Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Low, Blueneck
Gördüm Günümü, Kaan Boşnak
🎲
Eflal Keskin, Ağzından
Zaaf.
Tutku ve tehlikenin en zayıf halkasıydı. İnsan ruhunun gizli çatlaklarından sızan, en sağlam görünen iradeleri bile eğip büken bir gölgeydi. Sahip olduğumuz kişiliğin ve karakterin şeklini bozan, bizi savunmasız bırakan bir ataktı ve bu atağa karşı koymak, yine bir zaafa sahip olmak demekti.
Ancak ne ben karşımdaki adamı ne de onun zaaflarını tanıyordum. Güç, elimde değildi. Ama tek bir kozum vardı: Karakterim. Onu, bir silah gibi kullanabilirdim.
Zihnimde sayfası aralanan Freud'un 'Psikanalitik Teorisi' ile hareket ettim. Bilinçdışının derinliklerinde saklanan arzular, korkular ve savunma mekanizmalarının hepsi burada, bu anda, bu odanın içindeydi. Bir hamle yapmalıydım.
Elimi yavaşça Alpay Hancıoğlu'na uzattım. Parmak uçlarım ona ulaşmadan önce, yüzüme ölçülü bir gülümseme yerleştirdim. İçten olmayan ama kusursuz görünen bir gülümsemeydi.
"Eflâl Keskin."
Alpay Hancıoğlu, uzattığım eli sıktığında annemin sesini duydum.
"Benim ameliyat masrafımı Alpay Bey karşılamış."
Annemin sözleri beni koca bir yalanın içine atmıştı. Aslında o yalanın içindeki tek kişi, karşımda bana gülerek bakan adamdı. Derinliklerinde yalan taşıyan gözlerini anneme çevirdiğinde, kafasını iki yana salladı.
"Lütfen Müge teyze. Bana 'Bey' şeklinde ithaf etmenizi istemem. Alpay diyebilirsiniz."
Ağzından çıkan her bir kelime, elime yüklenirken dişlerimi sıktığımı fark ettim. Derin bir nefes alıp elimi, Alpay Hancıoğlu'nun elinden kurtarıp kaşlarımı çattım.
"En kısa zamanda borcunuzu öderiz, Alpay Bey."
'Bey' sözcüğüne bastırarak cümlemi bitirdiğimde gözleri bana döndü. Dışarıdan nasıl göründüğümü bilmiyordum ama karşımdaki adamın gözlerinin yansımasından kendimi görüyordum. Her an üzerine atlayıp dövebilirdim. Alpay Hancıoğlu, gülerek bir adım geriye çekildiğinde sağ elimi yumruk yaptım. Avuç içime batan tırnaklarımın acısıyla, boğazıma yükselen çığlığı bastırmaya çalıştım.
"Biz artık gidelim. Tekrardan geçmiş olsun efendim."
Annem gülerek gözlerini kapatıp açtığında yanımdan geçip odadan çıktı. Arkasındaki korumalar da odadan çıktığında, onun oturduğu yere doğru ilerleyip koltuğa oturdum. Arkasından gidip acaba kafasını mı kırsaydım? Annemin şüpheci bakışları üzerimde gezinirken dudaklarımı araladım.
"Arkadaşımın annesinin doğum günü vardı, oradan geliyorum."
Annem yüzündeki gülümsemeyi silip kafasını salladığında, bakışlarımı ellerime indirdim. Nasıl bir boşluğun içine düştüğümü hayal bile edemiyordum. Bakışlarım annemin gözlerine yaslandı. Aldığı ilaçlar bile o kadar kuvvetliydi ki gözlerinin ağırca kapandığını fark ettim. Düzenli alıp verdiği nefesi uyuduğunun işaretiydi.
Derin bir nefes alıp elimdeki poşetlere baktım. Siyah bir eşofmanın ucunu gördüğüm poşeti alıp, diğerini koltukta bıraktım. Duvardaki saate baktım, saat 02:00'ydi. Ayağa kalkıp odanın içindeki tuvalete girdim. Sade fayanslarla döşenmiş tuvalete göz gezdirip poşeti kapalı klozetin üzerine koydum. Üzerimdeki elbiseyi çıkartıp kenara düzgün bir şekilde bıraktığımda poşetin içindeki kıyafetleri çıkarttım.
Poşetin en altındaki sutyeni gördüğümde gözlerim irice açıldı. Etiketiyle duran sutyenle uzun bir süre bakışıp yutkunduğumda içli bir nefes verdim.
"Gerçekten mi?" diye fısıldadığımda kafamı iki yana salladım. Çıkarttığım kıyafetlerimin nerede olduğunu düşünürken siyah eşofmanı altıma giydim. Sutyenin etiketini çıkartıp tenime yasladığımda ellerimi sırtıma gerdim. Kopçayı taktığımda üstüme mavi, uzun kollu tişörtü giydim.
Kenara bıraktığım elbiseyi poşetin içine koyup tuvaletten çıktım. Elimdeki poşeti duvarın kenarındaki koltuğa koyup bakışlarımı anneme çevirdim. Masanın yanında gözüme çarpan telefonumu elime alıp odadan çıktım. Kapıyı sessizce kapatırken yanımda hissettiğim bedenle göz göze geldim. Oğuzhan'ın teyzesiydi. Eliyle koltukları gösterdiğinde gülümseyip oraya doğru ilerledim. Koltuğa oturduğumda Rüya teyze yanıma oturup dudaklarını araladı.
"Alpay'ın geldiğini kapıdaki koruma haber verdi. Ben de o yüzden annenin yanından ayrılmak zorunda kaldım."
Kafamı salladığımda elimi elinin üzerine koydum.
"Hiç sıkıntı değil hatta iyi yapmışsınız. Çünkü Alpay'ın ne yapacağını bilmiyoruz. Anneme hastane masraflarını onun karşıladığını söyledi."
Rüya teyzenin gözleri sinirle kısılırken arkama yaslandım.
"Oğuzhan bunu duyduğunda, hiç hoşuna gitmeyecek." dediğinde elinin üzerindeki elimi çektim.
"Lütfen, ona bunu ben söylemeliyim," dedim.
Rüya teyze, kafasını salladığında ayağa kalkıp annemin odasına girdi. Derin bir nefes aldığımda elimdeki telefona baktım. Güç tuşuna uzun bir süre bastığımda Samsung amblemi ışıklarını yaktı. Kısa bir süre içinde telefon pin kodunu sorduğunda hızla 0501 yazıp telefonu açtım. Parmağımı ahizenin olduğu kısma getirip aşağıya doğru sürüklediğimde bildirim paneli açıldı. WhatsApp'tan bir mesaj gelmişti.
Hızla WhatsApp'a girdiğimde hiç bilmediğim bir numaradan geldiğini gördüm. Mesaja tıkladığımda yalnızca bir noktanın atıldığını fark ettim. Mesaj yazmak için kutucuğa basıp parmak uçlarımı harflerde gezdirdim.
Kimsiniz?
Derin bir nefes alıp bakışlarımı koridorda gezdirdim, hiç kimse yoktu. Mesaj sesi koridorda yankılandığında sesi kısıp gelen mesaja baktım.
0530**: Oğuzhan.
Gözlerim, gördüğüm cevapla sonuna kadar açılırken zihnimdeki soruyu parmaklarıma aktardım.
Numaramı nereden buldun?
Onun cevap yazmasını beklerken numarasını, nedenini bilmediğim ve bilmek istemediğim düşüncelerimle 'Zeus' diye kaydetmiştim.
Zeus: Hastaneye irtibat numarası olarak vermişsin...
Alt dudağımı dişlerimin arasına alıp baş parmaklarımı klavyenin üzerinde beklettim. Yukarıdaki simgede ne bir fotoğraf ne de son görülme saati görünüyordu.
Zeus: Ne yapıyorsun?
Koridorda oturuyorum. Sen?
Cevap gelmedi. Telefonun ekranını kapattığımda bakışlarım istemsizce koridora çarptı. Köşede bana gülmemek için dudaklarını birbirine bastırmış, kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde bakan Oğuzhan'ı gördüğümde dudaklarım aralandı.
"Sen?"
Gözlerini devirerek kollarını çözdü ve yaslandığı duvardan sırtını ayırdı. Bana doğru gelmeye başladı. Attığı adımlar sessiz koridorda yankılanıyordu. Koltuğa oturduğunda arkasına yaslanıp bakışlarını bana çevirdi.
"Bana ne zaman söyleyecektin?" diye sordu.
Derin bir nefes alıp arkama yaslandım. O çoktan her şeyi öğrenmişti ve artık sabahı beklemek zorunda kalmayacaktım.
"Sabah beni almaya geldiğinde söyleyecektim."
Bakışlarımı ona çevirdiğimde kafasını sallayıp gözlerini karşımızdaki duvara çevirdi.
"Peki sen nereden öğrendin?" diye sorduğumda, sanki soruyu duymamış gibi yaptı. Kollarını birbirine bağlayıp oturduğu yerde yayıldı. Gözlerini kapatıp başını duvara yasladığında dudakları aralandı.
En sonunda, "Kapıdaki korumadan." dedi.
Kafamı istemsizce salladığımda görmediği aklıma geldi. Derin bir nefes alıp bakışlarımı ondan çektiğimde karşımdaki duvara baktım. Ruhum sessizdi ve bu sessizlik zihnime yansımıştı.
"Abin, anneme hastane masraflarını onun ödediğini söylemiş." dedim, ruhsuz sesimle.
Oğuzhan'dan uzun bir süre ses gelmeyince, bakışlarımı usulca ona çevirdim. Ortamın sessizliğinde yankılanan düzenli nefes alışverişi, uykunun o derin ve ulaşılmaz noktasına daldığının en büyük kanıtıydı. Sakin nefesini dinlerken bir süreliğine zaman durmuş gibi hissettim. Sonra, içimde ansızın yükselen bir merakla gözlerimi yüzünde gezdirmeye başladım.
Siyah saçlarının hırçın bir tutamı alnına düşmüş, kaotik bir zarafetle yüzünün sert hatlarını yumuşatmıştı. Kapalı göz kapaklarının üzerinde beliren ince mavi ve yeşil damarlar, gözlerini karanlığın içine saklamış, sanki derinlerde bambaşka bir hikâyeyi barındırıyordu. Uzun kirpikleri, gözlerinin hemen altında loş bir gölge yaratmıştı. Bir sır perdesi gibi, ulaşılması zor bir karanlıktı.
Kirli sakallarının arasında, görünmeye cesaret edemeyen minik bir ben fark ettim. Garip bir şekilde, bu küçük ayrıntı ona dokunulmazlığını veren tüm o tehlikeli havayı bir anlığına kırmış gibiydi.
Bir anda, "Giderim var mı?" sordu. Sesin ani tınısı kulaklarımda yankılandığında, bedenim refleksle geriye doğru sıçradı. Dudaklarımın arasından çıkan minik bir çığlık, odanın boğucu sessizliğini paramparça etti. Düşeceğimi fark ettiğim anda, demir gibi sert bir el koluma dolandı. O an her şey yavaşladı.
Mengene misali sıkı kavrayışıyla bedenimi kolayca kendine çekti. Açık saçlarım yüzümüze çarpıp omuzlarıma düşerken, kehribar gözlerinin ortasındaki o siyah obruklar büyüdü. Karanlığın içinde sonsuzluğa açılan birer kapı gibiydi, bakışları bir an bile kaymadan gözlerimin derinliklerine saplandı.
Aralı dudaklarının arasından çıkan sıcak nefesi, yanaklarımı yalayıp geçti. Bir an, etrafım yalnızca onun soluklarının sıcaklığı ve kalbimin boğuk atışlarıyla doldu. Gözleri dudaklarıma devrildi, sonra ağır ağır tekrar gözlerime yükseldi.
Dudaklarının kenarları iki yana kıvrıldı. "Nefes al kabulcü, seni öpmeyeceğim." Sesi, tıpkı içinde bir sır saklayan bir melodinin ilk notaları gibi, derinden ve hafif alaycıydı.
Elini kolumdan çektiğinde, birden boşlukta kalmış gibi hissettim. Arkama yaslandım ve farkına bile varmadan tuttuğum nefesimi yavaşça salıverdim. Göğsümün üzerindeki ağırlık, onun varlığıyla artıyor, yokluğuyla hafifliyordu. Oğuzhan, boğazını temizleyerek ayağa kalktı. Omzunun üzerinden geriye dönüp bana baktı; gözlerinde hâlâ deminki anın izleri parlıyordu.
"Sigara içmeye dışarı çıkacağım, geliyor musun?"
Biraz havanın beynime iyi geleceğini düşünüp ağırca ayağa kalktım ve sessizce peşinden ilerledim. Oğuzhan'ın temkinli ve kendinden emin yürüyüşü, hastanenin kasvetli atmosferinde yankılanan sessizlikle birleşmişti. Bir anlık cesaretle adımlarımı hızlandırıp onun önüne geçtim ve binadan çıktım.
Soğuk, ansızın ve acımasızca yüzüme çarptı.
Tokat gibi vuran keskin hava, ciğerlerime işledi; istemsizce kollarımı göğsümde kavuşturup kendimi korumaya çalıştım. Gözlerim refleksle kısıldı, karanlığın içinden yükselen ıslık gibi rüzgâr kulaklarımın etrafında dans etti. Havanın yarattığı bu ani ürpertiye rağmen, içimde hafif bir rahatlama hissettim.
Tam Oğuzhan'a bakmak için başımı çevirecekken, omuzlarımın üzerinde bir ağırlık hissettim. Sıcak ama aynı zamanda şaşkınlık yaratan bir ağırlıktı. Gözlerim genişledi; yüzümü hafifçe eğip omzuma baktığımda, Oğuzhan'ın siyah motorcu montu omuzlarımda duruyordu. Oğuzhan ise üzerinde sadece siyah, boğazlı bir kazakla, soğuğun keskinliğine aldırmaksızın ayakta duruyordu. Göğsünün yükselip alçalışı, soğuk havayı içine çektiğinin tek göstergesiydi.
Dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarayı parmaklarına alıp hafifçe döndürdü, ardından hiç arkasına bakmadan önümden yürümeye başladı. Sanki az önce yaptığı jest, sıradan bir hareketmiş gibiydi.
Omuzlarıma bıraktığı montu sıkıca kavrayıp üzerime geçirdim. Fermuarı çektiğimde, montun içindeki sıcaklık anında bedenime yayıldı. Ama daha çok fark ettiğim şey, üzerimde montla yürürken hâlâ ona ait bir parça taşıyor olmamdı. Büyük cüssesini kolayca saran mont, benim üzerimde devasa bir kumaş denizi gibi duruyordu. Kolları ellerimi yutacak kadar uzundu, omuz dikişleri ise neredeyse dirseklerime kadar iniyordu.
"Çuval gibi." Kendime sessizce mırıldandım ama dudaklarımda, istemsiz bir tebessüm belirdi. Soğukta parmaklarımı montun kollarına saklarken Oğuzhan'ın sırtına baktım.
Gökyüzünden süzülen çiğ taneleri, sigarasından yükselen dumanla birleşiyor; gölgelerin arasında kaybolan silueti, gecenin içinde yürüyen bir sır gibi görünüyordu. Bir an için düşünmeden edemedim. Bu adamın taşıdığı soğuk ne kadar derinse, sıcaklığı da o kadar yakıcıydı.
İlerideki banklara doğru yöneldik. Banka oturduğum sırada Oğuzhan, hiç oturmadan kafeteryaya yönelmişti. Geri döndüğünde, ellerinde iki karton bardak taşıyordu. Dumanı üstünde tüten bardaklardan birini sessizce bana uzattı. Kollarımı havaya kaldırıp montun kollarının, bileklerime kadar sıyrılmasına izin verdim.
Göz göze gelmeden bardağı aldım. Oğuzhan, karşıma geçip oturduğunda derin bir nefes aldığını işittim. Parmaklarımı bardağın çevresine sardım; elimdeki karton bardaktan yükselen kahve kokusu burnuma doldu. Sıcaklığı, avuçlarımın arasından tüm bedenime yayılırken, içimdeki soğuğu dindiremeyeceğini bildiğim bir sıcaklıktı bu.
"Neden bu kadar soğuğu sevmiyorsun?" Ses tonu, her zamanki gibi sakin ama içinde sorgulayan bir keskinlik taşıyordu. Kahveden bir yudum alıp yutkundum. Gözlerim hastanenin karşısındaki manzarada gezindi. Şehrin ışıkları, gecenin içindeki sessizliğe inat parlıyordu. Omuzlarımı silktim.
"İçimi üşütüyor," dedim, kısa ve öz.
Avuçlarımın arasındaki sıcaklık biraz daha hissedilir oldu. Soğuk, yalnızca bedenimi değil, geçmişimden bugünüme kadar uzanan her parçamı titretiyordu. Rüzgârın taşıdığı sigara dumanı burnuma ulaştığında gözlerimi kapadım. Kahvenin sıcak buharına odaklandım, sanki bu anı uzatmak ister gibi.
"El hareketlerini nereden biliyorsun?"
Birden gelen soru, düşüncelerimi yarıda kesti. Bakışlarımı manzaranın ışıklarına sabitledim.
"Her insanın bilmesi gerek olduğunu düşündüm ve öğrendim."
Koca bir yalan.
Cümlenin bitimiyle içimde bir sancı oluştu. Yalanın izi, ruhumun derinliklerinde yankılandı. Geçmişin soğukluğu, bu yalanın sıcaklığında hafifçe eriyordu ama tamamen kaybolmuyordu. Bir an sessizlik oldu. Oğuzhan, elindeki sigarayı dudaklarına götürüp derin bir nefes çekti. Gözleri, karanlık gecede sigaranın kor gibi yanan ucuna yansımıştı.
"Yarın akşam bir oyun oynanacak," dedi aniden, dudaklarının ucundan dumanlar süzülüyordu, "o yüzden okul çıkışı mekâna gidip biraz sana oyunu çalıştırmamız gerekiyor."
Saplandığım düşüncelerden Oğuzhan'ın sesiyle kafamı salladım. 'Belki.' dedi iç sesim. 'Belki gelecek, o oyunun içinde saklıdır.' diye devam etti. Elimdeki kahveden bir yudum daha alıp kenara doğru çektim. Soğuk geceye karşı, iç sesimde saklanan umut kırıntısına tutunmaya çalıştım.
"Peki neden şimdi çalışmıyoruz?" Soru dudaklarımdan dökülürken bakışlarımı Oğuzhan'a çevirdim. Ne hissettiği yine belli olmuyordu. Her zamanki gibi duygularını ustaca gizliyordu; ifadesiz yüzünde en ufak bir kırılma bile yoktu. Oğuzhan, bir anlık sessizlikten sonra başını onaylarcasına salladı. Ayağa kalkıp yanımızdaki yuvarlak, üzeri düz masaya geçti. Ben de tereddüt etmeden tam karşısına oturdum. Çenesinin ucuyla montunu gösterdiğinde dudaklarını araladı.
"Montun sol iç cebinde iki tane zar var. Onları çıkartıp masaya koy."
Fermuarı açarken, mont kumaşının soğukluğu parmak uçlarımı ürpertti. Elimi iç cebe soktuğumda, parmaklarımın derin kumaşın dokusunda gezinmesi içimde garip bir his uyandırdı. Parmak uçlarım zarların soğuk yüzeyine değdiği an, ikisini de avuçlarımın içine gizleyip elimi cepten çıkardım.
Zarları masanın üzerine koyarken göz ucuyla Oğuzhan'a baktım. Fermuarı tekrar boynuma kadar çekip oturuşumu düzelttim. Oğuzhan, masadaki zarları dikkatle düzeltti. Kırmızı ve mavi zarları, bir tanesinin üst yüzeyinde yalnızca bir yuvarlak görünecek şekilde yerleştirdi.
"Eğer açılışta, içlerinden bir tanesi bile bir gelirse, oyun biter." Dudaklarının arasından dökülen bu cümle, havadaki soğuk kadar keskin geldi. "Eğer ikisi de iki gelirse, iki el oynanır. Dört haricinde bütün sayılarda oyun, o rakam kadar uzatılır. Dört geldiğinde ise yalnızca birer el oynarsın. Bir nevi hızlı oyun gibi düşünebilirsin."
Kaşlarımı çattım.
"Neden dört?"
Oğuzhan'ın gözleri zarların üzerinde kaldı. Soruma cevap vermedi. Sanki zarlar, onun için her şeyi anlatıyordu da bana söylemeye gerek görmüyordu. Kırmızı zarı parmaklarının ucuna aldı. Zarın köşelerini hafifçe döndürdü. Sessizlikte, zarın cam gibi yüzeyinden gelen cılız tıkırtılar yankılandı.
"Kırmızı; yani ceza zarı, farklı olasılıklarda yalnızca bir kere, altı gelmek zorundadır. Eğer iki kere altı gelirse yeniden zar atılır. Sonuçta ceza zarı ne kadar düşük rakamlı gelirse, iki rakip içinde en kolayı olur. On iki tane ceza almak hiç kimsenin hoşuna gideceği bir durum olmazdı."
Konuşurken yüzünde herhangi bir duygu kıpırtısı olmadı. Sanki tüm oyun, basit kurallardan ibaretmiş gibi soğukkanlı bir anlatımı vardı. Oğuzhan, kırmızı ve mavi zarları parmak uçlarına sıkıştırdı. Zarlar, parmaklarının arasında dönerken metalik bir ses çıkardı. Birkaç saniye döndürdükten sonra, bir hareketle zarları masaya fırlattı. Zarlar masaya düşerken çıkan tıkırtılar, kalbimin ritmini bastıracak kadar güçlüydü.
Kırmızı zar: Bir.
Mavi zar: İki.
Masada kalan zarların üzerindeki sayılara baktım. Bakışlarımı tekrar Oğuzhan'a çevirdiğimde, kaşlarının hafifçe çatıldığını fark ettim. Soğukkanlı ifadesinde, ilk defa belli belirsiz bir değişim vardı. Bir anlığına da olsa.
"İki el?" Şaşkınlıkla sorduğumda, Oğuzhan kafasını iki yana salladı. Kaşlarımı kaldırdığımda bakışlarını sonunda bana çevirdi.
"Açılışta, içlerinden bir tanesi bile bir gelirse, oyun başlamadan biter ve rakip kazanır."
Cümlesi, kesin bir hüküm gibiydi.
Oğuzhan, masanın üzerindeki kırmızı zarı alıp avcunda sakladı. Kaşlarım iyice yukarı tırmandı. Derin bir nefes alıp alt dudağımı dişledim. Doğru ya, bunu en başta söylemişti. Ağırca başımı salladım. Gözlerimi sıkıca yumup tekrar açtım; zihnimin bulanıklığını dağıtmaya çalışıyordum.
"Çok karışık bir oyun, çözemiyorum."
Sitem dolu sesim havada asılı kaldı.
Oğuzhan, elindeki kırmızı zarı masaya bıraktı. Ellerini masaya yasladı ve oturduğu yerden kalkıp bana doğru eğildiğinde, nefesimi farkında olmadan tuttum. Buz kristali gibi soğuk gözlerini gözlerimde gezdiriyordu. Sıcak nefesi dudaklarıma çarptığında boğazıma bir düğüm yerleşti.
"Oyun karmaşık değil, karmaşık olan senin beynin," dedi dudaklarıma doğru, "Toparlanmaya çalış, zarları bu sefer sen atacaksın."
Sesinde, her şeyi bilen birinin sabırsız tonu vardı. Geri çekildiğinde, nefesimi serbest bıraktım. Dişlerim yanağımın içine işkence ederken, masanın üzerindeki zarları avuçlarımın içine aldım. Gözlerimi kapattım. Soğuk yüzeyleri parmaklarımın arasında döndürdüm. Sonra, elimdeki zarları masaya doğru yuvarladım. Zarların tıkırtısı gecenin içinde yankılanırken kalbim de aynı ritimde atıyordu. Sesler kesildiğinde gözlerimi açtım.
Kırmızı zar: Altı.
Mavi zar: Bir.
Bir an için ne anlama geldiğini çıkaramadım. Bakışlarımı yavaşça Oğuzhan'a çevirdim. Zara odaklı gözlerindeki hayranlığı açıkça gördüm. Saklamaya çalışmadı.
"Peki, bunun anlamı nedir?" diye sordum.
Sesimde hem merak hem de hafif bir meydan okuma vardı. Oğuzhan bakışlarını zarlardan çekip bana döndü. Hayranlığı hâlâ gözlerinde saklıydı.
"Açılışta atılan zarlardan, yalnızca kırmızı zar altı gelirse," dedi, sesini alçaltarak, "bir el oynanır. Fakat rakip, altı tane ceza ile oyuna başlar."
Bir an için zarlara baktı, sonra kaşlarını çattı.
"Nasıl bu kadar şanslısın, anlam veremedim?" diye mırıldandı. Sanki bana değil, kendi kendine soruyordu. Onun bu sorusunu duymamazlıktan geldim. Ellerimi çenemin altında birleştirip, soğukkanlı bir ifadeyle ona baktım.
Masanın üzerindeki zarları alıp attığında zarlar, tıkırtıyla dönmeye başladı. Uzun bir süre oyuna çalıştığımızda aslında o kadar karmaşık olmadığını fark etmiştim. Farkında olmadan elimi ağzıma kapatıp esnedim. Zarların tıkırtıları yavaşça uzaklaştı, derin bir yankıya dönüştü. Göz kapaklarım ağırlaştı, nefesim yavaşladı. Zarlar durduğunda, gözlerimin önüne bir karanlık çöktü.
"Eflâl?"
Ses, derin bir boşlukta yankılandı. Kime ait olduğunu seçemedim. Sıkıca sardığı benliğim, derin bir okyanusun içinden sıcak ateşlere atıldı. Her şey bulanıktı; suyun ağır karanlığı yerini kızıl alevlere bıraktı. Yanacağımı düşündüm. Alevlerin bedenimi yakacağını sandım ama yakmadı. Aksine, alev beni taşıdı.
Hepsi bulanık bir çizgide kaybolurken, bir dokunuşun ağırlığı çöktü üzerime. Kızgın alevler, zamanın akmasıyla yerini köze bıraktığında bir rüzgâr çıktı ve o közü savurdu. Külleri, dudaklarımın hemen üzerine bir kar tanesi gibi döküldü.
Tıkırtı... tıkırtı...
Gözlerimin önündeki karanlık parçalandı. Karşımda Özgür'ü ve zihnimin arkasındaki kadını gördüm. Kadının önünde kağıtları duruyordu. Kaleminin ucundan akan mürekkep sayfalara bulamıştı. Özgür'ün gözleri, altın parıltılar gibi ateşle çevriliydi. Kadına öfkeyle bakıyordu. Kadınsa, gözlerindeki boşlukla Özgür'ü izliyordu.
Oğuzhan'ın ateşle çevrilmiş altınları, kadının önündeki kâğıda çevrildiğinde kadın, hızla elini kâğıdın üzerine yasladı. Avuçlarına bulanan mürekkebi umursamadan çenesini dikleştirip yüzünü sağa doğru çevirdi. Benimle göz göze geldiğinde artık karşısında Oğuzhan oturmuyordu. Kadın, elini kâğıdın üzerinden çekti ve sandalyesini ittirerek ayağa kalktı.
Tıkırtı...
Bir perde gibi gözlerimin önünü kaplayan karanlık çekildi. Pencerenin ardından sızan güneş, yüzüme değdi. Ellerimi bir perde misali gözlerime yükselttiğimde, pencerenin önünde bir beden var oldu. Pencerenin yanında sallanan boncuklu kabloyu aşağıya doğru indirdi. Güneş, bedenimi silinerek terk etti.
Rüya teyze, gülümseyerek "Günaydın." dediğinde boğazımdaki acı hissi yutkundum. "Günaydın." diyerek tekli koltuktan kalktım. Bir an için tekli koltuğa baktığımda kaşlarım çatıldı. Dün giydiğim mont üzerimde yoktu. Montunu üzerimden alıp buraya beni Oğuzhan mı taşımıştı? 'Sence?' diyen iç sesime aldırış etmeden bakışlarımı anneme çevirdim.
Yüzü biraz daha solmuş, canlı kırmızılığını kaybetmişti. Gözlerimin önünde erimeye başlamıştı ve elimden hiçbir şey gelmiyordu. O benim için her şeyi yapmış olmasına rağmen ben, onun için hiçbir şey yapamıyordum. Onu bu durumdan çekip kurtaramıyordum.
Koltuğun üzerine düşmüş telefonumdan bir bildirim sesi yükseldi. Telefonumu elime alıp WhatsApp bildirimine tıkladım ve kilidin açılmasını sağladım.
Zeus: Hazırlan, geliyorum.
Cevap vermek yerine görüldü atmayı tercih ettim ve ekranı siyaha mahkûm bıraktım. Köşede duran, dün Oğuzhan'ın verdiği poşet ile birlikte tuvalete girdim. Üzerimdeki gri eşofmanı ve uzun kollu tişörtü çıkardım. Kumaşın soğuk tenimden sıyrılışı, ardında geçici bir boşluk bıraktı. Duşun soğuk perdesi altına adım attığımda, vücuduma inen her damla, sanki geçmişin silinmeyen lekelerini kazır gibi acımasızdı. Dişlerim, soğuğun merhametsiz pençesinde titrek bir ritimle birbirine vurdu.
Soğuk havayı sevmiyordum, soğuk suyu değil. Soğuk su, düşündüğümden fazlasını getirirdi. Düşüncelerimi netleştirir, içimdeki karmaşayı buz gibi bir kesinlikle bastırırdı. Her damla, zihnimde yankılanan soruları susturur, beni harekete hazır hale getirirdi.
Duşun sesinin yerini, havlunun tenimde bıraktığı sıcak dokunuş aldı. Saçlarımı sarmalayan kumaşın yumuşaklığı, anlık bir rahatlama sundu. Mavi kot pantolonu üzerime geçirirken, sert kumaşın bacaklarıma oturması bir hazırlığın sessiz yeminine benziyordu. Beyaz uzun kollu gömlek, üzerindeki narin arı ve çiçek nakışlarıyla neredeyse masum bir görüntü veriyordu. Kenarda duran botlarımı giydim ve bağcıklarını botun içine sıkıştırdım.
Poşeti elime alıp ağır adımlarla dışarı çıktım. Odanın giriş kapısının önünde Oğuzhan duruyordu. Altında siyah bir kot pantolon vardı ama üzerinde dün giydiği "Alpinestars" montu yoktu. Onun yerine, derin siyahlığıyla "Furygan" yazan bir mont giymişti. Kumaşı, sanki geceyi üzerine çekmiş gibiydi.
Bakışlarımız bir mıknatıs misali birbirine çekildi. Oğuzhan'ın gözlerinde kısa bir anlığına beliren, hemen ardından kaybolan anlamı çözmek zordu. Belki de bu gece, sırların gölgesinde çok daha derin bir karanlığa adım atacaktık. Ellerini montun ceplerinden çıkarttı ve yaslandığı duvardan ayrıldı. Gözlerini Rüya teyzeye çevirdi.
"Görüşürüz teyze."
Rüya teyze, gülümsedi.
"Görüşürüz oğlum."
Oğuzhan, bir anda odadan çıktığında elimdeki poşeti koltuğun üzerine bıraktım. Uyuyan anneme bir bakış attım; yüzü, yılların yorgun çizgileri arasında ilk defa huzurlu görünüyordu. Göğsümde bir düğüm hissettim, boğazıma kadar yükselen ama bir türlü dökülmeyen bir sızıydı. Derin bir nefes alıp iç çekerek poşetin yanındaki siyah kabanıma uzandım. Kalın kumaşı ellerimin arasına alırken, soğuk parmaklarımda bıraktığı his içimdeki boşluğu daha da belirginleştirdi.
Annemin yanında oturan Rüya teyzeye baktım.
"Bir şey olursa haber verirsiniz, değil mi Rüya teyze?" diye mırıldandığımda gülümseyerek kafasını salladı. Dudaklarımdaki buruk bir tebessümle odadan çıktım. Ellerimi kabanıma yerleştirip hızlı adımlarla hastanenin çıkışına yürüdüm. Oğuzhan, hastanenin önünde, motorunun yanında beni bekliyordu.
Gecenin evladı güneş ışığı, siyah motorun parlak yüzeyinde yansıyordu. Oğuzhan'ın sırtı bana dönüktü, elleri montunun ceplerine gömülüydü. Yanına yaklaştığımda, bir anda döndü ve hiç tereddüt etmeden sağ bacağını havaya kaldırarak motora bindi. Hareketleri pürüzsüzdü; sanki her şey ezberlenmiş bir koreografi gibiydi.
Aynanın üzerinde duran siyah kaskı bana doğru uzattı. Parmakları kaskın mat yüzeyine dokunduğunda hafif bir tıkırtı duyuldu.
"Al."
Kısa, keskin ve kesin.
Kaskı aldım. Soğuk plastik ellerime değdiğinde ürperdim. Başımı kaskın içine sokarken, yüzüme yayılan hafif plastik kokusu bir an için yüzümü buruşturmama neden oldu. Önündeki kapalı vizörü kaldırma gereği duymadım. Oğuzhan, sağ aynanın üzerinden kendi kaskını aldı ve başına geçirdi. Artçı ayaklıklarını açarken, sessizliğin aramızda kurduğu köprüde sadece motorun hafif metalik sesi yankılanıyordu.
Öfkeyle mırlayan bir kedi gibi.
Sol ayağımı dikkatlice metal ayaklığa yerleştirdim. Metalin sertliği ayakkabımın altından hissettiriyordu. Elimi omzuna koyup dengemi sağladım, sağ bacağımı motora atlatırken içimden kendime "Hazır mıyım?" diye sordum.
Oğuzhan, sağ işaret parmağını ezberlemişçesine kaskının yanına takılı, yanıp sönen cihaza bastırdı. Düğmeye bastığında çıkan tık sesi, sessizliği yırtan bir komut gibiydi.
"Tutun."
Kaskımın içindeki sesi net ve sakin yankılandı. Tonundaki ciddiyet, şakaya yer olmadığını fısıldıyordu. Yutkundum. Gövdemi sırtına yaslayıp ellerimi motorun deposuna bıraktım. Kafasını iki yana salladığını fark ettiğim sıra, gaz koluna asıldı. Motor ileriye atıldı, rüzgâr aniden üzerimize hücum etti. İrkildiğim anda elimin depodan kaydığını fark ettim. Düşme korkusuyla refleks olarak Oğuzhan'ın karnına sarıldım.
Tam o anda, Oğuzhan gidondan bir anlığına sol elini çekti. Kalbim duracak gibi oldu. 'Bırakma lan!' diye bağırasım geldi ama biraz daha hızlandı. Kaskına götürdüğü eliyle vizörünü indirdi. Hareketi öylesine sakindi ki, bu hızda yapılan her şeyin onun için sıradan olduğuna dair sessiz bir mesaj gibiydi. Sonra elini yeniden gidona götürdü.
"Hızdan korkuyor musun?"
Sesindeki alaycı tınıyı fark ettim. Sanki tüm korkularımı görmüş, çözmüş ve şimdi onlarla eğleniyordu. Yutkundum, cevabımın titrek çıkmaması için kendimi zorladım.
"Hayır."
Motorun sesi hızlanırken, karnının kasıldığını hissettim. Gülüyordu.
"O zaman niye titriyorsun?"
Gözlerimi devirdim. Sahiden titriyor muydum? Ellerime daha fazla baskı uyguladım.
"Hiçte bile."
Oğuzhan'ın sessiz kahkahası bir kez daha hissettirildi; karnı yeniden kasıldı.
"Tamam."
Sanki bu kelimenin ardında yüzlerce kelime daha gizliydi. Çenemi sıktım, gözlerimi yola diktim.
"Eğer biraz daha dalga geçersen, ellerimi serbest bırakırım."
Sesim beklediğimden daha kararlı çıkmıştı ama Oğuzhan'ın cevabı tüm özgüvenimi anında yok etti.
"Sence benim ellerimi gidondan çekme hızım, ellerini karnımın üzerinden çekme hızının kaç katı kadar hızlı olur?" dedi, tek nefeste.
Kaskın içindeki sessizlik bir anda daha ağırlaştı. Yanımızdan geçen arabaların uğultusu, sanki bu sorunun cevabını biliyordu ama ben söyleyemedim. Oğuzhan, hızını daha da arttırdı. Rüzgâr artık sadece soğuk değildi; nefes kesen bir güçtü. Kafamın içinde sessizlik yankılandı.
🎲
"İyi akşamlar çocuklar."
Başımı yasladığım sıradan bin bir güçlükle kaldırarak giden öğretmene baktım. Yanımda uyuyan Oğuzhan'a göz ucuyla baktım. Sağ kolunu masanın üzerine düz bir şekilde yaslamış, sol elini pazısının üzerine koymuştu. Siyah saçlarıyla sol elinin üzerini bir gece misali örtmüştü. Yüzünde ise huzurlu bir ifadenin izleri vardı.
Yorgun ve mayışmış vücudumu hareket ettirip doğruldum. Sırtımdan kayan ağırlıkla belime baktım. Oğuzhan'ın montuyla bakıştığımda, sıranın altından sarkan kabanım göz kırptı. Kısa bir tereddüdün ardından montu alıp, dikkatlice Oğuzhan'ın sırtına örttüm. Parmağım hafifçe koluna değdiğinde, Oğuzhan'ın kaşları bir anlığına çatıldı. Yüzüne derin bir çizgi yerleşti ama hemen sonra kayboldu. Uykunun ağırlığı, ifadesini yeniden yumuşattı.
Arkadaşları bir anda sıranın önünde belirdi. Onları henüz tanımamıştım, adlarını bilmiyordum. Kahverengi gözlü çocuk, ona doğru eğildi. "Özgür, abi kalk artık. Mekâna gitmemiz gerek." Sesi tok ama aceleciydi, sanki vakit daralıyormuş gibi.
Oğuzhan hafifçe kıpırdandı, göz kapakları titredi ama hemen açmadı. Yakalarını örten montun altından çıkan hafif bir nefes sesi duyuldu. Sol elini alnından çekti ve omzunun üzerinden sırtına doğru yasladı. Pazısındaki kabloya benzeyen damarlar şişip belirginleştiğinde, sırtındaki monta parmaklarını bastırarak doğruldu. Yaka kısmından kavrayıp sağ elini montun koluna soktu.
Montun sol kanadı, sanki sırtında kırılmış bir şekilde asılı kaldı. Sağ eliyle montun yakasından tutup düzeltti ve göz ucuyla bana baktı. Gözleri gözlerimde asılı kalırken sol elini de kolun içinden geçirip montun önünü düzeltti.
"Özgür."
Henüz adını bile bilmediğim, biraz önce ona seslenen arkadaşı yeniden ona seslendi. Oğuzhan'ın kılcal damarlarla sarılmış bakışları, benden kopup ona çekildi. Kahverengi gözlü, siyah saçlı, keskin yüz hatlara sahip arkadaşı bana bakarak dudaklarını araladı. Hava, bir şekilde gerildi; iki adam arasında henüz çözülemeyen bir sessizlik vardı.
"Ona bir oyun mahlası bulmamız gerek." dediği an tek kaşı hafifçe yukarıya doğru kıvrıldı. Gözlerimi Oğuzhan'a kaçırdım. Oğuzhan, ayağa kalkıp kapıya doğru ilerledi. Kapının önünde duraksadı ve sol omzunun üzerinden bana baktı.
"Hera olsun." dedi ve kapıdan çıktı.
Oğuzhan sınıfın ortasına bir bomba atıp kaçmış gibiydi. Kapıdan çıkan görüntüsü zihnimden silinmezken söylediği cümle kulaklarımda yankılanıyordu. Arkadaşları gülerek kendi aralarında, bizden bahsetmeden, konuşmaya başladıklarında bütün sesler sustu. Yutkunarak ayağa kalktım ve kapıya doğru ilerledim. Attığım her adımda zihnimde bir yıkım yaşanıyordu. Düşüncelerim birbirine karışmış, yalnızca duyduğum mahlasın varlığını sindirmeye çalışıyordu.
"Düzen, doğanın en büyük yanılsamalarından biridir."
Zihnimin düşünceleri, bir anının cümlelerini o mahlasın önüne koydu.
Sınıfın içi boğucu bir sessizlikle doluydu. Tebeşirin tahtaya sürtünerek çıkardığı ince, keskin ses, zihnimi kazıyan bir bıçak gibiydi. Ellerim, sıramın kenarında birbirine kenetlenmişti. Öğretmen, tahtaya geniş, kıvrımlı harflerle tek bir kelime yazdı.
Entropi Kanunu.
Ardından yüzünü sınıfa döndürdü ve konuşmaya başladı.
"Evrenin temel yasalarından biri, her şeyin zamanla düzensizliğe sürükleneceğini söyler. Bir fincan kahveye bir damla süt eklediğinizde, ilk anda belirgin bir sınır vardır ama zaman geçtikçe, o sınır kaybolur, her şey birbirine karışır ve geri dönüşü olmaz. İşte bu, entropidir."
Konuşurken, gözlerim öğretmenin elindeki tebeşire takıldı. Kuru, tozlu yüzeyini parmaklarıyla kavradı ve avcunun içinde yavaşça ezdi. Tebeşir ufalanıp toza dönüştüğünde, avucunu açıp masanın üzerine bıraktı.
"Düzeni koruyamazsınız." dedi, gözlerini sınıfın üzerinde gezdirerek. "Her şey, sonunda kaosa boyun eğmek zorundadır. Ve bazı şeyleri bir araya getirmek için ne kadar çabalarsanız çabalayın, bir noktadan sonra eski hallerine asla dönemezler."
Öğretmenin silueti silinirken motora binmiş, dirseklerini depoya koyduğu için sırtı kambur bir şekilde duran Oğuzhan'ı gördüm. Çevrede gezinen bakışları, bir merminin havada süzüldüğü an gibiydi; hızla ve duraksamadan hedefe doğru ilerliyordu. Havada süzülen, kaçınılmaz, hedefini çoktan seçmiş bir kurşun gibi bana saplandı.
Bazı fırtınalar vardır; yaklaşırken kaçmak yerine içine adım atarsın, çünkü geride kalmak daha büyük bir yıkımdır. Oğuzhan'ın duruşunda, gözlerinin derinliğinde, tenine sinmiş tehlikede bunu gördüm. O, bir düğümdü. Çözüldüğünde, ipleri her yöne savuracak bir karmaşaydı ve ben, o düğümü çözmeyecek, sadece içine çekilecektim.
Kemikli parmaklarını motorun aynasına takılı olan kaskı kavradı. Bana uzatıp sağ eliyle kendi vizörünü kapattığında gözlerimizin arasındaki düğüm kesildi. Kaskı takıp arkasına bindim. Diğer arkadaşları da okul kapısının orada göründüklerinde Oğuzhan, motoru çalıştırdı.
Arkadaşları kendilerine ait motorlara binip çalıştırdıklarında ellerimi arkadaki demirlere koydum, metalin soğukluğunu avuçladım. Motor, gür bir kükreme ile öne atıldığında daha sıkı tutundum. Elimin üzerini bir bıçak misali kesen rüzgârın soğukluğu dişlerimi sıkmama neden oluyordu. Soğuğun işlendiği her an, beni geri dönülemez bir yolda olduğumu hatırlatıyordu.
Kısa bir süre sonra mekâna vardığımızda motordan inip kaskı kafamdan çıkardım. Ellerim buz tutmuşçasına titrerken kaskı motor aynasına taktım. Gözlerim, akşam güneşinin vurduğu ANDROMEDA yazısında gezindi. "Evrenin temel yasalarından biri, her şeyin zamanla düzensizliğe sürükleneceğini söyler."
Bunu durduramayacaktım.
O kaosun içinde kaybolacaktım.
Oğuzhan ve arkadaşlarının gözleri benim üzerimdeyken, önlerinden ezbere bildiğim koridorları arşınladım. Mavinin yoğunluğu bile zihnimin, düşüncelerden ayrılmasını sağlayamıyordu. Kırmızı perdeye elimi uzatıp sağa doğru çektim ve büyük salona girdim.
Üzerinde beyaz gömleği ve siyah pantolonu olan garson bir kız gülümseyerek bana yaklaştı ve elini çantama doğru uzattı. Bir an için tereddüt ile çantamı omzumdan düşürüp ona verdim. Oğuzhan'ın odasına doğru yürüdü ve kapıyı açtı, içeriye girmeden kapının önünden içeriye uzandı. Geri çekildiğinde artık çantam elinde değildi. Kapıyı kapatıp mavi ve kırmızı spot ışıklarının vurduğu bara doğru yürüdü.
Oğuzhan, sağ tarafımdan önüme geçip tam karşımızdaki masaya doğru ilerledi. Bize bakan sandalyede oturan; cılız, gözünde siyah ince kemerli gözlükleri olan bir adam ayağa kalktığında, bakışlarını bana çevirdi. Çok beklemeden yine Oğuzhan'a döndü.
"Hayırdır Zeus, takımında kız oyuncu olmazdı?" diye sordu. Oğuzhan, üzerindeki motorcu montunu çıkarttığında üzerindeki lacivert kazağın sırtı gerildi. Montu, adamın karşısındaki sandalyenin sırt kısmına astı. Sol omzunun üzerinden bana baktığında masaya geçmem gerektiğini anlamıştım.
Yavaş adımlarla adamın oturduğu sandalyenin tam karşısına geçip oturdum. Ellerimi masanın üzerinde birleştirip derin bir nefes aldım. Adam karşıma oturduğunda masaya garson yaklaştı. Oğuzhan, tam sol yanımda durduğunda ellerini ceplerine soktu. Ondan yayılan keskin nane kokusu ciğerlerime doluyordu. O sırada birinin bize doğru yaklaştığını gördüm. Üzerindeki gömleğin sağ kısmı sadece kırmızıydı, sol yarısı ise mavi rengindeydi.
Karşımdaki adam, "Kıyafetleriniz mi değişti? Güzelmiş." dedi ama elinde kâğıt tutan garson, bunu umursamadı. Bana elindeki kâğıdı uzattı.
"Buraya mahlasınızı yazar mısınız?" dedi, ses tonu nazik ama soğuktu.
Kafamı sallayıp kâğıdı elime aldığımda sınıftaki Oğuzhan'ın söylediği isim geldi. Elimdeki kalemle o ismi kâğıda işlediğimde garsona uzattım. Bakışları sakinlikle kâğıda değdiği an korkarak Oğuzhan'a baktı. Oğuzhan kafasını hafifçe eğip kaldırdığında, garson boğazını temizleyip elindeki kâğıdı okudu.
"Aidoneus'un misafirinin lakabı Etro'dur. Zeus'un misafirinin lakabı ise Hera'dır."
Garsonun kurduğu cümle salonda derin bir sessizlik oluştururken, bakışlarımı istemsizce Oğuzhan'a çevirdim. Gözlerinin arkasında ördüğü duvarın ardında, yeni bir yangın başlamıştı. Karşımdaki oturan adama bakıyordu. Bakışlarımı ondan kaçırdım ve karşımdaki adama baktım. Tam dudaklarını araladığı o sırada bir ses, tüm seslerin daha da susmasını sağladı.
"Zeus'un kızı ne kadar da cesurmuş?"
Tanıdık sese bakışlarımı çevirdiğimde kapının yanında Alpay Hancıoğlu'nu gördüm. Bize doğru yavaş adımlarla yaklaşırken dudaklarındaki sinsi gülümseme 'Kaos benim.' dercesine bağırıyordu. Karşımda oturan adamın solunda durduğunda Oğuzhan'a baktı. Gözlerinde yanan ateşin külleri sanki, dudaklarının alaylı kıvrımında soluklanıyordu.
Alpay, omuzlarını kaldırdı, "Ya da Zeus'un zaafı mı demeliyim?" dedikten sonra indirdi. İlk anda belirgin bir sınır vardır ama zaman geçtikçe, o sınır kaybolur, her şey birbirine karışır ve geri dönüşü olmaz.
Zaman üzerimize ağır bir dalga gibi çöküyor, her saniyesi tenimize yapışarak bizi içine çekiyordu. Gürültüsü, ruhumuzun en derin kıvrımlarına dek işleyerek düşüncelerimizi paramparça ediyordu. Zihnimde yankılanan ses, durmadan tekrar ediyor, kanıma karışıp damarlarımda dolaşıyor, kaçmaya çalıştıkça daha da içime işliyordu.
Zeus'un zaafı, Hera.
Bakışlarımı karşımdaki Etro denen adamın, gözlerine diktiğimde kaşlarımı derince çattım. Zaman, sanki bizi bir kum saatinin içine hapsedip üzerimize kum tanelerini savuruyordu. İkimizde bir savaşın içine girmiştik ve bu savaşın galibi kimin olacağı meçhuldü.
İçimde kopan çığlıklara rağmen çenemi dikleştirdim. "Artık oyunu başlatalım," dedim.
Dudaklarımın arasından dökülen cümle, mekâna yayılan sessizliği bozmuştu. Bakışlarımı Oğuzhan'a çevirdiğimde gözlerini Alpay'dan çekip garsona baktı. Garson, elindeki zarlarla masaya yaklaşıp bardağa koydu ve sallayarak tam ortaya savurdu. Mavi ve kırmızı zar birbirinden ayrı yerlerde dönmeye başladıklarında gözlerimi kapatıp açtım. Zarlar durduğunda oluşan görselle yüzümü hafifçe eğdim.
"Tek el ve bir ceza. Oyunun galibi Hera."
Yüzümü kaldırmadan gözlerimi kaldırdım. Kirpiklerim, kaşlarıma doğru baskı yaptı. Sağ dudağımın kenarı sinsice yukarıya tırmandığında, garson elindeki kâğıdı önüme bıraktı. Üzerine bıraktığı kalemi alıp 'Sadece gitmeni istiyorum.' yazdım ve adama uzattım. Karşımdaki adam, hiçbir şey söylemeden ayağa kalkıp masadan ayrıldı.
Ellerimi masanın üzerine koyup ayağa kalktım. Şeytanla uğraşmak zordur ama psikoloji öğrencisi olduğumu hatırladım. Alpay Hancıoğlu'na bakıp elimle karşımdaki sandalyeyi gösterdim.
Kaşlarımı kaldırıp, "Var mısın, Aidoneus?" diye sordum. Kaşlarımı indirip sinsice sırıttım. Havadaki elimi indirip masanın üzerine yasladım ve çenemi dikleştirdim. O benimle uğraşırsa, bende onunla uğraşacaktım.
Alpay, alev püskürten gözlerini kısıp karşımdaki sandalyeye oturdu. Sakin bir şekilde sandalyeye geri oturdum. Garson masanın üzerindeki zarları alıp metal bardağa koydu. Sol elini bardağın üzerine yaslayıp çalkaladı ve elini üstünden çekip yeniden masanın ortasına bıraktı. Zarlar hızla dönüp durduklarında bakışlarımı Alpay'a çevirdim. Dört gelmesi işime gelmişti. Tek kaşım yukarıya tırmandığında garson önümüze iki tane kâğıt bıraktı.
"Oyun ücretlerinizi lütfen buraya yazın."
Kalemi elime alıp aklımdaki rakamı kimsenin göremeyeceği şekilde yazdım ve katlayıp garsona uzattım. Garson ikimizin de kağıdını alıp bakışlarını üzerimizde gezdirdi.
"Aidoneus'un yalnızca mavi zarı atma hakkı bulunmaktadır. Eğer iki haricinde bir sayı gelirse sıra Hera'ya geçer. Hera, iki zarı da altı noktayla bitirirse oyun Hera'nın olur."
Garson cümlelerini sıraladıktan sonra mavi zarı bardağa koyup çalkaladı ve yeniden masaya attı. Mavi zar dönerek durduğunda gelen üç noktayla derin bir nefes aldım. Alpay, elini masaya vurduğunda dudaklarımda hırçın bir gülümseme oluştu. Damarlarımda akan kan bir zehirle dolmuştu ve o zehir şu an beni ayakta tutan belki de tek etkendi.
Garson masadaki iki zarı alıp masaya attığında, ellerimi çenemin altında birleştirip zarları izledim. Gelmelisin, lütfen altı gelsin. Mavi zar altı noktayla dururken kırmızı zarda altı tane noktayla durmuştu. Ellerimi çenemin altından çekip arkama yaslandığımda biri omuzlarımdan tutup sarstı. Gülerek arkama baktığımda Oğuzhan'ın kahverengi gözlü arkadaşı olduğunu fark ettim.
Bakışlarım istemsizce Oğuzhan'a çevrildiğinde, çatılmış kaşlarıyla omzumdaki ele bakıyordu. Boğazını temizlediğinde omuzlarımdaki el anında çekildi. Ayağa kalkıp garsonun elindeki kâğıdı aldım ve Alpay'a doğru uzattım.
"Beş kuruşluk şerefin olmadığı için, belki cüzdanıma beş kuruşun girer diye düşündüm." dedim ve sırıtarak masanın ortasına savurup kırmızı kapılı odaya doğru ilerledim.
Arkada kırılan şeyleri umursamadan kapıyı açıp odaya girdim. Kapıyı kapatıp koltuğa doğru yürüdüm. Ayakta dururken elimi dudağımın üzerine kapatıp gülmeye başladım. Salak herif, aklınca zeki olduğunu sanıyor.
Odanın kapısı sertçe açılırken arkamı döndüm. Bir çift sinirli kehribar gözlerle karşı karşıya geldiğimde elim hâlâ dudaklarımın üzerindeydi. Kapı hızla kapandığında Oğuzhan, bir adımda karşıma geçti. Ellerini gömleğimin yakasına koyup kendine doğru çektiğinde dudakları elimin üzerine değdi.
Saniyeler, Oğuzhan'ın nabzıma sıcak kül yağdıran bakışlarıyla ağırlaşıyor, odanın içindeki hava gittikçe daralıyordu. Gömleğimin yakasını kavrayan avuçları, sanki beni zamanda geriye çekiyordu. Dudaklarının sıcak nefesi hâlâ elimin üzerindeyken gözlerimi kısarak ona baktım.
"Sen Hera," diye fısıldadığında, kelimeleri tenime işlenmiş bir kehanet gibi titreşti. İçimde, dizginlenemez bir yankı doğdu. Bir fırtına başlamadan hemen önceki sessizlik gibiydi bu an. Gözlerim irileşirken, göğsümde biriken soluğu içime hapsettim. Kaosun eşiğinde, titreyen bir mum alevi gibi duruyordum. "Zeus'un zaafı olmayı hak ediyorsun."
Oğuzhan, ellerini yakamdan çekip yanımdan geçtiğinde nefesimi bıraktım. Yutkunarak koltuğa doğru ilerleyip oturduğumda Oğuzhan, kendi sandalyesine oturup arkasına yaslandı. Kapı çalınıp açıldığında arkadaşları gülüşerek içeriye girdi. Bana bakarak gülmeye devam ederlerken üçü, karşımdaki iki tane tekli koltuklara oturdular. İçlerinden biri oturmadan duvarın içine gömülü olan dolaba doğru ilerledi. ANDR yazan dolabın kapağını yana açıp yüzünü bize doğru döndürdü.
Gülmemek için yüz kaslarını zorlayan ifadesi, kısa bir an için ciddi kaldı. Sonra alaycı bir kıvrımla dudaklarını aralayıp, "Beş kuruşluk bir kazancımız için viski içmeye ne dersiniz?" dediği anda kahkahasını tutamayıp patladı.
Onun gülmesiyle masadaki herkes neşeyle kahkahalara boğulurken, başımı hafifçe eğip sessizce gülmeye başladım. İçimde, farkında olmadan yükselen bir sıcaklık vardı. Gözlerimi kaldırdığımda Oğuzhan'ın dirseklerini masaya yaslamış, doğrudan bana baktığını fark ettim. Bakışları, bir anlığına sabit kaldı, sanki gülüşümün yankısını ölçüyordu. Başımı kaldırıp ona bakmaya devam ettiğimde göz kapaklarını kısarak hafifçe başını salladı ve yüzünü arkadaşına çevirdi.
Oğuzhan'ın sesi, kalabalığın arasından su gibi süzülerek geldi. "Hera'ya da bir bardak viski ver. Aramıza hoş geldin diyelim."
Gözlerimiz yeniden buluştuğunda, önüme uzatılan bardağa kısa bir bakış attım. Ardından bacak bacak üstüne atarak bardağı aldım. Masadakiler içkilerini ellerine alırken, Oğuzhan da sandalyesini geriye itti ve elindeki bardakla yanıma geldi. Sessizce yanıma oturdu. Bardağını havaya kaldırdı, bakışları bir anlığına gölgeli bir ciddiyetle karardı. "Beş kuruşa."
İçinde saklı bir anlam taşıyordu bu iki kelime. Gözlerimi onunkilere sabitleyerek bardağımı kaldırdım. Dudaklarımda hafif bir kıvrımla fısıldadım.
"Beş kuruşa."
Odanın içinde yankılanan kahkahalar, bardakların birbirine çarpan tınısıyla daha da derinleşti. İçimde, bu anın sahte neşesiyle gerçeklik arasındaki ince çizgiyi hissediyordum. Bardağı dudaklarıma götürüp keskin sıvının boğazımdan akışını hissettikten sonra, elimden kayıp düşmesine izin vermeden sehpanın üzerine bıraktım.
Bakışlarımı Oğuzhan'ın etrafında toplanan adamlara çevirdim. Gözlerinde bir şeyler vardı. Şüphe mi, merak mı, yoksa sadece alkolün getirdiği geçici rahatlık mı bilmiyordum. Derin bir nefes alıp dudaklarımı hafifçe araladım, sesimi bir tını kadar yumuşatarak konuştum.
"Yalnız... ben sizi hâlâ tanımıyorum."
Sözlerim havada asılı kalırken, gözlerimde gizlenen anlamın karşı tarafta nasıl yankılanacağını görmek için tepkilerini izlemeye başladım.
Oğuzhan hafifçe başını sallarken elini, masanın önündeki koltukta oturan adama doğru uzattı. Gözleri derin, koyu bir kahverengiydi; içinde saklanan gölgeleri okumak zordu. Alnına dökülen koyu siyah saçları, loş ışığın altında dalgalı bir siluet gibi parlıyordu.
Bakışlarımı ondan ayırmadan göz kapaklarını kırpışını izledim. Oğuzhan'ın el hareketiyle birlikte, adam hafifçe doğrulup başını bana doğru eğdi. Gözlerindeki bilinmezlik, gecenin içinde yankılanan bir muammaya dönüşüyordu.
"İsmi Bartu ama biz ona arkadaşlar arasında Barut diyoruz."
Tebessüm ettim. Bakışlarım sol koltuğun kolçağında oturan yeşil gözlü, sarı saçlı çocuğa kaydığında Oğuzhan'ın sesini duydum.
"Aybars, mahlası Achilles."
Aybars'ın yanındaki, kahverengi gözlü ve siyah saçlı kişiye odaklandım. Bartu'nun tıpa tıp aynısıydı.
"Bartu'nun ikizi Ateş. Sürekli yan yana durdukları için Ateş ve Barut olmuş oluyorlar."
Gülerek kafamı salladığımda Bartu'nun yanındaki son kişiye baktım. Kumral saçlı ama biraz daha yumuşak çene hattına sahip, mavi gözlü biriydi. Elini yumruk yapıp öksürdü. Öne doğru eğilerek kafa selamı verdi.
"Tuna, Orpheus. Aramızdaki en sakin kişidir fakat oyunlarda oldukça hırçındır."
Onun yaptığı gibi kafa selamı verdiğimde gülerek Oğuzhan'a baktı ve gözlerini kıstı.
"Benim de adım Eflâl." diye kendimi tanıttığımda hepsi yeniden gülmeye başladı. Bakışlarımı anlamsızca Oğuzhan'a çevirdim. Bakışlarını bana çevirip dudaklarını araladı.
"Daha önce bu gruba kimse girmedi, giremez de. Mekân içerisinde de yalnızca mahlas kullanırız. Ateş ve Barut, buna dahil değil. Varlıklarıyla zaten lakap gibiler." dediğinde yeniden karşımdaki gruptan kıkırtılar yükseldi. Kafamı anladığımı göstermek için salladığımda Aybars'ın sözüyle ona baktım.
"Oyunu nasıl bu kadar çabuk öğrenebildin?"
Gülümsedim.
"Oğuzhan, çok iyi bir öğretici."
Yeniden odada kahkahalar koptuğunda sehpanın üzerindeki viskiden bir yudum alıp yerine bıraktım. Karşımda oturan, adının Bartu olduğunu öğrendiğim kişi ayağa kalktı ve arkadaşlarına dönüp göz ucuyla Oğuzhan'a baktı.
"Biz yavaştan kaçalım, Özgür."
Bartu, Özgür ismine baskı yaparak cümlesini bitirdiğinde yutkundum. Bakışlarımı Oğuzhan'a çevirdiğimde, kafasını hafifçe salladı ve elindeki boş bardağı sehpanın üzerine bıraktı. Arkadaşlarına baktığım sırada hepsi bana kafa selamı verdi. Başımı hafifçe öne eğip selamlarına karşılık verdim ve gülümsedim.
Adının Tuna olduğunu öğrendiğim kişi çenesini kaldırıp gülümsedi. "Şansın bol olsun, aramıza yeniden hoş geldin Hera."
Hera.
Zihnimde kutsal bir ismin nidaları dolaşıyordu. Dudaklarımdaki gülümseme büyüdüğünde kafamı bir kere daha eğdim.
"Hoş buldum." diye fısıldadım.
Oğuzhan, arkadaşlarıyla birlikte odadan çıktığında sehpanın üzerindeki viski bardağını kavradım. Dudaklarıma yaklaştırıp içindeki sıvıyı bitirdim. Bardağı yerine bıraktığımda zihnime annemin görüntüsü düştü. Ayağa kalktığımda Oğuzhan, odaya giriyordu. Tek kaşının yukarıya doğru tırmandığını fark ettiğimde, kenarda duran çantamı omzuma taktım.
"Annemin yanına gitmem gerek."
Oğuzhan, bakışlarını benden çekmeden kafasını salladığında yanına doğru ilerledim. Yanından geçeceğim sırada elini koluma koyup beni kendine doğru çekti. Sırtım kapıya doğru yaslandığında mavi gözlerim sonuna kadar açıldı. Oğuzhan, bakışlarını gözlerimde gezdirdiğinde siyah noktalara odaklandım.
O siyah noktalarda bir şey gizliydi.
"Nasıl bu kadar şanslı olabiliyorsun?" diye sordu ama dudakları benden oldukça uzaktaydı. Beni saf dışı bırakacak bir durum vardı. Beni alt edecek kişinin resmini zihnime yazıyordu. İçimden bir ses 'Yapma, tükeneceksin.' dediğinde gözlerimi kapatıp başımı yana doğru çevirdim. Gözlerimi açtığımda Oğuzhan'ın viski ve nane karışımı nefesi yanağımı yalayıp geçti. Kurumuş ve birbirine yapışmış dudaklarımı zorlukla araladım.
"Bilmiyorum ama artık gitsek iyi olur."
Oğuzhan, kendini geriye doğru çektiğinde hızla kapıyı açıp odadan çıktım. Sırtımda bakışlarını hissedebiliyordum. Her biri zihnimdeki düşüncelerin çığlık çığlığa bağırmasına sebep oluyordu. Mekândan çıktığımda soğuk hava bedenimi sardı. Ellerimi üzerimdeki kabanımın cebine sokup motora doğru yürümeye devam ettim.
Motorun yanına vardığımda kulaklarıma anahtar şıkırtısı ulaştı. Biraz geriye çekilip Oğuzhan'ın motora binmesine izin verdim. Motora bindiğinde arkasına geçip oturdum. Soldan uzattığı kaskı alıp kafama taktığımda soğuk biraz kesilmişti. Ellerimi yeniden arkadaki metal tutamaçlara bastırdım.
"O şekilde düşersin, bana tutun."
Sertçe yutkundum. Konuşmadan öylece kalmaya devam ettim. Ellerini arkaya doğru uzattığını fark ettiğimde bileklerimden tuttu.
"Bırak." dedi. Ses tonundaki ikna ediciliğiyle ağırca parmaklarımı çözdüm. Bileklerimi bırakmadan öne doğru çektiğinde kafamızdaki kasklar bir an için birbirine çarptı. Ellerimi birbirine kenetleyip depo ile karnının arasına aldı. Ellerini gidona koyup motoru çalıştırdı.
Çok kısa sürede hastanenin binası radarıma girdiğinde gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Zihnimdeki sesler susmuyordu ve susmayacaktı. Bu durumun yasak olduğunu bas bas bağırıyordu.
Oğuzhan, motoru durduğunda motordan inip kaskı çıkardım. Ona doğru uzattığımda kaskı alıp dirseğine taktı. Vizöründen dolayı gözlerini göremiyordum. Ara gaz verip geri adım atmamı sağladığında hızla motoru çıkışa doğru sürdü. Arkasında kalan bakışlarımı hastanenin girişine çevirdiğimde beni bekleyen silueti fark ettim.
Tenime batan soğuk daha çok canımı yakarken, girişte bekleyen yer altı kralına doğru yürüdüm. Attığım her adımda zihnim 'Kaç.' uyarısı veriyordu. Ona bakarken, adımlarımın hâlâ doğru yolda olup olmadığını sorguluyordum. Çünkü bu an, her şeyin kırılma noktası gibiydi. Zihnimi dinlemeyip Aidoneus'un onun karşısına, bir adım daha yaklaşarak, o sert bakışlarına meydan okudum.
Ateşin varlığı olmasına rağmen, gözlerindeki buzları fark ettim. İçimde bir donmuşluk hissettim, sanki o gözler beni içine çekiyordu, buzul denizine doğru bir yolculuk başlıyordu. Gerdiği çenesinden dişlerini sıktığı belli oluyordu. "Benimle oynamaya gücün yok," diye tısladığında kaşlarımı çattım.
"Ama ben seni her oyunda yeniyorum, Alpay Hancıoğlu." dedim, düz bir sesle. Dudaklarında tebessüm kırıntısı oluştu ve bir buz kütlesi gibi dağıldı. Bana doğru bir adım attığında kızarmış gözleri kısıldı.
"Peki geçmişini yendin mi, Hera?"
Sanki yanmaktan kavrulmuş ve küle dönmüştü ve o külleri cümleleriyle bana savurmaya çalışıyordu. Dişlerimi sıktığımda Alpay, bir adım geri gitti. Bakışlarını hastanenin girişine çevirip gözlerini daha çok kıstı.
"Yenileceksin." dedi.
Çenemi dikleştirdim.
"Yenilmeyeceğim." dedim.
Bana baktığında gözlerindeki kehribar, bir anda tutuşmuş ateşin rengi gibi değişmişti. İçindeki öfke, bir ormanın derinliklerinden çıkıp gözlerinden dışarıya fırlayacak gibiydi. Sanki içindeki karanlık, derinlere doğru yayılmaya başlamıştı. O an, bakışlarında bir şeyin patlamaya hazır olduğunu hissedebiliyordum. Gözleri, bir alevin kıvılcımlarını barındıran bir gece gökyüzü gibi kararmış, içindeki fırtınanın işareti gibi titriyordu.
Bu gözlerde Oğuzhan'da gördüğüm şeyin aynısı vardı. Gizli olan şey benim değildi, onların geçmişiydi. İki kardeşin geçmişi arasında ben kalmıştım. Harcayacakları, tüketecekleri sadece bendim. Dudağının kenarı hafifçe yukarıya doğru tırmandığında bakışları yeniden arkama çevrildi. Kaşlarım yukarıya doğru tırmanırken omzumun üzerinden arkama baktım. Gördüğüm siluet, hiç beklemediğim birine aitti.
Kaşlarım normal haline döndüğünde bedenimi o kişiye doğru çevirdim. Kuruluktan birbirine yapışan dudaklarım aralandığında uzaktaki siluet bana doğru adım atmaya başladı.
Attığı her adım zihnime işliyordu.
Attığı her adım varlığıma ihanet ediyordu ve aldığı her nefes, geçmişimden kopuyordu.
Bedenini tam karşımda durduğunda mavi gözlerini kısıp arkama baktı. Bir adım geriye çekildiğimde onun yüzündeki ifade, geleceğimin üzerine düşen gölgeydi.
"Sen, yaşıyorsun?"
Aralı dudaklarımdan dökülen bu sözcükler, geleceğe yazılan en kanlı cümleydi. Karşımdaki adamın buz mavi gözleri bana çevrildiğinde soğuk aramıza girmişti. Kafasını salladığında titrek, kesik bir nefesle bir adım daha arkaya gittim. Kafamı iki yana sallayıp gülmeye başladığımda karşımdaki iki erkek bana deliymiş gibi bakıyordu. Dolu gözlerim görüşümü engellediğinde dudaklarımdaki gülümseme dondu.
İçimdeki ses, sanki bir zamanlar var olan her şeyin, aniden her şeyin sona erdiğini fısıldıyordu. Gözlerim, bulanıklaşan dünyama rağmen ne olduğunu anlamaya çalışırken, vücudumda bir titreme başlamıştı. Alpay'ın karşısındaki beden, adımlarını hastanenin içine doğru yönelttiğinde Alpay, yanıma yaklaştı.
"Yenildin Eflâl."
Anlamsız bakışlarımı Alpay'a çevirdiğimde, başını yana eğmiş bana bakıyordu. Kaşları alnının ortasında büzüşmüş ve bana acıyarak bakıyordu.
"Her zaman kazanamazsın. Bir gün biri gelir ve tüm her şeyi alt eder. Geçmiş, geleceği kovalar, gelecek ise hiç gelmemiş olur. Andromeda oyununun, neden kırmızı ve mavi zarlarla oynandığını biliyor musun?"
Alpay, bir elini cebinden çıkardığında avucunda mavi ve kırmızı zarı tutuyordu.
"Mavi gelecek, kırmızı ise geçmiştir. Sen, beni kırmızı zarları atarak yendin ama ben senden, maviyi alarak yendim."
Gözlerimi kapattığımda nefesini yüzümde hissettim. Gözlerimi açıp kaşlarımı çattım ve bir adım geri çekilerek ona baktım.
"Oynadığın her oyunun bir cezası vardır. Masaya ne için oynayacağını bilmeyerek oturursan, işte o zaman kaybedersin Hera."
Ben, hep o masaya ne için oynayacağımı bilmeden oturmuştum. Şansıma yenmiş ve oyunu kazanmıştım. Bugün o masaya, Hera olacağımı bilerek oturmuştum. Oturmuş ve kazanmıştım. Kaşlarımı düzeltip çenemi dikleştirdim.
"Kırmızı geçmişi, mavi ise geleceği temsil ediyorsa varsın kırmızı sen de kalsın. Nasıl olsa mavi zarı atacak bir geleceğin yok, Aidoneus."
Gözlerindeki buzların kırılarak dağılması, zihnime yankılarını bıraktı. Adımlarımı hastanenin içine doğru yönlendirdim. Ellerimi ceplerime sokup yutkunduğumda annemin odasına giren adama kilitlendim. Benim aslında kazandığım tek şey geçmişim olmuştu.
Bana, 'Tükeneceksin.' dediler.
Karşımdaki kişinin geçmiş olduğunu bilmediler.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!