Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm
Şarkıları;
Taş
Duvarlar, Kıraç
Nasır,
Melike Şahin
Sevduğum,
Marsis
Her Aşk
Ölümü Tadacak, Manga
Bana
Neler Vadettin, Bergen
Od,
Şebnem Ferah
Hasret,
Sema
Neden,
Gece Yolcuları
🕊️
LIV
İlk
adım, yağmurla ıslanmış bir asfalttı. Gökyüzü kapalıydı, toprağın kokusu ağırdı
ve geride kalan her şey suskundu. Yağmur damlaları gibi adımlar düştü yola; tim
ilerlerken kimse geriye bakmadı. Her bir asker, vatan için attığı adımı
sessizce ruhuna mühürledi. Gökyüzünde süzülen bir güvercin vardı.
Fakat
bu yol, sadece gidişleri tanıyordu.
Sırılsıklam
yeminlerle, dostlukla, kayıplarla ve beklenmeyen ihanetlerle örülmüş bir
başlangıçtı. Gölgelerin içinden yürüyen bir timin, karanlığı yarıp geçmeye
çalıştığı bir hikâyeydi bu. Yağmurun içindeki asker siluetleri, sadece düşmanla
değil, kendi iç savaşlarıyla da mücadele ediyordu.
Zaman
geçtikçe yağmur kesildi. Yollar kurudu, sesler boğuklaştı. O sessizliğin tam
ortasında, çölün kıyısı belirdi. Artık ne gökyüzü ne de yürüyen ayaklar
aynıydı. Her
biri bir şey bırakmıştı ardında. Bir şehir, bir kardeşlik, bir aşk ama en çok
da kendi benliklerinden bir parçaydı. Kum fırtınaları hem dışarıdaki düşmanı
hem içerideki suskunluğu savuruyordu. Gökyüzündeki güvercin hâlâ oradaydı ama
bu kez kanatlarında umut kadar vedanın da ağırlığı vardı.
Bu bir
yol hikâyesi değil sadece. Bu, içinden vatan geçenlerin susarak yazdığı
destandı. İlk yağmur damlasıyla başlayan ve son kum tanesinde tamamlanacak bir
yürüyüşün hikâyesi.
O
yürüyüş sürerken Güvercin hâlâ gökyüzündeydi.
🕊️
4
Temmuz 2022 / Şırnak
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Taş Duvarlar, Kıraç
Ben bir
cephaneydim.
Ölümle
el sıkışmış, mezar taşını kendi elleriyle yontmuş bir adamdım. Susturulmuş
öfkelerle doldurulmuş, emirle hareket eden, her an patlamaya hazır bir
yalnızlıktım. Herkes ateş ederken ben, suskunluğumu namlumun ucunda sakladım.
Sözlerim barut gibi yanardı; hissetmek, savaş meydanında unuttuğum bir lükstü.
Aklımı kaybettirecek düşüncelerim, bulmak istediğim kadının yankılarıyla
bürünürdü.
O
yüzden bu hayatta ben yalnızca bir şey istedim.
Nefes
aldığım süreç boyunca o olsun istedim. Sadece o olsun. Ruhumu ruhuna saklayıp,
beni benliğimden alsın istedim. Onunla sessiz bir evde, sadece bizim olan bir
yerde yaşamak istedim. Geceleri yıldızlara bakarken elini tutup, dünyadaki tüm
savaşların, acıların çok uzaklarda kalmasını istedim. Yanında huzur içinde
uyuyabilmek, sabah güneşiyle birlikte uyanıp, ilk sözümü onun adıyla söylemek
istedim.
Gözlerindeki
o derin bakışta kendimi bulmak, en kötü anlarımda onu düşünerek güç bulmak;
sarıldığında zamanın durmasını, o anın sonsuza dek sürmesini istedim. Kalbimin
her atışıyla onu sevmek, onun kalp atışlarını kendi ritmim yapmak istedim.
Onun
hayallerini dinlemek, yanında geleceğe dair planlar yapmak; hayatın
zorluklarına birlikte göğüs germek, yorgun düştüğümde omzuna yaslanmak istedim.
Son nefesimi verirken bile, yanımda olmasını, ellerimi tutmasını, gözlerime son
kez bakmasını istedim. Gözlerindeki topraklara gömülmek istedim.
Öyle
bir aşk istedim ki, o olmadan hayatın tadı çıkmasın, dünyanın bütün renkleri
solgun ve anlamsız kalsın istedim. Düşmana bile titremeyecek elimi, onun
varlığı titretsin istedim. Varsın ölüm gelsin ama bir tek o olsun istedim.
Ben bu
hayatta, en çok onu istedim.
Asena
Eyşan Çakır, gökyüzüne tutunmuş bir güvercindi. Oysa ben; kanatları hiç
olmamış, uçmayı bilmeyen bir askerdim. Şimdi hayat, bunu bilerek büyük bir
tehlikeyle beni imtihan ediyordu. Sanki ölüm, onun tenine yapışmış, saçlarının
arasından sinsice fısıldıyordu. Kalbim, bu korkunun yüküyle atıyor, ona bir şey
olacak korkusuyla ateşler içinde kavruluyordum.
İstemiyorum.
Ölmesini istemiyorum. Ölümden daha kötülerini yaşadık ama yine de ölmesini
istemiyorum. Bir gün bitecekse bile bu hikâye, onun yokluğuyla bitmesin. Onun
yüzüne bakan gözlerim son kez kapanabilir ama o, yaşamaya devam etsin. Onu
kaybetmek istemiyorum.
Çünkü
onu kaybetmek, her savaştan daha ağır bir yenilgi olurdu.
Zihnimin
içi olabildiğince sakindi. Bozkurt'un homurtularını işitsem de bakışlarım,
Eyşan'ın karşısında duran Caner ile Bora'nın elindeki cihazda takılı kalmıştı.
Eyşan'ın yüzüne baktığımda, onun da bakışları cihazda dolanıyordu. Baktığımı
hissetmiş olacaktı ki ateşle bürünmüş topraklarını gözlerime çevirdi. Zihnimin
içindeki Bozkurt'un sesini kesti.
Sanki
bakışlarını bana yönelttiğinde, içimdeki tüm savaşlar emir almış gibi sus pus
olmuştu. Yalnızca Eyşan'ın gözleri vardı önümde. Cebimdeki ellerimi yumruk
yaptığımda sakince yutkundum ve bakışlarımı kaçırdım. Masada oturan babamın
çatık kaşları ile karşılaştım. Ellerini çenesinin altında birleştirmiş ve o da
ne yapacağını bilemez bir hâlde cihazın vereceği reaksiyonu bekliyordu.
Dinleme
cihazı, diğer cihazlardan çok daha farklıydı. Askeriyeye giriş ve çıkışlardaki
cihazlarda ötmemesinin nedeni, mikroskobik bir boyutta olduğu içinmiş. Bunu,
Caner'in anlatmasıyla anlamıştık. Dediğine göre onun bedenine bu cihaz
kaçırıldığında takılmıştı.
Dinlediğimiz
ses kayıtlarında Elias Farouq iti, son operasyondan sonra dinlemeyi bırakmıştı.
Cihaz ile bağlantı kesilmişti fakat o zımbırtı onun içinde kalmıştı. Sıkıntılı
bir nefes bırakıp Bora'ya baktığımda elindeki cihazı Eyşan'ın odadayken
kaşıdığı bacağında gezdirdi. Cihaz cızırtı verdiğinde Eyşan'ın omzu seğirdi.
Caner başını kaldırdı.
"Burada,"
dedi.
Bozkurt,
bir anda yeniden canlandı zihnimde.
Ölüm
yaklaştı.
Zihnimdeki
sesle sertçe yutkundum.
Hangi
bedende olursa olsun, taşıdığı şey kurban ister.
Boğazım
düğümlendi. İçimde tanımlayamadığım bir öfke ile kabaran bir korku birbirine
çarpıyordu. Bozkurt, sanki 'Onu korumazsan, senin ölümün de onunkiyle
mühürlenecek," diyordu. Başım döndü bir an. Dünyanın tüm ağırlığı Eyşan'ın
üstünde toplanmıştı da ben, onun omzunu tutmakta geç kalmış gibiydim.
Bora
doğrulup bana, ardından da babama baktıklarında elindeki cihazı kapattı.
Masanın üzerine bıraktığında Eyşan, altındaki eşofmanın ceplerine ellerini
sokup bana doğru yaklaştı.
"Daha
önce böyle bir şey görmüştüm," dedi Bora. Sesi yorgundu ama bir o kadar
netti. Kollarını göğsünde kavuşturdu; sanki vurulduğu yerin yarasını
saklıyordu. "Küçük bir operasyonla tenin hemen altındaki cihazı
aldırabiliriz."
Babam,
kafasını sallayıp Bora'ya ve Caner'e baktı.
"O
hâlde hazırlıkları yaptırın. Bir an önce cihazdan kurtulun," dedi ve
bakışlarını bana ve Eyşan'a çevirdi.
"İşlem
sonrası Güvercin Timini koordinasyon merkezine toplayın. Bu konu artık can
sıkmaya başladı. Bir an önce neler yapacağımızı konuşmaya başlayalım."
Sol
ayağımı sağ ayağımın yanına sertçe vurduğum sıra, odadaki dört kişi esas
duruşla karşılık verdi. Caner ve Bora, odanın kapısına ilerlerken Eyşan,
ellerini ceplerinden çıkarttı ve yürümeye başladı. Peşini takip edip odadan
çıktığımızda Caner, bize döndü.
"Mete,
Eyşan ile revire gidin. Bizde Bora ile birazdan geliyoruz."
Eyşan'ın
elinden tuttuğumda, Eyşan, avcumu sıkıca kavradı. Revire doğru yürürken,
gözlerimi ondan alamıyordum. Eyşan, dalgınca baktığı önünden bakışlarını
çekmeden dudaklarını araladı.
"İlk
defa kendimden iğrendim."
Nefesimi
tuttum. Ne söyleyeceğimi, nasıl sarılacağımı bilemedim. Çünkü onun içinde
büyüyen o karanlık, benim kelimelerimden çok daha derindi. Köşeyi döndüğümüzde
elini hafifçe sıktım ve adımlarımı durdurup gözlerinin en içine baktım.
"Bu
senin engelleyebileceğin bir şey değildi," diye mırıldandığımda zihnimdeki
çığlıkları tüm cümleleri esir aldı. Onun o savunmasız hali gözlerimin önüne
geldiğinde dişlerimi sıkıp gevşettim. "Savunmasızdın sen Eyşan. O
şerefsizin böyle bir pislik yapabileceğini bilemezdik."
Eyşan'ın
gözleri, balçıklaşmaya başlayan bir toprağa dönüştüğünde kaşlarımı çatıp yüzüne
doğru eğildim. Alnımı alnına bastırıp dişlerimi sıktım.
"Sakın,"
dedim dişlerimin arasından. "Sakın bir damla gözyaşı bile dökme. Akacak
tek bir yaşına yakar geçerim tüm sınırları. Karşımda sen bile duramazsın."
Eyşan,
burnunu çektiğinde gözlerimi kapatıp sıktığım dişlerimi kırmak istercesine
sürttüm. Burun deliklerimin genişleyerek açıldığını fark ettiğim sıra sert bir
nefes aldım ve gözlerimi açıp yürümeye devam ettim. Eyşan'ın içli nefeslerini
duydukça öfkem, bir yanardağ gibi patlamaya hazırlanıyordu.
Revirin
önüne geldiğimizde Ümit, önce bana ardından Eyşan'a bakıp içeriyi gösterdi.
Eyşan'ın elini bıraktım ve yalnızca Ümit'e bakmayı sürdürdüm.
"Caner
ve Bora birazdan gelecekler. Benim küçük bir işim var. Eyşan, size
emanet," diye sıraladım ve Eyşan'a bile bakmadan sırtımı dönüp yürümeye
başladım. Ayağımdaki postallar, sanki yeri delmek istermişçesine tok bir tını
bırakırken o şerefsizin yaptığı pisliğin ağırlığı omuzlarımı eziyor, aklımı
karıştırıyordu.
Krem
rengindeki kapının koluna bodoslama dalıp içeriye girdim. Sandalyelerinde
yayılarak oturan iki asker, toparlanarak ayağa kalktıklarında "Çıkın
dışarı," diye fısıldadım. Nasıl göründüğüm hakkında en ufak bir fikrim
yoktu ama korkulu yüzlerinden iyi olmadığımı anlayabilmiştim. Yüzüme bakmayı
sürdüklerinde parmaklarımı avuçlarımın içinde topladım.
"Çıkın
lan dışarı!"
İki
asker, koşar adımlarla odanın kapısına yürürlerken kendimi odanın içindeki
kapıya sürükledim.
Bu
sadece bir ihlal değil.
Sorgu
odasının içine girdiğimde kapıyı kırarcasına kapattım ve sırtımı kapıya
yaslayıp derin bir nefes bıraktım. Odanın içinde kimse yoktu.
Bu,
onun hayatına, bedenine, senin ise ruhuna yapılmış bir saldırı.
Gözlerimi
kapattım, ellerimi yumruk yaptım. Öfkemle karışık bir korku sarmıştı bedenimi.
İçimde büyüyen savaş, dış dünyadakinden çok daha acımasızdı. Gözlerimi
açtığımda, odanın sessizliği boğucu bir ağırlık gibi üstüme çökmüştü. Önümdeki
masaya doğru yürüdüm.
"Amına
koyduğumun piç kurusu!"
Birdenbire
masanın köşesinden kavrayıp kaldırdım, tüm gücümü vererek sola doğru fırlattım.
Sandalyeler birbiri ardına devrildi, tahta gıcırtıları ve metalin çarpışma sesi
odada yankılandı.
"Ne
istiyorsun lan bizden!"
Sandalyeyi
yerden kaldırıp duvara savurdum.
"Ne
istiyorsun lan kadınımdan!"
Bir
yumruk daha attım, bu sefer duvara... Elimi çektiğimde tenimde yanma hissettim
ama umurumda değildi. Tekmelediğim sandalyeler paramparça olurken, öfkem
bedenimi tamamen ele geçirmişti. Saçlarımı acıyla çekiştirirken, öfkem bedenimi
sarmıştı. Her bir nefes alışım, kabaran bir fırtına gibiydi; ciğerlerimi
yakıyor, damarlarımda buz gibi bir ateş dolaşıyordu.
"Yetmedi
mi çektirdiğin acılar?" diye fısıldadığımda bir an yere yığılacak gibi
oldum ama dizlerim yere kapanmadan kendimi tuttum. Masayı titreyen ellerimle
kavrarken "Canımı yaktığın yetmedi mi!" diye haykırıp cama doğru
sertçe fırlattım.
Parmak
uçlarımda acı ve kan vardı ama hissetmiyordum. Kafamın içinde çınlayan tek şey,
o hainin yaptığı alçaklıklar, Eyşan'ın yaşadığı o derin yaraydı.
"Yeter
bit artık!"
Yumruğumu
duvara indirmeye başladığımda içimdeki bütün çaresizlik, korku ve öfke bu
anlarda, kontrolümü tamamen kaybettiriyordu.
"Yeter
orospu çocuğu yeter!" diye bağırdığımı hatırlıyordum.
"Mete!"
Odada
yankılanan sesle yumruklarımı geçirmeye devam etmiştim. Karnıma sıkıca bağlanan
kollar ile duvardan ayrılırken çırpınmaya çalıştım.
"Ne
yapıyorsun amına koyayım!"
Yumruğumu
beni tutan kişiye savurmaya çalışırken gözlerimin önünü kan bürümüştü.
Karnımdan ayrılan ellerle yerdeki sandalyeye doğru uzandım. Sanki gözlerimin
önünde bir pus vardı ve ben kimseyi göremiyordum. Bileklerimden kavrayan o güç
beni sertçe duvara yasladığında bileklerimi bırakıp yakalarımı kavradı.
"Dur
artık, DUR!"
Onu
tutup üzerimden atmak istediğimde yakalarımdan tuttu ve biraz kendine çekip
yeniden duvara vurdu.
"XWE
RÛXŞE BÎNE!" (Kendine gel)
Gözümdeki
pus bir anda dağıldı. Zihnimin içindeki Bozkurt, yorgun bir şekilde uzağa
uzandığında karşımdaki Ahmet'in yüzü belirginleşti. Yavaşça derin bir nefes
almaya zorlandım, kaslarım hâlâ gerilmiş, kalbim deli gibi atıyordu.
"Ne
yapıyorsun Mete sen?"
Yüzüme
sertçe bakıyordu, gözlerindeki kararlılık ve endişe birbirine karışmıştı.
İçimdeki öfke alevi hâlâ yanıyordu ama onun sesi, o an beni tutan tek şeydi.
Ciğerlerimi yakan titrek bir nefes aldığımda kaşlarını çattı.
"Ne
bu halin oğlum? Bu kadar ne biriktirdin lan sen içinde?"
Gözlerimin
dolduğu an amansız iki yaş göz pınarlarım yanaklarıma doğru süzüldü. Çenemde
birleşen yaşlar, Ahmet'in eline damladığında Ahmet'in çatık kaşları gevşedi.
Ardı ardına dökülmeye başlayan yaşlarla hıçkırmaya başladığımda gözlerimi
kapatıp başımı arkama yasladım. Hıçkırıklarım bulunduğumuz alanda yankılanırken
yakalarımdaki elin ayrıldığını hissettim. Sırtımın duvardan ayrılmadan yere
sürüklendiğini hissettiğimde omuzlarıma değen elleri fark ettim.
"Gel
buraya," diye fısıldadı, Ahmet. Elleri sırtıma yaslandığında başımı
omuzlarına yaslayıp hıçkırmaya devam ettim. Haykırışlarıma karışık
hıçkırıklarım, Ahmet'in üzerindeki formayı kavrarken bile devam ediyordu.
Ahmet, bir eliyle sırtımı sıvazlarken bir elini de saçlarıma koymuş, beni
omzuna bastırıyordu.
"Dayanamıyorum
Ahmet," diyerek hıçkırdım. "Sürekli koşmaktan çok yoruldum. O
şerefsizin ne yapacağını bilememekten, her an ölümün nefesini ensemizde
hissetmekten çok yoruldum. Ellerimin arasından kayıp gidecek, tutamayacağım
diye çok korkuyorum. Ona bir şey olacak diye ödüm kopuyor. Dayanamıyorum, ben
buna. Çok korkuyorum."
İçli
bir nefes verdiğini duydum.
"Bir
sözüyle timini yöneten adamın adımları yerleri titretirdi. Şimdi o adam,
sevdaya boyun bükmüş, pençesinde çaresiz kalmış."
Hıçkırıklarımın
arasında kulağıma fısıldadığı cümleyle, yumruğumun arasındaki kumaşı daha da
sıktım.
Dişlerimi
sıktım.
"Dayanamıyorum!"
diye haykırdım. Ahmet, sırtımı sıvazlamayı bırakıp, omuzlarımdan kavradı ve
beni birazcık geriye çekti. Bulanık bakışlarımın arasından yüzünü izlerken
kafasını iki yana salladı. O bakışlarda, sertliğin ardında kocaman bir yürek
vardı, kırılmış ama kırmamış bir adamın öfkesini ve acısını taşıyan.
"Dayanmak
zorundasın, Mete," dedi, sesi hem yumuşak hem kararlıydı. "Sen
dayanamazsan, kim dayanacak? O kadın, seni sen yapan varlığınsa, sen de onun
için ayakta kalmalısın. Eğer pes edersen, tek kaybeden siz olursunuz."
Gözlerimi
kaçırmak istedim ama ona rağmen Ahmet'in gözlerine bakmaya devam ettim.
"İçim
bir kor olmuş yanıyor Ahmet. Ben sevdamdan yorulmadım ama sevdamı çok yordular.
Onun acıyan canı, benim canımdan canımı koparırken, gözünden akan yaşın
hesabını soramadım oğlum ben."
Ahmet
gözlerini kapattığında kaşlarımı çatıp devam ettim.
"Tam
bitti diyorum ama tekrar başa dönüşüyoruz. Ben bundan yoruldum. Yolunu
yordamını siktiğimin orospu çocuğunu bulamıyoruz. Resmen dalga geçer gibi
oynuyor hayatlarımızın içinde. Kaç kere daha ben Eyşan'ı ellerimde tuttuğum
topraktan kaçıracağım," titreyen çenemle gözlerimin dolmasını
engelleyemediğimde yüzümü buruşturdum. Ahmet'in yakalarını yakaladığımda
gözlerini açıp içindeki acıyla bana baktı.
"Ben
daha kaç kere sevdiğim kadının ölümle karşı kalmasına seyirci kalacağım!"
Ahmet,
alnını küçük bir sertlikle alnıma vurduğunda sağ eli enseme yaslandı.
"Pes
etmeyeceksin o halde. Buraya gelip yıkılışını kimseye göstermeyeceksin. Eğer
seni yeterince tanıyorsam ve şu an burada, dizlerinin üzerinde yıkıksan
kaybetmek üzeresin demektir. Unutma, kaybetmek sadece vazgeçmekle başlar. Ayağa
kalk ve karının yanında dur."
Gözlerimdeki
kırılganlık, tam yüreğimin ortasına bir kıvılcım gibi oturdu.
"Ben,
bu savaşın sonunu göremiyorum Ahmet."
Onun
yüzüne bakan gözlerim son kez kapanabilir ama o, yaşamaya devam etsin. O olsun. Son
nefesimi verecek olsam bile o olsun. O yaşasın.
"Varsın
ölüm kapımda olsun," sol gözümden akan yaş, yüreğimin ortasındaki kora
düştü, "ama onun canına dokunmasın."
4
Temmuz 2022 / Şırnak
Yazar,
Ağzından
Nasır, Melike Şahin
'Yiğidin
yüreğinde sevda, kanından daha kıymetlidir,' demiş, Hüseyin Nihal Atsız. 'Çünkü
sevda, onu ölüme götüren ateştir.'
Mete
Mert Çakır'ın yüreğinde taşıdığı sevda, gözlerinden akan yaşların ardındaki
sarsılmaz bir inançtı. Ölümün soğuk nefesine rağmen, o sevda onu ayakta tutan
güç, onun varoluşunun anlamıydı. Mete, her ne kadar kırılmış, yorgun ve bazen
çaresiz olsa da o ateşi asla söndürmeyecekti.
Çünkü
onun için sevda, sadece bir kelime değil; kanından daha derin, canından daha
kıymetli bir kutsallıktı.
Bunun
bilincindeydi Mete ama korkuyordu. Zihnindeki güçlü olan Bozkurt'a rağmen,
ürküyordu. Kadını kaybetmeden ölesiye korkuyordu. Bir şeyler yapması
gerektiğinin farkındaydı ama sorun şurada başlıyordu.
Elias
Farouq, hiçbir yerde bulunamıyordu.
Albay
Alparslan Çakır'ın emriyle Güvercin Timi, koordinasyon merkezinde toplanmıştı.
Eyşan, uyluğunun hemen sağ tarafına enjekte edilmiş dinleme cihazından, küçük
bir operasyonla kurtulmuştu. Üzerine geçirdiği üniformalarıyla masanın ilk
sandalyesinde yerini almıştı. Sağ tarafında kalan sandalyede sırasıyla; Osman,
Kubilay, Yonca, Deniz ve Kartal oturuyordu. Sol tarafındaki sandalyelerde ise
Lara, Barış, Ahmet ve Mete vardı.
Albay
Alparslan Çakır, elindeki dosyayla koordinasyon merkezine bağlı kapıyı açtı ve
odaya girdi. Herkes ayağa kalkıp esas duruşa geçerken sakince
"Oturun," dedi ama sıkıntı büyüktü. Yaptıkları operasyonun geçersiz
sayılması, bir güvenlik sorunuydu ve elinde tuttuğu kağıtlar, konsolosluk ile
yapılmış konuşmaları barındırıyordu.
Caner
ve Bora, ellerindeki tabletlere masanın kenarına yaklaştıklarında Bora, göz
ucuyla Ahmet'e ve yanında oturan Mete'ye baktı. Mete, ısrarla ellerini
ceplerinden çıkartmamış, biraz önce tenine kazınmış yaraları saklamak
istercesine orada tutuyordu. Bora, bir an duraksadı. Mete'nin yanındaki
sandalyeyi çekip oturduğunda tablete bakarak yutkundu. Bir zamanlar timin
önünde yürüyen, adım attığında ardına cesaret dizilen Mete'nin, şimdi içinde
kopan fırtınalarla ayakta durmaya çalıştığını görüyordu.
Alparslan
Çakır, masanın başına geçtiğinde elindeki dosyayı havadan bıraktı. Sertçe
çarpan dosyanın sesi, odadaki gerilimi daha da artırdı.
"Operasyonun
detayları burada," dedi Alparslan Çakır. Sesi hem yorgun hem de hayal
kırıklığı taşıyordu. Gözleri masadakilerin üzerinde gezindi, bir an Mete'de
durdu. O bakış, babalık ile komutanlık arasındaki ince çizgide salınıyordu.
Konuşmadan önce cümlelerini toparlamak adına ellerini palaskasına yasladı.
"Eyşan'ın
vücuduna yerleştirilen cihaz özel yapım. Sökülmesi kolay ama tespit edilmesi
zor. Bu yüzden giriş ve çıkışlarda fark edilmedi."
Gözlerini
Mete'den çekti ve masada ona bakan gözleri izleyip derin bir nefes aldı. Eğilip
sakince ellerini masanın üzerine yasladı.
"Elias
Farouq'u o gün alan elçilik, parayla satın alınmış. Gerçek elçilik
değilmiş."
Mete,
bir an hırıltılı bir nefes bıraktığında gözleri masada takılı kalmıştı.
Masadaki herkesin bakışları Mete'yi bulduğunda Mete, sertçe yüzünü kaldırdı ve
kaşlarının altından babasına baktı.
"Bunun
olacağını sen zaten biliyordun," diye fısıldadı. "Bunun olacağını
biliyordun çünkü Alparslan Çakır'ın herkesten önce, her şeyden haberi
vardı."
Caner,
alt dudağını gergince ısırıp Mete'ye baktığında Bora'yı dürttü. Çenesiyle
Mete'yi gösterdiğinde Bora, ikilem de kalarak Mete'nin dizine dokundu ama Mete,
bunu görmezden geldi.
"Yaralı
kurdun, böylesine güçlü geleceğini bile bile onu vermekten vazgeçmedin,"
dediğinde Alparslan Çakır'ın alnındaki bir damar sinirle gerildi. Boğazındaki
hayat damarı teklediğinde kaşları olabildiğinde alnının ortasında
çukurlaşmıştı.
"MMÇ,"
diye fısıldadı, dişlerinin arasından. "Karşında kimin olduğunu unutup
sınırlarımın üzerinde yürüyorsun."
Kimseden
ses çıkmadı. Eyşan, yumruklarını masanın altında sıkarken başını önüne eğmişti.
Yanındaki Osman derin bir nefes aldı ama konuşmadı. Mete kıpırdamadı.
Pantolonun cebindeki parmakları hâlâ oradaydı. Derisinin altındaki acı gibi,
suskunluğu da kanıyordu.
Ahmet,
sessizce eğildi, Mete'ye doğru fısıldadı.
"Mete
ne olur sus," diye fısıldadı. Mete, başını hafifçe sağa çevirdi, gözleri
Ahmet'le buluştu.
"Yalan
mı?" dedi, Mete. "Mavi Ateş Timinde de aynısını yapmadı mı? İki tane
kardeşimizi öylesine gömmedik mi o toprağın altına?"
Ahmet,
ne olduğunu anlamamışçasına kaşlarını çattığında Mete'nin yüzü hiddetle
babasına döndü.
"Söylesene
Alparslan Albay; Şanlıurfa'da, Hulusi Binbaşıdan Ahmet'in gideceğini öğrendiğim
görev emrinin, aslında daha önce planlandığını söylesene. Benim haberim olmadan
verilmiş onayın aslında senin verdiğini Ahmet'e söylesene."
Bu
cümleyle beraber odadaki hava tamamen değişti.
Bora,
Caner, Barış ve Ahmet, çatık kaşlarıyla Mete'ye baktıklarında Mete, ısrarla
Alparslan Çakır'a bakmayı sürdürüyordu.
"Aynı
şekilde Bünyamin Boraç Arınlı'nın, timden ayrıldıktan sonra neler yaptığının
farkında olduğunu, sırf bu yüzden Ahmet'i geri çağırmaktan vazgeçtiğini
söylesene."
Alparslan
Çakır, dişlerinin arasından Mete'nin adını tekrar etmedi. Sadece yüzündeki
kaslar titredi. Gözleri daraldı, dudakları bir çizgiye dönüştü. O anda, albay
üniformasının altında bir baba değil, sadece demir disiplinli bir komutan
vardı. Ama gözlerinin dibindeki gölge, gizlemeye çalıştığı o sarsıntı, ihanet
ediyordu ona.
Bora ve
Ahmet, Mete'nin yüzü önünde göz göze geldiklerinde Bora'nın gözleri titredi.
Ahmet, çatık kaşlarını hüzünle düzeltip Alparslan Çakır'a baktı. Bora'nın
parmakları, Mete'nin dizinden çekilirken aslında yılların bastırdığı hakikate
yol veriyordu. Masadaki herkes, şaşkın bir şekilde Mete'yi izlemeye devam
ediyordu. Caner'in bile bilmediği bu konu, Mavi Ateş Timinden bir sır gibi
masanın üzerine dağılmıştı.
Mete'nin
sesi bu kez daha derinden, daha sakin geldi. Ama öyle bir sakinlikti ki,
öfkenin uçurum kıyısında gezinir gibiydi.
"Sen
benim hedefim değilsin ama yolumun üstüne gölge düşüren ilk sessizliğin
sahibisin. Ardımda yürüyen adamların mezar taşlarını görüp hâlâ sessiz
kalıyorsan, ben seni hangi tarafın komutanı sayayım, Alparslan Albay?"
Ahmet,
koluna uzandığında geç kalınmış bir vicdan gibiydi; çünkü Mete, çoktan
susturulmuş duyguların eşiğinden düşmüştü.
"Değmeyecek
insan topluluğu için kardeşimi, kâğıt üstünde rakam gibi silip attınız. Sırtımı
yasladığım dağımın kırılmasına yol açtınız. Dostumuz dediğiniz insanlar
hayatlarınızın içinden geçti. Yetmedi, Eyşan'a musallat olmuş bir piçi, kendi
ellerinizle götürdünüz aralarına koydunuz. Şimdi buraya oturmuş, benden
soğukkanlılık mı bekliyorsun?"
Mete
yavaşça doğruldu, sandalyeden kalkmadı ama sırtını dayadığı yerde biraz
yükseldi. Gözleri hâlâ Alparslan'ın gözlerine kilitliydi.
"Ben
sevdiğim kadının öldüğünü düşünüp şakağıma yaslı bir silahla dururken sen, masa
başında rakamlarla vicdan bölüyordun, Albay."
Mete,
son cümlesini söylediğinde sessizlik, odanın tavanından yere düşen bir mermi
gibiydi. Eyşan, eğdiği başını kaldırdığında gözlerindeki yaşlarla Mete'yi
izliyordu. Elleri sımsıkı karnına yaslanmış, sanki ikizlerinin kulaklarını
kapatmak istermişçesine bastırıyordu.
Alparslan
Çakır, derin bir nefes verdiğinde kaşlarını alnına doğru sürükledi.
"Bitti
mi?"
Mete,
dişlerini sıkarak Alparslan Albaya bakmaya devam ederken Alparslan Albay,
gözlerini devirip Eyşan'a baktı.
"Daha
büyük bir felaketi engellemek için bazen en kötü kararı almak zorunda
kalırsın," dedi ve yeniden Mete'ye bakıp çenesiyle Eyşan'ı gösterdi.
"Bu
kadının yaşadığının yarısını bile yaşamadın. Bu kadın, kaç kardeşini gözlerinin
önünde kaybetti, kaçının naaşını sırtında taşıdı, biliyor musun? Hayır,
bilmiyorsun. Mavi Ateş Timi daha yokken bu kadının timi vardı. Sizin timinizin
olduğu zamanlar, bu kadın ve etrafında gördüğün adamları, dağda kaç tane
teröristin kellesini alıyordu biliyor musun? Bilmiyorsun. Çünkü en çok o
savaşın içindeydi."
Kaşlarını
yeniden çattı.
"Kararları
o aldı, kanı o döktü, bedellerin en büyüğünü yine o ödedi," dedi, her 'o'
deyişinde kafasıyla Eyşan'ı işaret ederek. Cümlesi bittiğinde masaya ellerini
iyice bastırarak Mete'ye doğru eğildi.
"Peki
ya sen?" kaşlarını kaldırdı, "Kendi yaptıklarının sonuçlarına bakıp
bir de şimdi aynı cümleleri söylesene."
Alparslan
Çakır'ın sert ve yorgun sesi odada yankılanırken, gözlerindeki derin yorgunluk
ve pişmanlık herkesin üzerinde ağır bir yük gibi hissediliyordu. Mete,
gözlerini kapatıp derin bir nefes aldığında burun delikleri genişlemişti. Alt
dudağını kanatacak kadar güçlü bir şekilde ısırdığında Alparslan Çakır,
ellerini masadan ayırarak doğruldu.
Gözleri,
başlarını eğmiş bireylerde gezindi.
"Son
cümleyi hepinize söylüyorum, kendi yaptıklarınızın sonuçlarına bakıp ondan
sonra bana hesap sorun. Çünkü yaptıklarınızın sonuçları bu kadına değdi. Bu
zamana kadar Güvercin Timinin ayakta kalmasının tek sebebi, bu timin kalbi olan
Asena Eyşan Çakır'dır. Hiçbiriniz!"
'Hiçbiriniz,'
sözcüğünü bastırarak ve gürce söylemişti.
"Hiçbiriniz
değil! Çünkü o olmasaydı, siz de burada olmayacaktınız ama hepiniz,
onun için canınızı bile verirsiniz."
Gözlerinin
pınarlarında dolmak için hazırda bekleyen bir gözyaşı vardı ama ısrarla
akmıyordu. Eyşan, gözlerini Alparslan Albaya sabitlemiş bir şekilde
kalakalmıştı. Alparslan Albay, başını hafifçe omzuna yatırıp burukça gülümsedi.
"Bu
işin içinde zafer kadar yenilgi, umut kadar da acı var. Sana yıllar önce bir
söz söylemiştim, o zamanlar beni tanımıyordun. Sen ilk hudut görevine
çıktığında ensene yiyeceğin kurşundan kurtarmıştım. İyi olmak yetmez, ölmeden
önce ne kadar öldüğünü bilmen gerek, demiştim."
Eyşan,
dolu gözlerine rağmen şaşkın bakışlarını sürdürdü. Alparslan Çakır, omzuna
eğdiği başını düzeltti ve çenesini dikleştirdi.
"Şimdi
artık ne kadar öldüğünü değil," dedikten sonra yüzünü hafifçe eğdi ve
kaşlarının altından Eyşan'a baktı, "kim olduğunu hatırlama vakti,
Asena."
26
Kasım 2019 / Şırnak
Alparslan
Çakır, Ağzından
Sensiz Olmaz, Müslüm Gürses
Defalarca
yıkıldığım yerden, daha ne kadar kırılabilirdim?
Zamana
yenilmeyen acılar vardı, kabullenilmezlerdi. Üstüne ne kadar toprak atsan da
içindeki sarsıntı dinmezdi. Yıllar önce benim nefesimi canımdan koparıp,
toprağı yarmışlar ve gözlerimin içine baka baka, onu gömmem için elime bir
kürek tutuşturmuşlardı.
Ben,
canımı nasıl toprağa gömerdim?
'Kapat
gözlerini, göm sevdiğini,' dediler.
Gömdüm.
Ama o
gün sadece onu değil, yaşama dair ne varsa, içimde ne kaldıysa, hepsini o
çukura ittim. Ayakta durmaya devam ettiğim süreç boyunca Ethem ile Yağmur'un
varlığı, bana güç veriyordu. Benimle aynı sofraya oturmuş, aynı siperde yan
yana durmuş insanlardı. Sırtımı yasladığım, gözümü kırpmadan arkamı
dönebildiğim dostlardı, dostlarımızdı.
24
Kasım 2003'te canımdan can gitmişti ve şimdi 24 Kasım 2019'da geçmişin
kanatlarını yeniden açıp üzerime çöktüğü gün, ben bir kez daha gömüldüm. Bir
adam kaç kez gömerdi sevdiklerini? Kaç kez yitirdiğinde hâlâ ayakta kalabilirdi
ki?
Şehitliğe
yaklaştıkça nefesim daralıyordu. Ayaklarım geri gitmek istiyor, buna aman
vermiyor ve inanasım gelmiyordu. Ama yürümeye devam ediyordum. Çünkü beni
parçalayan her nokta, gerçek olduğunu yüzüme defalarca vuruyordu. Sırtımdaki
yük dostlarımın hatırasıydı. Onlara veda etmemek ayıp olurdu.
Ethem'in
kahkahaları kulaklarımda çınladıkça sanki kaburgalarım birer birer kırılıyordu.
Ethem ile konuşmalarımız, Yağmur'a olan bakışlarının arasında bile benimle alay
etmesi, karımın şehit olmadan hemen önce Yağmur ile bir olup, gelecek hakkında
planlar yapması, Ethem'e ısrarla 'Kızını oğluma versene,' demelerim gözümün
önündeydi.
Ben her
şeyi unuturum sanmıştım. Sanmak ne büyük yanılgıymış.
Elimdeki
iki çiçekle mezar taşlarının önünde durduğumda yavaşça dizlerimi kırarak
çöktüm. Yasemin çiçekleriyle bürülü olan demeti Ethem'in mezarına bırakırken
çenemin titremesini engelleyemiyordum. Yağmur'un mezarına nergis çiçekleriyle
dolu buketi bıraktım ve gülümseyerek Ethem'in mezarına baktım. Gözlerimi
kırptığımda yanaklarım çoktan ıslanmıştı.
Bugün
ben, bir kez daha toprağa eğilirken sadece iki dostuma değil, bir ömrün
yarısına veda ediyordum ve bunu nasıl yapacağım hakkında en ufak bir fikrim
dahi yoktu. Her veda, aynı yeri yeniden kanatıyordu. Ama bu defa başkaydı. Bu
defa, içimde kalan son sağlam yer de kırılmıştı.
Bir
mezar taşına yaslanmak, bir dosta omuz vermek gibidir derlerdi.
Ama
kimse bana o taşın omzuma bu kadar ağır basacağını söylememişti.
Elimle
Ethem'in toprağına dokunduğumda havada güçlü bir yırtıcının sesi yankılandı.
İsminin yazdığı sütuna atmaca kondu. Gözlerimi kapatıp dişlerimi sıktığımda
avcumun altındaki toprağı sıktım. Gözlerimi açıp atmacaya baktığımda iri
gözleriyle yüzüme bakıyordu.
"Sende
hemen özledin beni, değil mi?" diye fısıldadım, titrek çıkan sesimle.
Atmaca, hareket etmeden bana bakmaya devam ederken kafamı iki yana sallayıp
avuçlarımın içinde sıktığım toprağı yavaşça bıraktım.
"Özür
dilerim," diye mırıldandığımda başımı öne eğip gözlerimi kapattım.
"Özür dilerim," sesim çatallaşmış, çoktan yaşlar yanaklarımı
ıslatmaya başlamıştı. "Yalnız bıraktım sizi. Özür dilerim, daha önce
gelmediğim için. Özür dilerim, yetişemediğim için," hıçkırarak kafamı iki
yana salladım, "Özür dilerim, geç kaldığım için."
Toprağın
üzerine düşen her damla, içimden kopan bir anıydı. Ne zaman güldüğünüzü ne
zaman başımı okşadığınızı ve ne zaman elveda bile demeden gittiğinizi yeniden
yaşadım. Parmaklarım yeniden toprağı yokladı. Nemli toprak avuçlarımın
arasından kayarken, yüreğimin bir köşesinde yıllar önce unuttuğumu sandığım bir
sıcaklık kıpırdadı.
Burnumu
çekip gözlerimi açtığımda kaşlarımın altından, bana bakan atmacaya baktım.
"Ve
özür dilerim," dedim bir buz kadar soğukça, "Sebebi olacağım her şey
için."
Atmaca,
kanatlarını hafifçe açtı ama uçmadı. Gözleriyle bana bir şey anlatmaya
çalışıyor gibiydi. Kanatlarını kapatıp silkelendiğinde, pençelerini olduğu
taştan biraz daha kaydırdı. Başını eğdi ama hâlâ bana bakmaya devam ediyordu.
"Asena
Gündüz'ü göreve gönderdim Ethem. Size ve bize bunları yaşatanı kendi elleriyle
bulup intikamı alacak. Onu bu yola ben sürükledim. Raşit'ten haberi oldu ve
şimdi onu bulmak için yola çıktı."
Atmaca
kanatlarını tekrar hafifçe açtı, sonra yavaşça elimin olduğu yere indi; tıpkı
yükümlülüğünü taşırmışçasına dimdik duruyordu. Gözleriyle derin bir onay verir
gibiydi.
"Bu
yolda çok dağılacak, çok kararlar vermesi gerekecek. Belki bizden daha çok şey
yaşayacak ama o çok güçlü bir kız," gözlerimi Yağmur'un mezar taşına
çevirip yeniden atmacaya baktım.
"Yağmur
Boduroğlu'nun hırçın halini, eh," gözlerimi kıstım, "babasından da
biraz huysuzluğunu kaptı sonuçta," dediğimde atmaca zıplayarak Yağmur'un
üzerini örten küçük toprak parçasına kondu ve toprağı gagasıyla hafifçe
eşeledi. Burukça gülümsediğimde gözlerimin dolmasına engel olamayıp gözlerimi
devirdim ve ellerimle yüzümü kapatıp derin bir nefes bıraktım.
"Bari
burada karını rahat bırak be adam," diye fısıldayıp ellerimi yüzümden
sürterek çektim.
"Raşit
iti, yıllardır karanlıkta saklandı, yaptığı her şey kanla yazıldı," dedim.
"Ama artık o karanlıkta yalnız değil. Asena, onun izini sürecek, onunla
yüzleşecek. Belki de kendi içindeki savaş daha zor olacak. İradesiyle savaşacak
ve en sonunda o yılanın başını ezecek. Kızın bana emanet Ethem. Onu, her ne
pahasına olursa olsun, koruyacağım."
Atmaca,
toprağı eşelemeyi bırakıp kanatlarını açtı ve gırtlağından çıkan çığlıkla
havalandı. Gözlerim onun arkasından giderken, içimde hem korku hem umut
çarpışıyordu. Çünkü biliyordum ki, bu yol kan ve gözyaşıyla örülüydü. Ama asıl
savaş daha yeni başlıyordu.
Şırnak
Özel Tim Taburuna döndüğüm an, beş kişilik bir kadro kurup Kanarya operasyonuna
gönderdim. Çünkü Mete'nin burada olması işlerimi baltalayacaktı. İki sene
boyunca Eyşan Boduroğlu ve Alev Atsız, Raşit'e sadakatlerini ve hünerlerini
gösterirken ben, arka planda büyük bir balığı kovalıyordum.
Başından
beri ölmediğini bildiğim onu, Elias Farouq'u.
4
Temmuz 2022 / Şırnak
Yazar,
Ağzından
Ortak, Melike Şahin
Mete,
babasının anlattığı bilgiyle ellerini masanın üzerine vurdu.
"Nasıl
yani! Sen, onun ölmediğini zaten biliyor muydun?"
Alparslan
Çakır, gözlerini Mete'nin yüzüne çevirip birkaç saniye baktı. Ardından
gözlerini devirip göz ucuyla Caner'e baktı. Mete, dehşete düşmüş bir şekilde
Caner'e baktığında Caner, yalnızca gözlerini kırparak masaya bakmaya devam
etti. Mete, aralı ağzını kapatıp arkasına yaslandı.
"Pardon
ikinizin de Mücadele İtibar Teşkilatı'nın taşaklı elemanları olduğunuzu
unutmuştum."
Caner,
alt dudağını dişlerinin arasına aldığında Alparslan Çakır, bakışlarını Mete'den
çekip Eyşan'a baktı.
"Sen
bu durumla ilgili bir şey söylemeyecek misin?
Eyşan,
sakince kaşlarını kaldırdı.
"Bunu
yalnızca siz mi biliyordunuz?"
Alparslan
Çakır, gözlerini hafifçe kısıp başını sola doğru eğdi.
"Bunu
bilen bir tek ben değildim. Siz daha Elias Farouq'u tanımadan önce annen,
çoktan Hayalet Ekibini kurmuştu. 2017'de, sen orayı bombaladıktan hemen sonra,
ekibini oraya yönlendirdi. Yağmur," derin bir nefes alıp verdi,
"başımıza bunların geleceğini zaten öngörebiliyordu."
Eyşan,
göz altlarında nemliliği silip ellerini masaya yasladı ve ağırca ayağa kalktı.
Mete dahil olmak üzere herkesin bakışları Eyşan'a çevrildi.
"Annem,
nasıl bunları öngörebildiyse, başımıza gelecek her şeyi hesaplayarak ben de
öngördüm. Çünkü siz benim hâlâ Yağmur Boduroğlu'nun kanını taşıdığımı
unuttunuz," dedi ve Mete'ye bakıp kafasını hafifçe omzuna eğdi.
"Ben
Elias Farouq'u hiçbir zaman tanımadım. Selçuk söylediğinde öğrendim, kim
olduğunu. Evet, üzerime saklanan dinleyiciden de haberim yoktu fakat bazı
yerlerdeki sinyal kesicilerin yerini biliyorum. Koordinasyon merkezide bu
yerlerden biri," dedi ve kafasını kaldırdı, "O mezar taşı taşıyan
insanların, sen sanıyor musun ki hayatlarına öylece devam edebildiğini?"
Mete,
hafifçe kaşlarını çattığında Eyşan, doğruldu ve ellerini arkasında bağladı.
"11
Haziran 2022 günü göreve getirilen Bora Yalaz Arınlı, Süleyman Çalkun'un sorgu
kayıtlarını inceledi. İncelediği dosyalarda kayda değer bir bulgu buldu.
Tahir'in cesedinden çıkan şifreli verinin yalnızca onun açabileceğini öğrendi.
İşte o zaman, neden vurulduğunu anlamış oldu. Şifreli veriyi açtıktan hemen
sonra içinde yer alan bilgiyi Güvercin Timinde güvenebildiğim bir istihbarat
üyesine anlatıp, gereğinin yapılmasını ivedilikle arz ettirdim. Topladığımız
bilgilere göre de bunu harekete geçirmesi için bugün bir kişiyi
yönlendirdim."
Masadaki
iki kişi hariç, diğer herkes Eyşan'a bakakalmıştı.
"Bora
Yalaz Arınlı ile Ahmet Kurtuluş, Mimba ile Elias Farouq'un iş birliği
yapacağını öğrendiler."
Mete'nin
bakışları, istemsizce Bora ve Ahmet'e kaydı. Onlarsa çoktan birbirlerine
dönmüş, sessizce bakışıyorlardı. Ahmet, hafifçe gülümsedi. Bora, çarpık bir
tebessümle başını eğdi. Eyşan, sessizliği bir kez daha böldü. Ellerini
arkasından çözüp öne doğru eğildi. Masaya yeniden yaslandı.
Tam
dudaklarını araladığında odanın kapısı tıklatıldı. Sonra kapı aralandı. İçeriye
bir rüzgâr gibi Alev Atsız girdi. Saçları yüzüne hafifçe savrulmuştu.
Dudaklarında sabit kalmış küçük bir gülümsemeyle Eyşan'a yürüdü. Masanın
kenarına geldiğinde, duraksamadan elindeki dosyayı masaya bıraktı.
Eyşan
dosyaya bile bakmadan gözlerini Alparslan Çakır'a çevirdi. Onunla aynı anda
Alev de bakışlarını Alparslan'a yöneltti. Sanki ikisi de cevabı ondan değil,
tepkisini ölçmek için bekliyordu.
Eyşan'ın
dudakları, o meşhur sinsi kıvrımla aralandı. Gözlerinde soğuk bir zafer
parlıyordu.
"Alev
Atsız'da, Mimba'nın nerede olduğunu buldu."
Bir
uğultu gibi yayılan sessizlik, masanın çevresinde yankılandı. Ahmet yerinde
doğruldu, Bora bir an nefesini tuttu. Caner'in kaşları kalktı. Alparslan Çakır,
sessizce içini çekip başını salladı.
Alparslan
Çakır, "Peki, operasyon hazırlıklarını yapacak mısın?" diye Eyşan'a
yönelik sordu.
Eyşan,
masada kalan dosyaya hafifçe gülümsedi. Ses tonu, artık nihai kararın
perdesiydi.
"Ben
çoktan askerlerimi gönderdim bile, Alparslan Albayım. Hayalet Ekibi, şu an
Mimba'nın saklandığı yere doğru yola çıktılar."
Alparslan
başını hafifçe yana eğdi, dudaklarının kenarında belirsiz bir çizgi oluştu. Bu,
gurur kokan bir tebessümdü.
"Bu
operasyon," dedi Eyşan, ellerini dosyanın üzerine koyup dosyayı hâlâ
açmadan, "Mimba'nın cezasını almakla kalmayacak. Aynı zamanda bizden
sökülüp alınmaya çalışılan iradenin de geri alınmasıdır. Ve evet, bu iradenin
sorumluluğu bana ait."
Asena
Eyşan Çakır, yaşanan tüm olaylara rağmen, her adımını yine tasarlayarak atan
bir askerdi. İçinde fırtınalar kopsa da gözlerini bulanıklaştırmaz, kararlarını
duygularına teslim etmezdi. Sessizlik yeniden çöktü odaya ama bu sefer içinde
sarsıcı bir ağırlık vardı. Eyşan'ın kararı, yalnızca bir emir değil, aynı
zamanda bir meydan okumaydı. Masadakiler bunun farkındaydı.
Eyşan,
"Bu yalnızca bir görev değil," dedi, sesi artık yalnızca askerî bir
ton değil, kalpten gelen bir yankı gibiydi. "Bu, geçmişten kalan bir
hesaplaşma."
Ve o an
herkes, Mimba'nın sonunun yazıldığını biliyordu.
4
Temmuz 2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Sevduğum, Marsis
Bazı
kararlar; yüreği yakan ağırlıklarıyla gelir ama alınmazlarsa, arkalarından daha
büyük fırtınaları sürüklerler.
Karşımda
oturan adama her baktığımda, içindeki fırtınaların asla dinmediğini
görebiliyordum. Beni kaybetmekten ölesiye korkan bu adam; benim hayatımın
merkezinde inşası olan tüm duvarları tek tek yıkmaya hazırdı ama ben,
duvarlarımı sadece korumak için inşa etmemiştim. Onlar, hayatta kalabilmek için
gerekliydi. O duvarların arkasında gömülü kalan onca acı, pişmanlık ve vazgeçiş
vardı.
Seçim
benimdi.
Ya onu
hayatımda tutacaktım ya da kendi kendime kurduğum yalnızlığa geri dönecektim.
Zor olan kararlar hep kalpten geçenle çatışırdı. Kalbim ona akarken, mantığım
bana dön diyordu. Mantığın şu an sustuğu, bütün kararların unuttuğu o andaydım.
Kalbimde
deli gibi atan onun adı, beni adım atmaktan alıkoyuyordu. Çünkü sevmenin
bedelini, yıllar önce çok ağır ödemiştim. Şimdi yeniden bir yangının ortasına
atlamak mıydı çözüm? Yoksa kaçmak mıydı doğru olan?
Dirseklerimi
yasladığım masadan kaldırıp ellerimi kolçağa yasladım ve ayağa kalktım.
Askeriyenin içerisindeki odamızda, onun masasına doğru ilerlemeye başladım.
Geldiğimizden beri ellerini ceplerinden hâlâ çıkartmamıştı. Biliyordum ne
olduğunu ve biliyordum, neden olduğunu.
Adımlarım
yavaş ama kararlıydı. Yüreğim, göğüs kafesimi yumrukluyordu sanki. Masaya
yaklaştıkça önüne baktığı yerden bakışlarını kaldırdı ve bana baktı. Gözleri,
sanki tanrının unuttuğu bir fırtınanın içinden kalmış bir parıltıydı. Ne
gökyüzüne aitlerdi artık ne de denize; bir tür arada kalmışlıkla, bitmişliğin
rengine bürünmüşlerdi. Gözlerimin içine bakarken, sanki içimdeki bütün sırları,
bütün yaraları biliyordu. Beni çözmüyordu.
Ben
oluyordu.
Oturduğu
sandalyenin yanına yaklaştığımda ellerimi kolçağa koyup kendime doğru
döndürdüm. Buna engel olmadı. Yere hafifçe çömeldiğimde ellerini ceplerinden
çıkarttı ve sandalyesinin kenarındaki kolu çekti. Eğildiğim yerde yüzüme eşit
bir konumda durduğunda elini tam ceplerine sokacaktı ki onu durdurdum.
Ellerini
avuçlarımın içine aldığımda bakışlarımı ellerinin üzerine indirdim. Elinin
sırtında çatlamış kırmızı çizgiler vardı. Derisi yer yer soyulmuş, parmak
boğumlarına kurumuş kan yapışmıştı. Bu eller, bir öfkenin sessiz itirafıydı.
Yüzümü ellerine yaklaştırıp dudaklarımı öne büzdüm ve küçük bir öpücük
bıraktım. Ellerinin titrediğini fark ettiğimde, çekmek için hareketlendi ama
buna izin vermedim.
Gözlerine
baktığımda, titrek bir huzursuzluk dolaşıyordu benimkilerde. Onun bakışları,
sanki orada durmak istemeyen bir çocuk gibiydi hem bakmak istiyor hem de
incitmekten korkuyordu. İçimde kıpırdanan bir şey, o kırılganlığın ardındaki
sessiz çığlığı ve bastırılmış acıyı fark etti.
Yavaşça
gözlerinin içine bakarken parmaklarının üzerindeki yarayı öptüm. Kirpikleri
hafifçe titredi, mavi gözleri yavaşça kapandı ama göz kapaklarının ardında hâlâ
bir fırtına vardı. Bir süre böyle kaldık, sonra eli titreyerek ellerimi tuttu.
O narin dokunuşta, içinde gizlenmiş kırılganlık kadar umut da vardı.
Gözlerini
açıp bana baktığında kafamı sağa doğru eğdim.
"Her
yaranda ben de kanarım," diye fısıldadım usulca. Mete'nin seslice
yutkunduğunu işittiğimde ellerini yavaşça avuçlarımın arasından çekti ve sağa
doğru eğilip sandalyeyi yanıma doğru çekti. Ellerini omuzlarımın yanına koyup
doğrulmamı sağladı ve sandalyeye doğru yönlendirdi. Yavaşça oturduğumda
ayaklarını yere bastırarak kendini önüme sürükledi. Bacaklarımın arasına
girdiğinde başını arkaya doğru yasladı. Yüzümü biraz eğdiğimde ellerini
dizlerimin üzerine koydu.
"Neden
bana bunu yapıyorsun?" diye sordu sitemle. Boğazındaki belirginleşmiş âdem
elması, yükselip alçaldığı sıra kafasını ağırca iki yana salladı. "Senin
kanamanı görmek beni öldürür, bunu bilmiyor musun?"
Burukça
gülümseyerek ellerimi yanaklarına bastırdım. Mete, gözlerini gözlerimden
çekmeden dudaklarını sağ elime doğru sürükledi. Gözlerini kapatıp bir öpücük
kondurdu ve eski konumuna döndüğünde gözlerini açtı. Gözlerindeki fırtına bir
nebze olsun dağılmaya başlıyordu.
"O
zaman sende kanatma kendini. Çünkü her darbe, ikimizi vuruyor."
Mete,
yeniden yutkundu. Ellerim yavaşça yüzünden ayrılıp omuzlarına düşerken
bakışları, aramızda kalan karnıma indi. Korkularını anlayabiliyordum. Neler
yaşadığımızın ve yaşadıklarımın ne kadar ağır olduğunun da bilincindeydim.
Hemen baş ucumuzdaki ölümü hissedebiliyordum. Enseme vuran nefesi, ağırca ona
doğru sürükleniyordu. Bunun farkındaydım.
Ben
ölürsem, o da ölecekti.
Asena
Eyşan Çakır ölürse, Mete Mert Çakır yaşayamazdı.
Mete,
ağırca karnımdaki bakışlarını gözlerime yükseltti. Mete'nin bakışları gözlerime
saplandığında, içimde kıpırdayan o tanıdık şey bir kez daha canımı yaktı. Onun
gözlerinde yalnızca sevgi yoktu. Orada korku da vardı. Kayıp da. Bir daha beni
kaybetmemek uğruna kendini parçalayan bir adamın, her saniye biraz daha çöken
yükünü taşıyordu o bakışlar.
Ona o
an çok şey söylemek istedim. Neden beni bu kadar sevdiğini sorgulamak istedim.
Bizi birbirimize bağlayan bu kaderin, sonuçlarını bile bile neden pes
etmediğini öğrenmek istedim. Ama söyleyemedim. Söylesem, bir daha susmayacak
bir acıyı çağırırdım. Gözlerime bakan gözlerinin bu kadar yorgun olmasına
tahammül edemezdim.
Onun
yerine, fısıltıyla konuştuğum bir cümleyle yüzüne doğru eğildim.
"Pes
etmiyorsun," dedim, sesim kırılmış bir mürekkep gibi, "her şey üstüne
gelirken bile... Neden?"
Mete
gözlerini kırpmadan baktı. Dudaklarını araladı ama önce nefes aldı, sonra yanıt
verdi.
"Çünkü
ben seni bir savaşın ortasında buldum. Ve seninle savaşmayı değil, senin için
savaşmayı seçtim."
Bunu
söylerken gözleri bir çocuk gibi berraktı. Bir an için, bütün kurşun sesleri,
bütün ölümler, bütün karanlıklar durmuş gibi oldu. Sustuğum yerde boğazıma bir
şey düğümlendi. Gözlerim bir anlığına gözlerinden kaçtı ama hemen sonra geri
döndüm. Onun gözlerinin içine bakmamak, yüzümü geceye çevirmek gibi bir şeydi.
Karanlığa sığınmak ama aydınlığı inkâr etmekti.
"Birini
daha kaybetme korkusu, seni severken içime yerleşti. Ben sevmeyi öğrendim ama
kaybetmemeyi hiç öğrenemedim Mete," diye fısıldadığımda ardından gelecek
cümlemi yuttum.
Belki
de bazı insanlar, birbirinin mezar taşı olur ama yine de birbirinden
vazgeçemez.
"Ben
seni kaybetmekten korkuyorum, Mete," dedim, neredeyse bir itiraf gibi.
"Çünkü seni kaybedersem sadece seni değil, kendimi de kaybedeceğim. Bunu
bir kere yaşadım. Bir daha aynı mezarın başında duramam."
Başını
eğdi. Gözleri omzumdaki ellerime kaydı, sonra yeniden bana döndü.
"Ben
ölürsem bile seni yarım bırakmam," dedi kısık bir sesle. "Yarım
kalmazsın. Çünkü ben seni, hayatımdan daha çok sevdim, Eyşan."
İçimde
bir şey öyle derin bir yerden titredi ki, kalbimle aklım aynı anda kırıldı.
Gözlerim doldu ama ağlamadım. Çünkü ağlasaydım, o an darmadağın olacaktım. Bir
şey demeden öne eğildim. Alnımı onun alnına yasladım. Nefesi, tenime değdiğinde
gözlerimizi kapattık. Onun yaralı elleri karnımın üzerine yaslandığında titrek
bir nefes verdim.
"Artık
savaşmak istemiyorum," diye fısıldadım. "Yaşamak istiyorum. Yaşamanı
istiyorum."
Mete,
başını eğdiğinde alnımın üzerinden yanağıma doğru kaydı.
"Yaşayacağız,"
diye fısıldadı ve alnını yanağımdan biraz çekti. Yavaşça gözlerimi açtım, onu
izledim. O, bir savaşın içinden çıkıp gelmişti ama hâlâ inancı taşıyordu. Ben
ise, barutun bile unuttuğu bir boşlukta kalakalmıştım. Ellerim karnımın üzerindeki
onun ellerinin üzerine kapandı. Parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi.
Tenimizin temasında bir antlaşma vardı; kelimelerle değil, ruhla verilmiş bir
söz gibi.
Sol eli
karnımdaki ellerde kenetli kalırken sağ eli, bir tüy misali havalandı ve
yanağıma yaslandı. Avcunun sıcaklığına yanağımı bastırdığımda burukça
gülümsedi.
"Sevduğum
bak gözume, bir şey söyle yüzüme."
Mırıldandığı
şarkıyla derin bir nefes aldım.
"Ben
severum uzaktan, üzülma sen hiç bize. Yine düştüm yollara, yolun sonu gelmedi.
Kaldi senden geriye, iki damla göz yaşi"
Mete,
gözlerini titrekçe kapattığında akan yaş, yanağından çenesine doğru aktı. Elimi
akan yaşın ıslattığı yanağına yasladım. Huysuz o hırçın damlayı kıskanmıştım.
"Ağlama
dayanamam, gözlerunun yaşina,"
diye mırıldandım. "Biter bu dertler geçer, sen kal o bana
yeter."
Mete,
doğrularak alnını alnıma yasladığında dudaklarımız eş zamanlı aralandı.
"Oy
sevduğum gel yeter, bu yağmurlar da geçer. Oy sevduğum gel yeter, bu yağmurlar
da geçer."
Şarkının
sözleri dudaklarımızın arasından bir dua gibi yükselirken kenetli
parmaklarımızı ayırdım ve ellerimi sırtına yaslayıp kendime doğru çektim. Mete,
hızla ellerini sırtıma yaslayıp beni göğsünün içine sokmak istermişçesine
sarılmama karşılık verdi.
Seçim
benimdi.
Ya o
kararı alacaktım ya da arkasından gelen o fırtına da savrulacaktım.
4
Temmuz 2022 – 20:05 / Şırnak
Alev
Atsız, Ağzından
Her Aşk Ölümü Tadacak, Manga
"Bir
fikrim var."
Elimdeki
kahveleri masanın üzerine koyduğum an, sağ bileğime mengene sarılmış elle
kenara doğru çekildim. Bedenim, sert bedenin üzerine çekilirken ayaklarımı
kurtulmak için salladım. Hoş, hoşuma da gitmiyor değildi.
"Ya
Barış!" diye çığlık attım sitemle. "Bıraksana be adam! Şurada iki
çift bir şey söyleyeceğim."
Barış'ın
genizden gelen kahkahasını duyduğumda, neredeyse tüm gardımı indirecektim.
Barış'ın bir eli hâlâ bileğimden ayrılmamışken, diğer eli ise sırtımın hemen
arkasından geçmiş, kalçamın hemen üstüne kaymıştı. Eğlenen bakışlarıyla
gözlerimi süzerken kafasını salladı.
"Anlat
sen dinliyorum ben," dedi ve burnunu gerdanıma gömdü. Gözlerimi devirip
kabak gibi ortaya çıkmış ensesine, boş kalan elimle bir fiske vurdum. Bundan
rahatsız olmamışçasına gerdanımdaki konumunu bozmamış, üstelik beni kucağına
daha fazla çekmişti.
"Daha
çok götünle dinliyor gibisin Barış," diye mırıldanıp kucağında
kıpırdandım. Barış, dediğimi kale almayıp omuzlarını yükseltecek bir nefes alıp
boynuma serpintilerini bıraktı.
"Duş
jelini mi değiştirdin sen?
Ensesine
bu sefer daha sert vurduğumda inleyerek belimi sıktı.
"Uslu
dur Alev."
Yanaklarımı
şişirip büyük bir of bıraktım.
"O
zaman sende beni götünle dinlemeyi bırak ve iki dakika ciddi olup beni
dinle."
Barış'ın
boğuk gülmesini işittiğimde istemsizce gülümsedim.
"Götümden
çok bahsediyorsun. Götümü görmeye bu kadar çok meraklı olduğunu bilmiyordum,
güzelim," dedi.
Elimi
yeniden vurmak için kaldırmıştım ki, boynumdan başını kaldırıp hızla diğer
bileğimi de yakaladı. Artık iki elim de onun kontrolündeydi. Gözleri, ormanımı
saran bir gece gibi üzerime indi. Karanlık, gözbebeklerinden taşarak tüm yüzüme
yayıldı.
Barış,
elimi bırakmadan omzunun üzerine bıraktığında elimi ağırca ensesine doğru
sürükledim. Vurduğum yeri okşamaya başladığımda vişneyi andıran dudakları
memnuniyetle kıvrıldı.
"Dinleyecek
misin beni? Yoksa bir daha vurayım mı?" diye sorduğumda gözlerindeki
karanlığı tüm yüzümde gezdirmeye başladı. İçli bir nefes bıraktığında göz
kapaklarını saran kirpikleri titredi. Neredeyse kaşlarına doğru kıvrılmış
kirpiklerini öpmek istedim.
Nedeni
bilmiyorum, sormayın.
Gözlerini
benden kaçırıp kahvelere uzandı. Dudakları kıpırdadı.
"Sen
zaten vurdun beni," dedi ve bana ait olan fincanı kavrayıp bana uzattı.
"Kalbimden."
Tüm
odanın sıcaklığı değil, tüm dünyanın sıcaklığını yanaklarımda hissettim.
Gözlerimi kaçırıp uzattığı fincana odaklandım. Parmaklarım onun parmaklarını
sıyırarak kahveyi kavradı. Barış yana doğru eğildi ama benim gözlerim hâlâ
katran karası kahvenin üstündeydi.
"Utandın
mı kız?"
Yapmacık
bir sinirle Barış'a baktığımda onun bana bakmadığını, kafasını sağa çevirmiş
olduğunu ve kahvesinden bir yudum aldığını gördüm. Boğazını saran çıkıntı
yükselip alçaldığında elindeki fincanı yeniden masanın üzerine bıraktı. Geri
bana döndüğünde elimdeki kahveye bakarak iki elini de bedenime sardı.
Oturduğumuz mavi kılıf serilmiş tekli koltukta iyice yayılarak bacağını uzattı.
İki
elimle ılık fincanı kavrarken omzumu göğsüne yasladım ve kucağına iyice
yerleştim. Bacaklarımı kendime doğru çektim ve kolçağa uzattım. Barış'ın sağ
eli, kolçağa uzattığım bacaklarımın hemen altında, uyluğumun sınırlarında
dolanırken sol eli, sırtımdan belime doğru uzanan omurgamda geziniyordu.
Kalçalarımın
altındaki suskun, zehirli varlığını hissedebiliyordum. Şu an içinde
bulunduğumuz konum, her ne kadar içinde olduğumuz durum için uygun olmasa da
bildiğim bir gerçek, bundan rahatsızlık duymama engel oluyordu.
Yarın
ne olacağını bilmiyorduk.
O
yüzden her geçirdiğimiz vakit, bizim için önemliydi.
Kuzgunu
andıran bakışları kahvemden çekilip yüzüme değdiğinde gözlerini bir kez kırptı.
"Evet
seni dinliyorum."
Ne
diyecektim ki? He, hatırladım.
"Kerem
Albay'la yaptığımız toplantıda Mimba'nın diğer alanlarını taratma konusu
gündeme geldi. Hayalet Ekibi, Mimba'yı getirecek ama sonradan bazı bölgelerin
imhası şart. Bu yüzden biz devreye girmeliyiz."
Nefes
almak için durduğumda Barış'ın gözleri, yüzümdeki geçmemiş yaralarda gezinmeye
başladı. Alnımdaki dikişleri alınmış yaranın üzerinde bir an asılı kaldı.
"Devam
et," diye mırıldandı. Sırtımdaki eli duraksamıştı ama önemsemedim.
"Büyük
ihtimalle bizi de göreve yönlendirecekler."
Sırtımdaki
eli bedenimden uzaklaştığında üşüdüğümü hissettim. Biçimli siyah kaşları
çatıldığı an çenesiyle yüzümü gösterdi.
"Bu
halinle mi?"
Boğazımın
kuruduğunu hissettim ve bakışlarımı yoğun bakan karalarından çektim. Kahvemden
bir yudum alıp yutkundum. Onunla inatlaşmak istemiyordum, kırmak istemiyordum.
Evet, benim için endişelenmesini anlayabiliyordum çünkü bende korkmuştum.
Ama ben
bir askeri pilottum.
Gözlerimi
fincanın içindeki kahveden çekmeden omzumu silktim.
"Yüzümün
ne halde olduğu önemli değil. Benim için tek önemli olan şey, o pisliğin ele
geçirilmesi hatta o pisliğe ait her şeyin imha edilmesi."
Omzuma
dayalı göğsünün kasıldığını hissettim. Sanki içinde bir şeyler çatırdıyordu. O
çatırdayan şeyin ne olduğunu biliyordum ama adını koymak istemiyordum. Barış
suskundu ama sessizliği bıçak gibi tenime değiyordu. Dudaklarımı birbirine
bastırdım. Yutkunduğunu fark ettiğimde, fincanı bırakmak için bacaklarıma doğru
eğildim.
"Sana
bir şey olursa ben ne yapacağım?" dedi aniden. Sesi, dudaklarımı kanatacak
kadar sakindi. Bacaklarıma eğik bir şekilde duraksadığımda yutkunamadım bile.
Parmaklarımın arasındaki fincanı masaya yavaşça bıraktım. Çünkü bırakmasaydım
her an fincan parmaklarımın arasından kayıp gidecekti.
Ağırca
doğrulduğumda yüzüne bakmak ve bakmamak arasında kalmıştım. Çünkü her asker,
bir gün ölümü göze alarak yaşardı. Peki ya sevmek? Sevmek, göze alınmazdı.
Çünkü seversen, ölüm artık sadece senin ölmenle ilgili olmazdı. Bakışlarımı
yüzüne çevirdiğimde Barış, kaşlarının arasına düşen o çizgiyle yüzümü
inceliyordu.
"Yüzünün
ne halde olduğu önemli değil, anlıyorum, peki ruhundaki yaralar? Onlar da mı
önemli değil Alev? Her gece bir kâbustan uyanıyorsun sen."
Gözlerimi
kısarak başımı yana eğdim.
"Sen
hiç vurulmadın mı Barış? Yaraların, kesiklerin, sızıların olmadı mı hiç? Gece
uyuduğunda kâbuslarınla uyanmadın mı?"
Tam
dudaklarını aralayacaktı ki kaşlarımı çatarak devam ettim: "Ben de senin
gibi bir askerim Barış. Bu mesleği seçtiğimiz gün, kendimizden vazgeçmiştik
zaten. Bunlar bahane değil."
Karanlıklarının
içinde bir ateş yandı. O ateşlerinin bir an için ormanıma sıçrayacağından
korktum. Çenesi gerildiğinde kulaklarının kızardığını gördüm.
"Aynı
şey değil," dedi dişlerinin arasından. "Ben karada sen ise havada
savaşıyorsun. Benim mezarım üstüne bastığım toprak olacak seninki-"
Bitirmedi.
Gözlerini kaçırdı. Çene hatları daha da belirginleşirken gözlerini kapattı ve
oradaki yangının zihninde parlamasına izin verdi. Ben o cümleyi onun yerine
tamamlamadım. Ama içimde bir şey delindi. Bedenimde değil. Bu kez içimde, bir
yerden kan sızdı. Onun gözlerini gördüğümde susmak, en doğru cevaptı. Çünkü
söyleyecek her söz, bu adamın endişesini küçümsemek olurdu.
Haklıydı.
Uyuyamıyordum.
Aynaya bakmaktan çekiniyordum. Yüzümdeki yaralar elbet bir gün geçebilirdi
fakat ruhumdakiler sarsıcı bir noktama yerleşmişti. Unutmamam gereken bir
husustu bu ama görev, bir kurşun gibi zamanın namlusunda ilerliyordu.
"Evet
biliyorum iyi şeyler yaşamadım."
Cevaplamaktan
kaçınmadı.
"Bunu
bilmen güzel."
Ona
baktığımda bana baktığını fark ettim. Gözlerindeki yangın, ormanıma sıçradı.
"Barış,
beni sinirlendirme."
Barış,
kaşlarını çatarak yüzünü hafifçe eğdi.
"Sinirlendirirsem
ne yaparsın, oyuncağına atlayıp beni de mi patlatırsın?"
Bir an,
söylediklerini duyduğuma inanamadım. Gözlerimi kıstım.
"Oyuncağım
mı?" Sözlerim
dişlerimin arasından süzüldü. "O küçümsediğin 'oyuncak', seni defalarca
mezardan çıkardı Barış."
Hafif
bir alayla gülümsedi.
"Mezardan
mı? Havacı, biz hepimiz her gün mezarımızı kazıyoruz zaten. Seninki sadece daha
yukarıda."
Gözlerimi
devirip sakin kalmaya çalıştım ama bir türlü olamıyordum. Burnumdan derin bir
nefes verip gözlerinin içine öylece baktım.
"O
mezar dediğin yer benim evim," diye fısıldadım. Sanki cümlelerim, onun
karanlıkta parlayan ateşine kızgın yağ sıçratmış gibiydi. Barış, gözlerini
kısmış, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir alayla bana bakıyordu.
"Evin
mi?" dedi, sesinde küçümseyici bir merakla. "Senin evin ben değil
miydim?"
Sözcükleri
kafamda çınladı. Her harfi, içimdeki boşluğa çarptı. Kaşlarımı çattım. İçimdeki
sabır ipini gererek konuştum: "Dedi, beni evinde eskiden bir misafir
olarak gören ev sahibi."
Gözlerinde
bir kırılma gördüm. Ama ben duramadım.
"Siz
yeri savunuyorsunuz, ben gökyüzünü. Her şeyimi o gökyüzünün içine gömdüm ben,
Barış! Annemi, babamı, çocukluğumu... Evet, oyuncak dediğin şey de benim
mezarım."
Barış,
gözlerini kapattı.
"Sus,"
diye fısıldadığında susamadım.
"O
oyuncakla gökyüzüne uçuyorum. Onunla ailemi görebiliyorum. Onunla da gökyüzünde
öle-"
Barış,
bir anda uyluğumdaki bacağını çekip enseme attı, yüzünü yüzüme yaklaştırdı.
"SUS!"
Nefesi
yüzüme çarptığında, Barış'ın gözlerinde kıyamet vardı. O "sus" emri
bir subayınki gibi değil, kalbi paramparça olmuş bir adamın yakarışıydı.
"Hayır,"
dedim, sesi titreyen bir öfkeyle. Çünkü içinde taşıdığım bütün ölülerin sesi,
onun sesinden daha baskındı artık. "Susamam! Çünkü sen beni hâlâ sadece
yaşayan biri sanıyorsun! Oysa ben çoktan gökyüzünde bir mezara gömüldüm!"
Barış'ın
ensemdeki eli sıklaştığında yüzü yüzüme biraz daha çekildi. Öfkeli nefesi,
kanadıma değen sert rüzgâr gibiydi. Savurmuyordu ama sarsıyordu.
"Yakarım.
Yeminim olsun ki yakarım. Sana mezar olacak her noktayı yakarım. Gökyüzü mü?
Onu da yakarım."
Sesi
öyle sakindi ki, içimdeki öfke, o seste bir anda yönünü şaşırdı. Yutkundum ama
geçmedi. İçimde bir yangın kabardı, oysa Barış "yakmak" derken bir
savaş başlatmıyordu. Sanki çoktan yandığı yerden konuşuyordu. Gözleri gözlerime
kilitliydi. Bu, bir savaş değilmiş gibi sanki savaşın bitip de hiçbir şeyin
kalmadığı o büyük enkaz anıydı.
"Sana
evimi açtım," dedi fısıltıyla. "Sana kalbimi açtım. Senin evin
benim."
Cümleleri
beni vurguna uğratırken ağırca yutkundu. Onu saran ateşlerin arasından bakmaya
devam ederken nefesi, yanaklarımda parçalanarak dağılıyordu.
"Sana
ben mezar olacaksam da kendi evimi, içinde ben varken yakarım."
Gözlerim
doldu ama hâlâ direndim. Hâlâ. Çünkü eğer şimdi ağlarsam, bir daha toparlayamazdım.
Çünkü bu adam sadece yüreğimi değil, içimdeki bütün yasları da görüyordu.
"Elini
çek," dedim kısık bir sesle. Çekmesini istemiyordum aslında. Sadece biraz
daha az canım yansın istiyordum. Barış kıpırdamadı. Parmakları ensemde, baş
parmağı saç diplerimde bir yangını bastırır gibiydi. Sesi, tekrar çatlamış bir
yemin gibi döküldü.
"Alev,"
dedi ama bir an duraksadı. "Hoş, adınla bile beni yakmayı başaran tek
kadınsın."
Barış'ın
gözleri kıpırdamıyordu. O bakışlar, yıllardır karanlıkta kalmış bir haritanın
gizli yollarını ezberlemiş gibiydi; beni benden daha iyi okuyordu. Çünkü ismimi
yangına sebep olan bir afet gibi söylüyordu.
"Elini
çek."
"Elimi
çekersem," dedi yavaşça ama keskin, "seninle bütün yaralarımı da
çekeceğim. Çünkü ben artık seni bırakırsam, içimde ne kalır bilmiyorum
Alev."
Bir
süre ikimiz de sustuk. Odanın içi, kahve ve bitmemiş bir gece gibi kokuyordu.
Sessizlik arasında nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Barış, ağırca elini
ensemden çekti ve arkasına yaslandı. Sağ elini masaya uzatıp hafifçe yana
eğildi. Soğumuş olduğuna inandığım kahve dolu fincanı aldı ve iki yudumda içip
geri bıraktı. Tekrardan eski konumuna geldiğinde ellerini bana değdirmeden
öylece yüzüme baktı.
"Bakma
öyle," dedim kısık bir sesle. "Sanki her şeyi ben mahvetmişim
gibi..."
Kafasını
iki yana salladı.
"Sen
hiçbir şeyi mahvetmedin, Alev. Sadece ben bu yangının ortasında kalakaldım.
Söndüremediğim tek şey sensin."
İçimde
bir şey titredi. Gözlerim nemlendiğini hissetti ama kırpıştırmadım. Güçsüz
görünmek istemiyordum. Çünkü biz, kendimizi yalnızca görevle değil,
yaralarımızla da taşırdık. Ama o an, ilk kez bir yara taşımak değil, onunla
gömülmek istedim.
"Ben
seni yakmak istememiştim," dedim.
Burukça
gülümsedi. "Bilirim," dedi alayla. "Yangınlar da genellikle
kazara çıkar zaten."
Gözlerimi
devirerek omzuna sertçe vurduğumda yorgunca kıkırdadı. Ellerini eski
konumlarına; sağ elini uyluğumun arkasına, sol elini de belime yasladı. Başımı
omzuna yasladığımda gözlerimi kapatıp burnumu boynuna sürükledim. Kucağında
küçülebildiğim kadar küçülmek istedim.
"Rahat
dur Alev."
Kalçama
değen sertliğiyle sağ omzuna küçük bir yumruk attım.
"Asıl
sen rahat dur."
Barış'ın
yüzüme doğru eğildiğini fark ettim.
"Sen
tutarsızca kalçalarını hareket ettirirken ne olmasını bekliyordun ki?"
dedi, sesi yarı ciddiyetle karışık, yarı kısık bir kışkırtmayla doluydu.
Utançla yüzümü daha çok boynuna sakladım.
"İstemeden
oldu," dedim, dudaklarımı bükerek. Barış'ın sert kahkahasını duyduğumda
aramızdaki gerginliğin azaldığını fark edebilmiştim. Omzunu başımın altına
iyice yerleştirdi. Elini saçlarıma götürdü, parmaklarını temkinlince aralarına
geçirdi.
"İstemeden
olan şeylerin en yakıcıları olduğunu yeni mi fark ettin?"
Sustuğum
anda o da susmayı seçti. Uyluğumun arkasındaki elini çekip dizlerimin arkasına
getirdi ve sırtımdan sıkıca tutarak ayaklandı. Düşmemek için kollarımı boynuna
doladığımda iki büyük adımla ranzamın önüne yaklaştı. Beni yavaşça yatağın
üzerine bırakıp arkasına döndü.
Yatağa
uzandığımda gideceğini düşünmüştüm ama kapıyı kilitleyip yanıma doğru yaklaştı.
Yatağın soluna doğru kaydığımda, ayaklarındaki postalların iplerini çözdü ve
heybetiyle yatağa oturdu. Üzerindeki üniformanın düğmelerini çözüp üzerinden
çıkarttığında düzgünce katladı ve kenara bıraktı.
Sağ
elimi yanağımın altına alıp öylece ona bakarken sırt üstü yatağa uzanıp sol
elini başının altına yasladı. Bakışlarım hemen önümdeki şişkin pazılarında
gezinirken hafifçe yutkundum. Barış, gözlerini kapatıp öylece durduğunda
gözlerimi kırpıştırmaya devam ettim.
Bana
sarılmayacak mıydı?
Tam ona
doğru uzanacaktım ki sol elini başının altından çekip kaldırdığım boynumun
altına yasladı. Yüzünü boynumun girintisine yaslayıp sağ elini bacak aramdan
geçirdi. Gözlerim yuvalarından çıkacakmışçasına aralanırken kalçama yaslı eli
ile bedenim, bedenine çekildi. Sol bacağımı beline doğru attığımda bacak
aramdaki elini çekti. Sağ bacağını, onunla aramızda uzanmış bacaklarımızın
üzerine attı. Havada kalan elini ise tişörtümün içine sızdırıp sol omzuma
sürükledi.
Barış'ın
nefesinin tenime çarpışını, sıcaklığını hissettim. Kolları arasında küçüldüm,
sanki dünyadaki tüm karmaşa onun bu yaklaşımla biraz daha uzaklaşabilirdi.
Kalbim hızlı atıyordu; her ritim, onun varlığının beni sarıp sarmaladığını
fısıldıyordu. O anın içinde geçmişin ağırlığı, geleceğin belirsizliği eriyip
gidiyordu.
Sadece
biz vardık; iki yara, iki ateş, tek bir sığınak.
Barış,
yüzünü boynumdan çektiğinde gözlerimi açtım. Kendi gözlerinde buldum kendimi;
orada korkular, umutlar ve bitmeyen bir bağlılık vardı. Kalbim bir anlığına
durdu sanki. Elimi, yüzüne götürüp baş parmağımla yanağındaki bir benek gibi
duran gölgeyi sildim. Yeniden gözlerine baktım.
"Çok
dikkatli olacaksın, duydun mu beni? Bana geri döneceksin."
Barış'ın
yüzüme üflediği nefesiyle sıraladığı cümlelerden, göreve gideceğimi
kabullendiğini anlamıştım. O an ona, evime dönmek için hayatta kalmam
gerektiğini söylemek istedim ama söyleyemedim. Gözlerimi kırpıp hafifçe kafamı
salladım. Ruhumu saran bir başka cümleyi yüzüne karşı söyledim.
"Sana
geri döneceğim."
Barış'ın
gözlerindeki karanlık, ormanımın üzerine bir sis gibi çöktü. Tişörtümün içine
sızmış, omzumda duran eli yavaşça enseme doğru kayarken parmakları saç
köklerime yapıştı; sanki gitmeme izin verirse bütün hikâyesi kopacakmış gibi.
Nefesini duyuyordum, boynumun kıvrımında sabırsız bir yangın gibi geziniyordu.
Gözleri o cümlede bir süre asılı kaldı. İnandı mı, korktu mu, yoksa o anlık
umut mu battı içinde, bilemedim. Sadece parmaklarıyla saç diplerimi okşamaya
devam etti.
"Dönmezsen..."
dedi boğuk bir sesle, dudakları neredeyse dudaklarıma değerek, "seni
bulurum. Gökyüzünde, yerde, cehennemin tam ortasında olsan bile seni bulurum,
Alev."
Adımı
söylediğinde sesi neredeyse hırıltıya dönmüştü. Tüm kelimelerinden daha çok, o
tek kelime yaktı içimi. Gözlerimiz aynı anda kapandı. O an dünya sustu.
Dudakları dudaklarıma çarptı; önce bastırılmış bir sabırla, sonra kırılmış bir
suskunluğun bütün yüküyle. Öpüşü, içindeki korkuyu, arzuyu ve bastırdığı özlemi
bir anda üzerime boşalttı. Elleri yüzümde, belimde, sırtımda dolaşırken, nefes
nefese kaldık. Dudaklarımız arasında geçen her saniye, daha da çok dokunmak,
daha çok hissetmek isteğiyle çoğaldı.
Onun
öpücüğü yangın gibiydi; sanki beni yalnızca sevdiği için değil, yıllardır
kaybettiği her şeyin yerine koymuş gibi. Sanki ben gidersem, bir daha asla
birini bu kadar tutamayacağını biliyormuş gibi...
Saç
köklerimi kavrayan eli, çoktan oradan kopmuş bir şekilde tişörtümün içinden
göğsüme doğru yaklaştığında dudakları dudaklarımdan zorlukla ayrıldı. Alnımı
alnıma yaslayarak ona baktığımda kasıklarıma yaslı varlığını hissedebiliyordum.
"Alev..."
diye fısıldadığında, adım bir dua gibi döküldü dudaklarından. Gözlerini
kapattı. Sanki bu anı zihnine kazımak, her detayı hafızasında tutmak istiyordu.
Ellerim onun yüzüne gitti. Sert çizgilerini, sakarlıklarıyla sakladığı
yumuşaklığı hissettim. Başparmağımla alt dudağını hafifçe çektim.
"Beni
bekleme demeyeceğim," dedim, "çünkü biliyorum ki bekleyeceksin."
Barış'ın
gözleri karanlıkta parladı. Bir an bile tereddüt etmeden dudaklarını bana
bastırdı. Bu öpüş, bir isyandı; kaybetme korkusunun, tutkunun, sonsuz bir
bağlılığın karışımıydı. Onaylarcasına karşılık verdiğimde elleri bedenimi keşfe
çıktı. Tişörtümü yavaşça yukarı çekerken, dudakları çeneme, boynuma, köprücük
kemiklerime kaydı.
Biraz
doğrulup tişörtümü çıkartması için ona izin verdiğimde, tişörtü başımdan
çıkartıp arkaya doğru fırlattı. Gözleri bir an olsun gözlerimden ayrılmazken
avuçları sırtıma kaydı. Beni kendine çekti. Kalp atışlarımız birbirine karıştı.
Gözleri, yüzümün her bir noktasını sanki zihnine kazımak istercesine dolaşmaya
başladığında onu, omuzlarından ittirerek üzerine çıktım.
ARGO,
CİNSEL VB. CÜMLELER İÇERİYOR. OKUMAK İSTEMEYENLER BİR SONRAKİ İŞARETLİ ALANA
KADAR KAYDIRABİLİR.
Gözlerinde
oluşan şaşkınlığı ile kalçamı, altımda büyüyen varlığına sürttüm. Barış'ın
gözlerindeki şaşkınlık, kısa sürede koyu bir arzuya dönüştü. Alt dudağını
dişleri arasında hafifçe ısırarak bana baktı. Elleri kalçalarıma kenetlendi,
parmakları tenime gömülürken ince bir titreme sırtımdan aşağı aktı.
"Alev..."
diye homurdandı, sesi boğuk ve baskı altında.
Ona
cevap vermek yerine, bedenimi daha da aşağı indirdim. Sıcaklığını, sertliğini,
her santimini hissetmek istiyordum. Kalçalarımı yavaşça hareket ettirdiğimde
irislerinde yanan ateş, beni de tutuşturuyordu. Üzerimdeki siyah sütyeni
gözlerinin içine bakarak kopçalarından çıkartıp sola doğru fırlattığımda
Barış'ın gözleri kapanıp yeniden açıldı.
Bir
elini saçlarıma daldırırken, diğeri belime kaydı. Ansızın ters yüz etti beni,
sırtımı yatağa bastırdı. Üzerimdeki ağırlığı, kontrolü ele alışı, içimi bir
sıcak dalga gibi kapladı. Dudakları göğsüme inerken, dişleri hassas derimi
hafifçe ısırdı. İçimden kopan bir ses, dudaklarımdan dökülüverdi.
"Barış,"
fısıldadığımda dudaklarını hapsettiği göğsümden çekip yüzünü yüzüme eşitledi.
Öyle bir baktı ki yüzüme sanki o an gözlerimden ruhuma aktığını hissettim.
Gözlerim, onun karanlığı içinde mutluydu. Seni istiyorum diyordu gözleriyle.
Neyim varsa onundu ki...
Ellerim
tişörtüne doğru kıvrıldığında gözlerimin en derinine bakmaya devam ediyordu.
Parmak uçlarım kasıklarına doğru kayarken onun nefesinin kesildiğini hissettim.
Kumaşın altından yükselen sıcaklık avuçlarıma yayıldı. Yüzümü tarayıp gözlerime
baktı, izin verircesine başımı hafifçe salladım.
Tişörtünü
yukarı çektim, önce karın kaslarının gergin hatları ortaya çıktı. Göğsüne
ulaştığımda kollarını kaldırdı, kumaş başının üzerinden çıkarılırken siyah
saçları dağıldı. Tişörtü yere attığım an, elleri omuzlarımdan kayarak sırtıma
dolandı. Çıplak teninin bana değdiği her nokta yanıyordu.
"Varlığımla
varlığına tapmak istiyorum," diye fısıldadı dudaklarımın bir karış
ötesinden, nefesi dudaklarıma çarparken.
Eşofman
altımın bel lastiğine parmaklarını soktu, aşağı doğru çekerken gözleri, yine
bir an olsun gözlerimden ayrılmıyordu. Kumaş dizlerime, sonra ayak bileklerime
kadar süzüldü. Bir ayağımı kaldırıp eşofmanı tamamen çıkardım, sonra diğerini.
Barış'ın bakışları, bir yılan misali bedenimde sürünerek üzerimde kalan tek
parça olan siyah külotuma kaydı. Başparmağını bel bandının altına soktu,
nazikçe aşağı çekerken;
"Bunu
benim için mi giydin?" diye sordu, sesi kısılmıştı.
"Sadece
senin göreceğini biliyordum," diye karşılık verdim, nefesim sıkışmıştı.
Külotum
dizlerime inerken, elleri baldırlarımdan yukarı doğru süzüldü. Parmak uçları iç
uyluklarımda gezindi, kasıklarımı okşarken beni titretti. Gözlerimi kapadım,
her dokunuşun yarattığı elektriğe teslim oldum. Dudakları bir anda dudaklarıma
yaslandığında karşılık vermeye başladım.
Sağ eli
göğsümü okşarken sol eli bedenimin her noktasını turluyordu.
"Dokun
bana Alev, beni en iyi sen tanırsın," diye dudaklarımın içine inledi.
Ellerimi sırtında gezdirirken, inleyerek gözlerini kapattı. Yeniden
dudaklarımızı buluşturduğunda dilini damağımda gezdirdi. Sesli bir öpücükle
birbirimizden ayrıldığımızda burnundan soluklar çekerek boynuma öpücüklerini
sıraladı.
Boynumdan,
göğüs boşluğuma, göğüs boşluğumdan göbeğime doğru ilerledikçe karnımın
altındaki kasıntılara engel olamıyordum. Elimi, omuzlarından dirseklerine doğru
indirirken tırnaklarımı sertçe geçirdim. Barış, vücudumdaki ellerini çekip
pantolonun palaskasına uzandı. Metal yüksek sesle yerinden çıkarken, palaska
zemine tok bir ses ile çarpmıştı.
Ellerimi
uzatıp pantolonun düğmesini kavradığımda yutkunuşunu duyabilmiştim. Doğrulup
seri bir hareketle yeşil düğmeyi boşluğa düşürdüm ve fermuarını açmaya
zorladım. Önü, belirgin bir şekilde kabarmıştı ve içindekinin sert olacak
olması beni utangaç halimden bir nebze olsun sıyrılmama neden oluyordu.
Pantolonun
fermuarını açıp kenarlarından tuttum ve aşağıya doğru çekiştirdim. Barış'ın
pantolonu dizlerine doğru süzülürken, boxerından belli olan büyüklüğü
gözlerimden kaçmadı. Kesinlikle hayran kalabilirdim. Sonuç olarak ben bir
pilottum ve elimizden kaç tane konsolun geçtiğini söylememe gerek yok herhalde.
Nefesim hızlandı, avuç içlerim terledi. İçimde bir yanma başlamıştı. Hem
utangaçlık hem de dayanılmaz bir arzu karışımıydı.
"Ona
bu kadar güzel bakma," diye homurdandı Barış, ayaklarını hafifçe
kaldırarak pantolonunu tamamen çıkarmama yardım etti. Kumaş ayak bileklerinden
kurtulup yere düştüğünde, boxerının ince pamuğunun altında damarlarının izleri
belli oluyordu.
Elimi
uzattım, parmak uçlarımla boxerın kenarından içeri süzüldüm. Biraz sert
dokunmuş olmalıydım ki Barış'ın karın kasları gerildi.
"Yavaş
ol Havacı," diye inledi, karın kaslarını içe çekerek. "O senin
tuttuğun joysticke benzemez."
Ama
dinlemedim. Boxerını aşağı çekerken, sertliği özgürlüğüne kavuştuğunda ikimiz
de nefesimizi tuttuk. Gözlerimi dikmiştim ona her santimi gergin, her damarı
belirgindi. Başparmağım önündeki damarda gezindiğinde, Barış'ın dudakları
aralandı. Başını arkaya atarak dişlerini sıktığında burun delikleri genişledi.
Onu
böyle görmek, kasıklarımdaki acının daha da yayılmasına neden oluyordu.
Bir
elimle beline tutunurken, diğer elimle yavaşça yukarı aşağı hareket ettim.
Önündeki damarı hissettikçe baskıyı artırdım. Avuçlarımın arasında yanan bir
kor gibiydi. Parmaklarım belli bir yere geldikten sonra asla birleşmiyor aksine
daha fazla birbirlerinden ayrılıyordu. Öğrendiğim birkaç bilgiye göre biraz
ıslatmam gerekecekti.
Avcumu,
benim için yanmış odun parçasından çektiğim sıra Barış yüzünü eğdi. Gözlerine
bakarak avcumu yalayıp yeniden penisine dokunduğumda aralı dudaklarından boğuk
bir inleme döküldü. Avcumun ıslaklığı teninde parladı, her hareketimde kaygan
bir hışırtı yükseldi.
"Alev,
Alev, Alev," diye homurdandı, bileklerimi aniden kavrayıp durdurdu.
Gözlerinde tehlikeli bir kıvılcım vardı, "Böyle devam edersen bitireceksin
işi," dedi.
Bileklerimi
geri çekip ayağa kalktım ve kollarımı boynuna dolayıp bedenimi onunkine
yapıştırdım. Gözlerindeki şaşkınlık, arzu ve tutku karışımıyla bana bakarken
gülümsedim.
"Öyleyse
sen öğret," diye fısıldadım, nefesim dudaklarına değerek, "nasıl
istediğini."
Barış'ın
gözleri kısıldı. Bir anda ters çevirdi beni, sırtım göğsüne yapıştı.
Omuzlarımın biraz altına daha uzamış saçlarımı toplayıp bir yana attı, ensemi
dişleriyle ısırdı. Elleri göğüslerime dolanırken, sertliği kalçalarımın arasına
sıkıştı.
"Hisset,"
diye hırladı kulak mememe, kalçasını hafifçe ittirerek, "ne kadar çok
istediğimi."
Islaklığımın
bacaklarıma doğru aktığını hissettim. Parmaklarımı beline kenetledim, kendimi
ona doğru ittim. Barış'ın nefesi kesildi, bir eliyle saçlarımdan çekti.
"Sabırsızlanıyorsun,"
diye alay etti ama sesindeki titreme ele veriyordu. Sabırsızlanan tek bendim,
bunu biliyordum. Diğer eli uyluğumun içinde gezindi, parmak uçları neredeyse
dokunmadan en hassas noktalarıma süzüldü. Kasıldım, nefesim hızlandı. Sol
eliyle göğsümü avuçlarken ben, başımı geriye atmış bir şekilde ona bakıyordum.
Barış ise alt dudağını ısırmış bir şekilde bana bakıyordu.
"Barış..."
diye inledim, artık dayanamayarak.
"İşte
böyle," dedi zafer dolu bir sesle. İşaret parmağını ağzıma sürterek,
"Islat," dedi.
Emrine
boyun eğdim. Dilimle parmağını ıslattığımda o parmağı vajinama indirip dairesel
hareketlerle bana dokundu. Gözlerim fal taşı gibi açıldı, bedenim yay gibi
gerildi.
"Görüyor
musun?" diye mırıldandı, parmağının ritmini acımasızca yavaşlatarak,
"Ben yapınca daha iyi, değil mi?"
Cevap
veremedim. Çünkü tam o anda, o parmağı içime soktu. İnleyerek öne doğru
bükülmeye çalıştım ama buna izin vermeden parmağını içimden çıkarttı. Tek
eliyle beni yatağa sırt üstü döndürüp ittirdiğinde, yaylanarak sırt üstü
uzandım. Barış, işaret parmağını gözlerimin içine bakarak yaladı.
Dudaklarım
küçük bir o şekliyle açık kalırken, alt dudağını ısırıp yatağın ucunda diz
çöktü. Sanki bir Yunan tanrısıydı. Kaslarından belirmeye başlayan ter
damlacıkları o kadar ilahi görünüyordu ki dudaklarımın kuruduğunu hissettim.
Yataktan
sarkan bacaklarımı ayak bileklerimden tuttu ve dizlerimden büküp yatağa
topuklarımı değdirmemi sağladı. Bacaklarımı açıp ellerini dizlerimin arkasına
sürükledi. Şişmiş pazılarına yaslanan baldırlarım ile kasıklarımı yüzüme baka
baka, yüzüne doğru çekti.
Barış'ın
nefesi kasıklarımda yanık bir iz bırakırken, dizlerimin titrediğini hissettim.
Sağ koluna yaslı bacağımı omzuna atıp dudaklarını yaladı. Parmak uçları
uyluklarımın içinde gezindi, derimi kavrayıp sıktı.
"Bak,"
diye homurdandı, başparmağıyla hassas deriyi iki yana ayırırken, "nasıl da
benim için titriyorsun."
Dilinin
ilk dokunuşuyla çığlık attım. Sıcak, yumuşak ve acımasızca kesindi. Tam
kalbime, en savunmasız noktama saplanmış gibiydi. Ellerim saçlarına daldı,
kendimi ona doğru itmeye çalıştım ama Barış inatla kontrolü elinde tutuyordu.
"Hareket
etme," diye hırladı dudakları bana değerek, "yoksa dururum."
Tehdidi
işe yaradı. Donakaldım, sadece nefes alıp verirken göğüs kafesimin hızla inip
kalktığını hissettim. Barış bu kez daha yavaş, daha derinden yaladı.
Dudaklarıyla emdi, dişleriyle hafifçe ısırdı. Her dokunuş içimde bir fırtına
koparıyordu.
"Lütfen..."
diye inledim, artık dayanamayarak.
"Ne
lütfusu?" diye sordu alaycı bir tonla, dilinin ucunu en hassas noktama
bastırarak.
"Durma..."
Barış
kısık bir kahkaha attı. "Böyle mi?"
Ve
sonra tüm ustalığını konuşturdu. Bir eliyle kalçamı kavradı, diğeriyle
klitorisimi okşarken, ağzıyla beni paramparça ediyordu. Dili, keskin bir
şekilde orayı talan eyliyordu. Kasıklarımda biriken ısı hızla yükseldi,
gözlerim karardı.
"Barış,
ben-"
Uyaramadım
bile. Orgazm bir dalga gibi üzerime çöktüğünde, onun adını haykırarak boşaldım.
Bedenim titrerken, Barış son bir kez yaladı, sonra yukarı doğru süzüldü.
Yüzümün bir karış üstünde durdu, dudakları hâlâ ıslak ve parlaktı. Hiç
beklemeden aralı dudaklarıma sızdığında inleyerek dudaklarında kalan tadımı
aldım.
Aç bir
kurt gibi öpüyor, yaralı bir kurt gibi inliyordu. Barış'ın sertliği ıslaklığıma
değdiğinde ikimiz de nefesimizi tuttuk. Gözlerime baktı, okyanus fırtınası gibi
karanlık, ama sadece benim için sakinleşebilen.
"Bak
bana," diye fısıldadı, avuçları yanaklarımda, "hep böyle kal
gözlerimde."
Ellerimizi
yatağın üzerine kenetlediğinde doğrulup ağırca içime kendini itti. Hissettiğim
gerginlikle başımı arkaya atarak dişlerimi dudaklarıma geçirdim. Barış, içimde
bir milim bile kıpırdamazken dudakları çenemde gezindi. "İyi misin?"
diye sordu, nefesi sıcacık yanağıma çarparken.
Arzu,
acının içinde erimişti.
Kafamı
sallayarak başımı kaldırdığımda ellerim sırtına yaslandı. Ne ara kapandığını
bilmediğim gözlerimi açıp gözlerine baktığımda, alnında çıkan damarı gördüm.
Gözlerinde beni incitmenin pişmanlığını taşıyordu. Kalçalarımı oynatarak
ayaklarımı beline sarmaladım.
"Devam
et, Barış," diye fısıldadığımda alnıma küçük bir öpücük kondurdu. Bedenim
ona uyum sağlarken inledim, her santimi kabul edişimle Barış'ın gözleri
kısıldı. Her hareketi özenle, adeta beni keşfeder gibiydi. İçimde
derinleştikçe, gerginlik yerini sıcak bir dalgaya bıraktı. Dudaklarımız yeniden
buluştu, bu öpüşümüzde bir ilkin heyecanı ve sonsuz bir tanışıklık vardı.
Kalçalarım
ona doğru yükseldi, bedenim artık tamamen ona teslim olmuştu. Yavaş ritmi
hızlandıkça, ellerim onun elinden koparak yastıkları kavradı. Barış'ın
inlemeleri kulaklarımda çınlıyor, her dokunuşu ruhuma işliyordu. Sanki iki
yarım küre yeniden birleşiyordu. Avuçlarım sırtında gezindi, her kasılmasını,
her titreyişini kaydettim.
Ellerim
saçlarında dolaştı, onu bana daha da yakınlaştırdım. Bacaklarım beline sıkıca
dolandı, her hareketimizle daha derine çekiyordum onu.
"Daha
fazla," diye inledim, nefesim boğazımda düğümlenirken, "her şeyini
ver bana..."
Barış,
hırıltılı bir soluk bırakırken gözlerimde gezindi.
"Her
şeyim... her şeyimin değil mi zaten?"
Barış'ın
ritmi hızlandı, bedenimizin çarpışması odada yankılandı. Bir elini aramıza
soktu, parmakları klitorisime değdiğinde gözlerim karardı. Dudakları yüzümün
her bir noktasında gezinirken sol bacağımı omzuna attı. İçime daha fazla
yüklenirken boğazımdan kopacak olan çığlık onun dudaklarının arasında hapsoldu.
Barış'ın dudakları çığlığımı yutarken, bedenimiz tek bir ritimle çarpmaya
başladı. Omzuna attığım bacağım titriyor, parmaklarım sırtına çizikler
bırakıyordu.
"Benimsin,"
diye hırladı dudaklarıma, her itişte bu sözü bedenime kazır gibiydi, "her
damlan, her nefesin..."
Parmakları
klitorisimde ustaca gezindi. Basıncı mükemmeldi ne fazla sert ne fazla yumuşak.
Tam ihtiyacım olan yerde, tam ihtiyacım olan şekilde. Gözlerim yaşardı, nefesim
kesik kesik kesiliyordu. Orgazm bedenimi bir volkan gibi sarstığında, Barış da
içimde sıkıştı. "Alev, gevşet içini."
"Barış!"
diyerek çığlık attığımda onu içimden çıkaracak kadar güçlü bir fışkırma oldu.
Gözlerim sonuna kadar açılmıştı. Barış, kıpkırmızı olmuş suratıyla alt dudağını
dişleyerek sağ elini belime attı ve beni yüz üstü çevirdi. Yüzüm yatağa yaslı
kalırken kalçalarımdan tutup beni yükseltti.
"Benim
sonum olacaksın, yemin ediyorum beni düşman değil, sen öldüreceksin Alev!"
diye dişlerinin arasından tısladığında kalçama hafif bir şaplak attı. Üzerime
bir mezar tabutu gibi eğilip göğsünü sırtıma yasladığında kalçalarımın
arasındaki varlığını hissettim.
Muhtaçlıkla
ona doğru kalçalarımı yükselttiğim sırada üzerime abanarak içime girdi.
Hareketleri bu kez daha sert, daha umursamazdı. Islaklığımdan dolayı kolayca
ritimlerini sağlıyordu. Bedenimi iki eliyle kavramış, her itişte daha derine
ulaşıyordu. Yatağın çarşafı parmaklarımın altında buruştu, alnımdan sızan ter
yastığa damladı. Her hareketiyle içimde daha derinlere ulaşıyor, beni
paramparça ediyordu. Yüzümü yastığa gömmüş, çığlıklarımı bastırıyordum.
Bir eli
saçlarımdan kavrayıp başımı hafifçe kaldırdı. Dudakları kulağıma değdi.
"Sesini
duymak istiyorum," diye emretti, "beni senden esirgeme."
"Barış,
yıkılacağım," dememe kalmadan titreyen dizlerimle yatağa yığıldığımda,
Barış'ta üzerime yıkılmıştı. Yüzümü ona doğru çevirip gözlerine baktığımda
ensemdeki saçlarımı okşayarak beni dudaklarına doğru çekti. Barış'ın dudakları
benimkilere yapıştığında, tuzlu terimiz ve keskin arzumuz birbirine karıştı.
Göğsünün ağırlığı altında ezilirken, kalbinin çarptığını hissediyordum; hızlı
ve düzensiz, tıpkı benimki gibi.
İçimde
kasıldığını hissettiğimde kendimi ona doğru ittirmeye başladım. Tüm kasları
gerildiğinde içimde bir anda patlayan ritmi hissettim. Dudaklarıma yansıyan
yankılı inlemeyle bedenim şiddetle titredi.
!BURADAN
DEVAM EDEBİLİRSİNİZ!
Barış'ın
gözleri gözlerimde dolandığında yorgunlukla gülümsedim. Sessizlik çöktü. Sadece
çarpan kalplerimiz ve birbirine karışan nefeslerimiz vardı. Barış alnımdaki
saçları geri itti.
"İşte
evim," dedi, "senin kalbinde."
Beni
kucaklayarak yatakta, daha rahat bir konuma aldığında ne ara yere attığımızı
bilmediğim pikeyi aldı ve üzerimize örttü. Barış'ın parmakları saçlarımın
arasından geçerken göz kapaklarım ağırlaştı. Terle yapışan tenimiz, çarşafta
bıraktığımız izler, odada asılı kalan kesif nefesler... Hepsi bu anın kırılgan
gerçekliğini örüyordu.
"Burası,"
diye fısıldadım kalbine dokunarak, "benim oldu. Hiç gitmediğim halde hep
özlediğim yer."
Avucunu
göğsüme bastırdı. Nabzımın hızlanışını hissettiğinde kaşları hafifçe kalktı.
"Yine
bana çok koştun," diye mırıldandı, gülümsemesinde tatlı bir azarlama
vardı, "kalbin deli gibi çarpıyor."
Alay
etmesini görmezden gelerek ellerimle yüzünü avuçlarıma aldım. Alnındaki damarı,
şakaklarındaki nabız atışını, dudaklarının kenarındaki o küçük yara izini, sol
kaşının içindeki beni dahil her detayı ezberlemek istiyordum.
"Seninle
nefes almayı öğrenmem gerekecek Barış," dedim, başparmağım alt dudağında
gezindi, "daha yavaş, daha derin..."
Barış
ansızın beni kendine çekti. Burnu burnuma değdi.
"Yapma,"
diye hırladı, "o şiirsel sesini. Yoksa yine başlayacağız."
Kahkaham
odanın sessizliğini yardı. Onun da gülüşüne katıldığını duydum, alnımda
titreyen nefesini hissettim. Ve o an anladım: Ev dediğimiz şey, işte buydu. Bir
kahkahanın paylaşıldığı, terin kurumaya bırakıldığı, hiçbir şeyin acelesinin
olmadığı o kusursuz an.
4
Temmuz 2022 – 22:00 / Şırnak
Caner
Cenk Çakır, Ağzından
Mutlu Ol Yeter, İbrahim Tatlıses
Önümde
yığılmış dosyalardan bakışlarımı kaçırmadan kendimi arkaya bıraktım. Sırtım,
sandalye ile temas eder etmez gıcırdadı, ama ben kıpırdamadım. O an, yalnızca
içimde büyüyen uğultuya kulak kesilmiştim. Sessizlik, odanın dört duvarı
arasında ağırlaşıyor, dosyaların üzerindeki kırmızı mühürler gözümde büyüyordu.
Her
biri bir hayat. Her biri bir sır.
"Kaç
kişiyi daha harcayacağız bu sessizlikte?" dedim usulca. Koordinasyon
merkezinde tek başımaydım, ama kelimelerim sanki duvarda yankılandı. Babama
dair tuttuğum notlar hâlâ önümdeydi. Bazı kısımlar silinmiş gibiydi ama ben
biliyordum. O susuyorsa bir sebebi vardı. Başımı dosyadan kaldırdım. Gözüm
saate takıldı.
22:00.
Birden
ayağa kalktım. Sandalyeyi geriye doğru sürüklerken ayaklarının çıkardığı
sürtünme sesi odanın sessizliğini yırtar gibi oldu. Sonra onu yavaşça masaya
doğru ittim, nizami bir şekilde yerine yerleştirdim. Askerdeydik. Dağınıklık
affedilmezdi. Gömleğimin iki düğmesini gevşettim, boğazımdaki düğümle birlikte.
Kapıya doğru yürürken parmaklarım kapı kolunu kavradı. Bastırıp aşağıya
indirdim ve kendimi koordinasyon merkezinden dışarıya adeta kovdum.
"Caner."
Kapıyı
kapatmak üzereyken arkamdan gelen sesle duraksadım. Mete'nin sesiydi.
Bakışlarım sağa doğru çevrildiğinde bakışlarım üzerindeki ince, uzun kollu
beyaz gömleğe kaydı. Bu saatte nereye gidiyordu ki? Bedenimi ona çevirip
yürümeye başladığımda karşılıklı durduk. Dudaklarında buruk bir tebessüm oldu.
"Bu
gece Eyşan ile Lara, biraz kız kıza oturacaklarmış." Omuzlarını hafifçe
kaldırdı. "Biz de bir şeyler içmeye gidelim mi?"
Kaşlarımı
hafifçe çattım.
"Kız
kıza mı?" dedim, sesim alaycı sayılmazdı ama dalga geçmekten de uzak
değildi. Mete başını eğdi, omzunu silkti.
"Lara
öyle söyledi. Eyşan da 'karışmayın' dedi."
'Karışmayın'
kısmını biraz taklitle, biraz gülümseyerek söylediğinde gözlerinin içi bir
anlığına parladı. Hafif, neredeyse fark edilmez bir şeydi ama ben ettim.
İçinden geçen duyguyu tanıyordum. Gülerek başımı iki yana salladım. O gülümseme
ağzımda yarım kaldı.
"Tamam,"
dedim. "Gidelim."
Adımlarımız
yavaşça karanlık koridoru doldurdu. Işıkların altında sırt sırta düşen
gölgemiz, içimdeki çatlakları daha da büyütüyor gibiydi. Sessizliğimi fark
ettiğini hissettim. Mete, ne zaman suskunluğa bürünsem içinde bir şeyleri
kurcalamaya başlardı.
"Dosya
babamızla mı ilgiliydi?" diye sordu, sesi kararlıydı ama yumuşaktı. Ben
cevap vermedim. Veremezdim. Bir babanın suskunluğu, bazen en büyük itiraf
olurdu. Hele o adam Alparslan Çakır'sa.
Merdivenlere
yöneldiğimizde cebimden çakmağımı çıkardım. Avcumda evirip çeviriyordum.
Metalin soğuğu avucumun içine işlerken, çakmak kapağını açıp kapadım.
"Birileri
susarken birileri yanıyor, Mete," dedim. Ne ona açıklama veriyordum ne de
kendime. "Ve bazı yangınlar, ilk kıvılcımı atanı bile yakar."
Mete
başını eğdi, bir süre öyle kaldı. Askeriyeden çıkıp siyah zırhlı arabanın
yanına vardığımızda kafasını kaldırdı. Sonra yüzüme baktı, gözleri mavi gecede
daha da belirginleşmişti.
"O
zaman bu gece sadece susalım. İçelim ve sadece insan gibi konuşalım. Asker
değil, evlat değil. Sadece iki kardeş gibi."
Kardeş.
Bu
kelime bir çivi gibi saplandı. Kafamı eğip güldüm. Gülmeye devam ederken kafamı
kaldırdığımda onun da gülümsediğini fark ettim. Arabanın anahtarlarını çıkartıp
şoför koltuğuna ilerlerken sol elimi kaldırıp ona doğru uzattım.
"Peki
ama hesabı sen ödüyorsun!"
Mete,
gözlerini devirerek kapıyı açtı.
"Bin
hadi, bin! Allah'ın cimrisi seni."
Gülerek
şoför koltuğunun kapısını açtım ve araca bindim. Mete, koltuğa oturup kapıyı
kapattığında kapıyı çekerek anahtarı kontağa taktım. Adresimiz her zamanki gibi
belliydi. Arabayı çalıştırıp gaza bastığımda, ayağımın altındaki torkun
titrediğini hissettim.
Sessiz
geçen on beş dakikalık yoldan sonra arabayı Zozan Meyhanesi'nin biraz gerisinde
park ettim. Mete ile aynı anda arabadan indiğimiz an, meyhaneden yükselen keman
seslerini duymaya başlamıştık. Arabayı kilitleyip aracın arkasına doğru
geçtiğimde Mete'de yürümeye başlamıştı. Birlikte meyhaneden içeriye girdiğimiz
an derin bir nefes aldım.
Eski
taş binanın rutubetli ama sıcak kokusunu ilk defa özlemiştim. Mete ile her
zaman oturduğumuz; sağ en köşedeki dört kişilik masaya doğru yürümeye başladık.
Masaların çoğu doluydu ama bizim köşedeki yerimiz boştu. İnsan bu kadar
savaşın, kanın ve yorgunluğun içinde bir masayı nasıl güvenli ilan ederdi,
bilmiyorum ama o masa, bize nefes alacak bir alan gibi gelirdi hep.
Karşılıklı
olarak oturduğumuzda yanımıza yaklaşan Lütfü başıyla selam verdi.
"Hoş
geldiniz komutanlar," dedi hafifçe eğilerek.
Mete,
gülümseyip dirseklerini masaya yaslayarak eğildi.
"Hoş
bulduk Lütfü. Her zamankinden," dedi ve yan gözle bana baktı,
"Caner'inki bol acılı."
Gözlerimi
devirip Lütfü'ye baktım.
"Sen
bakma oğlum Mete abine. Her zamankinden, ama artık acısız olsun."
Lütfü,
gözlerini büyütüp Mete'deki bakışlarını bana çevirdi.
"Hayatının
aşkını buldun mu Caner abi?" diye bağırdı heyecanla.
Gözlerimi
kapatıp derin bir nefes aldım. Zamanında hep acılı şalgam içtiğimden, Mete ve
Barış benimle ilgili bir iddiaya girmişti. Gerçek aşkı bulduğumda artık acısız
içecektim, sözüm vardı. Mete'nin gülüşleri kulağımda yankılandığında gözlerimi
açıp ona sinirle baktım. Tamam, itiraf ediyorum sahte bir sinirdi.
"Caner
abin baba bile oluyor Lütfü." dedi
Mete, gülümseyerek.
O cümle
kalbimde bir bombardıman gibi patladı. Dudaklarımda küçük bir tebessüm
belirirken, Lütfü'ye baktım ve usulca kafamı salladım. O an içimde kıpırdayan o
şeyin adı mutluluktu. Ve korkuydu. Lara, artık sadece sevdiğim kadın değil,
çocuklarımın da annesiydi. Hayatımın eşiydi, ikiziydi.
Varlığım,
her şeyimdi.
Lütfü,
şefkatle bakan gözleriyle gülümsedi ve yanımızdan ayrıldı. Üzerimdeki
gömleğimin kol düğmelerini açarken Mete'ye karşılık gözlerimi kıstım.
"Benimle
eğlenmekten zevk alıyorsun," dedim, gömleğimin kollarını kıvırırken,
"bunu artık kabul etmen lazım."
Mete
omzunu silkti, dudaklarının kenarında hâlâ o alaycı ama sevgi dolu gülümseme
vardı.
"Seninle
eğlenmek kolay, Caner. Aşık bir adam kadar tahmin edilebilir başka ne var ki şu
dünyada?"
Başımı
iki yana sallayıp göz devirdim ama o sırada içimden geçen tek şey, bu cümlenin
ne kadar da doğru olduğuydu.
"Her
şey bu kadar kolay değil," dedim sessizce. "Baba olmak farklı bir
korkuymuş. Savaşta kurşunlardan kaçmak gibi değil bu. Çünkü bu sefer
kaçamazsın. Korumak zorundasın."
Mete
başını eğdi, bir anlığına sessizleşti. O da bunu biliyordu. Benden çok daha
önce anlamıştı.
"İkimizin
de yarın sabah hâlâ nefes alacağının garantisi yok, ama birinin seni
beklediğini bilmek insana başka bir cesaret veriyor."
Lütfü,
yanında tepsi taşıyan bir garsonla masaya geri geldiğinde Mete, masaya
yasladığı dirseklerini çekip arkasına yaslandı. Masanın kenarına bir 70'lik
bırakıldı. Ardından on iki çeşidinden mezeleri yerleştirildi. Lütfü, acısız
şalgamları Mete ile benim bardağıma bölüştürdü. Yarım kalan şişeyi buz
kovasının içine koyup gülümsedi.
"Afiyet
olsun," dedi ve masadan ayrıldı. O uzaklaştığında masanın üzerinde
sessizlik yeniden çöktü. Ama bu sessizlik, merkezdeki odanın duvarlarındaki
gibi değildi. Bu defa huzurluydu. Bu defa yormuyordu beni. Sadece doluydu.
Keman sesi hâlâ sürüyordu. Tellerin üzerinden geçen yay, akşamın damarlarına
bir hüzün gibi işliyordu.
Mete,
üzerindeki gömleğin kollarını kıvırdıktan hemen sonra rakı şişesini kavradı.
Aramızdaki sessizlik, bardakların şıngırtısıyla ince bir çizikten geçmiş gibi
oldu ama parçalanmadı. O hâlâ oradaydı. İçimizi kazımayan bir sessizlikti bu;
üstü örtülmüş, anlaşılmış, konuşulmaya ihtiyaç duymayan cinsinden.
Mete,
kadehlere üç parmak kadar rakı doldurduğunda, uzandım ve su şişesini kavradım.
Su şişesinin serinliğini avuçlarımda hissederken, göz ucuyla Mete'ye baktım.
Yüzünde tanıdık bir ifadeyle, dikkatlice dolan kadehlere bakıyordu. Hiçbir şey
demedik. Su, rakının üzerine döküldüğünde anasonun o kendine has beyazlığı
kadehte yayılırken, içimdeki bir şey de onunla çözülmeye başladı sanki.
Mete
elini cebine attı, iki sigara çıkarıp birini bana uzattı.
"Yakmak
mı, yakılmak mı?" diye sordu, dudaklarının kenarında o tanıdık alaycılık
vardı.
Sigarayı
aldım ama çakmağı ben çıkardım.
"Artık
sadece karıma hizmet eden bir koca olmak istiyorum." Sonra bir nefes
çektim. "Ama önce biraz daha yanmam gerekiyor, değil mi?"
Mete,
başını iki yana sallayarak hafifçe güldü. Çakmağı yakıp sigaramı tutuştururken
gözlerimin içine bakmadı. Belki de ikimiz de göz göze gelmekten korktuk o an.
O, masaya eğildi, kendi sigarasını dudaklarına yerleştirdi. Elimdeki çakmağı
ona doğru uzattım; başını hafif eğip ateşi yakaladı. Derin bir nefesle
ciğerlerini doldururken gözlerini bir an kapadı, sonra sessizce geriye
yaslandı.
İkimiz
de aynı anda sigaraya ilk nefesi çektik. Duman, içimizde ne kadar kırık
kaldıysa onları bulup yüzeye taşıdı. Küllük masanın sağ köşesindeydi. Sessizce,
senkronize gibi, sigaralarımızı aynı noktaya yasladık. Aynı yerden yanmaya
başladılar, tıpkı bizim gibi: aynı kökten, farklı yanıklar.
Mete
kadehini kaldırdı. Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde geçmişten kopup gelmiş
hüzünlü bir selam vardı. Kadehimi ona doğru kaldırdım.
"Sağlığına
içiyorum ikizim," dedi Mete. "Sevdiğin kadınla, ömrünün sonuna dek
huzura."
Gülümsedim
ama gözlerim hafif buğulandı. Sesi bir an içimi oydu. Sonra toparladım.
"Sağlığına
içiyorum ikizim," dedim. "Güvendiğin aşkla, hak ettiğin huzura."
Kadehleri
tokuşturduk. Camların çarpışması değil, kalplerin birbirine dokunuşuydu sanki.
Ardından, aynı anda masaya hafifçe vurdular elimiz.
"Çocukları
unutmayalım ama."
İkimizin
de dilinden dökülen aynı cümleye gülüştük. Kadehleri dudaklarımıza götürmeden
önce, kısa bir bakıştık. O anda anladım ki biz, bu savaşın ortasında bile
kardeş kalabilmişiz.
Kadehlerimiz
ağır ama kararlı hareketlerle dudaklarımıza gitti. İlk yudum, dilimin ucunda
bir serinlik bıraktı, sonra içimde tanıdık bir yangını uyandırdı. Mete kadehini
masaya bıraktığında ben de hemen ardından bıraktım. Cam, tahta yüzeye nazikçe
değdi. Sanki içimizdeki yükü de masaya bırakmış gibiydik.
İkinci
kadehi doldururken göz göze gelmedik, ama sessizlik artık başka bir dile
çevrilmişti. Kelimelerin sığınağına ihtiyaç duymadan, birbirimizi
anlayabiliyorduk. Şarkı değişti, mezelerden yenildi.
Üçüncüde
artık dilimiz biraz çözülmüştü. Anılar, önce gözlerimizde birikir, sonra sessiz
bir iç çekişte kendini gösterirdi ya hani... Aynı öyle. Şarkı, notalarını
yeniden değiştirdiğinde rakı şişesi son kez daha havaya yükseldi.
Mete
dördüncü kadehten sonra sırtını sandalyeye yasladı. Omuzları biraz düşüktü,
nefes alışları derindi. Elini yüzüne götürüp alnını ovuşturdu. Sonra başını
bana çevirdi, gözlerinde sert ama kırılgan bir kararlılık vardı.
"Caner,"
dedi, sesi buğulu ama netti. "Her ne olursa olsun, sana olan güvenimi
biliyorsun, değil mi?"
O an
içimde bir şey kıpırdadı. Bir ağırlık, yerini başka bir şeye bıraktı. Belki de
kardeşlik kadar ağır, ama bir o kadar da hafif bir güvene. Mete öyle bir
bakıyordu ki bana, sanki içinde sakladığı her sorumluluğu, her sırrı, her
korkuyu, o tek cümleyle avuçlarıma bırakmıştı sanki.
Başımı
hafifçe salladım. "Biliyorum," dedim. Sesim titremedi ama içimden
geçen onca şey boğazıma düğüm oldu. "Biliyorum ve senin bana duyduğun
güveni her şeyin üstünde tuttum hep."
Mete,
alt dudağını gergince ısırıp dirseklerini masaya yasladı ve başını kaldırıp
bana baktı. Nefesini derin aldı, gözlerinde yaşlı bir nehir gibi akan geçmişin
yorgunluğu vardı.
"Bana
bir söz vermeni istiyorum."
Kaşlarımı
kaldırdım.
"Ne
sözü?"
Mete,
bir süre gözlerime bakmaya devam etti.
"Eğer
bana bir şey olursa, Eyşan ve çocuklarım sana emanet. Bana söz ver. Onları
canından ayırmayacaksın."
Alnıma
yükselmiş kaşlarımı düşürüp gözlerimi devirdim.
"Ya
saçma saçma konuşup, ağzımızın tadını bozm-"
"Caner!"
Mete'nin
sert sesiyle adımı söylemesiyle gözlerim yeniden gözlerine çevrildi. Mete'nin
gözleri sertleşmiş, sesi ise kararlılıkla dolmuştu. Kaşlarımın çatıldığını
hissettiğimde bir yumrunun boğazımda sıkışıp kaldığını hissettim. Mete'nin
bakışı öylesine keskin ve yoğundu ki, kaşlarım çatıldığında bile oradan
ayrılmadı. O yumru, boğazımda bir düğüm gibi durdu, nefesimi daralttı.
"Sonunu
göremediğimiz bir yoldayız," dedi, sesi artık yumuşak ama sarsıcıydı.
"Eğer bana bir şey olursa onlar sana emanet."
Gözlerimi
kaçırmak istedim ama yapamadım. Onun yüreğindeki acıyı hissettim. Sessizliğin
içinde yankılanan o derin sızı, kelimelerle anlatılamayacak kadar büyüktü.
Gözlerindeki o kırıklık, yılların biriktirdiği yüklerin ağır izlerini
taşıyordu.
Bir an
için zaman durdu, dünya bizim etrafımızda yavaşça dönmeye devam ederken, ben
sadece Mete'nin içindeki o çaresizliği ve korkuyu görmekle meşguldüm. Mete,
hafifçe başını omzuna eğdiğinde burukça gülümsedi.
"Bana
söz ver Caner."
Ruhumun
çatırdama seslerini duydum.
"Söz
veriyorum," dedim fısıldar gibi. "Onları korumak için, elimden gelen
her şeyi yapacağım."
Mete,
omuzlarını hafifçe yukarı çekip küçük bir nefes verdi. Gözlerindeki sertlik
biraz yumuşadı, ama yorgunluk hâlâ oradaydı. Başını, eğdiği omzundan kaldırdı
ve yüzünü sağa doğru çevirdi. Elini kaldırıp havaya yazı yazıyormuş gibi yapıp
hesabı istedi. Bakışlarım masanın üzerinde yarım kalan rakı şişesine kaydı.
Ardından Mete'ye doğru çevrildi.
Mete
hesabı ödediğinde, kendimizi dışarıya attık. Arabaya bindiğimizi hatırlıyordum
ama kışlaya nasıl vardığımızı bilmiyordum. Zaman, acımasız bir hırsız gibi
sessizce süzülüyor, elimizden kayıp giden anları bir bir çalıyordu. Bunu en çok
da sevdiklerimizden uzakken fark ediyorduk.
Duran
arabadan anahtarı çıkardım, avuçlarımda soğuk metalin ağırlığını hissettim.
Otoparkta yankılanan far ışıkları söndüğünde, Mete'nin zaten inmiş olduğunu
fark ettim. Peşinden atladım, kapıyı hızla çekip kapattım. Kilit sesleri havada
asılı kalırken, o ağır adımlarla kışlaya doğru ilerliyordu.
"Mete!"
Sesim,
geceye karışan bir yalvarış gibiydi. Duraksadı. Üç adımda yanına vardım,
döndüğünde gözlerinde aynı hüzün vardı. Kollarımı açtım, sırtına dokunduğumda o
da sarıldı bana. Kalplerimiz aynı hızla çarpıyor, aramızda söylenmemiş her şey
bu sessizliğin içinde yankılanıyordu.
"Sen
benim diğer yarımsın." Ağlak bir fısıltı gibiydi
sesim. "Ben sensiz yarım kalırım, Mete."
Elleri
sırtımda biraz daha sıkılaştı, sanki bırakırsam uçup gidecekmişim gibi. Ama
tutunduk. Her şeye rağmen, oradaydık. Hiçbir şey demedi, sadece sımsıkı sarıldı
bana. Otoparkın loş ışığı altında, askeriyenin soğuk duvarları önünde, biz
sadece iki kardeştik.
Biz iki
kan, iki candık.
Aynı
rahimde var olmuş, iki yarımdık.
🥺
5
Temmuz 2022 / Şırnak
Yazar,
Ağzından
Bana Neler Vadettin, Bergen
Gündüz
olmasına rağmen gökyüzü, suskun bir cehennemi andırıyordu. Güneş, gökyüzüne
çivilenmiş bir azap topu gibi her şeyi kavururken, rüzgâr adeta nefes almayı
bile unutmuştu. Şırnak'ın bu iç geçirten öğle sıcağında, asfalt zeminden
yükselen dalga dalga buhar, zamanı bile büküyormuş gibi titriyordu. Havada
yanık toprak kokusu, terle harmanlanmış barutun gölgesini taşıyordu.
Askeriyenin
önünde dimdik duran Güvercin Timi, gölgeler kadar sessiz ama bir fırtına kadar
tehditkârdı. Dizili bir tablo gibiydiler; disiplinin, kararlılığın ve geçmişin
yükünü omuzlayan birer siluet gibi.
En önde
Asena Eyşan Çakır duruyordu. Alnından süzülen tek bir ter damlası, bütün bir
coğrafyanın yüküymüşçesine ağırdı. Gözleri çelik gibi sabit, bakışıysa keskin
bir komutanın suskun haykırışıydı. Onun bir adım gerisinde, mavi gözlerinde
nice yangınlar saklayan Mete Mert Çakır vardı. Yanında ise kardeşi gibi kaderle
mühürlenmiş bir dost; Caner Cenk Çakır. Omuz omuza, suskunluklarında konuşan
bir dil vardı.
Kışlanın
kapısına yönelen zırhlı araçlar, sıcağın arasında adeta birer metal hayalet
gibi ilerliyordu. Her bir tekerlek sesi, betonun üzerinde yankılanan bir zafer
fısıltısı gibiydi. Araçlar, kurşun kadar ağır bir vakarla durduğunda, içeriden
çıkan sessizlik, zamanın kısa bir süreliğine durduğu hissini veriyordu.
Kapılar
açıldı. Toz dumanı arasında siyah kıyafetlerinin içinde karanlıkla yoğrulmuş
siluetler belirdi. Hayalet Ekibi. Duruşları; ölümle dans etmiş, suskunlukla
büyümüş adamlara aitti. Aralarındaki biri, başı öne eğik, elleri kelepçeli
halde yavaşça ilerliyordu.
Mimba.
O an,
güneş bile geri çekilmiş gibiydi. Havadaki sıcaklık değil, gözlerdeki
sessizlikti yakıcı olan. Eyşan'ın çenesini sıktığını gören yalnızca Mete oldu.
Ve Caner, o an kardeşinin yumruklarını sıkan parmaklarının içe gömüldüğünü fark
etti. Çünkü bu sadece bir teslimat değildi. Bu, hesap gününün başlangıcıydı.
Gökyüzünde
tek bir kuş süzülüyordu o sırada. Bir güvercin miydi, atmaca mı, seçilemiyordu.
Ama gözleri onların üzerindeydi. Tıpkı kader gibi. Tıpkı intikam gibi.
Kuş
uçarak uzaklaştı ama gölgesi, yere değil, yüreklerinin tam ortasına düşmüştü.
Sessiz bir ağıt gibi süzülen kanat çırpışları, sanki geçmişin küllerini
havalandırıyor, içlerinde hâlâ kor halde duran yangınları yeniden
alevlendiriyordu.
Eyşan,
bir adım attı. Toprağa basan botunun çıkardığı ses bile emre amade bir
kararlılık taşıyordu. Yaklaştıkça, zırhlının gölgesine hapsolmuş Mimba'nın başı
daha da eğildi. Teni, güneşin altında solmuş bir leke gibiydi; ama Eyşan'ın
gözlerinde o leke değil, lekelenmiş onurlar, parçalanmış hayatlar, susturulmuş
çığlıklar vardı.
Mete,
onun ardından ilerledi. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Dudaklarının arasından
geçmeyen kelimeler, bakışlarına saplanmıştı. Kulağının dibinde yankılanan eski
operasyon anıları, yutkunmasına izin vermiyordu. Yine de suskunluğun ortasında
Eyşan'ın omzunun hizasında yürümek, onunla aynı ateşin ortasında yanmak
gibiydi.
Hayalet
Ekibinden biri öne çıktı, bu Kıyam'dı. Maskesinin altındaki gözleri, sanki
ateşle dövülmüşçesine kızarıktı. Ceketinin omzunda kan izleri vardı ama
maskesinden belirgin olan çenesi düzdü.
"Emri
verdiğiniz gibi iti getirdik komutanım," dedi, sesi sanki yeraltından
geliyormuşçasına boğuk. "Direndi ama canlı."
Mimba,
başını kaldırmaya çalıştı ama Eyşan'ın gözleriyle çarpışınca yeniden düşürdü. O
anda Güneş daha sert vurdu, sanki doğu sınırındaki dağların bile öfkesi
taşınmıştı havaya. Mete, bir adım öne geçti. Bir eli belindeki silahın
üstündeydi, ama çekmedi. Sadece baktı. Sonra Eyşan'a döndü.
"Ne
yapıyoruz şimdi?" dedi, sesi kuru, ama içinde bir fırtınanın uğultusu
vardı.
Eyşan
gözlerini Mimba'dan ayırmadan kaşlarını kaldırdı.
"Önce
konuşacağız. Sonra hatırlatacağız. Kim olduğumuzu. Ne için yemin
ettiğimizi."
Arka
planda askeriyenin nizamiyesi kapanırken çıkan metalik ses, bir dönemin
kapandığını değil, yeni bir hesabın açıldığını haykırıyordu. Gökyüzü hâlâ
suskundu. Ama artık o suskunluk, sükûnet değil, bir hesaplaşmanın habercisiydi.
Ve
Güvercin Timi, o an sadece bir tim değil; adaletin, kanla yazılmış bir
hikâyenin bekçileriydi.
Eyşan,
bir adım kenara çekildiğinde, Mete omuzlarını genişçe gerdi. Çenesindeki
çizgiler daha da keskinleşmişti. Kıyam'a dönüp gözlerini bir an kilitledi,
sonra sadece başıyla içeriyi işaret etti. Kısa, net ve sert bir komut gibiydi.
Söz gereksizdi artık; gözler konuşmuş, yeminler yeniden dile gelmişti.
Kıyam,
Mimba'nın arkasına geçti. Bir asker gibi değil, bir yargıç gibi yürüyordu.
Ellerini kelepçeli adamın omzuna koyduğunda, Mimba'nın bedeninden hafif bir
irkilme geçti. O dokunuş, bir ölüm fermanının mühürlenmesi gibiydi.
Zırhlının
yanından uzaklaşırken, kışlanın avlusunu adımlayan herkesin bakışları tek bir
noktada birleşti: Mimba'nın yürüyüşünde. Ama asıl ağırlık, arkasındaki
gölgelerdeydi. Eyşan'ın suskun ama yakıcı bakışında, Mete'nin içinde tutmaya
çalıştığı volkan gibi bastırılmış öfkesinde de geziniyordu bu bakışlar.
Askeriyenin
koridorlarında yankılanan ayak sesleri, bir tabutun başında çalınan marş gibi
yankılandı. Her adımda, geçmişin ağırlığı omuzlarına biraz daha çöktü adamın.
Mimba, nereye yürüdüğünü biliyor gibiydi. Orası bir sorgu odasından çok,
gerçeğin gölgesinde kalan adaletin odasıydı. Ve bu kez sorgu, sandığından daha
derin olacaktı.
Kıyam,
Mimba'yı sürükler gibi sorgu odasına getirdi ve sandalyeye oturttu. Mimba'nın
yüzünde günlerdir süren uykusuzluğun, belki de yıllardır süren kaçışın izleri
vardı. Ama en çok da bir zamanlar gölgesine sığındığı kibirden geriye kalan
çöküntü göze çarpıyordu.
Dışarıda
kalan Eyşan, güneşin altında bir süre daha hareketsiz durdu. Dudakları
aralanmadı ama gözleri konuşuyordu. Göz bebeklerinde parlayan kıvılcım,
geçmişte yarım kalan cümlelerin şimdi tamamlanmak üzere olduğunu söylüyordu.
Mete
yanına geldiğinde, bir süre ikisi de konuşmadı. Sadece nefes alışları duyuldu;
biri öfkeyle bastırılmış, diğeri yarım kalmış bir dua gibiydi.
"Bu
kez susturamayacak bizi," dedi Mete, yavaşça.
Eyşan
başını çevirmedi. Sadece fısıldadı.
"Çünkü
bu kez biz değil, tarih soracak," dedi ve büyük adımlarla yürümeye
başladı. Mete, arkasından yürümeye başladığında Güvercin Timi, çoktan sorgu
odasının önünde beklemeye başlamışlardı. Bora, elindeki dosyayla sorgu odasının
önüne yaklaştığında Güvercin Timi, duvar yanında durmaya devam etti. Odaya
girdiğinde önce Eyşan, ardından da Mete girdi. Kapı kapandığında, artık buradan
çıkış yoktu.
Eyşan,
göz ucuyla camın ardındaki odada oturan Mimba'ya bakarken arkasındaki kapı
açılıp kapandı. İçeriye giren Albay Alparslan Çakır ile Tuğgeneral Fikret
Yıldırım jet hızıyla Mimba'nın olduğu odaya girdi. Tek bir kelime etmeksizin
doğrudan sorgu odasına yönelmeleri, içerideki atmosferi daha da sıkıştırdı.
İkisi de üniformalarını değil, taşıdıkları yılların ağırlığını giymiş
gibiydiler.
Bora,
dosyayı masanın ortasına koyarken pimi çekilmiş bir el bombası bırakır gibiydi.
Patlayacak olan kâğıt değil, o sayfalara yazılmayanlardı. Hiçbir şey söylemeden
çıkarken kapının metalik sesi, odadaki sessizliğe bir mühür daha vurdu.
Mete,
hâlâ hareketsizdi. Gözleri camın ötesine, Mimba'nın üzerine sabitlenmişti.
Yanına gelen Bora, ellerini ceplerine sokup kısa bir iç çekişle başını yana
eğdi.
"Yüzde
doksan sekiz sustu," dedi alçak sesle. "Ama artık bizde olanlar onu
susturmasa da yetiyor."
Mete
başını hafifçe çevirdi. Sesi çok düşük ama kesindi.
"O
yüzde ikilik ihtimal, işte tam da onun için buradayız Çilingir."
Alparslan
Albay, sorgu odasındaki kameranın önüne geçmiş, Tuğgeneral Fikret Yıldırım ise
Mimba'nın karşısına oturmuştu. Hiçbir hareket abartılı değildi; ama her biri,
yılların disiplininin ve öfkenin kontrolle harmanlandığı bir aidiyet taşıyordu.
Mete,
yavaşça Eyşan'a döndü.
"Hazır
mısın?" diye sordu, ama bu bir teklif değil, bir andı.
Eyşan,
gözlerini onunkilere kaldırmadan cevap verdi.
"Ben
yıllardır buraya varmak için yaşıyorum."
Ve o
an, duvardaki saatin tik takları, geçmişle geleceğin arasına sıkışan o anı
mühürledi. Bu sadece bir sorgu değildi.
Bu,
tarihin tanıklığında yapılan bir yüzleşmeydi.
Tuğgeneral
Fikret Yıldırım, önündeki dosyayı elinin tersiyle masanın üzerinden savurdu.
Sağ eli biraz önceki dosyanın yerini aldığında Mimba'nın bakışları,
Tuğgeneralin sağ yüzük parmağındaki ay yıldızlı ülkücü yüzüğünde takılı kaldı.
"Beni
tanıdın mı?" diye sordu. Yüzünde, yılların getirdiği kırışıklıklar olsa da
gözleri, ilk günkü gibi yırtıcı aşkıyla bakıyordu. Sol eli masanın kenarını
kavrarken, sağ elini hafifçe masanın üzerinde kaydırarak eğildi. Dirseği masaya
yaslandığında öylece kaldı.
Tuğgeneral
Fikret Yıldırım'ın sorusu, havaya bırakılan sıradan bir cümle değil, geçmişin
içinden fırlayıp gelen bir kurşundu adeta. "Beni tanıdın mı?" derken,
sesindeki ton ne öfke ne de sükûnetti; bu, beklemiş bir adaletin nihayet dile
gelmiş hâliydi.
Mimba,
bakışlarını yüzükten çekemedi. Yıllar önce gülerek karşısında sorguya çektiği
insanlar geldi gözünün önüne ama şimdi o gülüşten eser yoktu. Gözlerinin
içindeki boşluk derinleşti. Dudaklarının kenarı seğirdi, ama cevap vermedi. O
an, geçmişin kanlı bir sayfası yavaşça açıldı.
Fikret
Yıldırım'ın sağ eli, masanın üzerindeki hareketsizliğini bozdu. Parmaklarıyla
masayı tıklatmaya başladı; yavaş, ölçülü ama tehditkâr bir ritimle. Bu ritim,
dışarıdan biri için sıradan bir tedirginlik belirtisi gibi görünebilirdi. Ama
Eyşan ve Mete için o ses, yıllardır bastırılmış hakikatin ayak sesleriydi.
Tuğgeneral
Fikret başını biraz eğdi. Sanki geçmişteki bir ana geri dönmüş gibiydi,
yüzündeki çizgiler daha da derinleşti. O yüzüğü, yıllar önce çatışmada
kaybettiği bir dosta söz verirken takmıştı. Şimdi o söz, masanın tam karşısında
suskun bir adama bakıyordu.
"Bundan
yirmi yıl önce Van'da," dedi Yıldırım, "bir karakola baskın
düzenlenmişti. Kadınlar, çocuklar, silahsız askerler... Hatırladın mı? Çünkü o
gece seni telsizden dinlemiştim. Sesin hâlâ kulağımda. 'Bitirin hepsini'
demiştin."
Fikret
Yıldırım elini geri çekti, sandalyeye yaslandı.
"Sana
seçenek sunmayacağım. Çünkü bu bir pazarlık değil. Bu, bir hüküm."
Ve
sorgu odasında, ülkenin dört bir yanına dağılmış nice yarım kalmış öykünün ilk
cümlesi yankılandı. Fikret Yıldırım, dudaklarını kıpırdattı.
"Anlat,
Elias Farouq, nerede?"
Mimba,
başını hafifçe kaldırdı. Dudaklarının kenarında alaycı bir kıpırtı belirdi.
Gözlerini, karşısında yılların ağırlığını taşıyan Tuğgeneralin gözlerine dikti.
Ardından başını yana eğip yavaşça omzunu silkti.
"Yine
aynı masallar," dedi kısık bir sesle. "Siz soracaksınız, ben
cevaplamayacağım. Ne tuhaf bir inat bu."
Dışarıdaki
camın ardından izleyen Mete'nin kaşları çatıldı. Çenesi kilitlendi. Gözleri,
Mimba'nın dudaklarına değil, onun ruhuna saplanmıştı. Fikret Yıldırım, ateş
saçan gözleriyle Mimba'nın suratını süzdü.
"Bana
laf ebeliği yapma seni buraya gömerim."
Mimba,
gözlerini devirip derin bir nefes aldı. Gözleri sorgu odasının camına
kaydığında kim olduğunu göremiyordu ama Eyşan ile göz göze geldiğini hissedip
gülümsedi. Eyşan, gözlerini yüzünde hissettiği Mimba ile bir an için kasıldı.
Cama
bakarken "Elias mı?" diye sordu, sesi neredeyse iğneleyici bir
fısıltıydı. "Kim bilir belki de şu an, siz konuşurken yeni bir haritaya
yerleşiyor. Belki de sizin çizdiğiniz sınırların dışında bir cennet
kuruyoruzdur."
Fikret
Yıldırım'ın avuç içleri masaya sertçe indi. Metalin çıkardığı tok ses odada
yankılanırken, gözlerindeki öfke artık saklanmıyordu.
"Cennet
mi?" dedi, sesi öfkenin bileklerinde tuttuğu bir kırbaç gibi. "Yüz
binlerin kanıyla sulanmış bir cehenneme, cennet mi diyorsun sen?"
Mimba
gözlerini kısarak hafifçe başını Fikret Yıldırım'a çevirdi.
"Algı,"
dedi. "Bir tohum gibidir. Nereye ekerseniz orada büyür. Siz bize
'cehennem' dediniz. Biz kendi inancımızı diktik. Ve o inanç şimdi sınırlarınızı
aşıyor, Tuğgeneral."
Dışarıdan
izleyen Eyşan'ın boğazı düğümlendi. Mimba'nın sesi hâlâ kulaklarında
yankılanıyordu. Dili, her kelimeyi birer kurşun gibi seçiyor, söyleyişinde bir
tarikatın vaizi kadar inançlı bir tını taşıyordu.
Mete,
öfkeli bir şekilde başını sağa sola çevirerek kütletti.
"Amip
dölü. Vereceğim ağzına sıvazlayıp si-"
Bora'nın
eli Mete'nin ağzına yaslandığında Mete; göz ucuyla, kaşlarını kaldırmış, ona
bakan Eyşan'a baktı. Yarım kalan cümlesini yutkundu. Sabrı, içinden geçirdiği
nice kurşunun kenarında sallanıyordu. Yanında duran Bora, elini Mete'nin
ağzından çekip fısıltıyla konuştu.
"Ayıp
ayıp, çocuklarından utan."
Mete,
Bora'ya yan gözle bakarken içeride Fikret Yıldırım, sandalyesinden kalkmış ve
elleri masaya yaslı bir şekilde Mimba'ya bakıyordu.
"Bir
harita kuruyorsunuz ya," dedi. "O haritanın ortasına gömüleceksiniz.
Anlat Elias nerede, yoksa bugün buradan bir kemik olarak bile çıkamazsın."
Mimba
başını eğip kısa bir kahkaha attı; kuru, içi boş, her yankısı odanın
duvarlarından geri sekip gerçeği inkâr eden bir ses gibiydi. Sonra yavaşça
başını kaldırdı, dudaklarındaki sırıtış gölgelenmiş, gözleri derinleşmişti.
"Eğer
ölmekten korksaydım," dedi sakince, "sizin sınırlarınızda yaşamayı
seçerdim."
Fikret
Yıldırım'ın gözleri daraldı. Bir an için nefesi durdu sanki. Elleriyle masaya
biraz daha bastı, damarları belirginleşti. Sorgu odasındaki hava, neredeyse
camın dışında bile keskinleşmişti.
Dışarıdan
izleyen Eyşan, ellerini karnına yaslayarak derin bir nefes bıraktı. Bu adamın
her kelimesi, geçmişte gömülü bir cesedin parmak ucu gibi toprağın üstüne
çıkıyor, kalplerine dokunuyordu. Bu bir sorgudan çok, kendi inançlarını
diriltmeye çalışan iki dünyayı izlemek gibiydi. Sol bacağının üzerine yükünü
bıraktığında kollarını göğsünde bağladı.
Mete,
başını eğip Eyşan'ın pozisyonuna bakıp gözlerini önündeki sandalyeye çevirdi.
Sandalyeyi önüne doğru çektiğinde elini Eyşan'ın dirseğine yasladı. Eyşan,
hiçbir şey demeden Mete'nin önüne koyduğu sandalyeye çöktü. Mete, dirseklerini
sandalyenin sırtına yaslayıp çenesini Eyşan'ın omzuna yasladı.
Mimba,
gözlerini Fikret Yıldırım'dan çekmeden konuşmaya devam etti:
"Elias,
sizin gibi adamlarla pazarlık etmez. O hesap yapmaz, hesap sorar. O yüzden bu
masada onun adını telaffuz ettiğiniz her saniye... sizi bir adım daha siler. O
şimdi çoktan bir başka kıtanın karanlığında başka bir yüzle yürüyordur. Ama
ruhu... belki şu an tam arkanızda duruyordur."
Fikret
Yıldırım gözünü kırpmadan doğruldu. Ceketinin iç cebinden çıkardığı kırmızı
mühürlü bir zarfı, sanki bir kefen parçası gibi masanın üstüne koydu.
"Elias
Farouq, üç gün önce İran sınırında görüldü. Ama Elias, hâlâ Suriye'de gömülü
sanılıyor, değil mi?"
Eyşan,
o an omzundaki Mete'nin çenesini bile önemsemeden öne doğru eğildi. Elleri,
dizlerinin üzerine yaslandığında tek kaşı sorguyla kıvrıldı. Mimba'nın
yüzündeki kaslar titredi. Ve ilk kez gözleri kaçtı. Mete, bunu fark ettiği an
doğruldu ve Bora'ya baktı. Bora'nın yarım ağız gülümseyerek Mete'ye baktı. Aynı
anda ikisi de Eyşan'a baktıklarında Eyşan; kolları göğsünde bağlı bir şekilde,
dudaklarındaki sinsi bir tebessüm ile sorgu odasına bakıyordu.
4
Temmuz 2022 / Revir
Eyşan,
sedyenin üzerinde oturur bir şekilde beklerken kaşları öfke ve karmaşıkla
çatıktı. Zihninden türlü türlü sahneler geçtiği, göz bebeklerinin delicesine
sağa sola kaymasından belli oluyordu. Sanki kafasının içinde bir defter var ve
oradaki tüm satırları yeniden okuyor gibiydi.
Olayları
kafasında denkleştirdiği an, göz kapakları bir taş misali gözlerinin üzerine
devrildi. Tam olduğu yerden kalkacaktı ki kenara koyduğu telefonun titrediğini
gördü. Telefon, sessizce titrerken olduğu yerde dönüyor ve 'Abim' ismi ısrarla
ekranın üzerinden silinmiyordu. Hızla eğilerek telefonu eline aldı ve aramayı
cevaplayıp kulağına yasladı.
"Selçuk,"
diye mırıldandı sitemli bir ses tonuyla.
Telefonun
ucundan gelen hışırtılara kulak asmadı.
"Eyşan,
sana bir şey anlatmam gerek."
Eyşan,
kaşlarını çatarak kafasını iki yana salladı.
"Selçuk,
üzerimde bir dinleme cihazı varmış, sabah Caner söyledi."
Telefonun
ucundaki adam, derin bir nefes verdiğinde Eyşan, bu sessizliğin sebebini
anlamıştı. Çünkü, Selçuk'u bir o kadar da iyi tanıyordu. Eyşan, kaşlarını
kaldırıp kafasını belli belirsiz salladı.
"Haberin
vardı?" dedi. Bu kesinlikle soru sorar tarzda değildi. Doğrulamak
amaçlıydı.
"Benim
de dün haberim oldu. Selami ile Elias Farouq'un köpeğini sorguya çektik. Sana
yerleştirilen cihazın kayıtlarını daha bu sabah için Caner'e teslim
edebildik."
Eyşan,
gözlerini kapatıp alt dudağını dişlerinin arasına aldı ve kafasını iki yana
salladı.
"Eyşan,
Bora'ya özel olarak bir dosya gönderdim. Yalnızca o açabilir. Yüz
tanıması."
Eyşan,
duyduğu cümleyle gözlerini açtığında revirin kapısında dikilen Bora'yı fark
etti. Bora, kapıyı işaret ettiğinde Eyşan, sağ elini kaldırıp gel işareti yaptı
ama Selçuk ile konuşmasına devam etti.
"O
dosyada ne olduğunu cihaz çıktıktan sonra konuşun. Tuğgeneral Fikret Yıldırım'a
da bir kargom var. Onu da iletsin."
Arama
sonlandığında Eyşan, ağırca telefonu kulağından indirdi ve notlar kısmına girip
parmaklarını ekranda gezdirdi. Telefonu Bora'ya çevirdiğinde Bora'nın bakışları
kapıdan çevrilip telefona döndü.
Selçuk'un
gönderdiği dosyayı gördün mü?
Bora,
kafasını salladığında Eyşan'ın telefonunu eline aldı ve hızlıca birkaç cümle
yazıp geri telefonu Eyşan'a verdi.
Tahir'in
cesedinden çıkan şifreli verinin içeriği ile aynı. Elias ile Mimba'nın ortaklık
imzaladığına ve toprak dağılımı yapacaklarına dair imzalı belgeler var. Ahmet'e
dosyayı gönderdim. İnceletmeye gönderdi. Bünyamin'in de zamanında imzası
varmış. Ayrıca Bünyamin, Tahir'e gönderdiği bir mesajda 'Elias Farouq'un
İran'daki evindeyim,' yazmış.
Eyşan'ın
dudaklarının kenarını hafifçe kıvrıldı ve Bora'ya bakıp gülümsemesini
genişletti. Bora, işaret parmağını kaldırıp kaşlarını kaldırdı ve Eyşan'ın
elindeki telefonu alıp yeniden parmaklarını ekranda gezdirdi. Geriye
uzattığında omzunu silkip odanın kapısına doğru yürüdü.
Selçuk'un
gönderdiği kargoyu açmak zorunda kaldım. Mimba'nın yerini bulmuşlar,
Tuğgenerale iletilmesini istiyordu. Alev Atsız'a verdim. O, hepimiz
koordinasyon merkezinde dururken getirecek.
Eyşan,
kaşlarını çatıp klavyeye dokundu. Uzakta duran Bora'ya telefonu uzattı.
Ee,
Tuğgenerale ne vereceksin?
Bora,
hızla telefonu alıp cevabını yazdı ve Eyşan'a geri uzattı.
Elias
Farouq'un İran'da olduğunu :)
Şu an
Fikret
Yıldırım, sandalyesine oturdu ve çenesini kaldırdı.
"Vakit
doldu Mimba. Hadi, bize gerçekleri anlat artık."
Mimba,
birkaç saniye başını bile çevirmeden, gözlerini sabitlediği masa üstünde
gezdirdi. Parmaklarını yavaşça birbirine kenetledi.
"Siz,"
dedi, kinayeliydi, "hep zamanla tehdit ediyorsunuz. Ama anlamıyorsunuz...
Bizim tarafımızda zaman hiç ilerlemez. Çünkü bizim derdimiz, sizin geleceğiniz
değil. Sizin geçmişiniz."
Fikret,
eğilip ellerini masanın üzerine koydu.
"Sana
son kez soruyorum. Elias, ne planlıyor?"
Mimba'nın
dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Benim
onu satmamı mı bekliyorsun?" dedi ve arkasına yaslanıp kelepçeli ellerini
kıpırdattı ve avuçlarını tavana doğru çevirdi. "Peki, gerçekler acıtmasın
narin canlarınızı?"
Mete,
Mimba'nın sesindeki alayı anlamışçasına kaşlarını çattığında Mimba, yine cama
doğru kafasını çevirdi. Nasıl bunu başardıysa yine Eyşan'a bakmaya başladığında
Mete, hırıltılı bir nefes verdi.
"Elias,
ondan alınan her şeyi, onun taşıdıklarından geri alacak."
Eyşan'ın
eli karnına yaslanırken derince yutkundu. Duvarlarda yankı bulan Mimba'nın
sesi, dolaştı ve bir tavan misali Mete'nin üzerine çöktü. Mete'nin yüzü
kasılırken Bora'nın yüzü ona döndü.
"Mete!"
Her şey
bir anda oldu. Kapı öfkeyle savrulup açıldığında, Mete rüzgâr gibi içeri daldı.
Gözleri kıpkırmızıydı. Mimba henüz başını çevirip ne olduğunu anlayamadan,
Mete'nin yumruğu çenesine yapıştı. Sert darbe Mimba'nın sandalyesini devirdi.
Kelepçeli elleri havada savruldu, gövdesi arkası üstü yere çakıldı.
"Seni
piç!" diye kükredi Mete. Üzerine çullandı. "O alacak dediğin şeyi,
ben senin götünden sökerim!"
Yumruklar
ardı ardına indi. Mimba'nın dudakları yarıldı, yüzü kana bulandı. Bora
yetişmeye çalıştı ama Mete'nin hırsı karşısında yetersiz kaldı. Mete, Mimba'nın
yakasını sol eliyle kavradı, sağ eliyle bir yumruk daha geçirdi.
"Ne
oldu sustun ya kodumun çocuğu! Alacakmış ha? Siz anca benim sikimi alırsınız!
Sen kimin kadınını tehdit ediyorsun orospu dölü!"
Her
cümleyle birlikte bir yumruk daha attı. Mimba'nın yüzü tanınmaz hale gelmişti.
Bora bir kez daha atıldı ama Mete onu refleksle geriye savurdu. Bora gürültüyle
yere kapaklandı. O sırada Eyşan, sorgu odasının dış kapısını açtı. Ona bakan
yüzler, içerideki gürültüleri duymaya başladığında Eyşan, Caner'i gördü.
"Caner,
Mete'yi tutmanız lazım."
Caner
dişlerini sıktı. Eyşan'ın yanından hızla geçip içeri daldı. Bora yerden
kalkmış, tekrar Mete'ye atılmıştı. Caner de omzundan yakalayıp onu zorla geri
çekti. Mete, Mimba'nın kan içindeki yüzüne bir postal darbesi geçirdi.
"Ecelin
ben, Elias'ın alacağı tek şey de senin leşin olacak!"
Caner'le
Bora, zor da olsa Mete'yi duvara bastırdılar. Nefesi göğsünden homurdanarak
çıkıyordu. Gözleri hâlâ delicesine yanıyordu. Tuğgeneral Fikret Yıldırım, çatık
kaşlarıyla belindeki kelepçeyi çıkarttı. Bir an için Mete'nin yanına gelip sol
eline kelepçeyi taktı. Sonra bir hamlede Bora'nın tuttuğu sağ elini kıvırdı,
diğer halkayı geçirdi.
"Sakinleşene
kadar atın bunu nezarete," dedi tok bir sesle. "Bundan sonra hiçbir
sorguya girmeyecek. Mimba'nın yanına yaklaşacak olursa ikinizden bilirim."
Bir
sessizlik oldu. Mimba kanlar içinde kıpırdanırken, Mete başını yere eğmiş,
gözlerini hâlâ düşman gibi dikmişti ona. Ayakları sürüklenirken, Caner ile
Bora, Mete'nin koluna girdi. Sorgu odasından çıkarken bir kez olsun Eyşan'a
bakmamıştı. Eyşan, içerideki Mimba'nın kanlı yüzüne bakarken Mete, çoktan
Güvercin Timinin önünden geçirilmişti. Ahmet, kafasını iki yana sallayarak
Barış ile içeriye girdiklerinde ayak sesleri, metalik bir yankı gibi koridorda
yankılanmaya başladı.
Caner,
bir an için durdu ve Mete'ye baktı. Mete, henüz geçmemiş öfke parıltılarıyla
Caner'in gözlerinin içine baktı.
"Ne
yapıyorsun lan sen?" diye fısıldadı Caner, öfkeyle. "Kendini mi
yakmak istiyorsun?"
Mete,
Caner'in yüzüne doğru yaklaştı.
"Ben
o herifi oracıkta öldürmeliydim," dedi dişlerinin arasından.
"Kadınımın adını anmasına bile tahammülüm yok."
Caner
sertçe Mete'yi çekiştirdi.
"Kadını
korumanın da bir sınırı var Mete! Sen askersin, hayvan değil!"
Mete,
alaycı bir şekilde gülümserken yürümeye devam etti.
"Unuttun
mu Zirve, benim Bozkurt olduğumu?"
Caner,
bir şey demeden Mete'yi sürüklemeye devam etti. Nezaret kapısına geldiklerinde,
bir asker kapıyı açtı. Soğuk, demir gibi bir koku yayıldı içeriden. Caner, bir
an durdu. Yüzüne bakan Mete'yi itmek yerine, sadece hafifçe itti içeri. Mete
içeri girdiğinde, arkasından gelen demir kapının gürültüsüyle irkildi. Gözleri
kısa bir an Eyşan'ın hayalini gördü sanki. Karşısında duruyor, hiçbir şey
söylemeden sadece bakıyordu. Yargılamıyordu ama affetmiyordu da.
Caner
ile Bora, bir süre kapıya baktı. Ardından döndüler. Kapı kapanırken içeriden
yalnızca Mete'nin boğuk nefesi duyuluyordu.
Tuğgeneral
Fikret Yıldırım ile Albay Alparslan Çakır, çoktan toplantı yapmak için
Alparslan Çakır'ın odasına gitmişti. Sorgu odasında, Eyşan hâlâ Mimba'nın
başında duruyordu. Barış eğilmiş, kelepçelerini kontrol ediyordu. Mimba'nın
burnu kırılmıştı. Dişlerinin arasında kan vardı. Gözleri hâlâ bulanıktı. Ahmet
içeriye girip göz gezdirdi, sonra Barış'a döndü.
"Bu
herifi burada tutmak hata. Konuşacağı varsa da artık konuşmaz."
Barış
başını kaldırdı, Eyşan'a baktı. Kadının bakışları donuktu. Ne bakıyor ne
görüyordu. Mimba'nın yüzündeki kan mıydı onu susturan, yoksa Mete'nin susarak
gidişi mi?
Barış
hafifçe seslendi.
"Komutanım?"
Eyşan,
gözlerini Mimba'dan ayırmadan konuştu.
"Bir
süre konuşmayacak. Ama biz onu konuşturacağız."
Sesi
sakindi ama içinde fırtına esiyordu.
Koridorda,
Caner yürürken elini boynuna götürdü. Durdu. Kafasını arkaya çevirip
nezarethaneye baktı. Bora, birkaç adım ileride durmuş, aynı yöne bakıyordu.
Derin bir nefes aldı, Caner'e dönmeden konuştu:
"Bir
gün Bozkurt'u durduramayacağız diye korkuyorum, Zirve."
Caner,
kafasını çevirmeden kafasını iki yana salladı.
"Çünkü
o gün, bizde onunla yanacağız Çilingir."
5
Temmuz 2022 / Şırnak
Alparslan
Çakır, Ağzından
Sen Bir Aysın, Sevcan Orhan
Vatan,
ölüme koşarak gidenlerin omzunda yükselir.
Bu
topraklarda yürüyen her asker, sadece emir taşımaz. Aynı zamanda bir neslin
yükünü, bir halkın korkusunu ve bir milletin umudunu sırtlanır. Ama ya bir
asker, sırtında sadece vatanı değil, kendi oğlunun adını da taşıyorsa?
Herkes
beni Albay Alparslan Çakır diye tanıyordu. Disiplinli, sert, kuralları
ezberlemiş bir adamdım. Emrin sorgulanmadığı, zaafın affedilmediği bir meslekte
yıllarımı verdim ama babalığın bir kuralı yoktu. Ve hiçbir rütbe, oğlunu
hedefte görmek kadar insanın ciğerine saplanan bir sızı bırakmazdı.
Mete
Mert Çakır, benim oğlum; benim gururum.
Mete
Mert Çakır, benim zayıf noktam.
Şimdi
bir seçimle yüz yüzeydim. Ya komutan olup soğukkanlı kalacaktım. Ya da baba
olacak, içimde fırtınalar koparken bile sükûneti oynayacaktım. Çünkü düşman
yalnızca sınırın ötesinde değildi. Savaş meydanı, şimdi kendi yüreğimdi.
"Son
istihbarat verileri açık Çakır," dedi Tuğgeneral Fikret Yıldırım,
haritanın başında. "Elias'ın sınır hattında organize ettiği yapının artık
sadece lojistik değil, psikolojik harp unsurları da barındırdığını
görebiliyoruz. Amacı hem içerideki istikrarı bozmak hem de sınırın öte yanında
kaosun kalıcı hâle gelmesini sağlamak."
Kafamı
hafifçe salladım. Haritaya bakarken, gözlerim istemsizce güneydoğuda bir
noktaya kaydı. İran. Bakışlarım haritada yer alan sınır çizgilerinde gezinirken
zihnime, Mete'nin sorgu odasındaki hali düştü.
"Adımlarına
dikkat et Mete. Çünkü Bozkurt'un pençesi kana bürünmüş ve geçtiği her yerde
izini bırakıyor."
Artık
Bozkurt'un pençesi değil, Mete'nin elleri kana bürünmüştü. Koruma içgüdüsü, onu
kontrolsüzlüğe sürüklüyordu. Zaafları için saldırganlaşıyordu ve ben, buna
engel olamıyordum.
"Güvercin
Timini İran'a gönder, Alparslan."
Tuğgeneral
Fikret Yıldırım'ın cümlesiyle gözlerimi haritadan ayırıp ona baktım.
"Mete'yi
ne yapacağız?" diye sordum bir an.
Tuğgeneral
Fikret Yıldırım, gözlerini haritadan ayırmadan yanıt verdi:
"Mete
Yüzbaşının son vukuatı için tutanak tutacağım. Yetki aşımı var ama gerekçeleri
anlaşılır. Ancak anlaşılır olması, affedilir olduğu anlamına gelmez."
Ses
tonu ölçülüydü ama kelimelerin arasına sıkışan soğukluk, rütbesinin ciddiyetini
taşıyordu. Dizginlenemeyen bir asker, ne kadar yetenekli olursa olsun, kuruma
zarar verirdi. Mete'nin zekâsı da öfkesi de fazlaydı. Ve bu, onu kırılgan bir
bomba hâline getiriyordu.
"Onu
görevden mi alacaksınız?" dedim, fazla düşünmeden.
Fikret
Yıldırım, ilk kez başını kaldırdı. Gözlerindeki gri gölgeler, yılların
tecrübesinden çok daha fazlasını barındırıyordu.
"Hayır.
Onu sen dizginleyeceksin."
Bir an
sessizlik oldu. Harita, odadaki tek ışık gibi parlıyor; sınır çizgileri, geçmiş
operasyonların hayaletleri gibi zihnimde dolanıyordu. Nefesimi tuttum. Ayakta
olmak ile yürüyebilmek arasındaki farkı Mete'nin gözlerinden biliyordum.
Yürüyen ama içinden çoktan çökmüş bir adamdı. Şimdi timi İran'a sürmek, başka
bir cepheye değil, cehennemin eşiğine adım atmak olacaktı.
Ağırca
ayağa kalktığında ayağa kalkıp parmak uçlarımı masaya yasladım. Haritaların
yanında duran beresini alıp başına taktı ve gözlerini son kez haritada gezdirip
bana baktı.
"Unutma
Alparslan. Devlet kaosla savaşır ama kaosa dönüşmez."
Bunun
bir uyarı olduğunu biliyordum. Ama Mete için çok geçti.
Tuğgeneral
Fikret Yıldırım, cebinden çıkarttığı kelepçenin küçük anahtarını masanın
üzerine bıraktı ve arkasına dönerek odadan çıktı. Bakışlarım kapanan kapının
ardından anahtara çevrildiğinde iç çektim. Masanın etrafından dolaşıp anahtarı
alarak odadan çıktım.
Nezarethaneye
vardığımda Mete'nin, elleri arkasında bağlı bir şekilde oturduğunu gördüm.
Geldiğimi gören asker ayağa kalkıp nezaretin kapısını açtı. Mete, yere eğdiği
başını kaldırdı. Göz göze geldiğimizde askere ithafen "Sen dışarıda
bekle," dedim. Asker seri bir hareketle çıktığında başımın üzerindeki
bereyi çıkartıp masanın üzerine bıraktım ve içeriye girdim.
"Ayağa
kalk."
Hiçbir
şey demeden, sadece baktı. Gözlerinde, birkaç saat önceki o kudurmuş öfke
yerine şimdi daha derine sinmiş, buz gibi bir sessizlik vardı. Sanki içindeki
yangın küle dönmüş ama külleri hâlâ duman tütüyordu. Emrimi yinelemeye gerek
duymadım. Ayağa kalktı. Kolları hâlâ arkadan bağlıydı ama öylece duruşu bile
tehdit gibiydi. Sanki gözlerini kaçırsa bile omzundan akan kin, göğsümde yumruk
gibi duracaktı.
"Arkanı
dön," dediğimde dudaklarında yorgun bir tebessüm oluştu.
"Sırtımı
mı sıvazlayacaksın yoksa oradaki yaralarımı mı sayacaksın?"
Gözlerim
karardı. Bir saniye bile düşünmeden, öfkeyle iki adımda yanına vardım.
Üniformasının yakasına yapıştım. Başını hızla kendime doğru çektim, aramızdaki
mesafeyi sıfırladım. Göz göze geldik, neredeyse alnımız birbirine değiyordu.
"Senin
gibi bir asker, hangi cehennemin taşını kaldırdı da altından çıktı, ha
eşekoğlueşek!?" dedim, dişlerimi sıkarak. "Ne yaptığını sanıyorsun?
Karını mı koruyorsun, kendini mi yok ediyorsun? Kimden emir aldığını, kimin
askeri olduğunu unuttun mu?"
Mete'nin
dudaklarının kenarı tekrar kıvrıldı. Bu defa daha az alaycı, daha çok acı çeker
gibi.
"Bende
babamın bana laf sokması nerede kaldı diyordum."
Mete'nin
o sözünden sonra, ellerim bir an gevşedi yakasında. Ama yalnızca bir an.
"Babansa,"
dedim, sesimi bastırmaya çalışarak, "susup dinleyeceksin."
Kıpırdamadı.
Sadece başını hafifçe yana çevirdi. Gözleri gözlerime değmeden öteye baktı.
İnadı değil, öfkesi değil. Sanki yorgunluğu ağır basmıştı. Ama o sözleri hâlâ
kulağımdaydı. İçimde, boğazıma tırmanan o yumruyu bastırdım. Askerdim ben.
Albay'dım. O, emir komuta zincirinde benim altımdaydı. Ama o an, gözümde ne
rütbe kaldı ne duvar.
Sadece
oğluma bakıyordum.
Kanlı
elleriyle, parçalanmış vicdanıyla hâlâ dimdik duran bir çocuğa.
"Ben
sana laf sokmuyorum Mete. Başına açacağın işlerden korumaya çalışıyorum."
Bu
sözle beraber ellerimi yavaşça yakasından çektim. Aramızda küçük bir boşluk
oluştu ama sessizlik hâlâ dizlerimize kadar yükselmişti. Mete başını eğdi.
Gözleri yere kaydı. Arkasına geçip ellerimi kelepçeye uzattım.
"Şu
ellerine bak," dedim ve gözümü kelepçelere diktim. "Sana bunu yapan
düşmanın bile değil, senin kendi içindeki savaş."
Mete
derin bir nefes aldı.
"İçimde
ne kaldı ki baba?" dedi. İlk kez sesi yumuşadı ama hâlâ kırıktı.
"Ben
bu ellerle, neredeyse doğmadan yok olduklarını düşündürdükleri çocuklarıma
sarıldım. Onların sahte acısıyla kıvranan karımı kucakladım. Gözünden akan her
damla yaşı parmaklarımın ucuyla sildim. Benim içimde öfkeden başka hiçbir şey
kalmadı."
Sesi,
kapalı bir odadaki yankı gibi içime çarptı. Yavaşça çözüldüm. O kelepçelerin
kilidini açarken, sadece metal bir tık sesi değil, içimde yıllardır sıktığım
bir düğümün çözülüşünü duydum.
Kelepçeler
yere düştü. Mete ellerini öne aldı. Bileklerindeki izlere baktı bir süre. Orada
bir iz değil, bir yük vardı. Görünmez ama ağır. Benim suskunluğum, onun
kabullenişiyle birleşip içimizi örten siyah bir örtüye dönüştü.
"Biliyorum,"
dedim sessizce, "yaşadığınız acıyı içinden söküp atmak kolay değil. Ama
oğlum, intikam adaletin kılığına girmiş bir zehirdir. İçtikçe yakar, sustukça
büyür."
Mete
bakışlarını bana çevirdi. Bu kez kaçmadı.
"Onlar
benim gözümün içine baka baka canımı, canlarımı almakla tehdit ediyor. Ben
onlardan ne alacağım baba? Adalet mi? Hangisi? Dosyalarda unutulan, masalarda
çürüyen mi?"
Bir an,
gözlerim onunkilerde asılı kaldı. Bir baba olarak susmalı mıydım, yoksa bir
komutan gibi konuşmalı mıydım, bilmiyordum. Ama sustukça Mete'nin içinde
büyüyen o sessiz yangının etrafımızı sarmasına izin veremezdim.
"Ben
de çok bekledim," dedim. "Bir adaletin gelip kapımı çalmasını... Bir
dosyanın sonunda birinin suçlandığını, yargılandığını görmeyi. Ama oğlum, bazı
savaşlar dışarıda değil içeride kazanılır. Ya içine bakar ve savaşmaya devam
edersin ya da dışarıya saldırıp sadece daha çok yıkım bırakırsın ardında."
Mete'nin
yüzünde bir titreme oldu. Göz kapakları kısa bir an için düştü, sonra tekrar
açıldı.
"Ben
artık savaşmak istemiyorum," dediğinde sesinin kırıklara bölündüğünü fark
ettim. "Ben karımla mutlu olmak istiyorum. Çocuklarımı sağ salim kucağıma
almak istiyorum. Annesiz..." gözleri dolduğunda çatık kaşlarım gevşedi.
"Büyümenin ne demek olduğunu öğrenmelerini istemiyorum."
Mete'nin
gözlerindeki o derin kırgınlığı görünce nefesi kesildim. Sanki yıllar önce
kendi yüzüme baktığım bir aynaydı karşımdaki.
"Annesiz
büyümenin ne demek olduğunu biliyorum," dedim. "Senin annen
de..." Duraksadım, kelimeler boğazımda düğümlendi. "Her ne kadar şu
an yaşıyor olsa da anneniz, size bir çocukluk borçlu."
Mete,
gözlerini kapatıp dudaklarını araladığında hızla sözünü kestim.
"Ben
de adaleti senin gibi dışarıda aradım evlat!" dedim, ellerimi yumruk
yaparak. "Ama o dışarıda aradığın adalet emin ol, her şey bittiğinde seni
o eski haline döndürmüyor."
Mete
ağır ağır gözlerini açtı. Uzun uzun bana baktı, sonra sessizce başını salladı.
Yorgundu. Hem bedenen hem ruhen. Elimi omzuna koyduğumda Mete, gözlerini
kaçırmadan gözlerime bakmaya devam etti. O an karşımda, sanki on yaşındaki Mete
duruyordu. Gözlerinde, annesinin şehit naaşını izleyen biri vardı.
"Elinden
her şeyini aldıklarında geriye sadece kim olduğun kalır oğlum," dedim.
Gözlerinin içindeki çocuk, annesinin tabutuna sarılarak ağlamaya başladığında
Mete, titreyen çenesini sıktı. O an, yaşadığı tüm kayıpların, acıların ve
öfkelerin altında hâlâ dimdik duran o kırılgan çocukla yüzleştiğimizi anladım.
O çocuk, bir yerlerde henüz adaleti aramayı bırakmamıştı.
Aradığımız
adalet, şimdi kurumuş bir çeşmenin adıydı.
Suyu
akmıyordu ama başında hâlâ dua okunuyordu.
🕊️
6
Temmuz 2022 / Şırnak
Caner
Cenk Çakır, Ağzından
Yitirmeden, Pinhani
Bir
cehenneme gidiyorduk.
Bizi
bekleyen cehennem, bildiğiniz gibi alevden duvarlar, kızıl gözlü zebaniler ya
da sonsuz çığlıklar değildi. Bu cehennem, adı haritaya kazınmış bir şehirdeydi.
Güneşin alnında, suskun dağların gölgesinde büyüyen bir sessizlikti. İçinde
büyük bir kara kutu taşıyordu. O kutu, Elias Farouq'tu.
Biraz
önce imzalanmış evrakı Çilingir'e uzatıp arkama yaslandım.
"Deniz
Güler, Kubilay Cenk Eşver, Yonca Tombik Eşver ve Lara Akman Çakır'ın; Şırnak
Özel Tim Taburunda kalacağına dair kimlik ve belgeleri."
Çilingir,
evraktan bakışlarını çekip bir an bana baktı.
"Karını
burada mı bırakacaksın?"
Derin
bir nefes alıp verdim.
"Zorundayım
Çilingir. Orada başımıza ne geleceğini bilmiyoruz. Büyük bir sorumluluk
taşıyacağız zaten."
Çilingir,
bir süre emin olamamış bakışlarıyla yüzümü süzüp geri evraka baktığında
kollarımı göğsümde bağlayıp devam ettim.
"Güvercin
Timi; başta Asena Eyşan Çakır olmak üzere, 2. Komuta sahibi Mete Mert Çakır,
Osman Çavdar, Barış Gömlekçi ve Ahmet Kurtuluş'un pasaport bilgileri ve
belgeleri evrakın içinde. Cephaneden mal sevkiyatı çıkartılacak, onlarda
evrakın en sonunda."
Çilingir,
gözlerini evraktan çekmeden dudaklarını araladı.
"Bizim
pasaportları hazırladın mı?"
Kafamı
salladım.
"Hazır,
bir süre buraya da Kartal ile babam bakacak."
Çilingir,
kafasını sallayıp evrakın dosyasını kapattı ve sandalyesinden kalktı.
"İran'daki
konsoloslukta bizi Caffar karşılayacak. Ne yapacağımızı, nasıl bir yol
izleyeceğimizi bize orada, o anlatacak."
Ayağa
kalkıp kafamı salladım.
"Ben
bir bizimkilere bakayım, en son hazırlık yapıyorlardı," dedim ve sırtımı
Çilingir'e dönüp kapıya doğru ilerledim. Koordinasyon merkezinden çıkıp
cephaneliğe yürümeye başladım. Bu durum yüzünden Lara'dan ayrı kalacaktım.
Evet, görev her şeyden önce gelirdi ama içimde bir sıkıntı vardı.
Adım
attıkça içimde büyüyen şey, sanki gökyüzünü bile kendi ekseninde şaşırtacak bir
huzursuzluktu. Rüzgâr yönünü bilmez olmuştu; benim yüreğimse nereye
sığınacağını.
Cephane
kapısını gürültü ile yana çektiğimde sayımları kontrol eden Barış'ı gördüm.
Ağır adımlarla sandıkların yanına yaklaştım. Silahlar, şarjörler, yedek
donanımlar... Her biri kusursuz bir düzen içinde sıralanmıştı. Barış'ın düzeni
dudaklarımda alaycı bir tebessüm oluşturmuştu.
"Vaay,
Kokarca. Hünerlerinden hiçbir şey kaybetmemişsin," deyip ona baktığımda
Barış, elinin tersiyle kalemi savurdu.
"Aklımı
karıştırma Caner, siktir git."
Gülerek
ona bakmaya devam ederken üniforma yakasının örttüğü morluğu gördüm. Gülüşüm
dudaklarımda silinirken ensesindeki tırnak izlerine gözlerimi kısarak baktım.
Aklıma gelebilecek bütün olasılıkları düşündüm. Parıldayan tek bir cümleyle
kaşlarım yukarıya doğru kıvrıldı.
Yoksa?
Reis
anladı.
Dudaklarımda
muzip bir gülümseme oluştu. Elimi kaldırıp Barış'ın sırtına sertçe vurdum.
Barış, inleyerek doğruldu ve elini sırtına koyup geriye kaçtı. Yüzündeki acıya
karşılık şaşkınlıkla bana bakıyordu.
"Niye
vuruyorsun Caner?"
Cevap
vermeden ona imalı bir şekilde bakmaya devam ettim. Önce dudaklarımdaki gülüşe
baktı ardından da gözlerimin boynuna baktığını fark ettiğinde elindeki kalemi
bana attı. Başımı hızla sola doğru eğerek kalemden kurtulduğumda gözlerine
baktım. Gözlerinin içi gülüyordu benim badimin.
"Vay
be, Kokarca," dedim, başımı hafifçe yana eğip onu süzdüm. "Demek
Alev'in pençelerinden kurtulmayı başaramadın ha?"
Barış'ın
gözleri bir an genişledi. Yüzündeki acı ifadesi yavaşça eridi, yerini belli
belirsiz bir sırıtış aldı. Dudaklarını büktü, gözlerini devirdi ve sahte bir
öfkeyle:
"Caner,
ciddi ciddi siktirip gideceksin şimdi," dedi, ama sesindeki o titreme beni
kandıramazdı. Ellerimi teslim olur gibi havaya kaldırdım.
"Tamam,
tamam," dedim geri adımlar atarken. "Ama şunu da bil ki, bundan sonra
her 'Kokarca' dediğimde, sen o geceyi hatırlayacaksın."
Gülmemi
durduramıyordum. Barış'ın yüzünde tam bir yenilgi ifadesi belirdi. Gözlerini
yeniden devirdi, bu sefer daha uzun, daha dramatik. "Allah belanı
versin," diye mırıldandı ama artık kendi gülümsemesini de bastıramıyordu.
Kafamı iki yana sallayarak önüme döndüm ve cephaneliğin kapısına yaklaştığımda
Barış'ın sesini duydum.
"Lan
Caner! Bu imayı kimsenin yanında yapmayacaksın, değil mi?"
Dönüp
son bir muzip bakış attım. "Tabii ki hayır," dedim. "Sadece
herkesin yanında."
"Gel
lan buraya!" diyerek bana doğru koşmaya başladığında kahkahayı atarak
kaçmaya başladım.
"CANER!"
Kesinlikle
buna değmişti.
Bir
bakışım arkada bir önde koşmaya devam ederken Barış'ın duraksadığını gördüm.
Adımlarımı yavaşlatıp nefes nefese ona bakarken Alev'e baktığını ve gördüm.
Gülerek alkış yaptığımda Barış, göz ucuyla uzaktan bana baktı. Dudakları
kıpırdadı ama ne dediğini anlamamıştım. Beni bırakıp Alev'e doğru yürümeye
başladığında kahkaha atarak önüme doğru döndüm. Gövdem bir cisme çarptığında
başımı eğdim.
"Caner,
burnum!"
Kahkaham
anında kesilirken burnunu ovalayan Lara'nın yüzünü avuçlarımın içine aldım.
"İyi
misin yavrum?"
Lara'nın
burnu hafif kızarmıştı, gözleri sulanmıştı. Yüzünü avuçlarımda tutarken,
kaşlarını çatmış, bana öfkeli ama bir o kadar da komik bir ifadeyle bakıyordu.
"Caner,
senin yüzünden burnum kırılacaktı!" diye söylendi, ama sesindeki o hafif
titreme belli ki çok da ciddi değildi. Dudağımı büzüp burnuna küçük bir öpücük
kondurdum.
"Senin
güzel burnuna bir şey olsa, ben kendimi nasıl affederim?"
Lara,
kaşlarının altından bana baktığında içli bir nefes alıp bıraktım. Yanaklarından
ellerimi çekip sırtında kollarımı bağladım. Lara, göğsüme çenesini yaslayıp
bana aşağıdan bakmaya devam ederken yüzümü biraz daha eğdim. Ondan ayrılmak
istemiyordum. Kollarımın arasından bırakmak istemiyordum.
Lapis
Lazuli gözleriyle bana bakarken, o an zamanın yavaşladığını hissettim. Savaşın,
kayıpların ve belirsizliklerin gölgesi üzerimizde dolaşıyordu ama burada, tam
da bu anda, dünyada sadece ikimiz vardık sanki. Bir anlığına, tüm karmaşanın
içinde bulduğum en saf, en kırılgan huzuru onun kollarında yakaladım.
Dudaklarım
hafifçe yanlara çekildi, huzurun bir yansıması oluştu.
"Gözlerinin
içindeki geleceğimde dünyam duruyor be güzelim," dedim ve dudaklarımı
alnına bastırdım. Dudaklarım, ismimin yazdığı tende soluklandı: "Canımın
içi, her şeyim. Sensiz bir dünyada, ben bir hiçim."
6
Temmuz 2022
Yazar,
Ağzından
Güneş,
dağların ardından kavurucu bir sıcaklıkla yükselmişti. Gök, tozlu bir sarıya
çalıyordu. Askerî helikopter, pistin tam ortasında hareketsiz duruyordu. Sıcak,
betonun üzerinde neredeyse titreşiyordu; ama ne Eyşan'ın adımları yavaşladı ne
de Mete'nin gözleri bir an olsun etraftan ayrıldı.
Güvercin
Timi, Elias Farouq için pistte ilerliyordu.
Üzerlerinde
siyah kısa kollu tişörtler vardı. Güneş tepede yakarken bile bu koyu renkten
vazgeçmemişlerdi. Her birinin sırtında, göğsünde kurşunlara inat duran çelik
yelekler parlıyordu. Yeleklerin altından sarkan hâkî kargo pantolonları,
dizlerinde birikmiş terle ağırlaşmış gibiydi. Ama hiçbirinin adımı tereddüt
etmiyordu.
En önde
Asena Eyşan Çakır yürüyordu.
Çelik
yeleğin altında, henüz dört aylık olan karnı neredeyse hiç belli olmuyordu.
Yürüyüşü ne yavaşlamıştı ne de taviz vermişti; ama göğsündeki nefesin ritmi,
eskisine kıyasla daha derindi. Sıcak yüzünü yakıyordu ama yüzüne sinmiş
kararlılık, terin bile ona dokunmasına izin vermiyordu. Parmakları silah
kemerine alışkın bir refleksle dokunduğunda, Mete onun tam arkasındaydı.
Mete
Mert Çakır, karısıyla aynı ritimde yürüyordu.
Terden
ıslanmış ensesini silmeden, gözlerini sabit tuttu. Güneşin altında metal gibi
parlayan mavi gözleri, pistin ötesinde yükselen helikoptere kilitlenmişti.
Omzunun arkasında Caner vardı; onun arkasında Osman, Bora, Ahmet...
Helikopterin
birkaç adım ötesinde, Alev Atsız, üzerine tam oturan açık gri pilot tulumuyla
yürüyordu. Güneş gözlüklerini alnına dayamış, gözleri kısıktı. Yanında, siyah
gözlükleri gözünde duran Barış Gömlekçi vardı. Onunki savaş sessizliğiydi;
dudaklarında sert bir çizgi, bakışlarında başlamak üzere olan bir şeyin
ağırlığı.
Alev,
Güvercin Timinin yaklaştığını gördüğünde güneş gözlüğünü burun kemiğine indirip
helikoptere bindi. Kokpite geçti, tüm gösterge panellerini kontrol etti. Kabin
içindeki ışıklar, sabit bir titreşimle göz kırpıyordu.
Pervaneler
dönerken helikoptere ilk yaklaşan Eyşan oldu. Mete, Eyşan'ın koltuk altlarından
tutup helikoptere bindirdi ve hemen arkasından kendisi de bindi. Sonra sırayla
tim yerleşti. Mete, Eyşan'ın yanına oturdu. Parmakları kısa bir an, Eyşan'ın
dizine dokundu; dışarıdan fark edilmeyecek kadar hızlı ama Eyşan'ın içine
işleyecek kadar ağırdı.
Barış,
gözlüklerini hiç çıkartmadan Alev'in olduğu kokpite bakmaya devam etti. Caner,
yarım ağız onu izlerken kapıda bir siluet belirdi. Uzun boylu, siyah saçlı ve
yeşil gözlü, koyu lacivert uçuş tulumundan kas fışkıran bir pilottu. Sol
göğsünün üzerinde yazan KARADUMAN ismi gölgede kalmıştı.
Barış,
önünden geçen karartıyla kaşlarını çattığında kokpitteki ikinci koltuğa
oturduğunu fark etti. Adamın Alev'e gülümseyerek bir şey dediğini fark
ettiğinde Barış, güneş gözlüklerinin üzerinden bakmaya devam etti. Caner ise
Barış'ın sinirlendiğini anladığında kokpitte oturan adama çatık kaşlarıyla
bakmaya başladı.
Herkes
kulaklıklarını taktığında Eyşan, dudaklarını araladı.
"Alev,
yardımcı pilot ile mi gideceğiz?"
Alev,
kokpitten kafasını uzattığında gülümseyerek Eyşan'a baktı.
"Evet,
helikopteri geri göndermem lazım," dedi ve önüne geri döndü. Alev, kontrol
panellerinde küçük bir tuşlama yaptı.
"Yakıt
seviyesi, navigasyon, ana sistem kontrolleri?"
Kulaklarında
yankılanan Alev'in sesiyle Caner, Barış'a baktı. Barış, başını geriye atmış bir
şekilde kokpite bakıyordu.
"Yakıt
yüzde doksan iki, nav sistem çevrimde, tüm göstergeler yeşil. İniş takımları
kilitli. Hidrolik normal komutanım."
Alev,
başını bir kez salladı. Gözleri önde, elleri kontrol panelinin üzerinde
sabitken telsizi eline aldı. Sesi net, ritmik ve prosedüre uygun şekilde
yankılandı.
"Kule-1,
burası Alfa Lima Echo Victor sıfır bir. UH-60 Black Hawk. 2. Pilot Pars
Karaduman ile kalkış için hazır. Mürettebat ve teçhizat yükü tam. Talimat
bekleniyor."
Telsizden
kısa bir cızırtı geçti.
"Alfa
Lima Echo Victor sıfır bir, burası Kule-1. Hava durumu uçuşa elverişli. Kalkış
izni verildi. Tahmini varış, 16:43. Emniyetli uçuşlar. Allah yardımcınız
olsun."
Alev,
telsizi bıraktı, elini gaz koluna uzatırken Pars'a kısa bir bakış attı.
"Kalkış
prosedürü başlıyor. Siklonu hissedeceğiz."
Pars
gözlerini kırpmadan cevap verdi.
"Kilitliyim.
Yükseliyoruz."
Motorun
homurtusu arttı, kabin içindeki titreşim güçlendi. Helikopter, pistten yavaşça
yükselirken içerideki herkesin kemerleri gerildi. Fakat bu sırada, arkada
olanlar kokpite göre biraz daha sarsıntılıydı.
Barış,
aniden gözlüklerini çıkarıp şaşkınlıkla öne doğru eğildi. Kaşları çatılmış,
yüzü "ne dedi o şimdi?" ifadesine bürünmüştü.
"Kimin
siklonu?!" diye bağırdı.
Onun bu
çıkışı, içeride bir anda buz gibi bir sessizlik yaratmış gibi oldu. Ardından
Caner, kahkahayı bastı. Bir elini karnına koymuş, diğer eliyle dizine
vuruyordu. Ahmet, başını öne eğdi, sessizce güldü. Osman, kafasını cama çevirip
gülümsedi. Bora, dudaklarının kenarını belli belirsiz kıvırdı ama sessiz kaldı.
Pars,
başını kokpitten geriye çevirip omzunun üzerinden baktı. Gülümsememeye çalışsa
da gözlerindeki pırıltı onu ele veriyordu.
"Mekanik
türbülans. Güneydoğudan yükselen sıcak hava akımıyla kuzey rüzgârı çarpışıyor.
İlk birkaç dakika tutunun," dedi teknik bir soğukkanlılıkla.
Barış,
gözlerini kısarak Pars'a baktığında Pars, çarpıkça gülümsedi ve önünde dönüp
Alev'in önündeki düğmelerden birkaçına bastı.
Bu
sırada Mete, yanındaki Eyşan'a döndü. Gülmemeye çalışarak kaşlarını kaldırdı.
"Bir
de çocukları bu ekiple büyüteceğiz ha?" diye fısıldadı.
Eyşan,
yeleğinin altında belli belirsiz şişmiş karnını sıvazladı. Gözlerini kısıp
hafifçe mırıldandı.
"İlk
kelimesi 'siklon' olursa, şaşırmam. Gerçi bu aralar küfür duydukları için kesin
küfür olur."
Mete,
gözlerindeki kırılmayla yüzünü çevirdi. Helikopter, gökyüzüne doğru tırmanmaya
devam ederken içerideki sıcak hava hem fiziksel hem de duygusal olarak dalga
dalga yayılıyordu. Onlar İran'a doğru gidiyorlardı ama bu yolculuk sadece bir
görev değil, her biri için ayrı bir sınav olacaktı.
6
Temmuz 2022 / İran
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Od, Şebnem Ferah
Her
hikâyenin bir sonu vardır.
Ve bazı
sonlar, başladığı günü affetmezdi.
Benim
hikayem, tam olarak nasıl başlamıştı?
Belki
de her şey, sınırları zorlamakla başladı. Yüreğimde hep bir sınır vardı.
Sevdiğim herkesi korumak için çizdiğim, kendi kendime diktiğim duvarlardı.
Sevdiklerim için her şeyi yapma isteğiyle kavrulmaktı belki de. Yasakları
bölgeleri delip, kanunları çiğnemekti.
Bile
isteye kendini ateşin içine atmaktı.
Benim
hikayem, tam olarak böyle başlamıştı.
Yıllarca
cebimde, kalbimin tam üzerinde taşıdığım küçük bir kızın portresi, yanımda
canlı kanlı oturuyorken bile, onu özlemem mümkün müydü? Sarsılan arabanın
içinde omzuma değen omzuyla, vurulmuş gibi hissetmem normal miydi? Bana her ne
kadar kırgın olursa olsun, yaralı ellerimi tutmasının beni mutlu etmesi;
kalbimi durduracak gülümsemesiyle bana bakması doğru muydu?
Pişman
olmayacaktım. Hiçbir zaman bundan gariplik sezmeyecektim. Hatta ayaklarına
kapanıp beni sevdiği için, benimle aynı duygulara sahip olduğu için belki de
teşekkür edecektim. Sevgimin onda bıraktığı kırıntıları büyütüp, bana iki evlat
vereceği için ömrüm boyunca ona tapacaktım.
Ateşler
içinde yanıyordum ve bunu bile isteye yapmıştım.
İçinde
bulunduğumuz siyah Transit tüm hızıyla İran'ın düz ve kıvrımlı yollarından
geçerken yüzümü, soluma çevirdim. Eyşan'ın kafası hafifçe öne doğru eğilmişti.
Benim narin kadınım uyukluyordu. Buna sebep olan da içinde, tek başına
büyütmeye başladığı evlatlarımızdı.
Gideceğimiz
yer uzak değildi ama yakın da sayılmazdı. On beş dakikalık bir mesafe kalmıştı.
Onun konforunu sağlamak benim kocalık vazifemdi. Sağ elimi yavaşça kaldırıp
Eyşan'ın yanağına dokundum. Eyşan, direnmeden başını omzuma yasladığında onu
izlemeye başladım.
Gözleri
tam kapanmamıştı. Kirpiklerinin arasından sızan o ince uyanıklık hâli...
Tanıyordum onu. Uyumaya çalışıyordu ama tetikteydi. İçgüdüleri, yanında kim
olursa olsun hep açıktı. Çocuklarımız bile, bu kadının içinde taşıdığı
savaşçıdan haberdardı.
Elimi
çekmeden yüzünün kenarına düşen bir tutam saçı arkaya ittim.
"Uyuyorsun
sanıyordum," dedim, fısıltı gibi. Dudakları hafifçe kıvrıldığında
kalbimin, göğüs kafesime sert bir yumruk attığını fark ettim. Hiçbir zaman
değişmeyecek o döngüyü yaşıyordum. Ne zaman gülecek olsa kalbim, göğüs kafesime
sığmıyordu.
"Tavşan
uykusundayım," diye mırıldandı. "Bölmezsen sevinirim."
Gülmemek
için alt dudağımı dişledim ama çoktan kıvrımlarım oturmuştu. Gözlerimi ön yola
diktim ama zihnimin tamamı onun sesindeydi. Arada küçük bakışlar atsam da
arada, kirpiklerinin arasından yolu izlediğinin bilincindeydim, bozmadım. Yola
bakmaya devam ettim.
On beş
dakika sonra konsolosluk binasının önüne vardığımızda Caffar, bizi elleri
arkasında bağlı bir şekilde bekliyordu. Eyşan, kafasını kaldırdığında ayağa
kalkıp Transit'in kapısına asıldım. İran'ın tozlu toprağına adım atan ilk ben
olmuştum. Arkama dönüp elimi Eyşan'a uzattığımda Eyşan, elimi yakalayıp yavaşça
karnını tutarak arabadan indi. Ellerimizi küçük bir an için ayırıp Caffar'a
baktım ve gülümsedim.
Caffar,
iki küçük adımla karşıma geçtiğinde gülümsedi ve arkasındaki ellerini çözüp sağ
elini uzattı. Gülümseyerek uzattığı eli tuttum ve sıktım.
"Hoş
geldiniz, keşke sizi daha iyi şartlar için misafir edebilseydim," dedi.
Burukça
gülümseyip omzumu silktim.
"Hayat
bu Caffar, hayatın ne getireceğini bilemezsin."
Gülümseyerek
bir adım geriye çekildiğinde ellerini yeniden arkasında bağladı. Birkaç adım
geriye çekildiğinde ensemdeki nefesi hissettim.
"Çekil
de geçelim birader," diye seslendi Caner. "Arabanın içinde klima yok
zaten, piştim anasını satayım."
Eyşan'a
doğru bir adım çekilip Caner'e baktım. Caner, alnında biriken boncuk terleriyle
arabadan inip eliyle kendine yelpaze yapmaya başladığında ardından inen Osman,
Bora, Ahmet, Barış ve Alev derin bir nefes almıştı. Alev'de, Caner'in yaptığı
gibi eliyle yüzünü serinletmeye çalıştı.
"Yemin
ediyorum, helikopter daha serindi," dedi.
Barış,
gözlüklerini burun kemiğinden yukarıya doğru kaydırıp Alev'e baktı.
"Yaa
öyle mi Alev Hanım?" dedi, kinayeli bir sesle. "İnmeseydin
helikopterden, ayrıca hiç inmeye de hevesli görünmüyordun, kikikiki diye de
gülüyordun?"
Alev,
gözlerini devirip Eyşan'a doğru yürümeye başladığında Barış, Alev'i yüzüyle
takip etti. Caner, Barış'ın omzuna sıcak olmasını önemsemeden kolunu attı.
Burnuyla havayı koklar gibi yapıp yüzünü buruşturdu.
"Havada
bir koku var alabildiniz mi?"
Barış,
gözlüklerini bir anda çıkartıp Caner'e baktığında Caner, muzipçe gülümsedi.
"Kıs-kanç-lık."
Barış,
tam Caner'e vuracaktı ki Caner, hızla kaçtı ve kaşlarını çattı.
"Resmi
bir yerdeyiz, vururum bacağından."
Barış,
gözlerini devirip Ahmet'in yanına geçtiğinde Caffar, küçük bir öksürükle
varlığını belli etti.
"Hadi
güneşin altında fazla kalmayalım. Buyurun, içeriye geçelim."
Caffar,
Eyşan, Alev ile önümüzden ilerlerken bizde onları takip etmeye başladık.
Konsolosluk binasının kapısı açıldığında içeriden hafif bir serinlik dalgası
yayıldı. Osman hemen ardımızdan geldi. Ahmet ve Bora onun peşindeydi.
İçeri
girerken Caner hâlâ mırıldanıyordu:
"Sabahtan
beri bir çay içemedim. Bak söyleyeyim, içeride çay varsa suskunluğumu satın
alırsınız. Yoksa düşük çenemle yaşamak zorunda kalırsınız."
Ahmet,
onun kulağına eğildi.
"Caner,
karından ayrı düştüğün an çenen açıldı be oğlum. Ne olur sus bir beş dakika
ya."
Caner
durdu, gözlerini kıstı. Hüzünlü bir şekilde yürüyen Ahmet'i izlerken Caner'in
yanından geçtim.
"Sen
niye şimdi bana karımı hatırlatıyorsun ki?"
Caner'in
sesine eklenmiş hüzünle yavaşça duraksadım. Arkama döndüm, başımla
"Hadi" dercesine işaret ettim. Caner, yüzü düşerek yürümeye başladı.
Buruk bir tebessüm ile omzuna kolumu atıp kendime çektiğimde içli bir nefes
bırakıp benimle yürümeye devam etti.
Konsolosluğun
içi, dışarıdaki kavurucu sıcaklığa inat serindi ama içerideki hava başka bir
şekilde yoğundu. Sessizdi. Dışarıda kalan her şey, kapının ardında bırakılmış
gibiydi. Caffar, yüksek tavanlı koridorda önden ilerliyor, sessizliğini
bozmadan bizi üst kata çıkarıyordu. Ayak seslerimiz, mermer zeminde
yankılanıyordu. Kolum hâlâ Caner'in omzundaydı ve bundan rahatsız olmuyorduk.
Eyşan,
Alev'le yan yana yürüyordu. Alev'in dudakları kıpırdıyor ama sesi çıkmıyordu.
Bir şey anlatıyor olmalıydı. Eyşan da arada başını hafifçe sallıyor, sonra
karnına dokunuyordu. İçgüdüsel bir koruma hâliyle sarmalanmıştı.
Caffar,
dönüp başıyla odanın kapısını işaret etti.
"Toplantı
burada olacak. Sadece içeride konuşulacak olanlar, biraz dikkat
gerektiriyor."
Caner,
derin bir iç çekti.
"Dikkat
gerektiriyorsa, beni en köşeye koyun. Yanlışlıkla nükleer butona
basmayayım."
Osman
başını iki yana sallayıp gülümsedi.
"Senin
suratını nükleer buton sansak, çoktan dünyayı havaya uçurmuştuk Caner. Gerçi
Mete bunu sık sık yapıyor. Özellikle sağ gözüne."
Kahkahalarımız
konsoloslukta yankılandığında, bunların son gülüşlerimiz olduğunu
hissedebiliyordum. Bir sona doğru yaklaşıyorduk. Caffar'ın bakışları hepimizin
yüzünde gezinip en sonunda Eyşan'ın gözlerinde duraksadı.
"Burası
sizin sınırınız," dedi Caffar. "İçeriye girdiğiniz an sınırlarınız
zorlanacak."
İşte o
an anladım ki başlangıçlar asla masum değildi. Ve benim hikayem, çoktan sonumu
yazmaya başlamıştı bile.
6
Temmuz 2022 / Uluslararası Terörle Mücadele ve İstihbarat Koordinasyon Merkezi
(UTMİK), Tahran Konsolosluğu, İran
Yazar,
Ağzından
Toplantı
salonu, göz alıcı bir ihtişam ve keskin disiplinin kesişim noktasıydı. Yüksek
tavanlarda asılı büyük, ağır kristal avizeler, içeriye düşen loş ama sıcak ışık
huzmeleriyle birlikte odanın tamamını kutsal bir mabet havasına bürüyordu.
Parlak mermer zemin, İran motifleriyle işlenmiş koyu kırmızı ve lacivert
halılarla kaplanmış, her adımda yankılanan sesler karanlık ahşap panellerle
çevrili duvarlardan geri dönüyordu.
Odanın
tam ortasında, geniş, koyu maun renginde, parlak cilalı bir masa uzanıyordu.
Masanın etrafında siyah deri kaplı yüksek sırtlı sandalyeler yer alıyordu.
Masanın ucunda, odanın atmosferine tamamen hâkim olan bir adam oturuyordu.
Baştan aşağıya siyah giysilerle kuşanmış, kravatı bile siyah, yüzünde ağır ve
kaskatı bir ciddiyetle hafif yaşlanmış yüzü zamanın ve sorumluluğun izlerini
taşıyordu. Gözleri, odanın her köşesini ve içindekilerin en derin niyetlerini
ölçer gibiydi.
Sağında
Caffar, dimdik oturmuş, gözlerini dosyalardan hiç ayırmıyordu. Yanında Ahmet ve
Bora dikkatle önlerindeki evraklara odaklanmıştı. Barış kaşlarını çatarak
durumu takip ederken, Alev sakin ve soğukkanlı duruşuyla karşısındaydı.
Eyşan,
hamile karnını nazikçe destekleyerek masada kararlı bir ifadeyle oturuyordu.
Caner biraz rahatlamaya çalışsa da omuzlarındaki gerginlik saklanamıyordu. Mete
Mert Çakır, masanın sonunda sessizce yerini almış, yaşlı adamın gözlerinden
gözlerini alamıyordu.
Oda,
sadece diplomatik bir toplantı yeri değil, aynı zamanda bir kaderin kesiştiği,
sırların ve karanlıkların dans ettiği kutsal bir sahneydi.
Yaşlı
adam önündeki dosyayı iki elinin parmaklarıyla öne doğru ittirdi. Dirseklerini
masaya yasladı, çenesini kaldırdı ve odadakilerin gözlerinin içine derin bir
ciddiyetle baktı.
"Tahran'a
hoş geldiniz. Öncelikle kendimi tanıtmak isterim. Ben Hidayet Navvad, Burada,
Uluslararası Terörle Mücadele ve İstihbarat Koordinasyon Merkezi'nde,
operasyonların yönetiminden sorumluyum."
Bir an
sessizlik oldu; herkes Hidayet'in kelimelerini sindiriyordu. Gözleri masanın
etrafındakilerin üzerinde gezindi, derinlikli ve sorgulayıcı bir bakışla.
"Bugün
burada bulunmanız, sıradan bir toplantıdan çok daha fazlasını ifade ediyor.
Gelin, konuyu doğrudan ele alalım."
Hidayet,
masanın ucunda ağır ağır doğruldu. Parmaklarını masanın üzerine hafifçe
vurduktan sonra derin bir nefes aldı.
"Elias
Farouq..." dedi, sesindeki sertlik odada yankılandı. "Son yıllarda
bölgede artan terör saldırılarının arkasındaki en kritik isimlerden biri. Onun
hareketlerini kontrol etmek, bu bölgedeki istikrar için hayati önemde."
Odadaki
her yüzde bakışlarını gezdirdi ama tek bir kişinin gözlerinde duraksadı.
"Asena
Gündüz," dediğinde Mete, sesli bir iç çekmişti. Bunu kimse önemsemedi.
Çünkü Hidayet Navvad, arkasına yaslanıp parmaklarıyla ritim tutmaya devam
etmişti.
"Şimdiye
kadar Elias'ın kayıpları, onu durdurmak bir yana, her seferinde daha da
güçlenerek geri dönmesine neden oldu," dedi Hidayet, sesi biraz daha
sertleşerek. "Asena Gündüz'e karşı beslediği saf nefret, kemiğe dayanmış
bir öfkeye dönüştü."
Mete,
Hidayet'in sözleri odada yankılanırken derin bir nefes aldı; kalbindeki ağırlık
daha da ağırlaşmıştı. Gözlerini hafifçe kapatıp, sessizce dişlerini sıktı. Bu
savaşın ne kadar acımasız olduğunu ne kadar ölümcül bir oyunun içinde
olduklarını bir kez daha anladı. Ama pes etmek yoktu.
Pes
etmek, Eyşan'a ihanet etmek olurdu.
Mete,
gözlerini açıp Hidayet Navvad'a baktı.
"Peki
Elias Farouq nasıl durdurulacak? Sürekli elimizden kaçıp duruyor?" diye
sorguladı. Hidayet, Mete'nin sorgulayıcı bakışlarına karşılık derin bir nefes
aldı.
"Elinizden sürekli
kayıp gitmesinin sebebi, iz bırakmadan hareket etmesi ve geniş bağlantılara
sahip olmasıdır. Onu durdurmak için sıradan yöntemler yetmez."
Gözlerini
masanın üzerindeki dosyalara çevirdi.
"İstihbaratın
her katmanı kullanılarak, onun destekçileri ve finansal kaynakları kesilmesi
gerekli. Gözü dört açmalıyız; bir hata, geri dönülmez sonuçlar doğurur."
Hidayet'in
sözleri odada yankılanırken, herkes bir an sessizliğe büründü. Eyşan, hafifçe
dosyaya eğildi, gözleri dikkatle satırlarda gezindi. Yüzünde kararlı bir ifade
belirdi; içinde bulunduğu durumun ağırlığını bir kez daha hissetmişti.
Mete,
gözlerini tekrar Hidayet'e çevirdi, sorgusu keskinleşti.
"Peki,
bu destekçiler ve finans kaynaklarına nasıl ulaşacağız? İzlerini sürmek için
hangi adımları atıyoruz?"
Hidayet,
parmaklarını masada hafifçe tıklatarak yanıtladı.
"Bölgedeki
tüm istihbarat ağlarımızı birleştireceğiz. Siber takip, yerel kaynaklar ve
uluslararası iş birlikleri devreye girecek. Kapsamlı ve çok yönlü bir operasyon
gerekiyor. Birbirimizi tamamlamalı, boşluk bırakmamalıyız."
Caner,
hafifçe öne eğilerek, "Bu kadar geniş bir ağın içinde, hata yapma
ihtimalimiz nasıl minimize edilir?" diye sordu.
Hidayet
Navvad, Caner'in sorusunu duyunca hafifçe tebessüm etti. Sağ dirseğini masaya
yaslayarak dikkatle Caner'e baktı.
"İsmin
ne, çok tanıdık geliyorsun?"
Caner,
bir an için üst dudağını yaladı ama yine de cevapladı.
"Caner
Cenk Çakır?" dedi sorarcasına. Onu neyin beklediğini bilmiyormuşçasına
gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Kaşlarını yukarıya doğru kıvırdı. Hidayet
Navvad, hayranlıkla ona baktı.
"Mücadele
İtibar Teşkilatı'nın göz bebeği," dedi sakin ama etkileyici bir sesle.
"2019'dan beri attığın her adım, aslında nerede, ne yapman gerektiğini iyi
bildiğini gösteriyor."
Caner,
hafifçe kaşlarını çattı, küçümseyici bir bakışla karşılık verdi.
"Eksik
olmayın. Genelde düşmanlarım, bunu sık sık söyler."
"Öhö,
öhö."
Caffar,
elini yumruk yapmış dudaklarının üzerine yaslamıştı. Uyarı maiyetinde kaşlarını
kaldırıp indirdi. Caner, göz ucuyla Caffar'a baktığı sıra bu hareketini
yakaladı ve sahte bir gülümsemeyle Hidayet Navvad'a bakmaya devam etti. Hidayet
Navvad, gülerek kafasını iki yana salladı ve bir anda ciddileşti.
"Her
neyse konumuza dönelim. Elias Farouq, İran sınırları içerisinde bir yerde.
Köklü istihbaratımız çoktan çevreye yayıldı. Onu en çok endişelendirecek ve
paniğe sevk edecek şey, şu an burada Güvercin Timi'nin varlığıdır."
Hidayet,
masanın üzerindeki haritaya işaret ederek devam etti: "Ancak bu, aynı
zamanda büyük riskleri de beraberinde getiriyor. Timin bulunduğu yer, düşman
tarafından keşfedilirse, geri dönüşü olmayan sonuçlar doğabilir."
Eyşan,
dosyayı kapatıp başını kaldırdı, bakışları odadakilerin üzerinde gezindi.
"Bize
düşen hem timimizi korumak hem de Elias'ın peşine düşmek. Her adımımızı çok
dikkatli atmalıyız."
Mete,
kararlı bir ifadeyle ekledi: "İstihbaratın keskinliği ve saha
operasyonlarının uyumu olmazsa olmaz. Bu ikisi bir araya geldiğinde ancak
başarı mümkün."
Hidayet,
derin bir nefes alıp masaya yaslandı.
"İşte
tam da bu yüzden buradayız. Herkes görevini tam anlamıyla bilmeli ve yerine
getirmeli. Elias Farouq'un sonunu hazırlamak için birlikte hareket
edeceğiz."
Oda,
kararlılık ve sessiz bir anlaşmayla doldu; herkes, önlerinde duran büyük
mücadeleye hazırdı.
6
Temmuz 2022 / Eğitim ve Araştırma Kampı, İran
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Hasret, Sema
Hayatta
hiç unutamadığınız anlar oldu mu?
Benim
oldu.
Çayeli'nin
ince sislerle örtülü sabahında, sahilin hemen kenarındaki kayalıklara
yaslanmış, uzaklara dalmıştım. Denizden gelen serin rüzgâr saçlarımı hafifçe
savuruyor, yüreğimse o sabahın sakinliğinde karmaşık duygularla çarpıyordu.
Gözlerim ufuk çizgisinde, bulutların ardında kaybolan mavilikte gezinirken,
içimde hem bir huzur hem de tarifsiz bir boşluk vardı.
İki gün
sonra Şırnak'a gidecektik. Babam Şırnak'ta kalırken annemi, beni alması için
göndermek zorunda kalmıştı. Askerlik maceram tam anlamıyla başlamış sayılmazdı
ama içimde uçmaya başlayan bir kuşun ilk kanat çırpışı gibi hareketlenen kalbim
soluklanıyordu.
Çocukluğumdan
beri denize hep aynı yerden bakardım. Aynı kayalığın ucundan, aynı rüzgârla.
Ama bu kez deniz bile farklıydı. Sanki içimdeki sessiz çırpınışı fark etmiş
gibi, her dalga bir soru, her kıyıya vuruş bir cevap gibiydi. Elimi cebime
sokup, kalın montumun yakasını biraz daha boynuma çektim. Burnumun ucunda
soğuğun bıraktığı hafif bir sızı vardı.
Arkamdan
yumuşak ayak sesleri yaklaştı. Kokusundan tanıdım. Bergamotla karışık yasemin
çiçeği kokusu, rüzgârla birlikte kalbime doldu.
"Elin
üşür diye termosla getirmedim," dedi, elindeki iki cam ince belli bardağı
uzatarak. Sesine dönüp baktım. Gözlerinin çevresi yorgundu ama her zamanki gibi
dimdikti. Yanıma, taşın üzerine dikkatlice oturdu. Gözlerim çaya, sonra onun
yüzüne kaydı.
"Anne..."
dedim, ama devamı gelmedi. Boğazıma oturan o ince düğüm, kelimeleri tutmuştu.
Tam o anda, üzerindeki ceketinden keskin bir titreşim sesi geldi. Annem,
elindeki çayı tutmam için bana uzattı. Çayı boş elimle kavradığım sıra annem
çoktan telefonunu çıkartmıştı. Başını eğip ekrana baktı. Gülümsedi, iç
geçirerek açtı.
"Efendim,
Ethem?" dedi sitemle.
Babamın
sesi uzaktan ama tanıdık bir neşeyle yükseldi.
"Oy
sesine kurban olduğum! Ne yapıyorsunuz? Eyşan yanında mı?"
Gözlerimi
devirdim ve denize bakmaya devam ettim. Babam sürekli annemi arayıp duruyordu.
Tamam, aralarındaki aşkın gücüne hayrandım ama belirli belirsiz saatlerde
araması bazen can sıkıcı olabiliyordu. Annem telefonu kulağından hafifçe
uzaklaştırdı, başını hafifçe yana eğip bana baktı. Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
Bu, "Bak gördün mü yine başladı," bakışıydı.
"Ethem,"
dedi sonra, sesine belli belirsiz bir sabır yerleştirerek, "bu üçüncü
araman. Merak etmene gerek yok, kızın sapasağlam. Hem burası Çayeli, uzay üssü
değil."
Babam
karşıdan bir şeyler söyledi, muhtemelen her zamanki gibi espriyle savunmaya
geçiyordu. Annem içten bir kahkaha attı, sonra gözleri biraz doldu. Gülmekten
değildi. Özlemekten...
"Tamam,
uzatma," dedi annem yumuşak bir sesle. "Akşam ararsın tekrar. Hadi
kapat şimdi."
Telefona
son bir "Ben sizi çok seviyorum, ikinizi de," cümlesi sığdıran
babamın sesiyle birlikte konuşma sona erdi. Annem telefonunu montunun cebine
yerleştirdi. Sonra derin bir nefes alarak bana döndü. Çayını ona uzattığımda
alıp avuçlarıyla kavradı.
"Biliyor
musun..." dedi usulca, çayından bir yudum alırken, "Babanı ilk
gördüğümde böyle biri olacağını hiç düşünmemiştim. Bu kadar çok konuşan, bu
kadar çok seven..."
Gülümsedim.
"Ben de bazen onun asker olduğuna inanamıyorum."
Annem
başını salladı. "İnan, ben de. Ama onun da senin gibi bir yanı var Eyşan.
Bir yönüyle dünyayı sırtlanıyor, diğer yönüyle sadece huzurlu bir sessizlikte
soluk almak istiyor."
Bana
baktı, gözlerinin içinde sanki zaman durmuştu. İçimde bir kırgınlık olduğunda
bir an için babamın olmadığı bir dünya düşündüm. O kırgınlık büyüdü, içimde
dallanıp budaklandı. Onun sesinin sustuğu, ayak seslerinin eve hiç uğramadığı
bir hayatı hayal ettim. Kafamı hızla iki yana salladım.
Kalbim
duracak kadar yavaşlamıştı.
"Anne,"
dedim. "Bir gün babamı kaybetseydin ne hissederdin?"
Annem,
sol eliyle omzumu sertçe dürttü.
"Kız!
Ağzını hayra aç," dedi, sesi çatallaşmıştı.
Gözlerimi
kaçırdım. Çayın buharı burnuma vurdu, ama içimin soğuğunu ısıtmıyordu.
"Ben
bazen düşünüyorum da," dedim usulca. "Ya hiç dönmezse? Ya bir gün,
sadece sesi kalırsa kulaklarımızda, sadece kokusu yastıklarda?"
Annem
sustu. Dudakları büzüldü, gözleri uzaklara kaydı. O an anladım... O da
düşünmüştü bunu. Belki benden bile önce. Belki her sabah, uyanırken, onun
koynunda olmayan yastığa dokunurken.
"Elini
ayağını denk al Asena," dedi sonra. "Ben o adamı gözümle değil,
kalbimle gördüm. Onu bir gün kaybedersem... nefes alsam da içime hava dolmaz.
Gözüm her yerde onu arar ama hiçbir yerde bulamam. Ölmediğini düşünmek isterim,
ama sesini unutmaktan korkarım. O gün geldiğinde, yaşadığım her şey yarım
kalır, kızım. Ben yarım kalırım."
Sesi
sertti ama içinde çatlaklar vardı. O çatlaklardan geçmiş akıyordu.
Gözlerim
yandı. "Ben babamı seviyorum," dedim, "ama bazen onu anlamaya
çalışmaktan yoruluyorum."
Annem
bana döndü. Saçlarımı kulağımın arkasına itti, o yumuşak anne hareketiyle.
"Yorulacaksın kızım," dedi. "Çünkü sevgi sadece kalpte değil,
sabırda da büyür. Baban savaşla, sen sessizlikle büyüdün. Ama ikiniz de
kırılgan yerlerinizi gösteremeyecek kadar dik yürümeyi öğrendiniz."
O an
rüzgâr, çayın buharını savurdu. Denizin üzerindeki sis bir anlığına dağılır
gibi oldu. Ve ben, içimde ilk defa şöyle düşündüm: Belki de bazı sevgiler
yüksek sesle söylenemezdi. Sadece sessizliğe emanet edilirdi. Ama susulan her
sevgi, bazen bir evladın göğsünde ağırlık yapardı. Ve o ağırlıkla yaşamayı
öğrenmek, büyümekti.
Büyüdüğüm
yol, zamanın bile hesaplayamayacağı bir rüzgârla savurup beni, gözlerinde mavi
bir Karadeniz taşıyan; sesiyle sisli tepeleri çağrıştıran Mete Mert Çakır'ın
önüne bıraktı. Zaman, o bakışın içinde bir çakıl taşı gibi yuvarlandı.
Ben,
kendi içimde kırıldığım her yerde Mete'yi buldum.
"Hatun,"
dedi Mete, dudaklarının kenarına kondurduğu buruk bir tebessümle.
"Yoruldun mu?"
Hem
ruhen hem de zihnen yorgundum, ama ona rağmen kafamı iki yana salladım. Mete,
oturduğum bankın boşluğuna oturduğunda bakışlarımı, güneşin parlak ışıkları
altında parıldayan eğitim merkezinin gri beton duvarlarında gezdirdim. Gündüzün
keskin aydınlığında, her köşe, her gölge sanki daha gerçek, daha sertti.
Mete'nin
eli, kucağımda tuttuğu ellerime yaslandığında içli bir nefes alıp ona döndüm.
Dizlerimiz birbirine yaslanırken, botlarımızın birbirine sürtme sesini duydum.
Büyük bir çınar ağacının altında, yaprakların arada sallandırdığı gölgelerin
altında göz göze geldik. Mete'nin gözlerinde derin bir sıcaklık vardı; sanki
bütün yaşanmışlıklarımız, tüm kırılganlıklarımız orada toplanmış gibiydi.
"Mete,"
dedim bir an için. "Bana bir şiir okur musun?"
Mete'nin
gözleri yumuşadı, dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi.
"Burada
mı?"
Gözlerimi
devirdim. "Evet Mete. Şu an, burada, hemen."
Mete,
dişlerini gösterecek kadar büyük bir gülümsemeyle kahkaha attığında bir an için
nefesimi tuttum. Mete'nin gülüşü, ağır bir bulutun aralanıp ışığın içeri
sızması gibiydi. Ardından ciddileşti, bakışlarını göğsümde bir yerlerde
gezdirdi. Gözleri, gözlerime tırmandı.
"En
güzel deniz; henüz gidilmemiş olanıdır," gözleri karnıma değdi, "En
güzel çocuk: henüz büyümedi," gözleri yüzüme yükseldiğinde öylece bir
turladı, "En güzel günlerimiz: henüz yaşamadıklarımız," alnını alnıma
yasladığında çapkınca gülümsedi, "Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür," dedi. Gülümseyerek geri çekildiğinde can
alıcı bir şekilde göz kırptı.
"Demiş,
Nazım Hikmet Ran."
Sesi,
sanki içimde açılmamış eski bir yarayı okşadı. O anda, Mete'nin bana uzanan
elinde, kelimeleriyle ördüğü güvenli bir dünya hissettim. Gözlerinin en içine
bakarak zihnimden akan cümleyi dudaklarıma üfledim.
"Seninle
her savaşın içinde kazanacağımı biliyorum; çünkü sen benim en büyük zaferimsin,
Mete."
Mete'nin
gözleri irileşti, derin bir nefes çekip uzun uzun tuttu. Ardından gözlerini
kapattı, hafifçe gülümsedi ve içten bir kahkahayla "Ulan!" diye
bağırdı.
"Kız
boşluğuma geldi, nasıl cümleler onlar, deli!"
Kıkırdayarak
ona baktım. Ellerimiz nazikçe ayrıldı, o elini omzuma koydu ve yüzümü göğsüne
yasladı. Kalbinin güçlü atışları, yaşadığını, burada, tam yanımda olduğunu tüm
varlığımla hissettirdi. Sessizce başımı eğdim, içimdeki boşluğu onun kalp
ritmiyle doldurmaya çalıştım; o atışlar benim umutlarım, korkularım,
kırgınlıklarımın içinde birer can simidiydi.
O an
annemin, dudaklarını büzüp gözleri uzaklara kaydığında ne düşündüğünü
anlayabilmiştim.
"Onu
bir gün kaybedersem... nefes alsam da içime hava dolmaz. Gözüm her yerde onu
arar ama hiçbir yerde bulamam. Ölmediğini düşünmek isterim, ama sesini
unutmaktan korkarım. O gün geldiğinde, yaşadığım her şey yarım kalır, kızım.
Ben yarım kalırım."
Eğer
bir gün Mete'yi kaybedersem içimde kurduğum dünya sessizce yıkılır; dışımdaki
herkes hâlâ yaşamaya devam ederdi.
Mete,
yavaşça beni yasladığı göğsünden çekip yüzüme baktı ve burukça gülümsedi.
"Hadi
yavrum, bizimkilerin yanına gidelim. Birazdan başlayacağız."
Kafamı
salladığımda ayaklandık. Eğitim merkezinin arka alanına doğru yürümeye
başladık; burası saha dışı çalışmalar için ayrılmış bir bölgeydi. Etrafımız,
iki mayınlı alandan oluşan toprak parçalarıyla çevriliydi. Adımlarımız
ilerledikçe, binanın keskin gölgeleri daha da belirginleşiyor; siperli
alanların siluetleri yavaş yavaş uzaklaşıp belirsizleşiyordu.
Mete'nin
aniden yükselen kahkahasını duyunca önce ona, sonra bakışlarının kaydığı yöne
çevirdim. Caner, Barış'ın sırtına; Bora ise Ahmet'in sırtına binmiş,
kahkahalarla neşeyle koşuyorlardı. O an, içimde ağırlaşan yorgunluk bir an için
dağıldı; gençliğin, dostluğun ve kardeşliğin o saf enerjisi, gri gölgelerin
arasında sıcak bir ışık gibi parlıyordu.
Gülümseyerek
Mete'ye baktığımda ellerini arkasında bağlayıp gözlerini bana indirdi. Gülerek
bana bakmaya devam ederken, kulaklarımın hemen yanından esen rüzgârın taşıdığı
keskin bir uğultu ve ardında bıraktığı tortuyu işittim. O an zaman yavaşladı;
gözlerindeki sıcak gülümseme dondu, yerini ani bir şaşkınlık ve acı dolu bir
ifade aldı. Bir adım geriye yalpaladığında gözlerimin büyüdüğünü hissettim.
"Mete!"
diye bağırdım, sesim çaresizliğin içinde boğuluyordu. Elimi uzatıp onu tutmaya
çalıştım ama bedeninin ağırlığı beni yere çekiyordu.
"METE!"
Caner'in
haykırışı kulaklarımda yankılandı. Mete ile yere çöktüğümüzde dünyadaki tüm
seslerin bulanıklaştığını fark ettim. Göğsü kanıyordu. Mete'nin göğsü
kanıyordu. Biraz önce kafamı yasladığım yeri kanıyordu. Yaşadığını, burada, tam
yanımda olduğunu fark ettiren yeri kanıyordu.
O andan
sonrası tamamen kaosu doğurdu.
Etrafımız
ablukaya alınmış, Caner ile Bora, Mete'nin göğsüne yasladığım sol elimin
üzerine sıkıca bastırıyordu. Mete'nin gözlerindeki o acıya rağmen bana bakarak
gülümsediğini gördüğüm an, sağ elimi yüzüne götürdüm.
"Yaşayacaksın,
duydun mu beni?" diye fısıldadım, sesim boğazımda düğümlenirken. Gözlerim
gözyaşlarım ile dolmuş her kırpışımda biraz daha onu görmemi engelliyordu.
Elinin titrek bir şekilde yanağıma konduğunu fark ettiğimde yanağımı avcuna
bastırdı.
"Ağ...ağlama."
Sesi,
kesik bir nefesin kırıntılarından güç almaya çalışıyordu. Caner, yüzünü
ellerinin arasına aldı.
"Mete,
sakın! Sakın, dayan oğlum, dayan," dedi ve yüzünü bırakıp arkasına doğru
baktı. "NEREDE KALDI BU AMBULANS!" diye kükredi, Farsça. Yanağımdaki
elin kaydığını hissettiğim an, gözlerimi Mete'nin gözlerine indirip yüzüne
doğru eğildim.
Aldığım
soluk "Mete," ismiyle onun yüzüne savruldu. Can nefesi olmak istedim.
Canının nefesi, ben olmak istedim. Mete'nin dudakları hafifçe aralandı,
gözlerini kısarak bana bakmaya çalıştı. Gözlerinin içindeki ışık, canının her
zerresiyle mücadele ettiğini fısıldıyordu. Zorlukla konuştu, kelimeler
boğazında takıla takıla geldi:
"Gözlerini...
gözlerimden... ayırma."
Sesi
neredeyse bir fısıltıya dönüşmüştü, nefesi kesik kesikti. Dudaklarının
kenarında beliren o hafif gülümseme yüreğimi parçaladı. Ellerim titredi. Başımı
iki yana salladım. Yüzüm onun yüzüne iyice yaklaştı, alnımı alnına dayadım.
"Hayır...
hayır, Mete! Yaşayacaksın!" dedim, içimden kopan bir çığlıkla.
"Yaşamalısın... bizim için... çocuklarımız için... benim için, ne
olur..."
Parmaklarım,
kanla kaplanmış beyaz tişörtünün üzerinde gezinirken içimde büyüyen panik
dalgası sesime yansıdı.
"Lütfen...
daha sana söylemem gereken çok şey var... daha sana sarılmam gerek... daha
birlikte geçireceğimiz onca zaman var. Gitme. Mete, ne olur gitme..."
Mete
gözlerini kapatıp açarken, arada kaybolan bilincine rağmen dudakları kıpırdadı.
"Sana...
okuduğum şiiri... hatırlıyor musun? Henüz son sözümü... söylemedim."
Gözyaşlarım,
onun yüzüne damlarken bir kez daha fısıldadım.
"Mete,
lütfen...lütfen..."
Mete'nin
sertçe yutkunduğunu duyduğumda elimin altındaki nabzının yavaşladığını
hissettim. Kafamın içinde bir sinyal sesi yükselirken son anda Mete'nin
fısıltısını son anda duydum.
"Sen...
benim gömüldüğüm yersin."
Elimin
altındaki nabzı durdu. Rize'mi içinde barındıran fırtınaları donuklaştı ve
üzerini köpüklü dalgalarıyla örttü. Başı, karnıma düştü.
"HAYIR!
METE!"
Haykırışım
yankılanarak dağıldığında elimin üzerindeki eller bir anda dağıldı. Caner,
Mete'nin yüzüne doğru eğildi.
"HAYIR!
AÇ GÖZÜNÜ!"
Etrafımızın
bir anda açıldığını sağlık ekiplerinin doluştuğunu fark ettiğimde bir güçlü kol
yardımıyla ayağa kaldırıldığımı hissettim. Beni tutan kolların arasından
kurtulmaya çalıştım. Beni tutan kimdi bilmiyordum ama Caner'i de aynı şekilde
Bora tutuyor ve gitmesini engelliyordu.
"Bırak
beni! Mete!" diye bağırırken gözlerim bulanıklaşmıştı. Gözyaşlarım
yanaklarımdan süzülürken beni tutan kolları itmeye çalıştım. Ayakta duracak
hâlim yoktu ama onun yanına gitmeden bir adım geri çekilmeye razı değildim.
Sedye
yere konmuş, sağlıkçılar hızla Mete'nin göğsüne CPR uygulamaya başlamıştı.
Elektrotlar yerleştirilmiş, biri defibratörü hazırlıyordu. Her "şok
veriyoruz" sesi, göğsümün ortasına bıçak gibi saplandı.
Bir
sağlık personeli bana yaklaşmaya çalıştı. Kulağımda yankılanan sesi duydum ama
anlayamıyordum.
"Komutanım,
sizi biraz uzaklaştıralım, müdahaleyi engelliyorsunuz-"
"Hayır!"
dedim. "Ben olmadan yaşamaz! Beni bırakın!"
Çığlığım
boğazımda çatladı. Mete'nin vücudu tekrar tekrar şoklandıkça bedenim
irkiliyordu. Caner'in haykırışları, hiçbir türlü zihnime ulaşmıyordu.
"Lütfen..." dedim, gözlerim sedyenin üstündeki hareketsiz vücutta.
"Lütfen, gitme..."
O anda
bir şey oldu.
Cihazdan
bir "bip" sesi geldi. Sonra bir tane daha. Ve bir tane daha. Kısa ama
kesin bir kalp atışı. Etraf bir anlık sessizliğe gömüldü. Sonra sağlıkçının
sesi yükseldi.
"Nabız
geri geldi! Nabız var! Hemen hastaneye götürmeliyiz."
Başımı
kaldırdım. Gözlerim donmuşken, dudaklarım aralandı. Gözlerim kararmaya
başlarken son gördüğüm şey Mete'nin taşınan bedeni oldu. Sedye, ambulansa doğru
ilerliyordu. Yüzü hâlâ bana dönüktü, sanki içgüdüsel bir bağla beni bırakmak
istemiyor gibiydi. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Sesler boğuklaştı, sirenler
geriden geliyormuş gibi uzaklaştı. Birisi adımı haykırdı ama anlayamadım.
Tutulduğum
kollarda kendimi ağırlıksız bir boşluğa bıraktım.
Yalnızca
içimde yankılanan bir ses kaldı geriye: "Sen... benim gömüldüğüm
yersin."
6
Temmuz 2022 / İran
Yazar,
Ağzından
Herkes Gider mi?, Cem Adrian &
Aylin Aslım
Zaman,
hastanenin duvarlarında yankılanmayan bir sessizliğe gömülmüştü. Dışarıda
güneş, solgun bir bakır gibi gökyüzüne yapışmışken; içeride her şey, zamandan
soyutlanmış, gri bir boşlukta asılı kalmış gibiydi. Bu koridorda, saatler
değil, umutlar devriliyordu. Her saniye, sessiz bir dua gibi tavanlara
çarpıyor, sonra çöküyordu gözlerin altına.
Eyşan,
sol koluna bağlı serumla, plastik bir sandalyede oturuyordu. Dirseğindeki iğne
acımıyor gibiydi artık; çünkü başka her şey ondan çok daha fazlaydı. Gözleri
ameliyathanenin kapısına çakılmıştı. Göz kapaklarının altında birikmiş
uykusuzluk, üstüne çökmüş bir dağ gibiydi. Ama gözyaşı yoktu. Artık
ağlayamıyordu. Gözleri, öylece oraya kilitlenmişti. Sanki sadece o kapı
açılırsa, tekrar nefes alabilecekti.
Caner,
onun birkaç adım solunda yerde çömelmişti. Elleriyle başını sarmış,
başparmaklarıyla şakaklarını bastırarak yere bakıyordu. Duruşunda, bir çocuğun
oynarken kırdığı en sevdiği oyuncağın başında öylece kalakalması vardı. Onun
sustuğu yerde, bağırmak istemişti belki ama kelimeler, diline değil; boğazına
düğümlenmişti.
Barış,
Caner'in hemen yanında oturuyordu. Gözleri duvara sabitlenmiş, sanki duvarın
ardını görmeye çalışıyormuş gibi boşlukta bir noktaya takılı kalmıştı.
Dudakları aralıktı ama içinden geçen her kelime, suskunluğa kurban edilmişti.
Bedeninin etrafında bir zırh gibi sarılmıştı sessizlik, kıpırdamadan
bekliyordu; çünkü içinde en ufak bir sarsıntı, içinde tuttuğu yasın taşması
demekti.
Alev,
hemen Eyşan'ın sol tarafında duruyordu. Gözleri, Eyşan'dan bir an olsun
kopmuyordu. Bakışları, "Ben buradayım," diyen bir kardeşin, sessizce
haykıran çırpınışıydı. Saçları, alnına dökülmüş, ama parmakları bir kez bile
düzeltmeye yeltenmemişti. O an, zamanın düzenine değil; Eyşan'ın nefesine
ayarlıydı.
Osman,
Eyşan'ın hemen sağında, tek dizinin üzerinde duruyordu. Bir eli Eyşan'ın
bileğini tutarken, diğeri boşlukta asılı kalmış gibiydi; ne yapacağını bilmez
halde. Başını çevirmemişti. Gözleri, ameliyathanenin o soğuk ve gri metal
kapısında sabitlenmişti. Her küçük aralanışta, her seste, irkilerek ayağa
kalkacakmış gibi bir tetikteydi.
Koridorun
sonundan ara ara geçen hemşirelerin ayak sesleri bile bu ağır havayı
bölemiyordu. İçeride kimse konuşmuyordu. Konuşulacak şey kalmamıştı. Herkesin
dilinde sadece bir dua, yüreğinde tek bir isim vardı.
Mete.
Ameliyathanenin
kapısı hâlâ kapalıydı.
Ve
kapının ardında, kader kalemiyle yazılacak yeni bir cümlenin noktasına karar
veriliyordu.
Koridordaki
sessizlik, ameliyathanenin kapısından sızan tek bir sesle yarıldı. Metalik bir
tıkırtı, ardından derin bir nefes. Osman'ın parmakları Eyşan'ın bileğinde
hafifçe sıkıldı, sanki ona tutunmazsa ikisi de yere yığılacakmış gibi.
Kapı
açıldı.
Önce
bir beyazlık, sonra uzun bir gölge belirdi. Doktorun yüzü maskesizdi, alnında
ter izleri vardı. Gözleri, koridordaki beş çift göze birden dokunurken, bir
anlık tereddütle durdu. O tereddüt, her şeyi anlatmaya yetmişti aslında. Ama
yine de bir kelime lazımdı. Bir tek kelime.
Eyşan
ayağa kalktığı an Osman ile Alev'de onunla hareketlendi. Eyşan'ın bacakları
titriyordu ama bunu hissetmiyordu bile. Dudakları hafifçe aralandı, ama sesi
boğazında kaldı. Sanki o kelimeyi duymazsa, gerçek olmayacaktı. Caner,
çömeldiği yerden hızla kalkarken Barış ile Eyşan'ın arkasında durdu.
Eyşan'ın
sol omzunun arkasında durdu. Yüzü bembeyaz kesmişti.
"Doktor
Bey, ikizim nasıl?" diye sordu.
Doktor,
başını hafifçe öne eğdi.
"Üzgünüm."
Caner,
bir anda gülmeye başladığında kafasını iki yana sallamaya başladı.
"Hayır,
yaşıyor," dedi kahkahalarının arasından. "O benim ikizim, ben
hissederim, hayır Mete yaşıyor."
Doktor,
acımasızlığın gerçekliğini bir kez daha yüzlerine vurdu.
"Üzgünüm,
ama doğru. Başınız sağ olsun," dedi ve yanlarından geçip yürümeye başladı.
Eyşan'ın
gözleri genişledi, nefesi kesildi. Sanki içine çektiği her şey birden boşalmış,
yerine buz gibi bir yokluk dolmuştu. Osman'ın eli onu tuttu, ama o artık ayakta
durmuyordu zaten. Ruhu bir an için bedeninden fırlamış, yere çakılmıştı. Eyşan,
sonunda nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava, bir çığlıkla dışarı fırladı. Ama
çığlık ses değildi. Sessiz bir çığlıktı. İçinde parçalanan her şeyin yankısı.
Caner'in
dudaklarındaki gülümseme aniden kesildi. Yüzündeki ifade dondu, gözleri boşluğa
dikildi. Parmaklarıyla göğsünü yokladı, sanki orada bir yara bulacakmış gibi.
"Hayır..." diye mırıldandı bu kez, sesi bir çocuğun inatçı fısıltısı
gibi titreyerek. Sol gözünden bir damla yaş süzülürken gözleri, ağırca yerde
çığlık çığlığa bağıran kadına çevrildi.
Yük,
çok ağırdı.
Eyşan,
gözlerini kapatıp kendini geriye doğru bıraktığında Osman ile Alev,
gözlerindeki korku ve acıyla "Eyşan!" diye bağırdılar. Caner,
gözlerini kapatıp açtı. Osman'ın yanında geçip yavaşça Eyşan'ın kolunu omzuna
attı. Eyşan'ı yavaşça kucağına aldığında çenesi titremeye başladı.
Eyşan'ın
göz kapakları hafifçe titredi. İçinde kopan fırtınayı bastırmaya çalışıyor
gibiydi. Dudakları aralandı: "Mete..." Bu sefer bir isim değil, bir
yakarıştı.
Caner'in
dudakları aralanarak titredi. Gözlerinden akan yaşlar, çenesine doğru süzüldü.
Dişlerini sıkarak ağır adımlarla hastane koridorunda yürümeye başladı. Müşahede
odasına girdiğinde oturan hemşire hızlıca kalktı ve Caner'e sedyeyi gösterdi.
Alev, kadına "Yeniden bayıldığını," söylerken Caner, Eyşan'ı sedyeye
bıraktı. Bir hışımla odadan çıktığında sağ eli nefes alamıyormuşçasına boğazına
yaslandı.
Uzaktan
Ahmet ile Bora koşarak yaklaşmaya başladı. Bora'nın yanakları ıslanmış bir
şekilde Caner'i iki omzundan tutup sarstı.
"Doğru
değil, de. Bana doğru de!" deyip sarsarken Caner, boğazını tutarak
gözlerini yumdu. Bora, bir kez daha Caner'i sarstığında Caner, boğazından kopan
bir haykırışla hastaneyi inletti. Ahmet, Bora'nın yanında donakaldı. Caner,
haykırışları içinde dizlerinin üzerine çökecekken Bora, hıçkırarak Caner'e
kollarını sardı.
"Bora,
Mete. Bora, Mete. Bora... Kardeşim Mete!" diye bağırmaya başladığında
ikisi de dizlerinin üzerine yıkıldı. Caner'in çığlığı Bora'nın kollarında
boğuldu. Caner'in parmakları Bora'nın sırtına gömülürken, "Mete... Bora,
kardeşim Mete..." diye inliyordu. Her tekrarlayışta sesi biraz daha
kısılıyor, sanki içinde bir şeyler paramparça oluyordu.
Ahmet,
bir adım geri çekildi. Gözleri bu sahneyi kaydetmek istemiyordu. Elleri
titreyerek yüzünü kapattı, ama Bora'nın hıçkırıkları kulaklarında
yankılanıyordu. Mete'nin ismi, her seferinde bir bıçak gibi
saplanıyordu.
Osman,
duvardan itibaren hızla yaklaştı. Caner ve Bora'nın çökmüş halini görünce
duraksadı. Yüzündeki ifade dondu. Bir an, ne yapacağını bilemedi. Sonra yavaşça
yanlarına çöktü. Elleri, Caner'in omzuna ve Bora'nın sırtına uzandı.
"Kalkın,"
dedi kısık bir sesle. "Mete'nin Eyşan'ı için güçlü durmak
zorundayız."
Ama
Caner duymuyordu bile. Başı Bora'nın omzuna gömülmüş, sarsıla sarsıla
ağlıyordu. İkiz bağı kopmuştu. Artık yarısı yoktu.
Bir kuş
tüyü, Şırnak'ın puslu semalarında savruluyordu. Rüzgârın kaprisine teslim
olmuş, yükseliyor, alçalıyor, sonra yeniden göğe doğru çıkıyordu. Aşağıda,
kentin tozlu sokaklarında hayat devam ediyordu ama o tüy, sanki zamanın dışında
bir şahitti.
Alparslan
Çakır, karargâhın loş odasında masasına eğilmişti. Elleri, üzerinde "ÇOK
GİZLİ" damgalı dosyalara kenetlenmişti. Parmakları, kâğıtların
kenarında hafifçe titriyordu. Gözlerindeki kararlı ifadenin altında,
bastırılmış bir fırtına vardı.
Masasının
köşesindeki kırmızı telefon aniden titredi. Alparslan, bir an tereddüt etti.
Sonra ahizeyi kaldırdı.
"Efendim?"
Telefonun
diğer ucundaki ses soğuk ve mesafeliydi: "Albayım Tuğgeneral Fikret
Yıldırım, geldi."
Alparslan
Çakır, kaşlarını çattı.
"Alsanıza
içeriye oğlum!" dedi, sinirle. Ahizeyi kulağından çekip sertçe telefon
yuvasına bıraktı. Ayağa kalktığında kapı açıldı ve içeriye Tuğgeneral Fikret
Yıldırım girdi. Alparslan Çakır, yüzündeki kasılmış kaslarla Fikret Yıldırım'ın
yanına ilerledi.
"Çocukların
kusuruna bakmayın Tuğgeneralim. İdlib'ten gelen dosyaları inceleyecektim. O
yüzden kimseyi almamalarını söylemiştim."
Tuğgeneral,
başını iki yana salladı. "Alparslan," dedi, "Sana bir şey
söylemem gerekiyor."
Alparslan
Çakır, kaşlarını çattığında içinde anlamsız bir sıkıntı belirmişti.
Tuğgeneralin cebinden çıkardığı mühürlü evrakı görünce, parmakları
kendiliğinden sıkıldı.
"İran'dan
bir haber geldi."
Odaya
çöken sessizlik, Alparslan'ın kulaklarında çınlayan bir uğultuya dönüştü.
Gözleri, Tuğgeneralin dudaklarına kilitlendi.
"Saat
16:15'te bizim çocuklar İran'daki, Eğitim ve Araştırma Kampı'ndaymış. Mete
vurulmuş."
Alparslan'ın
dünyası o anda durdu.
Tuğgeneralin
sesi uzaklardan geliyordu artık. Boğuklaşan cümlelerin son sözcüğünü
yakaladı: "evladımız şehit düşmüş."
Alparslan'ın
gözleri genişledi. Ağzı hafifçe aralandı, ama ses çıkmadı. Sanki vücudu,
beynine ulaşan bu bilgiyi reddediyordu. Kafasını iki yana salladığında bir
hışımla arkasına dönüp telefonuna sarıldı. Rehberindeki Caner ismine tıkladı ve
kulağına yasladı. Gülümseyerek Tuğgenerale baktı.
"Yalan
bilgidir komutanım," dedi ama sesindeki tedirginlik belli oluyordu.
Telefon açıldığında derin bir nefes aldı.
"Caner,
oğlum Mete nerede?" diye sorguladığı sıra savrulan kuş tüyü ağırca
pencereden içeriye sızdı. Alparslan'ın bakışları tüyü izledi. Tüy, Mete'nin
çocukken babasına hediye ettiği oyuncak askerin yanına kondu.
"Baba
Mete..."
Caner'in
ağlayan sesini duydu. Parmakları boşaldı, kayıp giden telefon yere sertçe düşüp
sekerek durduğunda gözlerini kapatıp dişlerini sıktı. Tuğgeneral Fikret
Yıldırım, alt dudağını ısırarak Alparslan Çakır'a doğru adımladı. Ellerini
kaldırıp Alparslan Çakır'ın omuzlarına yasladı.
"Başımız
sağ olsun Alparslan."
Alparslan
Çakır, gözlerini açıp Tuğgenerale baktı. Sol gözünden akan yaşla dudaklarını
araladı. Zihninden geçen kelimelere rağmen, boş bir nefes döküldü. Göz
kapakları gözlerinin mavisini örttüğünde başı ağırca geriye düştü. Tuğgeneral
Fikret Yıldırım, büyük bir refleksle Alparslan Çakır'ı yıkılmaktan kurtarırken
birlikte yere çöktüler.
"Buraya
bakın, derhal!" diye bağırdı, kafasını kapıya çevirip. Kapı, sert bir
hamleyle açıldığında içeriye giren askere baktı. "Sıhhiye personelini
çağır, çabuk!"
Gözlerini
çıkan askerden çekip Alparslan'a baktı. Sol eliyle yanağına küçük tokatlar
attı.
"Alparslan,
kendine gel Alparslan."
Dışarıda,
Şırnak'ın üzerine akşam çökerken, o kuş tüyü yeniden havalandı. Rüzgâr onu alıp
götürdü. Helikopterdeki Güvercin Timi üyeleri, başları önde oturuyorlardı.
Ortalarındaki ay yıldızlı bayrağa tabuta bakıyorlardı.
Kuş
tüyü, uçtu, uçtu ve tabutun üstüne kondu.
7
Temmuz 2022 / Şırnak
Caner
Cenk Çakır, Ağzından
Neden, Gece Yolcuları
İnsan,
kapalı kutu gibidir.
Kapağını
açmadan içindekini bilemezsin. Ama bazı kutular vardır ki, ağzı aralansa bile
içindeki karanlık dışarı sızar; yıllardır üst üste yığılmış acılar, susturulmuş
çığlıklar, bastırılmış anılar bir volkan gibi dışarı fışkırmak için fırsat
bekliyordur. Sen o kapağı araladığını bile fark etmeden, karanlık çoktan odanın
köşelerine yayılmıştır. Sessizce. Sinsice. Ve bir bakmışsın ki nefes alırken
bile içinde bir uğultu yankılanıyor. Bir ağırlık oturmuş göğsüne.
Kaldıramadığın,
atamadığın, susturamadığın bir ağırlık.
Kaç kez
ölüm gördüm? Kaç kez arkadaşlarımı sırtımda taşıdım? Kaç kere kan temizledim
ellerimden, kaç kere göz göre göre kayıplara alıştım? Ama hiçbirini böyle
yaşamadım.
Çünkü
bu, Mete'ydi.
Biz,
aynı annenin rahminden çıkmış iki parçaydık. Aynı gecelere küfrettik. Aynı
uykusuzlukla yaşadık. Aynı hayalleri askıdaki üniformamıza astık. Aynı şeyleri
hissettik. Aynı düşünceleri söyledik. Aynı toprağın içine gömülecekken neden
ayrı topraklara düştük?
Bir
bedenin içindeymişiz de biri aniden çıkarılmış gibi hissediyordum. Sanki beynim
bir türlü bağlantıyı kuramıyordu. Bütün algım sıfırlanmış durumdaydı. Benim
kalbim, onun kalbine bağlıydı. O kalp durursa, ben de dururdum. Bunu nasıl
anlatırdın ki birine?
Önümde
bir ordu sıralıydı. Şırnak'ın Özel Tim Taburundaki avlu, bugün şehidine son
vedasını etmek için toplanmıştı. Üzerimdeki siyah gömlek ile, güneşin bağrında
öylece duruyordum. Sağımda Lara ile Kartal duruyordu. Solda ise Mete'nin
emaneti Eyşan.
"Bana
bir söz vermeni istiyorum."
Kaşlarımı
kaldırdım.
"Ne
sözü?"
Mete,
bir süre gözlerime bakmaya devam etti.
"Eğer
bana bir şey olursa, Eyşan ve çocuklarım sana emanet. Bana söz ver. Onları
canından ayırmayacaksın."
Alnıma
yükselmiş kaşlarımı düşürüp gözlerimi devirdim.
"Ya
saçma saçma konuşup, ağzımızın tadını bozm-"
"Caner!"
Mete'nin
sert sesiyle adımı söylemesiyle gözlerim yeniden gözlerine çevrildi.
"Sonunu
göremediğimiz bir yoldayız," dedi, sesi artık yumuşak ama sarsıcıydı.
"Eğer bana bir şey olursa onlar sana emanet."
Hissetmiş,
köpek.
Bakışlarımı
ağırca ortada yer alan boş, beyaz örtülü masadan alıp bizimkilere baktım. En
önde Osman duruyordu. Arkasında Ahmet, Bora, Barış, Kubilay, Yonca, Deniz...
Bora'nın
bakışları bir an için Eyşan'a çevrildi. Gözlerini sımsıkı kapatarak başını
eğdi. Biliyordum, kolay değildi. Sevdiklerini kaybetmek, hiç kolay değildi.
Eyşan, karnındaki Mete'nin emanetleriyle ayakta durabilen en güçlü kadındı ama
yorgundu. Bize düşen en zor vazife ise, Mete'nin emanetine sahip çıkabilmekti.
"Dikkat!"
Rap...
Rap... Rap!
"Rap...
Rap... Rap!"
Çocukken,
Mete'yle ilk kez asker selamı çalıştığımız günü hatırladım birden. O an tam
anlamıyla bir çocuk ciddiyetiyle yürümeye çalışıyordum. Ama komikti elbette.
Mete, kolumdan tuttu, gülerek bana baktı. Kahkahası hâlâ kulağımda çınlıyordu.
"Öyle
değil akıllım, böyle yürüyeceksin."
Göğsü
gururla kabarmış, yüzünde sert bir ifadeyle tam karşıya bakıyordu.
"Rap...
Rap... Rap!"
Şimdi
ise karşımda, masaya konulmuş, ay yıldızlı bayrakla sarılı bir tabutun içinde
öylece duruyordu. Ben artık çocuk değildim. Ama her şeyden daha fazla, artık
kardeşim de yoktu.
"Türk
Silahlı Kuvvetleri mensubu, Kahraman Bordo Bereli Yüzbaşı Mete Mert Çakır,
İran'da icra edilen sınır ötesi bir operasyon sırasında şehit düşmüştür. Aziz
şehidimize Allah'tan rahmet, kederli ailesine, silah arkadaşlarına ve yüce
milletimize başsağlığı dileriz. Ruhu şad, mekânı cennet olsun."
Tuğgeneral
Fikret Yıldırım'ın cümlesinden sonra Eyşan'ın hareketlendiğini hissettim.
Ellerimi sıkıca önümde kenetleyip onun bir adım ötesinde yürümeye başladım.
Tabuta yaslı duran, gülümseyerek bakan fotoğrafında bakışlarım takılı kaldı.
Ayaklarım beni ileri taşırken, Mete'nin kahkahasının yankılandığı bir zamana
saplanmıştı.
Eyşan,
Mete'ye yakın dururken ben bir adım uzaktan durmaya devam ettim. Önümde
kenetlediğim ellerimi sımsıkı kavradım. Tabuta sarılmak istemiyordum.
İstemiyordum. İstemiyordum! Ben, kardeşimi alan ay yıldızlı bayrağa sarılmak
istemiyordum. İstemiyordum. Sarılırsam onu bırakamazdım.
Ben,
beni yarım bırakmış olan hiçbir şeye sarılmak istemiyordum.
Eyşan'ın
"Mete," dediğini duydum. Dişlerimi kırmak istermişçesine sıktım.
Eyşan, bir adım geriye doğru tökezleyecek gibi olduğu an, hızla ellerimi
serbest bırakıp koluna girdim. Gözlerimi kapattım, ağzımın içinde yayılan o
metalik tadı hissettim. O tat, zihnime düşmüş bir cümlenin altını çizdi.
"Söz
veriyorum," dedim fısıldar gibi. "Onları korumak için, elimden gelen
her şeyi yapacağım."
Eyşan'ın
girdiğim kolunu, onun düşmesine izin vermeyecek kadar tuttum. Onu, bu
karanlıkta yalnız bırakmayacak kadar sımsıkı tuttum. Onu, kardeşimin göz bebeği
olarak tuttum. Mete'nin kanını taşıyan çocuklarının annesi olarak tuttum.
Ben,
Mete'ye verdiğim söze tutundum.
14
Temmuz 2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Od, Şebnem Ferah
Göğsümün
hemen üzerinde, kalbime yaslanmış kırık bir künye tutuyordum. Sol elimde ise
kanatlarını açtığım bir mektubu kavramıştım. Üşüyordum, içim çok üşüyordu. Her
ne kadar okumak istemesem de kendimi tekli koltuğa bırakıp arkama yaslandım.
Canım,
bir tanem, kar tanem, yasemin kokulum, yolum, yordamım, yastığım, yoldaşım,
yıldızım, toprağım, çocuklarımın annesi, biricik eşim;
Belki
bu satırları hiç okuyamayacaksın. Belki de bir gün, bir çatışmanın ardından
sessizlik çöktüğünde ya da gözlerin yine uzaklara daldığında, eline geçecek. Ne
zaman ve nerede okursan oku, bil ki her kelimesinde seni ve çocuklarımızı
düşünerek yazdım.
Nereden
başlamalıyım, bilmiyorum. Yazmak istediğim cümleleri toparlamak için seni
izliyorum şu an. Dudakların hafifçe aralanmış ve uyurken benim için güzel bir
şarkı söylüyor. Şu an sana eşlik etmemek için kendimi zor tutuyorum.
Benim
yokluğumda kestiğin saçların omuzlarının altına kadar uzadı. O uzayan saçlar,
baş koyduğun yastıktan benim yastığıma doğru uzanmış. Yastığımı kıskanacağım
hiç aklıma gelmezdi. O saçlarının yüzümde olmasını isterdim.
En
savunmasız anınla, bembeyaz örtülerin içindesin. Ellerin iç güdüsel olarak yine
ikizlerimizin üzerine kapanmış. Hoş, birlikte uyurken benim elim var diye
koymuyorsun ama ben yokken istemsizce bunu yapıyorsun. Ben olmasam bile onları
koruyacağını gösteriyorsun. Şimdi ben olmasam lafına takılıp da üzülme sakın,
tuvalete de mi gitmeyeceğim canım...
Hafifçe
mırıldandın şu an. Seni izlediğimi anladın büyük ihtimalle ve daha iyi izlemem
için bana doğru döndün. Göz kapaklarının altındaki toprakların çok hafif
titredi. Sana her baktığımda dudaklarımda oluşan o tebessüme engel olamıyorum
be kadınım.
Kadınım,
canım, can yoldaşım. Bu üç kelimeyi söylemekten asla vazgeçmeyeceğim.
Bir
de karım... :)
Sadece
şunu bilmeni isterim ki seni tanımak, dünyanın en karmaşık şifrelerini
çözmekten bile daha zor ve bir o kadar da anlamlıydı. Senin yanında olduğum her
an, sınırda yürümek gibiydi. Bir adımda ölüm, diğer adımda hayat vardı ama hep
seninle yürümek istedim o sınırda. Çünkü sen Eyşan, hayatın ta kendisisin.
Seni
aradığım zamanlarda, ilk kez adını duyduğumda, senin sıradan bir asker olduğunu
düşünmüştüm ama seni bulduktan sonra gözlerine ilk baktığım an, yanıldığımı
anladım. O gözler, kahverenginin en derin tonlarıydı ama içinde taşıdığı
karanlık, dünyayı susturacak kadar güçlüydü. Ne zaman sana baksam, her
defasında yeni bir acı, yeni bir hikâye keşfettim. Senin gözlerinde geçmişin
kan kokusu, kaybın sessiz çığlığı ve bir türlü kırılmayan zincirler vardı. Ve
biliyor musun? Seni her defasında o gözlerinle daha çok sevdim.
Gardını
indirdiğinde gördüm seni, Eyşan. Bir anlığına da olsa zırhının çatladığını,
sesinin titrediğini, elinin hafifçe sarsıldığını... O anlarda bile güçlüydün.
Belki sen, o anları zayıflık olarak görüyorsun ama değildi. Gerçek güç, her
şeye rağmen ayakta kalmaktır ve sen hep ayakta kaldın.
Hep.
Sana
bunu hiç söylemedim ama bazen senden korktum. Merhametli olduğumu bilecek kadar
beni tanıyor musun, demiştin. O an söyledim ve şimdi yine söylüyorum: Evet,
tanıyorum. Hem de herkesten daha iyi. Çünkü merhametin bile kılıç gibi keskin,
acımasızlığın bile gerektiğinde şefkat taşıyor. Senin adaletin bambaşka ve bu,
seni tehlikeli kıldığı kadar güzel de yapıyor.
Sorgu
odasında senin o soğukkanlı duruşunu izlediğimde seni bir kez daha tanıdım.
Kimisi korkar sanırdı ama sen dimdik durdun. İşte o anlarda gözlerinde kaybolan
bir şey gördüm. Suçluluk mu, pişmanlık mıydı bilmiyorum ama ben o anlarda seni
yalnız bırakmak istemedim.
Hatırlıyor
musun? Sana bakarken dudaklarımda kalan o sözcükler vardı. Söylemeye cesaret
edemediğim... Şimdi söylüyorum:
Ben
seni sadece bir asker olarak değil, küçüklüğümdeki o kız çocuğu olarak, bir
kadın olarak, bir insan olarak sevdim. Geçmişinle, acılarınla, pişmanlıklarınla
sevdim. Seni her hâlinle sevdim. Çünkü senin varlığın, karanlıkta yanmaya
cesaret eden tek ışıktı.
Bile
bile kanatlarını yaktığın Güvercin'e rağmen vazgeçmeyendi, senin varlığın.
Bazen
düşünüyorum da acaba başka bir hayatımız olsaydı nasıl olurdu? Görevlerin,
silahların, düşmanların olmadığı bir hayat? Belki de ikizlerimizin
kahkahalarıyla dolan bir evde, seni izlerken içimin huzurla dolduğu bir hayat?
Onların gözlerinde senin o derin bakışlarını, gülüşlerinde bizim gölgemizi
görürdüm. Her sabah onların sesleriyle uyanmak, hayatın en güzel armağanı
olurdu. Sana sabah kahvaltısında gülümseyerek günaydın diyebildiğim, seni
beklemek zorunda kalmadığım, her ayrılığın son görüşme korkusu taşımadığı bir
hayat, nasıl olurdu?
Ama
seninle tanıştığımız yol böyleydi, değil mi? Küçük olmamıza rağmen kayıplarla,
savaşlarla ve kanla örülüydü. Yine de seni o hayatın içinde arayıp bulmak, her
şeye değerdi.
Belki
bir gün, silahların sustuğu, intikamların son bulduğu bir yere gideriz ama o
güne kadar, her adımında yanındayım. Çünkü sen nereye gidersen git, biliyorum
ki kalbimde seninle olacak.
Varlığınla can bulup, yokluğunda
ölecek;
Can Yoldaşın Mete
Gözlerimden
akan yaşlarla kafamı iki yana salladım. Titrek bir nefes dudaklarımın arasından
kaçarken kafamı kaldırıp oturduğum koltuktan ayağa kalktım. Küçük adımlarla
yatağa doğru ilerledim. Ayağımdaki terlikleri çıkartıp elimi karnımın altına
yaslayıp yatağa uzandım.
Beni
saran kollarla sıcak, yaralı bir göğse çekildim.
"Şşş...
Ben o mektubu sen ağla diye yazmadım hatun."
Zor
olan kararlar hep kalpten geçenle çatışırdı. Bir seçim yapmak zorundaydım.
Kalbimde bırakacağı hasarın bilincinde kalarak o kararı almıştım. Avuçlarımın
içindeki mektubu sıkarak bana bakan yorgun, mavi gözlere baktım.
"Sana
bir şey olacak diye çok korktum Mete. Kalbin durmuştu... Kalbin durdu ve ben
gerçekten öleceksin sandım."
Mete,
yorgun bir kıkırdamayla güldü ama hemen ardından içli bir nefesle beni daha
sıkı sardı.
"Bunu
yapmamız şarttı Eyşan. O herif, sen ya da ben olmadan o cihazı çalıştıramaz.
Ee, seni de gözlerimin önünde vurdurtmayacağıma göre? Geriye tek bir seçenek
kalıyordu. Ben."
Gözlerimi
onun gözlerinde gezdirdim.
"Caner
ve Bora çok kötü Mete," diye fısıldadım.
Mete,
gözlerini göğsüne kaçırdı.
"Kolay
değil... Bir süre öyle kalacaklar. Ama karşılarına çıktığımda sağlam üç beş
yumruk yiyeceğim, ona şüphem yok," dedi, buruk bir gülümsemeyle. Yeniden
bana baktığında kaşlarını kaldırıp alaycı ifadesine büründü.
"Bir
an nasıl da ölüyordum ama? Bütün plan gerçek oluyordu."
Gözlerimi
devirip bacağına vurdum. Mete, gözlerini büyüten bir inlemeyle kasıldı.
"Yavrum..."
dedi, ağzı dolu dolu. "...nereye vurduğuna dikkat et."
Elimi
vurduğum yere bastırdığında, avuçlarımın altında büyüyen varlığını hissettim.
Sinirle geriye çekilecekken beni, daha sıkı kavrayarak kendine yasladı.
"Hatun,
bir dur yaralıyım zaten, yapamayız," diye çemkirip eliyle göğsünü
gösterdi. "Caffar'ın da eli amma isabetliymiş ha. Az daha yana kaydırsa
tahtalı köye gönderme garantiliydi."
Gözlerimi
devirip bakışlarımı göğsüne çevirdiğimde, derin bir iç çektim. Ağırca ölümle el
sıkışmış, kendi elleriyle mezar taşını yontmuş Mete'ye baktım. Ne yazık ki
mezar taşını ben yontmuştum. Ellerimi benim silahımdan çıkan kurşun yarasına,
göğsüne yasladım.
"Benim
için atan kalbin, hiç durmasın," dedim. Gözleri gözlerime kenetlenirken
sağ eli, göğsünün üzerine yasladığım elimin üzerine kondu. Dudaklarında çarpık
bir gülümseme oldu.
"Benden
bu kadar kolay kurtulamazsın güzelim. Ne ölüm ne savaş ne de senin silahından
çıkan kurşun, beni senden alamaz," dedi Mete, sesi zayıf ama inatla
yankılanıyordu içimde. Bir sağ, bir sol gözüme baktı. "Çünkü ben ezelden,
senin gözlerindeki toprağa gömüldüm."
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!