. Alparslan albay, gözlerindeki parıltıyı
saklamadan başını salladı.
"İyi işti çocuklar, elinize sağlık. Ayrıntıları
yarın sabah burada konuşuruz. Şimdi gidin ve dinlenin."
Esas duruşa geçip aynı anda 'Sağ ol,' demiş ve
koordinasyon merkezinden ayrılmıştık. Caner'in askeriyenin önüne çektirdiği
arabaya doluşup lojmana vardığımızda yine koşar adım apartmana girmiştik. Barış
ile yan yana kaldığımız dairelerin önünde duraksadığımızda Caner, elini salladı
ve hiçbir şey demeden yukarıya doğru çıkmaya başladı. Çantamdan anahtarımı
çıkartıp kapının kilidine takacakken göz ucuyla Barış'a baktım.
Elleri cebinde öylece kapıya bakıyordu.
Gözlerimi kırpıştırıp anahtarı yuvaya soktum ve kilidi
açıp kapıyı araladım. Yüzümü sağa doğru çevirdiğimde sakince yutkundum.
"İçeriye girmeyecek misin?"
Barış, ellerini ceplerinden çıkartıp bana doğru döndü.
Koridorun loş ışığında gözleri, bir gece vakti gölgelerle oynayan kedininki
gibi parlıyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar kolumu tutarak benimle daireye
süzüldü. Kapı, arkamızdan güm diye değil, neredeyse bir iç çekiş gibi hafifçe
kapandı.
Aniden sırtımı soğuk duvara dayandı. Onun vücudunun
sıcaklığı, ıslak giysilerimizin arasından bile hissediliyordu. Bir eli,
yanaklarıma hafifçe dokundu, başparmağı çenemde dolaşırken, gözleri gözlerimde
mıhlanmıştı. İçinde, bugün tüm gün kıpırdamaya hazır bekleyen o fırtınayı
görüyordum; ama artık kontrolden çıkmış, özgürce esiyordu.
"Sadece gireceğim yer ev değil," diye
fısıldadı, nefesi dudağıma değiyordu. "Senin içinde olacak."
Cümlesi bitmeden dudaklarını dudaklarıma yasladı. Bu,
uçakta hissettiğim o dingin beklemenin tam zıttı, büyük bir açlıkla gelen bir
fırtınaydı. Tüm bastırılmış korkunun, koruma içgüdüsünün ve sahip olma
arzusunun dışa vurumu gibiydi. Bir elim saçlarına daldı, diğeri ise onun
sırtında, ıslak ceketinin kumaşını sımsıkı kavradı. İçimdeki savaşçı, tüm
savunmalarını indirmiş, tek bir dokunuşla teslim olmuştu.
Barış'ın dudakları benimkilerde gezindiği bir sırada,
elleri saçlarıma doğru kaydı. Parmak uçları, görev nedeniyle taktığım o siyah
peruğun pürüzsüz dokusunda gezindi bir an. Sonra, hiç acele etmeden, neredeyse
bir ayin ciddiyetiyle, onu başımdan çekip aldı.
Serin ve nemli hava, anında terle yapışmış alnıma,
enseme değdi. Ama asıl özgürleşen, peruğun altına hapsolmuş kızıl saçlarım
oldu. Omuzlarıma, sırtıma bir ateş seli gibi döküldüler. Belki bir saat önce
bir kamufle aracı, bir maske olan bu saçlar, şimdi en mahrem, en çıplak
halimdi.
Barış, bir anlığına öpüşmeyi bırakıp geri çekildi.
Gözleri, kızıllığın karanlık koridorda yarattığı kontrastta yanıyor gibiydi.
Bir elini uzatıp, bir tutam saçı nazikçe parmaklarına doladı. Dokunuşu, bir
sahiplenişten ziyade, hayranlık ve nihayet ulaşılmış bir hakikatin kabulü
gibiydi.
"İşte," diye fısıldadı, nefesi hâlâ sıcak ve
hızlı. "Benim Alev'im."
Bu sözler, bir kibrit çakıp barutu tutuşturdu.
"Benim" kelimesi, bir sahiplenmeden ziyade, nihayet buluşan iki ruhun
tanınması gibiydi ve bu, içimdeki her ketum duvarı yerle bir etti.
YETİŞKİN İÇERİK UYARISI! OKUMAK İSTEMEYENLER BİR SONRAKİ
İŞARETLİ YERE KADAR KAYDIRSIN LÜTFEN.
Saçlarında dolaşan ellerimi bir anda çekip onu
göğsünden, karşımdaki duvara doğru ittirdim. Bu sefer bedenimin ağırlığıyla ona
bastırıp öpmeye başladığımda Barış, boğazından kopan bir hırlamayla
parmaklarını saçlarıma daldırdı. Öpüşümüz, yumuşak bir temasın ötesine geçti;
bir dilenme, bir cevap verme, bir savaş ve teslimiyet dansına dönüştü.
Dudaklarımız birbirini kovaladı, ısırdı, yalvardı. Nefesimiz ortak bir ritim
buldu; hızlı, derin ve acil.
Ellerim artık sadece dokunmuyor, keşfediyordu. Onun
gömleğinin düğmelerini çözen ellerim titriyordu. Avuç içlerim, onun göğsünün
sıcak, sert düzlemini ararken, o da ceketimin omuzlarından aşağı kaydırarak
yere bıraktı. Üzerimdeki yük hem fiziksel hem de metaforik olarak hafifliyordu.
Nefeslenerek "Barış..." diye inledim, başım
hafifçe geriye düşmüş, boynum savunmasız ve gergin bir halde. İsmi
dudaklarımdan bir dua, bir sığınak gibi dökülüyordu. Dudaklarını boynumun o
hassas çizgisinde gezdirirken, duyularımı baştan çıkarıyordu. Barış, beni
belimden kavrayıp yatak odama doğru ilerletirken üzerimdeki elbisenin fermuar
yerinden tuttu ve iki yana sertçe çekiştirdi.
Kumaş, bir hışırtıyla ayaklarıma düştü. Onu itmeye,
kontrolü yeniden ele almaya çalıştığımda, iki eliyle bileklerimi tekrar kavradı
ve beni yatağa doğru, üzerine yatar bir şekilde yönlendirdi. Ağırlığı, üzerimde
beklenmedik ve bunaltıcı bir şekilde gerçekti. Gözleri, karanlıkta parlayarak,
beni delip geçiyordu.
Dili, boynumun çizgisinde, köprücük kemiğimde gezindi,
her dokunuş içimde bir kasılma, bir titreme yaratıyordu.
"Her zerrende benim olduğunu hissedene kadar
unutmayacağın bir gece yaşatacağım," diye fısıldayıp hafifçe doğruldu ve
sutyenimin önünden kopartarak göğüslerimi serbest bıraktı.
Soğuk hava, aniden açığa çıkan göğüslerimin derisiyle
temas etti, tenimde ürpertiyle karışık bir sıcaklık yayıldı. Barış'ın gözleri,
karanlıkta bir çakmak çakması gibi parlıyor, bedenimi bir av gibi süzüyordu.
Bir anlık şaşkınlık ve savunmasızlık içinde kıvranırken, o, bu zayıf anımı bir
fırsata çevirdi.
"Sikeyim, çok güzelsin," diye fısıldadı ve
avuç içi, göğsümde ağır iddialı bir daire çizerken diğer göğsümü ağzının içine
aldı. Parmak uçları, hassas derimi yakarcasına bir sıcaklık yayarak, bedenimin
onun dokunuşuna verdiği her tepkiyi, her titremeyi kaydediyordu. Nefesim
kesiliyor, ciğerlerimde yanma hissiyle derin bir nefes almaya çalışıyordum.
"Barış... lütfen..." Kelimeler boğazımdan
zorlukla çıkıyor, bir yalvarıştan çok bir itiraf gibi süzülüyordu.
Göğsümü avuçlayan eli iç çamaşırıma yaslanırken
ağzının içindeki göğsümü bırakıp yüzünü yüzüme eşitledi.
"Lütfen ne, Alev?" diye sordu, başı hafifçe
yana eğik, bakışları hâlâ üzerimde. "Söyle. Duymak istiyorum."
Cevap veremiyordum. Vermek istemiyordum. Onun bu
acımasız hâkimiyeti altında erimek, direncinin her bir parçasını kırmasına izin
vermek, içimde uyandırdığı utanç verici bir heyecanla birleşiyordu. İtiraf
etmekten korktuğum şey buydu. Kontrolü kaybetmek, ona bu kadar mutlak bir
şekilde teslim olmak, beni korkutuyor ama aynı zamanda hiç olmadığım kadar
canlandırıyordu.
Yanıtımı alamayınca, bir anlamda istediği itirafı
sessizce vermiş oldum. Baskınlığı daha da keskinleşti. Dudakları, göğsümün
üstündeki çizgiyi takip ederek yeniden aşağı indi. Her öpüş, her ısırış,
bedenimde bir kasılma, zihnimde bir beyaz flaş patlamasına neden oluyordu.
Dişlerinin tenimde bıraktığı hafif acı, zevkle öyle bir karışıyordu ki,
hangisinin nerede başlayıp nerede bittiğini ayırt edemiyordum.
İçimdeki bu iç savaş, bedenimin ona verdiği net
yanıtla alay ediyordu. Kalçalarım istemsizce ona doğru kalktı, onun bedenine
doğru bir arayış içindeydi. Nefes alışverişim hızlandı, göğsüm hızlı hızlı inip
kalkıyordu.
"Demek kelimelerle söyleyemiyorsun," diye
mırıldandı dudakları göğsümün üstünde, sesi titreşimleriyle tenime işliyordu.
"Ama bedenin her şeyi anlatıyor, Alev. Bana teslim olmak istediğini...
Bunun seni ne kadar dehşete düşürdüğünü... ve nasıl da canlandırdığını."
Sonra, avucu nihayet iç çamaşırımın ince kumaşını aştı
ve sıcak, sert eli, en hassas yerime ulaştı. Bir çığlık boğazımda düğümlendi,
gözlerim fal taşı gibi açıldı. Tüm bedenim bir yay gibi gerildi. Göğsümdeki
dudakları keskin bir inlemeyle ayrıldı ve yüzümü yüzüne eşitledi.
"Off," diye inledi, yüzüme karşı. Parmakları
beni yavaş, amansız ve çok iyi bilen bir ritimle keşfediyordu. "Bana
aklımı kaçırtacaksın."
Barış'ın sözleri ve dokunuşuyla eridiğim o anda,
içimde ani bir direnç dalgası yükseldi. Onun üstünlüğüne boyun eğmek
istiyordum, ama kendi gücümü de unutmak istemiyordum. "Daha değil,"
diye fısıldadım, sesimde bir kararlılıkla.
Barış'ın üzerimde kurduğu bu hipnotik hakimiyeti
kırmam gerekiyordu. Onu sırtüstü yatağa devirdiğimde, şaşkınlıkla parlayan
gözlerinin içinde kendi yansımamı gördüm; alev alev, kızıl saçlarımla çıplak
bir savaş tanrıçası gibi.
Üzerine çöktüm, dizlerim kalçasının yanına
saplanırken, pantolonunun kemerini çözmek için eğildim. Metal tokasının
soğukluğu, parmak uçlarımı yakıyordu. Fermuarın sarsak sesi odada yankılandı.
Pantolonunu kalçalarından, uyluklarından aşağı çekiştirirken, kasılmış karın
kaslarına, sertleşmiş kalçasına kasıtlı, ağır çekim dokunuşlarla değdim. Onun
nefesinin kesildiğini duyabiliyordum.
Son engel olan boxerının lastiğini iki yana
çektiğimde, onun tüm erkekliği öfkeyle ve arzuyla uyanmış bir halde karşımda
durdu. Ona bakmaktan kendimi alamadım; gergin kasıkları, kalın damarları ve
tamamen bana, bu ana ait olan o sert, kusursuz çizgiler... İçimde açılan
boşluk, acı bir acıyla burkuldu.
Önce dudaklarımla göğsünün ortasına, o derin oyuğa bir
öpücük kondurdum. Dilimle terinin tuzlu tadını aldım. Sonra ağzımı, karnının
altındaki o hassas çizgi boyunca, kasıklarına doğru gezdirdim. Her bir kas
seğirmesini, her iç çekişi kaydediyordum. Nefesi hızlanmış, yumrukları yatakta
sıkılmıştı. Onu deliye döndürdüğümü biliyordum, tıpkı beni deliye döndürdüğü
gibi.
Tam dudaklarım, onun en hassas noktasına, sadece bir
nefes mesafesindeyken, bir kasırga koptu.
Barış'ın parmakları aniden saçlarıma daldı,
köklerinden yakalayıp acıtacak kadar sertçe. Bir çığlık boğazımda kesildi. Tüm
dünya altüst oldu ve sırtım yatağa çakıldı. Üzerimdeki ağırlığı, bir dağ
gibiydi. Gözleri, şimdi tamamen vahşi ve çılgınca parlıyordu.
"Benim ölmemi istiyorsun," diye inledi,
öpüşü bir cezaydı artık. Dudaklarımı ısırdı, dili ağzımın her köşesini
fethederken nefesimi çaldı. Bir eli, üzerimde kalan son giysi parçasını, o
tangamı yakaladı ve tek bir sert hareketle koparıp attı. Tamamen çıplaktım.
Savunmasız, titreyen, onun karşısında.
"Ölürüm yavrum," diye hırladı dişlerinin
arasından. Bacaklarımın arasına girerken ateşi tenimde yanıyordu. "Senin
için ölürüm. Her gün, her nefeste."
Kasıklarımda hissettiğim varlığıyla dudaklarımı talan
etmesini önemsemeden araladım. Gözlerimiz bir anlık duraksamayla birbirine
takılı kaldı. Ruhu, ruhuma akarcasına saçlarımda dolandı ve yeniden gözlerime
ulaştı.
"Ama bugün değil," dedi ve sertçe içime
girdi. Bu seferki birleşme, daha öncekilerin hiçbirine benzemiyordu. Daha
derin, daha vahşi, daha nihaiydi. İkimizin de içinde biriktirdiği tüm tutku,
korku, özlem ve sahiplenme, bu tek hareketle dışarı vurulmuştu. İçimdeki her
kas, bu ani istilaya karşı seğirdi, sonra ona sarıldı, onu daha derine çekti.
Attığım çığlık boğuk, hayvansı ve kendimden geçmişti.
Parmaklarımla sırtını kazıdım, tırnak izlerimi bırakarak. Her itişi, beni
yatağa daha derine gömerken, her çekişimiz bir diğerine daha sıkı
kenetlenmemizi sağlıyordu. Nefeslerimiz, terlerimiz ve fısıltılarımız odanın
boşluğunda bir aşk ve savaş şarkısına dönüşmüştü. Bu, bir insanın diğerini bu
kadar katıksız, bu kadar arsızca sahiplenişiydi.
Bir eli, belimin gerilmiş kemerlerine, orada biriken
gerginliğe yerleşti. Sıcak, büyük avucuyla kaslarımı ovuşturdu, baskı yaparak
onları gevşetmeye zorluyordu. Delirmişçesine öpüşürken bir elini kalçama
indirdi. Avucunun sıcaklığını hissettiğin an şaplak sesi kulaklarımda derin bir
yankısını bıraktı. Tenimde yanan bir sıcaklık yayıldı. Canım yanmıştı, ama bu
acı, içimdeki haz dalgasıyla birleşip katlanılmaz bir zevke dönüştü. Bir çığlık
daha attım, bu sefer şaşkınlık ve arzunun karışımı bir sesti.
"Resmen beni sağıyorsun amına koyayım," diye
inledi, sesi gergin ve nefes nefese. Parmakları, az önce şaplak attığı yanan
etin içine adeta kancalar gibi gömüldü, beni kendine doğru çekerek daha derin
bir birleşmeye zorluyordu. "Gevşet kendini!"
Bu küfür, bir bıçak gibi saplanıp içimdeki son direnci
de paramparça etti. Onun bu çıplak, arsız isteği karşısında eriyip gittim. Tüm
bedenim, kontrolüm dışında titremeye başladı. Kasıklarımın derinliklerinden,
bir bıçak misali keskin ve kaçınılmaz bir titreme yükseldi, ondan gelen her
şeyi içime çekmek istercesine ona doğru aktım. İçimdeki kasılmalar öyle
şiddetli, öyle nihaiydi ki, Barış, boğazından kopan boğuk bir inlemeyle kendini
zoraki bir şekilde geri çekti.
Gözlerim, bir anlığına, karnının gergin, terli
kaslarına doğru fışkıran sıvıların izini sürebildi. Bu manzara, az önce
yaşadığım patlamanın somut, vahşi bir kanıtıydı.
Tam o sırada, zihnimin süzgecinden geçiremediği,
anlamlandıramadığım küfürler ve övgüler döküldü dudaklarından. "Şuna
bak..." diye hırladı, gözleri kaslarının üzerinde parlayan sıvıda
gezinirken. Sonra, bir yaratığın içgüdüsüyle, beni hızla yüzüstü çevirdi.
Yatağın çarşafı, yüzüme yapışan teri ve nefesimi emdi.
Göğsünü tam sırtıma, omurgam boyunca yasladı. Bir eli
boynumun ense köküne, diğeri kalçamın üstüne yerleşti, beni hareketsiz ve
savunmasız tutarak. Aşağısında, onun sert ve ıslak varlığı, hâlâ titreyen,
hassas vajinamın girişinde, nazikçe değil, talepkârca yoklandı. Nefesim
kesildi, bir sonraki hamleye hazırlandım.
"Durmayacağım," diye fısıldadı kulağımın
içine, sesi hâlâ küfürlerle kısık ve pürüzlü. "İçini taşırmadan
çıkmayacağım."
Tüm ağırlığı ve niyetiyle, içime yeniden abanıverdi.
Bu seferki giriş, daha doluydu, daha nüfuz edici. Çünkü artık hiçbir perde,
hiçbir direnç kalmamıştı aramızda. Sadece onun arzusu ve benim ona olan tam,
çıplak teslimiyetim vardı. Onun bu küfürlü, çılgınca yalvarışları, beni daha da
derinlere, daha vahşice kasılmaya itiyordu. Sonra, boğazından kopan uzun, derin
bir inilti duydum. "Bu bir!"
Sıcaklık hissi, içimdeki son kasılmaları tetikleyen
bir dalga gibi yayıldı. Kalçama vurduğu avcuyla yatağa tamamen yapışırken
Barış, sanki boşalmamış gibi hâlâ içimde sert varlığını koruyordu.
İnlemelerimiz odanın içinde yankılanıp üzerimize devrilirken Barış içimden
çıkıp yatağa uzandı ve beni üzerine çekip kucağına oturttu. Omuzlarından destek
alarak onu kabul ettiğimde parmaklarını saçlarıma daldırdı ve inleyerek öpmeye
başladı.
Kucağında zıpladıkça kalçalarını yukarıya doğru
ittirerek beni karşılamaya devam ediyordu. Bacaklarım titreyerek, belim güçsüz,
ama onun talimatıyla, onun arzusuyla hareket ediyordum. Her hareketimizde,
aramızdan sızan ılık, yapışkan sıvıyı uyluklarımın içinde hissediyordum. Bu,
onun bende bıraktığı somut, arsız bir izdi. Bir zafer işareti. Bir mülkiyet
damgası.
Dudaklarımız birbirine yapışık, nefeslerimiz ortak,
tuzlu terimizin ve gözyaşlarımızın tadı ağzımızda karışmıştı. O, içimdeki son
kıvılcımları da çekip alırken, ben de onun dudaklarından, boğazından, ruhundan
son bir şeyler daha koparıyordum gibiydim. İkimiz de bu geceyi sonuna kadar
yaşamak, birbirimizi bu ateşte tamamen yakmak için savaşıyorduk.
Bir an için dudaklarımız birbirinden ayrıldığında,
gözleri arkama, yatağın ucuna, duvardaki büyük aynaya çevrildi. O siyah inciyi
andıran gözleri, karanlıkta bir şimşek gibi çakarak tekrar bana döndü.
Anlamıştım. Beni kollarının arasında kaldırdı, hiçbir bağlantımız kopmadan,
yatağın ucuna, tam o aynanın karşısına taşıdı. Sırtımı, onun ter içindeki sert
göğsüne yaslanacak şekilde oturttu.
Buğulu, odağı olmayan gözlerim, aynadaki yansımamızla
buluştuğunda, açgözlü, kesik bir soluk çektim. Görüntü nefes kesiciydi. Kızıl
saçlarım dağınık, yüzüm bir tutam zevk, utanç ve yorgunlukla allak bullak
olmuş, gözlerimin içi kocaman ve karanlıktı. Ve onun kolları, beni çıplak ve
savunmasız bir şekilde sarmalamış, sahiplenmişti.
Yanağını yanağıma yasladı. "Bak," diye
fısıldadı, sesi hâlâ arzudan kısılmış, nefesi kulağımı yakıyordu. Aynı anda,
kalçalarını hafifçe kaldırdı ve o ıslak, aşina varlığı, yeniden, bu sefer ayna
karşısında izleyerek, içime soktu. Yavaş, derin, amansız bir giriş.
Gözlerim irileşmiş bir şekilde, aynadaki birleşmemize
kitlendim. Onun her sert darbesi, sadece bedenimi değil, aynadaki o görüntüyü
de sarsıyor, beni hem izleyen hem de yaşayan kişi olarak ikiye bölüyordu. İçim
dağılıyor, eriyor, ama görüntü sapasağlam kalıyordu. Onun bana olan hükmedişi,
beni benliğimden ediyordu.
"Görüyor musun?" diye tekrarladı, dudakları
kulağımın kenarında, bakışları aynada benimkilerle kenetlenmiş. Bir eli, çenemi
hafifçe kavrayıp yüzümü aynaya doğru çevirdi, kaçamayacak kadar net görmemi
sağladı. "Senin çaresiz, teslim olmuş halin, beni bu hâle getirdi."
Parmakları göğsümde, karın boşluğumda gezindi, aynada
her hareketini izlerken. "Bak kendine, Alev," diye hırladı, ritmini
hızlandırarak. "Kimsin sen? Ve kimin için böylesin?"
Cevap, aynada, onun kollarında eriyen, gözleri
devrilmiş, ağzı aralık o kadının yansımasıydı. Onun Alev'iydim. Sadece ve
sadece onun. Ve bu son, yıkıcı, ayna karşısındaki birleşme, bu gerçeği en
derin, en karanlık hücrelerime kadar mühürledi.
"Konuş," dedi dişlerinin arasından.
"Kimin için böylesin?"
Derin bir nefes bıraktım.
"Senin," dedim, sesim bir fısıltıdan
ibaretti, nefesim hala düzensiz. "Sadece senin için."
Bu itiraf, Barış'ta bir patlamayı tetikledi.
Boğazından derin, hayvansı bir inilti koptu. "Ah, Alev..." diye
hırladı ve bu sefer adım bir küfür, bir dua, bir zafer çığlığı gibiydi.
Sol eli boynuma, nefes borumun her atışını
hissedebileceği narin bir noktaya yaslandı; bir tehdit değil, mutlak bir
hakimiyetin son işareti. Diğer eli belimin kenarını, kalçamın kavşak noktasını
kavradı, beni kendine doğru çekerek her bir hareketin daha derin, daha nüfuz
edici olmasını sağladı.
Aynadaki bakışlarım bir an olsun ayrılmadı. Kendimi
izliyordum; başımın onun omzuna geriye yaslanışını, gözlerimin kamaşmasını,
dudaklarımın titreyerek aralanışını... Onun beni nasıl yönettiğini, bedenimin
onun her komutuna nasıl cevap verdiğini görüyordum. Bu, kendimi tamamen
kaybetmekle, nihayet kendimi en çıplak haliyle bulmak arasındaki o ince
çizgiydi.
"Evet... işte böyle amına koyayım," diye
soludu kulağımın içine, sesi giderek daha gergin, daha vahşi. "Daha
derinliklerini ver bana."
Ritmi artık kontrolden çıkmıştı. Hızlı, sert, amansız
darbelerle içimde ilerliyor, aynadaki görüntüyü sarsıyor, beni hem izleyen hem
de yaşayan kişi olarak parçalıyordu. Artık dayanamıyordum. Gözlerim son bir kez
aynada kendi çaresiz, muzaffer ifademle buluştu ve sonra sırtımı ona dayayarak,
başımı geriye atarak, onun adıyla son bir çığlık attım. Bu, bir teslimiyetin
değil, bir ait oluşun son noktasıydı.
Benim çığlığımı duymuş, içimdeki son kasılmaları
hissetmiş olacaktı ki, Barış'ın kendini tutan son ipi de koptu. Gözleri arkaya
doğru kaydı, bakışları buğulandı ve kontrolü tamamen elinden bıraktı.
"Siktir, siktir, siktir...!" diye haykırdı,
sesi odanın içinde bir yankı gibi çınlayan, tüm bastırılmış arzunun,
gerginliğin ve sahiplenmenin boşaldığı ham, çıplak bir küfürdü bu.
İçimdeki varlığı son bir kez, son derece derin ve
titreyerek kök saldı. Sıcak bir dalganın içimi dolduruşunu, onun kendini bana
bırakışını, her damlasını verişini hissettim. Bu, sadece fiziksel bir boşalma
değil, ruhunun da en karanlık, en aç köşesinden gelen bir teslimiyetti.
Üzerime, sırtıma ağırlığıyla yaslandı, nefesi hızlı ve
sıcak bir şekilde enseme çarpıyordu. İkimiz de aynanın karşısında, ter, nefes
ve birbirimizin varlığıyla yoğrulmuş, tamamen bitmiş bir haldeydik. Hareket
edecek, konuşacak halimiz yoktu.
Aynadaki görüntü artık sarsılmıyordu. Sadece,
birbirine kenetlenmiş, savaştan çıkmış iki savaşçının, zaferin ve yenilginin
aynı anlama geldiği o garip, huzurlu barışı yansıtıyordu.
"Bu iki," dedi ve içimden çıkan varlığından
sızmaya devam eden yapışkan sıvılara aldırmadan beni kucağına aldı ve odanın
içindeki banyoya girdi.
Musluğun sıcak koluna uzanarak üzerimize akmasına izin
verdi. Su, saçlarımızdan, omuzlarımızdan aşağı süzülürken, tüm yorgunluğu,
gerilimi ve geçmişi temizliyor gibiydi. Gözlerimi kapattığım sıra, göğsümde ve
içimde gezinen, temizlik perdesi arkasında yeni bir oyuna davet eden
parmaklarıyla inleyerek gözlerimi açtım. Barış, dudaklarında var olan yorgun
ama tatmin olmuş bir tebessümle dudaklarıma yapıştı. Bir eliyle sırtımı seramik
fayansa yaslayıp dengelerken, diğer elindeki oyunu bitirip parmaklarını içimden
çıkarttı.
"Daha seninle işim bitmedi yavrum," dedi,
sesi suyun şırıltısına karışan, derin ve söz dinlemez bir sıcaklıkla.
Bacaklarımı beline doğru sardım, o da kollarıyla
desteğini sağlamlaştırdı ve kendini bana, suyun ortasında, yeniden bıraktı. Bu
seferki doluluğu, önceki vahşetin aksine, yavaş, ıslak ve ilanihaye sürecekmiş
gibi derin bir sükunetle geldi. İçimdeki her şeyi, her köşeyi bilen bir
sakinlikle yerleşti oraya.
! BURADAN DEVAM EDEBİLİRSİNİZ !
Bir kıkırdama yükseldi boğazımdan, yorgunluğun ve
mutluluğun saçma bir karışımı. Bu ses, onun da dudaklarındaki gülümsemeyi
genişletti. Dudaklarına yaslandım ve bu seferki öpüşümüz, acelenin, hırsın,
sahiplenmenin değil; paylaşılan bir sırrın, kazanılmış bir huzurun ve bitmek
bilmeyen bir "daha fazlasının" tadını çıkarmanın ifadesiydi. Suyun
altında, tenimiz birbirine yapışmış, nefeslerimiz buhar olup uçmuşken, biz
sadece bizdik.
Ve bu, her şeyin başlangıcıydı.
4 Eylül 2022 – 02:56 / Şırnak
Bora Yalaz Arınlı, Ağzından
Merdo, Psychedelic Anatolian Rock (Aşık Mahzuni Şerif)
Zaman, suyun içinde ağırlaşmış, bir buğuya dönüşmüştü.
Şırnak'ın kurak topraklarına düşen yağmur taneleri şimdilik akışını kesmiş,
yerini belirsiz bir sakinliğe bırakmıştı. Etimi büken, estikçe nefesimi kesen
soğuğa rağmen, üzerimdeki siyah, ince uzun kollu gömleğimle askeriye binasının
önünde dikiliyordum.
Kapıdaki nöbetçi er, donuk bakışlarıyla ufku tarıyor,
benim varlığımı görmezden geliyordu. Sanki orada, bu nemli ve soğuk gecede, bir
hayalet gibiydim. İçimde bir şeyler kıpırdıyordu; bir endişe mi, yoksa uzun
süredir bastırdığım bir öfke mi, emin değildim. Cebimdeki kâğıdın buruşuk
kenarını parmak uçlarımla hissediyordum. O kâğıt, her şeyin başlangıcıydı.
Bir an için gözlerimi kapadım. Kulaklarımda, çok
uzaklardan gelen müziğin sesi, geceye ince bir yırtık açıp kayboldu. Sonra,
ayak sesleri o anı yok etti. Sert, tok, asfalta vuran çizmelerin ritmik sesi
gözlerimi açmama neden oldu. Gördüğüm siluet, binanın gölgeli kapısında, elinde
iki tane karton bardakla bana yaklaştı. Gözleri, bulunduğum karanlığın içini
anında deşiyor, adeta ruhumu okuyordu.
Elinde tuttuğu karton bardağın birini bana uzattığında
dudaklarımın kenarı titredi. Küçük bir tebessümün varlığı silikçe belirdi.
"Al zıkkımlan," dedi.
Buharı üstünde bardaklardan birini aldığımda ise boşta
kalan eliyle üzerimi işaret etti.
"Bana tarzan diyene bak hele. Bu havada gömlekle
dışarıya mı çıkılır deli?"
Gözlerimi devirerek gülmeye başladığımda sol elimi
cebime sokup bardağı dudaklarıma yaklaştırdım. Küçük bir yudum aldığım sıra
içinde sıvının kahve olduğunu anlayabilmiştim. Bardağı dudaklarımdan
indirdiğimde yüzümü sola doğru çevirip üzerini süzdüm.
"Sen de haklısın Mete," dedim sonunda, sesim
kahvenin sıcaklığıyla biraz yumuşamıştı. "Sigara içmek isteyince montumu
almayı önemsemedim bir an. İçerken de soğuk havaya alıştım, bu sefer de içeriye
giresim gelmedi."
Mete'nin gözleri, üzerimde dolaşan şüpheci bakışlarını
geri çekmedi. "Sigara bahanesi de güzelmiş. Seni tanıyalı kaç yıl oldu,
Bora?"
Bir yudum daha kahve aldım.
"On," dedim sakince.
On yıllık dostluğumuzda hiç iyi bir yalancı
olamamıştım.
Mete'nin sıkıntılı nefesini işittim.
"Ee, o hâlde ne bu yüzündeki düşünceli hâl?"
diye sorguladığında gözlerimi gözlerinden çekip sis inmiş dağlara baktım.
Zihnimin gerisindeki karanlıkta var olan bir kadının gözlerini üzerimde
hissediyordum. O kadın... Zihnimin gerisindeki karanlıkta oturan, kaleminin
ucuyla kaderimi çizen kişiydi. Onun gözlerini sırtımda hissediyordum. Her bir
kelimem, her bir duraksamam, onun zihninden süzülen bir kurgunun parçasıydı.
Bu geceyi o yazmıştı ama devamında nelerin olacağını o
bile bilemiyordu.
"Hiç," dedim sonunda, sesim çok daha
uzaklardan geliyormuş gibi. "Sadece... bu gece çok tuhaf hissediyorum.
Sanki her şey önceden yazılmış da biz sadece satır aralarında ilerliyormuşuz
gibi."
Mete bir anlam verememişti. Omzuma dostça bir tokat
attı. "Felsefe yapma bana. Karşında şair duruyor haberin yok."
Gülerek yeniden Mete'ye baktığımda Mete'de gülerek
kafasını iki yana salladı ve kahvesinden bir yudum aldı. Sigara paketini
çıkartıp içinden bir dalı dudaklarına sıkıştırdı ve yaktı. Semaya yükselen gri
duman, bir toz bulutu misali dağılırken göz ucuyla bana baktı.
"Senin o kafandaki fırtınaları bilirim,"
diye mırıldandı, dumanı ciğerlerinden salarken. "Ama bu seferki başka.
Cebindeki o kâğıdın seni bu hale getirdiğini biliyorum. Çünkü bende aynı o
boktan mektubu aldım."
Şaşkınlıkla Mete'ye bakmaya devam ederken Mete,
sigarasından bir nefes daha çekti. Kül, karanlıkta bir an parladı. Mete hem
sigarasını hem de kahvesini içerken uzun bir süre ikimizde konuşmadık. Zaman
yeniden suyun içinde ağırlaştı. Yağmur yeniden yağmaya başladı.
Mete'nin sigarasından yükselen duman, soluk bir
hayalet gibi geceye karışıyor, kahvesinden gelen buhar ise artık neredeyse
görünmez oluyordu. Bu sessiz anlar, cebimdeki kâğıdın ağırlığını daha da
hissettiriyor, zihnimin arka planında izleyen o kadının varlığını daha belirgin
kılıyordu.
Nihayet Mete, bardağını bitirip izmaritini içine
atarak söndürdü. Sesi, buz gibi havayı yararak sessizliği bozdu.
"Okudun mu peki?" dedi, ellerini pantolonun
ceplerine sokarken. Sadece kafamı iki yana salladım ve bakışlarımı kaçırdım.
"Sen?" dedim. "Sen okudun mu
peki?"
Bir süre oluşan sessizlikle yeniden ona baktım. Mete,
bana hiç bakmadan kafasını belli belirsiz salladı. Bana bakmasa da gözlerinin
içindeki kırılganlığı izledim. Yüzünde her ne kadar sağlam bir maske taşısa da
ellerinin bir anlık titremesini gizleyemedi.
"Okudum," dedi ve gözlerini gökyüzünde
gezdirdi. "Hiç iyileşmemiş bir yarığı, yeniden deştim."
Derin bir nefes alarak cebimdeki kâğıt parçasını
çıkarttım. Üzerindeki posta pulu eskiydi. Üzerindeki Atatürk resimli pulun sol
köşesinde 2016 yazıyordu.
Yıllar önce yazılmış, postalanmış, bir yerlerde kaybolmuş ve şimdi; her şey
bittikten, acılar soğuduktan sonra karşımıza çıkmış bir hayalet gibiydi.
İleri tarihli, Bünyamin Boraç Arınlı'nın kaleminden
yazılmış bir mektuptu.
Bu mektup, bir ihanetin gölgesinde kaybolmuş bir
sevginin kanıtıydı. Bünyamin'in bize ihanet etmeden önceki son samimi, belki de
saf duygularıyla yazdığı sözcüklerdi. Onu kaybetmemizin acısını, bu mektup daha
da katmerli hale getiriyordu.
"Bora," dedi, Mete. "Bünyamin'in her
şeyi mahvetmeden önceki halini okumaya hazır mısın?"
Elimde tuttuğum kâğıt, aniden dayanılmaz bir ağırlığa
büründü. Bu, bir cevap değil, yara iziydi. Mete'nin de dediği gibi, iyileşmemiş
bir yarığı yeniden deşmek gibiydi.
Kafamı iki yana sallayıp kâğıdı Mete'ye doğru uzattım.
"Al, ben bunu okumayacağım."
Mete, kâğıdı alıp kamuflaj pantolonunun fermuarlı
gözüne koydu ve bakışlarını uzakta gezdirdi. Bir süre daha öylece, yağmurun
altında, geçmişin ağır yüküyle dikildik. Sonra Mete, dönüp binanın kapısına
doğru yürüdü. Ben de onu takip ettim. Adımlarımız, kuru zeminde yankılanırken,
içimde Bünyamin'in o eski, samimi sesinin yankılandığını hissettim.
Okumamıştım mektubu, ama zihnim onun satırlarını
yazmaya, o mutlu günlerin hayali resimlerini çizmeye çoktan başlamıştı bile. Ve
biliyordum ki, bu hayaller, gerçeğin ta kendisinden çok daha acıtacaktı.
Mete ile onun odasına giriş yaptığımızda Mete, çalışma
masasına yerleşti. Karşısında kalan koltuğa kendimi bıraktığım sıra kenardaki
dosyayı çekip bana baktı. Dirseklerini masaya yaslayıp yüzüne o ezbere bildiğim
ciddiyetini, tüylerimi ürperten bakışını kuşandı.
"Yeni oluşturduğumuz Güvercin Timinin yedek
timine, bir istihbarat görevlisi seçeceğiz. Eyşan, bunu kendisi istedi. Gizli
tutulması gerektiğini, timden kimsenin bilmeyeceğini söyledi," dedi.
Arkama yaslanıp kaşlarımı kaldırdım.
"Senin ağzına takılan bir diş var mı?" diye
sorguladığımda gülümsedi. O öyle bir gülümsemeydi ki zihnimdeki tüm yaramaz
Mete'nin kilitlerini açmıştı. Önündeki dosyayı bana doğru ittirdi ve arkasına
yaslandı. Uzanıp dosyayı elime aldığımda sandalyesini bir sağa bir sola
döndürmeye başladı. Parmakları kolçakta ritim tutarken başını arkaya yasladı.
"Aybüke Ovacık. İstanbul doğumlu. 28 yaşında. Dil
ve Kriptoloji mezunu. Üstün bir analiz yeteneği var ve özellikle şifre
çözümünde eşsiz bir kariyere sahip. Zamanında Eyşan ile, Asena Gündüz zamanında
birtakım çalışmalarda birlikte görev almışlar. Eyşan'ın aklına takılan bir isim
oldu."
Dosyayı açtım.
İlk sayfaya iliştirilmiş kimlik fotoğrafı, odanın loş
ışığında adeta parladı. Buğday sarısı saçları, omuzlarına kadar inen dalgalı
bir ırmak gibiydi. Yüzü zarif hatlara sahipti, ancak asıl dikkat çeken, o
saçların çerçevelediği gözleriydi. Çivit mavisiydiler, neredeyse lacivert...
Renkli bir fotoğraf olmamasına rağmen, o gözlerin tonu
siyah-beyaz baskıda bile belli oluyor, içlerinde hem keskin bir zekanın soğuk
parıltısını hem de derinlerde saklı, kişisel bir trajediye işaret eden bir nemi
barındırıyor gibiydiler. Bakışları, dosyayı inceleyen beni değil, sanki lensin
arkasındaki kameramanı izliyormuşçasına dolaylı ve derindi.
İnce, düzgün bir burnun altındaki hafif aralık
dudaklar, bir gülümsemeden ziyade, "Sana söyleyemediğim çok şey var"
der gibi bir ifade taşıyordu. Bu kadın, sadece bir veri değil, okunması gereken
karmaşık bir metin gibiydi.
"Aybüke'yi time yerleştirmedeki amacımız, timin
son sınavı olacak olması. Yedek time bir görev verilecek. Ve o görevde isminin
önemli kılındığı büyüklerimizden biri olacak. O ismi bir başkasına söyleyip
söylemediği, yani ihanet edip etmeyeceği test edilecek. Aybüke'de burada
devreye giriyor. Onların başında bir yüzbaşı olarak duracak ama içten içe
onları sınayacak."
Gözlerimi fotoğraftan ayırıp Mete'ye baktım. O hâlâ
sandalyesinde hafifçe sallanıyor, parmakları kolçakta sabit bir ritim
tutturmuştu.
"Çok güzel," dedim, dosyayı masaya
bırakarak. "Ama bu kadar şeye gerek var mıydı? Yani, timde sızıntı
olduğunu düşünmek... Biraz fazla paranoyakça değil mi?"
Mete'nin sandalyesi aniden durdu. Bütün oynak halini
bir kenara bırakıp bana düzgün ve ciddi bir şekilde baktı.
"Biz alelade bir tim kurmadık, Çilingir. Güvercin
Timinin adını taşıyacak ikinci bir tim inşa ediyoruz. Zamanında Mavi Ateş
Timine nasıl yapıldıysa aynı şekilde onlara da uygulanacak."
Zihnime düşen anıyla gülmemek için dudaklarımı
birbirine bastırdım. Mete, gözlerini kıstığında boğazımdan kaçan kıkırtıyı
durduramadım. Sesli bir şekilde gülmeye başladığımda Mete, kaşlarını çatarak
bana bakmaya devam etti.
"Ne gülüyorsun lan? Komik bir şey mi var?"
Gülmekten gözlerimden yaşlar geliyordu. "Caner'in
bana kız ayarladığı geceyi hatırladım da," diye zorlukla konuşabildim.
Mete'nin yüzü anında dondu.
"Caner, bana 'sosyalleşmem' için o kızı -Sanem'i-
getirmişti. Ama sen içeri adımını atar atmaz, kızın gözleri fal taşı gibi
açıldı. Beni bir kenara itti, 'Özür dilerim ama sen mükemmelsin' diyerek doğru
sana yürüdü!"
Mete, gözlerini devirerek yüzünü buruşturdu.
"O kız bir psikopat kadar ısrarcıydı!"
"Psikopat mı?" diye kıkırdadım. "Sen
tuvalete saklanmıştın, o da kapıyı tırnaklarıyla tırmalayarak 'Aşkım, lütfen
çık, seninle tanışmak istiyorum!' diye inliyordu! Sonra sen pencereden kaçmaya
çalıştın, ama pantolonun kapı koluna takıldı ve yarı çıplak bir şekilde
sallandın!"
Mete yüzünü elleriyle kapattı. "Sus, lütfen
sus..."
"En iyi kısmına gelmedim bile!" diye
atıldım. "En sonunda dayanamayıp tuvaletten fırladın, kırmızı yüzünle ve
yırtık pantolonunla, tüm bara bağırdın: 'BEN GEYİM! ANLADINIZ MI? GEYİM!'"
İkimiz de kahkahalara boğulduk. Mete'nin o anki yüz
ifadesi aklıma geldikçe daha çok gülüyordum.
"O günden sonra Caner bir daha bana asla kız
ayarlamadı," diye, gözlerimdeki yaşları silerek ekledim. "Ve sen de
bir ay boyunca 'Mete Abi, sen gerçekten...' diye soran herkesi kovalamak
zorunda kaldın."
Mete, yüzündeki küçük bir tebessümle kafasını iki yana
salladı.
"Şimdi ise evde beni bekleyen, yıllarca aradığım,
karnında çocuklarımızı taşıyan, aşkından ölüp bittiğim bir karım var."
Sözleri odadaki neşeli havayı anlamlı bir sakinliğe
dönüştürdü. Bu bakış açısı karşısında gülümsedim. "Demek ki her deliliğin
içinde bir hikmet varmış. Sen bu zamana kadar hiç ona ihanet etmedin. Kimseyi
kendine yaklaştırmadın."
"Tek gayem sevdiğim kadını bulabilmekti
Bora," diye tamamladı Mete, sandalyesinde doğrularak. "Şimdi,
meseleye dönelim. Aybüke hakkında konuşuyorduk. Bu konuyla senin ilgilenmeni
istiyorum. Kimliğini açık etmekten kaçınacak bir şekilde dosyasını hazırla ve
bana ulaştır. Bizde gerektiği anda Aybüke'yi timin karşısına çıkartalım."
Başımı sallayarak onayladım.
"Tamam, dediğiniz gibi olsun," diyerek ayağa
kalktım. Dosyayı alıp kapıya doğru yürüdüm. Tam çıkarken Mete'nin sesi beni
durdurdu.
"Bora."
Döndüm.
Masasında, arkasında oturuyordu, gözlerinde o eski,
derin dostluğun sıcaklığı vardı.
"Yarın akşam Eyşan yemek yapacak. Masaya bir
tabak fazladan koyacağını söyledi."
Mete'nin sözleri göğsüme, beklenmedik ve yumuşak bir
darbe gibi saplandı. İçimde anlık bir sıcaklık dalgası yayıldı. Bir aile
sofrasının sıcaklığı, paylaşılacak bir yemek... Bunlar, bizim gibi adamlar için
lüksten de öte, neredeyse unutulmuş bir düşten farksızdı.
Yüzümde her zamanki sakin ifadeyi korudum ve hafifçe
başımı salladım. İçimde kopan o minnettarlık ve duygu fırtınasını bastırarak,
sesimin en normal, en durağan tonuyla cevap verdim.
"Tamam," dedim ve kapıyı açıp odadan çıktım.
Koridorda ilerlerken, dosyadaki bilgiler zihnimde dolanıyordu. Köşeyi döndüğüm
an, beklenmedik bir yükle çarpıştım. Sert ama kadınsı bir omuzdu. Hızlı bir
refleksle karşımdakinin geriye yalpalayacak olan kolundan tutup dengede
kalmasını sağladım.
Elimi çekip çarpıştığım kişinin yüzüne baktığımda,
buğday sarısı saçları ve çarpıcı çivit mavi gözleriyle karşılaştım. Dosyadaki
fotoğraf canlanmıştı adeta. Ama yüzümde hiçbir tanıma ifadesi yoktu.
"Önüne baksana," dedi, sesi net ve vurgulu.
"Dev gibisin, koridorun yarısını kaplamışsın. İnsan nereye adım attığını
göz ucuyla da olsa kontrol eder."
Bu sözlerle birlikte, dosyada okuduğum "üstün
analiz yeteneği" ve "kendinden emin" ifadeleri zihnimde
canlandı. Gerçekten de öyleydi. Fiziksel olarak daha küçük olmasına rağmen,
duruşu ve bakışlarıyla bulunduğu alanı sahipleniyordu. Göz ucuyla üzerini
öylece süzüp kaşlarımı kaldırdım.
"Sen küçüksen ben ne yapayım? Yerden bir karış
boyun var, gözüme zor görünüyorsun."
Aybüke'nin gözlerindeki çivit mavisi bir an daha da
keskinleşti, dudaklarının kenarında küçük, meydan okuyan bir kıvrım belirdi.
"Boyla değil, beyinle bakılır etrafa. Görünüşe
göre sende ikisi de eksik."
Sözünün kesilmesini beklemeden devam etti, hafifçe
başını yana eğerek, "Kör de değilsin herhalde? Yoksa o koca kehribarlar
sadece süs mü?"
Gözlerimi istemsizce kırpıştırdım. "Kör olmasam
da senin gibi bir cüceyi fark etmek için durup bakmam gerekiyor demek ki."
"Cüce mi?" diye gülümsedi, ama gülüşünde hiç
sıcaklık yoktu. "Biliyor musun, tarihte en büyük zararlar hep kendini dev
sanan insanlardan gelmiştir. Şanslısın ki bugün acelem var, yoksa sana bunun
küçük bir dersini verirdim."
Hafifçe öne eğildim, ona doğru. "Ders mi? Senin
gibi birinin bana verebileceği tek ders, boy farkını nasıl telafi edeceğim
olurdu herhalde."
Aybüke hiç beklenmedik bir hareketle, bir adım geri
çekilmek yerine bana doğru daha da yaklaştı. O keskin çivit mavisi gözleri,
artık tam olarak benimkilerle aynı hizadaydı. Sesini alçaltarak, neredeyse
fısıldar gibi konuştu.
"Boy farkını telafi etmek mi? İlginç bir teklif.
Ama ben daha çok, kendini fazla büyük sananları yerlerine
oturtmak konusunda uzmanımdır. İstersen deneyebiliriz."
Zihnim bir anlığına tamamen boşaldı. Dosyada yazan her
şeyden çok daha fazlasıydı. Onu tutmak için uzandığım kolumdaki kaslar
gerginleşti. Nefesimi tutmuştum. Aybüke, bir anlık suskunluğumu zafer işareti
gibi okumuş olmalı ki, dudaklarında ince, bıçak gibi bir gülümseme belirdi.
Hafifçe doğruldu.
"Görüşürüz, dev,"
dedi, sesi yine o alaycı tondaydı.
Ve ben, onun koridorda uzaklaşan sırtını izlerken,
elimde hâlâ onun kolunda hissettiğim sıcaklığın hayaletiyle, tek bir kelime
edemeden öylece kaldım.
4 Eylül 2022 – 04:39
Muamma-i Ruh (Ruhun Gizemi), Ağzından
Lost Voice, Lorien Testard
Kadim bir efsaneye göre, ruhun en ağır yükü
unutulmaktı. İnsan, ölümden sonra bir hiçlik kuyusuna düşer ve orada, bir daha
asla anılmayı beklerken, yavaş yavaş varoluşunun son izleri de silinip
gidermiş. Bu kuyunun duvarları, kayıp anıların enkazıyla örülü, dibi ise mutlak
bir sessizlikle kaplıymış. Kimse bilmezmiş ki, aslında bu kuyu somut değil,
yalnızca unutulan her ruhun taşıdığı içsel bir cehennemmiş.
İşte o kuyunun ta kendisiydi burası.
Dört tarafı nemli taşlarla çevrili, tavanından sürekli
bir damlanın inatla düştüğü, zamanın anlamını yitirdiği bir hücreydi. Duvarlar
yosun bağlamış, havada toprak, küf ve çürümenin ağır kokusu asılıydı. Zifiri
karanlık o kadar mutlaktı ki gözlerin açık veya kapalı olması fark etmezdi.
Yerde, taş döşemenin üzerinde, uzun süreli hareketsizlikten oyulmuş insan
izleri görülürdü.
Yerde, taş döşemenin soğuk yüzeyine adeta kazınmış bir
beden uzanıyordu. İskeleti, incecik bir deri tabakasıyla zar zor örtülmüş,
köprücük kemikleri bir çadır iskelesi gibi sert hatlarla dışarı fırlamıştı.
Kaburgalarının her bir çıkıntısı, soluk alıp verişte hafifçe kıpırdayan bir
mezar taşı gibi belirgindi. Vücudu, karanlığa karışmak istercesine soluk,
neredeyse mermer beyazı bir renge bürünmüştü.
Yalnızca eklem yerlerinde, uzun süre hareketsiz
kalmanın ve nemin yarattığı morarmış lekeler, bir çürüyen çiçeğin yaprakları
gibi dağılmıştı. Elleri, iki cansız kuş gibi, göğsünün üzerinde hareketsiz
duruyor; tırnak yatakları morarmış, parmak uçları yerin soğuğundan buz
kesmişti.
Saçları, yağ ve kirin birbirine yapıştırdığı pas rengi
bir yığın gibi, taşlara yayılmıştı. Yüzü ise kollarıyla örtülü olduğundan
yalnızca gölgeler arasında kaybolmuş çenesinin sivri ucu ve her saniye biraz
daha derine çöken bir çukuru seçilebiliyordu. Tüm bedeni, hayatta kalmaktan
çok, ölümle gecikmiş bir buluşmanın eşiğinde titreşen bir mum alevi gibiydi.
Hücrenin kapısı aralandı ve koridordan sızan soluk bir
ışık huzmeleri hücrenin zeminine düştü. Işık, toz taneciklerini dans ettirerek
yerdeki hareketsiz formun üzerine vurdu.
Işığın dokunduğu an, yerdeki beden bir elektrik
çarpmışçasına canlandı. Işığın aydınlattığı yüzü görmemek için bir çırpınma
başladı. Kollar, çelikten birer yay gibi fırlayarak yüzü örttü. Beden,
karanlığın daha derinliklerine, ışıktan kaçarak sürüklendi. Taşların üzerinde
sürüklenen bedenin sesi, hücreye yayıldı.
Kapı, ağır ağır tekrar kapandı ve hücre, bir kez daha
o kesif karanlığa ve damlayan suyun ritmik matemine bırakıldı. O, karanlık
köşede, efsanedeki gibi unutuluşun ağır yükü altında, varlığını ve yokluğunu
yeniden sorguluyordu.
Yerde yatan beden, bulunduğu hücrede birinin daha
olduğunu biliyordu. Onu umursamadan yerde uzanmaya devam etti.
"Gerçekten sonunun bu olmasına izin mi
vereceksin?"
Yerdeki beden, duyduğu sesle hafifçe kıpırdandı ve
gözlerini karanlığa dikti. Kurumuş dudaklarını ayırmak, aylardır konuşmayan ses
tellerini titreştirmek, bir dağı yerinden oynatmak kadar zor geldi. Dudakları
çatlamış, birbirine yapışmıştı; onları ayırmaya çalışırken ince bir çatlak
oluştu ve acıyla irkildi. Boğazından, tozlu bir rafın üzerinden bir kitabın
kaldırılması gibi, hışırtılı ve gıcırtılı bir ses çıktı.
"Se... sen?"
Bu tek hece, hücrenin ağır sessizliğinde sönüp giden
bir kibrit alevi gibiydi. Ama o an, kendi sesini duymak varlığının bir kanıtı
gibiydi. Gözleri, sesin geldiği yöndeki karanlığı delmeye çalışıyor, orada bir
şeyler, bir şekil, bir yüz arayışıyla büyüyordu.
"Evet, benim," dedi, ayakta bekleyen siluet.
Sesi, hücrenin nemli havasında titreşerek yayılıyor, her hecesiyle zihinde
yankılanıyordu. "Ama fazla vaktim yok, hemen çıkmam gerekli. Seni burada
bırakmayacağım. Vakti geldiğinde buradan kurtulacaksın."
Ayaktaki beden kapıyı çaldığında yerdeki beden
sürüklenerek ona yaklaşmaya çalıştı.
"O zamana kadar ölmemeye çalış," dedi ve
arkasındaki kapı aralandı. Yerdeki beden gözlerine çarpan inatçı ışıkla yeniden
kendini sakladığında kapı hızla ve gürültülü bir şekilde kapandı.
Yerdeki beden, kapının kapanış sesiyle irkildi.
Gözlerine çarpan ışığın keskin izleri, karanlığa adapte olmuş retinasında hâlâ
yanıp sönüyordu. Kollarıyla yüzünü örtmüş, taşların üzerine çömelmişti. Kalbi,
göğüs kafesinde bir yabancı kuş gibi çırpınıyordu.
Ölmemeye çalış.
O sesin sözleri, karanlıkta bir ninni gibi tekrar
ediyordu zihninde. Yıllardır ilk kez bir umut ışığı görmüştü. Hem de gerçek bir
ışık değil, sadece bir söz, bir vaatti. Ama bu vaat, bu zifiri karanlıkta
güneşten daha parlaktı.
Yavaşça kollarını yüzünden çekti. Kuru ve çatlak
dudaklarını geren bir gülümseme var oldu. Yerden doğrulmaya çalıştı, uzun
süredir kullanmadığı kasları protesto edercesine ağrıdı. Ama o, bu acıyı
umursamadı. Sırtını nemli duvara dayadı ve başını arkaya yasladı.
"Ölmemeye çalış," diye fısıldadı kendi
kendine. Sesinde, o gülümsemesi gibi hem acı hem de umut vardı. Artık sadece
hayatta kalmak için değil, o sesin dönüşünü görmek için de yaşayacaktı.
"Öldürmek için."
Bu kez sözcükler hücrede bir yılan tıslaması gibi
yankılandı. Yılların birikmiş çaresizliği, öfkenin siyah bir ırmağına
dönüşmüştü. Gözleri, karanlıkta bile ateş saçan iki kor gibi yanıyordu. Elleri
titreyerek yumruk oldu, tırnakları avuçlarını kanatıncaya dek battı. Bu acı,
ona sadece hayatta olduğunu değil, hâlâ savaşacak gücü olduğunu da hatırlattı.
"Beni bu karanlığa gömen herkes," diye
hırladı, dişleri sıkılı, "kendi yarattıkları canavarla yüzleşmeye hazır
olsun."
Dudaklarında yeniden beliren o kanlı gülümseme, bu kez
bir lanetten farksızdı.
4 Eylül 2022 – 07:30
Mete Mert Çakır, Ağzından
Batsın Bu Dünya, BBD Korosu
Şırnak'ta hava kapalı, yağmur durmuştu. Sabahın o ilk
ışıkları, geceden kalan bulutların arasından sızmaya çalışıyordu. Gökyüzü,
sanki kirli bir yün yumağı gibi; siyahla grinin her tonu birbirine karışmıştı.
Ufuk çizgisinde, bulutların daha ince olduğu yerde, soluk bir aydınlık kendini
belli ediyordu. Ama güneş yoktu, o henüz kendini gösterecek gücü bulamıyordu bu
ağır gökyüzünün altında.
Etrafta, yağmurun bıraktığı nemli toprak kokusu vardı.
Dağların tepeleri hâlâ bulutlara değiyor, sisle kaplanıyordu. Sanki gökyüzüyle
yeryüzü birbirine karışmıştı. Bu manzara, insanın içine bir ağırlık çökertiyor,
ama bir o kadar da huzur veriyordu. Belki de bu, her şeyin durduğu, bir anın
kendini hissettirdiği bir sessizlikti.
Pencereden o ağır, gri gökyüzüne bakarken, sırtıma
dokunan o bildik, yumuşak eli hissettim. Yavaşça arkamı döndüm. Eyşan oradaydı.
Gözleri, Şırnak'ın yağmurlu toprağını andıran o derin, sıcak kahverengisiyle
bana bakıyordu. İçinde, sanki filizlenecek bir tohumu saklıyormuşçasına, bir
ışık, bir sıcaklık vardı.
Huzurum, tam karşımdaydı.
Dudaklarımda kendiliğinden bir tebessüm belirdi. Elim,
adeta kendiliğinden hareket ederek yanağına gitti. Başparmağımı, yanağının
yumuşak kenarında gezdirirken, o incecik çizgiyi hissettim.
"Ne ara geldin?" diye sordum, sesim belki
biraz fazla yumuşak, biraz fazla şaşkındı. "Söyleseydin ben almaya
gelirdim seni." Gözlerinin içindeki o toprak rengi, şimdi biraz daha
ıslak, biraz daha parlaktı. İçimi öyle bir okşuyordu ki...
"Caner bıraktı bizi," dedi, gözlerindeki o
sıcak kahverengide derin bir anlayışla. "Sabaha kadar nöbette olduğunu
biliyordum. Seni daha fazla yormak istemedim."
Başparmağım hâlâ yanağındaydı. Bu inceliği karşısında
içim bir başka ısındı. Gözlerimin altındaki yorgunluk halkalarını saklamaya
çalışmıştım ama o her şeyi fark etmişti zaten.
"Yorulmak mı?" dedim, onu usulca kendime
çekerken. Pencereden sızan loş sabah ışığı, yüzünü aydınlatıyordu. "Senin
varlığın benim için bir nefes kaynağıyken benim nasıl yorgun olabileceğimi
düşünürsün ki?"
Eyşan'ın dudaklarında var olan gülümseme, içimi ısıtan
bir güneşe dönüştü. Yanağını okşayan baş parmağımı alt dudağında bir tüy misali
sürükledim.
"Beni nasıl da avutuyorsun," dedi,
dudağındaki parmağımı umursamadan. "Bütün gece nöbetteydin, her yerin taş
kesmiştir. Ama sen inatla böyle gülümseyebiliyorsun."
Yüzümü yüzüne eğerek alnına küçük bir buse kondurdum
ve belindeki sol elimi şişkin karnında gezdirdim.
"Çünkü siz varsınız," diye karşılık verdim.
"Senin bir bakışın bütün yorgunluklarımı alıp götürmeye yetiyor."
Elimi karnının üzerinde daha sıkı tuttum. O küçük,
henüz dokunamadığımız ama varlığını her an hissettiğimiz mucizelere yakın
olmak, bütün gece nöbette beklerken hissettiğim tüm yorgunluğu, buhar olup
uçurdu. Eyşan, gülümseyerek elimin üzerine elini koydu ve çenesini kaldırdı.
"Anlat bakalım Mete yüzbaşı, gece neler
yaptın?" diye sorguladı. Kıkırdayarak elimin üzerindeki elini tutarak onu
koltuğa doğru yönlendirdim ve oturmasını sağladım. Koltuğun hemen önündeki
sehpaya oturup bacaklarını bacaklarımın arasına sıkıştırdım.
"Öncelikle çok sıkıcı bir geceydi. Hiçbir olay
olmadı. Aybüke Ovacık'ın dosyasını Bora'yla paylaştım. Konudan artık haberi
var. Dün akşam Aybüke, buranın lojmanına yerleşti. Saat 08:30'da toplantı
ayarladık. Hem Bora ile tanışır hem de o sırada nasıl hareket edeceğimizi
düşünürüz."
Eyşan'ın yüzünde yumuşak bir ifade belirdi. "Ben
de uyuyamadım," diye itiraf etti. "Yatakta dönüp durdum. Sonra
dayanamayıp kalktım ve buraya geldim. Biliyor musun, neredeyse Caner beni
arabaya almayacaktı? 'Arabada bir ikiz taşıyan yeterli, ikincisi bana fazla
gelir' dedi."
Gözlerimi devirip derin bir nefes verdiğimde Eyşan,
kıkırdayarak ellerini, dizlerinin üzerine bıraktığım ellerimin üzerine bıraktı.
"Ama neyse ki Lara gibi bir eltiye sahibim.
Caner'i boşamakla tehdit ederek, çocuklarının velayetini de alacağını söyledi.
Caner'in yüzünü görmen gerekti."
Bu sözlerle birlikte kahkaha atmamak için kendimi zor
tuttum. "Lara gerçekten onun dilinden anlayan tek insan," dedim,
başımı sallayarak. Eyşan'da kafasını sallayarak beni onaylarken damağımı
şaklatıp gözlerimi kıstım.
"Harbi seni arabaya almadı mı Caner?"
Eyşan, gözlerini devirerek gülmeye devam ettiğinde
gözlerimi kırpıştırarak ona bakmaya devam ettim.
"Hayatım klasik Caner'in sabah huysuzluğu. İlla
gıcıklık yapmasa olmaz, biliyorsun."
Kaşlarımı yapmacık bir gerginlikle çattım.
"Onun huysuzluğunu si-"
Eyşan'ın bir anda elini ağzıma kapatmasıyla cümlenin
sonuna sıkıştırdığım küfrüm avcunda mırıltıya dönüştü. Eyşan, kaşlarını çatarak
kaşlarıyla karnını işaret etti.
"Mete, bebekler duyuyor. Küfür yok
demiştik."
Gözlerimi devirerek elini ağzımdan çektim.
"Tamam, tamam. Sustum."
Eyşan'ın eli ağzımdan çekilirken, yüzüme yapışan
oyunbozan ifadeyi takındım. "Peki ama Caner'in bu huysuzlukları yüzünden
dilimi mi yutacağım?" diye sızlandım, sesim bilerek biraz daha tizleşerek.
Eyşan'ın dudaklarındaki gülümseme daha da
belirginleşti. "Dilini yutmak yerine, ona güzel bir ders düşünebilirsin
belki," dedi, göz kırparak. "Mesela... onun arabasının lastiklerine
'En İyi Baba Adayı' yazılı bir sticker yapıştırmak gibi."
Bu fikirle yüzüm aydınlandı. "Daha iyisini
yapalım karıcığım," diye mırıldandım, ona doğru eğildim. "Arabasının
arka camına pembe, pullu bir 'Bebek Var' sticker'ı yapıştıralım. Hem de öyle
kolay çıkmayan cinsten."
Eyşan, gülerek kafasını salladığında kafamı iki yana
sallayıp ayağa kalktım.
"Hadi bakalım, birazdan Aybüke koordinasyon
merkezine geçer. Bizde yavaştan merkeze geçelim."
Eyşan'ı koltuktan kalkarken nazikçe destekledim.
Hamileliğin bu aylarında her hareketi biraz daha özen gerektiriyordu.
"Yavaş ol, hiç acelemiz yok," diye mırıldandım, elini tutarak. Odadan
çıkıp ilerlemeye başladığımız vakit göğsümde sıcak bir kararlılık hissi uyandı.
Her ne durumda olursak olalım, işimize odaklanmamız gerektiğini biliyordum. Ama
içimde, bu gücü bana veren kadının yanımda olmasının verdiği derin bir huzur
vardı.
Koordinasyon merkezine girip kapıyı kapattığımda
Eyşan, küçük adımlarla masaya doğru ilerledi. Masanın üzerinde, üzeri peçete
ile örtülmüş bir bardak portakal suyu duruyordu. Bora, bizi gördüğünde okuduğu
dosyayı kapatıp gülümsedi.
"Günaydın Çakır ailesi."
Eyşan, gülümseyerek "Günaydın," dedi ve
sandalyeyi çekip otururken Bora, onun sağında duran bardağı nazikçe önüne
kaydırdı.
"Al bakalım yenge, şifa olsun. Sever misin
bilmiyorum ama biraz limon da sıktırdım."
Göz ucuyla Eyşan'a baktım. Yüzündeki o minnettar
ifadeyi görünce içim rahat etti. Bora'ya dönüp başımı hafifçe sallayarak
teşekkür ettim. Bu küçük detaylar, aramızdaki bağın ne kadar güçlü olduğunu bir
kez daha hatırlatıyordu.
"Düşünmen yeter badi, eksik olma," diye
ekledim, masadaki diğer dosyalara göz atarak. "Aybüke'den haber var
mı?"
Bora, kaşlarını kaldırarak küçümseyici bir gülümseme
takındı. Tam dudaklarını aralayıp konuşacaktı ki aralanan kapı ile bakışları
kaydı. Bora'nın yüzündeki küçümseyici ifade yerini profesyonel bir nötrlüğe
bıraktı. Gözlerimi ondan çevirip kapıya yönelttiğimde, Aybüke'nin orada
durduğunu gördüm.
Aybüke, kapıyı kapatıp masaya yaklaştığında Eyşan'ın
ayağa kalkmasıyla ayağa kalktım. Eyşan, Aybüke'ye kollarını açarak
yaklaştığında Aybüke'de gülerek Eyşan'a sarıldı.
"Komutanım, sen çok güzel olmuşsun," dediği
sıra, Eyşan, kıkırdadı ve hafifçe geri çekildi.
"Yaptık işte bir şeyler," dedi ve gülmesine
devam ederken kafasını iki yana salladı. "Sende hiç değişmemişsin be
Aybüke. Hâlâ en son gördüğüm gibisin, yıllar sanki hiç sana uğramamış
gibi."
Aybüke, omzunu silkerek Eyşan'dan ayrıldı ve bana
bakıp kafasını eğip kaldırdı.
"Merhaba komutanım," dedi.
Tebessüm ederek kafamı eğip kaldırdım. Aybüke'nin
bakışları Bora'ya kaydığında yüzündeki mimikler bir anda dondu. Gülümsemesi
silinirken gözlerimi hafifçe kısıp Bora'ya baktım. Bora, henüz oturduğu
sandalyeden kalkmamış ve öylece Aybüke'ye bakıyordu. Tanıyormuş gibi, ama bu
tanışıklıktan hiç de memnun olmadığını gösteren bir ifadeydi.
Odanın içi, ikisinin arasında gidip gelen bu ağır,
anlam yüklü sessizlikle doldu. Ben Eyşan'a baktım, o da bana baktı, ikimiz de
bu ani değişimi anlamaya çalışıyorduk. Eyşan, aralarındaki bu keskin bakışı
kırmak adına onlara seslendi.
"Siz, tanışıyor musunuz?" diye sorguladı.
Eyşan'ın sorusu odadaki gergin sessizliği anında
dağıttı. İki ayrı ses, aynı anda ve farklı tonlarla cevap verdi.
"Hayır."
"Evet."
Aybüke'nin 'hayır'ı hızlı, keskin ve neredeyse
savunmacıydı. Bora'nın 'evet'i ise daha yavaş, düşünceli ve buz gibi bir
sakinlik taşıyordu. Bu çelişkili cevaplar üzerine odadaki gerilim iyice arttı.
Aybüke, Bora'ya bakarken gözlerini kıstı. Bora ise sandalyesinde hafifçe geri
yaslandı, yüzünde anlaması güç bir ifadeyle.
"Yani," diye sözlerine devam etti Bora, sesi
alaycı bir yumuşaklıkla, "sizce tanışmıyor muyuz, Aybüke Hanım?
İlginç."
Aybüke'nin yüzü bembeyaz olmuştu. Dudakları hafifçe
titredi, ama toparlanmakta gecikmedi. "Yanlış hatırlıyorsunuz
olmalı," dedi, sesi gergin ama kontrollü.
Bora'nın dudaklarında ince, hiç de samimi olmayan bir
gülümseme belirdi. "Öyle mi? Peki, o halde karıştırmışımdır
herhalde." Ama gözleri hâlâ Aybüke'yi delip geçer gibiydi. Bora, gözlerini
bana çevirip o samimi olmayan gülümsemeyle kaşlarını kaldırdı.
"Söylemeyi unuttum, askeriyeye bir tane kedi
girmiş. Dün yanlışlıkla kuyruğuna bastım," dedi.
Göz ucuyla Aybüke'ye baktığımda yüzünün sinirden
kızardığını gördüm.
"Umarım, pençelerini size geçirmiştir."
Bora, burnundan nefeslenerek alayla güldü ve ona
baktı.
"Dev gibi
biri olduğum için ne yazık ki işlemedi. Pençeleri de kendisi gibi cüceydi."
Aybüke, tamamen ona doğru dönüp ellerini beline
yasladı.
"Sen bana baksana!" dediği an, Bora,
ellerini masaya koyup ayağa kalktı. Gözlerinin kehribar tonu, en koyusuna
evrimleşiyordu. "Baktım, ne oldu?"
Eyşan, Bora'nın tam ayağa kalktığı o kritik anda,
sakin ama son derece otoriter bir sesle araya girdi.
"Yeter."
Sesi odayı kaplayıp her iki tarafı da dondurdu.
"Aranızda her ne yaşandı bilmiyoruz ama burası
bunun yeri değil. Burada hepimiz aynı takım için çalışacağız. Kişisel
meseleleriniz varsa, onları özelde çözün," dediği sıra, Aybüke ona doğru
döndü.
"Ama Eyşan."
Eyşan, elini kaldırıp Aybüke'nin sözünü kesti.
"Aybüke lütfen. Görüyorum ki çoktan tanışmışsınız
ama birbirinizin kim olduğu hakkında bir bilgi sahibi değilsiniz," dedi ve
eliyle Bora'yı gösterdi.
"Bora Yalaz Arınlı, namı değer Mücadele İtibar
Teşkilatı'nın Başkanı. Eski Suikast Birimi Ekibinden Çilingir."
Eyşan'ın sözlerinin ardından odadaki gerilim hafifçe
sönümlendi, ancak Aybüke'nin yüzündeki şaşkınlık ifadesi gitgide derinleşti.
Gözleri Bora'ya kenetlendi, bu kez öfkeden ziyade derin bir hayretle bakıyordu.
Dudakları hafifçe aralandı, sanki söyleyecek bir şeyler arıyordu ama kelimeleri
bulamıyordu.
Bora ise Eyşan'ın bu açıklamasından sonra biraz daha
rahatlamış görünüyordu. Yüzündeki ifade, 'Evet, ben buyum, bir sorun mu var?'
der gibiydi. Eyşan, Aybüke'nin bu tepkisini görünce sözlerine devam etti.
"Evet Aybüke, karşındaki kişi sıradan bir asker
değil. Ve sen," diyerek Bora'ya döndü, "Aybüke Hanım'ın sadece bir
kripto uzmanı olmadığını da bilmelisin. O, bizim en değerli istihbarat
analistlerimizden biri ve bu görev için özellikle seçtim."
Bu karşılıklı açıklamaların ardından odada yeni bir
denge kurulmaya başlandı. Artık birbirlerinin kim olduklarını biliyorlardı ve
bu bilgi onları daha temkinli, ama aynı zamanda daha saygılı bir iletişime
zorluyordu.
Kafamı sallayarak masayı işaret ettim.
"Evet, Eyşan haklı. Lütfen yerlerinize geçin ve
artık konumuza başlayalım," dedim. Aybüke, Bora'nın karşısındaki
sandalyeye geçerken Eyşan'da onun yanına oturdu. Masanın etrafında dolanıp ilk
baştaki koltuğa oturdum ve dirseklerimi masanın üzerine yaslayıp çenemin
altında ellerimi birleştirdim.
Cümleler, bir film gibi akıp giderken bakışlarım bir
Aybüke'de bir de Bora'da gezindi.
Cümleler, bir film gibi akıp giderken bakışlarım bir
Aybüke'de bir de Bora'da gezindi. İkisi de göz temasından özenle kaçınıyor,
sanki birbirlerine bakışları değerse yeniden alevlenecek bir yangın varmış gibi
davranıyorlardı. Aybüke, not defterine odaklanmış gibi yapıyor, Bora ise
sürekli olarak dosyalarla meşgulmüş taklidi yapıyordu.
"Güvercin Timi'nin yedek ekibi için hazırlanan
senaryolar burada," diyerek dosyaları önlerine doğru ittim. "Aybüke
Hanım, sizin 'Nazlı' kimliğinizle ilgili tüm arka plan detayları bu mavi
klasörde. Bora, senin koordinasyon protokolün ise kırmızı olanın içinde."
Aybüke, mavi dosyayı usulca açtı. Yüz ifadesi tamamen
profesyonel bir nötrlüğe bürünmüştü, ama parmaklarının hafif titremesi içindeki
gerginliği ele veriyordu. Bora ise dosyayı sanki bir bomba imha eder gibi, ağır
ve dikkatle inceliyordu.
Eyşan, bu sessiz ve gergin çalışma ortamına sonunda
dayanamadı. "Belki," diye söze girdi, sesi yumuşak ama anlamlı bir
vurgu taşıyordu, "ilk olarak basit bir güven egzersiziyle başlasanız iyi
olur. Mesela, birbirinize 'merhaba' demek gibi."
Odanın havası tekrar gerildi. Aybüke ve Bora'nın aynı
anda yutkunduğunu görebiliyordum. İkisinden de hiçbir cümle çıkmazken Eyşan,
derin bir nefes alarak konuşmasına devam etti.
Bir saate yakın yapılan toplantının ardından Eyşan,
önündeki evrakları toparlayıp Aybüke'ye baktı.
"O hâlde hayırlı olsun Aybüke. Umarım, kazasız
belasız bu görevi sağ salim bitiririz."
Aybüke, buruk bir tebessüm ile karşılık verip ayağa
kalktı. Eyşan, ayağa kalkıp elini Aybüke'ye uzattı. Aybüke, Eyşan'ın uzattığı
eli sıkıp dosyayı aldı. Eyşan, kendine ait notlarını alıp kaşlarını kaldırdı.
"Gel sana askeriyeyi gezdireyim," dedi ve
Aybüke'nin koluna girerek onunla koordinasyon merkezinin kapısına doğru
ilerledi. Merkezden ayrıldıklarında ellerimi masanın üzerine koyup dosyaya
bakan Bora'ya baktım.
"Dev demek?"
Bora, dosyadan başını kaldırmadı, sayfaları çevirmeye
devam etti. Ama omuzları gerginleşti.
"Öylesine takıldı işte," diye mırıldandı,
sesi bastırılmış bir öfkeyle. "Dün koridorda çarpıştık. Bana 'dev' dedi,
ben de ona 'cüce' dedim. Bu kadar basit."
Sandalyeme oturup geriye yaslandım, onu izliyordum.
"Bu kadar basit olsaydı, Eyşan araya girmek zorunda kalmazdı. Ve
sen," diye vurguladım, "şu an bana bakmıyorsun bile. Doğru söyle,
aşık mı oldun lan?"
Sonunda başını kaldırdı. Gözlerindeki kehribar rengi,
içeride bir fırtına olduğunu açıkça gösteriyordu. Bora'nın yüzündeki ifade
öfkeden şaşkınlığa, oradan da inanmaz bir gülmeye dönüştü.
"Ne?!" diye boğuk bir sesle çıkıştı,
neredeyse sandalyesinden fırlayacak gibiydi. "Aşk mı? Sen kafayı mı yedin,
Mete?"
Gözlerini devirdi, bu sefer dosyaya değil, bana
bakıyordu. "O kadın... o... bir böcek gibi. Sinir bozucu, küstah,
ve..." Kelimeleri tükenmiş gibiydi. Elini masaya vurdu. "Aşk falan
değil bu. Tam tersi, içimde uyandırdığı his... daha çok... onu bir yastığa
boğma isteği gibi bir şey."
Bora'nın o gergin halini görünce dayanamadım. Yüzümde
kocaman bir sırıtışla sandalyeyi yanına yaklaştırdım ve masaya hafifçe
yaslandım.
"İyi ya badi," dedim, göz kırparak.
"Demek kavga ederek flörtleşiyorsunuz. Klasik! İlk aşklar hep kavgayla
başlar derler."
Bora bana öyle bir baktı ki, neredeyse bakışlarıyla
beni delip geçecekti.
"Ne aşkı lan!"
"Evet, evet," diye alaycı bir tonla cevap
verdim. "Bak, şimdi bile yüzün kıpkırmızı oldu. Aşk işte, ne
yapalım!"
Bora ayağa fırladı, sandalyesi geriye doğru
gıcırdayarak kaydı. "Kıpkırmızı falan değilim! Öfkeden kızardım ben,
öfkeden!" diye bağırdı, parmağıyla kapıyı işaret ederek. "O kadın
daha iki dakika içinde tansiyonumu fırlattı!"
Ama tam o sırada kapı açıldı ve Caner içeri girdi.
Bora'nın bu halini görünce durdu, kaşlarını kaldırdı. "Ne oldu? Sesiniz
koridordan duyuluyor."
Bora anında toparlandı, yerine oturdu ve dosyayı
karıştırmaya başladı. "Hiç," diye mırıldandı. "Mete saçmalıyor
yine."
Caner, ne olduğunu çözmeye çalışır gibi bana döndü.
"Hayırdır?"
"Ne yapayım," dedim, omuz silkip.
"Derdimiz bitmiyor. Baksana, badimizin yüreğine ateş düşmüş."
Bora'dan derin bir inilti yükseldi. "Hasbinallah
ve nimel vekil!" dedi ve bir anda bana doğru döndü. "Sikerim oğlum
seni."
Caner'in gözleri fal taşı gibi açıldı, ağzı
kulaklarına varmıştı. "Vay be, demek öyle bir şeyler dönüyor," yanıma
oturup, "Kimmiş kız?" dedi.
Bora, bu sefer ikimize de öyle bir baktı ki, odanın
sıcaklığı bir anda düşmüş gibi oldu. "Caner, sen de mi?" diye
homurdandı, sesi tehlikeli bir alçaklıkta. "O kadınla aramda hiçbir şey
yok. Anladınız mı? Hiç. Bir. Şey. Yok."
Ayağa kalktı, dosyayı kapattı ve kolunun altına
sıkıştırdı. "Ve eğer işinize yarayacaksa," diye ekledi, kapıya doğru
yürürken, "o 'hiçbir şey'i görev bitene kadar buzdolabında tutmayı
planlıyorum. Şimdi, eğer müsaadeniz varsa, gerçek işimi yapmaya
gidiyorum."
Gülerek Bora'ya seslendim. Bora, yeniden sabır
çektiğinde kahkaha atarak ayağa kalktım.
"Aşkın insanı aptallaştırdığını biliyordum ama bu
kadar çabuk sende etki edeceğini düşünmemiştim," dedim, güçlükle.
"Salak! Senin yerin burası, nereye gidiyorsun?"
Bora, kapıda dondu. Yavaşça döndü, yüzünde öfke ve
sabır karışımı bir ifadeyle. "Mete," dedi, sesi buz kesmiş gibi.
"Üç saniye içinde çeneni kapatmazsan, doğacak çocukların çenesiz bir
babayla büyümek zorunda kalacak."
Ben ise gülmemi tutamadım, bu sefer daha da katılarak.
"Tamam, tamam," diye zorlukla konuşabildim, gözlerim dolmuştu.
"Pes ediyorum."
Bora'nın dudaklarında, zafer kazanmışçasına küçük,
sivri bir gülümseme belirdi. "Akıllıca bir karar," dedi, sesi hâlâ
soğuk ama tatmin olmuş bir tonda. Sonra kapıyı açtı ve bu sefer gerçekten çıkıp
gitti.
Kapanan kapıya gülümseyerek baktım. İçimden, "İyi
yaptın, kaçabildiğin kadar kaç," diye geçirdim. Ama biliyordum ki o
kapıdan çıkmak, içinde kopan fırtınadan kaçmak değildi. Bora, o inatçı, dimdik
duruşuyla her şeyin üstesinden gelebileceğini sanırdı. Ama bazı savaşlar vardı,
en sert kabuğu bile çatlatırdı.
Aybüke'nin varlığı, Bora'nın o mükemmel kontrol
duvarında bir çatlak oluşturmuştu bile. Ve ben, o çatlağın büyüyüp onu nasıl
değiştireceğini merakla bekliyordum. Belki de sonunda, unuttuğu kalbinin içinde
bir insan olduğunu hatırlayacaktı.
30 Kasım 2022 / Şırnak
Asena Eyşan Çakır, Ağzından
Oy Asiye, Anadolu Rock
"Abicim beni bir salın!"
Barış'ın bağırışı evin salonunu kaplamıştı. Gülerek
yanımda duran Alev'e baktığımda, daha çok gülmekten ziyade yüzünü kaplayan
heyecanlı mimikleriyle kapının arkasında beklettiğimiz Barış'ı görmeye
çalışıyordu. Alev'in parmakları heyecandan benim kolumu sıkıca tutmuştu.
"Aç artık," diye fısıldadı, sesi titreyerek.
"Dayanamayacağım."
"Dur, biraz daha eziyet çeksin," dedim ama
içimdeki heyecan onunkinden farksızdı. Bugün Alev ile Barış'ın yüzüklerini
takacaktık. Elimi açtığım kapı aralığından nazikçe uzatıp parmaklarımı büküp
açtım.
"Daha fazlasını istiyorum, yeşil Money."
Kapının arkasından yükselen bir oflama sesiyle
Caner'in sesini duydum.
"Yemin ediyorum çocuklarının beşik parasını şu an
itibariyle çıkartmış bulunuyor. Tamı tamına 1000 Dolar verdik."
Gülerek parmaklarımı hızlandırdım. Avcuma konan
paralarla geri çekildim ve kapıyı açtım. Barış, üzerine giydiği takım
elbisesini düzeltip Alev'e baktı ve gülümsedi. Arkasında duran Caner, onu
içeriye ittirdiğinde kendine gelip eve girdi. Elinde tuttuğu büyük gül buketini
Alev'e verdi. Alev, kaşlarının altından ona bakarken gözlerimi devirip
gülümsedim.
"Hadi, hadi geçin içeriye."
Hümeyra annenin sesiyle salona doluştuğumuz sıra,
Yonca ile kendimizi güçlükle koltuğa bıraktık. İyice belirginleşmiş karnım,
Yonca'nın karnından daha büyüktü. Doğuma sayılı günlerimiz kalmıştı ve biz
evet, nişan için bugünü tercih etmiştik. Alev ile Barış, onlar için
ayarladığımız sandalyelere çökerken Mete, başımda dikildi.
"Ağrın, sancın, krampın var mı güzelim? Ne
bileyim böyle işeyecek gibi oluyor musun?"
Gözlerimi devirip elimi sertçe Mete'nin omzuna vurdum.
Mete, yüzünü buruşturarak omzunu ovalarken kaşlarımı çattım.
"Beni strese sokuyorsun, yapma," diye
homurdandım. "İyiyim ben, bir şey hissettiğimde söyleyeceğim dedim ya
Mete."
Mete, derin bir nefes alarak doğruldu ve annesine
baktı. Hümeyra anne, sıkıldığımı anlayacak olmuştu ki Mete'yi yanımdan alarak
uzaklaştırdı. Alev'e dönüp derin bir iç çektim. Gözlerimi yeniden üzerinde
gezdirirken dudaklarımda buruk bir tebessüm oluştu.
"Fazla
resmisin güzelim."
Zihnimde dolanan cümlesiyle tebessümüm büyüyerek geniş
bir gülümsemeye dönüştü. Alev'in üzerindeki, saçlarına tezat ama bir o kadar da
yakışan krem rengi bir elbise, sanki onun için tasarlanmış bir ikinci bedendi.
İçimde, kan bağının yalnızca bir simge olduğunu bilerek kardeşim saydığım
kadının, artık evlenip kendi yuvasını kuracak bir kadın olduğunu görmenin
karmaşık duyguları dalga dalga yayılıyordu.
Çok şey yaşamıştık ve her biri, bizi birbirimize
kenetlemekten alıkoymamıştı.
Her zorluk, aramızdaki bağı daha da güçlendirmiş, bizi
kanın ötesinde bir 'aile' yapmıştı.
"Hepimiz hayırlı bir birleşme için burada
toplandık," diye cümleye başladı, Alparslan baba. Herkes bir anda sus pus
olurken Alev'in bakışları Alparslan babanın yüzünde takılı kaldı. Alev'de benim
gibi aynı kaderi yaşıyordu. En mutlu anımızda yanımızda olmayan ama varlığını
hissettiren o duyguyu biliyordum.
Anne ve babası yoktu, Alev'in.
Ama bizler vardık.
Alparslan babanın sesi, salonun dingin havasında
yankılanırken, Alev'in yüzündeki o küçük, hüzünlü tebessümü gördüm. Bu, onun en
büyük gününde, gökyüzüne bakıp kimseyi görememenin sessiz acısıydı. Ama sonra,
gözleri salonda dolaştı. Hümeyra annenin ona uzattığı sevgi dolu bakışlarda,
Caner'in gururlu duruşunda, benim ona doğru eğilmiş bedenimde ve hatta
Yonca'nın elini tutuşumda... Evet, bizler vardık.
Biz, onun seçtiği ailesiydik.
Kan bağı değil, hayat bağıyla kenetlenmişti
kalplerimiz. Alparslan baba konuşmasını sürdürürken, usulca yerimden kalktım.
Alev'in yanına gidip elimi onun omzuna koydum. O an, sadece bir kardeş değil,
ona söz verdiğim gibi, bir destek, bir sığınaktım. Hafifçe bana yaslandı, başı
omzuma değdi. İhtiyacı olan tek şey buydu; yalnız olmadığını hissetmek.
Alparslan baba, cümlelerini bitirip yüzükleri Caner'e
verdiğinde Caner, burun kıvırarak yüzükleri bana uzattı.
"Bu hikâyenin başlangıcını sen oluşturdun Eyşan,
yüzüklerini takmakta sana düşer," dedi ve avcuma, yüzüklerin bulunduğu
kutuyu bırakıp yanıma kaydı. Avucumda hissettiğim o küçük kutunun ağırlığı, tüm
dünyayı omuzlarımda taşımak gibiydi. Gözlerim bir anlığına buğulandı. Caner'in
bu beklenmedik jesti, sadece bir görev devretmek değil, ailenin tam bir güven
ve onay beyanıydı. Ben, bu yüzüklerle resmen bağlanacak düğümün son ilmeğini
atmak üzereydim.
Kutuyu açıp birbirine kırmızı kurdele ile bağlanmış
iki yüzüğü çıkarttım. Önce Alev'e döndüm. Alev, sağ elini havaya kaldırdığında
heyecandan titrediğine emin olduğum elini nazikçe kavrayıp yüzüğü, yüzük
parmağına ağırca taktım.
Bir an için gözüm, Alev'in gülüşünde takılı kaldı.
Yıllardır savaşın, kayıpların ve yorgunluğun arasında bir yerlerde unuttuğumuz
"mutluluk" denen şey, tam da oradaydı; Alev'in parlayan gözlerinde,
Barış'ın ellerindeki titremede, herkesin nefesindeki sevinçte.
Kalbim doldu, taşacak kadar hem de.
"Hatırlıyor musun, bir gün 'biz de mutlu olabilir
miyiz?' demiştin. İşte cevabı burada, Alev. Bu yüzük sadece bir cevap değil;
senin hak ettiğin huzurun ta kendisi. Ve ben, senin o huzuru bulduğuna tanık
oluyorum," Alev'in gözleri dolduğunda gülümsedim, ama benim de gözlerim
dolmuştu.
"Şimdi sadece seni birine emanet etmiyorum, Alev.
Ben seni bir ömre uğurluyorum. Ama unutma, senin savaşın da sevincin de benimle
bölüşülür."
Alev, tebessüm ederek Barış'a bakarken Barış'a döndüm
ve burnumu kıvırdım.
"Hoş, seni takım elbiseli bir adamın yanında
görmek biraz tuhaf, kabul ediyorum. Barış'ın dikkat etmesi gerekli, sonuçta sen
kolay sahip olunacak bir kadın değilsin."
Salonda yükselen kahkahalarda Caner ile Mete'nin
kahkahasını ayırt edebilmiştim. Barış, kafasını iki yana sallayarak bana baktı
ve yeniden Alev'e bakmaya devam etti. Barış'a ait olan yüzüğü takıp
aralarındaki kurdeleyi sıkıca tuttum ve derin bir nefes ettim.
"Allah tamamına erdirsin," diyerek uzatılan
makasla kurdeleyi kestim. Salonda kopan alkışla Barış, Alev'in yanaklarından
tutarak dudaklarını alnına bastırdı. Gülümsedim ama bir şey, içimde hafifçe
sızladı. Bu evin duvarları, o kadar çok anı tutuyordu ki; her bir kahkahanın,
her bir sessizliğin, her bir kaybın yankısı hâlâ içindeydi. Ve biz, bütün o
geçmişin üstüne inatla bir gelecek inşa etmeye devam ediyorduk.
Alev'in parmağındaki yüzük, yalnızca iki insanı değil,
hepimizi birbirimize biraz daha bağlamıştı.
Yonca ağlamamak için elini ağzına götürmüştü. Caner,
gözlerini kaçırmaya çalışsa da dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
Ardından aklına bir şey gelmişçesine gözlerini büyüterek ellerini birbirine
çarptı.
"Yenge! Makas kesmiyor yapmadın. Çabuk, kurdeleyi
ortasından bağlayıp bir daha kes."
Alev, histerik bir kahkaha atarak Caner'e baktı.
"Kumandan da para almazsınız diye düşünmüştüm ben
şekerim!"
Salonda patlayan kahkaha ile gülmeye başladığımda
zihnimde bir uğultu oldu. İçimde derin ve sıcak bir dalganın yükseldiğini
hissettim. Önce hafif bir sızlama, sonra aniden boşalan bir ıslaklık. Sanki
vücudumun tüm kontrolü, doğanın kadim ve acil ritmine bırakılmıştı. Gülümsemem
dondu, nefesim kesildi.
Ayağımın altındaki halıda koyu, ıslak bir leke
belirdi. Elbisemin açık bıraktığı bacaklarımdan sızan sıvıyı gördüm. İçimdeki o
minik, hareketli varlıklar, artık çıkma vakti geldi diye baskı yaparcasına
aşağıya doğru güçlü, sarsıcı bir baskı hissettirdi. Bu bir kramp değil, bir
kasılma da değildi; daha ziyade okyanusun çekilmeden önceki o derin, güçlü
kabarması gibiydi. Karnım taş gibi sertleşti, bir an için nefes alamadım.
Elim istemsizce karnıma gitti. Parmak uçlarım, o sert,
gergin topu hissedebiliyordu. Yonca'nın yüz ifadesi değişti, kahkahası
boğazında kaldı. "Eyşan abla?" diye fısıldadı, gözleri faltaşı gibi
açılarak.
"Geldi," diyebildim sonunda, sesim tuhaf bir
sakinlikle çıktı. "Suyum geldi."
Odamdaki tüm neşeli gürültü, yerini elektrik dolu bir
sessizliğe bıraktı. Bakışlarım Mete'de takılı kaldı. Donmuş bir şekilde
birbirimize baktım. Bir başka dalga, daha güçlüsü geldi. Sırtıma ve kasıklarıma
vuran bu baskıya kendimi bıraktım. Boğazımı yaran bir çığlıkla ellerimi karnıma
koyduğum an Mete'nin bana atılması bir oldu.
"Eyşan!"
Mete, yere çömelmiş haldeki bedenimi kollarının
arasına aldı. Yüzü bembeyazdı ama sesi kararlıydı. "Ben buradayım, bırakma
kendini. Ben buradayım."
Etrafımız bir anda hareketlendi. Nasıl arabaya
geldiğimi bilmiyordum ama Hümeyra annenin, "Çantası! Arabayı
çalıştırın!" diye bağırdığını hatırlıyordum. Alev, hemen yanıma çömelmiş,
alnıma terini silerken, "Nefes al, güzelim, nefes. Bak, böyle, nefes al,
ver, al ve ver," diye tekrarlıyordu.
Bir başka dalga, daha güçlüsü geldi. Sırtıma ve
kasıklarıma vuran bu baskıya kendimi bıraktım. Bu acı değil, amacı olan muazzam
bir güçtü. İçimde bir yarık açılıyor, bir hayat, kendi yolunu yaparak dışarı
çıkmak istiyordu. Ve ben, o yolun kapısıydım.
Gözlerimi açtığımda bedenimin sarsılarak beyaz
floresanların altında ilerleyişini izledim. Dudaklarımdan kopan her çığlıkla
ellerimi tutan parmaklar biraz daha kenetleniyor ve sesleri daha da karmaşık
bir şekilde bana sunuyordu. Gözlerimi kapatıp açtığımda Mete'yi üzerine
giydirdikleri yeşil önlükle görebilmiştim.
"Hadi yavrum ıkın!"
Ses, beynimin içinde yankılanıyordu. Floresan
ışıkların acımasız aydınlığında her şey bir girdap gibi dönüyordu. Ama o ses,
bir çapa gibiydi. Tüm benliğimle ona tutundum. Mete'nin ellerini sımsıkı
kavradım, tırnaklarımı batırarak. Bir sonraki dalganın enerjisini hissediyor,
için için büyümesini bekliyordum. Ciğerlerimdeki tüm havayı topladım, çenemi
göğsüme dayadım ve tüm gücümle, hayatımın en büyük mücadelesini vermek için
ıkındım.
"Dur, nefes al!"
Alabiliyor musun,
Eyşan?
Ses, ince, yankılı ve metalik bir uğultunun arasından
sızarak ulaştı bana. Doktorun uzaklardan gelen çağrısı değil de zihnimin
paramparça olmuş labirentlerinden fırlayıp gelen bir haykırıştı. O an,
bedenimle aramdaki bağın inceldiğini, neredeyse koptuğunu hissettim. Tenim,
ruhuma ağır gelmeye başlamıştı.
Nefes alabiliyor
musun, Eyşan!
Bu bir emir değil, kadim ve unutulmuş bir içgüdünün
hatırlatılışıydı. Çok eskiden, hayatın ta kendisinden öğrendiğim bir dersi
yeniden keşfediyordum. Gözlerimi, dünyaya yeniden gelircesine, ağır ağır
araladım. Yüzümde, terle karışmış saçlarımın soğuk dokusunu hissettim.
Ciğerlerim, aç bir canavar gibi havayı yutuyor; her nefes, ciğerlerimde çöl
sıcağı gibi yanıyor, ama bir türlü doymuyordu.
Etrafımda hüküm süren karanlık, boş değildi. İçinde
mavi, gümüş ve kan kırmızısı ışık parçacıkları kıvranıyor, göz kapaklarımın
ardında evrenin nabzı atıyordu. Ve ben artık sadece bir beden değildim. Sadece
düşünceydim, sadece sancıydım.
Kafamın arkasından bir elin bastırdığını hissettiğim
an, soluğum yeniden kesildi. Boğazımdan ciğerlerime uzanan bir alev yürüyordu.
Arkamda bağlanmış ellerimi fark ettiğim an, bir can çekişme dansına başladı
bedenim. Hayatın sudan doğup suda son bulduğu o kadim döngüyü hatırladım. Yoksa
ben de aynı döngünün son halkasında mı debeleniyordum?
Ruh, insanın
dipsiz bir kuyusudur. Sen ruhunda dolaştığını sanırsın ama onun ne kadar derin
olduğunun hiçbir zaman farkına varamazsın. Ta ki biri çıkıp orayı talan edene
kadar.
"Eyşan!"
Mete'nin sesini duyduğum an, başım o sudan yeniden
çıkartılıyordu. Bedenim yanıyor, kaslarım yırtılıyor, ruhum kaburgalarımın
arasından dışarı taşmak istiyordu. Bir çığlığın nefes çeken aralı dudaklarımın
arasından koptuğunu, kulaklarıma ulaşan yankısından anlıyordum. Acıdan değil,
doğumun ilahi ağırlığından olduğunu görüyordum.
"Yanacaksınız,
yakacaklar. Canınızın yanmasını önemsemeyecekler," diyen komutanın o soğuk ve yabancı sesi zihnimi
kemirirken, boynumu saran urganın sert dokusunu hissettim. Nefesim tıkanırken,
çaresiz ve bağlı ellerimle karşı koyamamanın ezikliğini yaşıyordum.
Kulaklarımda bir uğultu yükseldi. Kalp atışlarım
mıydı, yoksa makinelerin mekanik ritmi mi? Artık ayırt edemiyordum. Her şey
aynı titreşimde çarpıyor, içimdeki fırtına ile dışımdaki kaos bir olup beni
yutuyordu. Yeniden suya gömüldüğüm an, dünya bana çelikten bir disiplinlikle
karşılık verdi.
Ruhumun talan edilmiş kuyusundan; saf tutmuş yüzlerce
askerin önünde, titreyen bacaklarımla, bir sıranın en önüne fırlatılmıştım. Göz
ucuyla tribünlere baktığımda bana bakan anne ve babamı gördüm. Yüzleri uzak
mesafeden bile sert görünüyordu ama biliyordum ki içlerinde gizli bir gurur
vardı.
Yüzüme düşen bir damla ile nefesim yeniden kesildi.
Talan edilmiş kuyuma geri döndüğümde bunun fazla sürmeyeceğini anladım. Çünkü
yeniden nefes almaya başladığımda karanlık, etrafımı saran bir çerçeveye
dönüşmüştü. Yanıp sönen ritmik mavi ve kırmızı ışıklar yüzüme vuruyor ama yerde
sürünen bedenin varlığını gizleyemiyordu.
Bu, Tanrı'nın kusursuzca işlediği bir cinayetin
tuvaldeki ilk boya darbesiydi.
"Mete!"
Caner'in geceyi yırtan çığlığı, bedenimde bir
zelzeleye sebebiyet verirken makineden yükselen tiz bir sese karıştı.
"O benim ikizim, bırakın onu!"
Dudaklarından dökülen her feryat, Mete'nin üzerine
sessizce çekilen bir örtü gibiydi. Ellerimi yüzüme yapıştırıp çığlık attığımda,
Caner çoktan ekipler tarafından güçlükle uzaklaştırılmıştı. İçimi dağlayan,
kemiklerimi un ufak eden bir acıyla, bu sefer soruyu boşluğa haykırdım.
"Bunu neden görüyorum!"
Artık, dizlerimin üzerine çökmüş ve sadece ağlıyordum.
Zaman çözülürken gerçeklik, bir sıvı gibi akmaya devam ediyordu. Sancılar
içimde dağlara dönüşüyor, her biri bir zirve, her biri bir ölüm gibi karşıma
çıkıyordu.
"Hiçbir doğum ölüm değildir."
Ellerimin yüzümden sıyrılmasına yardımcı olan bir ses
duymuştum. Parmaklarımın arasından benimle konuşan anneme baktım. Dudaklarında
işlenmiş en güzel tebessümüyle beni izlerken dizlerini kırarak önüme çöktü. Ona
baktıkça her sancı yeniden ruhumun en derinine saplanıyordu. Göğsümün içi
daralıyor, kalbim koca bir taş gibi orada kıpırdamadan duruyordu.
Zaman, doğumun kan kokan sessizliğinde esniyordu.
Annemin yüzüne sabitlenmiş gözlerimi her kırptığımda
tavanın beyazı, kar yağıyormuş gibi iniyordu.
"Anne," diyorum, "keşke şimdi burada
olsaydın."
Sancının içinden geçerken annemin omzumdaki elini
izliyordum. Gerçek miydi bilmiyorum ama hissedebiliyordum.
"Yalnız değilsin kızım," diyordu, "Hiç
olmadın."
Boğazımı bir urgan gibi bağlayan çığlığı söküp atarken
kafamı iki yana sallayıp yaşamın ellerine yapışıyorum. Mete'nin dolu gözlerine
yansıyan aynada kendimi görüyorum.
"Dayan Eyşan, sana yalvarıyorum dayan! İki
gözümün çiçeği, toprağım... ne olur bizim için dayan."
Sol gözümden akan yaşı hissettiğim an, derin bir nefes
çekip dişlerimi kırarcasına birbirine bastırdım. Ellerimin arasında sıkı sıkıya
tuttuğum çarşaf, yırtılmış bir duanın kenarını andırıyordu. Gözlerimi, Mete'nin
gözlerinden ayırdığımda olasılıkların parlayan uçumlarımda buldum kendimi.
Eğer bir adım daha geç atmış olsaydım ölecektim.
Eğer o emri vermemiş, o kurşunu susturmuş olsaydım,
ölecektim.
Eğer kalbimi değil, aklımı dinleseydim, kaybedecektim.
Her eğer zihnimde yankılanan bir çan gibi çaldı.
Karanlık bir suyun içinde yüzüyormuş gibi nefes aldım. Her kabarcıkta verdiğim
kararları, pişmanlıkları ve kurtuluşumu izledim.
İnsanın kalbi,
Tanrı'nın sessizliğidir. Sen, her verdiğin kararda bir iz bıraktın. Bu izleri
bırakmasaydın nelerin olabileceğini ve nelere sebebiyet vereceğini gördün.
Öldün, şimdi yeniden doğmak için buradasın.
Ruhumun kuyusuna yansıyan o renkleri görmeye başladım.
Kahverengi ve mavi boyalar, kuyunun derinliklerine doğru süzülürken gözlerimi
açtım. Dudaklarımdan dökülen keskin bir çığlıkla derin bir sessizliğin
başlangıcını yazdım.
"Hadi, son kez daha ıkın Eyşan. Bunu
yapabilirsin!" diyen doktor ile dediğini yaptım. Sağ gözümden akan yaşla
iki farklı ağlama sesi duydum. Ruhumun gözyaşları yanaklarıma dökülürken
bakışlarım Mete'ye çevrilmişti. Islanmış yanaklarıyla bir bana bir de ağlayan
ikizlerimize baktı.
Gözyaşları yanaklarımdan süzülürken, başım yastığa
düştü. Nefes nefese, tükenmiş bir halde, ama her şeyi unutturan bir
hafiflikle...
İki küçük, ağlayan evlatlarımızı, kan ve yağlara
bulaşmış halde, göğsümün üstüne koydular. O an, zaman durdu. Onun sıcaklığını,
çıkan o minicik ellerin titreyişini, hayatımın en büyük mucizesini hissettim.
Parmaklarımdan biri, o minicik avuca değdi ve avuç içi, içgüdüsel olarak
parmağıma yapıştı.
Mete, ağlayarak alnımdan öptü. "Eyşan,"
diyebildi sadece, sesi tamamen kısılmış halde. Sol göğsümde yatan, Mete'nin
tıpatıp küçüklüğünün kopyası olan oğlumuza bakıp Mete'ye baktım.
"Mete, bu sana çok benziyor."
Mete, titreyen alt dudağını dişlerinin arasına
sıkıştırıp sağ göğsümde yatan kızımıza baktı.
"Kızımız da aynı annesi gibi, pek güzel
maşallah."
Gözlerimiz birbirine kenetlendiğinde Mete, gözünden
akan yaşlarla kafasını belli belirsiz salladı.
"Caner haklıydı. Bu hikâyenin başlangıcı hep
sendin. Ama şu an anlıyorum ki sen sadece bir başlangıç değil, her şeyin ta
kendisiymişsin. Bizim evimiz, aşkımız, şimdi de bu iki minik kalp... Hepsi
senin okyanusundan doğan ırmaklar,"
dedi ve alnını alnıma yasladı, "Ve ben, bu sonsuzluğa tutulmuş en şanslı çöl gezginiyim."
Benim canım yandı.
Senin çok yandı mı?
Anne.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!