Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
A Wolf At the Door, Radiohead
Yad, Erika Lundmoen
🎲
Oğuzhan Özgür Hancıoğlu, Ağzından
Gökyüzünden düşen her bir yağmur tanesinin bir hikayesi vardır. Her biri yere düşmek ve orayı temizlemek için birbiriyle savaş verir. Düşmeye başlayan yağmur tanelerinin bazıları başka yerlere savrulur.
O uğursuz gecede yağan yağmur, bir ruhun üzerini ıslatmıştı. Kanlara bürünmüş bir bedeni yıkamıştı. Ölüm gökyüzüyle anlaşmıştı ve ben o gece Tanrı'nın, yağmur yağdırarak bir cinayeti örttüğüne şahit olmuştum. Tanrı, o günden sonra hiç peşimi bırakmamıştı. Geleceği, geçmişe esir etmişti. Gelecek beni bir mezarlığın önüne getirdiğinde elimde sadece geçmişten iki parça kalmıştı. Ayrıldıklarında hiçbir anlam ifade etmeyen ama birleştirdiklerinde bir insanı hatırlatan iki zar.
Sahip olduğum tek güç.
Kahverengi bir toprağın içini yarıp oraya abimi koyduklarında sağ elimdeki zarların köşeleri avuç içimi kaplıyordu. Geçmiş ve gelecek elimdeydi ama gerçek tam karşımdaydı. Toprağın içine koyulan bedenin üzeri örtüldüğünde elimdeki zarları biraz daha sıktım.
"Özgür, elin kanıyor."
Başımı yana doğru çevirdiğimde beni hiç yalnız bırakmayan dostlarımı fark ettim. Bakışlarımı elime çevirdiğimde kapalı parmaklarımı araladım ve avucuma baktım. İki zarın sivri uçları avucumun tam ortasında yuva yapmış ve elimin kanamasına neden olmuştu. Zarların arasında birleşip aşağıya doğru süzülen kan bir yol oluşturmuştu. Anlamını o zaman çözememiştim.
Geçmiş ve geleceğin arasındaki sırrı anlamaya çalışırken gerçek, bizi bu sefer hastaneye yöneltti. Kapı girişinde oturan bir adamı gördüm. Sırtının kamburu çıkmış ve başı aşağıya eğilmişti. Yanındaki demir çubuğa bağlı bir şişeden elinin üstüne bir kablo uzanıyordu. Başı yerden kalktığında soluk kehribarları benim gözlerimle buluştu. Gözlerinde acıyı gördüm. Kaşlarımı çatıp içeriye girdim. Ezbere bildiğim yoldan ilerleyerek bir kapının önünde durdum. Elimi kapı kulpuna uzattığımda omzumda bir el hissettim.
"Oğuzhan Bey."
İlk önce omzumdaki ele sonra da elin sahibine baktım. Çatık kaşlarımı düzeltip elimi kapı kulpundan çektim. Karşımdaki doktor olduğunu düşündüğüm kişi elini omzumdan çekip ceplerine soktu.
"Ben Doktor Tuncay Yıldırım, babanıza anneniz ile ilgili gerekli açıklamayı yaptım fakat size de söylememde fayda var."
Tek kaşımın yukarıya doğru kıvrıldığını hissettiğimde karşımdaki doktorun gözlerine odaklandım.
"Anneniz geçirdiği kazadan sonra travma geçirerek konuşma yetisini geçici bir süreliğine kaybetti."
Tek kaşım eski haline geldiğinde elimde tuttuğum zarların varlığını bir kez daha hissettim. Yine aynı şekilde geçmiş ve gelecek elimdeydi ama gerçek tam karşımdaydı. Başımı yere eğdiğimde yanağımın içini dişledim. Derin bir nefes alıp başımı kaldırdım.
"Annemi görebilir miyim?"
Doktor, kafasını iki yana salladı.
"Şu an uyuyor."
Kafamı sallayıp ona sırtımı döndüm ve çıkışa doğru ilerlemeye başladım. Bana doğru gelen kişiyi fark ettiğimde gözlerinin kızarmış olduğunu gördüm. Tam karşımda durduğunda bakışları elime kaydı.
"Elin kanamış," deyip ceketinin cebindeki mendili çıkarttı. Kanayan elimi tutup kendine doğru çevirdiğinde avucumu açtım. Gözlerimi kehribar gözlerinden hiç çekmiyordum. Elimdeki zarların alındığını hissettiğimde kuru mendili, ıslaklığını henüz yitirmemiş kana sürdü. Gözlerimi gözlerinden ayırıp avucuma baktığımda zarları silinmiş yere tekrar koydu. Aklıma gelen bir fikirle bakışlarımı yeniden yüzüne çevirdim.
"Sana bir teklifim var."
Karşımdaki adamın gözleri avucumdan bana çevrildiğinde kehribarları saran bir kan topluluğunu fark ettim. Gözleri kısıldığında cümlemi tamamlamak için dudaklarımı araladım.
"Bir oyun kuralım."
Ruhumda bir girdap örüldüğünde kendimi bir mekânın içinde buldum. Bakışlarım etrafı tararken içerisinin mavi ve kırmızı renklere büründüğünü gördüm. Geçmiş ve geleceğin artık içinde olduğumu biliyordum. Arkamdan gelen ayak seslerini işittiğimde bedenimi oraya doğru döndürdüm. Gülerek gelen adam tam karşımda durup elini omzuma koydu.
"Çok güzel olmuş kardeşim."
Dudaklarımda bir gülümseme olduğunda birlikte mekânın çıkışına doğru ilerledik. Mekânın girişine asılan yazılarda göz gezdirdiğimde yanımdaki adamın sesini duydum.
"Andromeda. Bu ismin bir anlamı var mı Oğuzhan Özgür?"
Gülerek elimi omzuna koydum.
"Sonra öğrenirsin Alpay."
Tam kalbimin üzerinde taşıdığım zarlar beni geleceğe doğru sürüklemeye başladı. Kendimi bir anda sandalyede otururken fark ettiğimde karşımdaki adama baktım. Elinde tuttuğu zarları çevirirken elimi kalbimin üzerine koydum. Zarlar, yoktu. Dişlerimi sıkıp avucumu ona doğru uzattım.
"Haydi, oynayalım."
Zarları avucuma bıraktığında güç yeniden elime geçmişti. Parmaklarımın arasındaki ağırlık, sanki görünmez bir tahtın anahtarıydı. Elimdeki zarları masanın tam ortasına, maviyle kırmızının kesiştiği o simetrik noktaya bıraktım. Ardından, sırtımı sandalyeye yaslayarak ellerimi masanın üzerinde kenetledim.
"Bizler oyun kurucu olduğumuz için, bugün ilk ve son kez karşılıklı oyun oynayacağız," dedim, bakışlarımı tek tek her yüze sürükleyerek. "Kırmızı zar geçmişi, mavi zar ise geleceği temsil edecek. Her masaya bir garson görevlendirilecek. Garson zarları alıp attığında, gelen her sayı verilecek bir ceza ya da görev anlamına gelecek."
Alpay kaşlarını çattı, gözlerindeki kuşkuyu gizleyemedi.
"Nasıl yani?"
Sözcükleri biraz daha yavaş ve belirgin telaffuz ederek devam ettim.
"Şöyle: Her açılışta atılan zarlar, oyunu başlatan ana sayılar olacak. Diyelim ki ikiye iki geldi; bu, 'iki el' gibi düşünülmeli. Oyun sırasında mavi zar, kırmızıdan yüksek gelirse oyun biter ve karşı rakip ceza alır. Cezalar ise karşılıklı sorulardan ya da beklenmedik görevlerden oluşacak."
Alpay'ın bakışları heyecanla zarlara kaydı. Bir kaşı yavaşça yukarı kıvrıldı.
"O halde ben de bir kural eklemek istiyorum," dedi. "Zarların ikisi de dört gelirse, sadece bir el oynansın. Hızlı oyun gibi..."
Kaşlarımı düşünürcesine çattım.
"Neden dört?"
Alpay gözlerini kaçırmadan bana baktı. Gırtlağından boğuk bir yutkunma sesi duyuldu.
"Dört," dedi, sesi hafifçe kısıldı. "Çünkü dört, dengedir. İki tarafın da eşit şekilde aynı şeyi gördüğü andır."
Alpay, elini bana doğru uzatıp ardından kollarını birbirine bağladı.
"Hadi, o zaman ilk önce sen başla."
Kenetli ellerimi yavaşça çözüp zarları avuçladım. Masanın ortasına doğru yuvarladığımda, mavi dört ve kırmızı üç geldi. Gülümseyerek Alpay'a baktım ama onun yüzünde ciddi bir ifade vardı. Dudaklarımda gezinen gülümseme ağır ağır silinirken, Alpay kollarını çözdü, masaya eğildi ve ellerini birbirine kenetledi.
"Cezayı ben çekiyorum, kardeşim."
Yutkundum. O an zihnime bir yılan gibi sinsice süzülen bir düşünce sızdı. Kaşlarımı çattığımda, o düşüncenin zehri dilime bulaşmıştı bile.
"Hayatta yaptığın en büyük hata neydi?"
Alpay'ın elleri çözülürken, masadaki zarları kavradı. Onları bana doğru uzattığında avucumu açtım, hazır bekliyordum. Zarları usulca avucuma bıraktıktan sonra ayağa kalktı ve gözlerini benden ayırmadan, tepemden baktı.
"Hayatımda yaptığım en büyük hata, Barbaros'un ölümüne sebep olmaktı, kardeşim."
Ben, Oğuzhan Özgür Hancıoğlu.
Avucuma ilk konulduğunda anlam veremediğim zarların, gerçeği öğrenmek için kullanıldığını işte o zaman anlamıştım. Bir bedenin öldüğünü ve ruhunun nasıl bir senaryoya dönüştüğünü, o gece öğrendim. Sanki abim her şeyi çok önceden hissetmişti ve bana bana vedasını erkenden bırakmıştı.
Onun ruhu, bir senaryoya dönüşmüştü.
Ölü Ruhlar Senaryosu'na.
🎲
Eflâl Keskin, Ağzından
Geçmiş ve gelecek.
Kırmızı ve mavi.
Andromeda'yı kapsayan bu renkler, geçmişimin duvara yansıyan renkleriyle birebir örtüşüyordu. Beni yakan ne varsa hep kırmızıydı. Mavi ise geleceğin soğukluğu çağrıştırıyordu. Bir yanımda kırmızının yangını, öte yanımda mavinin buzu vardı. İçimde ise ne tam sönmüş bir öfke ne de tam doğmuş bir umut...
Ben, Andromeda'nın tam ortasında duruyordum.
"Nalan kim Özgür?"
Özgür'e sorduğum soru ile, sanki tüm her şey donmuştu. Özgür'ün gözlerindeki belirsizlik ve sorgulayıcı bakışlar büyüdü. Adımları bana doğru çekilirken kaşları belli belirsiz çatıldı.
"Bu nereden çıktı?" diye sorguladığı an, cebimdeki telefonumu yeniden çıkarttım. Mesajlara girip ekranı ona çevirdiğim sıra gözleri gözlerimden ayrıldı ve telefona düştü. Birkaç saniye bakışlarını dolaştırıp omzunun üzerinden arkasına baktı.
"Tuna, Serap'ın telefon numarası 89 ile mi bitiyordu?"
Tuna, kafasını salladığı an, Özgür, bir daha telefona bakmadan bedenini çevirdi ve masaya ilerledi.
"Telefonu kapatıp masaya otur Hera. Bunu daha sonra seninle konuşacağım."
Telefonu yeniden arka cebime yaklaştırıp masaya adımladığımda, Özgür, en baştaki sandalyeyi çekti ve oturdu. Yanındaki boş sandalyeyi çekip oturdum. Rüya teyze sessiz bir şekilde ayağa kalkıp herkesin önündeki tabağı istemeye başladığı sıra göz ucuyla Özgür'e baktım. Özgür, sakince elindeki tabağı Rüya teyzeye uzatıp üst dudağını sıkıntılı bir şekilde dişleyip bıraktı.
"Eflâl, tabağını uzatır mısın kızım?"
Rüya teyzenin sesiyle tabağı uzatıp derin bir nefes aldım. Tabağıma koyduğu yaprak sarmasını fark edince burukça gülümseyip yemeğimi yemeye başladım. Masada çatal ve kaşık seslerinden başka hiçbir ses çıkmıyordu. Ta ki Özgür, kenardaki peçeteyle dudaklarını silip arkasına yaslanana kadar.
"Bir hafta boyunca oyunlara ara veriyoruz. Final sınavları yaklaşıyor. Aramızdaki iki kişinin de devamsızlık problemi var. Onları da sıkıntıya sokmadan ara tatiline girelim."
Tuna, arkasına yaslandı ve göz ucuyla Alin'e bakıp yeniden Özgür'e baktı.
"Çok yerinde bir karar olur. Hanımefendinin dersleri o kadar kötü ki umarım bu sene sınavlarını verebilir. Yoksa seneye de alttan ders almak zorunda kalacak."
Gözlerimi kırpıştırıp Alin'e baktım. Kınayan bakışlarla Tuna'ya bakıyor olmasını umursamadan kaşlarımı kaldırdım.
"Hangi dersleri vermekte zorlanıyorsun?" diye sorduğumda Alin, dudaklarını büzüp bana baktı.
"Psikometri."
Bu benim en sevdiğim dersti. Bütün sınavlarını yüksek olarak vermiştim. Gülümseyerek Alin'e bakmaya devam ettim.
"İstersen seni çalıştırabilirim, o derste çok iyiydim."
Alin, ellerini çırparak ayağa kalktığında Tuna, elini hafifçe iki yana salladı.
"Hayır Eflâl. Alin, kendi başına okulu bitirecek. Orada burada gezmeye tozmaya benzemiyor. Adam akıllı oturacak ve derslerini dinleyecek."
Alin ile aynı anda Tuna'ya baktığımızda Alin, Tuna'nın omzuna hafifçe vurdu.
"Of Tuna ya! Gerçekten anlamıyorum ama. Ne var yani Efuli bana ders çalıştırsa, Beynim biraz onun beyniyle karışsa?"
Tuna, gülmemek için dudaklarını büzdü ve kafasını çevirip Aybars'a baktı. Alin, Aybars ile Tuna'nın arasında oturuyordu.
"Olmayan bir şeyi Eflâl'in ki ile nasıl karıştırabilirsin ki?"
Aybars, Alin'e bakıp "Uffff!" dedi.
Alin'e kal geldiğinde alt dudağımı dişleyip kıkırdadım. O, hızla bana baktığında ise ellerimi teslim olmuşçasına havaya kaldırdım. Tam o sırada bir boğaz temizleme sesi duydum; başımı çevirip Özgür'e baktım. Arkasına yaslanmış, kollarını göğsünde bağlamış hâlde bizi izliyordu.
"Sohbetinizi masada değil, koltukta devam edin. Sofrayı bekletmeyin; doyduysanız kalkın artık," dedi, bakışlarını üzerimizden çekmeden.
Masadan ilk kalkan Rüya teyze oldu. Bartu, Ateş ve Tuna neredeyse aynı anda ayağa kalkıp ona yardım etmeye başladılar. Ben de yavaşça kalkıp tabağımı elime aldım. Mutfağa geçip tabağı tezgâha bırakırken, arkamdan gelen ayak seslerini fark ettim. Özgür, mutfağa girip tabağını tezgâha bıraktı, sonra kahve makinesinin yanına ilerledi.
Siyah, iki büyük kulplu fincan çıkardı, makinenin yanına bıraktı ve bana döndü.
"Sade kahve yapıp burada bekle. Üzerimi değiştirip geleceğim... seninle işimiz var," dedi. Sesi ne fazla sertti ne de fazla yumuşak; ama içinde itiraz edilemez bir ton vardı. Cevap vermeme fırsat tanımadan mutfaktan çıktı.
Tuna, elinde tabakla geri döndü. Tabakları lavabonun içine bıraktı. Ben fincanı makinenin boşluğuna yerleştirip "sade" tuşuna bastım. Kahve kokusu mutfağa yayılırken, Özgür'ün ne söyleyeceği kafamın içinde yankılanıyordu. Dolan fincanı kenara koyup diğerini yerleştirdim, aynı işlemi tekrarladım.
"Bence garaja gideceksiniz," dedi Tuna aniden. Meraklı bakışlarımı sırtında gezdirdiğimi fark edince dönüp gözlerini devirdi. "Özgür'ün karlı havalarda motoruna bakım yapmak gibi garip bir geleneği vardır," diye ekledi, omzunu silkip mutfaktan çıktı.
Kapıda, Özgür'le karşılaştılar. Artık üzerinde lacivert bir tişört, altında gri eşofman vardı. Tişörtünün kollarından belli olan kasları, gözlerimin istemsizce birkaç saniye orada takılı kalmasına neden oldu; sonra hızlıca bakışımı kahvelere çevirdim.
Özgür bana doğru yürüyüp fincanları eline aldı. Çenesiyle kış bahçesinin yanındaki krem rengi kapıyı işaret etti.
"Kapıyı açar mısın?"
Elim, fincanların buharından hafifçe ısınmışken krem rengi kapının koluna uzandım. Metalin soğukluğu parmak uçlarıma işledi. Kapıyı araladığımda dışarıdan içeriye serin, kar kokulu bir hava doldu. Yağan kar, bahçenin çimenlerini beyaza boyamaya ant içmiş gibi hızla gökyüzünden savruluyordu.
"Kardan adama dönmeden yürü, Eflâl."
Kıkırdayarak kenardaki betondan yürüdüm, kar taneleri saçlarıma konup anında eriyordu. Büyük kepenkli bir garaj kapısının önünde durduğumuzda, Özgür sağ dirseğini havaya kaldırıp tuşa bastı. Garajın yanındaki küçük kapı, yavaşça aralanırken metal menteşeler hafifçe gıcırdadı. Özgür ayağıyla kapıyı itip içeri girdi, ben de peşinden.
İçerisi, loş bir floresan ışığıyla aydınlanıyordu. Ortada iki tane siyah motor vardı; biri bana tamamen yabancıydı, diğeri ise Özgür'ün sık sık kullandığıydı. Sağ tarafta raflar, her boyda anahtar ve penseyle doluydu. Sol tarafta ise motorları yükseltmeye yarayan lift dikkatimi çekti. Hava, hafif yağ ve metal kokusuyla karışmıştı.
Özgür, kahve fincanlarını elinde tutarken gözlerini yüzüme çevirdi.
"Motorların yağlarını kontrol etmem lazım," dedi, sanki bu en doğal şeymiş gibi. Yüzündeki sakin ifade değişmedi, ama kolundaki kasların hareketi tişörtün ince kumaşını gerdi. Ben bakışımı hemen fincanlara kaydırdım.
Fincanları bana uzatıp çenesiyle kenardaki küçük sehpayı işaret etti. "Şuraya bırak."
Fincanları sehpaya bırakırken fincan porseleninin ince tıngırtısı garajın sessizliğine karıştı. Özgür, motorlardan birinin yanına gidip elini seleye koydu, sonra hafifçe eğilip yan taraftaki kapağı açtı. Bir çekmeceyi açıp içinden gümüş renkli uzun bir anahtar aldı. Ben, sırtımı rafın kenarına yaslayıp onu izledim. Metalin soğuk sesi elinde dönerken bana kısa bir bakış attı.
"Durma öyle, gel yakından bak. Bir şey öğrenirsin."
Hafifçe gülümseyerek kaşlarımı çattım.
"Ben motordan anlamam ki Özgür?"
Özgür, gözlerini gözlerimden ayırıp motoruna baktı ve derin bir nefes alıp verdi. Ellerini seleye koyup doğruldu. Tişörtünün kollarını sıkan kasları gerginleştiğinde başını omzuna doğru eğip kaldırdı.
"Yaklaş, sana öğreteceğim."
Adımlarım, garajın beton zemininde hafif yankılanarak ona doğru ilerledi. Yağın ve metalin karışık kokusu, floresan ışığın altında daha keskin hissediliyordu. Motorun yanına geldiğimde Özgür, elindeki uzun anahtarı yere bıraktı ve motorun şişkin bölmesine elini koydu.
"Bu güzeller güzeli kızın adı Yamaha Mt 07."
Güzeller güzeli kız derken?
Özgür, kaşlarımı çattığımı fark edince dudağının sol kısmı hafifçe yukarıya kıvrıldı.
"Sorun ne, neden kaşlarını çattın?"
Gözlerimi bir an için kırpıştırdım.
"Kız derken?" diye sorguladığımda gözlerini kırpıştırdı. Işıkta parlayan kehribar hareleri koyulaşarak belirginleşmeye başlamıştı.
"Ne diyecektim, yakışıklı mı diyecektim? Öncelikle bilmen gereken bir husus var," dedi ve bir süre susup devam etti, "Ama bunu boşver, yalnızca erkeklerin motorlarına kız gibi davrandığını bilmen gerekir. Evet. Bunu bilsen yeterli olur."
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
"Peki."
Özgür, parmak uçlarıyla gövdeyi hafifçe tıklattı, sanki makine ona cevap verecekmiş gibi.
"Eğer motorun nazını bilirsen seni yarı yolda bırakmaz."
"Öyle olmalı," dedim, dudaklarımda hafif bir tebessümle. "Naz bilmek derken, tam olarak ne demek istiyorsun?"
Özgür, derin bir nefes çekip motorun yanına eğildi, elini seleden kaydırarak titizlikle bir vidayı sıktı.
"Dinlemekle alakalı. Motorun sesi, titreşimi, hareketi... Her biri sana bir şey anlatır. Dikkat edersen, ne zaman yardıma ihtiyacı olduğunu anlarsın."
Başımı hafifçe salladım, ama hâlâ biraz şaşkındım.
"Bana çok farklı geliyor. İnsanlar neden böyle bağ kurar ki?"
Özgür, omzunu silkip tebessüm etti.
"Çünkü o, bir makineden fazlasıdır. İnsanla arasında sessiz bir anlaşma gibidir. Güvenilirliğin ve saygının simgesi."
Söyledikleri kafamda dönüp dururken, motorun siyah gövdesine bir kez daha baktım. Gerçekten de Özgür'ün sözlerinde bir haklılık vardı. Bu garajda sadece makineler değil, sanırım anılar da vardı.
Özgür, kenardaki kartona doğru ilerledi ve eğilip kartonu motora doğru sürükledi. Kenardaki tabureyi çekip oturduğumda kahveme uzanıp küçük bir yudum aldım ve bacak bacak üstüne attım. Göz ucuyla bana bakıp kaşlarını kaldırdı.
"Keyfiniz yerinde mi hanımefendi?" diye sorguladığında anlamayan gözlerle ona baktım. Elindeki kartonu motoru yanına yerleştirip dizlerinin üzerine çöktü. Eliyle fincanımı gösterip başıyla motoru işaret etti.
"Fincanını bırakıp buraya gel," dedi ve yere bıraktığı anahtarı eline aldı. Özgür'ün rahat ama kararlı tavrı garajın sessizliğini hafifçe hareketlendirmişti. Fincanımı yavaşça sehpanın üzerine koyup kalktım, biraz tereddütle ama merakla yanına ilerledim. Onun yaptığı gibi dizlerimin üzerine çöküp ellerimi kartona bastırdım.
Özgür, elindeki anahtarla motorun çeşitli vidalarını kontrol etmeye başladı.
"Her parçanın kendince önemli yeri vardır. Ufak bir gevşeklik bile sorun yaratabilir," dedi. "Öncelikle vidaları sıkı tutmak lazım."
Bana doğru dönüp, "Şimdi izle, sonra anlatırım," dedi. Elini yavaşça bir vidaya uzatıp sıkmaya başladı. Tork ayarını hissedebiliyordum ne çok gevşek ne çok sıkı. Garajdaki sessizlik, vidaların dönerken çıkardığı hafif tıkırtılarla doldu. Özgürün hareketleri keskin ama sakin, tam bir ustalık gösteriyordu.
"Motoru iyi tanımalısın. Her sesi, her hareketi sana bir şey söyler," dedi. "Bir gün sen de bunu yapacaksın."
Sözleri kulağıma bir davet gibi geldi. Ben de daha yakından izlemeye devam ettim; bu sessiz ama derin öğrenmenin tadını çıkarmaya başladım. Özgür, vidaları kontrol ettikten sonra yavaşça doğruldu ve motordan uzaklaşmadan, motorun alt kısmına eğildi. Elini hafifçe kaldırıp motorun altındaki metal parçaları yokladı.
"Burada yağ sızıntısı, çatlak veya herhangi bir anormallik var mı diye bakıyorum. Görünmeyen küçük detaylar bazen büyük sorunlara yol açar."
Ben de eğilip ona baktım, gözlerim titrek bir dikkatle izliyordu her hareketini.
"Sence, motorun dili olsa da konuşsa, neler anlatırdı?" diye sordum, hafif tebessümle.
Özgür, gözlerini kaldırıp bana baktı ve hafifçe gülümsedi. Bakışlarındaki anlam ağırlaştı, derinleşti. Göz bebekleri hafifçe büyüdü, sanki o anki sessiz kelimeler daha fazla hisle doldu. İçinde saklı tutku ve koruma arzusu, o ani genişleyen bakışlarla dışa vuruyordu.
Gözlerindeki sıcaklık, garajın soğuk ve mekanik ortamında bir yumuşaklık yaratmıştı; sözlerin ötesinde, aramızda kurulan sessiz ve güçlü bir bağ vardı. Sonra yavaşça gözlerini benden çekip motoruna dönerken, nefesini derin alıp bıraktı. Sanki o bakışta saklanan her şey, o sessiz nefeste dile gelmişti.
Özgür, hızlı elleriyle motorun bazı parçalarını söküp kenardaki kovayı tuttu ve motoru hafifçe oynatıp bir vidayı söktü. Vidayı sökmesiyle katran siyahı bir boyanın su gibi akmasına sebep oldu.
"Bu bütün parçaların stabil çalışmasını sağlayan yağ. Simsiyah olmuş, fark ettin mi?"
Kafamı salladığımda biraz motoru bize doğru çekip eğdi ve bütün yağın boşalmasını sağladı. Motoru bıraktığında arkasındaki Castrol yazan altın renginde bir kutuya uzandı. Kutuyu aldığı yerin oradaki huniyi alıp bana baktı.
"Tut."
Dizlerimin üzerinde ona yaklaşıp huniyi tuttuğumda Özgür, kutunun kapağını açıp azar azar dökmeye başladı. Özgür, yağı dökerken hiçbir şeyi aceleye getirmiyordu; her damla, motorun sağlığı için atılan bir adım gibiydi. Kutunun dibinde kalan son parçayı da usulca doldurduktan sonra kapağı kapatıp, kartonun üzerine bıraktığım huniyi aldı ve söktüğü parçaları temizlemeye başladı.
Ben de ellerime bulaşmayan yağa içimden teşekkür ederken dizlerimden kalktım. Özgür, parçaları yerine taktı, kartonu geriye doğru çekip doğruldu, motorun üstündeki anahtarı kavradı ve çevirdi.
Motor, derin bir nefes alır gibi titredi; mekanik bir kalbin ritmiyle çalışmaya başladı. O an, garajın sessizliği yerini motorun güçlü, canlı sesine bıraktı. Gözlerim Özgür'ün yüzüne döndü; orada, bu işin ustasında hem gurur hem de huzur vardı.
"İşte, can simidi," dedi Özgür, hafifçe tebessümle. "Her şey yolunda."
Garajdaki soğuk hava, o an sıcak bir anıya dönüştü; motorun sesiyle birlikte yeni bir bağın başlangıcını müjdeledi. Bana döndü ve sinsice gülümseyerek ellerini belime attı. Gözlerim, sanki yuvalarından çıkacakmış gibi açılırken garajda çığlığım yankılandı. Özgür, havaya kaldırıp motorun üzerine bıraktığında korkuyla motora sarıldım.
Özgür'ün kahkahaları garajda yankılanırken gözlerimi kapatarak alnımı depoya yasladım.
"Özgür, indir beni şuradan!" diye cırladım. Bir anda motorun gücü dururken gözlerimi açtım. Motorun garajı aydınlatan ışığı kapanmış ve titremesi sona ermişti. Derin bir nefes vererek kafamı kaldırdım ve Özgür'e baktım. Işıltılı gözleriyle yüzümü süzerken elindeki anahtarı sallayıp bana uzattı.
"Al, öğrenmenin ilk adımı. Motorun anahtarını tak."
Elleri hafif titreyerek anahtarı aldım, kalbim hızla atıyordu. Özgür'ün gözlerindeki o parıltı hem güven hem de bir meydan okuma gibiydi. Anahtarı motorun kontağına yaklaştırdım, soğuk metal yüzey hafifçe tenime dokundu. Anahtarı kontağa sokup çevirdiğimde üzerindeki ekranda rakamlar yandı, ilerledi ve söndü.
"Motora dokun Eflâl, hisset. Dokunduğun yerlerin sana ne olduğunu söyleyeceğim," dedikten sonra hafifçe doğrulup ellerimi gidonlara koydum. Bisiklet sürmüştüm elbet, gidon olduğunu biliyordum.
"Sağ elinle tuttuğun yerde bir tuş var. Orası motora gücünü veren marş düğmesi. Oraya bir kere bas."
Dediğini yaptım.
Motor, uyanır gibi hafif bir uğultu çıkardı; sanki hayata yeniden doğuyordu. Yüksek sesle gırlayan bir kedi misali ses çıkartarak titremeye başladığında hafifçe ellerimin üzerine ellerimi koydu. Gözlerimi ellerimizden ayıramazken sol elimi kaldırıp kendi elini koydu.
"Sol debriyaj, sağ ön fren," dedi ve elimi yeniden gidona bırakıp hafifçe eğildi.
"Debriyajı sıkarak vites değiştiriyorsun, araba mantığı gibi düşün," ayak bileğimi tutup ayakkabımın altına çubuğu hizaladı. "Aşağıya bastırırsan birinci vitese alırsın," ayağımı yönlendirirken konuşmaya devam etti. "Birinci ve ikinci vites arası boştur. Motoru boşa alırsın. Yukarıya doğru attığın her vites yükselir," dedi.
Özgür'ün sesi sakin ve öğreticiydi, her kelimesi kafamda yavaş yavaş şekilleniyordu. Gidonun üzerindeki düğmelerin anlamı, ellerimin altında canlanmaya başlamıştı.
"Anladım," dedim, sol debriyajı hafifçe sıkarak, ayağımı Özgür'ün gösterdiği gibi çubuğa doğru yönlendirdim. Ayağım biraz tereddüt etti ama bastırdığımda motorun tepkisini hissettim. Ayağımı vites çubuğundan çekip gözlerini bana kaldırdı.
"Motor sabit dururken vites atman doğru değildir ama ben öğrenmen için izin verdim. Motora zarar verirsin," dedi ve sağ elini belime attı. "Ayrıca odun yutmuş gibi dik oturma. Kamburun çıksın biraz."
Onu sürerken gördüğüm gibi durduğumda boğazını temizleyip kontağı kapattı. Dudağımı büzüp ona baktığımda başıyla işaret verdi.
"İn haydi."
Sol ayağımı yere koyup sağ ayağımı havalandırdım. Motora değdirmeden havada tekme atarmışım gibi motordan indim. Özgür, yanımdan geçip motora bindi ve motoru orta ayaklıktan sertçe indirdi. Yaylanan motor ile kontağı çevirdi ve marşa basıp motoru çalıştırdı. Eli gaz kolundayken birkaç kere gaz açıp kapattı. Garajda yankılanan gürültülü tork ile gülümseyerek ona bakmaya devam ettim.
Özgür, kontağı kapattı ve motorda biraz geriye doğru kayıp ellerini bana uzattı. Ne yapacağını bilmez bir hâlde ona yaklaştığımda belimden tuttuğu gibi beni havalandırıp motorun üzerine oturttu. Yeniden çığlığım garajda bir yankı bırakırken kalçam deponun üzerinde kalmıştı.
"Öz- Özgür ne yapıyorsun?" diye sordum, kekeleyerek. Özgür, bakışlarına taktığı ciddiyet ile gözlerimin içine baktı.
"Konuşacağız," dedi ve ellerini kalçalarımın iki yanına koyup kaymamı engelledi. Ayakları sağlamca yere basarken motor, yerinden kıpırdamıyordu bile.
Kaşlarımı çatıp, "Bunu normal otururken yapamaz mıydın?" diye tekrar sordum, sesimde hem şaşkınlık hem de hafif bir meydan okuma vardı.
Özgür başını yavaşça salladı, gözlerinde kararlılık parıldıyordu.
"Bazen bazılarımız duyguları kontrol etmek için alışılmışın dışına çıkar," dedi sessizce.
Kabul ettim, çünkü biliyordum ki ben, kabullendiğim her şeydim. O an, garajın içinde başlayan bu konuşma, ikimiz için de bir dönüm noktasıydı. Özgür'ün sıcak nefesi yüzüme dokunurken, kalçalarımın deponun üzerinden kayarak onun bedenine daha da yaklaştığını hissettim. Göğüslerimiz neredeyse birleşmişti; aramızdaki mesafe kaybolmuş, gerilim katlanarak artmıştı.
Dizlerimin arkasından nazik ama güçlü tutuşu, beni tamamen ona bağladı; ayaklarımı arka koltuğa doğru uzattığında, bedenlerimiz birbirine sıkıca kenetlenmişti. Garajın soğuk duvarları arasında, bu anın sıcaklığı tüm ortamı dolduruyordu. Gözlerimiz birbirine kilitlenmiş, kelimeler gereksizleşmişti.
Garajdaki o sessiz anın içinde, Özgür'ün sesi beklenmedik bir şekilde huzuru bozdu; kelimeleri dikkatimi bir anda bambaşka bir yere çekti.
"Nalan, ölen abimin yani Barbaros'un eşiydi Eflâl. Birbirlerini çok seviyorlardı ama Nalan'ı seven bir kişi daha vardı," dedi, sesi ağır ve anlam yüklü.
Gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan, içimde bir sızı belirdi; geçmişin gölgesi üzerime düşmüştü bir anda.
"Kimdi o kişi?" diye fısıldadım, kalbimin ritmi bir anlık duracak gibi.
"Alpay," diye fısıldadı.
Abisinin katili, abisinin karısını seviyordu.
Şok olmuş bir şekilde ona bakarken yutkunup derin bir nefes verdi. Çenesi gerilirken belimdeki elleri de sıkılaştı.
"Alpay, Barbaros öldüğünde Nalan'ın da ona geleceğini düşünüyordu ama bilmediği bir şey vardı. Herkes cenazedeyken Nalan cenazede yoktu. Çünkü Nalan, Barbaros'u yalnız bırakmak istemediği için kendini odalarında asmıştı."
O an, garajdaki hava daha da ağırlaştı; geçmişin gölgesi üzerimize çökmüştü. İçimde kırık bir sessizlikle, o acının derinliğini ilk defa hissettim. Tüylerim ürperirken yutkunmakta bile zorlandım. Özgür'ün gözleri gözlerimde gezinirken kafasını iki yana salladı.
"Bir süre oyunlara ara verme sebebim de bugün sana gelen o mesaj. Serap'ın okula kaydının aldırıldığını öğrendim, siz okulda yokken. O yüzden planını öğrenmek için okulda olmamız gerekli. Serap gelecekse Alpay bir şeylerin peşinde olabilir."
Kelimeler içimde yankılanırken, geleceğin belirsizliği ve geçmişin yükü birleşip beni sıkıştırıyordu.
"Ben," dedim. "Ne diyeceğimi bilemedim."
Özgür, kafasını iki yana salladı.
"Bir şey demene gerek yok yalnızca yanımda dur, bu bana yeter. Serap'ın seni yalnız başına gördüğünde sıkıştırmasına ya da aklını karıştırmasına izin verme. Serap bazı şeylerin farkında ama Alpay'a olan sevgisi onun gözünü kör ediyor."
O sözler arasında, yanında olmanın sadece bir destek değil, aynı zamanda bir kalkan olduğunu fark ettim. İçimde beliren o hafif umut, karanlığın içindeki en parlak ışık gibiydi. Özgür, derin bir nefes verip kaşlarıyla yanımızdaki motoru gösterdi.
"Sana diğer motoru iyice öğretip kullanmanı sağlayacağım. Öncelikle ehliyetini alacaksın, ardından da o motoru süreceksin. Her zaman ben yanında olamayabilirim. En azından altında bir araç olsun."
Başımı çevirip diğer motora baktım. Şu an oturduğum motordan bir tık daha alçak görünüyordu. Bunu kabul edemezdim, bu kadarı bana çok fazlaydı. Özgür'e bakıp kafamı iki yana salladım.
"Özgür, ben bunu kabul edemem."
Özgür, gözlerini devirdi.
"Bunu diyeceğini biliyordum zaten," diye mırıldandı ve ellerini belimden biraz daha aşağıya kaydırıp iyice kendine yapıştırdı. Aramızda, altta hissettiğim baskı ile gözlerimi kırpıştırdım. Gözleri, gözlerimde buğulu bir şekilde gezinirken gözlerimi kırpıştırıp büyüsünden sıyrılmaya çalıştım.
"O motoru, senin Andromeda'da oynayıp kazandığın parayla satın aldım. O motor sana ait Eflâl."
O an, yalnızca bir motor değil, aramızda paylaşılan bir emek, bir bağ daha vardı; kabul etmek zorunda olduğum bir gerçekti. Hafifçe yutkunup kafamı salladığımda Özgür, derin bir nefes daha aldı ve ağırca bıraktı. Naneli nefesi yüzümde bir serinlik bırakırken sol dudağı hafifçe kıvrıldı.
"Kalbin çok hızlı atıyor, heyecanlandın mı sen?" diye sorguladığında kaşlarımı çattım.
"Ne heyecanlanması ya?" diye çemkirdim. Özgür, dudaklarındaki kıvrımı genişletip yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı. Burnunu burnuma sürttü. Karnımda bir kıpırtı hissettim, sanki ateşle dolu bir kıvılcım içimde parlıyordu. Özgür'ün nefesi yüzümde hafifçe dans ederken, gözlerimiz yeniden buluştu; o an, kelimelere gerek kalmadan aramızdaki elektrik tüm atmosferi dolduruyordu.
"Peki," dedi. "Seni şu anda öpsem, yine de heyecanlanmaz mısın?"
Öpmek mi?
Düşüncesi bile kalbimin ritmini hızlandırdı, içimde bir yerlerde kıpırtılar başladı. Gözlerim mili saniyelik bir farkla dudaklarına inip gözlerine tırmandığında çenesinin gerildiğini hissettim. Dudaklarının daha önce hissetmiş olduğum dokusu damağımda bir susuzluğa neden oluyordu.
Bana neden böyle oluyordu?
Özgür'ün bakışları, tenime dokunan bir rüzgâr gibi hafif ama derinden etkileyiciydi. Dudaklarının o davetkar kıvrımı, kalbimi bir orkestra şefinin yönettiği bir senfoniye çevirmişti adeta. İçimde bir fırtına koparken, mantığım bir kenara çekilmişti. Neden bu kadar yakınlık bu kadar güçlüydü? Neden her küçük dokunuş, her bakış kalbimi hızlandırıyordu?
"Neden?" diye fısıldadım. "Neden öpmek istiyorsun?"
Özgür'ün bakışları dudaklarıma düştüğünde dudaklarımın anında kuruduğunu hissettim. Dudaklarında asılı olan kıvrım bir idam sehpasından düşürülmüş son karar misali yok olduğunda nefesleri dudaklarıma çarpmaya başladı.
"Seni bana çeken bir şey var içimde," diye fısıldadı usulca. "Yapma Özgür, dur dedikçe kendimi frenleyemiyorum. Senin varlığın, benim kontrolümü kaybettiren bir rüzgâr gibi esiyor içimde."
Dudakları birkaç milim uzağımda duraksadı.
"Ve ben ona rağmen hız açmaktan hiç uslanmıyorum."
Gözlerindeki o kararlı parıltı, yüreğime işleyen bir ateş gibi titredi. Her kelimesi, içimde kıvılcımlar çakan bir fırtınayı körüklüyordu. Dudaklarımdan birkaç santim uzakta durması, aramızdaki gerilimi daha da yoğunlaştırıyordu; zaman sanki o anda yavaşlamış, dünyadaki tüm sesler susmuştu.
Kalbim göğsümde deli gibi çarparken, nefes alışverişlerimiz birbirine karıştı. İsteksizce geriye çekilmek istesem de bedenim, o çekim alanına teslim olmuştu. O an, aramızdaki mesafe sadece fiziksel değildi; ruhlarımızın da dans ettiği bir sınırdı.
"Ya yolun sonunda bir yere çarparsan?" diye sordum.
Özgür'ün gözleri alev alev yandı, içinde fırtınalar kopuyordu. Dudakları hafifçe titredi, nefesi tenime daha yakın, daha sıcak dokundu.
"Ben çoktan düştüm Eflâl," dudakları kıpırdadığında dudaklarım bilinçsizce açıldı. "Çarptığım yer de senin kalbin oldu," dedi ve alt dudağımı dudaklarının arasına aldı.
Dudaklarımızın buluştuğu o an, zamanın durduğunu hissettim. Özgür'ün öpüşü, tutkulu bir fırtınaydı; her hareketiyle içimdeki ateşi körüklüyor, tenimde elektrik çarpmışçasına bir ürperti bırakıyordu. Elleri sırtıma kaydı, parmakları omurgamda gezindi, her dokunuşuyla beni daha da kendine çekiyordu.
Nefesim kesilmişti, ama umurumda değildi. Onun nefesi benimkine karışıyor, dudaklarımızın arasındaki her temas, birbirimize olan açlığımızı daha da artırıyordu. İçimdeki tüm mantık, tüm korkular, bu dokunuşlar karşısında eriyip gitmişti.
"Eflâl..." diye inledi dudaklarımdan çekilirken, ama ben ona izin vermedim. Ellerimi saçlarının arasına daldırdım, onu tekrar bana çektim. Artık düşünmek istemiyordum. Yolun sonu neredeydi, çarpacak mıydık, umurumda değildi. Şu an, sadece bu yanışın içinde yanmak istiyordum.
Alt dudağımı hafifçe ısırdı, acıyla karışık bir zevk dilimin ucuna kadar yayıldı. Sonra, birden derinleşti. Dilini ağzıma saldı, her hareketiyle beni daha çok, daha çok istediğini belli edercesine. Nefesim kesilmişti, ciğerlerim yanıyordu, ama hiçbir şey bu anı sonlandırmaya değmezdi.
Bedeni bana doğru eğildi, göğsü göğsüme bastı. Kalbimiz aynı hızda çarpıyordu sanki, vücutlarımızın ritmi birbirine karışmıştı. Bacaklarımın arasında hissettiğim sertlik, arzunun ne kadar karşılıklı olduğunu hatırlatıyordu. Sırtım depoya yaslı bir şekilde dururken Özgür'ün elleri kalçalarıma ulaştı.
"Sana çekiliyorum..." diye homurdandı, sesi boğuk ve tutkuluydu. Kalçalarımı sıkıca kavrayıp kendine doğru çektiğinde, bedenim ona karşılık verdi. Uyluklarımın arasında hissettiğim o sert baskı, içimdeki ateşi daha da körüklüyordu.
Nefesi boynuma çarptı, dudakları gerdanıma doğru kaydı. Islak öpüşleri tenimde ateşten izler bırakırken, elleri belime doğru gezindi, parmak uçlarıyla incecik dokunuşlarla beni çıldırtıyordu. Başımı arkaya atmış, gözlerim baygın bir şekilde onu izlerken dudaklarını yaşamımda duraklattı.
"Ellerimin arasında bir kuş misali titriyorsun. Bıraksam kaçacaksın, tutsam mahvolacaksın. Ne yapacağım ben senle?"
Özgür'ün cümlesiyle titrediğimi o an fark edebilmiştim. Arkaya yasladığım başı, onun dudaklarını boynumdan çekmesiyle dik konuma geldi. Bakışlarım öpüşmemizden dolayı kızarmış ve şişmiş dudaklarına kaydığında sertçe yutkundum. Düşüncelerim kaçmış, söyleyecek herhangi bir şey bulamıyordum. Zihnimin içindeki karanlıkta tek başıma kalmıştım. Gözlerimi Özgür'ün gözlerine çıkarttığımda bir kıyıya vurmuş gibi hissetmiştim.
Ona toslamıştım.
Ben, Oğuzhan Özgür Hancıoğlu'na toslamıştım.
Ve bunu nasıl durduracağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
Ellerim, Özgür'ün saçından güçlükle ayrılırken omuzlarına tutundum. Sanki ayaklarım yokmuş gibi hissediyordum. Dengemi bulamayacak kadar kendimi çaresiz hissediyordum. Bana bunu yapmasını kesmesini istiyordum ama bir o kadar da canıma susamıştım.
Kucağında hareketlenip bacaklarımı motorun arkasından ayırdım. Parmak uçlarım yere değerken Özgür, ellerini belime sarıp tek bir hamlede motordan indirdi. Peşimden kendisi de inip motorun orta sehpasını kaldırdı ve bana bakmaya devam etti. Küçük adımlarla kahve fincanıma doğru adım atarken arkamdan sesini duydum.
"Her zaman bu şekilde gidecek misin Eflâl?" dedi, bir anda. "Seni özgür bıraktığımda hep kaçacak mısın?"
Adımlarımı durdurup kahveleri gösterdim ve dudağımın kenarı ile gülümsedim.
"Kahvelerimiz soğudu Özgür. Sen soğuk kahve sevmezsin," dedim ve başımı sağa doğru eğdim. Gözlerinde bu hareketimi beklemiyormuşçasına bir şaşkınlık vardı. "Benimle yenilerini kış bahçesinde içmek ister misin?"
Özgür, altın harelerini içine alan obruklarını saklamak için gözlerini kıstı. Ama ben öyle sanmıştım. Ardından bir güneş gibi doğan tebessümünü gördüğümde küçük adımlarla bana doğru yaklaştı ve sehpanın üzerindeki fincanları alıp çenesiyle kapıyı gösterdi. Onun bu hareketiyle garajın kapısını açıp geçmesini bekledim.
Birlikte mutfağa aralanan kapıdan içeriye geçtiğimiz sıra Özgür, kahve fincanlarını lavabonun içine bırakıp yenilerini yapmak için makinenin önüne geçti. Kalçamı tezgâha yaslayacağım sıra, gözlerini bana çevirip başıyla kış bahçesindeki koltukları işaret etti.
"Sen otur ben kahveleri yapıp geliyorum," dedi.
Kafamı sallayarak tekli koltuğa geçip oturdum. Özgür, çok geçmeden dumanı üstünde iki kahveyle yanıma oturduğunda bakışlarım dışarıya çevrildi. Sokak lambaları yağan kar tanelerinin altında puslu bir varlık gibi ortalığı aydınlatıyordu. Şehre düşen kar taneleri o kadar asildi ki düştüğü yeri gökyüzü bile kıskanırdı.
Sağımda işittiğim zippo sesi ile bakışlarımı camdan çekip Özgür'e baktım. Sigarasının dumanı ortama yayılırken derin bir nefes çekip bakışlarını bana çevirdi.
"Ne düşünüyorsun?"
Dudaklarımı büktüm.
"Kar yağışı bir hafta etkili olacakmış."
Özgür, kafasını sallayarak cama baktığında sigarasından bir kez daha nefes çekti ve sehpanın ortasındaki küllüğe uzanıp koltuğun kolçağına koydu. Sünger tarafını küllüğe sıkıştırıp sehpanın üzerine bıraktığı kahvelerimize uzandı. Simsiyah fincanlardan birini bana uzattığında teşekkür ederek fincanı kavradım. Parmaklarımı saran ısıyla arkama yaslanıp bacaklarımı kendime doğru çektim.
Özgür, sol bacağının üzerine sağ bacağını atıp bakışlarını gözlerimde tutmaya devam etti.
"Nelerden hoşlanırsın?"
Sorduğu soruyla bir an için kıkırdadım. Dudaklarımda var olan minik bir tebessüme gözleri düştü ve ardından yeniden gözlerime yükseldi.
"Ne, ne var? Niye gülüyorsun?"
Omzumu kaldırıp indirdim. "Bir anda böyle bir soru sormanı beklemiyordum?" diye sorguladım.
Özgür, kahvesinden bir yudum alıp benim taklidimi yaparak omzunu kaldırıp indirdi.
"Seni tanımaya çalışıyorum sadece. Hepsi bu Eflâl."
Zihnimin körpe duvarlarının arasından ruhuma sızan bir boşluk var oldu. Onun sesinden dökülen cümleler dudaklarımdan yuvarlandı.
"Beni bir günde tanıyamazsın," diye fısıldadım, usulca. Özgür, onun cümlesini kullandığımı fark ettiğinde gözlerini bir anlığına kapattı ve burnundan sert bir nefes vererek güldü. Dişlerini gösterircesine gülümserken gözlerini açıp göz ucuyla bana baktı. Bakışlarımın gülümsemesine takılı kaldığını gördüğümde fincanıma çevirip kahvemden bir yudum aldım.
"Kitap okumayı, yazmayı, çizim yapmayı severim. Sayılarla aram çok iyidir," dedim ve yeniden ona baktım. Özgür, dudaklarındaki gülümsemeyi küçültmüş bir şekilde beni izlerken dudaklarını araladı.
"Bende araştırma yapmayı çok severim. Ortak bir noktamız da var. Benim de sayılarla aram iyidir."
Andromeda'nın varlığı içimde bir kez daha nüksederken bakışlarım Özgür'ün gözlerinde takılı kaldı. Sanki ruhum onu önceden tanıyordu.
"Okulun bittiğinde ne yapmayı düşünüyorsun?" diye, bu sefer ben sordum. Özgür, düşünceli bir şekilde gözlerini kaçırdığında dudaklarını büktü.
"Hiç düşünmedim," dedi ve bana baktı. "Sen? Sen düşündün mü hiç ne yapacağını?"
Kafamı iki yana salladım. "Hiç düşünmedim. Sadece okulumu bitirmekle meşguldüm. Ta ki bu olaylar olana kadar."
Özgür, bir şey demeden kahvesinden bir yudum aldığı sıra bende bir yudum aldım. Ilık kahve boğazımdan akıp giderken zihnimi kurcalayan bir özne kalıba bürünerek dudaklarımın arasından çıkmak için sabırsızlandı. Fincanı eğilerek sehpaya koydum ve geri yaslanarak ellerimi bacaklarımın etrafına sardım.
"Serap ile Alpay nasıl tanıştı?"
Özgür, kolçaktaki küllükten sigarasını aldı ve dudaklarına yaklaştırdı. "Bilmiyorum," dedi büyük bir nefes çekmeden hemen önce. Sigaranın ucundaki kor, belirginleşerek daha fazla külün oluşmasını sağladı. Özgür, dalı dudaklarının arasından çekti.
"Bilmekte istemem zaten," dedi, dudaklarının arasından dumanlar süzülürken. Yeniden büyük bir nefes çekti ve parmaklarının arasında izmariti döndürüp küllüğe bastırdı. Küllükte son tütüşünü yaşayan sigara, havaya karışan son dumanıyla bitti. Özgür, bacağını sol bacağından indirip gözlerini bana çevirdi.
"Artık yavaştan yat, yarın okul var," dedi ve ayağa kalkıp fincanları aldı. Kendime çektiğim bacaklarımı koltuktan sarkıtıp ayağa kalktım. Alpay'ın ismini duymak bile ona bu şekilde can sıkıntısı yaratırken, abisinin katili olmuş olması içini nasıl yakıyordu, bilmiyordum. Ama görebiliyordum ki Özgür, her ne kadar güçlü olsa bile bu konuda içindeki yarayla yüzleşmek zorunda kalıyordu.
Geçmişi aşamıyorduk.
Özgür mutfaktan çıkarken peşinden yürüdüm. Merdivenleri tırmanıp odaların önünde durduğumuzda Özgür, elini kulpa yasladı ve göz ucuyla bana baktı.
"İyi geceler Eflâl."
Burukça gülümsedim.
"İyi geceler Özgür."
Aynı anda odaların kapı kulpuna asılıp içeriye girdiğimizde kapıyı kapatıp sırtımı kapıya yasladım. Onu böyle bir soruyla bir anda yaralayacağımı tahmin edemezdim. Yüreğimde oluşan kırık sancıyla sırımı kapıdan ayırıp yatağa doğru ilerledim. Üzerimdeki kazağı ve pantolonu çıkartıp Alin'in verdiği uzun kollu, ayı desenli pijamaları giydim. Yatağın üzerine serili olan battaniyeyi kaldırıp altına girdiğimde kafamı yastığa bastırıp gözlerimi kapattım.
Ama uyku, sanki benden uzak bir gezegen gibiydi.
Zaman, bir akrebin yelkovanı kovalaması kadar yavaş ilerliyor, saniyeler bir çağ gibi uzuyordu. Bir sağa döndüm, bir sola. Uyuyamıyordum ve bu beni amansız bir döngünün içine savuruyordu. Battaniyeyi hızla üzerimden atıp yataktan doğruldum. Derin bir nefes verip komodine uzandım. Sürahiye baktığımda, içinin boş olduğunu gördüm.
Boşluk, her yerdeydi.
Yalnızca sürahide değil, göz kapaklarımın ardında bile...
Ayaklarımı yataktan sarkıtarak soğuk zemine adım bastım. Bir ürperti tenimi okşarken, sürahiyi alıp odanın kapısına ilerledim. Kapıyı açıp çıktığımda yan odadan gelen sesler bir an için durmama neden olmuştu. Mırıltı halinde gelen ağlak sesle, kaşlarımın çatıldığını hissettim. Odanın kapısına yaklaştığımda sürahiyi koridordaki konsolun üzerine bıraktım ve sessiz bir şekilde kulpu indirdim.
"Yapma."
Araladığım kapıdan duyduğum Özgür'ün sesi ile bir an duraksadım. Kafamı biraz içeriye soktuğumda Özgür'ün yatakta yattığını gördüm. Yüzü buruşmuş bir şekilde sağa doğru yüzünü çevirdi ve kafasını iki yana salladı.
"Abi."
Kelime, dudaklarından dökülürken odanın sessizliğini paramparça etti. İçimdeki boşluk o an yankılandı. Sanki birisi kalbimin tam ortasına taş yuvarlamıştı. Odaya girerek kapıyı kapattım ve küçük adımlarla yatağa doğru ilerledim. Özgür, kaşlarını çatarak kafasını yeniden iki yana sallarken yatağa oturup elimi ürkekçe saçlarına doğru uzattım.
"Semya eto vsyo."
Özgür, Rusça bir cümle kurduğunda elim saçlarına dokundu. Bir anda eli havaya kalktı ve bileğimi ters çevirerek koluma uzandı. Ne olduğunu anlayamazken sırtımın yatakla buluştuğunu hissettiğimde boynuma değen soğuk bir metalle ürperdim. Özgür, bir anda üzerime çullanmış bir şekilde göğsü inip kalkarken gözlerimiz buluştu. Bir bana bir de boynuma yasladığı bıçağa bakarken yutkundu ve anında boğazımdan bıçağı çekip yataktan kalktı.
"Ben özür dilerim," diye usulca fısıldadığında sırtımı yataktan kaldırıp kafamı iki yana salladım.
"Özür dilenecek bir şey yapmadın. Sadece kâbus görüyordun, benim öyle yaklaşmamam gerekirdi."
Özgür, derin bir nefes bırakıp elindeki bıçağı komodinin çekmecesine bıraktı ve elini ensesine götürüp gözlerini camdan dışarıya çevirdi.
"Uyumamışsın?"
Görmeyeceğini bilsem de kafamı iki yana salladım.
"Uyuyamadım."
Özgür, kafasını salladı ve yatağa yaklaşıp bir anda yorganın altına girdi. Ellerimi yatağın üzerine koyup kalkacağım sıra bileğimi kavradı ve ona bakmamı sağladı.
"Gitme, burada benimle uyu. Belki onu görmeme engel olursun."
Özgür'ün açık sözlülüğü bir an için duraksamama neden olurken kafamı belli belirsiz salladım. Özgür bileğimi bırakıp battaniyenin bir ucunu benim için yükseltti. Yatağın üzerinde emekleyerek sağ tarafa doğru geçtim ve yatağa uzandım. Özgür, battaniyenin ucunu bıraktığında boynuma kadar yukarıya çektim.
Odanın içinde yalnızca nefes alışverişlerimiz duyuluyordu. Hemen solumda öylece uzanıyordu. Ne bana bakıyor ne de bir kelime ediyordu. İkimizde öylece tavana bakar bir vaziyette kalmıştık. Kalbim, göğsümün duvarını ezip geçmek istermişçesine atarken yutkundum. Ama yutkunuşumun bir suya taş gibi düşüp yankılanacağını tahmin edememiştim.
"Hayat, ne kadar da tesadüflere gebe, değil mi?" dedi, Özgür sonunda. Kafamı yastıktan ayırmadan soluma baktığımda gözlerini tavana dikmiş öylece durduğunu gördüm. "Bir anda yollarımız kesişti, bir anda kendini Andromeda'da buldun, öylece öptüm seni ve şimdi öylece yatağımda uzanıyorsun."
Aldığım her nefes bir har misali burnumdan sızarken, vücuduma basan sıcaklığı hissettim. Aralanmış dudaklarımdan bıraktığım her nefes, yanmaya başlayan yanaklarımın kızardığının habercisiydi. Özgür, kafasını sağa doğru çevirdiğinde gözlerini yanaklarımda gezdirdi.
"Ama bilmediğin bir şey var Hera," dedi. Gözlerini yalnızca bir kez kırpıp gözlerime tırmandı. "Ben tesadüflere inanmam."
Altın hareleri sanki gözlerimden sızıp ruhuma dokunuyordu. Özgür, yavaş bir şekilde bana doğru dönüp sol elini kaldırdı ve parmaklarının tersiyle kızardığına emin olduğunu bildiğim yanaklarımı okşadı.
"Sana çekildiğimi söylemiştim, garajda. Yanılmışım. Seni ben çekiyorum. Acıma, kaderime, tosladığım her şeye. Canın acıyacak küçük kızım. Canını acıtacağım."
Kurduğu cümlelerden mi yoksa kızım demesinden mi bilmiyordum ama boğazımda takılı kalan bir kordan acıyla yutkunarak kurtulmaya çalıştım. Parmaklarını yanağımdan sağ omzuma doğru sürükleyip beni kendine doğru çekmesine engel olmadım. Özgür, beni göğsüne yasladığında yanağımı bilinçsizce göğsüne yasladım. Oradaki atan yaşamın ne kadar sert ve ritmik olduğunu o an fark edebildim.
"Canımı acıtma Özgür, benim canım çok yandı," diye fısıldadım bir an için bilinçsizce. Kafamın hemen üstündeki yutkunuşunu duyduğumda gözlerimi kapattım. Saçlarımı okşadığını hissettiğimde gözlerimin arkasındaki karanlık büyüdü.
"Bundan kurtuluşun yok Eflâl," dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. Biliyordum, bunu kendim istemiştim. Bile isteye kendimi mecbur bırakmıştım. Yanağımı susması için göğsüne bastırdım. Özgür, derin bir iç çektiğinde başım havalanıp geri indi.
Sessizlik, aramızda görülmez bir sis oluştururken gözlerimin arkasında var olan karanlığa çıplak bir şekilde uzandım. Üzerime örtülen soğuk bir bulutun içinde kaybolduğumda gözümden akan damlaları hissettim. Ruhumun uykuya dalmadan önce zihnime kazığı cümleyi son anda fark edebildim. "Kalbimi cayır cayır yaktılar benim. O yangının ortasına aldım seni. Söylesene, ateşi söndürür mü gözyaşların, yoksa sen de mi yakarsın beni?"
🎲
"Bir insan, psikolojiyi ilk nerede tanımaya başlar?"
Sıraların arasında dolaşan öğretmenin adım sesleri, kulaklarımda yankılanırken ellerim çeneme yaslı bir şekilde Özgür'ü izliyordum. Özgür, kafasını sağ kolunun üzerine yaslamış, sol elindeki kalemle defterine öğretmenin söylediği soruları not alıyordu.
Sınıfta derin bir sessizlik var olurken, öğretmenin yeniden sorusunu duydum.
"Söyleyecek kimse yok mu? Psikolojiyi ilk olarak nerede tanır bir insan?"
Özgür, kafasını kaldırmadan gözlerini bana çevirdiğinde yazmayı bıraktı ve yavaşça doğrularak bakışlarını önümüze gelen öğretmene kaydırdı. Dudaklarını tam aralamış bir şey söyleyecekken arka sıralardan bir ses yükseldi.
"Delirdiğinde," dedi. Öğretmen, elindeki kalemi çevirerek kafasını iki yana salladı.
"Bu da güzel bir cevap fakat yanlış," dedi ve bakışlarını sınıfta gezdirdi ve en son benim üzerimde durdu. "Senin bir cevabın yok mu Eflâl?"
Bir düşündüm. Sadece bir bedenin değil, bir ruhun da doğduğu, şekillendiği ve ebedi izlerini bıraktığı kutsal bir tapınağı düşündüm.
"Doğru cevabı bilen, dersimden geçecek."
Öğretmenin cümlesiyle dudaklarımı araladım ve hızla zihnimdeki cevabı fısıldadım.
"Anne karnı," dedim. Öğretmen, elindeki kalemi ağırca indirdi ve gözlerini gözlerimden çekip elindeki defterine bir şeyler karaladı.
"Doğru cevap, anne karnıydı. Eflâl Keskin, sözlü notun 85."
Özgür'ün kıpırdadığını hissettiğimde bakışlarım kalemi tutan eline kaydı. Özgür, deftere en güzel el yazısıyla anne karnı yazdı ve kalemi bırakıp arkasına yaslandı, bana baktı. Dudaklarında gururlu bir tebessüm olurken, gözlerinde var olmuş ışıltılarla öğretmene bakmaya başladı.
"Anne karnındaki psikolojiyi araştırmanızı istiyorum. Ödevlerinizi iki gün sonra sunacaksınız. Dersimiz bugünlük bitmiştir, çıkabilirsiniz."
Öğretmen sınıftan çıkarken, Özgür, kollarını arka sıraya doğru uzatıp gerindi. Dirsekleri sıraya yaslı kalırken kafasını arkaya attı.
"Aslında doğru cevabı bende biliyordum ama sen söyle istedim."
Gülerek ona baktığımda göz ucuyla bana bakıp yamuk bir gülüş attı. Bir an için kalbim ağzıma gelirken o yamuk gülüşün beni bu kadar çabuk alt edebileceğini hiç fark etmemiştim. Kollarımı göğsümde bağlayıp ona doğru döndüm ve kaşlarımı meydan okurcasına kaldırdım.
"Peki, araştırma hakkında ne düşünüyorsun?"
Özgür, sol kolunu sırtımı yasladığım yere doğru uzatıp bana doğru yaklaştığında nefesimi tuttum. Herkesin içinde bunu yapması doğru muydu? Neden bir anda beni darmadağın etmek için zaman kolluyordu ki?
"Sana söyleyeyim de bütün fikirleri mi çal, değil mi? Fırsatçı."
Zihnimde yankılanan cümlesiyle dudaklarımı aralayıp şuh bir nefes bıraktım.
"Hah? Ben mi fırsatçıyım?"
Özgür, kaşlarını kaldırıp kafasını salladı.
"Evet, eğer hoca sana bakmasaydı doğru cevabı söylemeyecektin. Benim sıramı çaldın."
Gözlerimi kısıp yüzümü ona doğru yaklaştırdım.
"Herkesten önce sen söyleseydin o hâlde?" diye onunla inatlaştığım sırada Özgür, tek kaşını kaldırıp yüzümü inceledi. Gözbebeklerinin büyüdüğünü izlediğimde biraz geri çekildi ve dudaklarını yalayarak önüne döndü.
"Neyse, bu seferlik affediyorum," dedi ve ayağa kalktı. "Efuli."
Alin'in taktığı lakabı onun ağzından duymak, o an içinde bulunduğum inatçı halimden bir anda kopmama neden olmuştu. Dudaklarının aldığı şekil ve direkt olarak ettiği telaffuz, nabzımın hızlanmasına neden olmuştu.
"Efuli!"
Zihnimde Alin'in sesini duyarken sıraya doğru koşan Alin ile gerçekten de duymuş olduğumu gördüm. Alin, bulunduğum sıranın önünde durup bakışlarını Özgür ile bende gezdirip koluma asıldı.
"Hadi kalk, kahvaltı edelim."
Sıradan kalkmadan önce sıramın altına sıkıştırdığım kabanı çıkarttım ve ayağa kalktım. Kabanı üzerime giyerken sıradan ayrılıp Alin ile yürümeye başladım. Özgür ve Tuna hemen arkamızdan gelirken; Bartu, Ateş ve Aybars peşimizden geliyorlardı. Kantine girdiğimiz an arkamdaki bedenler, önümüze geçti.
"Gelmiş," dedi, Tuna. Gözlerim, Tuna'nın sol omzunun yanından Alpay ve Serap'ı gördü. Bizi görmemişlerdi, arkaları dönüktü ama biz onları görüyorduk.
"Çıkalım buradan, yoksa elimden bir kaza çıkacak," diyen Özgür ile yanımdan sert bir rüzgârın geçtiğini hissettim. Özgür, yanımızdan ayrılırken arkamı onlara dönüp Özgür'ün peşinden ilerlemeye başladım. Kampüsün bahçesine indiğimizde geniş çardağa doğru ilerlemeye başlamıştık. Yuvarlak çardağın kubbe çatısı tamamen karla kaplanmıştı. Saçlarıma düşen kar tanecikleri ağırlaşırken daha hızlı adımlar atmaya başladım.
Özgür ile çardağın altına girdiğimizde Özgür, cebinden sigara paketini çıkartıp içinden bir dalı dudaklarının arasına sıkıştırdı. Çakmağını paketin içinden avcuna düşmesini sağladı ve sigarasını yakıp geri yerine koydu. İki dudağının arasında tuttuğu sigaradan peş peşe iki nefes çekti. Birini burnundan üflerken diğerini ağzından bıraktı.
İçindeki yangının külleri savruldu.
Zihnimin içindeki kadının cümlesiydi bunlar. Sağında duran defterinde yazılmış kaderimiz gri bir gölgenin altında kalmıştı. O biliyor, biz bilmiyorduk. Hepimizin bildiği tek bir şey vardı. Acı.
"Konuş, sessiz kalma," diyen Özgür'ün sesini işittim. Bakışlarım gözlerine çevrilirken o sigarasından nefesler almaya devam ediyordu. Ne diyeceğimi bilemediğimden dolayı rastgele bir cümleyle başladım.
"Psikoloji evreni ne kadar da büyük bir evren, değil mi?" derken buldum kendimi. "Her türden sorunlar için çözümler var."
Özgür, söylediğim cümlelerle sigarasını dudaklarının arasından çekip bana ciddi misin bakışı attı. Bir anda gülmeye başladığında kafasını iki yana sallayarak bakışlarını benden çekip kampüste gezdirdi.
"Eflâl," dedi uzatarak. Kısa bir süreden sonra sigarasından son bir nefes çekip yanımızda duran demir çöp kovasına bastırdı ve içine attı. Ellerini ceplerine sokmadan önce ellerimi aldı ve kendi elleriyle birlikte kabanının ceplerine soktu. Bu yaptığı hareketle ona yaklaştığımda kafasını indirmeden gözlerini gözlerimde tuttu.
"Nasıl her seferinde en saçma şekilde beni sakinleştirmeyi başarıyorsun?" diye sordu ve gözlerini gözlerimden çekip arkama baktı. "Delirmenin tam kıyısındayım ama bunu yapamam," dedi. Sanki kendine söylüyormuş gibi bir hali vardı. Yeniden gözlerime baktığında kafasını iki yana salladı. "Bunu bana neden yapıyorsun?"
Damağımın kuruduğunu hissettiğimde ruhumdan kopan cümleleri fısıldadım.
"Canımı acıtacağını söyledin. Bende cevabını verdim."
Gözlerini anlamamış bir şekilde kıstığında kaşlarımı kaldırdım.
"Her türden sorunlar için çözümler var," diyerek cümlemi tekrar ettim. "Canımı acıtırsan, canım acır ama çözerim. Yıllar önce çözdüm, yine çözerim."
Özgür, sertçe yutkundu. Adem elmasına kayan gözlerim yeniden gözlerine yükseldi.
"Ya parçalarsam?" diye sordu, genzinden gelen bir ses tonuyla. Gözlerini saran harelerin küçülürken gözbebeklerinin obruklaştığını ve beni içine çekeceğini düşündüm. Yansımasından kendimi izledim.
"Parçalarsan, bu sefer ben senin canını acıtırım."
Özgür, bir sağ gözüme bir de sol gözüme bakarken zamanın yavaşladığını hissettim. Sanki dudaklarının arkasından dökülmek için bekleyen bir cümle vardı ve gökyüzünden düşecek karlar bile bunu beklemek için ağırlaşmıştı. Özgür'ün dudakları aralandı ama o cümle süzülmedi.
"Bak Serap, burada kimler varmış?"
Alpay'ın sesi ile Özgür'ün gözlerinde harlanan öfkeyi izledim. Aralı dudakları birden kapandı ve yanakları, dişlerini sıktığı için içe doğru göçtü. Bir adım geri çekildiğinde cebindeki ellerim düştü. Soğuk havayla temas eden tenim o an Alpay'dan nefret etmeme neden olmuştu. Sahip olduğum nefretle öfke bürünmüş bir şekilde ona bakmaya başladım. Serap'ın bakışlarını yüzümde hissettim.
"Ona öyle bakmayı derhal kes," dediğini işittim.
"Benim kızım, kime nasıl bakacağının hesabını sana vermeyecek Persephone. Hak edene hak ettiği gibi bakıyor."
Alpay, sanki bundan keyif alıyormuşçasına güldüğünde Serap'ın bakışları Alpay'ın gülüşüne takıldı. Alaycı bir gülüş olmasına rağmen gözleri parıldadığında Serap'ın Alpay'ı gerçekten de sevdiğini an anlayabilmiştim.
Ah eşsiz Persephone. Sen ki tüm efsanelerde ondan nefret ederken nasıl şimdi ona âşık oldun? Söylesene, özgürlüğünün simgesi olan narın gücü, aşka yenik mi düştü?
"Serap sizin sınıfınıza kayıt oldu. Umarım ona derslerinde destek çıkarsın kardeşim."
Özgür'e baktım. Yumrukları sıkılı bir şekilde ona bakmayı sürdürürken hiç düşünmedim ve Özgür'ün elini tutup Alpay'a baktım.
"Hiç merak etme Aidoneus. Ona o kadar iyi bakacağız ki evine gittiğinde gözyaşlarını silmeye mecali bile kalmayacak," diye mırıldandığım an Alpay'ın yüzündeki alaycı ifade bir toz bulutu gibi dağıldı. Dişlerini sıktığını gerilmiş çenesinden anladığımda Özgür, elimi kavradı. Alpay, bir adım atacaktı ki Özgür, elini kaldırıp onu durdurdu.
"Sakın," dedi, dişlerinin arasından. "Bir adım daha atacak olursan basacak yeryüzü bulamazsın. Buraya neden onu soktuğunu anlayabilecek kadar akıllıyım ama sen, onun başına gelecekleri bile bile buraya sokacak kadar aptalsın. Ama korkma, ona bir şey yapmayacağım. Henüz."
Alpay, tam bir şey söyleyecekken Serap, onu çekiştirmeye başladı. Hiçbir şey söyleyemeden yanımızdan ayrıldılar. Derin bir nefes çekerek Özgür'e baktığımda gözlerinin yüzümde olduğunu gördüm. Yorgun bakışlarıyla yüzümü incelerken gözlerini kırpıştırdı.
"Sınıfa gidelim, burnun kızarmış. Hasta olacaksın."
Kafamı usulca salladım ve onunla birlikte yürümeye başladım. Sınıfa girdiğimizde sıramıza geçip oturduk. Sırtımı yasladığım sıra Serap, ağırca sınıfa girdi ve bakışlarını etrafından gezdirdi. Gözlerimiz bir mıknatıs misali birbirine çekildi.
Yüzünden hiçbir ifade okuyamıyordum. Öylece bana bakıyor ve kapının önünde bekliyordu. Özgür'ün yanımda rahatsız olmuşçasına hareketlendiğini fark ettiğimde gözlerimi Serap'tan çekmiyordum. Serap, buna dayanamamış olmalıydı ki yavaş adımlarla arka sıralara doğru yürümeye başladı.
Gözlerimiz ayrıldığında yüzümü Özgür'e çevirdim. Bala çalan gözleri yüzümün her bir noktasında turluyor, gözlerimin içine bakıp yeniden bu işlemi tekrarlıyordu. Sanki düşüncelerimi okumaya çalışıyordu.
"Canın acıyacak küçük kızım. Canını acıtacağım."
Zihnimde tekerrür eden cümleleri ruhumun amansız derinliklerine kazınmıştı. Orada sürekli yeni bir cümle ekleyip beni darmadağın etmek için bekliyordu.
Canımı acıtacaktı, biliyordum. Bunun farkındaydım. Ona karşı koyamayacaktım. Canımı acıtmasına izin verecektim. Kırıldığım ve döküldüğüm yerden tekrar tekrar kırılacaktım ve elimden hiçbir şey gelmeyecekti.
Gözlerime yükselen bulutların varlığını hissettiğim an yüzümü kaçırdım. Özgür'ün masadan ayrılıp sınıftan ayrılacağını tahmin etmemiştim. Sol gözümden akan bir yaş hızla yanağımın üzerine devrildiğinde sertçe yutkundum.
Beni kır, parçala, yok et. Ama canımı bir başkasının acıtmasına izin verme. Çünkü ruhum, bir tek sana bütün hatalarında geri dönecek şekilde mühürlendi.
Gün, yavaşça ağarmaya başlarken gökyüzündeki kar tipiye dönmüştü. Özgür, bir daha gelmemiş, Tuna aradığında ise eve döndüğünü söylemişti. Tuna üstünde durmamış ve onun yokluğunda yanımdaki boş yere çökmüştü.
Şimdi ise hepimizi almaya gelen bir siyah vitoya doluşmuş eve dönüyorduk. Bakışlarımı filmli camdan dışarıya çevirdiğim sıra Alin'in sesini duydum.
"Acaba Rüya teyze ne yaptı? Kurt gibi acıktım ya," dedi. Gözlerim hızını hiç kaybetmeden düşen karlarda gezindi.
"Senin aç olmadığın bir an yok ki Alin. Sürekli açsın, sen bu dünyaya yemek yemek için gelmişsin."
Tuna'nın alaycı tonuyla söylediği cümleler Alin'i kızdırmış olmalıydı ki tene çarpan küt bir ses tonu duydum. Göz ucuyla onlara baktığımda Tuna, kokunu sıvazlıyordu.
"Abiye şiddet ha?" dedi ve Alin'i kolunun altına sıkıştırarak saçlarını bozmaya başladı. Alin çırpınarak Tuna'nın kollarından kurtulmaya çalıştı.
"Ya Tuna!" diye çemkirdi. Tuna gülerek onu bırakırken Alin, burun kıvırarak saçlarını düzeltmeye başladı. "Benden 2 dakika önce doğmuş olman benden büyük olacağın anlamına mı geliyor Tuna?"
Tuna, kaşlarını kaldırarak kafasını salladı ve kollarını göğsünde bağlayıp arkasına yaslandı.
"Senden sadece iki dakika büyük değilim Alin. Zeka yaşı olarak da senden büyüğüm."
Alin'in bu lafın altında kalmayacağını düşündüm fakat beklediğim gibi olmadı.
Gülerek "Seni yaşlı inatçı. Yaşlı olduğunu kabul ediyorsun o halde?"
Tuna, Alin'in bu hamlesini beklemiyormuşçasına büyüyen gözleriyle Alin'e baktı.
"Abartma Alin, sadece iki dakika var aramızda."
Alin, hiçbir şey demeden gözlerini kısıp Tuna'ya baktı. Tuna, gözlerini devirip ofladı ve yüzünü cama doğru çevirdi. İçinde bulunduğunuz aracın yavaşladığını fark ettiğimde camdan dışarıya baktım.
Eve varmıştık.
Özgür'ü görecek olmanın heyecanı, damaklarımda bir kuruluğa neden olurken aralanan kapıdan ilk olarak Alin indi. Peşinden inip onu takip ederken üzerimize savrulan karlar ile koşmaya başladı. Adımlarımı hızlandırdığım sıra evin kapısı sonuna dek açıldı.
"Geçin çabuk, şu hale bakın," diyen Rüya teyzenin sesi ile hepimiz eve doluştuk. Kabanımın üzerindeki karları temizlerken gözlerim parkeye takılı kaldı.
Acaba annemin üzerini de karlar sarmış mıydı?
Ruhumdaki kız çocuğunun üşüyerek kendine sarıldığını gördüm. Yere değen çıplak ayaklarını avuçlarıyla örtmesine şahit oldum.
"Eflal."
Gözlerimin odağına giren Rüya teyze ile gözlerimi kırpıştırdım.
"Git üzerini değiştir evladım, bak ıslanmışsın. Hasta olacaksın Allah muhafaza."
Kafamı belli belirsiz salladığımı hatırlıyordum. Soğuk ve ıslak kıyafetimin tenimde bıraktığı ağırlık mıydı yoksa hissettiklerim miydi yorgun düşüren? Merdivenleri çıkarken dizlerimin titrediğini bile hissedebilmiştim. Kendimi zorla yukarıya attığımda bir kapının açılıp kapanma sesini duydum.
"Demek tipi arttı. Islak bir kedi yavrusuna dönüşmüşsün."
Özgür'ün sesi bana uzaktan gelen bir rüzgar misali çarptı. Ona bakmadan odaya doğru ilerleyemeye çalışacakken koluma prangalanan elleriyle durmak zorunda kalmıştım.
"Bir sorun mu var Eflal?" diye sorduğunda güçlükle yüzüne baktım. Ona nasıl baktıysam kaşlarını hafifçe çattı ve elini alnıma yasladı. O andan itibaren kaşları havalandı ve gözleri büyüdü.
"Siktir," dedi sert bir şekilde. "Ateşin var senin."
Soğuktan nefret eden biri için ateş daha makul bir seçenek değil miydi ki oysa? Ama bu Özgür için değildi. Beni bir çırpıda kendi odama çekiştirip kapıyı açtı ve kendiyle birlikte beni odaya soktu. Üzerimdeki kabanı çıkartıp yere fırlatırken kabanın parkeye düşme sesi çok gürültülü gelmişti.
"Burada bekle, Alin ile Rüya teyzeyi çağırıp geleceğim," dedi ve arkasını gitmek için bana döndü. Elimin havalanıp onun kazağına asıldığını hatırlıyordum.
"Gitme," demiştim. Özgür, ikilemde kalarak bana bakarken üzerimdeki kıyafetlerle kendimi banyoya doğru sürüklemeye başladım. Adımlarımın sarsaklığı, onun da peşimden gelmesine neden olmuştu.
Banyoya girdiğimizde Özgür, küvete eğilip sıcak su ile doldurmaya başladı. Dudaklarımın titreyerek açıldığını hissederken dişlerimin birbirine sertçe çarptığını duydum. Özgür'de duymuş olmalıydı ki yerinde doğrularak bana ilerledi.
Elleri kazağımın ucuna duraksadığında gözlerimin içine baktı.
"İzin veriyor musun?" diye sorduğunda kafamı salladım. Özgür, bir an bile olsa gözlerini gözlerimden ayırmadı. Güneşin rengini çalan gözlerinin ruhuma aktığını hissederken ruhumdaki küçük kız, onun bu sıcak bakışı yüzünden ısınmaya başlamıştı.
Kazağım üzerimden sökülüp atılırken sutyenimle kalmak beni utandırmıştı. Yanaklarımın ısındığını fark ettiğimde titreyen elimi pantolonuma götürüp fermuarımı indirdim. Bacaklarımı ikinci bir deri misali saran ıslak pantolonu çıkarttığımda Özgür'ün karşısında yalnızca iç çamaşırlarımla kalmıştım.
Ama o bana hiç bakmamıştı.
Bir an bile olsa gözlerini bedenime indirmemişti. Öylece gözlerimin en içine bakmaya devam etmişti. Dirseklerimden kavrayarak beni küvete çekiştirdi. Üzerindeki kıyafetlerin ıslanmasını önemsemeden küvetin içinde benimle oturdu.
Ayak uçlarımdan tepe noktama kadar ürperirken sıcak su tenime bir iğne misali batıyordu. Özgür, sıcak sudan avuçlarını doldurdu ve ağırca yüzüme kaldırdı.
Gözlerimi gözlerinden çekmeden ona bakmaya devam ederken Özgür, avuçlarına aldığı sularla beni ısıtmaya çalışıyordu. Kaşlarını hafifçe çatmış ve dudaklarını sanki hiç açılmayacak gibi birbirine bastırmıştı.
"Neden bana öyle bakıyorsun?" diye sordum. Sesim bir yankı gibi banyoda dağılarak kulaklarıma dolduğunda Özgür, gözlerini kapatıp dişlerini sıktı. Ellerimi havaya kaldırdığımı ve yanaklarıma koyduğumu hatırlıyordum. Avuçlarıma batan kemikleri öylesine içimi gıcıklandırmıştı ki dudağımı dişlemek zorunda kalmıştım.
"Beni pişman edeceksin, Eflal," dedi, beklemediğim bir anda. Kapalı gözlerinin ardından söylediği cümlelerle kaşları daha da alnında büyüdü ve oranın kırışmasına neden oldu.
Neden pişman olacaktı ki?
Onu bir ayna olarak gördüğüm sıra benim de artık kaşlarım çatılıydı.
"Özür dilerim. Yine başına bela oldum."
Ruhumdaki kız çocuğu yaralı dizlerinin üzerine alnını bastırıp kendi kabuğuna çekilirken sırtımdaki izlerin acıdığını hissettim. Kürek kemiklerime batan yara izlerinin sızladığını fark ettim.
Kanatlarımın koparıldığı yerden acımaya başladım ve bu benim gözlerime bir sürü bulutun sürüklenmesine neden oldu.
Özgür, gözlerini açtığında gözlerime dolan yaşları fark etti ve ağırca yutkundu. Elleri yanaklarımda asılı kalırken sağ yanağını elime bastırdı.
"Nasıl kıyacağım ben sana?" diye fısıldadığında yutkundum. Sert yutkunuşum avuçlarımın onun yanağından düşmesine sebep olurken dudaklarımda acının bir tebessümü inşa oldu.
"Kıy, yık, parçala, yok et demiştim ben sana. Ama ne olursa olsun... canımı acıtmalarına izin verme."
Yavaşça olduğum yerde döndüm, sırtımı küvetin içinde ona çevirdiğimde nefesimi tuttum. Kürek kemiklerimdeki yaraların yeniden kanadığını hissettim. Ilık suyla kabarmış kemer izlerini izlediğini biliyordum. Sessizliğin içinde onun nefesinin bile donduğunu duyar gibiydim.
"Canımı yakan sen ol," dedim, neredeyse fısıltıyla. "Ama bir başkasının yakmasına izin verme. Eflâl'e kıy, ama... Hera'ya dokunmalarına izin verme."
Bir anlığına zaman durdu. Derin bir sessizlik çöktü aramıza. Omzumun üzerinden ona baktığımda, eli havada kalmıştı. Gözlerinde dehşetle dolmuş bir bakış vardı. Sanki gördüğü şey, dünyadaki hiçbir kelimeyle tarif edilemezdi.
"Sana..." dedi, sesi boğuk, kırılmış. "Ne yaptılar? Kim yaptı?"
Kaşlarımın altından yüzüne bakmaya devam ettim. Gözlerimden yaşlar, sessizce düşen bir sicim gibi süzüldü. Her nefes alışımda kaburgalarımın arasına saplanan bir sancı hissediyor, o acıyla titreyen dudaklarımdan serzenişim dökülüyordu.
"Kanatlarımı... soğukla bilenmiş etlerle kestiler."
Sözlerim, banyonun soğuk duvarlarında yankılanmadan kayboldu. Sanki her harf, içimdeki yankının sessiz bir yankısıydı. Duyulmuyor ama içimi parçalayan bir çığlık gibi büyüyordu.
Özgür, yüzünde acı çeken bir ifadeyle elini biraz daha kürek kemiklerime yaklaştırdığında gözleri kapandı ve dişlerini sıkarak inledi. Yara izlerimi elini bile sürmeden ellerini küvetin iki yanına sertçe vurdu ve bu kez daha sert bir sesle inledi. Tanrı'nın bile dokunmaya çekineceği bir yara taşıyordum.
"Geçmişin üzerine gidersen, iyileşirsin dedin," dedim, neredeyse nefesimle karışan bir fısıltıyla. "Ben ondan kaçtıkça iyileştim, bunu bilemedin."
Özgür, gözlerini açtığında içinde yanan öfkeyi gördüm. O ateş, bir zamanlar bana ait olan cesaretin sureti gibiydi. Özgür, sahip olduğu öfkeyle kollarımın iki yanına ellerini koydu ve yüzünü kürek kemiklerime yaklaştırdı. Dudaklarını yara izlerime yasladığında gözlerimin titrekçe kapanmasına izin verdim.
Kanatlarımın koparıldığı yerden öptü beni. Çenemi omzuma yaslayıp gözlerimi iyice kapattım. Tenimde hissettiğim dudaklar titrekçe nefesler almama neden olurken Özgür'ün burnundan verdiği olukları işitiyordum.
"Yer gök şahit olsun ki onları, bunu yaptığına pişman edeceğim. Gözünden akıttıkları her şey için onların zehrini çekeceğim," diye fısıldadı. Gözlerimi açıp yüzümü biraz daha ona döndüğümde Özgür'ün yüzü omuzlarımın hizasında durdu. Alevle kaplanmış obrukları, korun içine beni çekmek istercesine gözlerimde kalmıştı.
"Onlar canını acıttıysa ben parçalayarak yeniden seni oluşturacağım. Gözünden akan her yaş, sadece aldığın zevk için dökülecek."
Ruhumdaki kız çocuğu alnını gömdüğü dizlerinden kaldırıp bana baktığında Özgür'e biraz daha döndüm ve elimi yanağına yasladım.
"Alacağın intikamda beni yaralamaktan korkma Özgür. Onları izleyen yine sen olacaksın. İyileştirmenin de yolunu bulursun. Bırak, birlikte savaşalım onlarla."
Özgür, gözlerini kapatarak omzumun üzerine bir tüy kadar hafif öpücük bıraktı ve kollarını bedenime sararak ayağa kalkmamıza neden oldu.
"Ateşin düştü, iyice üşütmeden giyin hadi," dedi ve beni küvetten çıkartıp üzerime bornozu geçirmeme yardımcı oldu. Odaya kadar bana eşlik etti ve bana küçük bir bakış atıp odadan çıktı. Dolaptan kendime yeni bir iç çamaşırı takımı ve uzun kollu lacivert bir kazak çıkartıp üzerimi giyinmeye başladım. Altıma geçirdiğim siyah, salaş pantolon ile açık saçlarımı kuruttum.
Odanın kapısı tıklatıldığında kapıya dönüp "Gel," dedim. Kapı açıldığında Alin, odaya girmeden kafasını içeriye uzattı.
"Yemek hazır Efuli, hadi gel. Rüya teyze çok güzel yemekler yapmış bize," dedi ve kapıyı açık bırakarak geri çekildi. Aralanmış kapıdan çıkıp aşağıya indiğimde herkesin masaya kurulduğunu gördüm. Bir kişi hariçti, Özgür yoktu.
Özgür'ün yanındaki boş sandalyeye kurulduğum sıra Rüya teyze tabaklarımıza yemek doldurmaya başlamıştı. Rüya teyze, kendi tabağına da yemeğini alıp sandalyesine çöktüğünde Tuna'nın bakışları merdivene çevrildi.
"Özgür gelmeyecek mi?"
Alin, ağzındaki lokmayı yutup Tuna'ya baktı.
"Çağırdım ama gelmeyeceğini söyledi. Hatta 'Tuna'ya söyle, yemekten ssonra Eflâl'i de alıp çalışma odasına gelsinler,' dedi."
Tuna, göz ucuyla Aybars'a ve bana bakıp hiçbir şey olmamış gibi yemeğini yemeğe başladı. Oldukça kısa süren yemek faslının ardından Tuna, ayağa kalktı ve bakışlarını üzerimizde gezdirdi.
"Hadi kalkın bakalım. Özgür'ün düşünceleri neymiş."
Tuna'nın cümleleriyle Aybars ile Bartu ilk ayaklananlardan olmuştu. Oturduğum sandalyeden kalktığım sıra Ateş'te sandalyesinden kalkmış merdivene yönelmişti. Rüya teyze ile Alin aşağıda kalırken biz merdivenlerden çıkıp Özgür'ün çalışma odasının kapısına varmıştık. Tuna, kapıyı bir kere çalıp içeriye girdiğinde peşinden içeriye doluştuk.
Özgür, ellerini masanın üzerinde kenetlemiş bir şekilde bize bakarken Aybars, kapıyı kapattı ve birkaç adım bize yaklaştı. Özgür, kenetlediği ellerini çözüp masaya bastırdı ve ayağa kalkıp çenesini dikleştirdi.
"Bu zamana kadar beklettiğim savaşın, bugün ilk rövanşını başlatıyorum. Onlar bir kıvılcım başlattı. Ben ise o kıvılcımı kasırgaya dönüştüreceğim."
Özgür'ün cümleleri odada bir zincir gibi tıklandı; her halkası masanın üzerine indi, her halka daha ağırlaştı. Kehribar gözleri, sanki içerisinde kıvrılmış bir güneşle öfkenin kömürünü eritiyordu. Bakışları parlak bir reçine gibi yapışıyor, karşısındakilerin belleğine iz bırakıyordu.
Kızıl bir kahveye akan, altın bir halkayla çevrilmiş bakışları beni bulduğunda nefesimin kesildiğini hissettim. Içinde yanmaya devam eden bir yangının küllerini görebiliyordum. Her nefes aldığımda koru boğazımda bir acı tat bırakıyordu. Sertçe yutkunduğumda, göz bebeklerinin büyümesini izledim.
"Dünya onların ellerindeyse, ellerini ateşe vereceğim."
Ruhumun gölgeli labirentinde var olan o kadının siluetini gördüm. Ellerini çenesinin altına koymuş, gözlerinden dökülen yaşlar, karanlıkta birer inci tanesi gibi parlıyor; her damla, içimde hâlâ saklı duran acının yankısı oluyordu. Bakışları, gözlerimde bir gölge gibi titriyor, ruhumun kıyı taşlarını hafifçe sallıyordu. Orada duruyordu, hareket etmiyor ama varlığıyla bütün labirenti aydınlatıyor; sessizliği bile bir haykırış kadar yoğun, bir dokunuş kadar yakıcıydı.
"Cehennemin nefesi," dedi, bir ses. Nereden geldiğini anlayamamıştım. "O nefes, kül olmuş bir kalbin üzerine serpilmiş."
Özgür'ün gözlerindeki ateş, kadının bakışıyla birleştiğinde odada bir volkan gibi yayıldı. Duygularım, bir duman bulutu gibi odanın tavanına yükseldi; korku, arzu ve öfke birbirine karıştı. Zaman ve mekânın sınırlarını eritti. Labirentimdeki kadın hâlâ duruyordu; ama artık sadece bir siluet değildi. İçimde bir kor parçası, onun bakışlarından çıkan küçük alevlerle yanıyor; her damla yaş, o koru daha da kızdırıyor, ruhumu titretmeye devam ediyordu.
Her sessizlik, cehennemin kendisinden kopup gelmişti ve biz, o azapta yanmaya mecbur kalacaktık.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!